• 192 syf.
    ·Puan vermedi
    Herkese selam Bugün sizlerle güzel bir kitabın yorumunu paylaşmaya geldim. #dogannovus yayınlarından çıkan #Arzuakgun kaleminden #sonuctaerkek kitabını okudum bitirdim. Bakalım neler varmis bu güzel kitapta.
    Öncelikle şunu belirteyim. Kitabi özellikle kadınlar mutlaka okusun derim. Neden derseniz; içinde tam 40 farklı erkek karakterini ele almış sevgili arzu. Onların karakteristik yapısını alıp masaya yatırmış, bize de alın size gözünüzde o çok buyuttugunuz erkek milletinin iç yüzü demiş. O karakterleri okurken zaman zaman aaaa bu benim eski sevgilim, ay bu aynı benim komsum, eşim, abim, babam vs diye kendi kendinize hayretler içind e kalacaksiniz. Çünkü bu tip erkeklere emin olun hayatimizin bir yerinde mutlaka denk geliyoruz. Çevremizde, evimizde, iş yerimizde varolan adamlar bunlar.
    Karakterleri okurken zaman zaman kahkahalarla gülerken, bazen kızıp ofkelenip, bazen de kendinizi sorgulayıp ahhh diyorsunuz bende aynı salakliklari yapmıştım ne aptalmisim diye kendinizle yuzlesiyorsunuz. Kitabın en güzel ve en faydalı kısmı ise sizi bunlarla yüzleştirirken aynı zamanda da bir rehber niteliğinde yol gösterip farkında olmadığımız bir çok guclu yanlarımızı bize gosteriyor. Bir nevi kadın dayanışması diyeyim. Hayatımızdaki erkekleri inceden döverken, bizde bıraktıkları yaraları, acıları sarıp sarmalayan , kol kanat geren bir dost niteliğinde olmuş.
    Ben kitabı okurken sanki karşımda bir dostumla dertlesir gibi, ahh merve bak bu adamlar bizim hayatımızda hep varolacak ama sen güçlü bir kadınsın gereğini yapmasını bilirsin diyen bir dostun sıcaklığında okudum.
    Arzu ile konuşurken şunu demistim; kitap anlatıdan ziyade bir rehber gibi olmuş. Ama iyi ki de olmuş. Ve iyi ki yazmissin En ilginç kısmı bir kadın gözünden etkenlerin bu kadar net olarak analiz edilmiş olması idi. Ki biz bunu cengelkoyde kahve içerken detaylıca konuşacağız arzuyla
    Son olarak; uzun zamandır belki ilk defa kendimle bu kadar net yüzleştim diyebilirim. Biten aşkım, kalp sizilarim, acılarım hep bendenmis meğerse. Geç olsa da öğrendim ya çok şükür. Sevgili arzu bu güzel kitap için bir kez daha sana teşekkür ederim. Kalemin yolun açık olsun. Hepinize keyifli günler dostlar.
  • Nazım Hikmet'in "En güzel günler"inin "üç melun adam"ı vardır. Onları sokakta bile görse tanımak istememek­tedir. Bunun için de "hatıralarının camını tırnaklarıyla kazımıştır." Nazım Hikmet, bu üç melun adamın ikisini "düşmanım" diye nitelendirir. Sen ise yani Vala Nured­din, düşman bile değildir. Şiirde bu eski dostunun yazdıklarını okuduğunu, "kanlı bı­çaklı düşman bile olsa bir insanın bu derece alçalabilmesinden korktuğunu" söyler. Beraber yaşadıkları ve ebediyete götüreceği günlere üzülür. Ve eski dostuna "Sana gelince, sen o günleri / kendi oğluyla yatan, / kızlarının körpe etini satan / bir ana gibi satıyorsun!../ Satıyorsun: / günde on kâat, / bir çift rugan pabuç, / sıcak bir dö­şek / ve üç yüz papellik rahat için... " diyerek, şiirini "Ne ben Sezarım, / ne de sen Brütüssün... / Ne ben sana kızarım / ne de zatın zahmet edip bana küssün... / Artık se­ninle biz, / düşman bile değiliz... " mısralarıyla kendisine, komünist arkadaşlarıyla ilişkisini kesmesi için baskı yapan ve idari mekanizmalardaki kişilere bu açıdan ara­cılık eden Vala Nureddin'le arkadaşlığını bitirir.
  • "Üzgün müydüm? Bunu uzun zamandır ilk kez düşünüyordum. Özlemiş miydim onu? Onu ara sıra herkesten gizli özlediğimi biliyordum. Ama özlediğim o muydu, onun yanındaki kendim miydi, yoksa o eski güzel günler miydi, karar vermesi zordu."
  • 164 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle; yaşadığım bu hayatta bana eşlik etmiş olan, zamansız kaybettiğim dostum Derviş'e ardından da buradaki bütün yalnız ruhlara ithafen...

    Yıllar sonra bir şekilde ulaştığım, tekrar okuduğum ve bana yaşanmış o duyguları tekrar yaşatan bu kitabın ardından, kendisinin de bunu istediğini bilerek; "Her insan kendinden kaçar kaçar kaçar, kendinden ne kadar da uzaklaştığını düşünse bile, en son ulaşacağı yer yine kendisidir."

    https://www.youtube.com/watch?v=7GXGxO9xTgI

    Benim ismim Ömer, bazılarınız beni burada yazdıklarım ile tanıyor. Okuduğum kitaplardan, yaptığım alıntılardan...
    Bazılarınız ise gerçek hayatta tanıyor. Eski dostum ise beni "gerçekten" tanıyanlardan birisi ve bu da onun hatırasıdır.

    Yıllar yılı yalnız yaşamış, "bir ruhu bulunduğunu yıllar sonra fark eden" , "doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yolda" yalnız başına yürüyen, bu dünyada dolaşan sessiz bir ruh olan dostuma, onun da o bütün sessiz haykırışlarının içerisinde, "kendi içerisine saklanması"nın ardında, "konuşmaya muhtaç olan" dostuma.

    O da bunların okunmasını, ruhunun yalnız olmadığını ve de hüznünün paylaşıldığını bilmek isterdi. Bu yüzden hatırasını sizlere aktarıyorum. Sabahattin Ali, Raif Efendi ve Derviş gibi nicelerinin hikayesi bu...

    Bir şubat akşamı, hiç bilmediğim bir şehrin hiç bilmediğim bir ilçesinde, dostumu ziyarete gittim. Halletmem gereken birkaç iş ve uğramam gereken birkaç yer olmasına rağmen, kendisiyle buluşmak ve güzel bir gece geçirmek niyetindeydim. Otobüs öğle vakitlerinde gara vardı ve yanımda getirdiğim birkaç parça eşyayı ve de kitapları küçük bir sırt çantasına doldurmuştum. Sırtladığım gibi çantayı, usul usul indim otobüsten. Ilık bir kış güneşi ortalığı ısıtıyordu.

    Kendisine geleceğim vakti haber vermemiştim ve elimi cebime attım. Telefonda numarasını çevirdikten sonra birkaç saniye içerisinde telefonunu açtı. Kendisi işteydi ve bulunduğu iş yerine gitmemi istedi. Bulurum diyerek kapattım telefonu. Her bir ruhun kaybolduğunu bilemezdim.
    Hiç bilmediğim bir şehrin hiç bilmediğim bir sokağında onu aramaya başladım. Kendisini yarım saat bir saat içerisinde bulmuştum. Aslında onu, yıllar önce kaybettiğimin farkına yıllar sonra varacaktım.

    Sessizdi odasına girdiğim zaman, masasının üzerine yığılmış defterler ve kitapların arasında dalıp gitmişti. Hoş bir gülümsemeyi yüzüme takınmamın ardından koşarak sarıldım.
    Birkaç saat daha işi olduğunu söyledi kısa bir sohbetin ardından, ben de beklemeye başladım.
    İşlerini bitirmesi sonrasında da beraber yemek yemeye çıktık. Oradan da evine geçtik.

    Kendisini burada nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Aslında onun nasıl baktığını, nasıl göründüğünü ya da nasıl yürüdüğünü anlatmama gerek var mı onu da bilmiyorum. Her insan zaten hayatında bir kere bile olsa onunla karşılaşmış olamaz mı zaten...

    Kendisini her zamanki gibi sessiz bulmuştum. Öyle yanı başımda otururken, uçsuz bucaksız denizlerde kaybolmaya gidiyormuş gibi hissediyordum hep. Sanki hiç ulaşamadığı bir denizin hiç ulaşamadığı bir kıyısına varmak istiyor gibiydi.

    Küçük yaşından beri kitap okurdu, neden okumaya başladığını sormamıştım ama onun da bir ruhu olduğunu ve yalnızlığını kitaplarla unuttuğunu biliyordum. Soğuk ve üşüten havanın dağılması için kitaplardan bahsetmek istedim. Birkaç isim birkaç alıntı söyledim.
    Kimler geçmiş bu dünyadan dedim,kimler...

    Soğuktu, sanki yanımda değilmiş gibi, uzaklara bakıyordu.
    Dünyaya yalnız başına gelmiş ve yalnız başına göçeceğini biliyor gibiydi.
    Suskunluğunun içerisinde sanki yıllar vardı. Sanki "Şu koskocaman dünyada onun kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha" yoktu.

    Sanki bütün kederi bütün sessizliği içten içe bir şeyler anlatıyordu.
    Duymak istiyordum, neden bu kadar sessiz olduğunu, hiç açılmayan ağzından duymak istiyordum.

    -Birazcık gülsene be adam! dedim.
    Yüzüne hafif bir tebessüm yayıldı. Ardından da dönerek gözlerime baktı ve şöyle dedi:
    -"Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir."

    -Güzel sözmüş,kim söyledi acaba dedim.
    -Sabahattin Ali dedi. ve tekrar güldü.

    Cevap vermedim, ikimiz de derin bir sessizliğe daldığımız sırada fısıltı ile böldü sessizliğimizi;
    -Biliyor musun onun kitaplarını tekrar okuyamıyorum.

    Ne dediğini anlamamıştım ama üzücü durumlar canımı sıkardı. Ben zaten üzüntülerin de adamı değildim ki be!
    Konuyu değiştirmeye çalıştım ve gecemiz de bu şekilde bitmiş oldu.

    Ne çok isterdim oysaki o gecenin son bulmayışını, ve onunla sonsuza kadar konuşabilmeyi...

    Sabah olduğu zaman beni gara kadar bırakmak istedi. Eski dostum ile eski zamanlardaki gibi yürümek hoşuma gideceğinden gülerek, "Olmaz mı ya!" dedim.

    Otobüse binerken kolumdan tuttu,
    -Sana sadece sana...
    -Ne demek istiyorsun be adam! dememe kalmadan elime küçük bir kitap tutuşturdu. Donakalmıştım.
    -Benim için oku, benim için...

    Sessiz bir kabulleniş vardı gözlerimde, kitabı aldıktan sonra otobüsün içine doğru yürüdüm. Kitabın kapağına bakmamıştım ama okumak için can atıyordum.
    Koltuğa oturduktan sonra otobüs hareket etmeye başladı. Ben de Derviş'in bana hangi kitabı verdiğini merak ederek kitaba baktım.

    Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali...

    Dün konuştuğumuz yazardı ve kitabı okumaya başladım.
    Okudum okudum okudum.
    Yol boyunca okudum.

    Kitabı sevmiştim. İlk defa karşılaştığım bir yazardan ilk defa karşılaştığım bir hikayeyi okumuştum. Güzeldi.

    Kitabın son sayfasına iliştirilmiş küçük bir yazı vardı. Alelacele kitaba kazınmış gibi duran bu yazıda "Beni Bul!" yazıyordu.

    Derviş'i aradım, bunu kimin yazdığını sorduğum zaman öğreneceksin dedi. Öğreneceksin...

    Kendisini zorlamaya gelemezdim hiçbir zaman. Zaten de inatçı bir tarafı vardı. Tamam deyip kapattım. Haftalar sonra evime mektup yollamış.

    Açıp okumaya başladım. İşte dostumun hikayesi de burada başlamış ve burada sonlanmış.

    26 Aralık 2015
    Yaşadığım bütün bu hayatı sessizlik içerisinde yaşarken, onun birden bire karşıma çıkmasını beklemiyordum.
    "Benim de bir ruhum olduğunu göstermesini" de...

    Ne kadar da trajikomik, "... içim derin bir hüzünle doluyor!" bu satırları yazarken.
    "... benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu. " yıllar sonra ise sadece senden istiyorum bunu Ömer.
    Beni anlamanı istiyorum. Beni bulmanı...

    İnsanlardan uzakta yaşadığım bu hayatta, tüm o kaçışlarımın ardında tüm insanlardan uzaklaşmamın ardında tek bir şey vardı; "Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?" Bulamıyordum Ömer,bulamıyordum.

    Koskoca bir dünya vardı ve ben yalnızdım Ömer.Tüm o duvarlarının, tüm insanların ve bütün kahkahaların ardında yalnızdım.

    26 Aralık 2015, o hiç unutmadığım gece vaktinde, telefonumdan gelen cılız bir sesle irkildim. Komik bir şekilde kafamı kazıttırmıştım. Neden bilmiyorum sorma da zaten, biliyorsun arada esiyorlardı bana.

    -Oo, üniversiteli abimiz! Doğru değil mi, geçen yıl mezun oldun?

    Hayatımın ortasında, yapayalnız başımayken, birden bire karşıma çıkmıştı. Mesajı kimin yazdığına baktım.
    Kısacık saçları vardı. Turuncuya çalan ve kırmızının en derin tonlarındaki saçları...
    Gülümsemesi ise koskoca bir gökyüzünün ortasında tek başına süzülen bir yıldız gibiydi, tüm hayatımı aydınlatacak.

    -Aynen :D
    -İsim olarak bilmiyordum da görüyordum hep :D

    Birazcık düşündüm, bu kızı nereden tanıyordum acaba? Sonradan aklıma geldi, lisedeyken katıldığım saçma sapan kulüplerden birisinde hiç umursamadığım bir kızdı. Her saniye karşılaştığımız, sokaklarda yan yana ve çarpışmadan geçtiğimiz insanlardan birisiydi sadece benim için...

    Hayatlarımız sanki hiç çarpışmayacak gibiydi. Bilemezdim...

    -Hasan hocanın görev yaptığı kulüp vardı. Ben başkan olurum diyen sen miydin acaba :D
    -Evet :D Aa sen de vardın hatırladım.

    İnsan hayatı nerede başlar diye sorarsak herkes doğum anını söyler değil mi? Aslında insanların hayatının nerede başladığını da nerede sonlanacağını da bilemeyiz. Tıpkı benim de hayatımın o an başlayacağını bilemediğim gibi...

    Gece vaktiydi ve durmadan konuştuk,konuştuk, konuştuk...
    Yıllar yılı beklemenin ardından ansızın birbirlerine kavuşmuş yalnız ruhlar gibiydik. Beklemiştik ve işte olmuştu, geçen onca yılın ardından birbirimize ulaşmıştık. Bir olmuştuk...

    Kulağına taktığı küpelerden bahsetti. Düşünsene be Ömer, gitmiş çengelli iğneleri kulaklarına takmış. Ne deli kız yahu!
    Neyse, ne diyordum. Hah işte biz o gece sabaha kadar konuştuk. Ertesi gün yine konuştuk. Sonraki gün yine, yine ve yine...

    Birbirimizi bulmuştuk çünkü.

    Bir gün "neden ben?" diye sordum. Yani dünyada o kadar insan varken neden ben?
    "Sanata ilgin var diğer erkeklerde olmayan bir şekilde..." demişti.
    Konu sonra da kitaplardan açılmıştı ve bana en sevdiği kitabı söylemişti. Kürk Mantolu Madonna...
    "Birkaç saat işim var, sonra konuşuruz." diyerek o an sohbetimizi bitirmiştim.

    Sürpriz yapacaktım aslında, internetten hızlıca kitabın pdfsini buldum ve okumaya başladım. 3 saat sonra ona mesaj attım.
    "Maria Puder'e çok benziyorsun..."
    Şaşırmıştı, bu kadar hızlı nasıl okuduğumu ve ona ne kadar çok değer verdiğimi anlayamamıştı. "Maria Puder..."

    Sanki yıllar yılı aradığım ve bir anda bulduğum hayat ışığımdı.
    Biliyor musun, sanki "İçimde, bir yolculukta tanışıp alıştığım, fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda eder gibi bir his vardı."

    Bu dünyada bana onun kadar yakın başka birisi yoktu ama bir taraftan da onun kadar uzağı da...
    Gökyüzündeki bir yıldızdı sanki, oradaydı işte! Görüyordum ama dokunamıyordum.

    Bir gece sohbet ederken bana saçları uzun halini attı. İçimde, sol yanımda bulunan ufak bir et parçasının ilk defa attığını hissettim.
    Aşık olmaktan da öte bir şeydi bu. "Bir kalbim bulunduğunu ancak o zaman fark etmiştim."

    "Benimle evlenir misin? diye sordum. Çocuktum belki daha, üniversitedeydim ama onunla tüm dünyaya karşı çıkabileceğimi hissediyordum. Yeter ki el ele tutuşalım yeterdi.

    Bir anda sorduğum bu soruya şaşırıp kalmıştı. Saçma sapan konuşmaya başladık, nasıl evleneceğimiz hakkında.

    Sabaha kadar konuştuk ve güneşin yıpranmış yurt perdelerimin arasından sızmasıyla zamanın akıp geçtiğinin farkına vardık.
    "Hayatımda hiç bu kadar çok mutlu olmamıştım." demişti o gece için.

    Öğleden sonra kalkıp okula gittiğim zaman mutluydum. Tüm o mutsuzluklarımın ardından hayat bana sanki "Artık sen de mutlu ol." demişti. Ve ben de mutluydum işte.

    Ta ki O mesaj atana kadar...
    "Bana bir daha bu şekilde bakma tamam mı?"
    "Biz hep arkadaş olarak kalalım."

    Hayatımda onu bulmuştum. Nasıl bir his anlatamam ama bulmuştum işte be! Bir anda neden böyle söylüyordu. Oradayken ve yanı başımdayken ona dokunmama neden izin vermiyordu?

    İçten içe sakladığım o yabancılığımın tekrardan doğduğunu ve içimi kapladığını hissediyordum. Oracıkta bitmişti konuşmalarımız.

    Aradan bir ay geçmesinin ardından memlekete gitmiştim. Ablamların evinde otururken aklıma birden o geldi. Mesaj atma isteği ile doldum ve "ne kaybederim sanki!" diyerek mesaj attım.

    Tüm o kaçışların, uzaklaşmaların ve soğukluğun hiç olmayışı gibiydi konuşması. Bir gün bana bütün mutluluğu ve sevecenliği ile yaklaşırken, bir gün derin bir okyanus gibiydi içinde boğulacağım.

    -Ee, buluşalım bari bu kadar yakınken :) dedi.
    Üstüme kabanımı giyer giymez evden çıktım. Onu, tüm hayatımın tek parlayan yıldızını ilk defa görecektim. Ve ilk defa gözlerine bakacaktım. Sokakları ve köşeleri hızlı hızlı adımlarken o noktaya vardım. Kaldırımdaydı ve bana doğru yürüyordu. Adımlarım ile beraber kalbim de hızlanıyordu sanki...

    Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Ve işte o an! İşte karşımda durduğu o an, elimi uzattım.

    "Tokalaşmakta ne ya!" diyerek uzattığım elime vurdu. Donakalmıştım.
    Kollarını hızlıca açtı ve bedenime sardı. Sanki beni sarıp sarmaladı.

    Sarılmıştı bana, bütün o sıcaklığıyla... Sanki kalbinin atışını hissediyordum.
    Sanki bütün o vücudunun sıcaklığını ve bütün o kalbinin çırpınışlarını içimde hissediyordum.

    Donakalmıştım ve ellerimi bile kaldıramamıştım. Gülmeye çalıştım ve birbirimizden ayrıldık. Gel uzaklaşalım buradan dedi ve yürümeye başladık.

    Üzerime giydiğim kalın bir kaban ve kazınmış saçlarımı kapatan beremin arkasında, ağzımdan çıkan nefesin soğuk hava ile çarpışarak buharlaşmasını ve gökyüzünde kaybolmasını seyrederken, bana dönerek; "Sen de amma yakışıklıymışsın!" dedi.

    Hiç beklemiyordum bunu. Güldüm ve yürümeye devam ettik.
    Birkaç dakika sonra oturabileceğimiz bir bank bulduk. Soğuk kışın ortasında banka oturamazdık tabii. Ayakta dikilmeyi tercih ettim ama o hızlıca oturuverdi banka. Tüm o hayatın karşısında sanki tek başına dimdik duruyordu. Bütün umursamazlığı ve yüzüne yayılan o tatlı gülümsemesiyle...

    O oturuyordu ben ise yanı başında dikiliyordum. Telefonunu çıkardı ve bizim suskun iki insan olduğumuzu ve utancımızdan konuşamadığımızı bildiği için video açıp suskun ortamı dağıtmaya çalıştı. Cem Yılmaz'ın eskilerinden biriydi ve ikimiz de o günlerde çok gülüyorduk ona. Ayakta bekleyişime hafif bir sitem ile yana kaydı ve "Bak sana ısıttım burayı" diyerek çekildiği yeri işaret etti.

    Gülümseyerek oturdum ve videoyu izlemeye başladık. Omuzlarımız ve kollarımız birbirine değiyordu ama sanki tek vücut olmak isteyen iki insandık.

    Birazcık utandım ve ayağa kalktım. Gözleri ile beni takip etti ve karşısında kala kaldım. Telefonu hafifçe yana bırakırken gözlerimiz birbirine kenetlenmişti sanki.

    Tüm dünya sanki bir an durmuş ve bizi izliyordu. Sanki tüm gezegenler bizim etrafımızda dönüyordu.
    Zaman durmuştu.

    Ufacık bir kıpırtı, tek bir hareket yeterdi aslında birleşmemize. Ben ise utanıyordum.
    Kalkalım hadi üşürsün sen burada dedim. Üşüyordu gerçekten ve ben ona kıyamazdım.
    Tekrardan adım adım yürürken artık burada ayrılalım dedi.
    Sarılamıyordum, sevdiğimi söyleyemiyordum. Sadece ayakta öylece duruyordum.

    Tamam görüşürüz diyerek farklı yollara saptık. Koşa koşa eve vardım ve telefonu çıkardıktan sonra mesaj attım.

    Utanıyordum ama utancım telefonla mesajlaşırken daha da azalıyordu. Birbirine kavuşmaya çalışan iki denizdik sanki. Dalga dalga yakınlaşırken birbirimize dokunmaya utanıyorduk.

    "Seninleyken kalbim hiç atmadığı kadar hızlı attı." dedim.
    "Duygularımız karşılıklıymış." dedi.

    Şaşırmıştım. Tüm o okuduğum kitapların ardından bir insanın bir insanı gerçekten de sevebileceğini düşünmemiştim. Karşılık bulabileceğini ise hiç...

    Ve bir anda olmuştu işte! Birbirine açılan iki tane kalp vardı ve birbirini için atmak istiyorlardı.

    Ertesi gün tekrar buluşmak için sözleştik. Bin bir türlü heyecan ile buluşacağımız yere gidip bir banka oturdum. Onu bekliyordum ve birden arkamdan uzanıp beremi başımdan aşağıya, çeneme kadar çekti.
    Bu tarz el şakalarını sevmezdim ama gülümsedim. Ellerinin sıcaklığını hissetmem affetmem için yeterdi bile. Kahkaha atarak yanıma oturdu.
    O da benim gibi utanıyordu. Biz artık sevgili miydik yani?

    - "Bak şimdi benim bi' işim var. Şu karşıdaki ev dayımın ve onun için evindeki kaloriferleri kontrol etmem lazım. Sen burada bekle ben geleceğim." dedi.
    Tamam dememe kalmadan kalktı ve bana bakarak ters ters yürümeye başladı.
    -"Popoma bakma ha!" dedi. Güldük ikimiz de.

    Onun kadar samimi ve içten birisi yoktu. Ve ben gidişini seyrettim.
    Birkaç dakika sonra telefonum çaldı, arayan oydu.

    -"Ne yapıyorsun soğukta orada tek başına? Gelsene buraya hadi!" dedi.
    -"Tamam geleyim." dedim ve banktan kalktım.

    Çekiniyordum aslında, yani onu orada tek başına bulacaktım. Ve aramızda bir şeyler yaşanmasından korkuyordum. Herhangi bir isteğim olmadan sevmek istiyordum onu. Sadece sevmek..
    Başka erkekler gibi olmadan, içten duygularla sevmek.
    Merdivenlerden çıkarken her bir basamakta kafamda farklı farklı hikayeler kurguluyordum. Bir yandan da korkuyordum aslında, adımlarımı sessiz sessiz atıyordum.

    Tam tıklatacağım zaman kapıyı yavaşça açtı ve içeri girmemi söyledi. Etrafıma bakarak içeriye girdim ve kanepeye oturdum.
    "Kahve yapayım mı?" diye sordu ve dolapları karıştırmaya başladı.
    Dolaptan bulduğu iki bardağı masaya koyup suyu dökerken yardım amaçlı yerimden kalkarak yanına gittim.
    Bardakları alıp oturduğumuz yere götürdüm ve yanıma oturmasını bekledim.
    Usulca yanıma oturdu ve kahvelerimizi yudumladık. Ellerinde eldivenleri vardı ve onları tutmak istedim. Sessizliğin ortasında kalakalan iki kişiydik ve ellerimiz buluşmalıydı.

    Çekinerek ellerini tuttum. Ellerini ellerimden ayırdı ve ben ne yapıyor acaba bile düşünemeden eldivenlerini çıkardı ve ellerimi tekrar tuttu. İnsanın kalbine uzanan sıcaklığın ellerden geçtiğini o an hissettim.
    Kafasını omzuma koydu ve ben elleriyle oynamaya başladım. Yaratılan ne güzel ellerdi bunlar Tanrım!
    Saçlarımı neden kazıttığımı sordu. Hayatım sanki "ondan önce" ve "ondan sonra" diye ikiye ayrılıyordu.
    -"İnsanların beni sevmesini istemiyordum. "dedim "Çirkin olursam sevilmem."

    Hızlıca bana döndü ve gözlerime baktı.
    -"Sakın bir daha böyle düşünme!" "Ben hep yanındayım."

    Kafasını tekrar omzuma koyduğunda düşündüğüm tek bir şey vardı: Keşke o anda tüm dünya donsaydı. Keşke sonsuz zamanın orta yerinde biz, ikimiz öyle el ele tutuşurken zaman donsaydı.
    Sonsuzluk içerisinde birbirimizin olsaydık keşke...

    Kahvelerimizi içip evden çıktık. Yolları adımladık el ele, evine kadar bıraktım. Akşam bana mesaj attı, şöyle diyordu:
    "Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum..."
    Gülümsedim, Kürk Mantolu Madonna'dan alıntı yapıyordu. Hayatlarımızın da bir kitaptan ibaret olduğunu anlamak istemezdim.

    Günler geçip gidiyordu, mutluyduk. Ailesiyle beraber köye gitti,1 hafta orada kalacaktı. Durmadan konuşuyorduk ama, kardeşiyle kar topu savaşı yaparken fotoğraf atıyordu. Kardan Adam yaparken de...

    Özlüyordum, evet "Tesadüf onu önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim." ama onunla beraber farklı bir hayatım olmuştu.
    "O bana,dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğretti. "

    1 hafta sonra köyden döner dönmez buluşacaktık. İlk el ele tutuştuğumuzun evin karşısındaki bir bankta oturuyordum. Kafamı gömmüştüm ve içimde kötü bir his vardı. Kaybetmenin hissi...

    Yanıma geldi ve konuşmaya başladı. Hiçbir zaman benim olmayan bir gökyüzünün kaybolup gidişini seyrediyordum.

    "Sana çok fazla zaman harcıyorum." diyordu. Ben ise gülüyordum. Anlam veremiyor, yaşananları kabul etmek istemiyordum. Hayatıma bir anda gelip girdiği gibi bir anda da çıkıp gitmemeliydi.

    Ve bitmişti. Bir anda ve yoktu artık. "Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardı, ben onu kaybetmiştim." Ben kaybetmiştim.

    Günler ve aylar geçmeye çalışıyordu yavaş yavaş. Ben ise onunla başkalaşan hayatımın onsuz nasıl devam edeceğini idrak edemiyordum.
    Kör bir adamdım ve bana gökkuşağını göstermişti. Şimdi nasıl dönebilirdim karanlıklarıma?
    Sevmeyi, sevilmeyi, mutlu olmayı tekrar nasıl yaşayabilirdim?
    Dünyanın renkli olduğunu ve nefes almanın da bir çeşit yaşamak olduğunu nasıl hatırlayabilirdim?

    Ben tek başıma kalmıştım.

    (Burada birkaç satır yazı var ama okuyamıyorum.)

    Aylar sonra bir gün tekrar mesaj atmıştı. Arkadaşımla beraber memlekete dönecektim ve garda yemek yiyorduk. Şaşırmıştım, kavrayamıyordum kelimeleri, düşünceleri.
    Parmağımdaki yüzüğü sormuştu, kıskanıyor muydu acaba beni?

    Memlekete vardığım zaman buluştuk. Arkadaşıyla beraber gelmişti yanıma. Sanki geçen bütün o aylardan sonra sıcaklığını ve samimiyetini hiç kaybetmemişti. Dizlerini dizlerime dokunduruyordu.

    Bütün acizliğim ve kararsızlığımla işte karşısındaydım. Neden o istediği anda yanında olup istediği anda onu sevmemi istiyordu?
    Her saniye sevebilecekken neden zamanın kafesine giriyordu kalbimiz?

    Evine bırakıyordum, koca şehrin küçük bir sokağında yan yana yürüyorduk. Hiç kimse yoktu sanki ve o an, işte o an!
    İkimizden birisi önce davranmadı,birbirimize bakmadık, göz göze gelmedik ya da anlaşma yapmadık.
    Sadece oldu.
    Ellerimiz bir anda birbirine kavuştu. O da önce davranmamıştı ben de.
    Sanki tüm dünya bizim el ele tutuşmamızı sağlamıştı. Elleri,avuçlarımın arasındaydı.

    Bazı zamanlar çılgınca davranırdı. "Beni sırtında taşır mısın?" diye sormuştu.

    Kaldırıma çıkartıp "Atla bakalım!" demiştim. Sırtıma atlamıştı ve o küçücük sokakta biz, ikimiz varken, öylece kahkahalarla yürümeye başlamıştık.
    Sırtımdaydı ve o kadar mutluyduk ki!

    Evine yaklaştığımız zaman benden durmamı istedi. Hiç beklemediğim bir anda hiç beklemediğim bir şekilde yanağımdan öptü. Beni kimse öpmemişti.

    Kaybolup gittiğini düşündüğümüz anda, hayat tekrardan ortaya çıkıyordu işte tüm ihtişamıyla...

    Evime döndüğüm zaman akşam olmuştu ve saatler geçmesine rağmen onu, tüm hayatımın merkezini, tekrardan görmek isteyerek sokağa çıkmıştım. Adımlar beni fark etmeden evinin önüne kadar götürmüştü.

    "Çıksana balkona!" diye mesaj atmıştım.
    Elinde su şisesi ile çıkıp gülümsemişti. Gülümsemesi, sanki dünyaya açılan bir kapıydı...

    Öyle bakakalmıştım güzelliğine. Hiçbir canlı bu kadar güzel olamazdı.
    Hiçbir tabloda göremediğim ve hiçbir ressamın çizemediği
    Hiçbir rengin ulaşmadığı ve hiçbir yıldızın parlayamadığı kadar ışıltıyla
    işte orada, oracıkta parlıyordu.
    Bütün o güzelliği ve gülüşüyle....

    Öyle gözlerine takılı kaldığım sıra şisedeki suyu başımdan aşağı dökmüştü. Yapmıştı yine yapacağını, gözlerine baka baka evimin yolunu tutmuştum.

    Günler geçip gidiyordu. Anlayamıyordum, "Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar çok mesut edebiliyor?" diye sorup duruyordum. Onun nefes alması beni mutlu ediyordu.
    Hangi insan bir başka insanın nefes alışıyla mutlu olurdu ki?

    Bir gece vakti öylece bitti. Ben artık yapamıyorum demişti.
    Buluşmadan, gözlerime bile bakmadan bitirmişti. Tek bir mesajla...

    "Bir insana bir insan herhalde yeterdi." Ben ona yetememiş miydim?

    Koskoca bir kuyunun içinde bulmuştum kendimi, nefes alamıyor hareket edemiyordum. Boğuluyordum, aldığım her nefes ciğerlerime saplanan birer bıçaktan ibaretti.

    "Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim." ve "Dünyada tek bir insana inanmıştım." tek bir insana...
    Beni nasıl bırakıp gidebilirdi? O kadar mesut etmişken, nasıl!

    Koşarak çıkmıştım evimden. Ne gece olduğu umrumdaydı ne de üstümdeki giysiler. Onu görmek istiyordum, sadece bir kez olsun yüzüme bakıp gerçekten bitirmek istediğini söylesin yeterdi.
    Günlerce evinin önünde bekledim. "Çık balkona" dediğim her mesaja hemen çıkardım.
    "Çıkar mısın?" diye defalarca dememe rağmen hiç çıkmadı. Bir daha o güzel gülüşünü hiç göremedim.

    O balkona hiç çıkmadı.

    Bir anda hayatıma nasıl girdiyse, yine bir anda kaybolup gitmişti.
    "Irmak bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti..."
    İnsanların da birer kalbi olduğunu, ve o et parçasının atmaktan başka bir insanı da sevmeyi sağlayabileceğini göstermişti.
    Irmak bana yaşanacak bir dünyanın orada beklediğini ve gülmenin de en güzel başkaldırı olduğunu öğretmişti. Yaşanacak nice güzel gün olduğunu...
    "Ben de yaşayacağım... Ama nasıl yaşayacağım!.."
    Her hikaye son mu bulur Ömer, peki ya benim hikayem?
    "Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım..."

    Ve yıllar sonra şu soruyu soruyorum:
    "Neden hala yaşıyorum?"

    Mektup burada bitiyor. Gözyaşlarıyla ıslattığım avuçlarımın içindeki bu mektubu bir kenara bırakıyorum.

    Derviş'e bir daha ulaşamadım. Nerede olduğunu ya da ne yaptığını bilmiyorum.
    Hikayesinin nasıl son bulduğunu da...

    Kitaplar arasında yaşayan insanlar tanıyorum. Mutluluğu kitaplarda arayan, yaşadığı dünyada mutluluk bulamayan insanlar,
    Yalnızlığı ile baş başa kalan ve her gece kafasını yastığa koyunca saatlerce düşünen durmadan düşünen insanlar,
    Yıllar önce yaşadığı küçük bir hatıra ile temenni bulan insanlar,
    Biliyorum, her hayat bir kere yaşanır ve her insan bir kere sever.

    Seveceğiniz insanları da sonsuza kadar sevin. Sevmek en güzel duygudur!
    ve sevmek insanlara verilen en güzel armağandır.

    Bütün mutsuzluklara, bütün üzüntülere ve bütün ölümlere rağmen, dünyadan geriye kalanlara bakın.
    Hala oralarda, gökyüzünün ücra bir köşesinde parıldamakta olan yıldızların olduğunu bilin.

    Ve sizlerin de o yıldızlardan birisi olduğunuzu...
    "Maria Puder, Raif Efendi, Derviş, Irmak ve niceleri..."
    Bu hikayeyi yaşayan insanların sadece bir kısmı onlar. Daha görülmemiş, keşfedilmemiş nice insan,nice yaşam var.

    Sevmeyi unutmayın. Kalbinizin taşlaştığını da hissediyorsanız, yanınızdan küçük bir şiir kitabını eksik tutmayın.

    Sevgilerle...
  • Kar yağıyordu bir öğle üzeri,
    Büyük göklerde, sonsuz göklerde;
    Birdenbire kaybettim orta yerde,
    Elimden düşürmüş gibi sesimi.

    Neden karanlığında kalbimizin,
    Bir acı bir sıkıntı var?
    Öylesine güzel ki dünya;
    Yaşarız şunun şurasında,
    Yaşayabildiğimiz kadar.

    Kar yağıyordu bir öğle üzeri,
    Altınbakkal sokağında orospular,
    Tir tir titriyor soğuktan;
    Duvar diplerinde ekmek yiyor çocuklar,
    Fotoğraf çekiyor Köprü üstünde Ali.

    Böyle bir gündü hatırlarım,
    Savaş daha yeni bitmişti;
    İyilik, güzellik taşıyor içimden,
    Dolanıyorum dört yanı,
    Tâ yüreğimden bir sevinç fışkırıyor
    Zilzurna sarhoşum barıştan,
    Nasıl sarhoş ederse şarap insanı.
    Ama kolu kanadı kırılmış insanların,
    Kimse nereye gideceğini bilmiyor.

    Sevdiğine çiçek vermek istiyor biri, elleri yok,
    Ayaklarını uzatıp dinlenmek istiyor biri, ayakları yok
    Radyolar boyuna esenlik diliyor.
    Kar yağıyordu bir öğle üzeri,
    Avrupanın eski sokaklarında;
    Çıplak insanların şakaklarında,
    Duruyordu gizli bir şeyin yeri.
    Acılar, bezginlik, umutsuzluk,
    Zaman daha ağır akıyordu,
    Hastalananlar, ölenler;
    Gene de geçer bunlar diyordu içimizdeki ses,
    Geçer bunlar diyordu insangücü; yaşama sevinci;

    Geçip gitti günler...
    Sabri Altınel
    Sayfa 7 - Adam Yayınları