• #kitapyorum
    #EceTemelkuran
    #DışardanKıyıdanKonuşmalar

    Ben, yeryüzü kayıtları tutan biriyim. "Hakikat işçisi" deyin, "yazı gündelikçisi" deyin; hükmü bir gün süren gazete kağıtlarına yazılar yazıyorum. Benden önce gelmiş, benden sonra gelecek olan benzerlerim gibi, insanlığın daha adaletli ve vicdanlı olabileceğini hatırlatıyorum.
    Ben, dünyaya bakan biriyim. Dünyaya bakmak işini "meslek" olarak yapmaya başladığımda, dünya ve Türkiye, daha önce geçmediği bir yerden geçiyordu. Bu yüzden işte, ne olduysa dünyada, bende de oldu. Ne geçtiyse dünyadan benden de geçti. Gözlerimi dikmiş bakıyordum, baktıklarım bazen gözüme kaçtı.
    "Dışarıdan", sizin ve benim gözüme kaçanlar üzerine, daha önce geçmediği yerlerden geçmekte olan yeryüzü ve Türkiye üzerine okurla bir konuşmadır...
    Bu yazılar yazıldıkları andan itibaren artık bana ait değiller. Okuduğunuz anda size ait oldular. Ama belki de yazı kimseye ait değildir. Belki de bu yazılar sadece yeryüzüne ait kayıtlardır. Ama yerin yüzünden geçenler, kim bilir, sizin yüzünüzden de geçmişlerdir...
    Bunlar yazar'ın kendini ifade ettiği cumlelerdir.
    Her insanoğlu'nun kendine has hayat öyküsü vardır. Iyi-kötü, zor-kolay, monoton-yoğun, mutlu-mutsuz öykülerimizin kesiştiği büyük anlamlı bir öykünün parçalarıyızdır aslında.
    Yazar işte bu; bir bütünün mozaiğini çizdiği, kısa kısa köşe yazılarından derlediği anektodlarla insan ve toplum psikolojilerinin aynası oluyor.Ilk defa okuduğum yazarın samimi,güçlü, gözüpek, duyarlı ve de hümanist kalemine bayıldım doğrusu.
    Ince ama bir o kadar da dolu dolu bu kitapta küçük ama getirisi kocaman insani istekler ve serzenişler var.Savaşlar, ölümler, yer değiştiren anlamlar...Hepsi de insanların, uğruna birbirlerini katlettikleri değersizliklerdir.
    Öyle çok bizden ve öyle çok yürekleri burkan ama ne yazık ki yaşamak ve seyirci kalmak zorunda olduğumuz kesitler var ki kitapta.
    Ünlüler'in popüler olmak için yaptığı şovlardan,yazarların, aydınların, siyasetçilerin sergilediği tutumlardan ,her kesimin bamteline dokunan bir kitap çıkmış ortaya.
    Geriye dönüp baktığımızda, o kadar anlamsız ve o kadar bir hiç uğruna boş şeylerle kuşatılmış olduğumuzu düşünüyoruz ki.Hayıflanmamak üzülmemek elde değil maalesef. Birileri tarafından artık soru soramaz,yargılanamaz,eleştiremez haline dönüştüğümüzle kalıyoruz. Sonra...
    Sonra ne mi oluyor?
    Insanlar insanlardan umudu kesiyor ve bırakıveriyor bu çarkın içine kendini
    Ne kadar yorgun ne kadar birbirimizden vazgeçmiş de olsak umarım ayağa kalkmak için bir ışık görürüz. Çünkü bizler bunu hakediyoruz mutlu ve barış içinde yaşamayı.
    Umudumuz hiç bitmesin
    Bu tarz sevenler için kesinlikle tavsiye ederim.
    Teşekkürler...
  • BU KİTABI HERKES OKUMALI, HADİ HERKES ALSIN! DÜNYA ÇOK GÜZEL İYİLİKLER YAPALIM...

    Kitabı elime almamın ardından 2 şey düşündüm. Bu kitabı az sonra okuyacağım ve okuduktan sonra ne yapmalıyım?
    1. tercihim herkesin yaptığı gibi kitabı bolca överek, herkes alsın okusun destek olsun diye bir çeşit dilencilik yaparak ki bunları yazarken de günlük iyilik kotamı doldurmuş oluyorum, kitabın okunmasını sağlayacağım.

    Ya da 2. tercih olarak kitap hakkındaki görüşlerimi ciddiyetle, abartmadan yazacağım.

    Tabii ki hangisini tercih ettiğimi anlamışsınızdır.

    Öncelikle bana bu kitabı hediye eden Oğuz'a (Oğuz Aktürk) teşekkür ederim.

    Dünya hiçbir zaman güzel bir yer olmamıştır ve daima kaosa sürükleniriz. Burada insanın kendisi de zaten kaosu daha çok sever. Distopya okuyanlar bilir.

    Ee şimdi de şöyle bir olay dönmeye başladı. Rukiye Hanım 2 yıl uğraşarak bi' kitap yazmış. Sonra da Oğuz sağ olsun burada iletiler paylaşarak alınmasını, desteklenmesini sağladı. Ama benim kafama takılan nokta şu oldu.

    Burada ağır ithamlara maruz kalabilirim (kalpsiz, ruhsuz gibi...) ama fikirlerimi özgürce savunmak istiyorum. Herhangi bir kitabı ki buradaki çoğu okur bu kitaptan edebi bir haz almak ister, o edebi hazzı alamayacağını bile bile neden okursun?

    X kişisi kitap yazmış ve hadi ona destek olalım diye mi? Şimdi bana birisi söylesin, kitabını alıp okumak sonra da gelip buraya "Çok güzel, kesinlikle okumalısınız. Hadi herkes satın alsın." demek ne kadar mantıklı?

    Öncelikle tatmin etmeye çalıştığınız kendi ruhlarınız bunu bilin. Herhangi bir insana iyilik yapmak farklıdır, iyilik yaptım diye kötülük yapmak ise çok farklı...

    Kanadı Kırık Melek'in Kanadına Takılanlara ise bu yapılıyor. İnsanlar iki yüzlüdür bunun birkaç örneğini size gösterebilirim. İsim vermeden bir örnek vermem gerekirse, kanser olan bir kadın var ve onu takip eden kesim tamamıyla güzel olduğu için takip ediyor. Çirkin bir kadına kimse yardım etmez.

    Bu kitaba da yapılan kötülük bana göre kitabı yüceltmek. Dostoyevski'nin yanında hiçbir şey bu kitap. Açık konuşmak gerekirse kitap, içinde sadece hikayeler barındırmış olsa ve de yazarı hakkında hiçbir fikir sunmasa, benim gözümde çöpten farksızdır.

    Burada inceleyeceğim 2 kısım var.
    1. kısım kitabın kendisi,üslubu... Yani kitabı kitap olarak inceleyeceğim.
    1. kısım da ise Rukiye Hanım'dan bahsedeceğim.

    Kitap oldukça amatörce yazılmış. Özellikle dikkat ederek okudum ve amatörce yazılmasının yanında yazım hataları ise yok. Sadece bir yerde buldum onu da umarım düzeltirler.
    Kitapta geçen hikayeler ise eskiler bilir, Samanyolunda çıkan dizilere, filmlere benziyor. Her olaydan hadi bir hakikat çıkaralım misali...

    Seni de Allah bu şekilde sınıyor. Test ediliyorsun, merak etme bunların karşılığını alacaksın.
    Din Felsefesinde de çokça tartışılan bu kısım Kötülük Problemi diye geçer.
    Rukiye Hanım ise bu problemi kendine göre bir çeşit dine bağlayarak çözmeye çalışmış. Buna saygı duymamın yanında da benim fikirlerimle zıtlık içerisinde olduğunu belirtmek isterim.

    Bir diğer kısım ise kitapta geçen olayların gerçek hayattan çok ama çok kopuk olması. Kitabı okuduğunuz zaman anlarsınız, kimse kitaptaki gibi diyaloglara girmiyor :D Bu bana çok komik geldi ama saygı duyarım. Kendisi insanları yeterince gözlemleyemeyecek, inceleyemeyecek durumda olduğu için...

    Gözüme çarpanlar ise şunlar oldu:
    58. Sayfada geçen konuşmada Melek adlı karakter bir diğer karaktere "zaten yarı çıplaksın" diyor. Burayı sevmedim.

    119. sayfada ise Ömer adlı karakter,ki benim de adım Ömer, "Ben de bir engelli adayıyım." diyor. Bu söz çok ama çok önemli. Kitabı okuduğunuz zaman anlayacaksınız ki aslında her insan bir "engelli adayı". Bir gün bizim de kaza yapmayacağımız ne malum?

    141. sayfada da Rukiye Hanım şöyle bir yorum yapmış Facebook'ta: "Benim ilk hedefim örnek alınmaktı." Bu kısım çok ama çok önemli neden mi?

    2 Kısımdan bahsedeceğim demiştim ya hani, o 2. kısım bu işte. Örnek alınmak.
    Birisi çıkıp bir kitap yazmış. Çok güzel! Kendisi %99 engelli birisi ve herkesin de gördüğü gibi ya da yaptığı, kendisine yardım amaçlı kitabı alalım ve okuyalım. Sonra da durmadan övelim.
    Bu değil olay! Yukarıda da dediğim gibi kitap oldukça amatör! Ve ben bu kitaba neden 10 puan verdim?

    Rukiye Hanım'ın 141. sayfada söylediklerinden dolayı... Örnek alınması gereken bir kişi o çünkü!

    Burada zaten diğer arkadaşlar hikayesini bolca yazmışlar incelemelerinde, ben ise bu kısmı pas geçerek şunları söylemek istiyorum. Bu kitabı okuyun! Neden mi?

    Rukiye Türeyen sizlere de örnek olsun. Kalkıp kitap yazmış, bu kitapta anlattıkları ise kendi gözünden, kendi tecrübelerinden... Aslında bulunmaz bir nimet!

    Hani hastalandığınız zaman anlarsınız ya kıymetini sağlığınızın... İşte hayatınızın da kıymetini anlamanız için, topluma ve kendinize faydalı bir birey olmanız için, hayat kalitenizi artırabilmek için okumalısınız bu kitabı.

    Çok konuştum, linç de yiyeceğim büyük ihtimal ama umrumda değil.

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
  • “Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.”

    Ya kitap okumayanlar? Okumamak da bence büyük bir hastalık, vahim bir eksikliktir. Onlardan olmadığım için şükrediyorum. Ama diğer taraftan da kendime kızıyorum. Daha önce neden Peyami Safa okumadım diye.

    Aradan geçen 100 yıl, zaman, artık yaşamayan insanlar, lakin hikayeler? İşte onlar ölmüyor, ve ne kadar zaman geçse de yaşlanmıyor. İşte onlardan biri Dokuzuncu Hariciye Koğuşu. Anlatıcı, duygu dolu, keskin, sert, kısa ama uzun, dopdolu. Her cümlesinde bir mesaj. Yaşanmış olmasıyla insanı daha da içine çeken bir hikaye. Yazarın ustalığı, bir otobiyografi derecesinde eseri, derecesinde diyorum çünkü ne kadar kendisini anlatsa da aslında başka bir insan ana karakter, kendi hayatından alıntılar kattığı biri.

    Bir mekanın insana neler ifade edebileceğini, hastalığın, bir olgunun, sıhhat gibi, veya aynı mühimlikte başka bir şeyin, varlık ve yokluğunun insanın hayatında nasıl mühim değişikliklere yol açabileceğini okudum. İyi ki de okudum, keşke daha önce okusaydım.

    Küçüklüğümüzde o kadar çok kandırıldık ki, büyüdüğümüzde yalan çok masum geldi. “Yalana her şey isyan etmelidir: Eşya bile.” diyor Peyami Safa. Ne kadar haklı. Yalan, cehenneme atılan ilk adımdır, insanı yakmaktan başka bir işe yaramaz.

    “Hakikati seviniz, o da sizi sever; hakikati arayınız, o da sizi arar ve üstüne yalan Çin setleri gibi kalın duvarlar örsün, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgâr dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: “Buradayım!” der.”

    Mutlaka okunması gereken bir eser.

    İyi okumalar. :)
  • Leyla ErbilKalan

    Gecede ile başlayan Leyla Erbil okuma yolculuğuma edebiyat dünyasını hallaça çeviren kitabı Hallaç ve onun arkasından Kalan ile devam ediyorum.Leyla Erbil’in kadın karakterleri ile tanışıklığımızın bu sefer ki durağı Lahzen oldu.

    Leylâ Erbil 2009 yılında yapılan bir röportajda “Sur içinde bir ev bir mahalle bir yaşantı anlatmaya çalışıyorum. Taşlığı Sarnıcı olan bir ev. Annenin anlaşılmaz bir Fran dol tutkusu var. Bir de Asya tarafında hala var. Öyle bir git gel kabaca türü henüz belli değil dediği “ve adını” Frandol”koymayı düşündüğü Kalan 2011 yılında yayınlanmış.
    Frandol eski bir Yunan Grek dansıymış,iç içe geçen iki halka kurulup halkalar bir birinin
    Zıt yönünde hareket ederek oynanan bir oyun.Leyla Erbil’de romanda bu ikiliği deli saçması gibi gelen,bilinç akışından korkusuzca dökülen Lahzen’in sözleriyle topluma ayna tutar.Toplum tarafından dayatılan dinsel,mitolojik,siyasi ve toplumsal olan tüm öğeleri yer yer alay,mizah ve hiciv dolu söylemlerle yer yüzene çıkararak topluma iğne batırmış.
    Bir taraftan hala ve annesinin ikinci eşi dayı dedikleri kişilerin gelenekçi bakış açıları bir yandan da etrafı surlarla çevrili İstanbul ve tarihi.Lahzen’in kendi bölünmüş benliğinin parçalarından dökülen geçmiş.İki koldan ilerliyor kitapta.

    Yine bilindik cümle yapısı devrik cümleler.üç virgülle biten cümleler ve hiç büyük harf kullanılmaması.

    Hallaç’a oranla daha anlaşılabilir bir dille yazmış Leyla Erbil Kalan’ı.Leyla Erbil kitaplarını Yitik Ülke’den çıkan Elmas Şahin’in incelemesi olan Leylâ Erbil Kitabı ve Aylak Adam Yayınları tarafından çıkarılmış Kaya Tokmakçıoğlu’nun hazırladığı tuhaf bir kuştur,gölgesi zihin adlı inceleme kitaplarıyla birlikte okuyorum.
    sen Hangi bilinçtesin lahzen hangi göklerin bulutlarından yağdın bu çorağa söyle son bilinç ölüm olacağına ölüm anında bilincin bilinci yapılamayacağına göre hangi kavşağındasın tinsel gerçekliğin
    anlatıp duruyorsun;anlatmak istediğin bunlar mı,,, bunlarla nereye varacaksın bilmiyorsun? çocukluğundan umduğun bir şey var!hakikatin özünü oradan mı çıkarmak istiyorsun?...hakikatin özü sözü tözü gözü; hakikat duran,bekleyen bir şey mi,,,hakikat hayatı kendimizin bir parçası haline getirebildiğimiz bir şey diyordu diren,,,bırak bu çıkmaz sokaklarda dolaşmayı,,,dinlen biraz,,,hastasın sen ilacını al...
  • “Tam bir iletişim bombardımanına maruz kalırken en yakınımıza dokunmakta sorunlar yaşadığımız modern zamanda” geçen kitap son derece etkileyiciydi. Sevgi, hakikat, cinsellik, mahremiyet ve kibir gibi hayata dair temalar çok başarılı şekilde işlenmişti. Derin karakter analizlerini ve İrvin Yalom’un akıcı dilini çok sevdim.
  • Henüz 100 yılını tamamlamamış bir milletin evlatları olarak özellikle bu yıllarda geçmiş olaylar halen konuşulmakta hatta ne yazık ki kimi çevrelerce de tarihin pek bilinmeyenleri üzerinden iftira atarak akıl karıştırma çabaları gözümüzüzden kaçmamaktadır. Tarihe kaçınızın merakı vardır, tartışılır, biraz da zevk meselesidir lakin temel olayları bilmek, sahip olduğumuz tarihe hakim olmak bu yapılmaya çalışılan akıl karışıklığına karşı en büyük silah olduğunu düşünmekteyim. Yeri geldiğinde sahip olduğu tarihi savunabilmenin de bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. İşte tüm bu amaçlarla günümüzde saptırılmaya çalışılan onlarca art niyetli sorulara usta tarihçi Sinan Meydan'ın Panzehir adlı kitabıyla saf gerçeklikle yanıtlar bulabileceğinizi düşünmekteyim. Sıkıcı bir tarih kitabı değil de belki de hiç bilmediğiniz hoş detayları okumak sizlere bilgi katmanın yanısıra mutlu edeceğini de düşünüyorum. Peki ne gibi sorulara yanıtlar veriliyor; İstiklal mahkemeleri şapka takmayanları idam etmiş midir, Atatürk'ün mal varlığı konusunda yalanlar ve gerçekler nelerdir, Atatürk döneminde ezanlar yasaklanmış mıdır, Atatürk'ün soyu sopu belli değil midir, Atatürk mason mudur, Lozan zafer değil hezimet midir, İskipli Atıf Hoca şapka karşıtı kitap yazdığı için mi asılmıştır, Kazım Karabekir'in Atatürk ve din konusundaki iddiaları ne kadar doğrudur, Atatürk'ün son meclis konuşmasındaki "Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları" sözüyle ne anlatmak istemiştir, bu söze yapılan çarpıtmalar nelerdir. Bu ve bu gibi soruların tamamına belgelerle yanıt bulabileceğiniz usta tarihçinin kaleminden olan bu eşsiz eseri özellikle bulunduğumuz yıllar içinde herkesin alması ve okuması bugüne kadar yaptığım tavsiyelerden belki de en mühim ve gerekli olanıdır. Son olarak Atatürk'ün sözüyle bitirelim; "Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hal alır"
  • Aleyküm selam, kitap Adem ile Havva'nin cennette öncesiz sonrasızmışcasına mutlu bir hayatı yaşadıkları gibiydi hayatımız Batı'nın soluğu bize gelmeden önce ... diye teker teker cümleleri sıralayıp başlıyor söze. Konunun en başına geliyor bir zincir halkasının en başına bakıp nerede kusur var onu göstermeye çalışıyor bizlere.
    Hz. Adem'den Hz. Nuh'a geçiyordu...
    Ey inanmış kişi ! Korkma! Bütün insanlık inkar ve sapıklık bataklığına gömülse de senin için nurlu bir iz vardır. Hazreti Nuh'un izi. Ve bu iz seni "kurtarıcı gemi"ye götürecektir diyerek bizleri diriltiyor.
    Hz. İbrahim'in "en ağır yükü, insanlığın en ağır yükünü omuzladı peygamber. İnsanın varolmak veya olmamak meselesini çözmek istedi. Bütün dikilmiş başları Allah'ın önünde eğilmeye çağırdı. Ateşten başarıyla geçmiş biri olarak ateş imtihanına çağırdı ruhları. Ateşten sonraki çiçekleri devşirilmiş bir ruh olarak "
    "Hz. Adem ile yaratıldık, Hz Nuh'la yaradılışımızın varoluşuna çevrilişini kesinleştirdik. Hz. İbrahim'le inanmışlar milletini ve toplumunu kurduk. Hz. Yusuf'a devletini kurma ödevini belirdi."
    Hz. Yusuf'a iftiralar , ihanetler ve bir çok sorun devlet adamının karşılacagi bir çok durum Hz. Yusuf'un başına geldi ...
    Hz. Musa "kendi kudretine yapan hiç bir kişinin unutamayacağı ve narsisizmle dolu bir hiç bir kavramın hesaba katmaktan yakasını kurtarmayacağı kader ironisidir, Hazreti Musa'nın firavun sarayında büyümesi. "
    Hz. Suleyman " hakikat medeniyeti, "devlet" modeline , ideal devlet formuna Süleyman peygamber ile ulaşır "
    Hz. Yahya Hakikatin Kılıcıdır.
    Hz. İsa babayı putlaştıran topluma karşı babasız doğmuştur..
    Hz. Muhammed (s.a.v.) o cennetin kapısı değil ...
    Cennetin ta kendisidir...
    Kitap zincir halkasini o kadar güzel ve muazzam tamamlamış ki, ne söylesek az gelir. Sezai karakoç'un belirttiği gibi bu kitabinda özden kabuğa doğru gidilmiş. Sonra öyle bir kapıya girmiş ki öbür kapıların hepsi bu kapıya ulaşmış :)
    Yitirdiğimiz cenneti bulmamız umuduyla