• “Hiçbir şey bizim değil, sevdiğim adam benim değil...”
    (sayfa 198)
    Elif, gazeteci kocası Cem’e deli bir aşkla bağlıdır. Kocasına duyduğu hastalıklı bir tutkudur .
    Ondan uzakta yaşamayı tercih etse de yine arada onun yanına koşar.
    Ama daha sonra kocasından, yalanlarından ve kocasının yalan dünyasından kaçıp sığındığı Paris’e döner.

    Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde olaylar Cem’in penceresinden, ikincisinde ise Elif’in penceresinden aktarılıyor.

    Ben kitabı çok beğendim. Yazarın iki karakterin iç dünyalarını derinlere inerek, kendi ağızlarından anlatması çok ilgimi çekti.
  • Ne kadar bilge olursa olsun, gençliğin bir döneminde hoşuma gitmediği için unutmayı memnuniyetle kabul edeceği hatıralarla dolu sözler söylememiş ya da öyle bir hayat yaşamamış tek bir insan bile yoktur. Fakat kişi bundan tümüyle pişmanlık duymamalıdır çünkü nihai aşamadan önce gelen tüm aptalca ve hastalıklı canlanmalardan geçmedikçe, gerçekten de bilge bir insana dönüştüğünden emin olamaz (Ayrıca bilge haline gelmek hepimiz için bir yere kadar mümkündür.)
  • Yine, duygusal boşluklara sahip insanların aşırı uçlarda dolaşan psikolojik buhranları! Böyle bir kitabı elime aldığımda beklediğim bir şeydi aslında. Beni şaşırtan asıl şey kelimelerin altında yatan duygular oldu.

    Ona 'senden beklentim yok' derken, bir kadının pes edişine şahit oluyoruz. Bu sadece aşk değil; ah, kesinlikle aşk değil! Bu; kendini, kendi hayatını ve çocuğunun hayatını hiçe sayacak kadar ileri gittiği hastalıklı bir saplantıdır.

    Pek çoğunuz, birilerinin size böylesi bir tutku beslemesini arzuluyor. Bu salt bencilliktir. Bir çocuğun hastalıklı bir fikre saplanması, karşısındakini bedensel ve psikolojik olarak tatmin etmesi ne kadar yanlış bir istektir! Bu yalnızca tapınılma arzusu olabilir.

    Bu kitap, belki çok anlamlı ya da üstün gelmeyebilir, ancak; içimizdeki sevilme ve sevme, tapınma ve tapma arzusuna, hitap ettiği kesin. Ve koca bir 'hiç' uğruna yitirilen bir ömrün, insanı da nasıl bir 'hiç' haline getirebileceğini görüyoruz.

    "Heyhat! Hep yaşayacakmış gibi yaşarlar, hiç yaşamamış gibi ölürler."
  • “Lolita’yı okumadan önce onun son derece ahlaki bir kitap olduğunu unutma” diyor Nabakov. Haksız da sayılmaz, bir kitap çıplaklık unsuru olmadan bu kadar güzel ve yalın yazılabilir. Okurken yazarın muazzam dili sayesinde her duyguyu hissediyor, her sahneyi gözünüzde canlandırabiliyorsunuz. Rahatsız edici yerleri var mı? Tabii ki. Çıplaklık unsuru olmamasına rağmen baş karakterin düşüncelerini okurken kaşlarınız çatılabiliyor. Okuyucunun kafasının karışması da böyle başlıyor, rüşvet karşılığı beraber olduk demek yerine, beni baştan çıkarıyordu diyor karakter. Aşk romanı sanılmasının nedeni de budur zaten. Fakat sanılanın aksine Lolita bir aşk romanı değildir. İçindeki o sonsuz tutkuya, sevgiye rağmen kitabın derinliğinde bir keder, karamsarlık yatıyor. Hatta Nabakov birçok cümlede kitabın sonuna dair ipucu bile vermiştir, kitabın bir aşk romanı olmadığını, böyle hastalıklı bir hayatın güzel bir sonu olamayacağının mesajını en baştan aşılamaya başlamıştır. Ayrıca Humbert’ın Lolita’ya olan sevgisi tamamen pedofili olmasından ve onu cinsel anlamda istemesinden kaynaklanır. Karakterin kendisi çocukken yaşadığı travmayı Lolita’da canlandırdığını ve o büyüdüğünde ona olan hisleri söneceği için çocuğuna, torununa tecavüz edeceğini söylemiştir. Bu saf bir sevgi değildir. Son bir ekleme yapayım, Nabakov kitabın hiçbir mesaj içermediğini, anlamlar yüklenemeyeceğini söylemiştir. Bundan ancak biz ders çıkarabiliriz, toplumu eğiterek, çocuklarımızı koruyarak pedofilinin önüne geçilmesi gerektiğini çıkarabiliriz. Kitap son derece güzeldi, fakat manipüle olup bunu meşrulaştırmayın.
  • Tek bi' duyuyla algılananın, kişide devingen, hareketli, çok sesli yankılara dönüşmesi benim için çok uç, önemli bir şey. Bunu en iyi okuyunca hissediyorum. Ve nice okunan kitabın bi' kısmı çok daha samimidir, yürür, okunanla kalmaz. Hızlı, tempolu bi' erime gibi sarar kişiyi.. bu tanımlanması zor bi' yakınlaşma, bilirsiniz.

    Zaman Dışı Yaşam, ismi bile bahsedilmeyen bi' kadının yolculuğunu anlatıyor. Aklıma istemsizce Bay C geldi. Ama en çok da Colette'in Avare Kadın(Renée)'ı geldi. Zamanın içinde, fiilen yol aldığı, sürekli bi' yolculuk halinde olduğu halde, ruhen de yol alan bi' kadını anlatıyor bu kitap. Peki, ne anlamalı bu ruhsal yolculuktan ya da kişi zaten hep bi' ruhsal yolculukta değil midir?

    Kuşkusuz, kişi hep bi' devinim halindedir, bu dinamizmdir belki de kişiyi en kendi yapan fakat Tezer Özlü bunu edebi bi' sancıma, arayışla aktarıyor bize. Onun Kadın'ı bir yolcu. Trenlerde yolculuk ederken, tanıştığı farklı adamlarla düşmansızca yakınlaşıyor. Ama aslın aşktan ve sevgiden daha yüce bi' şeyde, edebiyatta olduğuna inanıyor o:
    "Kadın doyumsuz özlemini düşünür. Bu bir aşk özlemi değil tıpkı onun gibi güçlü bir yaşam özlemidir. O bu özlemi o ana kadar, aşkla, tanıdığı ve tanımadığı insanlarla olan ilişkileriyle, edebiyata olan sevgisiyle doldurmaya çalışmıştır. Okumak ve yazmakla. Turin'e giden trende tek başına oturduğu bu anda kendisini degiştirmeye karar verir. O anda edebiyatın, yaşamın kendisinden daha canlı olduğunu kavrar ve edebiyatın doğmasının nedeninin de bu oldugunu düşünür. O ana kadar o yaşamın daha canlı bir şey olduğuna inanmıştır. Ama edebiyat daha çok yaşam, daha çok aşk, daha çok duygu, daha çok ölüm yüklüdür." sy.28

    Bi' arayış ve en çok da kaçış halinde olan bu Kadın'ı, Bay C ve Renée ile özdeştirdiğim en ortak yönler kendi sınırlılıklarına dair hissettirdikleri fanilikleriydi. Ve elbette yolculukları. Üç farklı karakter de kendi yolculuklarında, kendi ruhlarına göre yaşa(yabilmekte)maktadırlar. Fakat, Tezer Özlü'nün sürgündeki Kadın'ı daha aydın bi' ışığa sahip. Colette'in Renée'sine yaptığını Özlü Kadın'a yapmaz. Renée yaşamış olduklarını acı bir deneyim, referans olarak kullanır ve aşkın tutsaklık olduğu fikriyle yaşamına devam eder, geçmişteki seçtiği bu yol onun "kendi" olan yaşamında aşkın tutsak halini yaşatmıştır ona çünkü, ve o da aşktan uzak durduğu sürece kendi yolundadır, buna inanır.

    Kadın'da ise hayata giren tüm erkekler birer gelgittir, o kadar. Kadın'ı etkileyip, sarsamazlar. Kitabın başlarında aşk yaşıyor olduğu sevgilisi Rainer'in ölümünü öğrenmesi bile onu çok sınırlı bi' sarsıntıya uğratır. Çünkü Kadın, yaşamın aşktan, insanlardan, ilişkilerden çok daha yüce olduğunu düşünür. Tüm yolculukların içinde aslında Özlü'nun Kadın'ı en çok edebiyat yolundadır. Ve bizi o yolculukta Cesare Pavese'in birbirinden vurgun sözüyle içlendirir. Bu durum, senaryo şeklinde yazılan bu eseri daha özgün, daha ayrı bi' yöne koyuyor.

    Flashbacklerin olduğu, ağbili, elma ağaçlı Tezer Özlü temaları var kitapta. Elektroşoklu, hastalıklı insanlar arasındaki korkulu, kaygılı geçmişi anımsatan yerler var. Tüm bunlar Özlü'nün kendi hayatından gelen, onunla özdeşmiş anlar. Özlü'nün diğer kitaplarında da ara ara rastladığımız bu geçmiş zamanın "yaşanımı henüz bitmemiş" anlarıyla bi' senaryo olarak bu kitapta rastlaşmak her şeyi daha görsel bi' hale getiriyor.

    Tezer Özlü yaşamındaki en kendi olan yanlarını, yazınında samimiyetle okuyucuya aktarabilen bi' yazar. Ve tüm bu izlenen/okunan yolculuğun, onun hayatına dair derin ve iz bırakmış gerçeklerle dolu olduğunu bilmek ekstrem, uç bi' duygu.
    Uçlarda kalmak isteyen, yalnızlığın en devingen halini görmek isteyen herkese Özlü okumasını tavsiye ederim.

    (Burada aslında kadın için artık dış dünya sona ermektedir. Düşünmek ister. Kendi köklerine geri dönmek ister ... kendi yaşamı ile bir hesaplaşmaya girecektir. Ciddidir. Duyguludur, belki biraz da melankoliktir. Gene de dış dünyaya karşı canlılığını korur. Dünya artık onun için bir kulistir. O kendi sahnesi üzerinde durmaktadır. Sahnede kendi kendisiyle yalnızdır. Yedek canlısı artık aşk değil, en sevdigi yazar olan Pavese' dir.) sy.34
  • Bu yeni adamın derisi, ağzı ve dişleri yok, tam bana göre bir adam bu. Benim tek gerçek aşkım. Deforme olmuş ya da sakatlanmış veya hastalıklı beyaz atlı prensim. Ve sonsuza dek mutsuz olacağım kişi. Saklı geleceğim. Ömrümün canavarlaşmış kalanı.
  • Diljîn Kovexî'yi bu sitede buldum. Sonra o yürekte iz bırakan birçok şiirini de.

    Şimdi size Diljîn Kovexî kimdir biraz bahsetmek istiyorum.
    DİLJÎN KOVEXÎ

    26 Ekim 1977 yılında Şırnak'ın İdil ilçesine bağlı Kovex köyünde doğmuştur. Dokuz çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya gelen şairin asıl ismi Mehmet Şefik Arslan’dır. Okul hayatına Derecik Köyü okulunda başlar dönemin zor şartları ve özellikle ilerleyen yıllarda yaşadığı bölgenin koşulları ve sonrasında meydana gelen siyasi olaylar, eğitiminin aksaklığa uğramasına sebep olmuştur. 1994 yılında köyü devlet tarafından yakılarak boşaltılmıştır. Bu tarihte göç etmek zorunda kalan şair ailesi ile birlikte Adana’nın Yüreğir ilçesine bağlı Misis beldesine yerleşmiştir. Eğitim hayatı, daha sonra yaşadığı bir kaza sebebiyle yürüme yetisini kaybetmesine bağlı olarak yeniden aksaklığa uğramış ve artık devam etmemiştir. Uzun yıllar yaşamını Misis kasabasında geçirmiş okuma ve yazma yolculuğu da burada başlamıştır. Yazmaya Kürtçe ile başlayarak uzun bir dönem Kürtçe yazmıştır. 2003 yılında Zembilfiroş ve 2004 yılında Nuza dergilerinde Diljin Kovexi ismi ile yazmaya başlamıştır. Dergilerde Kürtçe makale, öykü ve şiirleri yayımlamıştır. Sonraları Türk ve dünya edebiyatına yoğunlaşan şair ilerleyen yıllarda Türkçe şiir ve öyküler yazmaya başlamıştır. 2009 yılında öykü ve şiirlerini sosyal medya aracılığıyla okurlarla paylaşmaya başlamış kısa sürede büyük ilgi almıştır. 2013 yılında memleketi İdil’e tekrar yerleşmiştir. İlk şiir kitabı Epilya 2017 yılında Sokak kitapları yayınevi tarafından mayıs ayında okurlarıyla buluşmuş, kitabının yayımlanmasından çok kısa bir süre sonra 16 Haziran 2017 tarihinde mide rahatsızlığı sebebiyle kaldırıldığı İdil Devlet Hastanesinde hayata gözlerini yummuştur. İdil Şex Hesen Mezarlığında toprağa verilmiştir. Arkasında basılmamış yüzlerce eserini bırakmıştır. söz konusu eserlerinin kısa süre içinde tek tek kitaplaştırılması planlanmaktadır.

    Diljin KOVEXî , şairin kendine verdiği isimdir.Diljin Kürtçe'de ‘yürekteki yaşam’ manasına gelmektedir. Kelimeyi oluşturan "dil" yürek "jîn" ise yaşam demektir. Kovex şairin doğduğu ve çocukluğunun geçtiği köyün ismidir. Kovexî kelimesinin Türkçe karşılığı ise ‘Kovex köyünden’ anlamına gelmektedir. Bu soyadını kullanma sebebi köyünün tarihinde yaşanan olaylardır. Kovex köyü tarihte Süryani köyüdür ve kelime Süryanice bir kelimedir. Köy devlet tarafından zorla boşaltılıp Süryaniler köyden sürgün edilince şairin dedeleri bu köye yerleştirilmiştir. Süryanilere yaşatılan bu sürgün onun açısından kabul edilemezdi, şairin bu soy ismi kullanmak istemesinin sebebi kendi ifadesiyle "Süryanilerin itibarını yaşatmaktır" Şiirleriyle beraber bu gayesi Soyisminde yaşayacaktır....

    Diljin’i anlatmaya ‘coğrafya kaderdir’ sözü ile başlanabilir ve Diljin, her daim mücadele olan yaşantısıyla, kadere yön verilebilir veyahut kader değiştirilebilir düşüncesiyle de anlatılabilir. Coğrafya kaderdir onun için çünkü doğduğu toprakların zorluklarını birebir yakından yaşamıştır. Fakat yazdıklarıyla bu gerçeklikleri yansıtacak ve bu uğurda bir mücadele yolu olarak kalemini konuşturacak ve aynı zamanda daha şimdiden edebiyat dünyasında farklılığıyla yer edinmeye başlayan ve belki de ilerleyen dönemlerde birçok kişiyi etkileyecek, kendine özgü olan yazın dünyasını yaratacak donanıma ve iradeye sahip olmuştur.
    Eğitim hayatına başlaması için, nüfusta dayısının adına kaydedilmişti kim’liğin en çok sorgulandığı coğrafyasında durmadan geri istenecek bir kimliği olsun diye. Yaşadığı yerin koşulları da okumasına müsaade etmemiştir. Sonraki yıllar Süryanilerin kaderiyle başlayan köyünün tarihi de, devlet tarafından yakılması ile yeni bir sürgüne tanıklık ederek devam edecektir. Henüz çocuk yaşta köyünden Çukuru ova’ya başlayan yolculuğu karanlık bir tünel olarak adlandırmış ve bu göçü hep 'ülkeden sürgün' olarak ifade etmiştir. 
    Cumartesi annelerinin sesi olmaya çalışan sesi bir Cumartesi kardeşi olarak kendi içinde yankılanmıştır. Yazmak insanın kendi içine seslenmesiydi biraz da ona göre. Yazma süreci şüphesiz uzun bir okuma süreci ile başlamıştı onun için ve her ikisinin hevesi de ‘bu hayatta en değer verdiğim insan olan’ diye tanımladığı abisinin öğretisi olarak kalmıştı ona.

    ............

    O zamanlar babam mahkumdu hep,
    askerlerden kaçıyordu, bir aşiret kavgasından dolayı
    ve annem beni,
    dayım adına kaydetmişti okumam için.
    Okumadım tabii,
    ben bir aylak gibi evden kaçardım sürekli 
    Charlie Chaplin’i görmek için...(Epilya/taşların kalbi şiiri)

    ……………….
    Ne olur parola sorma bana
    Çantamda, tifo hastalığına yakalanan
    hüviyette ismim Şefik, suya okunan bir dua gibi onu da 
    telaffuz hatası say! (basılmamış şiirlerinden)
    ………………….

    Abimle aramda annemin tek bir sancısı vardı, 
    benden yalnızca bir dakika önce doğmuştu 
    ve ben hep ona yetişmeye çalıştım, 
    oysa yetiştiğim hep gölgesi oluyordu,
    sonra her gölgesi üzerine bir taş bıraktım,
    her taşa bir isim verdim 
    ve her ismin başına bir ağaç diktim,
    ağaçlar büyüdükçe 
    bir orman hızla yüzüme çarpıyordu 
    ve sevdiğim tüm atlar hasta düşüyorlardı kollarımda,
    sonra hep koştum. (basılmamış şiirlerinden)
    ……..

    artık hiç bir tanrıça saçını uzatmıyor,
    hiç bir anne çocuk doğurmuyor bu topraklarda,
    ben hak dedim
    hain oldum,
    tutanaksız bir ölüyüm.
    tarih ki ninovadan beri hiç uğramadı buralara,
    şimdi
    istikamet toplu mezarlara,
    gaz kuyulara
    ve DNA testlerine,
    sen yinede uzat ellerini sevgilim
    ben karanlıktan çok korkuyorum,
    daha önce ölmek gibiydi oysa şimdi.?
    aranızda adımı bilen var mı...?
    ........

    Okumaya Kürtçe eserlerle başlamıştı Ehmed Hüseyni, Arjen Ari, Berken Bereh ,Ahmede Xané, Melaye Ciziri ve Cigerxwin gibi edebiyatçılar en çok ilgisini çekenlerdi. Yazma süreci de Kürtçe ile başlamış ve ilerleyen dönemlerde Kürtçe yazdıkları 2003 yılında Zembilfiroş ve 2004 yılında Nuza dergilerinde yayımlanmıştır.
    ……….
    Tu nîqaşên min ê şikeva mayî difiroşî
    U zikê xeyalên hilatî didirînî
    Di şevên nêr û mê de
    Dema tu çuyî, di sewtêna kemença
    Mitriban de reqs tevizî 
    Şev li stêr qedexe bû 
    Û kemana baskên awazên xwe xwarin 
    Rondikan xelekên narincokên xwe
    Dikişandin
    Di bêdebarîya ji te peydabûyî de..( Nuza dergisi/2004. Nîqaşén Şikeva Şiiri)

    Sonraları Türk ve Dünya edebiyatına yoğunlaşmış ve Türkçe yazmaya başlamıştır. Dünya devrimleri, ezilen halkların mücadeleleri, mitolojik öğeler ve aşk ilgisini çeken konulardır öyle ki şiirlerinde de çokça işlediği konular olmuşlardır. Mayakovski, Lorca ,Neruda, Füruğ Ferruhzad, Dostoyevski ve Bukowski gibi şair ve yazarlar sık sık şiirlerinde geçen isimler olmuştur. Türk edebiyatında ise en çok Cemal Süreya, Turgut Uyar, Ahmed Arif, Arkadaş Zekai Özger, Murathan Mungan, Can Yücel,Umay Umay ve Küçük İskender ‘i okumuştur.
    Türkçe şiirleri daha sonra edebiyatçılar tarafından belki de olgunluk dönemi diye anılacak Epilya ve Jose şiirlerinin yanında, devrim tarihlerini, kendi toplumunun sesini, mitolojik öğeleri ve kadının ezilmişliğini konu alan şiirler olmuştur. Kadının yaradılışı ve kadın bedeni her zaman doğayı çağrıştıran kendine özgü ve çokça mitolojk desenli bir öğe olarak anlam ifade etmiştir onun için. Epilya kendi yarattığı ütopya ve isimdir; kendi dünyasını yaratan güçlü aşk kadını anlamını vermiş ve ‘Epilya benim şiirde kanayan aklımdır’ şeklinde ifade etmişti.

    ...........

    Bildiğim tüm şarkılar,
    şarkın
    şah damarlarını tehdit altında tutuyor
    arkasında hiç şahit bırakmadan
    ney'in kanına girerek,
    huzuruna çıkmaya hazırlanan aşk
    kortejde yer bulmadı.
    Ve emrivaki gelen bir maktul
    Mayakovski’nin son mektubunu okuyor kulaklarıma.( Epilya/ Kulaklarım şiiri)
    ………………….

    Sonra,
    sokaklar panzerin altında kaldı.
    Ayaklarıma sarılan anılar
    ahşap evlere kapanan bir çığlığın eteğine
    kırmızı papatyalar iliştirdi itinayla...
    İlahi duaların tümü,
    peş peşe atladılar öfkeye batmış
    keskin bir kılıcın üzerine.
    Cemal Süreyya silueti,
    sürgün edildi Dersim’in alnından.
    Ve kayıp kızlar
    kutsanmış kan ritüeline rivayet
    yazıldı devletin bekası için...(Epilya/vagon şiiri)
    …………..

    Kadın,kına ve kan.
    bu coğrafyada hiç değişmeyen tarihsel bir üçlem...
    …………….

    Şayet emeğin dini varsa,
    tanrısı da kadın olmalı...
    ……………..

    dışarıda korkunç ağlayan kitaplar 
    ve kaos 
    ve ben hangi tarafa baksam
    çırılçıplak şehvet kokan büstler,
    dışarıda kavgaya soyunan güzel çocuklar,
    çirkin çocuklar,
    dışarıda içini kusan obez köpekler
    ve dışarıda kendini unutan bir ben.
    Adını versem ölürüm,
    adımı veriyorum senin yerine Epilya... (Epilya/Çığlık şiiri)
    ......

    ‘Herkesin kendinden bir şeyler bulduğu sanat eseri’ sözü, Diljin’in yazdıkları için yanına,…ve herkesin kendinden bir şeyler bulmak istediği eserler sözünü de almaktadır sanırım, bu da kişiliği ve yaşantısının da bir sanat yapıtı halini almasından kaynaklıdır ondan bahsedilince en çok güçlü bir irade ve soylu savaşçıların hikayeleri hatırlanmalı. Yaşamı ve kalemi hep mücadele olmuştur. Bu mücadele gerek yaşadığı toprakların zulmünü duyurmak için ve gerek edebiyatın bilhassa şiirin hak ettiği değere ulaşması için verilmiştir. Kendisi bunu şöyle ifade etmiştir. ‘ Şiir, insanın kendine varma arayışının yanı sıra toplumcu gerçekleri aydınlatmaya yönelikte en soylu erdemdir aynı zamanda ve yaşadığımız kirli ya da berbat çağda şiirin savaşçısı olmak şiir yazmaktan daha soylu bir duygudur.’ Ticari gayelerle yapmacık duygu krizleri ile yazan ve yaşantısıyla yazdıkları arasında uçurum olan yazarların satış sıralamalarında ilk sıralarda yer almasının korkunç bir durum olduğunu ifade etmiştir. Türk Edebiyatında şiirin ikinci yenilerden bu yana bir çıkmaz içerisinde olduğu ve bu çıkmazı aşan birkaç isim dışında bu uğurda kayda değer bir çabanın olmadığını düşünmekteydi.
    2013 yılında memleketine geri dönmüş ve idil ilçe merkezine yaşamaya başlamıştı. Çocukluğunda başlayan karanlık tünelin uzun yolculuğu sona ermiştir. Bu dönüşü de hep ‘ülkeye dönüş’ olarak adlandırmıştır. 2017 Şubat ayında kitabının hazırlıkları başlamış, Epilya kitabı Sokak Kitapları Yayınevi tarafından mayıs ayında okurlarıyla buluşmuştur. Kitap çıkarma gayesi hiçbir zaman olmamıştı yazdıkları da asla ‘insanların maneviyatını birer hastalıklı popülist basamak gibi kullanmaya yönelik ajitasyon ve duygu sömürüsüne dayalı’ ezilmişlik duygusunu barındırmamıştır, okurlarının ve yakınlarının ısrarı ile ilk kitabını çıkarmış ve bu yolla, somut olarak edebiyat dünyasına henüz adım atmıştı. Kitabı ve diğer eserleri hakkında kendisini anlatacak ayrıca edebiyat üzerine konuşacak çok fazla cümlesi yarıda kaldı mütevaziliğinden kendisini ne kadar anlatırdı bilinmez ama edebiyata ve şiire dair söyleyecek çok şeyi vardı. Onu anlamak ve anlatmak isteyenler için geride yazdıkları kaldı.

    Ne olur
    beni yormayın!
    Ve
    hüzne peşkeş çekmeyin,
    ben
    penisler mezarlığında
    salavat getiren hiç bir
    kadın arkasında ağlamadım,
    acil servislerde açık kalmış
    yaralarıma refakatcı oldum
    hep
    seruma bağlanmış taşak
    sancılarım için,
    elmacık kemiklerimin altında
    ihtişam sonrası
    ayrılıklardan kalmış
    sevdiğim
    kadınların resimlerinden
    oluşan bir müze gizliyorum
    hala,
    ne olur beni arzularınıza
    peşkeş çekmeyin!
    Beni tecavüz sonrası göt
    deliklerinde ahlak izini arayan
    pezevenklere benzetmeyin.
    sizden hiç merhamet dilemedim
    hasta yatağıma da
    bir tek uygarlığı evlat edindim
    yalnızlığıma,
    sevdiğim ilk kadınla kan
    grubumuz uyuşmadı
    ve
    beni ilk yardım öncesinde
    erteledi,
    sevdiğim son kadın ise
    henüz...? (basılmamış şiirlerinden).

    Kitaplarını bulmak biraz zor olabilir ama okumak için geç kalmayın!