• Aşk, hiç tanımadığın bir insanın her şeyine inanmana neden olacak hastalıklı bir ruh halidir...
  • Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, bu bir kitap değil. Bir kişiye yazılmış en güzel aşk ve dostluk örneği teşkil eden özel mektuplar. Franz Kafka'nın aşkının şiire dökülmüş hali.

    Daha önce bir kaç kez okumuştum. Çoğu kez üzerinde düşündüm. Bu tuhaf yazarının ruhunu biraz daha anlamak için bir kez daha okudum. Fakat Kafka'nın ruhunun bilinmezliğini çözmek imkansız gibi görünüyor. Milena'nın deyimiyle 'biz normal insanların anlamayacağı bir ruhu var' Kafka'nın.

    Bu mektupların en dikkat çeken yönlerinden birisi de 'korku' öğesi. Kafka'nın ruhundan bir türlü eksik olmayan şey. Bu korku, bir şeye, bir kişiye ya da hayata karşı olan bir korku değil. Bu, şöyle bir korkudur diyemiyorsunuz ama Kafka o korkunun orada olduğunu anlatıyor durmak bilmeden.

    Hep merak etmişimdir; Milena evli ve başka bir ülkede yaşadığı için mi kendisine aşık olunmuştur? Acaba Milena Kafka'nın komşusu, hastanedeki hemşiresi, iş yerindeki arkadaşı ya da yakınında ki herhangi biri olsaydı Kafka ona yine bu kadar aşık olur muydu? O sanki Milena'nın kendisinden ziyade ümitsiz bir aşk yaşamayı sevmiş gibi. Bunu da şu cümlesinde hissedebiliyoruz: "Yine de aslında sevdiğim sadece sen değilsin, daha fazlası; senin aracılığınla bana hediye edilen varlığım."

    Kafka hayalinde yarattığı durumları Milena'nın kendisinden ve gerçekleşecek olası olaylardan daha çok seviyor. Zaten Milena da bir süre sonra Kafka ile bir geleceği olmadığını onun hasta ve korkak bir insan olduğunu farkediyor. Kafka'nın Milena'ya tutulma meselesi -bence- Milena'nın gerçekten zeki ve kendisini çok iyi ifade edebilen biri olmasından kaynaklanıyor. Ayrıca Kafka'nın kişiliğine dair pek çok bilgi toplayabiliyoruz bu mektuplardan ama topladıklarım kendi adıma edebi yeteneği, ifade gücü ve dürüstlüğü haricinde Kafka'nın hastalıklı (hayır veremden söz etmiyorum) bir kafa yapısına sahip olduğu yönünde. Ama ben Kafka'nın sarsılmaz, büyük ve gerçek bir şekilde aşık olduğuna inanmayi istesem de inanamıyorum.

    Bu iki kişi de hasretini duyduğu, eksikliğini hissettiği şeyleri birbirlerinde gördükleri için aralarında böyle duygusal bir bağ oluştu. Kafka silik bir karakter olması yüzünden Milena'nın güçlü kişiliğine hayran oldu. Milena da (Kafka ile iki yıl mektuplasmasini göz önünde bulundurarak, çok da mutlu bir evliliği olmadığını düşünürsek) Kafka'nın yazdıklarından, aşk dolu sözlerinden etkilendi. Zaten Kafka'nın harika yazıları ve Milena'nın kıvrak çevirmenliği ikisi için de büyük nedenler.

    Kafka büyük yazar. Süslü sözlerin ardındaki parçalı ruh hastası.
  • “Asla ona ihanet etmeyin.
    Sizi bağışlamayacağı tek şey bu.”

    Bir yolculuk esnasında rastladım kendime...
    Yazıldı hikayem ve böyle başladı kitap.

    “Görmek bilmek değildir!”
    Bu kitabı görmem, bilmem için bana tavsiyede bulunan ve ilk defa tarzım dışında bir kitabı sıkılmadan okumama neden olan ZümrütGökce teşekkür ederim.

    “O aşkı sevmiyordu: ölüme âşıktı.”

    Birçok mekanın konu edinildiği; fakat genellikle Fransa ve Malezya da geçmektedir olaylar. Ayrıca son olarak İtalya’da noktalanıyor arınma.

    “Siyah kanla çizilmiş bir yol.
    Korkunun ve ölümün hâkim olduğu bir yol.”

    Magazin haberleriyle ünlenmiş bir gazeteci sevdiği kadının cinayete kurban gitmesinin ardından cinayet haberlerine yönelmesiyle başlıyor macera...

    Ve bu kez söz konusu; bir seri katil, fakat onu popüler kılan Fransa’lı dalgıç rekortmeni olması.
    Cinayetlerini tutkuyla işleyen ve yöntemlerine kimsenin akıl erdiremediği, pek çok psikolog ya da Adli Tabibleri yanıltan bir kan kölesi.

    “Bu bir aşk eylemiydi.
    Hem kozmik hem de erotik bir tören.”

    Gelgelelim karakterlerimize;

    Vincent: Gözünün gördüğü her şeyi en iyi sunan bir fotoğraf üstadı, Marc’ın magazin haberlerindeki yardımcısı. Ve Hatica’yı ünlü bir modele dönüştüren temiz yürekli her şeyden bir haber arkadaşımız.

    “Her kadın bir tapınaktır.”

    Hatica: Yoksul ve hastalıklı bir anne babadan kurtulup daha sonra modellik konusunda bir numara olan ve aynı zamanda hem Marc’a aşık hem de farkında olmadan katilin aşık olduğu bir sonraki kurbanı.

    Marc: Magazin konusunda ünlenmiş fakat sevdiği kadının cinayete kurban gitmesinin ardından, ömrünü cinayet haberlerine adayan gazeteci. KatileHatica’nın ağzından mektup yazıp olayları çözmek için uğraşan bir araştırmacı. İpuçları için pek çok şehri ve pek çok ülkeyi gezerken kim olduğunu bulur. Önceki hayatını nasıl sürdürdüğünü...

    “Başka bir katil var.
    Bir taklitçi...”

    Ve...

    “Çabuk saklan!
    Baban geliyor.”

    Reverdi: Siyah Kan’ın efendisi...
    Yaşadığı çocukluk travmasının bıraktığı etkiyle cinayet tutkununa dönüşen ve cinayet işlerken zevk alan Fransa’lı bir dalış rekortmeni.
    Cinayet işlemesini tamamiyle sevdiği insanları arıtmak olduğuna inanan, bunu akla durgunluk getiren bir güç gösterisiyle yaşatıyor. Hemen ölmüyorsunuz, zira bu her şeyi bozar.
    Peki onu, bu kadar katil varken özel kılan ne?
    Tabi ki bu Reverdi’nin sadece tek başına olmaması. Eğer onu tanıdıysanız, onun mirası siz devralırdınız. Yani bir nevi sizi tutkusuyla ele geçirirdi.

    “Ve can Tanrı'ya aittir.”

    Grange; karakterlerini dışardan izleyen bir gözcü bakış açısıyla anlatıyor bizlere. Cinayet yöntemlerini ve yapılanları bilim, mantık çerçevesinde hiçbir şüphe bırakmadan, en ince detayına kadar düşünerek yazılmış bir kan öyküsüyle yolculuyor macera dolu bu hayata....
    Betimlemeleri ve mekanlara hakim oluşu olayları yaşıyor, görüyor etkisi yaratıyor okuyucunun üzerinde. Hatta bazı kısımlarda öyle bir etki bıraktı ki ben de, sanki bütün olaylar karşımda yaşanıyor ve sıradaki diğer kurban benmişim gibi hissettirdi.
    Başlarda sabırlı değilseniz biraz yavaş ilerlediğini düşünebilirsiniz benim gibi ama vazgeçmeyin çünkü her şeyin başladığı o an gelince; KAN sizi nefessiz bir cinayete tanıklık ettirecek. Kim bilir, ya Reverdi ya da Marc olacaksınız. Öyle düşünüp öyle kurgulayacaksınız bir sonraki olayı.
    Fakat hikayenin sonunda bir şaşırtmaca yiyeceksiniz karın boşluğunuza...

    Peki bir de kötü yanlarına, yani kendimce gördüğüm eksikliklere geleyim.
    Yazar başlarda sıkabiliyor, gereksiz birçok detay ile soğuyabilirsiniz.

    Diğer bir konu da bu kadar iyi giden bir hikayenin sonu daha iyi bitebilir miydi? Bence bitebilirdi.
    Ki okuyunca siz de hak vereceksiniz diye umuyorum.
    Okuyacaklar için; bol Kan’lı arınmalar efenim.
  • "Delirmiştim, iyileştim", "Aşk bundan böyle sakı nılması gereken bir tuzaktır", vb.): aşk öyküsü budur işte, büyük, an- latısal Öteki'nin, her türlü aşın gücü hor gören ve öznenin benliğinden düzensiz ve sonsuz biçimde geçen büyük imgesel selini, kurtulunması gereken acılı, hastalıklı bir bunalıma ("Doğar, yükselir, acı çektirir, geçer”, tam bir Hipokrat hastalığı gibi) indirgemesini isteyen kamuoyunun tutsağı olan aşk öyküsü: aşk öyküsü ("serüven") aşığın dün yayla uzlaşabilmek için ona ödemesi gereken bedeldir.
  • Bugün gittiğim kitap tahlilindeki bilgilerin toplaması bir inceleme olacak "Yazayım da hırsım kalemimden çıksın; yoksa kim bilir, ne olmaz işlere kalkışacağım" der Goethe. Hukuk eğitimi almıştır,doğa bilimleri ve resimle ilgilenir. Pek çok eseri vardır. 13.000 yazma mektubu olduğu söylenir. Alman Edebiyatı'nın inşa edicisi olarak bilinir. Rahat, realist biri olan Goethe'nin Werther gibi bir karakterin yer aldığı böylesi bir eseri nasıl verdiği genellikle şaşırtıcı bulunur. "Klasik verdiği keşif duygusunu sonraki okumada da veren metindir" sözünü tam anlamıyla bu kitapta görebiliriz.
    Üç evre vardır: hayali arkadaş Wilhelm'e yazılan mektuplar, Lotte ile olan ilişkisi ve 3. kişinin anlatışı. Kitaba toplumsal ahlakçı olarak da klasik bir aşk hikâyesi olarak da bakabiliriz. Klasik aşk hikâyesi olarak dahi bakacak olursak aşk insanı öldürür gibi bir sonuca değil; aşk insanı öldürmeyi sağlayacak kadar kuvvetli bir duygudur, sonucunu görebiliriz. Bu da bize aşkın basit bir duygu olmadığını hissettirir.
    Öte yandan akılcılığın duygusallıkla yer değiştirdiği bir dönemin kitabıdır. Goethe'nin 1972'de yaşadığı bir aşk hikâyesinin sonucudur. Evli bir kadına duyulan aşk ile erdem sorunu gündeme gelir. Bazen toplumunki hakikat olsa da bireyselliğin toplumsallığa galebe çalmaya başladığı bir dönemdir ve bu erdem sorunu ile bu durum açığa çıkar. Ki hayat da zaten erdem çatışmalarının bir sonucudur.
    Werther'in kişiliğinde ise özgüven eksikliği üst tabakada yer alamama, alt tabakaya hayranlık, ancak orada da kendine yer bulamama ve hep insanlardan şikâyet vardır. Bu toplumsal ve ruhsal çatışmaların sonucu olarak ortaya çıkan intihar ise hastalıklı ruh halinin maalesef ki acı sonucudur. Ancak kitapta bu konudaki tartışmalar intiharın kavuşulamayan aşkın sonucu olan erdemli bir durum mu, sorusuyla da karşılaştırır bizi. Yazıldığı dönemde intihar vakaları artmış, gençlerde mavi frak, sarı yelek, çizme giymek Werther'e benzeme çabası görülmüştür. Goethe ise Kilise tarafından "edepsiz"lik ile suçlanır.
    Çoğu kişinin kendinden bir şeyler bulabileceği kitap gösterir ki bazen sadece dinlemek gerekir, akıl vermeden önce...
  • ***Spoiler***
    Fransız edebiyatında kadın güçlü yazarlardan biri Duras. Kendisi ile geç karşılaşmış olmak üzmedi değil.
    Kitabın isminden ve kapağındaki çiftten yola çıkarak bir aşk kitabı olduğunu düşünüyoruz. Lakin işin içi öyle değil. Sevgililik burda ana tema değil, bir araç sadece. Şöyle ki: yazarımız fotoğraf kareleriyle kendi yaşamını anlatıyor bize. Savaş yıllarında Fransız sömürgesinde yaşamış bir Fransız kızın hikayesi bu kitap. Zaman kavramı yok, büyük ihtimalle fotoğraflar sırayla albüme yerleştirilmemiş. Bir paragrafta 15 yaşında iken sonrakinde 40'lı yaşlarda oluyorsunuz.
    Babasız bir kızın annesi ve 3 abisi ile yaşamını sürdürürken düşünceleri, duyguları aktarılıyor. Her karede farklı şeyler duyuyoruz yazardan. Kısaca, ailesi ile iletişimi düşük bir kızın büyüme ve kendini bulma öyküsü bu kitap. Özellikle büyük abisinden nefret eden, annesini seven ama istediği kadar sevgi görmediğini düşünen ve bir yandan, hastalıklı bir düşünce ile aslında, onlardan kurtulmak isteyen bir kız, baş karakterimiz.
    15.5 yaşında iken; kendinden yaşça büyük Çinli zengin bir adamla tanışıyor ve onunla o dönemde pek de kabul edilmez bir ilişkinin içine giriyor. Belki de çocukluğunu bir an önce bitirmek içindir diyebiliriz. Sevgili'nin zenginliği onu çekiyor. Cholen'li kızımız ile evlenemeyeceğini bilse de onunla ilişkisini sürdürüyor. Kucuk yaşta biri ile olduğu için hem korkuyor hem de ondan uzak duramıyor. Öte yandan da hem kızımız istemiyor evliliği, hem de zengin patron olan baba kızı yakıştırmıyor.
    Sevgili, kızımızın ailesi tarafından da sevilmiyor açıkçası. Parası olsa da, zengin restaurantlarda yemek ısmarlasa da sonuçta bir Çinli onlar için.
    Kızımız hazzı delicesine yaşadığı sevgilisinden sonunda ayrılıyor ve Fransa'ya kendi hayatını yaşamaya gidiyor. Öğreniyoruz ki sevgilisi, babasının istediği zengin bir kız ile evlenmiş. Başka da bir şey öğrenmiyoruz onun hakkında. Kızımız ise ne yaptı Fransa'da, mutlu olabildi mi, bilemiyoruz. Pek de mutsuz son değil ama mutlu son da değil açıkçası.
    Keyifle okumalar dilerim.