19.yüzyıl İngiliz edebiyatının önemli kadın yazarların biri olan bir Emily Bronte'nin tek romanı Uğultulu Tepeler, kırık olduğu kadar marazi de olan bir aşk hikâyesi etrafında gezinerek kadın ve erkek, insan ve doğa, aşk ve ölüm, sadakat ve ihanet, hakikat ve yalan gibi ikilikleri kendine özgü bir dille işliyor.

Uğultulu Tepeler günümüzde gotik romanın en önemli örneklerinden biri sayılmaktadır. Gotik roman karmaşık ve hastalıklı aşklar, girilmesine izin verilmeyen adaların olduğu büyük karanlık evler, hayaletler, kâbuslar ve kadınların sert mizaçlı ve kötü niyetli erkeklerin ağına düşen av olarak görüldüğü temaları işler.

Uğultulu Tepeler bu temalarını hepsine sahiptir. Ölüm, kahramanların yanı başındadır. Aşklar hastalıklı, tutkular mantıkdışıdır. Bronte'nin bu romanda dağa huzur veren bir yeşillik değil, adeta yabani olduğu kadar hırçın yapısıyla da ölüme neden olan, tedirgin edicidir.

Roman içindeki tekrarlardan hep aynı kalıplarını yinelendiğini görürüz, karakterlerin bazen kaderleri onları bir bütün olarak görmemize neden olmaktadır.

Annesiz büyüyen çocuklar, varlıklı bir ortama doğmuş ama her şeyini kaybetmiş gençler, sevgisiz evlilikler, aile içinde dışlanmalar sürekli tekrarlanır karakterlerin hayatlarında.

Mina Urgan İngiliz Edebiyatı Tarihi kitabında şöyle anlatır. Emily Bronte ilk ve tek romanını:

" Wuthening Heights ne nesnel gözlemlerden ne de öznel deneyimlerden kaynakların sadece ve sadece düş gücünün yarattığı bir mucizedir ve ihsan şaşar ıssız Howarth köyünden ancak birkaç ay uzaklaşan, ailesi dışından neredeyse hiç kimseyi tanımayan bu evde kalmış kızın, salt düşgücüyle böyle bir mucize yaratmış olmasına."

Dünya da her şey olanca karmaşıklığına rağmen son derece yalındır. İstekler çözülür, arzular, geri çekilir, geriye uğultusuyla yabani bir doğa, sızılı bir yalnızlık ve aşktan taviz veren bir ruh hali kalır:

Hem bu ne biçim aşk böyle, sonsuz aşkın bir kar fırtınasına bile dayanamadı! Yaz günleri, ay gökyüzünde parladığı sürece, bizde yataklarımız da rahatça uyuduki ama kışın ilk fırtınasıyla hemen başını sokacak bir yer arıyorsun.

Emily Bronte , kar fırtınasına dayanamayan güneşli aşklardan soğukları, rüzgarları göze alan bir aşk anlayışından yana atıyor zarını, acıyı ve yalnızlığı göze almak pahasına...

Sunuş bölümünden az olsa yararlandım. Kitap kalın olmasına rağmen akıcı ve güzeldi hiç bitmesini istemedim. Okumayan okuyuculara tavsiye ediyorum.

Nur, Ölüme Fısıldayan Adam'ı inceledi.
08 May 01:05 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Düğüm düğüm bir kitap..
Hastalıklı bir aşk..
Duman kalpli Özgür ve onun balığı Yosun'un hikayesi. Tuhaf bir adam Özgür. Her şeyiyle tuhaf. Yosun ise kırılmış kalbinin her köşesinden. Öyle farklı bir kitap ki. Öylesine okunmalı ki. Uzun süre etkisinden çıkamadığım, hala aklıma gelince derin bir iç çektiğim.. Benim için değerli olanlardan.

Şule Tufan, bir alıntı ekledi.
04 May 12:33 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Aşka dair bütün varsayımların en irrasyonel, en olgunlaşmamış, en içler acısı ama en yaygın görüneni şudur: Kendimizi hasrettiğimiz insan yalnızca varoluşumuzun merkezi değildir. Sonuçta ve çok tuhaf, nesnel açıdan bakınca akıl almaz, son derece haksız bir biçimde, başımıza gelen iyi ya da kötü her şeyden sorumludur. Aşkın o acayip ve hastalıklı ayrıcalığı işte budur.

Aşk Dersleri, Alain De Botton (Sayfa 97 - Sel Yayıncılık)Aşk Dersleri, Alain De Botton (Sayfa 97 - Sel Yayıncılık)

https://youtu.be/xMBtbACXyGM

"POLİS BENİ ASLA YAKALAYAMAYACAK ÇÜNKÜ ONLAR İÇİN FAZLA ZEKİYİM"
* 9 Kasım 1969 *

Leona ve Loyd, yıllarca çocukları olmadığı için 1963 yılında bir bebek evlat edinirler. Oğullarını sevgiyle büyüttükleri 39. yılda minnoş çiftimizin hayatı çalan bir telefonla sarsılır. Hattın ucundaki ses oldukça yabancıdır. Esrarengiz kadın Gary'nin biyolojik annesi olduğunu, bunu kanıtlayabileceğini ve onunla görüşmek istediğini söyler. Gary evlatlık olduğunu bilerek büyümesine rağmen yerle bir olur; heyecan, merak, keder, öfke.. Hissettiği duyguları bir kalıba sokamadan annesi Judy ile görüşmeyi kabul eder. Birbirlerine sarılıp ağlarlar ve ne olmuşsa geçmişte, seni affediyorum der annesine küçük bir çocuk gibi. Klişe dram filmleri gibi değil mi? Merak etmeyin. Birazdan buraları kana bulayacağım.

Gary, annesiyle tanışır tanışmaz geçmişini ve özellikle babasını sorgulamaya başlar. Adım adım, yavaş yavaş araştırır her şeyi. Babasının adını öğrenir. Bir isimden yola çıkarak başladığı yolculuk, insanlık tarihinin en zeki seri katilinin oğlu olduğunu öğrenmesiyle son bulacaktır.

************** Zodyak Spoilerı İçerir **************

Earl Van Best Jr. müziğe olan yeteneği ve kitaplara olan tutkusuyla, yaşıtlarından çok daha zeki olmasıyla dikkat çeken sarışın bir çocuktur. Yaşıtları sokakta oynarken o, istihbarat subayı olan babasından öğrendiği şifreleme yöntemiyle çeşitli kodlar yazarak eğlenir. Annesi tarafından sevgi görmeden büyüyen Van, bu eksikliğinin üzerine annesinin başka erkeklerle birlikte olmasına şahit olur ve karanlık tarafa geçiş biletini kazanır. Askeri eğitim alır, kriminoloji okumak ister, opera dinlemeye bayılır. Org çalmadaki yeteneğiyle etrafında kendinden söz ettirse de, insanlar onu her zaman "değişik" olarak nitelendireceklerdir. İcraata geçmeye gerek yok, karanlık bir ruha sahipseniz bu her zaman fark edilir.

Eğitim dönemi biterken Van, saçmasapan batıl inançlara -hayaletlerin ona musallat olması gibi- sahip olmaya başlar. Yavaş yavaş içindeki psikopat uyanmaktadır. Bir gün kendinden 13 yaş küçük Judy'e aşık olur. Kısa zaman sonra birlikte kaçarlar. Judy 14 yaşında olduğu için yasal olarak evlenmeleri mümkün olmaz. Buna rağmen Judy yaşıyla alakalı yalan söyler, evlilik belgelerini Van doldurur ve evlenirler. Yasal olmayan bu evlilik Judy'nin annesinin ihbarıyla ilk darbeyi yer. Van pedofili muamelesi görür ve gözaltına alınır. Tüm imkansızlıklara rağmen tekrar tekrar kaçarlar birlikte. Judy sonunda hamile kalır ve Van için aşk, hastalıklı bir tutkuya dönüşmeye başlar. Judy'e tek başına sahip olmak için bebeği istemez, yeni doğmuş bebeği sandığa koyup havasızlıktan ölmesini umacak kadar nefret eder oğlundan. Bir gün onu, bulunmasını umduğu bir merdiven boşluğuna terk eder. Judy evde çığlık çığlığa ağlarken, küçük Van kaderini değiştirecek Stewart ailesine evlatlık verilir. Bu olaydan sonra evlilikleri yerle bir olur. Bu kısmı detaylı anlatıyorum çünkü Judy, Earl Van Best Jr'ın Zodyak'a evrilmesine sebep olan kadındır.

Judy'den uzak kaldıkça Van yoldan çıkmaya başlar. Bitmek bilmeyen kin ve öfke ruhunu her geçen gün daha da karartırken Şeytan'ın Kilisesi olarak bilinen bir organizasyona dahil olur. Şeytana tapmaya başlar. Aynı dönem Charles Manson'ın müridlerinden biriyle arkadaş olur ve karanlığın zirvesine ulaştığında ilk cinayetini işler. Ne tesadüftür ki ilk kurbanı biricik aşkı Judy'e fazlasıyla benzemektedir. Öldürmenin tadını alan Van için bu sadece seri cinayetlerinin hoş geldin öpücüğüdür. Böylece Earl Van Best Jr, Zodyak'a dönüşür.

"ONUN KADINLIK ORGANLARINI KESİP GÖRSÜNLER DİYE BÜTÜN ŞEHRE BIRAKACAĞIM. BU YÜZDEN BUNU BENİM İÇİN KOLAYLAŞTIRMAYIN. KIZ KARDEŞLERİNİZİ, KIZLARINIZI, EŞLERİNİZİ SOKAKLARDAN VE PATİKALARDAN UZAK TUTUN"
* 29 KASIM 1966 * (polise ilk mektup)

Vahşeti artarken zekasının takdir edilmesi ihtiyacıyla polise şifreli mektuplar yollamaya başlar. Mektuplarının sonuna imza olarak kullandığı daire içinde haç sembolünü yerleştirir. Cinayetleri işledikten sonra anonim aramalarla kendisini ihbar eder. Judy'e benzeyen genç kızları kurban olarak seçerken, yanlarındaki erkekleri de silah veya bıçak kullanarak öldürür. Bunlara rağmen polis ne cinayetleri ne şifreleri çözmeyi başarır. Bu durum Zodyak'ın egosunun tatmin etmekten ve öldürmeye teşvik etmekten başka bir işe yaramamıştır. Öyle ki, şifrelerin bir kısmı 40 sene sonra ancak çözülmüş bir kısmı ise hala çözülememiştir.

14 Temmuz 1934'te doğan Earl Van Best Jr, 20 Mayıs 1984'te Zodyak olarak ölür.

***************** Spoiler Sonu *****************

Gary Stewart'ın 10 senelik araştırmalarının, hislerini aktardığı günlüklerin, babasının ve annesinin hayatına giren insanlardan öğrendiği bilgilerin, polis kayıtlarının, görgü tanıklarının ifadelerinin, babasının sabıka kayıtlarının derlenmesiyle oluşturulmuş bu kitap. Zodyak'ın bebeklik fotoğrafından tutun da robot resmiyle yayınlanan arama emrine kadar çok fazla belgeyi okurla paylaşmışlar. Earl Van Best Jr'ın el yazısıyla Zodyak'ın mektupları, parmak izleri karşılaştırılmış ve bunların hepsi tek tek resimlerle yer almış sayfaların arasında. Benim için en vurucu olan kısım ise Van'ın resmiyle Zodyak'ın robot resminin üst üste yerleştirildiği ve insanda şüphe bırakmayan o fotoğraftı. Görmelisiniz!

Zodyak, kriminolojiyle ilgilenmeye başladığımdan beri bende en çok merak uyandıran seri katildir. Hakkında çekilen filmleri ve belgeselleri izledim, makaleler okudum, neler yaptım neler! Bu kitap kadar bilgiye doyurucu bir kaynak bulamamıştım. Merak ettim, şok oldum, heyecanlandım, yeri geldi Gary Stewart'ı bağrıma basmak istedim. İlginç ve muhteşem bir deneyimdi.

Hala çözülemeyen şifrelerinden dolayı yukardan bize gülüyor mudur acaba?

"HER ZAMAN DEMİŞ OLDUĞUM GİBİ, BEN ÇÖZÜLEMEZİM"
* 13 Mart 1971 *

Sosyolojiokuyanedebiyatsever, Amok Koşucusu'yu inceledi.
28 Nis 23:16 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Amok nedir Zweig'in tanımıyla

"amok mu?... galiba hatırlıyorum.... malezyalılarda görülen bir tür sarhoşluk.."

"sarhoşluktan öte bu.. çılgınlık, insanın öfkeden gözünün dönmesi... insanın korkunç, delice bir saplantıya kapılması, öyle ki hiçbir biçimde alkol zehirlenmesiyle kıyaslanamaz... ben oradayken bunun gibi birkaç vaka incelemiştim- başkaları söz konusu olunca insan her zaman mantıklı ve nesnel davranabiliyor- ancak bu vakaların kaynağının korkunç gizini çözememiştim... iklime bir bağlantısı var bunun, sinirlerin üzerinde fırtına gibi baskı yapan ve sonunda patlama noktasına getiren o boğucu, yoğun havayla... işte amok... evet amok, şöyle oluyor:bir malezyalı, herhangi bir siradan, kendi halinde adam içkisini içiyor... ruhsuz, ilgisiz, donuk bir biçimde oturuyor oracıkta... tıpkı benim odamda oturduğum gibi... sonra ansızın ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor, sokağa fırlıyor... dosdoğru koşuyor, dosdoğru... nereye gittiğini bilmeden... yoluna ne çıkarsa, insan olsun havtan olsun hançerini saplıyor, akan kan onu daha da çıldırtıyor... ağzı köpürüyor, kudurmuş gibi uluyor... ama koşuyor, koşuyor, koşuyor, ne sağa bakıyor ne sola, acı acı haykırarak, elinde kanlı hançeriyle korkunç koşusunu sürdürüyor... köylerdeki insanlar bu amok koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler...o gelirken uyarmak için 'amok! amok!' diye haykırırlar ve herkes kaçışır... ama o bunları hiç duymadan koşar, hiç duymadan koşar, görmeden koşar, önüne çıkanı devirir.. sonunda kuduz bir köpeği vururcasına vurup öldürürler onu ya da ağzından köpükler çıkararak yere yığılıp kalır..."


Zweig sen nasıl güzel bir adamsın, kısa yazıp da bu kadar yoğun olayların olması benim Zweig in selendeki en büyük etken. Kitabın içeriğinden bahsedeyim biraz. Eski bir doktorun yolculuk sırasında tanıştığı birine sırf içinde tutmaktan yorulduğu için başında geçenleri anlatmasıyla başlıyor kitap. Kendinden yardım isteyen bir hastaya yardım etmeyen doktorumuz, vicdan azabıyla beraber aşka tutuluyor, vicdan ve aşk o kadar iç içeydi ki ayıramiyorsunuz bile. Burda aşkın ne kadar hastalıklı mantık dışı bir duygu olduğunu görüyorsunuz. Doktorun kibirli kadınlara karşı ilgili olması da garip bi fanteziydi. Yine bir intihar vardı, Zweig in vazgeçilmez olgusu intihar. Genel olarak kitabı çok sevdim ben.

#KonuşanResimler
Ne kadar sürdü bilmiyorum düşüncelerimin belirsizliği.
Sanki beynim bir çöp yığını.Bir çöp kamyonu gelse ya! Döksem ne varsa içimdeki pisliği… Birkaç insan gitse,
Birkaç anı, Birkaç söz,
Birkaç kadın, Birkaç adam.
Boşalsa beyin kıvrımlarım. Belki daha fazla beyazlığa kalır ortalık. O zaman dağılan o pislikten arda kalan tüm odalarıma yapacağım şöyle bir bahar temizliği.
Geçmişe ait ne varsa arındıracağım tek tek. Sanki sandıktan ak pak patiska çarşaflar çıkarır gibi çıkaracağım gelecek hesaplarımı.
Tabiatta olur mu bilmem? Bence sadece insana has bu ince, hin güdüler. Hastalıklı hallerle ortaya çıkan, kendini kendinden ediş. Her gün tekrarlanan cümlelerin
intihar girişimi. Neyi ne kadar yapacağımıza dair yapılan tüm o öğüt müsveddeleri. Daha önce tecrübe eden her canlının hiç durmadan, bir çalar saati kurması gibi. Her gün yeniden doğan güneş bir gün yüzünü başka bir yere çevirse dağılacak ateşten kor kelimeler. Bitmeyen, bitmeyecek insanoğlunun “ben demiştim” halleri. Asıl hastalık ne zaman başladı. İnsanoğlunun yaşayan tüm bu garip hallere karşı verdiği savaşta ilk kim kılıcı çekti. Büyük umutların yerle bir olmasının ilk örneği “Shakespeare”in yazdığı piyeslere mi dayanır yoksa ilk reddedilişimizi yediğimiz, aşk güdülerimizi hayvani dürtülerimiz ile aldatıp kendimizi kandırdığımız ah o Freud yüklü DNA’mıza mı? Herkesi sevme eylemine kapılıp düşmanımızı aynada kendimiz ilan ettiğimiz, neden benlerle iyi ki benlere geçtiğimiz, pembe
bulutları yokluk ve varlık bilinciyle kalbimize sıkı sıkıya kilitlediğimiz ah o “Nietzsche”li çiçek zamanları… Tutunamadığımız ne varsa kendi sayısı kendinden menkul yüzlerimiz, suretlerimiz… Kendimize söylediğimiz ah o süslü püslü, allı güllü yalanlar… Hâlbuki bir tiyatro sahnesi değil miydi tüm olayların size
uğramadan geçtiği, oyuncunun var gücüyle kendine değmeden geçip giden olaylar karşısındaki kimlik avcılığı… Üstelik kafa kâğıdına da gerek olmadan savurduğu ruhlar.
Şimdi türlü sesler arasından nefes alan tüm hayatlar size uğramadan yoluna varmıyor. Yine de bu seremoniye kapalı tüm kulaklar, sus pus dudaklar, kaçırılan gözler, büyük egolu devler. Ruhu küçük cüceler ülkesi bu garip lokasyon. Oysa bu kadar serzeniş, farkediş ve aynayla yapılan onca arsız sahte sohbetler önünde
sonunda bir yüzüme tek bir gerçeği vuruyor… “Bana çok yazık oldu!
Neden kahraman değilim?

#OğuzAtay

https://www.youtube.com/watch?v=XduT8Ay3xOI

Kübra karakaş, Milena'ya Mektuplar'ı inceledi.
11 Mar 21:25 · Kitabı okudu · 7 günde · Puan vermedi

Ah Milena...Franz Kafka'nın senin zihnine duyduğu hayranlığın ardından başlayan bir aşk hikayesinin ana karakterisin bence sen.Franz Kafka ise korkulu,zaman zaman aşk dolu,giderek hastalıklı hallerde yürüyen ve yaşama sevincine üşengeç bir yazardı mektuplarda.Okudum bitti.Ama artık biliyorum.Franz Kafka aslında mektup yazmayı sevmezmiş fakat sana mektup yazmayı sandığından daha çok severmiş...

Nietzsche, Rilke ve Freud’un Kalbini Çalan Narsist Güzel Salome' nin Hikayesi...
“Kesinlikle kendi hayatımı yaşayabilirim. Ve ne olursa olsun bunu yapacağım. Böyle davranarak hiçbir ilkeyi temsil etmiyorum; ama çok daha güzel, benim içimde olan bir şeyi, tamamen yaşamın sıcaklığı olan, neşe dolu ve kaçıp gitmeye çalışan bir şeyi temsil ediyorum.”

Bu sözler Lou Andreas Salome‘ye ait…

Ardından hakkında farklı dillerde sayısız araştırma yapılmasının, güncesinin, mektuplarının ve eserlerinin didik didik incelenmesinin nedeni, yaşadığı dönemin bir güzellik abidesi olması değil, döneminin ilerisinde bir özgürlük anlayışına sahip olan bu kadın olması ya da bir yazar olarak Alman dilinde vermiş olduğu sayısız eserler de değil.


Lou; erkek egemen bir çağda özgürlük tutkusunu bir kamçı gibi kullanabilme yetisi ve “hastalıklı” iffet duygusu ile dönemin önde gelen düşünürlerini ve sanatçılarını baştan çıkaran bir Tanrıça’ydı.

12 Şubat 1861 yılında St. Petersburg’da doğan Lou Andreas Salome; yasa, kuraSilenek ve göreneklerle hiçbir işi olmayan başına buyruk bir insan olarak büyüdü. Zürih’te teoloji, felsefe ve sanat tarihi okudu. Yıllar içinde “Tanrı’nın var olmamasının imkânsız olduğu kadar, benim de böyle bir dogmaya inanmam imkânsız.” diyerek damgasını vuran cesur bir genç kıza dönüştü.

21 yaşında yaşadığı bir sağlık sorunu nedeniyle annesi ile beraber Roma’ya gitmek zorunda kalınca annesinin çok yakın arkadaşı olan dönemin ateşli devrimcilerinden Malwida von Meysenbug’un evinde kalmaya başladılar. Malwida, Paul Ree’nin ve Nietzsche’nin arkadaşı idi ve 1882 yılında Lou, Nietzsche ile arkadaşlık yapmaya başladı. Özellikle din konusunda yaptıkları sohbetlerden ve kafeslenemeyen ruhundan etkilenen Nietzsche tek taraflı bir aşk hikayesi yaşamaya başladı. O dönemde 37 yaşında olan tarihin en karamsar filozofu, insanoğlunun büyük acılara sürükleyen zevklerden uzak durması gerektiğini savunan öğretilerden kurtulmaya çalışıyor, geç de olsa hayatında ilk defa mutluluğu arıyordu. Belki de Nietzsche’nin kadın düşmanı olmasına neden olan en önemli etkenlerden birisi de buydu…



Nietzsche ağladığında isimli kitapta ona şöyle der:

“Hangi yıldızlardan düşüp birbirimizi bulduk biz. Bu kadar düz bir cümlenin bu kadar karmaşık olmasına neden olan kadın.”

Lou için, evlilik sevginin katilidir, arkadaşlık sevgiye daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden kurtarılmalıdır. Bu düşünce ile kendisine Paul Ree ve Nietzche tarafından yöneltilen evlilik tekliflerini ret eden Lou, Frederich Andreas’ın intihar tehdidinden etkilenip onunla evlense bile 34 yaşına kadar cinsel ilişkiye girmedi ve bekaretini muhafaza etti inatla.

Ancak geç yaptığı evliliği esnasında bile kocası bilgisi dahilinde flörtlerine devam etti. Bu flörtlerinin arasında Rainer Maria Rilke ve Sigmund Freud’da vardı.

20’li yaşlarının başındaki Rainer Maria Rilke ile 30’lu yaşların sonunda ki Lou ilişkisini yaşar ve özgüveni ile şair Rilke’yi büyüler. Tek gerçekliğim dediği Rilke’yi ve onun ” büyük bir sessizlik ve doğallıkla gelen” aşkını kabul eder Lou. Rilke ise kendine bir anne, sığınılacak bir yuva, yol gösterici bulmuştur. Onun özgüveni, büyülemiştir Rilke’yi. Rilke daha erkeksi ve daha güçlü görünmek için Lou’nun önerisini kabul ederek Rene olan adını Rainer olarak değiştirir. Lou’nun karşısında bir pervane gibidir. ona olan aşkını en iyi şu satırlar özetler:

“(…) senin sınırlarına tozlu basit halde gelen güneş ışını, ruhunun parlak dalgasında bin kat berrak ve parlak oluyor. benim berrak kaynağım, dünyayı senden görmek istiyorum, çünkü o zaman yalnızca seni, seni, seni görüyorum.”

50 yaşında psikanalize ilgi duymaya başlayan Lou, Freud’a, tanışmak istediğine dair mektuplar yazar. Doğallığı ve birikimiyle büyülediği Freud ile çalışmaya başladığında, özellikle narsizim konusunda, ustasına bile karşı koyduğu cesur betimlemeleriyle hayranlık uyandırır. İkilinin 25 yıl boyunca süren mesleki konularda mektuplaşmaları, Lou’nun mesleki gelişimine büyük katkı sağlarken; Freud, Lou’nun ölümünden sonra, “Ona duyduğum aşkı ve hayranlığı söylemiş olmayı isterdim.” itirafında bulunmuştur.

Lou Salomé, kendini “ben” olarak tanımlayabilen, hayatın karşısında tüm “ben”cillikleriyle durabilen, yaşamı “kendi ideal durumlarına” göre yaşayabilen ender insanlardan biridir. Onun etrafındaki entelektüel çevre üzerindeki çarpıcı etkisi, onun hayatın karşısında “kendi ideal durumuna” göre yaşama cesaretini göstermesinden kaynaklanıyordu.

76 yaşında öldüğünde, ardından Sigmund Freud tarafından şu şekilde anılacaktı:

”Onun yanına yaklaşan herkes, varlığının samimiyetinden ve uyumundan çok güçlü bir biçimde etkilenirdi; kadınlara özgü zaafların hiçbirinin hatta insani zaafların bile çoğunun onda bulunmadığını, yaşamı boyunca bunları aşmış olduğunu fark ederdi.”

Dinlenesi : https://youtu.be/TkyJLM-5E38

Kaynak: http://dunyalilar.org/...-narsist-guzel.html/

sibyl vane, Uğultulu Tepeler'i inceledi.
27 Şub 10:49 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Heathcliff kadar kotu bir karakter, gerceklikle cok uzak. Kitabin atmosferi karanlik, gotik. Bu da zaten bunalmaniza sebep olurken ayni zamanda kitabin ne kadar guclu oldugunu da gosteriyor.
Hicbir karakteri sevmedim. Aşk boyle bir duygu olamaz bence. Ikinci kez okumayi goze alamam cunku o bunalimi tekrar yasamak istemiyorum. Vicdanimi sizlatti Heathcliff'in etrafina, özellikle Heraton'a olan yaklasimi..aşk, bu kadar da hastalikli olamaz.

.., bir alıntı ekledi.
26 Şub 11:07 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Zorluklar her türden tutkuyu artırır. İlgimizi canlandırarak, aktif güçlerimizi uyararak geçerli düşkünlüğü besleyen bir duygu üretirler.
Ebeveynler genelde en çok hastalıklı vücuda sahip olan ve yetiştirirken kendilerine büyük bir acı, sorun ve endişe yaratan çocuklarını severler.
Hiçbir şey, bir arkadaşı, ölümündeki keder kadar sevdiremez. Arkadaşın eşliğinin keyfi o kadar güçlü bir etkiye sahip değildir.
Kıskançlık acı veren bir tutkudur. Yine de aşkın kabul edilir düşkünlüğünde biraz olsun yer almazsa, o aşk tüm gücü ve şiddetiyle var olmakta zorluk çeker.

İntihar, David Humeİntihar, David Hume