• Müslüm Baba dedim... "Neden saçların beyazlamış arkadaş" dedi... "Bir bilebilsen" dedim... Bir ah çekti "Hangimiz sevmedik çılgınlar gibi" dedi... Çok masumdu ama baba dedim... "Aldanma çocuksu
    masum yüzüne" dedi... "Olmadı yâr" dedim... "Buda
    gelir buda geçer" dedi... Ah baba dedim sever miydi
    acaba "Şu dağlarda kar olsaydım" dedim... "Kör olsun
    bu aşkın gözü kör olsun" dedi. Ölüyorum Baba dedim...
    "Tanrı istemezse insan ölmezmiş" dedi... Durdu derin
    bir nefes aldı, ne kadar seviyorsun dedi... Nasıl
    anlatayım baba "Topraktan bedene" dedim... Sev dedi
    sevmekten iyi bir şey mi olur... Ama "Unutursun diye
    çok korkuyorum" dedi... "Affet" baba "Tutamıyorum zamanı" dedim... Peki, onu ne kadar sevdiğimi bilecek mi dedim... "Nerden bilsinler" dedi... Sevdim ama sevilmedim baba dedim... "İnsan sevdikçe büyür" dedi... Peki, dedim ben daha çok seviyorum en büyük ben olur muyum? "Her şeyin fazlası haram" dedi…
  • Hasretiyle sararıp solan senken
    Gidişiyle eğlenip gülen kişi birgün
    yine sen olacaksın...
  • Sen, sen olarak yok olmak zorundasın, o zaman gerçek ortaya çıkar. Gerçeğin ne olduğuna dair hiçbir fikre sahip değilsin, rüyalarında bile. Sen gerçek dışısın ve gerçek dışılıkta yaşıyorsun. Rüyalarda yaşıyorsun, uykuya dalmış vaziyettesin. Uyanışın nasıl bir şey olacağını kavrayamazsın.
    Yalnızca bir tek şey söylenebilir: Bildiğin hiçbir şeyi orada bulamayacaksın. Bu, olumsuz bir şekilde söylemenin yoludur.
    Sufiler de aynı yolu seçmişlerdir. Onlar fenâ derler -öncelikle eri, tamamıyla eri. Senden hiçbir şey kalmasın; ancak o zaman o müthiş dönüşüm gerçekleşir. Sen olmadığın zaman -ama ancak o zaman Tanrı senin içinde bir varlık haline gelir. Bu durum gerçekleştirilmek zorundadır.
    Olumlu ifadenin tehlikesi şudur: Herhangi bir olumlu ifade sınırlı olmak zorundadır. Olumlu, tanımlanmış anlamına gelir. Yalnızca olumsuz, tanımlanmamış olabilir, yalnızca olumsuz sınırsız olabilir. Olumlu, derhal, bir nesne haline gelir ve sen bir nesne değilsin. Sen bir olmayan nesnesin; bu yüzden Buda senin bir hiç olduğunu söyler. Daima hatırla, “hiç” hiçbir şey anlamına gelmez, hiç, “olmayan nesne” demektir.
    Fakat biz nesneler dünyasında yaşıyoruz, nesneler tarafından kuşatılmış haldeyiz. Ve kendi benliğimizi diğer bir nesne olarak düşünmek çok kolaydır -ışıldayan, ilahi ama gene de bir nesne. O bir nesne değildir, o bir ‘olmayan nesne’dir. O bir kişi bile değildir, o yalnızca bir mevcudiyettir. O bir çiçek bile değildir, yalnızca bir kokudur.
    Bizim “nesneleştirilmiş” kültürümüzde kişisel varoluş bütün önemini yitirmiştir. Sürekli olarak nesneler tarafından, insan yapımı nesneler tarafından kuşatılmaktayız. Nesneler, insanoğlunu, kendisinin bir ‘olmayan nesne’ olduğu gerçeğinden uzaklaştırır. Belki de bu yüzden nesnelerle bu kadar çok ilgiliyizdir. “Elinden geldiğince çok nesneye sahip ol, nesneler 10. BÖLÜM
    GERÇEK BENLİK

    Birinci soru:
    Gerçek benlik ile benliksizlik arasında bir fark var mıdır?
    Benliksizlik gerçek benliktir; arada hiçbir fark yoktur. Bu, aynı şeyi farklı bir şekilde ifade etmenin bir yoludur sadece. “Gerçek benlik” bunu ifade etmenin olumlu yolu, “benliksizlik” de olumsuz yoludur.
    Fakat unutma, olumsuz, olumludan çok daha iyidir. Dünyanın en büyük ustaları, kendilerini daima olumsuz şekilde ifade etmişlerdir ve bunun belirli bir nedeni vardır: Olumlu seni kandırabilir, olumlu seni kolayca kandırabilir. Eğer sana, gerçek bir benliğe sahip olduğun söylenirse bundan ne anlayacaksın? Kendi benliğinden ne anlıyorsan, gerçek benliğin de aynı şeyin saflaş-mış bir hali, daha yüksek, daha kutsal, daha onurlandırılmış, ölümsüz, ilâhi bir hali olduğunu düşüneceksin-fakat bunu, hali hazırda sahip olduğun benlik fikrine göre algılayacaksın. Senin gerçek benlik anlayışın, sadece değiştirilmiş, süslenmiş bir yanlış benlik fikri haline gelecek. Tehlike budur.
    Gerçek benlik tamamen farklıdır; senin yanlış benliğinden yalnızca tamamen farklı değil, ona yüz seksen derece karşıttır. Gerçek dışı benlik üzerinden herhangi bir gerçek benlik fikri edinemezsin. Gerçeğin olması için gerçek dışı sona ermek zorundadır. Gerçek dışı mutlak bir şekilde gitmek zorundadır.
    Yalnızca karanlığı biliyorsan ışık hakkında ne fikrin olabilir ki? Işığa dair düşündüğün her şey karanlığın bir biçimi olarak kalacaktır. Karanlığı biliyorsun.
    Bu yüzden Buda olumsuz yolu seçmişti. O, gerçek benlik yani atma, ruh yani atta hakkında konuşmaz. O, anatta yani olmayan benlik, anatma yani benliğin yokluğu hakkında konuşur. Buda
    bütün benlik fikrini yadsır çünkü benlik fikri, senin yanlış benlik fikrini taşıyacak, onun devamı olarak kalacaktır.
    Sen, sen olarak yok olmak zorundasın, o zaman gerçek ortaya çıkar. Gerçeğin ne olduğuna dair hiçbir fikre sahip değilsin, rüyalarında bile. Sen gerçek dışısın ve gerçek dışılıkta yaşıyorsun. Rüyalarda yaşıyorsun, uykuya dalmış vaziyettesin. Uyanışın nasıl bir şey olacağını kavrayamazsın.
    Yalnızca bir tek şey söylenebilir: Bildiğin hiçbir şeyi orada bulamayacaksın. Bu, olumsuz bir şekilde söylemenin yoludur.
    Sufiler de aynı yolu seçmişlerdir. Onlar fenâ derler -öncelikle eri, tamamıyla eri. Senden hiçbir şey kalmasın; ancak o zaman o müthiş dönüşüm gerçekleşir. Sen olmadığın zaman -ama ancak o zaman Tanrı senin içinde bir varlık haline gelir. Bu durum gerçekleştirilmek zorundadır.
    Olumlu ifadenin tehlikesi şudur: Herhangi bir olumlu ifade sınırlı olmak zorundadır. Olumlu, tanımlanmış anlamına gelir. Yalnızca olumsuz, tanımlanmamış olabilir, yalnızca olumsuz sınırsız olabilir. Olumlu, derhal, bir nesne haline gelir ve sen bir nesne değilsin. Sen bir olmayan nesnesin; bu yüzden Buda senin bir hiç olduğunu söyler. Daima hatırla, “hiç” hiçbir şey anlamına gelmez, hiç, “olmayan nesne” demektir.
    Fakat biz nesneler dünyasında yaşıyoruz, nesneler tarafından kuşatılmış haldeyiz. Ve kendi benliğimizi diğer bir nesne olarak düşünmek çok kolaydır -ışıldayan, ilahi ama gene de bir nesne. O bir nesne değildir, o bir ‘olmayan nesne’dir. O bir kişi bile değildir, o yalnızca bir mevcudiyettir. O bir çiçek bile değildir, yalnızca bir kokudur.
    Bizim “nesneleştirilmiş” kültürümüzde kişisel varoluş bütün önemini yitirmiştir. Sürekli olarak nesneler tarafından, insan yapımı nesneler tarafından kuşatılmaktayız. Nesneler, insanoğlunu, kendisinin bir ‘olmayan nesne’ olduğu gerçeğinden uzaklaştırır. Belki de bu yüzden nesnelerle bu kadar çok ilgiliyizdir. “Elinden geldiğince çok nesneye sahip ol, nesneler biriktirmeye devam et. Ne kadar çok nesneye sahip olursan o kadar varsındır; mantığımız işte budur.
    Yüklü bir banka hesabın olduğunda kendini var hissedersin. Hesaptaki paran yok olduğunda sen de yok olmaya başlarsın. İn
    sanlar iflas ettiklerinde, sanki ruhları bankadaymışçasına intihar ederler. Banka hesaplarındaki bakiye onların ruhudur. Bir ruh olmadan nasıl yaşayabilirler ki artık?
    Nesnelere ne kadar bağlı olduğunu izle. Evin, -oyuncaktan başka bir şey olmayan -bir sürü bilimsel zımbırtın, onlara ne kadar da derinden takık haldesin. Ve yavaş yavaş, bir ‘olmayan nesne’ olduğunu bütünüyle unutuyorsun. Kendinin bir olmayan nesne olduğunu unutmakla kalmayıp, karının bir nesne olmadığını, çocuğunun bir nesne olmadığını da unutuyorsun. Nesnelerle ve nesnelerle kuşatılmış olarak, nesneleştirilmiş bir kültür içinde yaşamak... Bu, maddeci kültürün gerçek ismidir. Biri, manevi olan herşeyi unutma eğilimindedir ve biri herşeyi bir nesneye indirgemek eğilimindedir. Kişiler bile indirgenir.
    Bir kadınla karşılaştığında ve ona aşık olduğunda, o bir kişidir. Er ya da geç onu bir nesneye indirgersin -o bir eş olur. Eş, bir nesnedir; kadın bir kişi. Bir kadını gerçekten seversen onu bir eşe indirgemezsin. Eş bir işlevdir. Bir adamı gerçekten seversen onu bir kocaya indirgemezsin. Koca? Bu yasal bir sözleşme, bir formalitedir. Bir adama -tanımsız, tanımlanamaz -bir şekilde aşık olmanın güzelliği vardır; onu bir sözleşmeye indirgemek, onu bir işleve indirgemek, onu bir kocaya indirgemek onu bir nesneye indirgediğin anlamına gelir.
    Fakat ne yaparsan yap, kişi bir kişi olarak kalır ve bir nesneye indirgenemez. Ve bu sorun yaratır. Eş bir kadın olarak kalır, sen ne düşünürsen düşün. O, bir kadın olarak kalır. Onun bir eş olduğuna inanabilirsin ama o hala bir kadındır -uçsuz bucaksız, ne yapacağı tahmin edilemeyen. Bu sorun yaratır. Sen onun bir nesne kadar, araban kadar, kayıt cihazın kadar, televizyonun kadar tahmin edilebilir olmasını istersin -tahmin edilebilir, idare edilebilir, kontrol edilebilir, daima itaatkar. Ve o bunu dener ama hala onun içinde hiç de nesne olmayan bir şey vardır -bir ‘olmayan nesne’, bir özgürlük. Hakkını savunan bir şey. Ve o özgürlük ne zaman hakkını savunsa, sorun ortaya çıkar.
    Ve sen de o özgürlüğe sahipsin ve ne zaman senin özgürlüğün hakkını savunsa sorun çıkar.
    İnsanları severiz ama sevgimiz gerçek sevgi değildir çünkü onları nesnelere indirgemeye devam ederiz. Gerçek sevgi onları
    daha yukarı yükseltir, kişiden daha yükseğe. Gerçek sevgi onları mevcudiyet yapar. İzle. Bir kadınla ya da bir adamla karşılaştığında, diğeri kişidir. Eğer sevgin gerçek değilse, kişi kaybolur ve bir nesne, bir eş, bir koca, vesaire olur. Eğer sevgin gerçekse, eğer diğer kişinin hiçliğine, en içerideki sınırsız sonsuzluğuna, ebediliğine saygı duyuyorsan onu bir mevcudiyete yükseltirsin. Kişi yok olur; bir mevcudiyet ortaya çıkar, son derece hayati bir mevcudiyet. Fakat mevcudiyet tahmin edilemez ve mevcudiyet idare de edilemez. Mevcudiyet özgürlük demektir. O, bir çiçeğin kokusu kadar özgürdür.
    Çünkü hiçbir kişi tamamıyla, kesin olarak bir nesneye indirgenemez, insanlar insanları sevmeyi bırakır. Nesneleri sevmeye başlarlar. Böylesi daha güvenlidir. Kendini izle. Nesneleri seviyor musun? Bu, kim olduğunu bütünüyle unuttuğun anlamına gelir ve Tanrı’nın bir mevcudiyet olarak varoluşta bâki olduğunu bütünüyle unuttuğun anlamına gelir. Ve Tanrı’yla herhangi bir paylaşıma asla giremeyeceksindir.
    Milyonlarca insan yalnızca nesneler edinmeye, nesnelere sahip olmaya devam eder. Sonuçta ne olur? Onlar nesneler tarafından sahip olunur. Eğer nesnelere sahip olmaya çalışırsan nesneler sana sahip olur. Ve bu, bir insanın içine düşebileceği en çirkin haldir.
    Nesneler katı görünür -kesinlikle de öyledirler. Nesnelere inanmanın, onlara güvenmenin hiç gereği yok. Onlar katıdırlar, oradadır, elle tutulabilirdirler. Varoluşlarının ispatı gereksizdir. Nesneler katı görünür; katıdırlar. Ve bugün, ‘olmayan nesne’ tehlike altında görünmektedir çünkü o sen olan ‘olmayan nesne’ katı değildir. Elle tutulabilir değildir, görünebilir değildir. Ona dokunamazsın, onu göremezsin, onu duyamazsın. Onu hissedecek bir kalbe sahip olmadan, duyuların onun hakkında herhangi bir şey bilmekten âcizdir. O, duyularının bir deneyimi değildir; duyuları aşan bir şeydir o.
    Derin ilgi, itina, saygı, sevgi, sorumluluk, kendini karşısındakine vermek, bunlar nesne benzeri aktiviteler değildirler ve nesnelere çok fazla inanmaya başlarsan bu aktiviteler kaybolmaya başlar.
    Bu yüzden bu ülkenin kendisinin inançlı olduğuna inandığını
    söylüyorum. Ama inançlı değil! O nesnelere inanır. Bu ülkede iki tür insan var ama her ikisi de nesnelere inanıyor. Bunlardan birine dünyevi derler: Bu tür , nesneleri biriktirir. Diğer türe de âhi-ret işlerine dalmış, manevi, dindar denir: O da nesneleri terk eder. Fakat her ikisi de nesneler üzerine odaklanmıştır, nesneler üzerine yoğunlaşmıştır -biri sahip olmaya, diğeri yoksun olmaya. Fakat gözleri nesneler üzerine odaklanmış olarak kalır.
    Bu ülkeyi, dünyanın en maddeci ülkelerinden biri olarak adlandırıyorum ben. Ülke müthiş bir yanılsama içinde yaşıyor ve bu yanılsama, nesneleri terk eden insanların dindar görünmesi nedeniyle yaratılmaktadır. Mesele nesnelere sahip olma veya nesneleri terk etme meselesi değildir.
    Dindar kişi, ‘olmayan nesneler’ dünyasında düşünmeye başlamış olan kişidir, sevmeyi, dua etmeyi, meditasyon yapmayı bilen kişidir çünkü meditasyon herhangi bir katı nesne değildir. Onu hiç kimseye gösteremezsin. Ve aşk da bir mal değildir. Onu pazaryerinde satamazsın; ondan kâr edemezsin. Dindar kişi, olmayan nesneler dünyasına girmeye başlayan kişidir. Ve başlangıç rızayla, senin hiç oluşunun, hiçliğinin kutlamasıyla olmak zorundadır.
    Olumsuz ifadeyi kullanmak çok daha iyidir böylece kendini bir nesne olarak düşünmeye başlamazsın.
    Simgeler önemlidir çünkü bir simge, senin içinde kendi merkezini yaratır ve onun çevresinde bir gerçeklik yaratmaya başlar. Örneğin, sen kendinin bir ruh olduğuna inanırsan bütün hayatın farklı olacaktır. Hayatın, ruhun o simgesi tarafından belirlenecektir. Eğer bir ‘olmayan benlik’, anatta, bir sessiz hiçlik, bir mutlak boşluk olduğuna, hiç kimse olduğuna inanırsan bu senin bütün hayatını dönüştürecektir. Hayatın farklı olacaktır.
    “Ben bir ruhum” diye düşünen insan, “İçimde hiç kimse yok” diye düşünenden farklı şekilde yaşayacaktır. Peki fark ne olacak? “Ben bir ruhum” diye düşünen kişi yabancılaşacaktır. Kendini varoluştan ayrı hissedecektir. Yabancılaşma budur.
    Yabancılaşma (alienation) kelimesi, Latince, “bir zamanlar birleşik olan şeyi yabancı haline getirmek, ayırmak” anlamına gelen alienare kökünden gelir. “Ben .im” diye düşünen kişi, kim olduğunu netleştirmek için kendi çevresine sınırlar çizmek zo
    runda kalacaktır -”Ben ağaç değilim, ben taş değilim,ben sevdiğim kadın değilim, ben doğurduğum çocuk değilim, ben bu yeryüzü değilim, ben güneş değilim.” Kendisini “ben ne değilim,” diye tanımlamaya devam etmek zorunda kalacaktır. Milyonlarca şeyi elemek zorunda kalacaktır; o zaman “Ben ...im” diye düşüneceği minik bir alan kalacaktır geriye. Bu, yabancılaşmadır.
    Çağlar boyunca dindar insanlar tarafından kullanılan olumlu lisan, büyük bir yabancılaşma yaratmıştır. İnsanoğlu, kendi evi olan bu dünyada bir yabancı haline gelmiştir. Kendisini evsiz, kökü sökülmüş, dışlanmış hissetmektedir.
    Ve bunun sebebi yanlış simgedir. Simgeyi değiştir ve hayatının nasıl değişmeye başladığını gör. Küçük değişiklikler bazen büyük devrimlere neden olur. Sadece küçücük bir değişim. Simgeler önemlidir; kendi dünyalarını yaratırlar. Her simge bir dünya yaratır. Simge bir tohumdur.
    Sadece, kendinin bir ‘benliksizlik’ olduğunu düşün. Artık çevrene hiçbir sınır çizmenin gereği yoktur. Nasıl çizebilirsin ki? Sen yoksun. Sen yokken bir sınır çizemezsin. “Ben ağaç değilim, ben taş değilim, ben yeryüzü değilim ve ben buradaki insanlar değilim” diye düşünmene gerek yoktur. Bütünüyle farklı bir şekilde düşünmek zorunda olacaksın. “Ben, olmadığım için, her şeyim. Ben, olmadığım için, okyanusta bir dalga değil okyanusun kendisiyim. Benim olmayışım Tanrı’nın varlığıdır” demek zorunda olacaksın. Ve bir anda sen dünyanın olacaksın, dünya da senin; dünya senin evin olacak. Bu, müthiş bir huzur ve neşe yaratır: Artık yabancılaşmış değilsindir.
    Yabancılaşma, bir tür nevroz, şizofreni, bir tür büyük paranoya yaratmak zorundadır çünkü eğer varsan o halde bütün dünyaya karşısındır. Sen çok küçüksündür ve dünya uçsuz bucaksızdır, onu fethetme ihtimalin yoktur. Bu kez de düpedüz aptallık olan doğayı fethetme fikri ortaya çıkar. Bir defa kendinin bir benlik olduğunu kabul ettin mi artık fethetmek zorundasındır, ispatlamak zorundasındır. Diğer benlikleri; doğayı fethetmek zorun-dasındır; kendini ispat etmek zorundasındır.
    En büyük hocalar daima olumsuz olmuşlardır. Sana, “öylesin” demezler, sana, “değilsin” derler ki o olumsuzluğun güzelliği muazzamdır, sınırsızdır,onun haddi hesabı yoktur.
    Simgenin önemini hatırla. Simge, senin çevresinde bütünleştiğin bir merkezdir.
    Simgeselin zıttı şeytanidir. Simge, insanları yaklaştırır ve hareket üretir. Şeytani olan, ayıran, zayıflatandır. Birlik ve katılım yaratan bir simge olmaksızın, insanlar şeytani duygusuzluğa kayarlar. Duygusuzluk, sorunlar çözülmüş gibi bir yanılsama ve uyku hali yaratır. Ama çözülmüş değillerdir.
    Simge bir tohumdur, yaratıcı bir tohum. Simgeyi çok akıllıca seç. Pek çok şey ona bağlı olacaktır; bütün hayatın seçtiğin simge tarafından kararlaştırılabilir. Eğer yanlış bir simge seçersen yanlış bir yöne gidiyor olacaksın. Ustanın işlevi sana doğru tohumlar, doğru simgeler vermektir. Sanyas bir simgedir, etrafında yeni bir bakış, yeni bir perspektif yaratabileceğin bir simgeden başka bir şey değildir.
    Simgelerin önemini unutmuş olan insanlar var. Onlar bölünmeye, parçalara ayrılmaya başlarlar. Onları bir arada tutacak hiçbir şey yoktur. Simge seni bir arada tutar, tutkal gibidir o. Sana yön verir, anlam verir, muhtemel bir gelecek verir, sana senin potansiyelini gösterir.
    Eğer doğru simgeyi seçmezsen o zaman hayatın şeytani bir hal alacaktır; dağılacak, parçalara ayrılacaktır. Ve kişi dağılmış, parçalara ayrılmış hale geldiğinde hayatı duygusuzluğun, aldırmazlığın rengini alır. Can sıkıntısı ve bıkkınlık içindedir ama bir şekilde yaşamayı becerir. O yalnızca ölümün gelip onu almasını bekler. Hayatı hiçbir şiirselliğe, dansa, ihtişama, sahip olamaz. Dans edecek hiçbir şeyi yoktur.
    İnsan, bir simgesel hayvandır; bu benim insan tanımımdır. İnsan simgeler olmaksızın yaşayamaz. Bu büyük ihtiyaç nedeniyle dinler daima var olmuştur. Onlar var olmuşlardır çünkü insan simgelere gerek duyar.
    Bu yüzyıl, insanlık tarihinde simgesiz yaşanan -ve gereksiz yere çok acılar çekilen -ilk yüzyıldır. Simgelerin olmadığında dağılmaya başlarsın. Modern insan duygusuzluk ve can sıkıntısı içinde yaşar. Sürekli olarak yorgun ve varoluştan usanmış haldedir. Onu bir arada tutacak hiçbir şey yoktur, daima parçalanmaktadır. Bir merkeze sahip değildir, o yalnızca çemberin dışıdır. Var olmasından kaynaklanan hiçbir zenginliğe sahip olamaz.
    Bu yüzden, doğru bir simge seç. ‘Benliksizlik’, benlikten çok daha iyidir.
    “Gerçek benlik ve benliksizlik arasında bir fark var mıdır?” diye soruyorsun. Gerçekte, aralarında fark yoktur. Vardığın zaman, benliksizlik gerçek benliktir. Fakat varışının öncesinde, arada bir fark vardır. Sen seyahatteyken arada bir fark vardır.
    Benim önerim olumsuzu seçmektir, olumsuzu seçerek, olumluya ulaşmanın olasılığı çok daha yüksek olur. Eğer olumluyu seçersen kaybolursun. O zaman benliğin, kendi egonun kutsanmış bir fikrinden başka bir şey olmayacaktır.
    İkinci soru:
    Şiir mucizenin sesi midir yoksa kaynağa doğru yaklaşmaktan bir kaçınma, bir duyulara hitap eden oyalanış mıdır?
    Bunun hepsi şaire bağlıdır. Şiir bir çiçeklenmedir, şairin kalbinin taşmasıdır. Gül ağacında gül çiçeği olacaktır; bu gül ağacına bağlıdır. Gül ağacında başka bir çiçek açmayacaktır, sadece gül. Bu, şaire bağlıdır.
    Hindistan’ın kadim lisanı olan Sanskritçe’de, şair kelimesinin iki karşılığı vardır. Sanırım dünyanın başka hiçbir lisanında şair kelimesi için iki karşılık yoktur. Biri, rishi, diğeri kavidir. İngilizce’deki “şair” kelimesi yalnızca ikincisini, kaviyi karşılar. Birinci kelime rishi için İngilizce bir karşılık yoktur. Kâhin olarak çevrilmiştir ama bu tam karşılığı değildir.
    Bu iki kelimeyi anlamak iyi olur. Rishi, görmüş, ulaşmış, kaynağa girmiş ve şimdi de içinden bir şiir yükselmekte olan kişi anlamına gelir. O, sıradan anlamıyla bir şair değildir; o şiir yazmaz. Şiir onun içinden taşar. Alelade konuşsa bile konuşmasında bir şiirsellik vardır. Bir ağacın altında sessizce otursa bile sessizliğinde bir şiirsellik vardır. Yürürse, yürüyüşünün kendine özgü bir zarafeti, bir şiirselliği vardır. Eğer sana doğru bakarsa onun gözlerinden akan şiirselliği yakalarsın. Eğer sana dokunursa, dokunu-şuyla senin bedenine akan şiirselliği hissedersin. Erişmiş olan, şiir haline gelir. Bir rishi kendisi şiir olmuş bir şairdir.
    Şair yalnızca anlık görüşlere sahiptir. Şair yalnızca arada sırada gerçekliğin ne olduğunu anlık olarak bilir; bu sadece bir an
    için olur, şimşek gibi. Bir anda pencere açılır ve tekrar kapanır. Fakat o, anlık görüş şairin kalbini titretir ve onu ifade etmeye, doğru kelimeleri, doğru ahengi bulmaya çalışır. Eğer o kişi bir şa-irse şiir yazar, bir ressamsa resim yapar, müzisyense şarkılarında, müziğinde o bir anlık bakışı geri getirmeye çalışır veya bir hey-keltıraşsa o zaman, bir mermer kayayı hayalindeki o görüşe dönüştürmeye çalışacaktır. Fakat orada büyük bir çaba vardır. Hayalindeki görüş gider, sadece hatırası kalır. Lezzet hala dildedir ama yavaş yavaş kaybolmakta olan bir lezzet ve onu ifade etmek için müthiş bir çaba gereklidir.
    Şair ifade etmeye çalışır. Rishi ifade etmeden duramaz. Hiçbir çaba söz konusu değildir çünkü deneyim sadece bir anlık değildir. Deneyim onun ruhunun kendisi olmuştur: Rishi odur.
    “Şiir mucizenin sesi midir ...?” diye soruyorsun bana. Evet, rishinin şiiri mucizenin sesidir; o Tanrı’nın kendi sesidir. O yüzden Doğuda bizler, “Vedalar insanlar tarafından değil Tanrı’nın kendisi tarafından yazılır” deriz. Bu, Tanrı insanoğlu üzerinden konuşmuştur ve onun kullandığı insanlar yalnızca aracıydılar, vasıtaydılar, anlamına gelir. Kelimeler onların kendi kelimeleri değildir; kelimeler Tanrı’dan gelmiştir. Bu durum, Upanishadlar ve Geeta için de, Kur’an ve İncil ve Tao Te Ching için de geçerlidir.
    Kur’an öbür dünyadan gelen bir şeydir. Muhammed sadece onun dünyadaki alıcısıdır; Kur’an ı o oluşturmadı, o yazmadı. Ku-r’an onun vasıtasıyla yazıldı, o yalnızca bir aracıydı. O, Tanrı tarafından kullanıldı, aynen senin kalemle yazman gibi; yazan kalem değildir. Kalem sadece kullanılır, o bir yazma aracıdır fakat yazı daha öteden gelir -yazı senden gelir. Kalemi tutmak için elini
    kullanırsın ama yazan el de değildir. o da bir araçtır.
    Tanrı konuştuğu zaman, çaba göstermeye yer yoktur, şiirin veya resmin bilerek ve isteyerek oluşturulması söz konusu değildir. O sırada insan bir tür sarhoşluk içindedir -kendinden geçmiş haldedir. İnsan Tanrı’ya gark olur ve bir şeyler akar. O zaman kesinlikle, şiir mucizenin sesidir ve içinde büyük sırlar vardır. Ebediyetin lezzetine sahiptir. Şerbettir.
    Etkileyebilenler ve bu şiirden etkilenebilenler, bu şiirin, bu tür şiirin içine girebilenler ve bu tür şiir tarafından harekete ge-çirilebilenler mübarek insanlardır. Evet, onlar mübarektir.
    Fakat Tanrı’nın sesi olmayan diğer tür şiir de vardır. O sadece insanın yarattığı bir şeydir. Dünyaya aittir. Ne kadar güzel olursa olsun, üzerinde insanın imzasını taşır, insanın bütün sınırlamalarını barındırır.
    Diğer tür şiir belki de gerçek tür şiirden bir kaçınmadır. Belki de bir kaçıştır.
    “Şiir mucizenin sesi midir yoksa kaynağa doğru yaklaşmadan bir kaçınma, bir duyulara hitap eden oyalanış mıdır?” diye soruyorsun. Diğer tür şiir bir kaçınma olabilir. Belki atlamaktan korkuyorsun, belki de kendini tamamen kaybetmekten korkuyorsun bu nedenle sadece sağda solda birkaç tane anlık bakışa izin veriyorsun ve sonra da kendini gark ediyorsun-senin yaratıcılık dediğin şey bu. Resim yapıyor, şiir yazıyor, müzik yaratıyorsun -ve “yapmalar” içinde kayboluyorsun. Bu bir kaçınma olabilir. Belki korkuyorsun: O şimşek çok fazlaydı.
    Eğer kendini sözde yaratıcılığının içine gark etmezsen, pencerenin açılma olasılığından korkuyorsun. Kim bilir? Dışına atlaman için ayartmalarına direnmeye gücün yetmeyebilir. O çok cezbedici, çok çekicidir, insanı bilinmeze doğru çeker. Bir girdap gibidir ve o kadar güçlüdür ki seni hiçbir şey tutamaz.
    Bu mümkündür. Diğer tür şiir, diğer tür resim ve yaratıcılık belki de sadece yaratanın bir kaçınmasıdır.
    Gurdjieff, sanatı iki bölüme ayırırdı: Birine nesnel sanat, diğerine de öznel sanat derdi. Nesnel sanat, erişmiş insandan taşan sanat, öznel sanat da yanıltıcı, rüyamsı olandır. Derin uykuda olan, sadece rüyadayken uyanık olan insandan çıkar -sadece rüyadayken uyanık olan. Ve kesinlikle, rüyadayken uyanıksındır, o rüya uyanmaya bir engeldir çünkü zaten uyanık olduğunu dü-şünmektesindir, bir başka uyanışı düşünmenin ne anlamı vardır ki? Zihninde uyanıksındır, yani uyumaya devam edersin.
    Şair kelimesi için iki ayrı kelime kullanmak çok doğrudur. Çünkü Muhammed’in sözleri şiirdir, saf şiirdir ama Milton’dan farklıdır. Ömer Hayyam’ın sözleri saf şiirdir fakat Shakespeare’den farklıdır. Buda’nın sözleri saf şiirdir ama Kalidas’dan farklıdır.
    Peki, fark nerede? Fark şudur ki Buda artık yoktur, Tanrı vardır. Buda içi boş bir bambu, bir flüt haline gelmiştir. Şarkı öbür dünyadan gelmektedir -Buda, öbür dünyanın dudaklarındaki bir
    flüttür. O, işi yapan değildir, o yoktur. Onun hiçliği, şiirinin kaynağıdır.
    Fakat Kalidas tamamıyla vardır, Shakespeare tamamıyla vardır, Milton tamamıyla vardır. Dünyanın bütün şairleri tamamıyla vardır. Bunu izleyebilirsin. Hayret edersin, şairler son derece egoist insanlardır, bazen, çok paraya ve çok güce sahip insanlardan daha egoisttirler. Ve şairler çok huysuz insanlardır, sürekli birbirleriyle kavga ederler, birbirlerini lanetlerler, birbirleriyle alay eder veya dalga geçerler. Onlar da şiir yaratırlar ama onların şiiri sıradandır, özneldir, rüyamsıdır. Onların şiiri yalnızca yüzlerini yansıtır. Onlar rishi değiller, yalnızca kaviler.
    Şiir, Tanrı’nın yüzünü yansıtmaya başladığında, o zaman bir rishisindir, bir kahin, gerçek bir şairsindir.
    Kelly, bir ses kayıt cihazı satmak için Cohen’in ofisine gelir ve ağır bir Yahudi aksanı olan Cohen, satıcıyı dinledikten sonra, “Benim bir ses kayıt cihazına neden ihtiyacım olsun ki? Bir sekreterim, bir odacım, bir yardımcım var” der.
    Süper bir satıcı olan Kelly şöyle der: “Bakın size ne diyeceğim Bay Cohen, bu kayıt cihazını bir aylığına ücretsiz olarak alın ve deneyin.”
    “Şey,” der Cohen, “eğer cebimden hiç para çıkmayacaksa, neden olmasın -kaybedecek bir şeyim yok.”
    Bir ay sonra Kelly geri gelir ve Cohen’e cihazı nasıl bulduğunu sorar. “Şey,” der Cohen, “fena değil ama sanki bir problemi var
    gibi.”
    “Nedir?” diye sorar satıcı.
    “Kahrolası şey durmadan Yahudi gibi konuşuyor!”
    Şiir, senin yansıman olacaktır eğer sen çok fazla oradaysan o zaman egon şiirine yansıyacaktır, o zaman da şiir, egonun bir aksesuarından başka bir şey olmayacaktır. Fakat eğer sen orda yok-san o zaman Tanrı yansıyacaktır. O zaman şiir kutsaldır. Bir Zen haikusunun güzelliği budur; o kutsaldır. Upanishadların güzelliği budur; kutsaldırlar.
    Şunu unutma: Gerçek şiirin doğması için sen ölmek zorundasın. Sen ve gerçek şiir bir arada var olamazsınız. Gerçek şiir dindir. Din, sanatın en yüksek biçimidir ve sanat dinin en alt biçimidir. Din, saf estetiktir.
    Üçüncü soru: Osho,
    Neden politikacılar seni sürekli yanlış anlıyor?
    Onların elinde değil. Politik olmayan bir şeyi anlamaktan tamamen acizdirler. Onlar sadece politikadan anlarlar; politika anlamakta uzmandırlar. Ortalıkta politikaya dair hiçbir şey olmadığında bile buna inanmazlar. Sürekli olarak şüphe içindedirler ve politikayla ilgili hiçbir şey yokken bile bir şeyler bulmaya devam ederler.
    Şimdi, bu mekan tamamıyla politika dışı bir mekandır. Biz politikanın herhangi bir türüyle ilgilenmeyiz ama bu kadar çok insanın toplandığını ne zaman görseler şüpheye düşerler.
    Hindistan merkezi hükümeti bütün dünyada kaç tane sanya-sinimiz olduğunu, Hindistan’da ve Hindistan dışında kaç tane merkezimiz olduğunu, kaç tane devlet memuru sanyasin olduğunu ve bunun gibi pek çok şeyi bilmek istiyor. Sadece turuncu renk insanlar artıyor ve yayılıyor olduğu için korkmaya başlıyorlar ...bir şeyler oluyor.
    Benim politikayla alakam yok ama onların paranoyaları, korkuları, eğer burada bu kadar çok insan varsa önünde sonunda onlar için bir sorun olacağını düşündürüyor onlara. Korkularından dolayı da bir şeyleri yorumlamaya devam edebilirler. Bunlar onların yorumları olacaktır ve kendi zihinlerinde bir sürü zırvalık yaratabilirler ve kendi korkularına inanmaya başlayabilirler. Politikacılar paranoyaklığın en dibindedirler.
    Kişi korkudan dolayı iktidar ister. Korkularını gizlemek için ilgi duyar iktidar oyunlarına. Büyük bir iktidar ister ki böylece, “En azından kendisiyle ilgili”, korkacak bir şey olmadığını hissedebilsin. En büyük politikacıların bile içleri sürekli olarak tir tir titrer. Bu titremeyi gizlemek için kendilerini çevreleyen büyük bir güce ihtiyaç duyarlar; ancak o zaman korkuları hafifleyebilir, kendilerini avutabilirler. Sürekli olarak korku içinde yaşarlar; onların sorunu korkudur.
    Ve bütün politikacılar korku içinde yaşadıkları için bir paranoya dünyası, korkuya dayalı bir dünya yaratıyorlar. Artık Amerikalılar Ruslardan, Ruslar Amerikalılardan korkuyor. Bu çok ahmak
    ça. Ve Amerikalılar Ruslardan korktukları için enerjilerinin yüzde yetmişi sekseni savaşa hazırlanmaya gidiyor; Ruslar da Amerikalılardan korktukları için -Amerikalılar savaşa hazırlandıkları için -enerjilerinin yüzde sekseni savaşa hazırlanmaya gidiyor.
    Bu enerji dünyayı cennete çevirebilir. Dünyada herhangi birinin yoksul olmasının hiç gereği yok artık. Ve eğer insanlar yok-sulsa, bu ahmak -korkuya göre hareket eden -politikacılar yüzündendir.
    Artık Ruslar savaşa daha fazla hazırlanmayı durduramıyorlar çünkü Amerikalıların buna devam ettiklerini söylüyorlar: “Amerikalılar durmadıkça biz duramayız.” Ve Amerikalılar da bunu bir koşul olarak sunuyorlar: “Siz durmadıkça biz duramayız.” O halde ilk önce kim duracak?
    Bu yalnızca Amerika ve Rusya için geçerli olan bir durum değil, her ülke için geçerli. Hindistan korkuyor -Pakistan hazırlanıyor, Çin hazırlanıyor -bu yüzden biz de hazırlanmak zorundayız. Pakistan Hindistan’ın savaşa hazırlanıyor olmasından korkuyor bu yüzden Pakistan savaşa hazırlanmak zorunda.
    Bir alay yaklaşıyordu, bir düğün alayı ve Nasrettin Hoca bir mezarlık duvarının yanında duruyordu. Karanlık çöküyor, ortalık iyice kararıyordu. Hoca bir kitap okuyordu, bir dedektif kitabı gibi bir şey ve korku içindeydi; kafasında, okumakta olduğu şeyleri kuruyor, düşünüyordu. Aniden bu alayın ona doğru geldiğini görüp, “Bunlar benim düşmanlarım olmalı? Neden bana doğru geliyorlar? Birisi de elinde bir kılıçla atın üstünde oturuyor! Bando ve insanlar! Düşman olmalılar” diye geçirdi aklından.
    Kendi kendini o kadar korkuttu ki mezarlık duvarından içeri atlayıp saklanacak bir yer aradı. Orada yeni kazılmış bir mezar vardı, Hoca mezarın içine atlayıp gözlerini kapatarak yattı böylece tehlike geçecekti.
    Bu insanlar, düğün alayındaki insanlar duvarın yanında birinin durmakta olduğunu görmüşlerdi. Karanlıkta kim olduğunu seçemediler sonra da adam aniden mezarlığın içine atladı; paniklediler: “Birisi bir şeyler yapmaya çalışıyor. Belki de bir bomba atacak.” Böylece duvarın yanında durdular ve içlerinden cesur olan birkaç tanesi dövüşe hazır vaziyette mezarlığa girdi. Çevreye baktılar; hiç kimse yoktu. Sonra o yeni kazılmış mezara
    rastladılar. Nasrettin Hoca oradaydı. O kadar çok korktu ki nefesini tuttu, “Adamlar geldiler, korktuğum başıma gelecek. Bu son. Ben bittim.”
    Hepsi mezara eğilip ona baktı, ne yapıyordu bu adam -canlı gibi görünüyordu! Nefesini ne kadar süre tutabilir ki? Sonunda nefes almak zorunda kaldı, onlar da sordular, “Burada ne yapıyorsun?”
    Nasrettin Hoca gözlerini açtı ve “Siz ne yapıyorsunuz burada? Neden buradasınız?” diye sordu.
    Adamlar da sinirlenmişlerdi; “Önce sen söyle neden burada olduğunu!”
    O zaman Nasrettin Hoca herşeyi anladı ve gülmeye başladı. “Bu çok çok zor bir felsefe problemi. Siz benim yüzümden buradasınız, ben sizin yüzünüzden buradayım. Bunun çözümü yok. bir başlangıç ve son yok; bu bir kısır döngü.” dedi.
    Bu böyle devam eder.bütün dünya savaşa hazırlanır ve bütün dünya barış içinde yaşamak ister. Bunun sebebi bu aptal politikacılar. Dayandıkları şey korku olduğu için bütün ülkeyi korkuturlar. Korkuyu yayarlar. Korku içinde yaşarlar. Sürekli şüphe içindedirler.
    Çünkü ben “bırakınız yapsınlar”dan bahsediyorum, çünkü ben, gerçek politik özgürlüğün yalnızca ekonomik özgürlük olduğunda var olabileceğini söylüyorum. Ekonomik özgürlük esas özgürlük olmak zorundadır. Ekonomik özgürlüğü bir defa yok ederseniz politik özgürlük kaybolur; ve politik özgürlük kaybolduğunda dini özgürlük kaybolur. Bunlar hep birbiriyle bağlantılıdır.
    Eğer dünyada özgürlük var olacaksa bütün boyutlarıyla var olmak zorundadır -dini, politik, ekonomik. Özgürlük yalnızca politik olarak var olamaz; yalnızca ekonomik olarak var olamaz. Özgürlük tek bir olgudur. Çok boyutludur ama bütün boyutlar birbiriyle bağlantılıdır.
    Hiçbir ekonomik özgürlüğe izin vermeyen bir ülke düşünün. Politik olarak nasıl özgür olabilir? Bu yüzden komünizm özgürlük yaratamaz. Komünizm “eşitlik” yaratır. Eşitlik, insanların eşitsiz olma özgürlüğünün ellerinden alınmış olduğu anlamına gelir. Eşitlik, daha fazla kazanabilen insanların, daha fazla kazanma ye
    teneği olan insanların daha fazla kazanmalarına izin verilmeyeceği anlamına gelir. Ve yeteneği olan insanlar vardır.
    Şair olmayanlardan farklı yeteneklere sahip olanlar sadece şairler değil, filozof olmayanlardan farklı yeteneklere sahip olanlar da sadece filozoflar değil; bu durum zengin ve yoksul için de geçerli. Andrew Carnegie ve Rockeffeller başka hiç kimsede olmayan belirli yeteneklere sahipler. Andrew Carnegie yoksul olarak doğdu ama dünyanın en zengin adamı olarak öldü -bir dehaya sahipti. Komünist bir yapı içinde bu dehaya izin verilemez. Rusya’da hiç kimse bir Andrew Carnegie olamaz. Ama bu, insanların özgürlüğünü yok eder; yani bu adil değildir, Andrew Carnegie için adil değildir.
    Sorun şu ki, zengin olamayan insanlar servet yaratamaz, kapital yaratamaz, zenginlik yaratamaz. Andrew Carnegie gibi insanlar zenginlik yaratır.
    Yalnızca Bertrand Russell, Wittgenstein, G.E. Moore gibi insanlar felsefe yaratır. Eğer onları felsefe yaratmaktan alıkoyar-san, felsefe olmayacaktır. Rockefeller ve Morgan ve Carnegie gi
    bi insanlar servet yaratır. Eğer onların servet yaratmalarına izin vermezsen, servet olmayacaktır.
    Birkaç şairi şiir yazmaktan alıkoy bakalım. Sanıyor musun ki, sen birkaç kişiyi şiir yazmaktan alıkoyduğun ve “şiiri eşit olarak dağıttığın” için kalan herkes şair olacak; artık herkes eşit derecede şair olacak? Hayır.
    İnsanlar farklıdır, insanlar eşit değildir. Karl Marx’ın yaptığı en temel hata, insanoğlunun psikolojik açıdan eşit olmadığının tam olarak farkına varmamış olmasıydı. Komünizmde çok temel bir şey eksikti, insanların psikolojik olarak eşit olmadığı bakış açısı. Adil ve özgür bir dünya, insanlara eşit olmama, kendi yeteneklerine yönelme, kendileri olma özgürlüğünü sonuna kadar vermelidir.
    Kapitalizmin, insan toplumunun doğal evrimi olduğunu söylediğim için politikacılar hemen korkuya kapılıyorlar. benim Amerika için, CIA için falan çalıştığımı düşünüyorlar.
    Daha birkaç gün önce, ünlü komünist Khwaja Ahmed Abbas, aleyhimde, benim CIA için çalışmakta olduğumu ilan eden bir makale yazdı. Bu şaşırtıcı bir şey çünkü diğerleri de Khwaja Ah-med Abbas’ın bir Rus ajanı olduğunu söylüyorlar. Amerika’da komünizm hakkında konuşursan bir Rus ajanısındır.
    Eğer komünizm hakkında konuşursan bir Rus ajanısındır, eğer kapitalizm hakkında konuşursan Amerikan ajanısındır; yani hiçbir şekilde konuşman mümkün değil. Aksi takdirde ya Amerikan ajanı ya da Rus ajanı olmak zorunda kalacaksın. Bu demektir ki, hissettiğin şekliyle aklından bir şey geçirmek, tasarlamak, üzerinde derinlemesine düşünmek mümkün değildir. Eğer komünizm hakkında ve komünizm lehine konuşursam bir Rus ajanıyım, eğer kapitalizm hakkında konuşursam Amerikan ajanıyım; peki benim, herhangi birinin ajanı olmama ve istediğim gibi konuşma olasılığım nerede? Böyle bir olasılık yok gibi görünüyor.
    Bu, senin politikacılarının yaratmış olduğu dünya. Sürekli olarak korkan...sürekli olarak korkan.
    Benden korkan bir tek Hindistan hükümeti değil. Durum o kadar saçma ki, başka ülkelerin hükümetleri de korkmaya başlıyorlar. İşte burada Alman hükümetinin ajanları olan biteni izliyorlar.
    Şimdi de Hindistan hükümeti Alman casuslarının burada olmasından korkuyor! Hint casusları Alman casuslarını takip ediyor: Ortada bir şeyler olmalı yoksa Almanya neden benimle ilgilensin ki? Ve yakında başka casuslar da gelecek!
    Burası birileri için bir şeylerin döndüğü bir yer değil. Onların hepsi ahmak! Alman, Hintli vesaire hepsi ahmak. Boş yere zamanlarını harcıyorlar burada.
    Ama ben casuslarınızı göndermeyin demiyorum. Göndermeye devam edin. Onlardan birkaçı sanyasin olmak zorunda! Birkaç tanesi oldu bile!
    Daha geçen gün, Almanya’da tanınan bir profesörden, Alman Protestan Kilisesi’nin buraya casus göndermiş olduğunu bildiren bir mektup aldım. Artık korkmaya başlıyorlar çünkü Hıristiyanlar sanyasin oluyorlar. Bu tehlikeli bir durum.
    Yakında her çeşit casusu burada göreceksiniz. Onlara sevgiyle yaklaşın ve onları benim hakkımda elinizden geldiğince bilgilendirin. Birkaç tanesi mutlaka sanyasin olacak ve bu, hükümetlerini ve kiliselerini büyük bir şoka uğratacak.
    Yeni Delhi’deki çok güvenilir bir kaynaktan, Eva Renzi’nin bir Alman hükümeti casusu olarak burada bulunmuş olduğu bilgisini aldım. Hintli casusların keşfettikleri şey işte bu!
    Paranoyayı görüyor musun?
    “Neden politikacılar seni sürekli yanlış anlıyor?” diye soruyorsun bana. Beni anlamak için az da olsa zeka gerekli.
    Kendini beğenmiş ve kayıtsız bir politikacı, Yeni Delhi’li bir gazeteciye, hava atarcasına hem Oxford hem de Cambridge’e devam etmiş olduğunu açıkladı.
    “Oxford’dan neden ayrıldınız?” diye sordu gazeteci.
    “Zatürree, sevgili oğlum,” diye açıkladı politikacı.
    “Ona yakalandığınız için mi?” diye üsteledi gazeteci.
    “Hayır,” diye itiraf etti politikacı. “Onu heceleyemediğim
    için.”
    Az da olsa zeka kesinlikle gereklidir.
    Politikacı, parlamentoya seçilmek için kampanya yürütüyordu. Yaşlı bir çiftçiyle sohbet açmaya çalışıyordu. Tarlanın kenarına gelip:
    “Mısırınızın rengi sarı gibi sanki” dedi.
    “Ektiğimiz cins böyle” dedi çiftçi.
    “Yarı ürün alacaksınız gibi görünüyor.”
    “Daha fazlasını bekleme. Diğer yarısını toprak sahibi alır.”
    “Bütün hayatınız boyunca burada mı yaşadınız?”
    “Yoo, sadece şu ana kadarki kısmını.”
    “Yani seninle bir budala arasında pek fark yok, öyle mi?”
    “Yoo, sadece bir çit.”
    Dördüncü soru:
    Lütfen delilik hakkında birşeyler söyle. Bütün çabalarına rağmen delilik hakkında hiçbir şey bilmeyen psikiyatristler gördüm.
    Deliliğin iki tipi var gibi görünüyor. Sen, aydınlanmaya giden yolda bir adım olarak delilikten bahsettin ve psikozu, hayatın gerçekliğiyle yüzleşme korkusunun şiddetli bir formu olarak adlandırdın. İsa Mesih olduğunu iddia eden her deli bir Tanrı deneyimi yaşamış gibi görünmüyor.
    Deliliğin iki türü vardır ama modern psikiyatri sadece bir türün farkında ve diğer türün farkında olmadığı için deliliği anlayışı aksak, yanlış, hatalı ve üstelik zararlıdır.
    Psikiyatristlerin farkında oldukları birinci tür delilik, mantıklı zihnin altına düşmektir. Gerçeklerle baş edemediğin zaman, gerçekler çok fazla geldiğinde, dayanılmaz olduklarında delilik, kendi öznel dünyana kaçmanın bir yoludur, böylece varolan gerçeklikleri unutabilirsin. Kendi öznel dünyanı yaratırsın, bir tür hayali dünyada yaşamaya başlarsın, gözlerin açıkken bile rüya görmeye başlarsın, böylece sana çok fazla gelmiş ve dayanılmaz olmuş gerçekliklerden kaçabilirsin. Bu bir kaçıştır; insan mantıklı zihnin altına düşer. Bu, hayvan zihnine dönüştür. Bu, bilinçsizliğe düşüştür.
    Aynı şeyi başka yollarla beceren başka insanlar var. Alkolik bunu alkol vasıtasıyla becerir. Çok fazla içer ve tamamen bilinçsiz hale gelir. Bütün dünyayı ve dünyanın bütün sorunlarını ve endişelerini -eş, çocuklar, pazar, insanlar -unutur. Alkol yardımıyla kendi bilinçsizliğine gider. Bu birkaç saat sonra gidecek olan geçici bir deliliktir.
    Dünyada zor zamanlar her ortaya çıktığında uyuşturucular
    çok önemli hale gelir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uyuşturucular bütün dünyada olağanüstü önemli bir hale geldi özellikle de, İkinci Dünya Savaşı’nı görmüş olan, her an patlayabilecek bir volkanın tepesinde oturmakta olduğumuzun farkına varmış ülkelerde. Hiroshima ve Nagasaki’nin saniyeler içinde yanışını gördük -yüz bin insan beş saniyede yandı. Artık gerçeklik kaldırılamayacak kadar fazlaydı. Bu yüzden yeni kuşak, genç kuşak uyuşturucularla ilgilenir oldu.
    Uyuşturucuların ve dünyanın her tarafındaki etkilerinin ve yeni kuşak üzerindeki tesirlerinin kökleri İkinci Dünya Savaşı de-neyimindedir. Hippileri, uyuşturucu insanlarını yaratan İkinci Dünya Savaşıdır çünkü hayat çok tehlikelidir ve ölüm her an gelebilir...bundan nasıl kaçınılır, bunu tamamen unutmanın yolu nedir?
    İnsanlar streste ve zora geldiklerinde uyuşturucu kullanmaya başlarlar. Bu hep böyle olmuştur. Uyuşturucu, geçici bir delilik yaratmanın bir yoludur. Delilikle, mantıklı zihnin altına düşmeyi kastediyorum -çünkü yalnızca mantıklı zihin sorunların farkına varabilir. O, çözüm nedir bilmez, yalnızca sorunları bilir. Yani eğer sorunlar idare edilebilir haldeyse ve sorunlarla birlikte yaşayabi-lirsen aklın başında kalır. Çok fazla geldiğini gördüğünde aklını kaçırırsın. Aklı kaçırmak, sorunlardan, gerçekliklerden, endişelerden, stres hallerinden kaçınmanın insanda doğuştan var olan yöntemidir.
    İnsanlar gerçeklerden pek çok şekillerde kaçarlar. Birisi alkolik olur, birisi LSD alır, birisi esrar içer. Ve o kadar cesur olmayan başka insanlar da vardır -onlar hasta düşerler. Kanser olurlar, verem olurlar, felç olurlar; böylece dünyaya, “Ben ne yapabilirim ki? Ben felç oldum. Eğer gerçeklerle yüzleşemezsem bu benim sorumluluğum değil. Artık ben felcim” diyebilirler. “İşim dağılı-yormuş, ne yapabilirim ki? Ben kanserim.”
    Bunlar insanların egolarını koruma yollarıdır -zavallı yollar, acınası yollar ama bunlar hala egonu korumanın yollarıdır. Egodan vazgeçmek yerine insanlar onu korumaya devam ediyor. Hayat ne zaman aşırı gerilimli bir durum olsa bunların hepsi ortaya çıkar. İnsanlar tuhaf hastalıklara, tedavi edilemeyen hastalıklara yakalanırlar -tedavi edilemeyen çünkü kişinin kendi içinden has
    talığa müthiş bir destek vardır ve kişinin ilaçlarla ve doktorla işbirliği olmadan iyileşme ihtimali yoktur. Kimse seni sana rağmen iyileştiremez: Bunu temel bir hakikat olarak hatırla.
    Eğer kanserinde derin bir beklenti varsa, seni koruduğu için, kanser yüzünden piyasada mücadele edemediğin, rekabet edemediğin hissini verdiği için orada olmasını istiyorsan, eğer kanser sana bir tatmin veriyorsa -eğer bu beklenti varsa -seni kimse iyileştiremez çünkü sen onu yaratmaya devam edeceksindir. Bu psikolojik bir hastalıktır; kökleri senin psikolojindedir.
    Bunu herkes bilir. Sınav yaklaşırken öğrenciler hasta olmaya başlar. Sınav geldiğinde bazı öğrenciler çılgına döner. Sınavdan sonra tekrar iyileşirler. Sınav olacakları her sefer hasta olurlar -ateş, zatürree, sarılık, şu, bu. Baksan şaşarsın, -neden sınav dönemlerinde bu kadar çok öğrenci hastalanır? Ve sınav sonrasında birdenbire her şey normale döner. Bu bir hile, bir stratejidir. Ailelerine, “Ne yapabilirim ki? Hastaydım; o yüzden geçemedim,” veya “Hastaydım; o yüzden üçüncü oldum. Yoksa altın madalya kesin benimdi.” diyebilirler. Bu bir stratejidir.
    Eğer hastalığın bir stratejiyse onu iyileştirmenin bir yolu yoktur. Alkolikliğin bir stratejiyse ondan kurtulmanın bir yolu yoktur çünkü onun olmasını sen istiyorsundur. Sen bir yaratıcısın, -belki bilinçli olarak değil ama -onu kendi kendine yaratıyorsun.
    Delilik de böyledir; o son çaredir. Herşey boşa çıktığında, kanser bile, alkol, esrar, felç herşey boşa çıktığında o zaman son çare aklını kaçırmaktır.
    Bu yüzden delilik Batılı ülkelerde Doğudan daha fazla ortaya çıkar çünkü Doğu’da hayat o kadar stresli değildir. İnsanlar yoksuldur ama hayat o kadar stresli değildir. İnsanlar o kadar çok stresi karşılayamayacak kadar yoksuldur. İnsanlar psikiyatriye, psikoanalize para ödeyemeyecek kadar yoksuldur.
    Delilik bir lükstür. Sadece zengin ülkeler bunu karşılayabilir.
    Bu, psikologların farkında oldukları bir tür deliliktir: Mantıklı zihnin aşağısına düşmek, bilinçsizliğe doğru kaymak, sahip olduğun azıcık bilinci de bırakmak. Bilincin en baştan o kadar çok değildi; zihninin sadece onda biri bilinçlidir. Bir buzdağı gibisin -onda biri suyun üstünde, onda dokuzu suyun altında. Zihninin onda dokuzu bilinçsizdir. Delilik, bilinçli olan onda biri de bırakmak
    demektir böylece bütün buzdağı suyun altına girer.
    Fakat başka bir tür delilik daha vardır -belirli benzerlikler yüzünden buna da delilik denmesi zorunludur -bu da mantıklı zihnin ötesine gidiştir. Biri mantıklı zihnin aşağısına düşmek; diğeri mantıklı zihnin yukarısına düşmek, yukarı doğru düşmektir. Her iki durumda da mantıklı zihin kayıptır: Birinde bilinçsiz hale gelirsin diğerinde bilinçüstü. Her iki durumda da normal zihin kayıptır.
    Birinde tamamen bilinçsiz olursun, kesin bir bütünlük doğar içinde. Ve eğer izlersen görürsün: Delilerde kesin bir bütünlük vardır, kesin bir tutarlılık -onlar birdirler. Bir deliye güvenebilirsin. O iki değildir, tamamen birdir. O çok tutarlıdır çünkü yalnızca bir zihni vardır, bu da bilinçsizliktir. İkilik kaybolmuştur. Bir delide belirli bir masumiyet de bulursun. Çocuk gibidir. Kurnaz değildir, olamaz. Aslında, kurnaz olamadığı için delirmek zorundaydı. Kurnaz bir dünyayla başedemedi. Bir delide belirli bir basitlik, saflık bulursun.
    Eğer delileri izlediysen onlara aşık olursun. Kendilerine bir tür güvenleri vardır. Bölünmüş değillerdir, ayrılmış değillerdir, birdirler. Tabii ki gerçeklik karşısında birdirler, hayal dünyalarında birdirler, yanılsamalarında birdirler ama onlar birdirler.
    Yıllarca bir tiyatro kumpanyasında çalışmış ve her zaman Ab-raham Lincoln’ü oynamış bir adam olduğunu duymuştum. Onca yıl Abraham Lincoln olarak çalıştıktan, Abraham Lincoln olarak konuştuktan, Abraham Lincoln olarak giyindikten sonra adam yavaş yavaş delirmiş. Abraham Lincoln olduğunu düşünmeye başlamış. Önceleri, ailesi ve arkadaşları şaka yaptığını, muziplik yaptığını düşünmüşler ama yavaş yavaş, şaka yapmadığını anlamışlar. O tuzağa düşmüş. Ona inanmış; çünkü yalnızca oyunda değil oyun dışında da aynı giysileri giyermiş. Aynı bastonu taşırmış; Abraham Lincoln’ün yürüdüğü gibi yürürmüş. Abraham Lin-coln’ün kekelediği gibi kekelermiş. Günde yirmi dört saat Abra-ham Lincoln olarak kalmış.
    Arkadaşları, “Ne yapıyorsun böyle?” diyerek yaptığı şey konusunda onu ikna etmeye çalışmışlar. Fakat o, kendinden emin bir şekilde, “Siz neler söylüyorsunuz? Ben Abraham Lin-coln’üm!” diye karşılık vermiş. En sonunda başka yolu olmadığı
    nı görerek onu bir psikiyatriste götürmüşler. Psikiyatrist bildiği herşeyi denemiş ama adam Abraham Lincoln olduğuna sonuna kadar inanmış durumdaymış.
    Deliler son derece dengelidirler. İçlerinde kuşku yaratamazsın -kuşku, mantıklı zihnin bir parçasıdır. İnandıkları şey her neyse fanatik bir şekilde inanırlar yani bütün deliler fanatiktir, bütün fanatikler de deli. Unutma bunu.
    Fanatik, “Bir tek ben doğruyum, geri kalan herkes yanlış” diye düşünen kişidir. Fanatik, “Benim söylediğim şeye inanan haklıdır ve benim söylediğimin yanlış olduğuna inanan da haksızdır” diye düşünen kişidir. Bir fanatikle herhangi bir iletişime geçme olasılığı yoktur; iletişime geçemezsin. Yalnızca iki şekilde düşünür o: Ya bir dostsundur ya da bir düşman. Senin inandığına inanan dost, senin inandığına inanmayan da düşmandır.
    Bu yüzden Morarji Desai’ye fanatik diyorum. Bütün ülkenin onun inandığına inanmak zorunda olduğunu düşünüyor -onun ideolojisine inanmak zorundayım, ancak o zaman bu ülkede var olmama izin verilebilir. Fanatik asla bir demokrat olamaz; fanatik daima bir faşisttir. Fanatik delidir.
    Bütün çabalar boşa çıkmış. Ve adam, Abraham Lincoln olduğuna o kadar ikna olmuş ki yavaş yavaş, günden güne psikiyatrist uğraştıkça o bile şüphe etmeye başlamış -belki de adam Abra-ham Lincoln’dür. Abraham Lincoln’e benziyor da. Yıllar boyunca rol yapmış ve bir rolü yıllarca yaptığında o olursun. Sürekli tekrar edilen yalan gerçek olur.
    Artık psikiyatrist de, “Kim bilir? Haklı olabilirsin. Belki de hepimiz haksızız, bu da bir olasılık,” diyerek kuşku duymaya başladığında bir şey denemiş.
    Amerika’da bir makine var; adına yalan makinesi deniyor. Mahkemelerde kullanılıyor. Psikiyatrist bir yalan makinesi getirmiş; makine insanların doğru mu yoksa yalan mı söylediğini ortaya çıkarıyor. Basit bir alet. Kişi, yalan makinesine bağlı olduğunun farkında değil; makine gizlenmiş vaziyette. Makine kardiyogram gibi bir şey, sürekli olarak kişinin kalp atışlarının grafiğini çıkarıyor. Doğru söylerken grafikte bir uyum oluyor, ne zaman yalan söylese grafikteki uyum bozuluyor.
    Yani ilk birkaç soru, adamın yalan söyleyemeyeceği, yalan
    söyleme ihtimali olmayan şeyler hakkında sorulmak zorunda ki böylece grafiğin uyum içindeki durumunu bilelim. “Saate bak. Saat kaç?” diye sorulmuş adama. “Ona çeyrek var” demiş. Adama bir mektup verilip okuması istenmiş, o da okumuş. Grafik uyumlu bir şekilde gidiyormuş. Cevabı kesin olan birkaç soru daha sorulmuş -”Bu odada kaç kişi var?” Adam, “Yedi” demiş. “Perde ne renk?” Adam “Yeşil” demiş. Yalan söyleme ihtimali olmayan bunun gibi şeyler.
    Ve sonra, “Sen Abraham Lincoln müsün?” diye sorulmuş. Adam artık bu sorudan bıkmış durumdaymış. İnsanlar yıllar boyunca her gün onu Abraham Lincoln olmadığına ikna edip durmuşlar. Bütün bunlardan kurtulmak için, “Hayır değilim,” demiş ama yalan makinesi adamın yalan söylediğini bildirmiş!
    İnancı o kadar derine işlemişti ki sadece insanları ikna etmek, bu ahmak insanlardan kurtulmak için yalan söylüyordu. “Hayır, değilim,” demişti ama olduğunu biliyordu.
    Deliliğin bir tutarlılığı, bir kendine güveni vardır. Hiçbir kuşku yoktur onda, delilik mutlak inançtır. Öteki delilikte de aynı durum geçerlidir. Adamın biri mantık üstüne çıkar, mantığın ötesine geçer, mutlak bir şekilde bilinçli hale gelir, bilinçüstü olur. Birinci delilikte, bilinçli olan bir birim, bilinçsiz olan dokuz birimin içinde erir. Bu öteki delilikte, bilinçsiz olan dokuz birim yukarı doğru hareket etmeye başlar ve herşey gün yüzüne, suyun üstüne çıkar. Bütün zihin bilinçli hale gelir.
    Buda kelimesinin anlamı budur, mutlak bir şekilde bilinçli olmak. Artık bu adam da delirmiş görünür çünkü tutarlı olacaktır, tamamen tutarlı. Kendine güvenli olacaktır, herhangi bir delinin olabileceğinden daha güvenli. Tamamen bütünleşmiş olacaktır. Bir birey olacaktır, kelimenin tam anlamıyla bir birey -bölünemez anlamında. Hiçbir bölünme yaşamayacaktır.
    Yani her ikisi de benzer görünür: Deli inanır, Buda güvenir. Güven ve inanç benzer görünürler. Deli tektir, mutlak olarak bilinçsiz; Buda da tektir, mutlak olarak bilinçli. Ve teklik benzer görünür. Deli, mantığı, muhakemeyi, zihni bırakmıştır; Buda da muhakemeyi, akılcılığı, zihni bırakmıştır. Bu benzerdir; fakat birbirlerinden kutuplar gibi ayrıdırlar. Biri insanlığın altına düşmüş, diğeri insanlığın üzerine yükselmiştir.
    Modern psikoloji Budalar üzerinde çalışmaya başlamadıkça eksik kalacaktır. Eksik kalacaktır, bakış açısı eksik, kısmî kalacaktır ve kısmî bir bakış açısı çok tehlikelidir. Kısmî bir hakikat çok tehlikelidir, bir yalandan daha tehlikelidir çünkü size haklı olduğunuz hissini verir.
    Modern psikoloji bir kuantum s>çramas> yaflamak zorundad>r. Budalar>n psikolojisi haline gelmek zorundad>r. Sufizm’in, Hasi-dizm’in, Zen’in, Tantra’n>n, Yoga’n>n Tao’nun derinliklerine inmek zorunda olacakt>r. Ancak o zaman gerçekten bir psikoloji olabilir. Psikoloji kelimesi ruh bilimi anlam>na gelir. O henüz psikoloji de€il-dir; henüz ruh bilimi de€ildir.
    Ortadaki iki seçenek flunlard>r: Kendinin alt>na gidebilirsin, kendinin üstüne gidebilirsin.
    Buda gibi, Bahaddin gibi, Muhammed gibi, <sa gibi deli ol. Benim gibi deli ol. O delili€in ola€anüstü bir güzelli€i vard>r, çünkü güzel olan herfley o delilikten do€ar, fliirsel olan herfley o delilikten taflar. Hayat>n en müthifl deneyimleri, hayat>n en büyük mutluluklar> o delilikten do€ar. Seni sanyasl>€a bafllatarak asl>n-da o tür delili€e bafllat>yorum. Bu mekân delilere aittir.
    Son soru: Osho,
    Mazoşist kimdir, sadist kimdir?
    Mazoşistlik ve sadistlik hakkında şu tanımı duymuştum: Mazoşist, “Döv beni, kamçıla beni, zincirle beni” der. Sadist de, “Hayır, yapmayacağım.”
    Bugünlük bu kadar yeter.
  • 9. BÖLÜM
    SONSUZ SABIR
    Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
    Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim? “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur,” dedi derviş. “Fakat böyle yapmazsan, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.” Kadın ondan ayrıldı ve adı Arif olan başka bir derviş aradı ve ondan sonra Hakîm’i buldu ve Deli’yi, sonra da Alim’i ve pek çok diğerlerini ...
    Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi. İşte cennet ağacı oradaydı ve dallarında asılı duran parlak cennet meyvesiydi. Ağacın yanında duran ilk derviş, Sabar’dı.
    “Neden ilk karşılaştığımızda cennet meyvesinin muhafızı olduğunu söylemedin? diye sordu kadın.
    “Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın. Ayrıca, ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.”
    Bir zamanlar İtalya’nın bir köyünde çok yoksul bir adam yaşarmış. Delicesine, varoluşun sırrını öğrenmek istiyormuş, Böylece çok çalışıp Himalayalara gitmeye ve bir guru bulmaya karar vermiş. Sıkı bir şekilde çalışmış ve yirmi yıl sonunda yol parasını biriktirmiş.
    Müthiş bir fırtına patlayıp kendini ıssız bir adanın kıyısına vurmuş halde bulduğunda yaklaşık iki haftadır yoldaymış. Sonunda bir tankerin dikkatini çekmeyi başarıncaya kadar bir sonraki yirmi yılı adada geçirmiş. Onu almışlar ve bir uçak bulduğu Bom-bay’e götürmüşler. Gemi battığında parasının bir kısmını kurtarmayı başarmışmış.
    Her nasılsa bindiği uçak kaçırılmış. Ama korsanlar onu çölde
    serbest bırakmaya karar vermişler. Bir köye yürümüş ve kendisini Himalayalara götürecek otobüsü beklemiş.
    Birkaç ay içinde otobüs gelmiş ve onu Himalayaların eteklerine bırakmış. Uzun süre yürümüş fakat sonunda gurunun mağarasına varmış. Ve hayatın sırrı hakkındaki sorusunu guruya sormuş.
    Guru, “Hayat bir ırmaktır” diye cevaplamış.
    Adam çılgına dönmüş ve kollarını sallayarak guruya bağırmış, “Elli yıldır sana ulaşmaya çalışıyordum. Yol parası için çılgın gibi çalıştım. Gemim battı ve sonra da uçağım kaçırıldı ve lanet olsun -şimdi de sen bana hayatın bir ırmak olduğunu mu söylüyorsun?”
    Guru şöyle dedi, “Değil mi?”
    Hayat çözülecek bir bulmaca veya bir sorun değildir. Hayat sevilecek ve yaşanacak bir sırdır. Ve sır, çok uzaktaki bir şey değil, çok aşikar olan, burada-şimdi olan bir şeydir. Sır, varoluşun böyleliğidir; bu nedenle gurunun cevabı, “Hayat bir ırmaktır” olmuştur.
    Guru bir ırmağın kıyısında oturuyor ve ırmağın akışını izliyor olmalıydı. O anda bilinci tamamen ırmakla doluydu, ırmaktan başka hiçbir şey yoktu.
    Başka bir ustaya, “Hakikat nedir?” diye soruldu ve o, “Avludaki servi ağacı” dedi. Avludaki güzel servi ağacına bakıyor olmalıydı; o andaki herşey serviydi. O an servi ağacıyla doluydu, o an servi ağacından başka bir şey değildi.
    Ve başka bir usta çay içerken ona, “Hayat nedir? diye soruldu. “Bir bardak çay” dedi, usta.
    Diğer bir ustaya da, usta keten tartarken, “Buda nedir?” diye soruldu ve usta “Bir buçuk kilo keten” dedi.
    Bu cevaplar olağanüstü önemlidir. İlk bakışta önemli gibi görünmezler. Ustaya ulaşmak için elli yıl çalışmış olan, ustaya ulaşmak, hayatın sırrını öğrenmek için bütün hayatını harcamış olan birini -ustanın “Hayat bir ırmaktır,” veya “Bir bardak çay,” veya “Avludaki servi ağacı,” veya “Bir buçuk kilo keten” demesi gerçekten çılgına çevirebilir. Bu herkesi çılgına çevirir. Ama cevaplar olağanüstü güzeldir.
    Bu an cevaptır, o an her ne ise. Başka bir cevap yoktur. Anın
    gerçekliği cevaptır. Hakikat, burada-şimdidir fakat ego, burada-şimdi olan hakikatle asla tatmin olmaz. Ego zor bir şeyler ister, o zorluklarla büyür. Ego büyük mücadelelerle yaşar. Eğer hayat bir bardak çaysa egon hangi zemin üzerinde duracak? Eğer hayat sadece avludaki servi ağacıysa nasıl büyük bir ermiş, bir mahat-ma olabilirsin? Başka olasılık yoktur -ego yok olmak zorunda kalacaktır. Eğer hakikat bu kadar basit ve aşikarsa bu durumda ego beslenemez. Beslenebileceği birşey kalmamıştır.
    Usta, “Hayat bir ırmaktır,” dediğinde adamın ayağının altındaki dünyayı çekip aldı. Adam, olağanüstü anlam içeren, bir vahiy, Tanrı’nın gökten inmesi, büyük bir ışık, sonsuz ışığın oluşması, bir görüntü, tamamen olağandışı bir şey beklemiş olmalıydı.
    “Hayat bir ırmaktır mı?” -bu kadar sıradan bir ifade mi? Fakat bunun üzerinde derinlemesine düşünürsen gökten Tanrı’nın inişini, büyük ışığı, sana görünen sonsuz ışığı, anormal şuur durumları meydana getiren, rengarenk, manevi deneyimleri bulabilirsin. Bunların hepsi çocukça şeylerdir. Hepsi egonun oyuncaklarıdır.
    Gerçek din aşikar olandan ibarettir. Aşikar olan, sıradan olan esrarlıdır. Her zaman seninle olan, seninle olmuş olan ve seninle olacak olan aşikar, Tanrı’dır. Seninle Tanrı arasında bir mesafe yoktur. Tek bir adım bile atmaya gerek yoktur.
    Eğer onu anlarsan bütün dinleri, bütün kutsal metinleri anla-mışsındır.
    Fakat ego sorun yaratacaktır. Ego asla basit şeylerle ilgilenmez çünkü o, basit şeylerle yükseklerde süzülemez. Bir şey ne kadar zorsa ego için o kadar iyidir. Bu yüzden dinler gereksiz zorluklarla ilgili hale gelmişlerdir. Bu zorluklara sofuluk, çilecilik adı verilir; bunlar egonun gıdasından başka bir şey değillerdir. Hakikati bulmada kimseye yardımları olmamıştır. Aslında bunlar en büyük engellerdir.
    Egonun talepleri yüzünden din bir hastalık haline gelmiştir, din nevrotikleşmiştir. Ego tamamen zor bir şey ister ki böylece, ona erişirsen özel bir ayrıcalık haline gelsin -ona sadece sen eriş-tiysen, başkası değil. Hakikatin Everest zirvesi veya ayda yürümek gibi bir şey olmasını ister; senin talep edebileceğin kadar özel bir şey olmasını ister. Onun sayesinde sen özel olursun.
    Bu nedenle din yavaş yavaş sado-mazoşist hale geldi. “İşkence et kendine” -ne kadar işkence edersen o kadar dindarsın. Kişi kendine işkence ettiğinde ve başkalarına da kendilerine işkence etmelerini öğrettiğinde iki kat hastalıklı hale gelir. Kendine işkence ettiği için bir mazoşisttir ve başkalarına kendilerine işkence etmeyi öğrettiği için de bir sadist olur.
    Sado-mazoşizm, din adına yeryüzünde var oldu. Bu yüzden sadece nevrotik insanlar dinle ilgilenir hale geldiler. Sağlıklı insan ondan uzak durur.
    Size öğrettiğim din sağlıklı insan içindir. Egolarını tatmin etme arayışında olmayan insanlar içindir. Sıradan olmaya, tamamıyla sıradan olmaya hazır olanlar içindir. Aşikar olanın içinde erimeye hazır olanlar içindir. Evlerini bu anda, bu güzel şimdide yapmaya hazır olanlar, bir cennet özlemi çekmeyenler, hiçbir şeyin özlemini çekmeyenler içindir; herhangi bir öbür dünya arzusu olmayanlar ve bir yerlerde altın bir tahtın üzerinde oturan bir Tanrı arzusu olmayanlar içindir; Tanrı’sı bütün varoluşa yayılmış olan, kuşların ötüşlerinde ve ağaçların yeşil yapraklarında ve çiy damlalarında ve güneş ışınlarında ve sende ve bende -ve her şeyde olan içindir; Tanrı’sı hayattan ve varoluştan ayrı olmayanlar içindir; Tanrı’sı bir bardak çayda olabilenler için, Tanrı’sı akıp giden ırmak olabilenler için, Tanrı’sı avludaki servi ağacı olabilenler için ve Tanrı’sı bir buçuk kilo keten olabilenler içindir. Bu küfür değildir. Tanrı’nın, Buda’nın bir buçuk kilo ketene indirgenmesi değildir; tam tersine bir buçuk kilo keten kutsallığa, Budalığa, Tanrı’ya dönüştürülür. Bu küfür değil, bugüne kadar söylenmiş en kutsal sözlerden biridir.
    Bu, anlaşılması gereken en temel hakikatlerden biridir. Ondan sonra bu güzel meselin içine girmek çok kolay olacaktır.
    Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
    Her kelime üzerinde derinlemesine düşün:
    Bir zamanlar cennet meyvesini işiten ...
    Dindar olan insanların pek çoğu sadece malumat edinerek dindar olurlar. İşin özünü kaçırdıkları yer burasıdır; ilk adımları yanlış patikaya atılmıştır.
    Eğer hayatın seni dindar yaparsa bu tamamen farklı bir şey
    dir. Eğer senin kendi hayat deneyimin, senin içinde hakikat hakkında bir sorgulama başlatırsa bunun içinde bir güzellik vardır. Fakat sadece işitmiş olduğun için -insanlar Tanrı hakkında, cennet, nirvana ve aydınlanma hakkında konuşuyorlar -ve onların konuşmaları ve yüzyıllardır sürekli devam eden propaganda ve milyonlarca kitap ve kutsal metin ve kiliseler ve tapınaklar ve camiler ve dinin her yerde öğretilmesi ve çocukluktan beri Tan-rı’nın varlığına cennetin varlığına ve onu aramak zorunda olduğuna şartlandırılman yüzünden .eğer arayışla ilgilenmen bu şartlandırmalar yüzündense, arayışın en başından itibaren talihsizdir. Zaten yanlış yönde harekete geçmişsindir. bu senin arayışın değildir, ödünç alınmıştır. Kalbindeki özgün bir arzu değildir, o sadece kafandadır. Kazara olan birşeydir; sana söylendiği için vardır. Eğer sana söylenmemiş olsaydı hiç merak etmeyecektin. Bunu görebilirsin.
    Bir Jaina bana geldiği zaman asla Tanrı’yı nasıl bulacağını sormaz çünkü onun kutsal metinlerinde herhangi bir Tanrı inancı yoktur. O, mokshaya, nihai özgürlüğe, kurtuluşa nasıl ereceğini sorar. Tanrı’nın onun için hiçbir anlamı yoktur çünkü Tanrı hakkında hiçbir şey öğretilmemiştir ona. Tanrı’nın yokluğu da öğre-tilmemiştir ama zihni belirli bir şekilde şartlandırıldığı için ona, tamamıyla farklı bir çağrışımı olan başka bir kelime verilmiştir. Ona, senin ruhunun dünyada esaret altında olduğu ve bu esaretten kurtulup nihai özgürlüğe erişmek zorunda olduğu öğretildi. Bütün düşkünlük, tahakküm etme, baskınlık esaretleri yok olduğunda, açgözlülük, öfke, cinsellik kalmadığında, geriye kimse kalmadığında ve sen saf bir ruh olduğunda ... o zaman ulaşacak-sındır nihai özgürlüğe. Amaç, moksha budur. O, moksha hakkında soru sorar.
    Fakat hiçbir Hristiyan bana moksha, özgürlük hakkında birşey sormaz. Bu ona söylenmemiştir. O, kişinin, Tanrı’nın krallığına nasıl, hangi yollarla girebileceğini sorar. Nasıl Tanrı olunacağını asla sormaz çünkü ona böyle birşey söylenmemiştir. Aksine, ona hiç kimsenin Tanrı olamayacağı söylenmiştir. Tanrı Tanrı’dır ve sen de sensindir, Tanrı yaratıcıdır sen de yaratılan -bir yaratılan nasıl yaratıcı olabilir ki? Yani, Tanrı olma fikri bile küfür, günah, büyük bir günah olarak görünür. O asla nasıl Tanrı olunacağını, Tanrı’nın
    nasıl gerçekleştirileceğini sormaz. Hayır! Onun bütün istediği, Tanrı’nın krallığına nasıl girileceğini bilmektir, hepsi bu.
    Ama bir Vedantin bana geldiğinde onun sorgulaması da tamamen farklıdır. O, “Nasıl Tanrı olunur? Nasıl mutlak hakikat olunur?” der. O, Tanrı’nın krallığını sormaz. Ona, sen tat-vamasi-sin denmiştir. Sen kendi özünde Tanrı’sın, onun için Tanrı’lığına eriş. Aham brahmasmi -ben Tanrı’yım- ona annesinin sütüyle verilmiştir. Bu fikre doyurulmuştur. O, nasıl Tanrı olunacağını sorar. Bu farklı sorgulamalar nereden geliyor?
    Ve bir Budist geldiğinde o asla nasıl bir Tanrı olacağını sormaz çünkü onun dinbilimine göre Tanrı yoktur. Onun dinbilimi herhangi bir Tanrı kavramı içermez. Aslında ona din bilimi demek doğru değildir çünkü bir ilah, Tanrı yoktur. Herhangi bir ruha inanmaz bu yüzden insanın -hiç olmayan -kendi varlığını nasıl gerçekleştirdiğini asla sormaz. Kendini gerçekleştirme onun için tamamıyla saçmadır. Ruha inanmadığı için kurtuluşa erme sorunu da yoktur; kurtuluşa erdirilecek hiç kimse yoktur. O halde onun sorgusu nedir?
    O, nirvanayı sorar. Nirvana bu aldatıcı hayat alevini söndürmek demektir. Onun sorgusu son derece negatiftir; o yalnızca olmamayı sorar. Bir ruh olmaya dair, bir Tanrı olmaya dair, Tan-rı’nın krallığına dair herhangi bir soru yoktur. Onun sorgusu son derece negatiftir. O, olmamayı sorar, alevini tamamen nasıl söndüreceğini sorar, nasıl mutlak boşluk olacağını sorar, geriye hiçbir şey kalmamacasına boşluğun içinde nasıl kaybolacağını sorar.
    Jaina kendi benliğini nasıl özgür kılacağını sorar, Budist de kendi benliğinden nasıl özgür olacağını. Fakat bu farklı sorgulamaların hepsi rastlantısaldır, ödünç alınmadır. Senin soruların bile, senin sorgulamaların bile ödünç alınmıştır. Senin sorgun bile senin değildir. Bu doğru değil ve doğru olmayan bir sorguyla başladığında asla doğru bir sonuca ulaşmazsın.
    Bu, her arayanın karşılaşmak zorunda olduğu en büyük sorunlardan biridir. İşittiğinle başlama, hissettiğinle başla. Varoluşun güzelliğini ve esrarını hissedemiyor musun? Varoluşun bu mutlak şiirini hissedemiyor musun? Varoluşun şiirini hissetmek için Vedalar’a dalmak mı zorundasın? İncil’e dalmak mı zorundasın? Buda’ya, İsa’ya, Krishna’ya sormak mı zorundasın? Sen ken
    di başına göremez misin? Görmek için gözlerin, işitmek için kulakların, hissetmek için bir kalbin yok mu? O halde burada ne yapıyorsun? Nesin sen? Canlı mısın, değil misin?
    Canlı kişi hayata bakandır, hayata tanıklık edendir; yalnızca hayata tanıklık eden değil, tanıklığın kendisine de tanıklık edendir. İşte o zaman büyük bir sorgulama başlar -”Nedir bütün her-şey?” Bu ödünç değildir, başka birinden işitilmiş de değildir. Bir filizin tohumdan fışkırması gibi senin varlığının en derin çekirdeğinden fışkırır. Artık, sorgulama plastik değildir; o gerçek bir güldür. Ve sadece gerçek bir gülün gerçek bir kokusu vardır.
    Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı.
    O sadece işitmişti; ve işittiğinde yanlış anlamaya mecbursun-dur.
    “Cennet Meyvesi” sadece bir metafordur. Sadece onu söylemenin bir yolu, onu söylemenin şiirsel bir yoludur. Nihai hakikat kelimelerle ifade edilemez. Hiçbir kelime onu ifade etmeye yetmez. Bu yüzden metaforlar kullanılmak zorundadır, benzetmeler kullanılmak zorundadır, sana sadece küçük bir işaret, küçük bir tat vermek için.
    Sana hakikati doğrudan göstermek zordur bu nedenle bazı dolaylı yollar ve araçlar bulunmak zorundadır. Meseller, hikayeler anlatılmak zorundadır çünkü hikayeler doğrudan hiçbir şey söylemezler, onlar sadece sana güç algılanan, ince imalar verir.
    Cennet Meyvesi -ne demektir bu? Eğer onu birinden işittiy-sen o yalnızca “cennet meyvesi” demektir. O zaman bir meyve düşünmeye başlarsın. O bir meyve değil, berekettir. Meyve yalnızca bir bereketli olma durumunu temsil eder. Meyve üç şeyi temsil eder: Biri bereket, diğeri çiçeklenme, öteki de kokudur. Bunların üçü birlikte var olduğunda -meyve, çiçek ve koku -dördüncü bir şey ortaya çıkar. Bu da ermedir. Bu, gerçek amaçtır.
    Eğer Cennet Meyvesi sembolünün şifresini çözmeye, onu yorumlamaya çalışırsan nasıl çalışacaksın, şifresini nasıl çözeceksin? Hristiyan, onun Tanrı’nın Krallığı anlamına geldiğini düşünecek, Brahman Tanrı-idrakı olduğunu düşünecek, Jaina benliğinin özgürleşmesi sanacak ve Budist benliğinden özgürleşme anlamına geldiğini düşünecek. İşte yine sürünün tuzağına düştün.
    Birazcık daha zeki ol. Kendi varlığına birazcık daha güvenir ol.
    Bu güzel metaforların şifresini kendi başına çöz; derinlemesine düşün onlar hakkında.
    Bu yüzden hikayeler üzerinden konuşuyorum. Onlar üzerinden hiç kimse konuşmamıştı. Niçin ben bu küçük hikayeler üzerinden konuşuyorum? -sadece nasıl düşüneceğine dair sana birkaç ipucu vermek için. Bunlar bu hikayeler üzerine yapılan yorumlar değiller; ben bir yorumcu değilim. Ben yalnızca senin düşünmene yardım ediyorum. Sana çok sabit bir anlam vermek istemiyorum, ben yalnızca son derece akışkan, belirsiz, puslu bir bakış vermek istiyorum. O zaman araştırmak, aramak ve bulmak zorunda kalırsın. Sonuç, senin sonucun olmak zorunda. Ben, nasıl düşüneceğine dair birkaç ipucu verebilirim sana. Burada yaptığım yalnızca bundan ibaret ... sadece nasıl düşüneceğine dair ipuçları, sonuçlar değil! Bana dayanma. Sana tek bir sonuç bile vermeyeceğim çünkü bir sonuç bir kez başka biri tarafından verildi mi, bütün hakikati kaybeder, yalan olur. Bana göre doğru olabilir ama onu sana verdiğim anda yanlış olur. Aktarmanın kendisinde bütün hakikatini kaybeder. Benim için o gerçek bir gülken, sana ulaştığı anda o bir plastik çiçektir.
    Her çağın, her memleketin bütün mistiklerinin daima karşı karşıya kaldıkları büyük sorun olan lisan sorunudur bu. Lisan, günlük, sıradan gerçekliğin aktarılması için yeterince iyidir: İlahi gerçekliğin aktarılmasındaysa tamamen yetersizdir.
    Fakat bazı yollar bulunmak durumundadır çünkü o, aktarılmak zorundadır. Bir mesel, bir hikaye güç anlaşılır bir yoldur, ince bir yoldur, dolaylı bir yoldur. Hikaye hedefe eriştirmez, o yalnızca senin içinde bir süreci tetikler. O, başına düşen bir taş gibi değildir. O, bir çiçeğin gelip seni sarmalayan ve seni okşayan kokusu gibidir.
    Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
    Başka birinin gerçeğine inandığın an ona tamah etmeye başlarsın. Ve hakikate tamah edilemez. Hakikate tamah eden kişi ona asla eremeyecektir.
    Hakikat, tamah edilecek bir mal değildir. Hakikat, arzulanacak ve özlemi çekilecek bir şey de değildir. Hakikat senin dışında bir yerde sahip olunacak bir şey değildir. Hakikat senin içinde çi
    çeklenen bir şeydir; onu kimseden almazsın. Ve eğer hakikate erersen, para gibi, sen sahip olduğun için başkasının kaybettiği bir şey değildir o. O, dünyada bir nicelik değil, varlığın bir niteliğidir.
    Buda aydınlandığında başka birisi acı çekmiyordu: Buda aydınlanmaya yükseldiğine göre şimdi birisi yoksun olmalıdır, aydınlanmaya erişemeyecektir. Eğer biri zenginleşirse doğal olarak, başka bir yerde başka biri yoksullaşacaktır. Hakikat için bu geçerli değildir. O bir nicelik değildir -unutma bunu -o bir niteliktir.
    Eğer ayın güzelliğini gördüysem bu, ayın güzelliğinin bir kısmını aldığım ve ben ona sahip olduğum için artık başka hiç kimsenin güzelliği göremeyeceği anlamına gelmez. O bir niteliktir! Milyonlarca insan güzelliği görebilir. Bu bir mücadele meselesi değildir, ortada bir münakaşa yoktur. Aksine, ayın güzelliğini ne kadar çok insan görürse ay o kadar güzelleşir.
    Aslında bu, şairlerin, ressamların ve estetik ilminin alanına girmiş insanların en büyük gözlemlerinden biri olmuştur: öyle ki, bir şair ay hakkında bir şiir yazdığında ayın, daha önce farkedil-memiş bir güzelliğini açığa çıkarır. Pek çok insan onu görebilecektir artık; duyarlılıkları uyandırılacaktır.
    Gün doğumunu görmüşsündür ama Vincent Van Gogh’un doğan güneşini, gün ortasındaki güneşini ve batan güneşini gördüğünde hayrete düşersin; güneşe dair tamamen farklı bir bakışa sahiptir o. O, güneşe hiç kimsenin olmadığı kadar çılgıncasına aşıktı. Bir yıl boyunca sürekli olarak güneşi, güneşi ve güneşi resmediyordu. Bir yıl boyunca sürekli olarak güneşin altında dikiliyordu. Hava çok sıcaktı fakat o, güneşi bütün halleriyle yakalamak istedi. Güneşi bütün halleriyle, bütün kaprisleriyle, bütün ifadeleriyle yakaladı ama kendisi aklını kaçırdı. Bir yıl sadece güneşin altında dikilmek, güneşe bakmak -hava aşırı sıcaktı ve o, buna dayanamadı. Güneşe karşı öyle bir sevgisi vardı ki onun için aklını kaçırdı.
    Eğer Van Gogh’un güneş resimlerini görürsen, ilk defa olarak, güneşin güzelliğinin farkına varırsın. Güneşe baktığın zaman, Van Gogh’un görme gücünden bir şeyler senin ruhuna işleyecektir.
    Doğa şairleri olduğu için doğa daha güzeldir. Doğa ressamları olduğu için doğa daha güzeldir. Pek çok insan ondaki güzelliği gördüğü ve bu bizim varlığımıza işlemiş olan bir miras olduğu için doğa daha güzeldir.
    Hakikat para gibi değildir, hakikat güzellik gibidir. Onu ne kadar çok insan görürse o kadar berraklaşır. Ona ne kadar çok insan sahip olursa o kadarı da sahip olabilir. Ortada tamah etme meselesi yoktur.
    Fakat kadın sadece işitmişti, kadın sadece cennet meyvesi hakkındaki söylentileri toparlamıştı. Şimdi son derece mutsuz ve çaresiz olmalı: “Başkaları erişti ama ben erişemedim. Dünyaya göstermek zorundayım, kendimi kanıtlamak zorundayım.”
    Bu bir ego tribidir, doğru bir arayış değildir; bu o aynı ego tri-bidir. Bazı insanlar daha çok ve daha çok para biriktirmeye çalışıyorlar ki para yığınının üzerinde dikilip dünyaya, “Kimse benden daha çoğuna sahip değil” diyebilsinler. Birisi de iktidar-siyaset dünyasına dalıp bir ülkenin başkanı olabilir ve “Bak! Ben ulaştım” diyebilir. Ve sonra, cennet meyvesine eriştiklerinde dünyaya: “Şimdi benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben bir Gerçekleşmiş Kişiyim. Ben eriştim ve sizin hepiniz Cahilsiniz ve hepiniz Günahkarlarsınız ve hala dünyanın çamuru içinde sürünüyorsunuz. Ben onun ötesine geçtim” diye ilan edeceklerini düşünen başkaları var. O zaman da birileri, “Senden daha kutsalım” diyen bir ifadeye sahip olabilir.
    Bu kadın ona tamah etti. Eğer hakikat, Tanrı, aydınlanma hakkında bir şeyler işitirsen, içinde büyük bir arzu doğar: “Diğerleri bende olmayan bir şeye sahip oluyorlar. Ona sahip olmalıyım.
    Tam da başka birinin güzel bir eve sahip olması ve senin tamah etmen; başka birinin güzel bir karısının olması ve senin tamah etmen gibidir. Hakikat bir güzel ev midir? Hakikat bir güzel kadın mıdır?
    Hakikat bir ‘şey’ değildir, hakikat bir ‘hiçbir şey’dir. Hakikat senin dışındaki bir mal değildir, o bir deneyimdir, o senin mane-viliğindir. O, varlığının tam merkezinde hissedilir, yaşanır. Ona sahip olunamaz, ona tamah edilemez -ama böyle olmaya devam ediyor.
    Daha geçen gün birisi, onu ikna edersem bir sanyasin olacağını söyleyip, turuncu giyerek ve mala takarak mutluluğa erişeceğine onu ikna edip edemeyeceğimi sormuştu... İşte bu açgözlülüktür ve açgözlü birisi sanyasin olamaz. Ve mesele benim seni ikna etmem değil; sen, sanyaslığa kabul edilmeye değer olduğun konusunda beni ikna etmek zorunda olacaksın. Sen beni, sadece Tanrı hakkında konuşan diğerlerini duyduğun için sorgulamaya gelmediğin konusunda, tam tersine, içinde büyük bir içsel arzu, bir özlem, bir susuzluk uyandığı, tutuşmuş olduğun, içinde “Eğer kim olduğumu bilmiyorsam, eğer nereden gelip nereye gitmekte olduğumu bilmiyorsam hayat yararsızdır. Bunu bilmek zorundayım çünkü bunu bilmediğim sürece, yapmakta olduğum ne olursa olsun ahmaklıktır, aptallık olacaktır. Kim olduğumu bilmeden her ne yaparsam anlamsızdır. Anlam ancak doğamı anladığımda ve doğama göre hareket etmeye başladığımda ortaya çıkar. Ancak, benimle çevremi saran varoluş arasında bir uyum olduğu zaman sevinç ve mutluluk varolabilir” diyen bir tutku doğduğu konusunda ikna etmek zorunda olacaksın.
    Mutluluk arzulanacak bir şey değildir, tamah edilecek bir şey değildir.
    Fakat bunu bana sormuş olan kişi, başkalarının, eğer bir san-yasin olursan Tanrı’ya, mutluluğa erersin dediklerini duyarak buraya gelmiş olmalı. Şimdi benden onu ikna etmemi istiyor.
    Ben bir satıcı değilim! Sana Tanrı satmıyorum! Seni niçin ikna edeyim ki? Eğer susadıysan ırmağa sen gelirsin. Irmağın umurunda olmaz, ırmak hiçbir şekilde “Ben suyum ve senin susuzluğunu giderebilirim” diyerek seni ikna etme ihtiyacı hissetmez. Eğer susadıysan sen uğraşacaksın. Sen uğraşmak zorunda olacaksın, başka bir yolu yok bunun.
    Fakat sorun daima, başkalarını işittiğimiz için, kendi varlığımızın içinde doğan herhangi bir tutku hissetmediğimiz için ortaya çıkar. Bizim tutkumuz ödünçtür, yüzeyseldir. Fakat, hakikate dair kendine ait bir tutkusu olmayan bir insan, henüz insan değildir. O hala hayvanlar aleminin bir parçasıdır, bilinçsiz yaşıyordur. En azından, sadece küçük bir susuzluk bile olur ama kendine ait bir susuzluk getirmek zorundasın.
    Duydum ki.
    Avarenin biri, bir kır evinin kapısını çaldı ve kapı açıldığında ev hanımına, “Afedersiniz hanımefendi, acaba benim için bir ceketin üzerine düğme dikebilir misiniz diye soracaktım” dedi.
    “Tabii” dedi kadın kibarca, “İçeri gel.”
    Avare girdi ve kadının eline bir düğme tutuşturdu.
    “Güzel,” dedi kadın, “Peki ceket nerede?”
    “Şey, bende düğmeden başka birşey yok hanımefendi. Belki
    siz düğmeye bir ceket dikersiniz diye düşünmüştüm.”
    Fakat Tanrı arayışına giren insanların düğmesi bile yok. Ben ceketi vermeye hazırım ama en azından düğmeyi getir! En azından kendi susuzluğunu, biraz daha hızla atan kendi kalbini, bir risk alma istekliliği, bir şey adama, ithaf etme istekliliği, birşey-lerden fedakarlık etme istekliliği . bir risk alma istekliliği.
    Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim?”
    Sabr veya Sabar önemli bir kelimedir, sabır demektir.
    Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim?”
    Bu meseller nesnel sanat örnekleridir. Her kelimenin bir önemi vardır ve her kelime üzerinde derinlemesine düşünülmek zorundadır. Bu dervişe niçin Sabar diyoruz? Bu, kesinlikle onun adı değil. Bu yüzden hikaye, “Adına Sabar diyeceğiz” diyor.
    Sabar, sabr kelimesinden gelir: sonsuz sabır demektir. Arayışta olanlar sonsuz sabra ihtiyaç duyacaklardır. Sabır en büyük dini niteliktir; eğer sabrın varsa başka birşeye gerek yoktur. Sabır yeterlidir, kendi başına yeterlidir. Sabır, umut, güven, acelesi olmamak, sabırsız olmamak demektir. Sabırsızlık, senin kolay güvenen biri olmadığını gösterir. Sabırsızlık, kendini Tanrı’nın dileğinin üzerine geçirmek istediğini, onu hemen şimdi istediğini gösterir. Tanrı’nın kendi başına çalışmasını istemezsin. Sabırsızlık, “Benim dileğim senin dileğinden daha büyük” anlamına gelir. Sabır, “Dileğimi senin dileğine teslim ediyorum. Sen benim dileğim ol, yani ben ne zaman olgunlaşırsam o zaman -sonsuza kadar beklemem gerekse de sorun değil -güveneceğim, ümit edeceğim. Cesaretimi kaybetmeyeceğim, hevesim kırılmayacak” demektir.
    Sabır üzerinde sadece düşün. O bile kendi başına bir meditas-yon yaratacaktır. Sabırlı insan meditatif bir hal alır çünkü o rahattır. “Tanrı nasıl olsa bana göz kulak oluyor, bunu neden dert edeyim ki?” der.
    Tanrı yeryüzünden ne kadar yok olduysa o kadar sıkıntı girdi yeryüzüne. Bunu izleyebilirsin; arada kesin bir ilişki var. İnsanlar güvenirken, inanç içindeyken, Tanrı’nın varlığını, bize göz kulak olunduğunu, bu yeryüzünde yabancılar olmadığımızı, ait oldu
    ğumuzu, bizi daima doğru yola götürmeye hazır görünmez bir el olduğunu, dert etmeden yaşayabileceğimizi bildiği zaman bir memnuniyet doğar, huzur, sessizlik, sükûnet, bir dinginlik ortaya çıkar.
    Bunların hepsi kayıptır artık çünkü Tanrı’ya güven kaybedilmiştir. İnsan Tanrı’yı kaybettiği an herşeyi kaybeder -çünkü artık yalnızca kendine güvenmek zorundadır ve o çok miniktir, varo-luşsa devasa büyüklüktedir. İnsan sadece bir atomdur ve bu atom, sonsuz varoluşla mücadele etmeye çalışmaktadır. Gerilim, keder, umutsuzluk, hüsran, sıkıntı, intihar, delilik tabii ki olmak zorundadır.
    Dindar kişi varoluşla rahat olandır, ırmağı yönlendirmeye çalışan değil tam tersine ırmağın içinde eriyen ve ırmağa, “Nereye gidiyorsan beni de götür çünkü amaç senin gitmekte olduğun yerdir” diyendir. Dindar kişi sabırlı olandır, “Kendime ait bir hedefin peşinde olmayacağım, peşinde olacağım özel bir hedefim yok. Bu sonsuz evren nereye gidiyorsa ben de gidiyorum” diyendir. Yani bütünün kaderi neyse parçanın kaderi de odur. Bu sabırdır. Bu, sabrdır.
    Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?... “
    Yanlış bir soru sormaktadır. “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?” diyor.
    Lao Tzu’nun ünlü sözünü hatırlayın: “Ara ki asla bulamayasın; arama ki bulunmuş olsun”. Aramakla kötü yola saparsın çünkü aramak “benim dileğim” anlamına gelir, aramamak bırakmak egonun kaybolması anlamına gelir. Ve sen her olmadığında Tanrı olur. Lao Tzu haklıdır: Ara ki kaçırasın; arama ki bulasın.
    Aramayış bulmanın yoludur. Tuhaf, mantıksız görünecektir ama bu böyledir. Bu varoluş mantıksızdır; o yüzden ona esrar diyoruz. Eğer mantıklı olsaydı hiçbir esrarı olmayacaktı. Eğer varoluş mantıklı olsaydı o zaman dine ihtiyaç olmayacaktı, bilim yeterli olacaktı. Varoluş mantıklı olsaydı bilim herşeyi keşfedecekti. Fakat, çok şükür, mantıklı değil. Mantık ancak bir yere kadar gider sonrası fiyaskodur. Ve mantığın bittiği yerde gerçek varoluş başlar.
    Varoluş bir esrardır. Onun yolu mantık değil sevgidir. Onun
    yolu düz yazı değil şiirdir. Onun yolu kafa değil kalptir.
    Şimdi bu kadın, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?” diyor. “Nasıl” sorusu, kafanın sorusudur ve bu meyveyi bulma fikri egoistçedir: “Sahip olmalıyım.” Bu, sahip olma, fethetme ve olma arzusudur, “ki böylece mevcut bilgiye erebileyim.” İşte bütün arzu, meyveye nasıl erişeyim ki böylece mevcut bilgi erişilebilir olsun.
    İnsanların acelesi var -hazır kahve gibi, hazır Tanrı istiyorlar. Bekleyemiyorlar. Bekleyemiyorsan pek umursamıyorsun demektir. Eğer umursarsan bekleyebilirsin; ne kadar umursarsan o kadar bekleyebilirsin. Eğer gerçekten umursuyorsan sonsuza kadar bekleyebilirsin. Umursamıyorsan da acelen vardır. “Eğer hemen şimdi mümkünse, anında, tamam; yoksa zamanımı harcamam, zaman harcamaya değmez” diyorsun.
    Tanrı mevsimlik bir çiçek değildir, o bir Lübnan sediridir -büyümesi zaman alır. Bulutlara ulaşmak zaman alır. Aslında zaman yeterli değildir, o sonsuza kadar sürer. Zaman kısa kalır.
    Ve ben Tanrı’nın şimdi ulaşılabilir olmadığını söylemiyorum. Anlaşılması gereken diğer bir paradoks da şudur: Sonsuzluk daima şimdidir. Şimdi, sonsuzluğa açılan kapıdır. Fakat o kapı yalnızca sabırlı olan için mevcuttur çünkü acelesi olanlar ve “Hemen bunu istiyorum,” diyenlerin acelesi, zihinlerinde öyle bir bulut ve gürültü yaratır ki şimdiyi göremezler. Şimdiyi görmek için insanın son derece berrak bir zihne ihtiyacı vardır. Ve bilinç yalnızca orada hiçbir arzu, hiçbir acele, hiçbir özlem olmadığında berraktır. Bilinç yalnızca sen hiçbir yere gitmiyorken berraktır. Sadece sessizce oturuyor, hiçbir şey yapmıyorken bahar gelir ve otlar kendiliğinden yeşerir. Bu sabırdır.
    “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur,” dedi derviş. “Fakat böyle yapmazsan, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.”
    Bu, bilen herhangi birinin söyleyeceği şeydir: “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur” Ne demek istiyor?
    “Çalışmak” kelimesi, Sabar’ın kullanmış olması gereken kelimenin karşılığı değildir.
    Hindistan’da bizim swasthya diye bir kelimemiz var. Çalışmak olarak tercüme edilebilir fakat bu bütün anlamı kaybettirir. As
    lında swasthya, öz-çalışma, kendini çalışma anlamına gelir. Bu bir, kutsal metin okuma meselesi değildir, gittikçe daha fazla bilgiye gark olma meselesi de değildir. Bu, gittikçe daha fazla, kendi içine yönelme, dönüşüme yönelme meselesidir.
    Sufiler, “Bizimle çalış,” demekle, “Bizimle ol,” demek isterler sadece. Bir ustayla olmak çalışmadır; sadece ustayla olmak, adap, sadece, bilen birisinin huzurunda olmak, onun huzurunu içmek, onun varlığının zevkine varmak, onun tadına bakmak, onun enerjisini hazmetmek. Eğer bir Sufi çalışma meclisine gelirsen hayrete düşersin: Batının çalışma meclisleriyle hiç alakası yoktur. Batılı bir çalışma meclisinde bir kitap okursun, sonra sorular sorulur, cevaplar verilir ve bunu tartışma takip eder.
    Bir Sufi çalışma grubunda hiçbir soru sorulmaz, hiçbir kitap okunmaz. İnsanlar saatler boyu sessizce otururlar ve belki birisi sallanmaya başlar. Fakat hatırlanması gereken bir nokta hiç kimsenin birşey yapmak zorunda olmamasıdır. Birinin birşey yapması iyidir. Bazen birisi birşey söylemeye başlar, ama kurala uyulmak zorundadır: Kimse birşey söylemeye uğraşmamalıdır. Eğer kendiliğinden olursa, eğer bir işi birşeyin söylenmesi gerektiğini, söylenmeye kendiliğinden hazır olduğunu, dilin ucunda olduğunu ve “bana rağmen” dışarı çıkmak istediğini düşünürse o zaman tamamdır.
    Aynen Quakerların dua toplantısı gibi. Quakerlar bunu Sufi-lerden öğrendi. Orta Çağ’da Sufiler Avrupa ülkelerinin içlerine kadar ilerlediler. Quakerlar sessizce oturmayı Sufilerden öğrendiler. Quakerlar saatlerce sessizlik içinde otururlar, sonra birisi ayağa kalkıp bir şeyler söylemeye başlayabilir fakat bunlar büyük ölçüde esinle gelen ifadelerdir. Kişinin kendisinden değildir -sanki Tanrı ona sahip olmuş gibidir. İçi boş bir bambuya, bir flüte dönüşmüştür ve bilinmeyen bir enerji onun aracılığıyla şakımaya başlamıştır.
    Kurala uyulmak zorundadır. Ama bir Quaker grubunda kurala uymak çok zordur çünkü temel birşey eksiktir -usta eksiktir.
    Bir Sufi grubunda usta bir zorunluluktur. Sufi grubu yalnızca merkez orada olduğunda oluşur. Quaker grubu sadece geleneksel bir şeydir. Bunu Sufilerden öğrendiler ama bir şeyi kaçırdılar. Zahirî olanı, adabı, etiketi, sessizlik içinde nasıl oturulacağını öğ
    rendiler -bir usta olmadan bile bu güzeldir, sessizce oturmak güzeldir -fakat zihin çok kurnazdır. Zihnin sana hileler yapabilir; zihnin bir şeyler söylemek isteyebilir, zihnin, “Artık ben Tanrı’nın aracıyım” fikrine kapılabilir. Ve bu, sen diğerlerini aldatmaya çalıştığın için değildir; zihnin seni aldatabilir ve sen ayağa kalkabilirsin ve sen hiçbir şey yapmıyormuş gibi hissedersin. Çünkü bir Quaker grubunda kontrol yoktur.
    Sen bir Sufi ustayla beraberken kontrol vardır. O seni anında durduracaktır; bunun, zihninin bir oyunu olduğunu anlayacaktır. Bu belki de senin bilinçaltı zihninden gelir ama yine de senin zih-nindendir. Onun nereden geldiğinin farkında olmayabilirsin; bu, onun Tanrı’dan geldiği anlamına gelmez. Senin farkında olmadığın kendi derin bilinçaltından geliyor olabilir bu yüzden, Tan-rı’dan geliyor gibi görünebilir. Bir usta gereklidir, başından sonuna herşeyi görebilen, sadece bilinç zihnine değil bilinçaltı zihnine de bir ayna olan, önünde tamamen çıplak olduğun, önünde hiçbir şey gizleyemediğin bir usta. Onun mevcudiyetinin kendisi zihnin bütün stratejilerini önler.
    Bir ustayla birlikte olmak bu anlama gelir, adap. Sabar, “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman, benimle olman, burada olmayı öğrenmen olur. Sadece burada cereyan eden şeyleri izle” dediğinde bunu demek istiyor.
    Fakat kadının acelesi vardı. Çalışmak mı? Çalışmak için gelmemişti o. O, hemen, ağacın nerede olduğunu, bahçenin nerede olduğunu ve Cennet Meyvesinin nerede olduğunu öğrenmek istiyordu. Bir takım saçma şeyler üzerinde çalışarak zamanını harcamaya gelmemişti. Eldeki mevcut sonuçları istiyordu, acelesi vardı. Sabar bunu anında hissetmiş olmalıydı. Bu yüzden ilk söylediği, “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur, fakat böyle yapmazsan...” oldu. Kadının zihnini -onunla çalışmayacağını -görmüş olmalıydı. Çok fazla acelesi vardı; bir ustanın huzurunda olamazdı.
    “Kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.”
    Artık gidebilirsin ama sana bir tek şeyi hatırlatmak zorundayım. Unutma, bütün dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına. Seyahat
    uzun olacak. Eğer onu bu kadar acele istersen seyahat çok uzun olacaktır. Eğer beklemeye hazırsan seyahat çok kısa olabilir. Eğer sonsuza kadar bekleyebilirsen hemen şimdi de olabilir ama bek-leyemezsen yıllar, hatta hayatlar sürebilir. Bu sana bağlı.
    Kadın fırsatı kaçırdı. Acelesi olan insanlar ustaları daima kaçırırlar çünkü bir ustayla olmanın temel gerekliliği sabırdır ve onlar sabırsızdırlar. “Bana bir kestirme yol gösterebilecek başka birine gitsem daha iyi” diye düşünmüş olmalı.
    Kadın onun yanından ayrıldı ve başka birini aradı, Arif’i.
    Arif, bilen demektir. Gerçek bir ustaya, mükemmel bir ustaya gidersen senden pek çok şey talep edecektir. Senden mutlak teslimiyet isteyecektir, aynen Krishna’nın, müridi Arjuna’ya dediği gibi: Sarva dharma parityajya mamekam sharnam braja -”Bütün dinlerini vesaire terket ve ayağıma gel, teslim ol.”
    Gerçek usta talep edecektir ve mürit ne kadar büyükse talep de o kadar büyük olacaktır, potansiyel ne kadar büyükse talep de o kadar büyük olacaktır. Gerçek usta sadece sana bilgi vermek için orada değildir, o seni dönüştürmek için vardır. Fakat dönüştürülmeyi kim istiyor ki? İnsanlar, karşılığını vermeden istiyorlar bir şeyleri.
    Kadın bu yüzden Arif’e gitti. “Arif” bilen demektir. O bir usta değil, bir hocadır. Hoca çoktur ama usta çok nadir bulunur. Bu yüzden Sabar, “Bütün dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın, bütün dünyayı gezmek zorunda kalacaksın. O zaman da eğer ustayı tekrar bulabilirsen bu çok büyük bir şans olacaktır” diyor.
    Pek çok hocayla karşılaşacaksın; onlar her yerde varlar. İnsanlara çok çekici de gelirler çünkü onlar asla talepte bulunmazlar. Aksine onlar verirler, sana bilgi verirler, seni daha bilgili yaparlar. “Arif”, çok bilgili olan demektir, kutsal metinleri, doktrinleri, dogmaları bilen, zor din bilim problemlerini açıklayabilen, detaylara, sistemlerin çok derin, mantıklı karmaşıklıklarına girebilen bilgili biri. Fakat bilgi asla tatmin edemez. Karnı aç birini ekmek hakkında bilgilendirmek kadar nafiledir: Bilgi hep ekmek hakkındadır ama ekmek asla verilmez. Ekmek hakkında müthiş bir konuşma ama ekmek sadece hakkında konuşarak nasıl doyurabilir? Lamba hakkında konuşmak ışık yaratmayacaktır.
    Kadın kısa sürede hüsrana uğramış olmalı. Müthiş bir bilgi bi
    riktirmiş olmalı fakat hüsrana uğramış olmalı. Böylece yola devam ediyor.
    İnsanlar bir hocadan diğerine böyle geçerler. Bir ustayla karşılaşsalar bile onu kaçırma ihtimalleri çok yüksektir -çünkü beklentilerle gelirler. Ve hiçbir usta, hiç kimsenin beklentilerini gerçekleştirmemiştir; bu mutlak bir kriterdir. Eğer biri senin beklentilerini yerine getirirse o bir hocadır. Aslında, o senin bir takipçin-dir -o senin beklentilerini gerçekleştiriyor. Gerçek usta senin beklentilerini asla karşılamaz. Aksine, senin beklentilerini yıkmaya devam eder. Beklediğin her neyse o asla yapmayacaktır; o tam da aksini yapacaktır. Neden -çünkü eğer senin beklentilerini yerine getirirse seni asla değiştiremeyecektir.
    Sen tamamen değiştirilmek, mutlak bir şekilde değiştirilmek zorundasın. Sen bütünüyle yakılmak zorundasın. Beklentilerin senin zihninden kaynaklanır; zihnin yok edilmek zorundadır. Ancak ve ancak o zaman Tanrı kâbil olur. Durum böyleyken, gerçek bir usta senin beklentini nasıl yerine getirebilir?
    İnsanlar bir hocadan diğerine geçmeye devam ederler. Bir hocayla birkaç günlüğüne balayındadırlar ve sonra her balayı gibi bu da geçer ve birkaç gün sonra tükenirler. Bir hocayla ilk karşılaştıklarında mest olurlar; sanki arzularının gerçekleştirilmesinin zamanı şimdi gelmiş gibi görünür. Fakat kısa sürede bilgi sağlanır ama bilgi susuzluğunu dindiremez.
    Kadın hüsrana uğramış olmalıdır, bu yüzden başka birine gitti, Hakîm’e. “Hakîm” karakter sahibi olan kişi demektir, “arif” bilgi sahibi olan anlamına gelir. Kadının bilgiyle işi bitmiştir. Geniş bilgi sahibi birini buldu ama bu ne işe yarar ki? Şimdi, yalnızca bilgi sahibi olan değil pratiği de olan, karakterindeki bir şeyin, adamın bilgisini yansıttığı birisini istiyor.
    Böylece, başka birine gitmiş olmalı, Hakîm’e. Şimdi, karakter adamı bilgi adamından daha çekicidir çünkü bilgi adamı çok az insanın anlayabildiği entelektüel bir dünyada yaşar ama karakter adamı son derece dünyevidir, onu anlayabilirsin. Günde sadece bir kez yemek yer, yoksulluk içinde yaşar -bu çok aşikardır -ve o inancı gereği bir bekardır. Aptal biri bile onu anlayabilir. Zekaya hiç ihtiyaç yoktur, hiç zeka gerekmez bu nedenle ahmak insanlara çok çekici gelir karakter. Çevrelerinde karakter oluşturan in
    sanlar da vasattırlar çünkü karakter yaratarak bir şey değişmez, asla. Sadece yüzeyde iyi bir boyadır bu, içsel gerçekliğin aynı kalır.
    Ama insanlar üzerinde müthiş etkiye sahiptir. “Evet, bu adam sadece bilgili biri değil, Tanrı’ya adanmış biri. Nasıl yaşadığına bak, ne kadar basit, ne kadar alçakgönüllü, ne kadar egosuz biri.” Görünüşte bu çok barizdir; herhangi biri görebilir.
    Böylece kadın hocaya gitti, Hakîm’e, karakter adamına. Fakat er ya da geç onun ikiyüzlülüğünü görürsün. Eğer karakter adamıyla yeterince uzun yaşarsan, gerçek varlığının yüzeye çıktığı anlar olduğunu, sözde karakterini kontrol edemediği anlar olduğunu, ondaki ikiliği görürsün. Eğer yeterince uzun yaşarsan ve karakter adamını izlersen hayatının çelişkilerini, ikiyüzlülüğü görebilirsin. O, bir değildir, o pek çoktur -en azından ikidir o. Biri, arada sırada belli anlarda, belli kışkırtmalarla ortaya çıkan gerçek özüdür. Herşey ona uygun olarak gelişirse müthiş şefkatli bir adam olabilir. Eğer aksi bir şeyler olursa öfke yüzeye çıkabilir. Bu öfkeyi görmek için böyle bir adamla uzun yıllar yaşaman gerekir çünkü tepesi arada sırada atar. Cinselliğini bastırmış olabilir, bekar olmuş olabilir ama arada sırada, bastırılmış arzu bilinç zihnine gelebilir -karakteriyle çelişik hareket edebilir. Çünkü ikilik çözülmemiştir, bu ortaya konmak zorundadır -böylece, ikiyüzlülüğü görmekten yorulmuş olabilir.
    Kadın, Mojud’a, Deli’ye gitti. “Mojud” deli demektir. Kadın bir şekilde yaklaşıyordu. İlk önce bilgi adamına, Arif’e gitti ki bu son derece yüzeyseldi. Sonra, biraz daha pratik ama kuvvetli olmayan karakter adamına gitti. Adam, hayatında bir şeyler yapmaya çalışmıştı, hatalı olsa bile; ama samimiyetinden şüphe duyula-mazdı. Yanlışlarla dolu olabilir ama ama samimiydi. Yapmaya çalışmıştı -tabii ki aptalca bir şekilde -ama yapmaya çalışmıştı.
    Kadın şimdi bir deliye, Mojud’a gitti. “Mojud” tamamen Tan-rı’ya gark olmuş, kaybolmuş, fenâ haline erişmiş kişi anlamına gelir. En iyi adama gelmişti kadın.
    Fakat mojudun bir sorunu vardır: O bir usta olamaz. O kadar delidir ki, yardım edemez. Tamamen kayıptır, herhangi bir şekilde yardım edebilmesi mümkün değildir. Aslında kendisinin aydınlanmış birinin yardımına ihtiyacı vardır ki aklı biraz başına gel
    sin.
    Böyle bir iş dünyada çok nadiren yapıldı fakat bu çağın en büyük ustalarından biri olan Meher Baba bunu yaptı. Burada, Pu-ne’da da bulundu ve Pune halkı, aynı nedenlerle -çünkü onların beklentilerini karşılamayacaktı -ona da, bana karşı olduğu kadar karşıydılar. O bir Tanrı adamıydı. Nadiren yapılan, son derece değerli bir şey yaptı fakat hiçbir tarih kitabı ondan bahsetmez çünkü tarih, ahmaklar tarafından diğer ahmaklar hakkında yazılır. Tarih, cereyan etmekte olan daha derin olgular hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlar tarafından yazılır. Tarih, politikacılar hakkında, aptal politikacılar hakkında, Adolf Hitler hakkında yazılır ve pek çok kitap....
    Adolf Hitler hakkındaki bütün kitapları görmek istersen Sa-marpan’ın odasına gidebilirsin. Bütün kitaplar onda var; o bir uzman; pek çok kitap. Ve insanlar sanki önemli birşey varmış gibi yazmaya devam ediyor. Bu aptal, nevrotik insanları unutamaz mısınız? Onların hatıralarını sonsuza kadar saklamanın bir gereği var mı? Onları tarihin dışına atmak çok daha iyi olur. Onlar yaralardır! Çiçekler hakkında konuşulmuyor, sadece yaralar hakkında konuşuluyor.
    Meher Baba tarihin bir parçası değildir. Onun yaptığı müthiş deneyi kimse görmeye çalışmadı. Her türlü deliyi, meczubu yakalamak için bütün ülkeyi dolaştı çünkü onlar Tanrı’ya çok yakındırlar. Yalnızca bir şeye ihtiyaç vardı: Onların aklını başına getirecek birine ihtiyaç vardı. O zaman onlar büyük ustalar olabilirler. Yalnızca biraz akıl sağlığı gerekecek; o zaman deliliklerinin bir yöntemi olacak. Şu anda onlar yöntemi olmayan deliler; yardım edemezler. Ve onları takip etmek tehlikeli, zararlı olabilir. Onları takip etmekle yalnızca kendini takip ediyor olacaksın çünkü sana asla bir ipucu vermeyecekler. Ve ne söylerlerse söylesinler, eğer dediklerini yaparsan seni doğru yoldan saptırabilir. Seni derin bir tuzağa düşürebilir çünkü onlar kendilerinde değiller, kendilerini Tanrı’ya o kadar gark etmişlerdir ki adeta sarhoşturlar, ayyaştırlar. Tanrı’yı bilirler ama onu sana iletmenin bir yolunu bilmezler. Onlar usta olamazlar.
    Her usta, usta olmadan önce mojud olur -müthiş bir delilik sürecinden geçer -ama bütün meczublar usta değildirler. Eğer
    bir mojud, mojud olarak ölürse Tanrı’ya erecektir ama hiç kimseye yardım etmeden.
    Şimdi doğru kişiye gelmişti ama bu kişi bir usta değildi ve usta da olamazdı. Bir yol gösteremezdi.
    Böylece, bir yöntem gösterebilecek birine doğru ilerlemeye başladı. Dördüncüye, Alim’e gitti. “Alim”, bilim insanı, yöntembi-limci, sana yöntemleri gösterebilen kişi anlamına gelir. Kadın yine çok uzağa gitmişti çünkü sana yöntem gösteren kişinin yapmakta olduğu şeyi bilmesi gerekmez çünkü yöntemler kutsal metinlerden bir araya getirilebilirler. Patanjali’nin Yoga Sutraları-nı okuyabilir ve başkalarına yöntemler sunmaya başlayabilirsin; bunun yardımı olmayacaktır.
    Bir mojud yöntem gösteremez. Ve yöntem gösteren kişinin, eğer mojud halini yaşamamışsa, bir faydası olmaz. Mojud takip edilemez -bu tehlikelidir, çünkü deli birini takip ediyor olacaksın -ve Alim’i de, bilim insanını da, takip edemezsin çünkü o kendisi de birşey bilmez. Sadece yöntemler hakkında bilgi toplamıştır, ilgilidir, o bir yöntem koleksiyoncusudur.
    Patanjali ‘nin Yoga Sutralarının tefsirlerini yazmakta olan pek çok insan vardır ve bunlar asla meditasyon yapmamış insanlardır, meditasyonun ne olduğunu hiçbir zaman bilmiş değillerdir. Ama meditasyon hakkında her şeyi bilirler. Pek çok defalar bana geldiler; çok güzel tefsirler yazmışlardı, zeki, bilgili, bilimsel insanlardır bunlar. Kullandıkları dilde, izahatlarında hiçbir hata bulamazsın ama söylemekte oldukları şeyi destekleyecek hiçbir deneyim yoktur ortada. Onlarla cahil insanlar arasında fazla fark yoktur.
    . ve pek çok diğerlerini.
    Kadın, pek çok diğerine gitti.
    Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi.
    Bahçe, yine bir semboldür. Dünyanın hikayesi bahçeyle başlar, Cennet Bahçesiyle, Adem ve Havva’yla ve hayat ebediyen güzel ve mutluluk doluydu. Bahçe varoluşun başlangıcıdır. Ve sonra, Adem ile Havva Bilgi Ağacının meyvesini yiyerek dışarı atıldılar veya kendilerini attırdılar. Bilgi sahibi olduğun an, masumiyetini kaybettin. Ve masumiyet bahçedir. Masumiyette çiçekler açar. Masumiyette kokular yayılır. Masumiyette herşey mut
    luluktur. Bahçe masumiyetin sembolüdür. Ve Adem ile Havva bahçeyi terk ettiklerinden beri, insanoğlu tekrar tekrar bahçeyi arayadurmuştur.
    Bu tekir ya da ustanın okulu, ustanın bahçesi diye adlandırılır -çünkü bir ustayla birlikteyken Bilgi Ağacının meyvesini kusmaya başlarsın. Usta, bütün bilgi zehrini senin sisteminden dışarı atma sürecinden başka bir şey değildir. Böylece masumiyetini tekrar geri kazanman mümkün olur. Adem masum olduğunda İsa’ya dönüşür. Bahçeye tekrar girer -kayıp cennet geri kazanılır..
    Cennet (E.N: İngilizce paradise-paredays diye okunur) kelimesi ne anlama gelir biliyor musun? Bir Sufi kelimesi olan fir-devsden gelir. Firdevs duvarla çevrili bahçe demektir. Cennet kelimesi buradan gelir. Cennet, bahçedir. Bahçeyi geçmişte bir yerde kaybettik: Onu geri kazanmalıyız. Tekrar, bir çocuk gibi masum olmak zorundayız ki hemen bahçeye geri dönelim. Aslında biz hep bahçedeydik ama gözlerimiz bilgiyle o kadar dolu ki bahçeyi göremiyoruz. Gözler bilgiden temizlendiğinde ve bilgi tozu bilinç aynasından üflendiğinde aniden bütün bahçe ortaya çıkıverir.
    Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi. İşte cennet ağacı oradaydı ve dallarında asılı duran parlak cennet meyvesi.
    Ağacın yanında duran, Sabar’dı.
    Kadının yaşamış olması gereken şoku hayal edebilirsin. Sa-bar? O, kadının ilk karşılaştığıydı. Ağacın yanında duran, Sabar’dı.
    Bu da güzel bir metafor. Eğer Cennet Meyvesine ermek istiyorsan muhafızın, sabarın, sabrın elinden geçmek zorunda olacaksın.
    Sabır, cennete dönüşün kapısıdır. İlk derviş ağacın yanında dikiliyordu.
    “Neden ilk karşılaştığımızda cennet meyvesinin muhafızı olduğunu söylemedin? diye sordu kadın.
    “Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın.”
    Bir hakikat, ancak sen ona hazır olduğunda söylenebilir. Bir hakikat, ancak sen onu almaya değer olduğunda verilebilir. Bir
    hakikat, ancak sen onun için bir hazne olduğunda aktarılabilir, daha önce değil, tek bir an bile önce değil. Sen olgun olduğunda, erişkin olduğunda, hazır olduğunda tek bir an bile geçmeden; derhal... işte olgunsun ve işte anında hakikat verilir.
    Usta seni gereksiz bir şeyle yükleyemez. Gereksiz yük sana çok ağır gelecektir. Zarar verici olabilir, bir zehir haline gelebilir, seni beslemeyecektir. Sana ağırlık verebilir ama canlılık vermeyecektir.
    “Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın. Ayrıca, ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.”
    İnanmış olsaydın bile beklemek zorunda olacaktın. İnanmış olsaydın bile, bu süre sonsuz sabır içinde geçmek zorundaydı ki, sen de hazır değildin. Yani en iyi yol buydu: Bir hocadan diğerine, bir okuldan diğerine gitmene ve olgunlaştığında tekrar geri gelmene izin vermeliydim. Şimdi olgunsun çünkü yanlış olan herşeyi gördün.
    Arif’e, bilgi adamına gittin, o yeterli değildi. Bilgi nasıl yeterli olabilir ki zaten? Bilgi bilgidir. Suyu bilmek senin susuzluğunu gi-dermeyecektir.
    Hakim’e, karakter adamına gittin ama gerçek adamın karakteri yoktur. Gerçek adam an be an yaşar. Gerçek adamın bilinci vardır ama vicdanı yoktur. Gerçek adam ahlaklılığa dair hiçbir şey bilmez; ahlaklılık içinde yaşamasına rağmen ona dair hiçbir şey bilmez. Gerçek adamın karakteri yoktur; karaktere sahip olan bir tek o olmasına rağmen, karaktersizdir.
    Bu karşıtlıkla ne demek istiyorum? Onun programlanmış bir karakteri yoktur, önceden hazırlanmış bir şekilde yaşamaz, öngörülebilir değildir o. Her an yepyeni bir şekilde tepki verir. O, hakikidir, birdir, bütünleşmiştir ama bunlar ona doldurulmuş şeyler değildirler. Onlarla idman yapmamıştır. O sadece birşey için çalıştı: Gittikçe daha fazla bilinçli olma çabasını sürdürdü. Şimdi onun bilincinin sonucu olarak, her an karakterler doğar ve kaybolur. Ama o, kendi çevresinde bir yapının yükünü taşımaz. Hiçbir karakter zırhına sahip değildir. O daima özgürdür; o özgürlüktür.
    Hakim’e gittin ve bütün karakterlerin, yüklenmiş karakterlerin içlerinde ikiyüzlülük taşıdıklarını öğrendin.
    Sonra Mojud’a gittin, o gerçek bir adamdı ama sana bir şey öğretemeyecek kadar deliydi. Onun sana hiçbir yöntem gösteremeyeceğini görerek Alim’e, yöntemler hakkında herşeyi bilen yöntembilimciye gittin. Fakat o asla bir şey yapmamıştı; onun kendi deneyimlerinden edindiği bir şey yoktu.
    Bunların hepsi gerekliydi, herşey iyiydi ve tam zamanında geri döndün çünkü “Bu ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.” İnanmış olsaydın bile -ki bu mümkün değildi -anlayamazdın. “Ben muhafızım,” demiş olsaydım bile, “Bu adam çok egoist, kendisinin muhafız olduğunu iddia ediyor” diye düşünebilirdin. Bu seni caydırabilirdi. Anlamayabilirdin çünkü bilgi adamının alçakgönüllü olduğu beklentisiyle gelmiştin.
    Gerçekten anlamış insan ne kibirli ne de alçakgönüllüdür. İkisi de değildir, o sadece gerçeği beyan eder. Bu senin canını acıtabilir ama o senin sorumluluğundur, senin sorunundur. O senin canını acıtmak istemez, hiç kimsenin canını acıtmak için bir arzusu yoktur ama onun beyanları acıtabilir. Onlar acıttığı zaman da sen bunların kibirlilikle, öfkeyle yapılıyor olduklarını düşünürsün. Oysa hiçbir öfke veya kibirle yapılmazlar; o yalnızca bir gerçeği olduğu gibi beyan etmektedir.
    “Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın” der Sabar.
    “Ve sana inanamayacağın bir şeyi söylememek daha iyiydi. Benim için seni beklemek daha iyiydi; ve ben de zaten beklemekteydim. Ben Sabar’ım, bekleyebilirim; bu yüzden ben muhafızım. Ve sen tam zamanında geldin. Artık endişelenme ve otuz yılın israf olduğunu düşünme. Hiçbir şey israf değildir. Bütün o deneyimler -yanlış hocalara gidişin bile, yanlış yollardan gidişin bile -sana yardımcı oldu. Seni olgunlaştırdı, seni erişkin yaptı. Şimdi hazırsın; sana meyveyi verebilirim”
    Ve burada olmakta olan da budur: Pek çoğu gelir, sadece birkaçı kalır. Pek çoğu gelir ama ben onlara bir yere gitmeye gerek olmadığını eve geldiklerini söyleyemem. Bunu sadece birkaç kişiye, sadece anlamaya hazır olanlara, anlayacak kadar olgun olanlara söyleyebilirim. Böyle olmayınca, insanlara araştırmaya, aramaya gitmelerini söylemek zorundayım. İnşallah, otuz yıl ve otuz gün sonra ben burada olursam ve sen geri dönersen, muhtemelen anlayabilirsin ve ben sana hemen şimdi verebileceğim şeyi
    muhtemelen verebilirim ama sen onu almazsın.
    Hayattaki en müthiş şey almaya, kabul etmeye, dişil olmaya, bir rahim olmaya hazır olmaktır. Ve gerçek mürit, dişil hale gelen, rahim haline gelendir. Ustayla birlikteyken o sadece alıcıdır, pasiftir. Bütün aramayı, araştırmayı, özlemleri bırakır. Hakikat hakkındaki ,Tanrı ve cennet hakkındaki herşeyi unutur. O yalnızca ustasının içine nüfuz etmesine izin vermeye devam eder; ustaya ev sahibi olur.
    Ve bütünüyle yok olduğunda ve usta seni bütünüyle doldurduğunda usta da yok olur. İşte mürit ve ustanın yok oluşu cennettir, bahçedir. Eve geri dönmüş olursun.
    Bugünlük bu kadar yeter.
  • Bu güzel metaforların şifresini kendi başına çöz; derinlemesine düşün onlar hakkında.
    Bu yüzden hikayeler üzerinden konuşuyorum. Onlar üzerinden hiç kimse konuşmamıştı. Niçin ben bu küçük hikayeler üzerinden konuşuyorum? -sadece nasıl düşüneceğine dair sana birkaç ipucu vermek için. Bunlar bu hikayeler üzerine yapılan yorumlar değiller; ben bir yorumcu değilim. Ben yalnızca senin düşünmene yardım ediyorum. Sana çok sabit bir anlam vermek istemiyorum, ben yalnızca son derece akışkan, belirsiz, puslu bir bakış vermek istiyorum. O zaman araştırmak, aramak ve bulmak zorunda kalırsın. Sonuç, senin sonucun olmak zorunda. Ben, nasıl düşüneceğine dair birkaç ipucu verebilirim sana. Burada yaptığım yalnızca bundan ibaret ... sadece nasıl düşüneceğine dair ipuçları, sonuçlar değil! Bana dayanma. Sana tek bir sonuç bile vermeyeceğim çünkü bir sonuç bir kez başka biri tarafından verildi mi, bütün hakikati kaybeder, yalan olur. Bana göre doğru olabilir ama onu sana verdiğim anda yanlış olur. Aktarmanın kendisinde bütün hakikatini kaybeder. Benim için o gerçek bir gülken, sana ulaştığı anda o bir plastik çiçektir.
    Her çağın, her memleketin bütün mistiklerinin daima karşı karşıya kaldıkları büyük sorun olan lisan sorunudur bu. Lisan, günlük, sıradan gerçekliğin aktarılması için yeterince iyidir: İlahi gerçekliğin aktarılmasındaysa tamamen yetersizdir.
    Fakat bazı yollar bulunmak durumundadır çünkü o, aktarılmak zorundadır. Bir mesel, bir hikaye güç anlaşılır bir yoldur, ince bir yoldur, dolaylı bir yoldur. Hikaye hedefe eriştirmez, o yalnızca senin içinde bir süreci tetikler. O, başına düşen bir taş gibi değildir. O, bir çiçeğin gelip seni sarmalayan ve seni okşayan kokusu gibidir.
    Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
    Başka birinin gerçeğine inandığın an ona tamah etmeye başlarsın. Ve hakikate tamah edilemez. Hakikate tamah eden kişi ona asla eremeyecektir.
    9. BÖLÜM
    SONSUZ SABIR
    Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
    Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim? “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur,” dedi derviş. “Fakat böyle yapmazsan, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.” Kadın ondan ayrıldı ve adı Arif olan başka bir derviş aradı ve ondan sonra Hakîm’i buldu ve Deli’yi, sonra da Alim’i ve pek çok diğerlerini ...
    Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi. İşte cennet ağacı oradaydı ve dallarında asılı duran parlak cennet meyvesiydi. Ağacın yanında duran ilk derviş, Sabar’dı.
    “Neden ilk karşılaştığımızda cennet meyvesinin muhafızı olduğunu söylemedin? diye sordu kadın.
    “Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın. Ayrıca, ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.”
    Bir zamanlar İtalya’nın bir köyünde çok yoksul bir adam yaşarmış. Delicesine, varoluşun sırrını öğrenmek istiyormuş, Böylece çok çalışıp Himalayalara gitmeye ve bir guru bulmaya karar vermiş. Sıkı bir şekilde çalışmış ve yirmi yıl sonunda yol parasını biriktirmiş.
    Müthiş bir fırtına patlayıp kendini ıssız bir adanın kıyısına vurmuş halde bulduğunda yaklaşık iki haftadır yoldaymış. Sonunda bir tankerin dikkatini çekmeyi başarıncaya kadar bir sonraki yirmi yılı adada geçirmiş. Onu almışlar ve bir uçak bulduğu Bom-bay’e götürmüşler. Gemi battığında parasının bir kısmını kurtarmayı başarmışmış.
    Her nasılsa bindiği uçak kaçırılmış. Ama korsanlar onu çölde
    serbest bırakmaya karar vermişler. Bir köye yürümüş ve kendisini Himalayalara götürecek otobüsü beklemiş.
    Birkaç ay içinde otobüs gelmiş ve onu Himalayaların eteklerine bırakmış. Uzun süre yürümüş fakat sonunda gurunun mağarasına varmış. Ve hayatın sırrı hakkındaki sorusunu guruya sormuş.
    Guru, “Hayat bir ırmaktır” diye cevaplamış.
    Adam çılgına dönmüş ve kollarını sallayarak guruya bağırmış, “Elli yıldır sana ulaşmaya çalışıyordum. Yol parası için çılgın gibi çalıştım. Gemim battı ve sonra da uçağım kaçırıldı ve lanet olsun -şimdi de sen bana hayatın bir ırmak olduğunu mu söylüyorsun?”
    Guru şöyle dedi, “Değil mi?”
    Hayat çözülecek bir bulmaca veya bir sorun değildir. Hayat sevilecek ve yaşanacak bir sırdır. Ve sır, çok uzaktaki bir şey değil, çok aşikar olan, burada-şimdi olan bir şeydir. Sır, varoluşun böyleliğidir; bu nedenle gurunun cevabı, “Hayat bir ırmaktır” olmuştur.
    Guru bir ırmağın kıyısında oturuyor ve ırmağın akışını izliyor olmalıydı. O anda bilinci tamamen ırmakla doluydu, ırmaktan başka hiçbir şey yoktu.
    Başka bir ustaya, “Hakikat nedir?” diye soruldu ve o, “Avludaki servi ağacı” dedi. Avludaki güzel servi ağacına bakıyor olmalıydı; o andaki herşey serviydi. O an servi ağacıyla doluydu, o an servi ağacından başka bir şey değildi.
    Ve başka bir usta çay içerken ona, “Hayat nedir? diye soruldu. “Bir bardak çay” dedi, usta.
    Diğer bir ustaya da, usta keten tartarken, “Buda nedir?” diye soruldu ve usta “Bir buçuk kilo keten” dedi.
    Bu cevaplar olağanüstü önemlidir. İlk bakışta önemli gibi görünmezler. Ustaya ulaşmak için elli yıl çalışmış olan, ustaya ulaşmak, hayatın sırrını öğrenmek için bütün hayatını harcamış olan birini -ustanın “Hayat bir ırmaktır,” veya “Bir bardak çay,” veya “Avludaki servi ağacı,” veya “Bir buçuk kilo keten” demesi gerçekten çılgına çevirebilir. Bu herkesi çılgına çevirir. Ama cevaplar olağanüstü güzeldir.
    Bu an cevaptır, o an her ne ise. Başka bir cevap yoktur. Anın
    gerçekliği cevaptır. Hakikat, burada-şimdidir fakat ego, burada-şimdi olan hakikatle asla tatmin olmaz. Ego zor bir şeyler ister, o zorluklarla büyür. Ego büyük mücadelelerle yaşar. Eğer hayat bir bardak çaysa egon hangi zemin üzerinde duracak? Eğer hayat sadece avludaki servi ağacıysa nasıl büyük bir ermiş, bir mahat-ma olabilirsin? Başka olasılık yoktur -ego yok olmak zorunda kalacaktır. Eğer hakikat bu kadar basit ve aşikarsa bu durumda ego beslenemez. Beslenebileceği birşey kalmamıştır.
    Usta, “Hayat bir ırmaktır,” dediğinde adamın ayağının altındaki dünyayı çekip aldı. Adam, olağanüstü anlam içeren, bir vahiy, Tanrı’nın gökten inmesi, büyük bir ışık, sonsuz ışığın oluşması, bir görüntü, tamamen olağandışı bir şey beklemiş olmalıydı.
    “Hayat bir ırmaktır mı?” -bu kadar sıradan bir ifade mi? Fakat bunun üzerinde derinlemesine düşünürsen gökten Tanrı’nın inişini, büyük ışığı, sana görünen sonsuz ışığı, anormal şuur durumları meydana getiren, rengarenk, manevi deneyimleri bulabilirsin. Bunların hepsi çocukça şeylerdir. Hepsi egonun oyuncaklarıdır.
    Gerçek din aşikar olandan ibarettir. Aşikar olan, sıradan olan esrarlıdır. Her zaman seninle olan, seninle olmuş olan ve seninle olacak olan aşikar, Tanrı’dır. Seninle Tanrı arasında bir mesafe yoktur. Tek bir adım bile atmaya gerek yoktur.
    Eğer onu anlarsan bütün dinleri, bütün kutsal metinleri anla-mışsındır.
    Fakat ego sorun yaratacaktır. Ego asla basit şeylerle ilgilenmez çünkü o, basit şeylerle yükseklerde süzülemez. Bir şey ne kadar zorsa ego için o kadar iyidir. Bu yüzden dinler gereksiz zorluklarla ilgili hale gelmişlerdir. Bu zorluklara sofuluk, çilecilik adı verilir; bunlar egonun gıdasından başka bir şey değillerdir. Hakikati bulmada kimseye yardımları olmamıştır. Aslında bunlar en büyük engellerdir.
    Egonun talepleri yüzünden din bir hastalık haline gelmiştir, din nevrotikleşmiştir. Ego tamamen zor bir şey ister ki böylece, ona erişirsen özel bir ayrıcalık haline gelsin -ona sadece sen eriş-tiysen, başkası değil. Hakikatin Everest zirvesi veya ayda yürümek gibi bir şey olmasını ister; senin talep edebileceğin kadar özel bir şey olmasını ister. Onun sayesinde sen özel olursun.
    Bu nedenle din yavaş yavaş sado-mazoşist hale geldi. “İşkence et kendine” -ne kadar işkence edersen o kadar dindarsın. Kişi kendine işkence ettiğinde ve başkalarına da kendilerine işkence etmelerini öğrettiğinde iki kat hastalıklı hale gelir. Kendine işkence ettiği için bir mazoşisttir ve başkalarına kendilerine işkence etmeyi öğrettiği için de bir sadist olur.
    Sado-mazoşizm, din adına yeryüzünde var oldu. Bu yüzden sadece nevrotik insanlar dinle ilgilenir hale geldiler. Sağlıklı insan ondan uzak durur.
    Size öğrettiğim din sağlıklı insan içindir. Egolarını tatmin etme arayışında olmayan insanlar içindir. Sıradan olmaya, tamamıyla sıradan olmaya hazır olanlar içindir. Aşikar olanın içinde erimeye hazır olanlar içindir. Evlerini bu anda, bu güzel şimdide yapmaya hazır olanlar, bir cennet özlemi çekmeyenler, hiçbir şeyin özlemini çekmeyenler içindir; herhangi bir öbür dünya arzusu olmayanlar ve bir yerlerde altın bir tahtın üzerinde oturan bir Tanrı arzusu olmayanlar içindir; Tanrı’sı bütün varoluşa yayılmış olan, kuşların ötüşlerinde ve ağaçların yeşil yapraklarında ve çiy damlalarında ve güneş ışınlarında ve sende ve bende -ve her şeyde olan içindir; Tanrı’sı hayattan ve varoluştan ayrı olmayanlar içindir; Tanrı’sı bir bardak çayda olabilenler için, Tanrı’sı akıp giden ırmak olabilenler için, Tanrı’sı avludaki servi ağacı olabilenler için ve Tanrı’sı bir buçuk kilo keten olabilenler içindir. Bu küfür değildir. Tanrı’nın, Buda’nın bir buçuk kilo ketene indirgenmesi değildir; tam tersine bir buçuk kilo keten kutsallığa, Budalığa, Tanrı’ya dönüştürülür. Bu küfür değil, bugüne kadar söylenmiş en kutsal sözlerden biridir.
    Bu, anlaşılması gereken en temel hakikatlerden biridir. Ondan sonra bu güzel meselin içine girmek çok kolay olacaktır.
    Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
    Her kelime üzerinde derinlemesine düşün:
    Bir zamanlar cennet meyvesini işiten ...
    Dindar olan insanların pek çoğu sadece malumat edinerek dindar olurlar. İşin özünü kaçırdıkları yer burasıdır; ilk adımları yanlış patikaya atılmıştır.
    Eğer hayatın seni dindar yaparsa bu tamamen farklı bir şey
    dir. Eğer senin kendi hayat deneyimin, senin içinde hakikat hakkında bir sorgulama başlatırsa bunun içinde bir güzellik vardır. Fakat sadece işitmiş olduğun için -insanlar Tanrı hakkında, cennet, nirvana ve aydınlanma hakkında konuşuyorlar -ve onların konuşmaları ve yüzyıllardır sürekli devam eden propaganda ve milyonlarca kitap ve kutsal metin ve kiliseler ve tapınaklar ve camiler ve dinin her yerde öğretilmesi ve çocukluktan beri Tan-rı’nın varlığına cennetin varlığına ve onu aramak zorunda olduğuna şartlandırılman yüzünden .eğer arayışla ilgilenmen bu şartlandırmalar yüzündense, arayışın en başından itibaren talihsizdir. Zaten yanlış yönde harekete geçmişsindir. bu senin arayışın değildir, ödünç alınmıştır. Kalbindeki özgün bir arzu değildir, o sadece kafandadır. Kazara olan birşeydir; sana söylendiği için vardır. Eğer sana söylenmemiş olsaydı hiç merak etmeyecektin. Bunu görebilirsin.
    Bir Jaina bana geldiği zaman asla Tanrı’yı nasıl bulacağını sormaz çünkü onun kutsal metinlerinde herhangi bir Tanrı inancı yoktur. O, mokshaya, nihai özgürlüğe, kurtuluşa nasıl ereceğini sorar. Tanrı’nın onun için hiçbir anlamı yoktur çünkü Tanrı hakkında hiçbir şey öğretilmemiştir ona. Tanrı’nın yokluğu da öğre-tilmemiştir ama zihni belirli bir şekilde şartlandırıldığı için ona, tamamıyla farklı bir çağrışımı olan başka bir kelime verilmiştir. Ona, senin ruhunun dünyada esaret altında olduğu ve bu esaretten kurtulup nihai özgürlüğe erişmek zorunda olduğu öğretildi. Bütün düşkünlük, tahakküm etme, baskınlık esaretleri yok olduğunda, açgözlülük, öfke, cinsellik kalmadığında, geriye kimse kalmadığında ve sen saf bir ruh olduğunda ... o zaman ulaşacak-sındır nihai özgürlüğe. Amaç, moksha budur. O, moksha hakkında soru sorar.
    Fakat hiçbir Hristiyan bana moksha, özgürlük hakkında birşey sormaz. Bu ona söylenmemiştir. O, kişinin, Tanrı’nın krallığına nasıl, hangi yollarla girebileceğini sorar. Nasıl Tanrı olunacağını asla sormaz çünkü ona böyle birşey söylenmemiştir. Aksine, ona hiç kimsenin Tanrı olamayacağı söylenmiştir. Tanrı Tanrı’dır ve sen de sensindir, Tanrı yaratıcıdır sen de yaratılan -bir yaratılan nasıl yaratıcı olabilir ki? Yani, Tanrı olma fikri bile küfür, günah, büyük bir günah olarak görünür. O asla nasıl Tanrı olunacağını, Tanrı’nın
    nasıl gerçekleştirileceğini sormaz. Hayır! Onun bütün istediği, Tanrı’nın krallığına nasıl girileceğini bilmektir, hepsi bu.
    Ama bir Vedantin bana geldiğinde onun sorgulaması da tamamen farklıdır. O, “Nasıl Tanrı olunur? Nasıl mutlak hakikat olunur?” der. O, Tanrı’nın krallığını sormaz. Ona, sen tat-vamasi-sin denmiştir. Sen kendi özünde Tanrı’sın, onun için Tanrı’lığına eriş. Aham brahmasmi -ben Tanrı’yım- ona annesinin sütüyle verilmiştir. Bu fikre doyurulmuştur. O, nasıl Tanrı olunacağını sorar. Bu farklı sorgulamalar nereden geliyor?
    Ve bir Budist geldiğinde o asla nasıl bir Tanrı olacağını sormaz çünkü onun dinbilimine göre Tanrı yoktur. Onun dinbilimi herhangi bir Tanrı kavramı içermez. Aslında ona din bilimi demek doğru değildir çünkü bir ilah, Tanrı yoktur. Herhangi bir ruha inanmaz bu yüzden insanın -hiç olmayan -kendi varlığını nasıl gerçekleştirdiğini asla sormaz. Kendini gerçekleştirme onun için tamamıyla saçmadır. Ruha inanmadığı için kurtuluşa erme sorunu da yoktur; kurtuluşa erdirilecek hiç kimse yoktur. O halde onun sorgusu nedir?
    O, nirvanayı sorar. Nirvana bu aldatıcı hayat alevini söndürmek demektir. Onun sorgusu son derece negatiftir; o yalnızca olmamayı sorar. Bir ruh olmaya dair, bir Tanrı olmaya dair, Tan-rı’nın krallığına dair herhangi bir soru yoktur. Onun sorgusu son derece negatiftir. O, olmamayı sorar, alevini tamamen nasıl söndüreceğini sorar, nasıl mutlak boşluk olacağını sorar, geriye hiçbir şey kalmamacasına boşluğun içinde nasıl kaybolacağını sorar.
    Jaina kendi benliğini nasıl özgür kılacağını sorar, Budist de kendi benliğinden nasıl özgür olacağını. Fakat bu farklı sorgulamaların hepsi rastlantısaldır, ödünç alınmadır. Senin soruların bile, senin sorgulamaların bile ödünç alınmıştır. Senin sorgun bile senin değildir. Bu doğru değil ve doğru olmayan bir sorguyla başladığında asla doğru bir sonuca ulaşmazsın.
    Bu, her arayanın karşılaşmak zorunda olduğu en büyük sorunlardan biridir. İşittiğinle başlama, hissettiğinle başla. Varoluşun güzelliğini ve esrarını hissedemiyor musun? Varoluşun bu mutlak şiirini hissedemiyor musun? Varoluşun şiirini hissetmek için Vedalar’a dalmak mı zorundasın? İncil’e dalmak mı zorundasın? Buda’ya, İsa’ya, Krishna’ya sormak mı zorundasın? Sen ken
    di başına göremez misin? Görmek için gözlerin, işitmek için kulakların, hissetmek için bir kalbin yok mu? O halde burada ne yapıyorsun? Nesin sen? Canlı mısın, değil misin?
    Canlı kişi hayata bakandır, hayata tanıklık edendir; yalnızca hayata tanıklık eden değil, tanıklığın kendisine de tanıklık edendir. İşte o zaman büyük bir sorgulama başlar -”Nedir bütün her-şey?” Bu ödünç değildir, başka birinden işitilmiş de değildir. Bir filizin tohumdan fışkırması gibi senin varlığının en derin çekirdeğinden fışkırır. Artık, sorgulama plastik değildir; o gerçek bir güldür. Ve sadece gerçek bir gülün gerçek bir kokusu vardır.
    Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı.
    O sadece işitmişti; ve işittiğinde yanlış anlamaya mecbursun-dur.
    “Cennet Meyvesi” sadece bir metafordur. Sadece onu söylemenin bir yolu, onu söylemenin şiirsel bir yoludur. Nihai hakikat kelimelerle ifade edilemez. Hiçbir kelime onu ifade etmeye yetmez. Bu yüzden metaforlar kullanılmak zorundadır, benzetmeler kullanılmak zorundadır, sana sadece küçük bir işaret, küçük bir tat vermek için.
    Sana hakikati doğrudan göstermek zordur bu nedenle bazı dolaylı yollar ve araçlar bulunmak zorundadır. Meseller, hikayeler anlatılmak zorundadır çünkü hikayeler doğrudan hiçbir şey söylemezler, onlar sadece sana güç algılanan, ince imalar verir.
    Cennet Meyvesi -ne demektir bu? Eğer onu birinden işittiy-sen o yalnızca “cennet meyvesi” demektir. O zaman bir meyve düşünmeye başlarsın. O bir meyve değil, berekettir. Meyve yalnızca bir bereketli olma durumunu temsil eder. Meyve üç şeyi temsil eder: Biri bereket, diğeri çiçeklenme, öteki de kokudur. Bunların üçü birlikte var olduğunda -meyve, çiçek ve koku -dördüncü bir şey ortaya çıkar. Bu da ermedir. Bu, gerçek amaçtır.
    Eğer Cennet Meyvesi sembolünün şifresini çözmeye, onu yorumlamaya çalışırsan nasıl çalışacaksın, şifresini nasıl çözeceksin? Hristiyan, onun Tanrı’nın Krallığı anlamına geldiğini düşünecek, Brahman Tanrı-idrakı olduğunu düşünecek, Jaina benliğinin özgürleşmesi sanacak ve Budist benliğinden özgürleşme anlamına geldiğini düşünecek. İşte yine sürünün tuzağına düştün.
    Birazcık daha zeki ol. Kendi varlığına birazcık daha güvenir ol.
    Bu güzel metaforların şifresini kendi başına çöz; derinlemesine düşün onlar hakkında.
    Bu yüzden hikayeler üzerinden konuşuyorum. Onlar üzerinden hiç kimse konuşmamıştı. Niçin ben bu küçük hikayeler üzerinden konuşuyorum? -sadece nasıl düşüneceğine dair sana birkaç ipucu vermek için. Bunlar bu hikayeler üzerine yapılan yorumlar değiller; ben bir yorumcu değilim. Ben yalnızca senin düşünmene yardım ediyorum. Sana çok sabit bir anlam vermek istemiyorum, ben yalnızca son derece akışkan, belirsiz, puslu bir bakış vermek istiyorum. O zaman araştırmak, aramak ve bulmak zorunda kalırsın. Sonuç, senin sonucun olmak zorunda. Ben, nasıl düşüneceğine dair birkaç ipucu verebilirim sana. Burada yaptığım yalnızca bundan ibaret ... sadece nasıl düşüneceğine dair ipuçları, sonuçlar değil! Bana dayanma. Sana tek bir sonuç bile vermeyeceğim çünkü bir sonuç bir kez başka biri tarafından verildi mi, bütün hakikati kaybeder, yalan olur. Bana göre doğru olabilir ama onu sana verdiğim anda yanlış olur. Aktarmanın kendisinde bütün hakikatini kaybeder. Benim için o gerçek bir gülken, sana ulaştığı anda o bir plastik çiçektir.
    Her çağın, her memleketin bütün mistiklerinin daima karşı karşıya kaldıkları büyük sorun olan lisan sorunudur bu. Lisan, günlük, sıradan gerçekliğin aktarılması için yeterince iyidir: İlahi gerçekliğin aktarılmasındaysa tamamen yetersizdir.
    Fakat bazı yollar bulunmak durumundadır çünkü o, aktarılmak zorundadır. Bir mesel, bir hikaye güç anlaşılır bir yoldur, ince bir yoldur, dolaylı bir yoldur. Hikaye hedefe eriştirmez, o yalnızca senin içinde bir süreci tetikler. O, başına düşen bir taş gibi değildir. O, bir çiçeğin gelip seni sarmalayan ve seni okşayan kokusu gibidir.
    Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
    Başka birinin gerçeğine inandığın an ona tamah etmeye başlarsın. Ve hakikate tamah edilemez. Hakikate tamah eden kişi ona asla eremeyecektir.
    Hakikat, tamah edilecek bir mal değildir. Hakikat, arzulanacak ve özlemi çekilecek bir şey de değildir. Hakikat senin dışında bir yerde sahip olunacak bir şey değildir. Hakikat senin içinde çi
    çeklenen bir şeydir; onu kimseden almazsın. Ve eğer hakikate erersen, para gibi, sen sahip olduğun için başkasının kaybettiği bir şey değildir o. O, dünyada bir nicelik değil, varlığın bir niteliğidir.
    Buda aydınlandığında başka birisi acı çekmiyordu: Buda aydınlanmaya yükseldiğine göre şimdi birisi yoksun olmalıdır, aydınlanmaya erişemeyecektir. Eğer biri zenginleşirse doğal olarak, başka bir yerde başka biri yoksullaşacaktır. Hakikat için bu geçerli değildir. O bir nicelik değildir -unutma bunu -o bir niteliktir.
    Eğer ayın güzelliğini gördüysem bu, ayın güzelliğinin bir kısmını aldığım ve ben ona sahip olduğum için artık başka hiç kimsenin güzelliği göremeyeceği anlamına gelmez. O bir niteliktir! Milyonlarca insan güzelliği görebilir. Bu bir mücadele meselesi değildir, ortada bir münakaşa yoktur. Aksine, ayın güzelliğini ne kadar çok insan görürse ay o kadar güzelleşir.
    Aslında bu, şairlerin, ressamların ve estetik ilminin alanına girmiş insanların en büyük gözlemlerinden biri olmuştur: öyle ki, bir şair ay hakkında bir şiir yazdığında ayın, daha önce farkedil-memiş bir güzelliğini açığa çıkarır. Pek çok insan onu görebilecektir artık; duyarlılıkları uyandırılacaktır.
    Gün doğumunu görmüşsündür ama Vincent Van Gogh’un doğan güneşini, gün ortasındaki güneşini ve batan güneşini gördüğünde hayrete düşersin; güneşe dair tamamen farklı bir bakışa sahiptir o. O, güneşe hiç kimsenin olmadığı kadar çılgıncasına aşıktı. Bir yıl boyunca sürekli olarak güneşi, güneşi ve güneşi resmediyordu. Bir yıl boyunca sürekli olarak güneşin altında dikiliyordu. Hava çok sıcaktı fakat o, güneşi bütün halleriyle yakalamak istedi. Güneşi bütün halleriyle, bütün kaprisleriyle, bütün ifadeleriyle yakaladı ama kendisi aklını kaçırdı. Bir yıl sadece güneşin altında dikilmek, güneşe bakmak -hava aşırı sıcaktı ve o, buna dayanamadı. Güneşe karşı öyle bir sevgisi vardı ki onun için aklını kaçırdı.
    Eğer Van Gogh’un güneş resimlerini görürsen, ilk defa olarak, güneşin güzelliğinin farkına varırsın. Güneşe baktığın zaman, Van Gogh’un görme gücünden bir şeyler senin ruhuna işleyecektir.
    Doğa şairleri olduğu için doğa daha güzeldir. Doğa ressamları olduğu için doğa daha güzeldir. Pek çok insan ondaki güzelliği gördüğü ve bu bizim varlığımıza işlemiş olan bir miras olduğu için doğa daha güzeldir.
    Hakikat para gibi değildir, hakikat güzellik gibidir. Onu ne kadar çok insan görürse o kadar berraklaşır. Ona ne kadar çok insan sahip olursa o kadarı da sahip olabilir. Ortada tamah etme meselesi yoktur.
    Fakat kadın sadece işitmişti, kadın sadece cennet meyvesi hakkındaki söylentileri toparlamıştı. Şimdi son derece mutsuz ve çaresiz olmalı: “Başkaları erişti ama ben erişemedim. Dünyaya göstermek zorundayım, kendimi kanıtlamak zorundayım.”
    Bu bir ego tribidir, doğru bir arayış değildir; bu o aynı ego tri-bidir. Bazı insanlar daha çok ve daha çok para biriktirmeye çalışıyorlar ki para yığınının üzerinde dikilip dünyaya, “Kimse benden daha çoğuna sahip değil” diyebilsinler. Birisi de iktidar-siyaset dünyasına dalıp bir ülkenin başkanı olabilir ve “Bak! Ben ulaştım” diyebilir. Ve sonra, cennet meyvesine eriştiklerinde dünyaya: “Şimdi benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben bir Gerçekleşmiş Kişiyim. Ben eriştim ve sizin hepiniz Cahilsiniz ve hepiniz Günahkarlarsınız ve hala dünyanın çamuru içinde sürünüyorsunuz. Ben onun ötesine geçtim” diye ilan edeceklerini düşünen başkaları var. O zaman da birileri, “Senden daha kutsalım” diyen bir ifadeye sahip olabilir.
    Bu kadın ona tamah etti. Eğer hakikat, Tanrı, aydınlanma hakkında bir şeyler işitirsen, içinde büyük bir arzu doğar: “Diğerleri bende olmayan bir şeye sahip oluyorlar. Ona sahip olmalıyım.
    Tam da başka birinin güzel bir eve sahip olması ve senin tamah etmen; başka birinin güzel bir karısının olması ve senin tamah etmen gibidir. Hakikat bir güzel ev midir? Hakikat bir güzel kadın mıdır?
    Hakikat bir ‘şey’ değildir, hakikat bir ‘hiçbir şey’dir. Hakikat senin dışındaki bir mal değildir, o bir deneyimdir, o senin mane-viliğindir. O, varlığının tam merkezinde hissedilir, yaşanır. Ona sahip olunamaz, ona tamah edilemez -ama böyle olmaya devam ediyor.
    Daha geçen gün birisi, onu ikna edersem bir sanyasin olacağını söyleyip, turuncu giyerek ve mala takarak mutluluğa erişeceğine onu ikna edip edemeyeceğimi sormuştu... İşte bu açgözlülüktür ve açgözlü birisi sanyasin olamaz. Ve mesele benim seni ikna etmem değil; sen, sanyaslığa kabul edilmeye değer olduğun konusunda beni ikna etmek zorunda olacaksın. Sen beni, sadece Tanrı hakkında konuşan diğerlerini duyduğun için sorgulamaya gelmediğin konusunda, tam tersine, içinde büyük bir içsel arzu, bir özlem, bir susuzluk uyandığı, tutuşmuş olduğun, içinde “Eğer kim olduğumu bilmiyorsam, eğer nereden gelip nereye gitmekte olduğumu bilmiyorsam hayat yararsızdır. Bunu bilmek zorundayım çünkü bunu bilmediğim sürece, yapmakta olduğum ne olursa olsun ahmaklıktır, aptallık olacaktır. Kim olduğumu bilmeden her ne yaparsam anlamsızdır. Anlam ancak doğamı anladığımda ve doğama göre hareket etmeye başladığımda ortaya çıkar. Ancak, benimle çevremi saran varoluş arasında bir uyum olduğu zaman sevinç ve mutluluk varolabilir” diyen bir tutku doğduğu konusunda ikna etmek zorunda olacaksın.
    Mutluluk arzulanacak bir şey değildir, tamah edilecek bir şey değildir.
    Fakat bunu bana sormuş olan kişi, başkalarının, eğer bir san-yasin olursan Tanrı’ya, mutluluğa erersin dediklerini duyarak buraya gelmiş olmalı. Şimdi benden onu ikna etmemi istiyor.
    Ben bir satıcı değilim! Sana Tanrı satmıyorum! Seni niçin ikna edeyim ki? Eğer susadıysan ırmağa sen gelirsin. Irmağın umurunda olmaz, ırmak hiçbir şekilde “Ben suyum ve senin susuzluğunu giderebilirim” diyerek seni ikna etme ihtiyacı hissetmez. Eğer susadıysan sen uğraşacaksın. Sen uğraşmak zorunda olacaksın, başka bir yolu yok bunun.
    Fakat sorun daima, başkalarını işittiğimiz için, kendi varlığımızın içinde doğan herhangi bir tutku hissetmediğimiz için ortaya çıkar. Bizim tutkumuz ödünçtür, yüzeyseldir. Fakat, hakikate dair kendine ait bir tutkusu olmayan bir insan, henüz insan değildir. O hala hayvanlar aleminin bir parçasıdır, bilinçsiz yaşıyordur. En azından, sadece küçük bir susuzluk bile olur ama kendine ait bir susuzluk getirmek zorundasın.
    Duydum ki.
    Avarenin biri, bir kır evinin kapısını çaldı ve kapı açıldığında ev hanımına, “Afedersiniz hanımefendi, acaba benim için bir ceketin üzerine düğme dikebilir misiniz diye soracaktım” dedi.
    “Tabii” dedi kadın kibarca, “İçeri gel.”
    Avare girdi ve kadının eline bir düğme tutuşturdu.
    “Güzel,” dedi kadın, “Peki ceket nerede?”
    “Şey, bende düğmeden başka birşey yok hanımefendi. Belki
    siz düğmeye bir ceket dikersiniz diye düşünmüştüm.”
    Fakat Tanrı arayışına giren insanların düğmesi bile yok. Ben ceketi vermeye hazırım ama en azından düğmeyi getir! En azından kendi susuzluğunu, biraz daha hızla atan kendi kalbini, bir risk alma istekliliği, bir şey adama, ithaf etme istekliliği, birşey-lerden fedakarlık etme istekliliği . bir risk alma istekliliği.
    Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim?”
    Sabr veya Sabar önemli bir kelimedir, sabır demektir.
    Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim?”
    Bu meseller nesnel sanat örnekleridir. Her kelimenin bir önemi vardır ve her kelime üzerinde derinlemesine düşünülmek zorundadır. Bu dervişe niçin Sabar diyoruz? Bu, kesinlikle onun adı değil. Bu yüzden hikaye, “Adına Sabar diyeceğiz” diyor.
    Sabar, sabr kelimesinden gelir: sonsuz sabır demektir. Arayışta olanlar sonsuz sabra ihtiyaç duyacaklardır. Sabır en büyük dini niteliktir; eğer sabrın varsa başka birşeye gerek yoktur. Sabır yeterlidir, kendi başına yeterlidir. Sabır, umut, güven, acelesi olmamak, sabırsız olmamak demektir. Sabırsızlık, senin kolay güvenen biri olmadığını gösterir. Sabırsızlık, kendini Tanrı’nın dileğinin üzerine geçirmek istediğini, onu hemen şimdi istediğini gösterir. Tanrı’nın kendi başına çalışmasını istemezsin. Sabırsızlık, “Benim dileğim senin dileğinden daha büyük” anlamına gelir. Sabır, “Dileğimi senin dileğine teslim ediyorum. Sen benim dileğim ol, yani ben ne zaman olgunlaşırsam o zaman -sonsuza kadar beklemem gerekse de sorun değil -güveneceğim, ümit edeceğim. Cesaretimi kaybetmeyeceğim, hevesim kırılmayacak” demektir.
    Sabır üzerinde sadece düşün. O bile kendi başına bir meditas-yon yaratacaktır. Sabırlı insan meditatif bir hal alır çünkü o rahattır. “Tanrı nasıl olsa bana göz kulak oluyor, bunu neden dert edeyim ki?” der.
    Tanrı yeryüzünden ne kadar yok olduysa o kadar sıkıntı girdi yeryüzüne. Bunu izleyebilirsin; arada kesin bir ilişki var. İnsanlar güvenirken, inanç içindeyken, Tanrı’nın varlığını, bize göz kulak olunduğunu, bu yeryüzünde yabancılar olmadığımızı, ait oldu
    ğumuzu, bizi daima doğru yola götürmeye hazır görünmez bir el olduğunu, dert etmeden yaşayabileceğimizi bildiği zaman bir memnuniyet doğar, huzur, sessizlik, sükûnet, bir dinginlik ortaya çıkar.
    Bunların hepsi kayıptır artık çünkü Tanrı’ya güven kaybedilmiştir. İnsan Tanrı’yı kaybettiği an herşeyi kaybeder -çünkü artık yalnızca kendine güvenmek zorundadır ve o çok miniktir, varo-luşsa devasa büyüklüktedir. İnsan sadece bir atomdur ve bu atom, sonsuz varoluşla mücadele etmeye çalışmaktadır. Gerilim, keder, umutsuzluk, hüsran, sıkıntı, intihar, delilik tabii ki olmak zorundadır.
    Dindar kişi varoluşla rahat olandır, ırmağı yönlendirmeye çalışan değil tam tersine ırmağın içinde eriyen ve ırmağa, “Nereye gidiyorsan beni de götür çünkü amaç senin gitmekte olduğun yerdir” diyendir. Dindar kişi sabırlı olandır, “Kendime ait bir hedefin peşinde olmayacağım, peşinde olacağım özel bir hedefim yok. Bu sonsuz evren nereye gidiyorsa ben de gidiyorum” diyendir. Yani bütünün kaderi neyse parçanın kaderi de odur. Bu sabırdır. Bu, sabrdır.
    Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?... “
    Yanlış bir soru sormaktadır. “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?” diyor.
    Lao Tzu’nun ünlü sözünü hatırlayın: “Ara ki asla bulamayasın; arama ki bulunmuş olsun”. Aramakla kötü yola saparsın çünkü aramak “benim dileğim” anlamına gelir, aramamak bırakmak egonun kaybolması anlamına gelir. Ve sen her olmadığında Tanrı olur. Lao Tzu haklıdır: Ara ki kaçırasın; arama ki bulasın.
    Aramayış bulmanın yoludur. Tuhaf, mantıksız görünecektir ama bu böyledir. Bu varoluş mantıksızdır; o yüzden ona esrar diyoruz. Eğer mantıklı olsaydı hiçbir esrarı olmayacaktı. Eğer varoluş mantıklı olsaydı o zaman dine ihtiyaç olmayacaktı, bilim yeterli olacaktı. Varoluş mantıklı olsaydı bilim herşeyi keşfedecekti. Fakat, çok şükür, mantıklı değil. Mantık ancak bir yere kadar gider sonrası fiyaskodur. Ve mantığın bittiği yerde gerçek varoluş başlar.
    Varoluş bir esrardır. Onun yolu mantık değil sevgidir. Onun
    yolu düz yazı değil şiirdir. Onun yolu kafa değil kalptir.
    Şimdi bu kadın, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?” diyor. “Nasıl” sorusu, kafanın sorusudur ve bu meyveyi bulma fikri egoistçedir: “Sahip olmalıyım.” Bu, sahip olma, fethetme ve olma arzusudur, “ki böylece mevcut bilgiye erebileyim.” İşte bütün arzu, meyveye nasıl erişeyim ki böylece mevcut bilgi erişilebilir olsun.
    İnsanların acelesi var -hazır kahve gibi, hazır Tanrı istiyorlar. Bekleyemiyorlar. Bekleyemiyorsan pek umursamıyorsun demektir. Eğer umursarsan bekleyebilirsin; ne kadar umursarsan o kadar bekleyebilirsin. Eğer gerçekten umursuyorsan sonsuza kadar bekleyebilirsin. Umursamıyorsan da acelen vardır. “Eğer hemen şimdi mümkünse, anında, tamam; yoksa zamanımı harcamam, zaman harcamaya değmez” diyorsun.
    Tanrı mevsimlik bir çiçek değildir, o bir Lübnan sediridir -büyümesi zaman alır. Bulutlara ulaşmak zaman alır. Aslında zaman yeterli değildir, o sonsuza kadar sürer. Zaman kısa kalır.
    Ve ben Tanrı’nın şimdi ulaşılabilir olmadığını söylemiyorum. Anlaşılması gereken diğer bir paradoks da şudur: Sonsuzluk daima şimdidir. Şimdi, sonsuzluğa açılan kapıdır. Fakat o kapı yalnızca sabırlı olan için mevcuttur çünkü acelesi olanlar ve “Hemen bunu istiyorum,” diyenlerin acelesi, zihinlerinde öyle bir bulut ve gürültü yaratır ki şimdiyi göremezler. Şimdiyi görmek için insanın son derece berrak bir zihne ihtiyacı vardır. Ve bilinç yalnızca orada hiçbir arzu, hiçbir acele, hiçbir özlem olmadığında berraktır. Bilinç yalnızca sen hiçbir yere gitmiyorken berraktır. Sadece sessizce oturuyor, hiçbir şey yapmıyorken bahar gelir ve otlar kendiliğinden yeşerir. Bu sabırdır.
    “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur,” dedi derviş. “Fakat böyle yapmazsan, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.”
    Bu, bilen herhangi birinin söyleyeceği şeydir: “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur” Ne demek istiyor?
    “Çalışmak” kelimesi, Sabar’ın kullanmış olması gereken kelimenin karşılığı değildir.
    Hindistan’da bizim swasthya diye bir kelimemiz var. Çalışmak olarak tercüme edilebilir fakat bu bütün anlamı kaybettirir. As
    lında swasthya, öz-çalışma, kendini çalışma anlamına gelir. Bu bir, kutsal metin okuma meselesi değildir, gittikçe daha fazla bilgiye gark olma meselesi de değildir. Bu, gittikçe daha fazla, kendi içine yönelme, dönüşüme yönelme meselesidir.
    Sufiler, “Bizimle çalış,” demekle, “Bizimle ol,” demek isterler sadece. Bir ustayla olmak çalışmadır; sadece ustayla olmak, adap, sadece, bilen birisinin huzurunda olmak, onun huzurunu içmek, onun varlığının zevkine varmak, onun tadına bakmak, onun enerjisini hazmetmek. Eğer bir Sufi çalışma meclisine gelirsen hayrete düşersin: Batının çalışma meclisleriyle hiç alakası yoktur. Batılı bir çalışma meclisinde bir kitap okursun, sonra sorular sorulur, cevaplar verilir ve bunu tartışma takip eder.
    Bir Sufi çalışma grubunda hiçbir soru sorulmaz, hiçbir kitap okunmaz. İnsanlar saatler boyu sessizce otururlar ve belki birisi sallanmaya başlar. Fakat hatırlanması gereken bir nokta hiç kimsenin birşey yapmak zorunda olmamasıdır. Birinin birşey yapması iyidir. Bazen birisi birşey söylemeye başlar, ama kurala uyulmak zorundadır: Kimse birşey söylemeye uğraşmamalıdır. Eğer kendiliğinden olursa, eğer bir işi birşeyin söylenmesi gerektiğini, söylenmeye kendiliğinden hazır olduğunu, dilin ucunda olduğunu ve “bana rağmen” dışarı çıkmak istediğini düşünürse o zaman tamamdır.
    Aynen Quakerların dua toplantısı gibi. Quakerlar bunu Sufi-lerden öğrendi. Orta Çağ’da Sufiler Avrupa ülkelerinin içlerine kadar ilerlediler. Quakerlar sessizce oturmayı Sufilerden öğrendiler. Quakerlar saatlerce sessizlik içinde otururlar, sonra birisi ayağa kalkıp bir şeyler söylemeye başlayabilir fakat bunlar büyük ölçüde esinle gelen ifadelerdir. Kişinin kendisinden değildir -sanki Tanrı ona sahip olmuş gibidir. İçi boş bir bambuya, bir flüte dönüşmüştür ve bilinmeyen bir enerji onun aracılığıyla şakımaya başlamıştır.
    Kurala uyulmak zorundadır. Ama bir Quaker grubunda kurala uymak çok zordur çünkü temel birşey eksiktir -usta eksiktir.
    Bir Sufi grubunda usta bir zorunluluktur. Sufi grubu yalnızca merkez orada olduğunda oluşur. Quaker grubu sadece geleneksel bir şeydir. Bunu Sufilerden öğrendiler ama bir şeyi kaçırdılar. Zahirî olanı, adabı, etiketi, sessizlik içinde nasıl oturulacağını öğ
    rendiler -bir usta olmadan bile bu güzeldir, sessizce oturmak güzeldir -fakat zihin çok kurnazdır. Zihnin sana hileler yapabilir; zihnin bir şeyler söylemek isteyebilir, zihnin, “Artık ben Tanrı’nın aracıyım” fikrine kapılabilir. Ve bu, sen diğerlerini aldatmaya çalıştığın için değildir; zihnin seni aldatabilir ve sen ayağa kalkabilirsin ve sen hiçbir şey yapmıyormuş gibi hissedersin. Çünkü bir Quaker grubunda kontrol yoktur.
    Sen bir Sufi ustayla beraberken kontrol vardır. O seni anında durduracaktır; bunun, zihninin bir oyunu olduğunu anlayacaktır. Bu belki de senin bilinçaltı zihninden gelir ama yine de senin zih-nindendir. Onun nereden geldiğinin farkında olmayabilirsin; bu, onun Tanrı’dan geldiği anlamına gelmez. Senin farkında olmadığın kendi derin bilinçaltından geliyor olabilir bu yüzden, Tan-rı’dan geliyor gibi görünebilir. Bir usta gereklidir, başından sonuna herşeyi görebilen, sadece bilinç zihnine değil bilinçaltı zihnine de bir ayna olan, önünde tamamen çıplak olduğun, önünde hiçbir şey gizleyemediğin bir usta. Onun mevcudiyetinin kendisi zihnin bütün stratejilerini önler.
    Bir ustayla birlikte olmak bu anlama gelir, adap. Sabar, “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman, benimle olman, burada olmayı öğrenmen olur. Sadece burada cereyan eden şeyleri izle” dediğinde bunu demek istiyor.
    Fakat kadının acelesi vardı. Çalışmak mı? Çalışmak için gelmemişti o. O, hemen, ağacın nerede olduğunu, bahçenin nerede olduğunu ve Cennet Meyvesinin nerede olduğunu öğrenmek istiyordu. Bir takım saçma şeyler üzerinde çalışarak zamanını harcamaya gelmemişti. Eldeki mevcut sonuçları istiyordu, acelesi vardı. Sabar bunu anında hissetmiş olmalıydı. Bu yüzden ilk söylediği, “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur, fakat böyle yapmazsan...” oldu. Kadının zihnini -onunla çalışmayacağını -görmüş olmalıydı. Çok fazla acelesi vardı; bir ustanın huzurunda olamazdı.
    “Kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.”
    Artık gidebilirsin ama sana bir tek şeyi hatırlatmak zorundayım. Unutma, bütün dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına. Seyahat
    uzun olacak. Eğer onu bu kadar acele istersen seyahat çok uzun olacaktır. Eğer beklemeye hazırsan seyahat çok kısa olabilir. Eğer sonsuza kadar bekleyebilirsen hemen şimdi de olabilir ama bek-leyemezsen yıllar, hatta hayatlar sürebilir. Bu sana bağlı.
    Kadın fırsatı kaçırdı. Acelesi olan insanlar ustaları daima kaçırırlar çünkü bir ustayla olmanın temel gerekliliği sabırdır ve onlar sabırsızdırlar. “Bana bir kestirme yol gösterebilecek başka birine gitsem daha iyi” diye düşünmüş olmalı.
    Kadın onun yanından ayrıldı ve başka birini aradı, Arif’i.
    Arif, bilen demektir. Gerçek bir ustaya, mükemmel bir ustaya gidersen senden pek çok şey talep edecektir. Senden mutlak teslimiyet isteyecektir, aynen Krishna’nın, müridi Arjuna’ya dediği gibi: Sarva dharma parityajya mamekam sharnam braja -”Bütün dinlerini vesaire terket ve ayağıma gel, teslim ol.”
    Gerçek usta talep edecektir ve mürit ne kadar büyükse talep de o kadar büyük olacaktır, potansiyel ne kadar büyükse talep de o kadar büyük olacaktır. Gerçek usta sadece sana bilgi vermek için orada değildir, o seni dönüştürmek için vardır. Fakat dönüştürülmeyi kim istiyor ki? İnsanlar, karşılığını vermeden istiyorlar bir şeyleri.
    Kadın bu yüzden Arif’e gitti. “Arif” bilen demektir. O bir usta değil, bir hocadır. Hoca çoktur ama usta çok nadir bulunur. Bu yüzden Sabar, “Bütün dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın, bütün dünyayı gezmek zorunda kalacaksın. O zaman da eğer ustayı tekrar bulabilirsen bu çok büyük bir şans olacaktır” diyor.
    Pek çok hocayla karşılaşacaksın; onlar her yerde varlar. İnsanlara çok çekici de gelirler çünkü onlar asla talepte bulunmazlar. Aksine onlar verirler, sana bilgi verirler, seni daha bilgili yaparlar. “Arif”, çok bilgili olan demektir, kutsal metinleri, doktrinleri, dogmaları bilen, zor din bilim problemlerini açıklayabilen, detaylara, sistemlerin çok derin, mantıklı karmaşıklıklarına girebilen bilgili biri. Fakat bilgi asla tatmin edemez. Karnı aç birini ekmek hakkında bilgilendirmek kadar nafiledir: Bilgi hep ekmek hakkındadır ama ekmek asla verilmez. Ekmek hakkında müthiş bir konuşma ama ekmek sadece hakkında konuşarak nasıl doyurabilir? Lamba hakkında konuşmak ışık yaratmayacaktır.
    Kadın kısa sürede hüsrana uğramış olmalı. Müthiş bir bilgi bi
    riktirmiş olmalı fakat hüsrana uğramış olmalı. Böylece yola devam ediyor.
    İnsanlar bir hocadan diğerine böyle geçerler. Bir ustayla karşılaşsalar bile onu kaçırma ihtimalleri çok yüksektir -çünkü beklentilerle gelirler. Ve hiçbir usta, hiç kimsenin beklentilerini gerçekleştirmemiştir; bu mutlak bir kriterdir. Eğer biri senin beklentilerini yerine getirirse o bir hocadır. Aslında, o senin bir takipçin-dir -o senin beklentilerini gerçekleştiriyor. Gerçek usta senin beklentilerini asla karşılamaz. Aksine, senin beklentilerini yıkmaya devam eder. Beklediğin her neyse o asla yapmayacaktır; o tam da aksini yapacaktır. Neden -çünkü eğer senin beklentilerini yerine getirirse seni asla değiştiremeyecektir.
    Sen tamamen değiştirilmek, mutlak bir şekilde değiştirilmek zorundasın. Sen bütünüyle yakılmak zorundasın. Beklentilerin senin zihninden kaynaklanır; zihnin yok edilmek zorundadır. Ancak ve ancak o zaman Tanrı kâbil olur. Durum böyleyken, gerçek bir usta senin beklentini nasıl yerine getirebilir?
    İnsanlar bir hocadan diğerine geçmeye devam ederler. Bir hocayla birkaç günlüğüne balayındadırlar ve sonra her balayı gibi bu da geçer ve birkaç gün sonra tükenirler. Bir hocayla ilk karşılaştıklarında mest olurlar; sanki arzularının gerçekleştirilmesinin zamanı şimdi gelmiş gibi görünür. Fakat kısa sürede bilgi sağlanır ama bilgi susuzluğunu dindiremez.
    Kadın hüsrana uğramış olmalıdır, bu yüzden başka birine gitti, Hakîm’e. “Hakîm” karakter sahibi olan kişi demektir, “arif” bilgi sahibi olan anlamına gelir. Kadının bilgiyle işi bitmiştir. Geniş bilgi sahibi birini buldu ama bu ne işe yarar ki? Şimdi, yalnızca bilgi sahibi olan değil pratiği de olan, karakterindeki bir şeyin, adamın bilgisini yansıttığı birisini istiyor.
    Böylece, başka birine gitmiş olmalı, Hakîm’e. Şimdi, karakter adamı bilgi adamından daha çekicidir çünkü bilgi adamı çok az insanın anlayabildiği entelektüel bir dünyada yaşar ama karakter adamı son derece dünyevidir, onu anlayabilirsin. Günde sadece bir kez yemek yer, yoksulluk içinde yaşar -bu çok aşikardır -ve o inancı gereği bir bekardır. Aptal biri bile onu anlayabilir. Zekaya hiç ihtiyaç yoktur, hiç zeka gerekmez bu nedenle ahmak insanlara çok çekici gelir karakter. Çevrelerinde karakter oluşturan in
    sanlar da vasattırlar çünkü karakter yaratarak bir şey değişmez, asla. Sadece yüzeyde iyi bir boyadır bu, içsel gerçekliğin aynı kalır.
    Ama insanlar üzerinde müthiş etkiye sahiptir. “Evet, bu adam sadece bilgili biri değil, Tanrı’ya adanmış biri. Nasıl yaşadığına bak, ne kadar basit, ne kadar alçakgönüllü, ne kadar egosuz biri.” Görünüşte bu çok barizdir; herhangi biri görebilir.
    Böylece kadın hocaya gitti, Hakîm’e, karakter adamına. Fakat er ya da geç onun ikiyüzlülüğünü görürsün. Eğer karakter adamıyla yeterince uzun yaşarsan, gerçek varlığının yüzeye çıktığı anlar olduğunu, sözde karakterini kontrol edemediği anlar olduğunu, ondaki ikiliği görürsün. Eğer yeterince uzun yaşarsan ve karakter adamını izlersen hayatının çelişkilerini, ikiyüzlülüğü görebilirsin. O, bir değildir, o pek çoktur -en azından ikidir o. Biri, arada sırada belli anlarda, belli kışkırtmalarla ortaya çıkan gerçek özüdür. Herşey ona uygun olarak gelişirse müthiş şefkatli bir adam olabilir. Eğer aksi bir şeyler olursa öfke yüzeye çıkabilir. Bu öfkeyi görmek için böyle bir adamla uzun yıllar yaşaman gerekir çünkü tepesi arada sırada atar. Cinselliğini bastırmış olabilir, bekar olmuş olabilir ama arada sırada, bastırılmış arzu bilinç zihnine gelebilir -karakteriyle çelişik hareket edebilir. Çünkü ikilik çözülmemiştir, bu ortaya konmak zorundadır -böylece, ikiyüzlülüğü görmekten yorulmuş olabilir.
    Kadın, Mojud’a, Deli’ye gitti. “Mojud” deli demektir. Kadın bir şekilde yaklaşıyordu. İlk önce bilgi adamına, Arif’e gitti ki bu son derece yüzeyseldi. Sonra, biraz daha pratik ama kuvvetli olmayan karakter adamına gitti. Adam, hayatında bir şeyler yapmaya çalışmıştı, hatalı olsa bile; ama samimiyetinden şüphe duyula-mazdı. Yanlışlarla dolu olabilir ama ama samimiydi. Yapmaya çalışmıştı -tabii ki aptalca bir şekilde -ama yapmaya çalışmıştı.
    Kadın şimdi bir deliye, Mojud’a gitti. “Mojud” tamamen Tan-rı’ya gark olmuş, kaybolmuş, fenâ haline erişmiş kişi anlamına gelir. En iyi adama gelmişti kadın.
    Fakat mojudun bir sorunu vardır: O bir usta olamaz. O kadar delidir ki, yardım edemez. Tamamen kayıptır, herhangi bir şekilde yardım edebilmesi mümkün değildir. Aslında kendisinin aydınlanmış birinin yardımına ihtiyacı vardır ki aklı biraz başına gel
    sin.
    Böyle bir iş dünyada çok nadiren yapıldı fakat bu çağın en büyük ustalarından biri olan Meher Baba bunu yaptı. Burada, Pu-ne’da da bulundu ve Pune halkı, aynı nedenlerle -çünkü onların beklentilerini karşılamayacaktı -ona da, bana karşı olduğu kadar karşıydılar. O bir Tanrı adamıydı. Nadiren yapılan, son derece değerli bir şey yaptı fakat hiçbir tarih kitabı ondan bahsetmez çünkü tarih, ahmaklar tarafından diğer ahmaklar hakkında yazılır. Tarih, cereyan etmekte olan daha derin olgular hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlar tarafından yazılır. Tarih, politikacılar hakkında, aptal politikacılar hakkında, Adolf Hitler hakkında yazılır ve pek çok kitap....
    Adolf Hitler hakkındaki bütün kitapları görmek istersen Sa-marpan’ın odasına gidebilirsin. Bütün kitaplar onda var; o bir uzman; pek çok kitap. Ve insanlar sanki önemli birşey varmış gibi yazmaya devam ediyor. Bu aptal, nevrotik insanları unutamaz mısınız? Onların hatıralarını sonsuza kadar saklamanın bir gereği var mı? Onları tarihin dışına atmak çok daha iyi olur. Onlar yaralardır! Çiçekler hakkında konuşulmuyor, sadece yaralar hakkında konuşuluyor.
    Meher Baba tarihin bir parçası değildir. Onun yaptığı müthiş deneyi kimse görmeye çalışmadı. Her türlü deliyi, meczubu yakalamak için bütün ülkeyi dolaştı çünkü onlar Tanrı’ya çok yakındırlar. Yalnızca bir şeye ihtiyaç vardı: Onların aklını başına getirecek birine ihtiyaç vardı. O zaman onlar büyük ustalar olabilirler. Yalnızca biraz akıl sağlığı gerekecek; o zaman deliliklerinin bir yöntemi olacak. Şu anda onlar yöntemi olmayan deliler; yardım edemezler. Ve onları takip etmek tehlikeli, zararlı olabilir. Onları takip etmekle yalnızca kendini takip ediyor olacaksın çünkü sana asla bir ipucu vermeyecekler. Ve ne söylerlerse söylesinler, eğer dediklerini yaparsan seni doğru yoldan saptırabilir. Seni derin bir tuzağa düşürebilir çünkü onlar kendilerinde değiller, kendilerini Tanrı’ya o kadar gark etmişlerdir ki adeta sarhoşturlar, ayyaştırlar. Tanrı’yı bilirler ama onu sana iletmenin bir yolunu bilmezler. Onlar usta olamazlar.
    Her usta, usta olmadan önce mojud olur -müthiş bir delilik sürecinden geçer -ama bütün meczublar usta değildirler. Eğer
    bir mojud, mojud olarak ölürse Tanrı’ya erecektir ama hiç kimseye yardım etmeden.
    Şimdi doğru kişiye gelmişti ama bu kişi bir usta değildi ve usta da olamazdı. Bir yol gösteremezdi.
    Böylece, bir yöntem gösterebilecek birine doğru ilerlemeye başladı. Dördüncüye, Alim’e gitti. “Alim”, bilim insanı, yöntembi-limci, sana yöntemleri gösterebilen kişi anlamına gelir. Kadın yine çok uzağa gitmişti çünkü sana yöntem gösteren kişinin yapmakta olduğu şeyi bilmesi gerekmez çünkü yöntemler kutsal metinlerden bir araya getirilebilirler. Patanjali’nin Yoga Sutraları-nı okuyabilir ve başkalarına yöntemler sunmaya başlayabilirsin; bunun yardımı olmayacaktır.
    Bir mojud yöntem gösteremez. Ve yöntem gösteren kişinin, eğer mojud halini yaşamamışsa, bir faydası olmaz. Mojud takip edilemez -bu tehlikelidir, çünkü deli birini takip ediyor olacaksın -ve Alim’i de, bilim insanını da, takip edemezsin çünkü o kendisi de birşey bilmez. Sadece yöntemler hakkında bilgi toplamıştır, ilgilidir, o bir yöntem koleksiyoncusudur.
    Patanjali ‘nin Yoga Sutralarının tefsirlerini yazmakta olan pek çok insan vardır ve bunlar asla meditasyon yapmamış insanlardır, meditasyonun ne olduğunu hiçbir zaman bilmiş değillerdir. Ama meditasyon hakkında her şeyi bilirler. Pek çok defalar bana geldiler; çok güzel tefsirler yazmışlardı, zeki, bilgili, bilimsel insanlardır bunlar. Kullandıkları dilde, izahatlarında hiçbir hata bulamazsın ama söylemekte oldukları şeyi destekleyecek hiçbir deneyim yoktur ortada. Onlarla cahil insanlar arasında fazla fark yoktur.
    . ve pek çok diğerlerini.
    Kadın, pek çok diğerine gitti.
    Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi.
    Bahçe, yine bir semboldür. Dünyanın hikayesi bahçeyle başlar, Cennet Bahçesiyle, Adem ve Havva’yla ve hayat ebediyen güzel ve mutluluk doluydu. Bahçe varoluşun başlangıcıdır. Ve sonra, Adem ile Havva Bilgi Ağacının meyvesini yiyerek dışarı atıldılar veya kendilerini attırdılar. Bilgi sahibi olduğun an, masumiyetini kaybettin. Ve masumiyet bahçedir. Masumiyette çiçekler açar. Masumiyette kokular yayılır. Masumiyette herşey mut
    luluktur. Bahçe masumiyetin sembolüdür. Ve Adem ile Havva bahçeyi terk ettiklerinden beri, insanoğlu tekrar tekrar bahçeyi arayadurmuştur.
    Bu tekir ya da ustanın okulu, ustanın bahçesi diye adlandırılır -çünkü bir ustayla birlikteyken Bilgi Ağacının meyvesini kusmaya başlarsın. Usta, bütün bilgi zehrini senin sisteminden dışarı atma sürecinden başka bir şey değildir. Böylece masumiyetini tekrar geri kazanman mümkün olur. Adem masum olduğunda İsa’ya dönüşür. Bahçeye tekrar girer -kayıp cennet geri kazanılır..
    Cennet (E.N: İngilizce paradise-paredays diye okunur) kelimesi ne anlama gelir biliyor musun? Bir Sufi kelimesi olan fir-devsden gelir. Firdevs duvarla çevrili bahçe demektir. Cennet kelimesi buradan gelir. Cennet, bahçedir. Bahçeyi geçmişte bir yerde kaybettik: Onu geri kazanmalıyız. Tekrar, bir çocuk gibi masum olmak zorundayız ki hemen bahçeye geri dönelim. Aslında biz hep bahçedeydik ama gözlerimiz bilgiyle o kadar dolu ki bahçeyi göremiyoruz. Gözler bilgiden temizlendiğinde ve bilgi tozu bilinç aynasından üflendiğinde aniden bütün bahçe ortaya çıkıverir.
    Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi. İşte cennet ağacı oradaydı ve dallarında asılı duran parlak cennet meyvesi.
    Ağacın yanında duran, Sabar’dı.
    Kadının yaşamış olması gereken şoku hayal edebilirsin. Sa-bar? O, kadının ilk karşılaştığıydı. Ağacın yanında duran, Sabar’dı.
    Bu da güzel bir metafor. Eğer Cennet Meyvesine ermek istiyorsan muhafızın, sabarın, sabrın elinden geçmek zorunda olacaksın.
    Sabır, cennete dönüşün kapısıdır. İlk derviş ağacın yanında dikiliyordu.
    “Neden ilk karşılaştığımızda cennet meyvesinin muhafızı olduğunu söylemedin? diye sordu kadın.
    “Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın.”
    Bir hakikat, ancak sen ona hazır olduğunda söylenebilir. Bir hakikat, ancak sen onu almaya değer olduğunda verilebilir. Bir
    hakikat, ancak sen onun için bir hazne olduğunda aktarılabilir, daha önce değil, tek bir an bile önce değil. Sen olgun olduğunda, erişkin olduğunda, hazır olduğunda tek bir an bile geçmeden; derhal... işte olgunsun ve işte anında hakikat verilir.
    Usta seni gereksiz bir şeyle yükleyemez. Gereksiz yük sana çok ağır gelecektir. Zarar verici olabilir, bir zehir haline gelebilir, seni beslemeyecektir. Sana ağırlık verebilir ama canlılık vermeyecektir.
    “Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın. Ayrıca, ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.”
    İnanmış olsaydın bile beklemek zorunda olacaktın. İnanmış olsaydın bile, bu süre sonsuz sabır içinde geçmek zorundaydı ki, sen de hazır değildin. Yani en iyi yol buydu: Bir hocadan diğerine, bir okuldan diğerine gitmene ve olgunlaştığında tekrar geri gelmene izin vermeliydim. Şimdi olgunsun çünkü yanlış olan herşeyi gördün.
    Arif’e, bilgi adamına gittin, o yeterli değildi. Bilgi nasıl yeterli olabilir ki zaten? Bilgi bilgidir. Suyu bilmek senin susuzluğunu gi-dermeyecektir.
    Hakim’e, karakter adamına gittin ama gerçek adamın karakteri yoktur. Gerçek adam an be an yaşar. Gerçek adamın bilinci vardır ama vicdanı yoktur. Gerçek adam ahlaklılığa dair hiçbir şey bilmez; ahlaklılık içinde yaşamasına rağmen ona dair hiçbir şey bilmez. Gerçek adamın karakteri yoktur; karaktere sahip olan bir tek o olmasına rağmen, karaktersizdir.
    Bu karşıtlıkla ne demek istiyorum? Onun programlanmış bir karakteri yoktur, önceden hazırlanmış bir şekilde yaşamaz, öngörülebilir değildir o. Her an yepyeni bir şekilde tepki verir. O, hakikidir, birdir, bütünleşmiştir ama bunlar ona doldurulmuş şeyler değildirler. Onlarla idman yapmamıştır. O sadece birşey için çalıştı: Gittikçe daha fazla bilinçli olma çabasını sürdürdü. Şimdi onun bilincinin sonucu olarak, her an karakterler doğar ve kaybolur. Ama o, kendi çevresinde bir yapının yükünü taşımaz. Hiçbir karakter zırhına sahip değildir. O daima özgürdür; o özgürlüktür.
    Hakim’e gittin ve bütün karakterlerin, yüklenmiş karakterlerin içlerinde ikiyüzlülük taşıdıklarını öğrendin.
    Sonra Mojud’a gittin, o gerçek bir adamdı ama sana bir şey öğretemeyecek kadar deliydi. Onun sana hiçbir yöntem gösteremeyeceğini görerek Alim’e, yöntemler hakkında herşeyi bilen yöntembilimciye gittin. Fakat o asla bir şey yapmamıştı; onun kendi deneyimlerinden edindiği bir şey yoktu.
    Bunların hepsi gerekliydi, herşey iyiydi ve tam zamanında geri döndün çünkü “Bu ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.” İnanmış olsaydın bile -ki bu mümkün değildi -anlayamazdın. “Ben muhafızım,” demiş olsaydım bile, “Bu adam çok egoist, kendisinin muhafız olduğunu iddia ediyor” diye düşünebilirdin. Bu seni caydırabilirdi. Anlamayabilirdin çünkü bilgi adamının alçakgönüllü olduğu beklentisiyle gelmiştin.
    Gerçekten anlamış insan ne kibirli ne de alçakgönüllüdür. İkisi de değildir, o sadece gerçeği beyan eder. Bu senin canını acıtabilir ama o senin sorumluluğundur, senin sorunundur. O senin canını acıtmak istemez, hiç kimsenin canını acıtmak için bir arzusu yoktur ama onun beyanları acıtabilir. Onlar acıttığı zaman da sen bunların kibirlilikle, öfkeyle yapılıyor olduklarını düşünürsün. Oysa hiçbir öfke veya kibirle yapılmazlar; o yalnızca bir gerçeği olduğu gibi beyan etmektedir.
    “Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın” der Sabar.
    “Ve sana inanamayacağın bir şeyi söylememek daha iyiydi. Benim için seni beklemek daha iyiydi; ve ben de zaten beklemekteydim. Ben Sabar’ım, bekleyebilirim; bu yüzden ben muhafızım. Ve sen tam zamanında geldin. Artık endişelenme ve otuz yılın israf olduğunu düşünme. Hiçbir şey israf değildir. Bütün o deneyimler -yanlış hocalara gidişin bile, yanlış yollardan gidişin bile -sana yardımcı oldu. Seni olgunlaştırdı, seni erişkin yaptı. Şimdi hazırsın; sana meyveyi verebilirim”
    Ve burada olmakta olan da budur: Pek çoğu gelir, sadece birkaçı kalır. Pek çoğu gelir ama ben onlara bir yere gitmeye gerek olmadığını eve geldiklerini söyleyemem. Bunu sadece birkaç kişiye, sadece anlamaya hazır olanlara, anlayacak kadar olgun olanlara söyleyebilirim. Böyle olmayınca, insanlara araştırmaya, aramaya gitmelerini söylemek zorundayım. İnşallah, otuz yıl ve otuz gün sonra ben burada olursam ve sen geri dönersen, muhtemelen anlayabilirsin ve ben sana hemen şimdi verebileceğim şeyi
    muhtemelen verebilirim ama sen onu almazsın.
    Hayattaki en müthiş şey almaya, kabul etmeye, dişil olmaya, bir rahim olmaya hazır olmaktır. Ve gerçek mürit, dişil hale gelen, rahim haline gelendir. Ustayla birlikteyken o sadece alıcıdır, pasiftir. Bütün aramayı, araştırmayı, özlemleri bırakır. Hakikat hakkındaki ,Tanrı ve cennet hakkındaki herşeyi unutur. O yalnızca ustasının içine nüfuz etmesine izin vermeye devam eder; ustaya ev sahibi olur.
    Ve bütünüyle yok olduğunda ve usta seni bütünüyle doldurduğunda usta da yok olur. İşte mürit ve ustanın yok oluşu cennettir, bahçedir. Eve geri dönmüş olursun.
    Bugünlük bu kadar yeter.