• 199 syf.
    ·22 günde·Puan vermedi
    Merhaba. Kısaca kitabı ele almam gerekirse, gerçekten etkilendiğimi belirtmek istiyorum. Kitap, evli genç bir kadınla evli devrimci genç bir adamın birbirlerine duydukları aşkı anlatıyor. Kitaba güzel İstanbul manzaraları, sözde aydın olup kafada boş ve lüzumsuz olan insanlar, kadının daha kendini bulamamışken, aile hayatına atılması ve aile hayatında da kendini hep eksik hissetmesi ve bu eksikliği kapatacak parçayı arayıp durması hakim diyebilirim. Baş karakterimiz mutsuz. Bu mutsuzluğun ana kaynağı ise hiçbir şeye ait olamayışı bir türlü, ki Bedri denen bir adam var bu kadının eşi olan, Bedri'yle aynı eve köpek bağlasanız köpek bile durmaz demek istiyorum. Bedriler aramızda, Bedriler her yerde. Bedriler kendi eksikliklerini, yetersizliklerini ve sığlıklarını asla göremeyip karşısındakini durmadan suçlayan ve bunalıma sokan; sözde akıllı geçinen ama hayata ve hayatındakilere hiçbir şey katmayan insanlardır.
    Devrimci genç adamın aşık olduğu kadını memleketiyle bağdaştırması, beni benden aldı. İşte dedim, gerçekten bir devrimci aşık olsa aşık olduğu kadını böyle görürdü.
    Kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ederim, uzun lafın kısası.
  • 147 syf.
    ·2 günde·10/10
    “Cahilliği yok edecek ilaç bilim değil mi? Evet,bilim. İşte o da kitapların içindedir. Cahilliği ancak okumakla yenebiliriz.”

    1940ların Anadolu’sunda Ürgüp’te bir kütüphaneye memur olarak göreve başlar Mustafa Güzelgöz. Yeni işi için çok heyecanlıdır. Bodrumda çürümeye yüz tutmuş kitapları çıkarır , bakımlarını yaptırır. Hepsini tek tek temizler,not eder,içeriklerini yazdırır. Dizer raflara . Pırıl pırıl bir kütüphaneye görevlidir artık o. Ve oturup bekler kitapları okumak için gelecek insanları. Ama kimse gelmez. Çünkü açlık varken,çalışmak gerekirken,para lazımken kitap ne işlerine yarayacak insanların? Madem kimse kütüphaneye gelmiyor,öyleyse o götürecektir kitapları köylere. Çocuklara,kadınlara ulaştıracaktır kitapları . Kadrolu bir eşek alır yanına, yoldaşı. Yükler sırtına kitapları eşeğin , çıkıp köy köy dolaşırlar..

    Kızların okumasının günah görüldüğü bir dönemde, kızlara da kitap okutmanın peşindedir. Halkın üstüne çökmüş karanlığa,ışık tutmak ister. Halkı kalkındırmanın,geliştirmenin,eğitmenin ; o ışığın en büyük kaynağı da kitaplardır Mustafa Güzelgöz’e göre. Karanlığın üstüne ışık saçar gibi , kitaplarını insanların üstüne saçar.

    “Beyim diyor,bizim yolumuz,köprümüz,çeşmemiz yok; kitaplığı ne yapacağız? Anlatıyorum ona: Eğer kitaplığınız olursa,yolunuz,çeşmeniz,köprünüz de olur!”(47.sayfa) Bir yandan kitapla insanların zihinlerini parlatırken,bir yandan halkın kalkınması için yeni girişimlerde bulunur.

    “Geleceği kurtarmak istiyorsak,kitapları asıl çocuklara okutacağız.”(56.sayfa) deyip bırakmaz çocukların peşini. Hem futbol takımı çalıştırır hemde çalıştırdığı çocukların kitap okumalarını sağlar. Çünkü “Sağlam vücut,sağlam kafada bulunur.”

    “Köye kitaplık açmak,çöle çeşme götürmek gibidir.” (63.sayfa) diyerek aldığı her nefeste bu işin peşine düşer ve her zaman ileriye taşımaya çalışır .

    “Baksanıza,eller aya gitmeye hazırlanıyor,biz hâlâ yaya yollarda,tozun toprağın içinde ömür tüketiyoruz! Kitap dergi okumazsak,gerilikten nasıl kurtuluruz?”(66.sayfa) diye kadınlara soruyor. Ve kadınları kitaplıklara alıştırabilmek için çok uğraş veriyor. Mustafa Güzelgöz’e göre kadın erkeğin arkasında kalmamalı , kadınla erkek aynı çatı altındaysa aralarına perde çekilmemelidir. Bunu çağın gerisinde kalmışlık olarak belirtir.

    “Halkın karanlıkta kalmasını isteyenler,araç olarak dini her zaman,her işe kattılar.”(93.sayfa) diye yakınır Eşekli Kütüphaneci . Çünkü okuyan insan,sorgular ve gerçeklerin peşine düşer. Okuyan insan bilgili olur. Bunu da insanları yöneten istemez. Yönetenlerin isteği sorgusuz,sualsiz her şeyi kabul eden kişilerdir.

    “Ben çalışıp topluma,yurda hizmet ederken,halka ve onun çocuklarına karda kışta kitap götürürken,Ürgüp köylerinde yaşamı yükseltmek için düşündüğüm hizmetleri yürütürken,ortada bir de politika olduğunu,kıskançlık ,fesatlık olduğunu hiç aklıma getirmedim!”(92.sayfa)

    Her yenilikte,güzellikte olduğu gibi Mustafa Güzelgöz’ün karşısına engel çıkarırlar. Sadece ülkemizde değil,dünyanın genelinde yüzyıllardır olan bir durum : Kıskançlık,haset ve işine geldiği gibicilik. Bundan kazanç sağlayamayan, yararlarına göre rant kazanamayan insanlar düşerler Eşekli Kütüphaneci’nin idealist ve ışık saçan uğraşlarının peşine.

    Tarih boyunca insanlığa zarar vermiş bazı teröristleri göz ardı ediyoruz.
    -Güç kaybedeceğini düşünüp , insanları bilgiden,okumaktan uzak tutan Kilise ve Rahipler
    -Osmanlı’ya matbaa geldiği zaman insanları rahat yönlendiremeyecek olan kesimler ve işleri elinden alınacak olduğunu düşünen el yazması ustaları
    -Köy Enstitüleri’ni kendilerinden olmayan siyasi parti yaptığı ve yeterince prim yapamayacakları için , siyasal çıkar çatışması yüzünden kapatan parti

    Bunları oldukça arttırabiliriz.
    Mustafa Güzelgöz gibi idealist insanlar,yüreği büyük insanlar sadece ülkemize değil insanlığa hizmet ediyor. Böyle insanlar çevremizde var ve ‘yapamayacağını,başaramayacağını’ söyleyen yetersizlerle savaş içinde.

    Lütfen durup düşünelim , yaşadığımız hayatın hakkını veriyor muyuz? Bize sunulanla yetinip , günü mü geçiriyoruz yoksa daha fazla güzelliği paylaşarak insanlığa bir hizmet veriyor muyuz?

    Diyorsan ki beni ilgilendirmez insanlık,sadece kendimi kurtarsam yeter.
    ‘Öyleye ya birilerinin peşinden git sesini kes,ç ya da çekil yoldan ışığı elinde taşıyanlara yol aç,fazlalık yapma!’

    Kitapla ilgili söylenecek,konuşulacak , hayata geçirilecek çok şey var.

    “Sol kitap,sağ kitap diye bir ölçü olur mu? Nitelikli kitap diye bir ölçü kullanılabilir belki.” (93.sayfa)

    Son olarak;
    Eğitimin ve gelişimin dini ya da siyaseti olmaz. Kişisel fikirleriniz , bırakın kendi zihninizde büyüyüp gelişsin .
  • Ribin haykırıyordu:
    "Görüyor musun Pavel? Her şeyin kökü yürekte, kafada değil! Yürekte asla başka bir şey bitmeyecektir."
    "İnsanı anca akıl özgürleştirir!" dedi Pavel.
    Ribin inatla haykırdı:
    "Akık güç vermez. Gücü yürek verir, kafa değil. Bu böyle işte."
  • Rüzgar rüzgardır sonuçta. Aynı esintilere yerde dayanabiliyorsanız, havada da dayanabilirsiniz. Bir fark yok arada. Kafanızdaki fark dışında.
  • 160 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Tanrı, Kumandanlar ve Memeler isimli yazıyı da içerisinde barındıran bir kitap. Bu yazı sebebiyle 6 milyar tazminata mahkum edilmişti Ahmet Altan. Yazının içerisinde ''kadın memesine memleketi satarım'' dediği iddia ediliyordu. Benim en sevdiğim yazılardan biridir bu yazı ve içerisinde de öyle bir cümle görmedim. Benim gördüğüm şu;

    ''Bir kiraz ağacıyla bir kadın memesine, onların değerini bilmeyen her memleketi satmaya hazırım.''

    Bir yazının içinden bir cümleyi, üstelik de öncesinde nokta olmayan bir cümleyi, daha doğru bir ifadeyle bir cümlenin parçasını alıp o cümle sahibine saldırmak adiliktir. Yazı baştan sona hayatın ve barışın güzelliği üzerine kurulu bir yazıdır. Bu cümle de o yazıyı daha ilgi çekici kılmak için yazılmıştır ve biraz entellektüel birikimi olan, biraz ön yargısız olan, cinselliği sözde değil de gerçekten kafada çözmüş olan, biraz düşünebilen herkes bunu rahatlıkla görür.

    Kitaptaki en iyi yazı da bana göre Tanrı, Kumandanlar ve Memeler isimli yazıdır. Evet memeleri çok seviyorum, kumandanları pek sevmem, Tanrı ile de alıp veremediğim bir şey yok çok şükür.
  • 216 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitabı paramparça edeceğim şimdi; tek kelime ile tanımlayamam o yüzden 2 kelime kullanacağım; berbat ötesi.

    İsme bakıyoruz; Pogo. Yayınevine bakıyoruz; Stüdyoimge. Vaadine bakıyoruz; iki punkın yaşamından bir kesit. Ne kadar havalı, ne kadar marjinal değil mi? Peki sonuç ne? Hiç!

    Satır aralarında eroin kötüdür mesajı, lan sen punk değil misin? Neyin kaygısı bu ablacım? Hangi punk s.kler bunu. Yok sXe (Straight Edge) ise ana karakterin, o zaman da ona göre yazarsın kitabı. Hiçbir tutarlılığı yok karakterlerin ve kitabın, punk ile de alakası yok. İki tane kaşarın(seviştikleri için değil, başkalarına zarar verdikleri için kullanıyorum bu hakareti) kezbanlıklarından ibaret kitap, ama asıl sıkıcı olan çok hazırlıksız bir kitap oluşu. Bir kere punk üzerine kitap yazarken Offs'İ'piring yazmak nedir lan? Daha sözde hayranı olduğun grubun adını yazamıyorsun. Dikkat, foruma yazmıyorsun, kitap yazıyorsun, kitap! Kitapta en sık kullanılan kelime Allah' tan ve neyse ki olabilir. Sanırım yazarımıza geri dönüp tekrar yazmak zor geldiğinden olası kurgu hatalarını bu iki kelimeyle bertaraf etmeyi seçmiş; Kaçacak yerimiz kalmayınca camdan atladık, Allah' tan altımızda kum varmış, arabaya bindik, neyse ki anahtarlar üzerindeydi... gibi mesela. Hadi bunu yok saydım diyelim, yahu ana karakterin sürekli ''buna şaşırmadı beni yeteri kadar tanıyordu'' ''bu yaptığım onları şaşırtmadı hep çılgın biri olmuştum çünkü'' ''benden bunu bekliyordu sonuçta çılgın biriydim''... demesini ne yapayım? Tamam anladık, çok çılgınsın ama madem bu kadar güveniyorsun karakterin çılgınlığına o zaman bırak da biz de görelim onun ne olup ne olmadığını.
    Kitap, yazarın hayatından kesitleri içeriyor mu bilmiyorum ama dilerim ki böyle bir iddiası yoktur kendisinin. Gözümde iyice düşecektir o zaman ama eğer punksa bunu dert etmeyecektir :) Ben hayatımda önemsiz birini hiç tanımadım. Kimle tanıştıysam çok önemli biri olarak anlattı her zaman kendisini, tanıdığım her erkeğin müthiş bir aşk hikayesi, harika bir kız arkadaşı illa ki olmuş. Tabii bir de süper güçlü arkadaşları... Bu çok enteresan mesela, bir ortamda -hele ki kız da varsa- biri bir şey derse bir başka erkek hemen görür ve arttırır teklifi. Teklif çok yükselirse bu kez devreye hayali arkadaşlar girer;
    -Geçen yarım şişe votka içtim yarım saatte.
    +Ben de yapmıştım onu ya 2 sene önce
    %Bizim bir arkadaş var 10 dakikada bir ufak içiyor, sonra da kalkıp yürüyerek gidiyor ya adam

    İşte tam da bu kafada yazarımız ya da karakterimiz. Biz çok çılgınız, bir süperiz vs. vs. 2 bel altı cümle kurunca üslup yeraltı edebiyatı üslubu olmaya yetiyorsa benim itirazım yok o zaman ama yine de arkadaşına ''onunla s.kişmem'' diyen kızın birkaç sayfa sonra sevgilisine köftehor demesi bana çok komik geliyor. Köftehor ne lan? Ayrıca amerikan filmlerinden aşırılma replikler de yine çok eğreti durmuş; ''Neden danışmaya sormuyorsunuz? Eminim size yardımcı olurlar.'' Doktor diyor bunu yalnız :)
    Hadi her şeyi geçtim ya sözde punk üzerine bir roman yazıyorsun bari fanzinden bahset, araya bir yere, karakterin ağzından çıkacak bir söze fanzin kelimesini sıkıştır ya da punk ideolojisinden bahset. Kızların fahişelik yaptıklarında giydiği kıyafetlerin tasviri, günlük kıyafetlerinin tasvirinden daha başarılı mesela. Yahu punk kültüründe kıyafetin önemini nasıl göz ardı edersin? Kitabın punk kültürüne yaklaştığı tek bir yer var; ''Hiçbir şeyi değiştirecek gücüm olmasa da benim yaşantıma saldırıda bulunacak herkese; beni değiştirmeye çalışacak herkese, haddini bildirebilirim. En azından öfkem buna yeter'' Ama akabinde gelen replikler ise yine bomboş. Herkesin söyleyip yazacağı klişeler.Dünyada savaşlar var bla bla bla. He savaş var diye eroin vurun diyor değil mi punk? Yeri gelmişken punk nedir ne değildir diye uzun uzun anlatırım ama gerek yok. Nasıl olsa ilgilenmeyen bunları bile okumaz, ilgilenen kendi tanımına uymuyorsa üzerine düşünmez ve reddeder. Çok eleştiremem bunu ben de böyleyimdir sonuçta, ama şöyle bir farkım olduğunu iddia edebilirim ki; ben yeteri kadar bilgi sahibi olmadığım konularda iddialaşmam ama gördüğüm insanların çoğu hele ki ortamda karşı cins de varsa sonuna kadar iddialaşır. Şimdi ben ne dersem diyeyim, bu kültürle haşır neşir olmuş herkes kendi tanımını yapacak, ''en doğrusunu ben biliyorum'' diyecek dolayısıyla uzatmıyorum ve bu kitap bir punk kitabı değil diyorum. Varsın yazarımız öyle olduğunu iddia etsin. Ama ne punk bu kitaptaki gibi bir şeydir ne de pogo. Bir efsaneyle bitirelim bunu ve biraz da övmeye başlayalım kitabı; Bir punk grubunun esas oğlanı ile gazeteci yolda yürüyerek söyleşi yapıyorlarmış. Gazeteci ''punk tam olarak nedir?'' demiş. Adamımız çöp tenekesine tekme atmış ve ''punk budur'' demiş. Gazetecimiz de tenekeye bir tekme atmış ve ''budur yani öyle mi?'' demiş. Esas oğlan cevap vermiş; ''Hayır, o modayı takip etmektir.''
    Punk müthiş bir alt kültürdür. Ve pek çok al kültürün de oluşmasını sağlamıştır. Yozlaşabilir, değişebilir ama tıpkı rock gibi gözardı edilemeyecek bir kültürdür. Soyut, somut pek çok iz bırakmıştır. Bizim ülkemizde alt kültürler pek yok, hiç yok. Her alt kültürümüz ithal. Dolayısıyla da daha yerleşemeden değişip saçma sapan bir hale geliyor. Rock da böyle, punk da böyle henüz gelmemiş olsa da 4 gözle gelmesini beklediğim hipster da böyle(bunların hatunları müthiş oluyor) Bir tek apaçi kültürü var yerleşen çünkü o öz be öz türk icadı işte. Gülüyoruz falan ama en köklü alt kültür o lan. Lanet olsun böyle kültüre o ayrı.
    Övgüye gelirsek, bir kadın yazarın böyle bir kitap yazması çok hoş. Kitap sürükleyici. Tüm o eleştirdiğim noktalara rağmen 2 seksi kızın erkeklerle ve hayatla olan ilişkilerine tanık olmak hoş. İstanbul sokaklarını, İzmir koylarını okumak hoş. Sevişme sahneleri biraz daha detaylı anlatılmalıydı ama yine de hoş. Bir dönem sahafta takılırken bir kızın sorduğu bir kitaptı bu ve oradan öğrendim ben de bu kitabın varlığını. Kız da birinden duymuş muhtemelen. E benim seveceğim tarzda bir kızdı. Bu kitabın okur kitlesini(kızları yani) kilolu olmadığı sürece ben severim zaten. Ama gördüm ki rahat okunması, yer yer ayarı tutturamasa da kadın bir yazardan çıkma bel altı dili ve bir iki seksi sahnesi dışında hiçbir halt yok kitapta. Kızların cinselliklerini özgürce yaşamaları tamam ama şu nasıl bir bakış açısıdır lan mesela; ''Madem karını bu kadar çok seviyorsun ya da değer veriyorsun, ne diye elin orospusuyla fingirdeşmeye kalkarsın be adam!'' (İçindeki kezbana dur diyeydin bu bir, orada anlatım bozukluğu var, ya da bağlacından sonra dolaylı tümleç eksik bu da iki) Bir punkın böyle bir bakış açısı olmaz, olur da o zaman evlilik dışı ilişkiyi tamamen reddeder ama siz reddetmeyip yaşıyor, yalnız başkasının yaşamasına sırf evli diye karşı çıkıyorsunuz. Yani kendi ahlaki normlarınızı başkasına dayatıyorsunuz ki bu olmaz.
    Nick Hornby' nin herhangi bir kitabı gerek karakterlerin derinliği, tutarlılığı, gerek yazarın doğal üslubu, gerekse de hikayelerin güzelliği bakımından paramparça eder mesela bu kitabı. Gidin onu okuyun.

    Şunu da eklemem gerek; şu benim gibi yaşamayan herkes salak ve mutsuzdur tribi de bir bitsin artık. Bir insan evinden işe, işinden eve yaşayarak da çok mutlu olabilir. İlla ki otostop çekip şehir şehir gezmesine gerek yok. Önemli olan, o insana içinde bulunduğu şartlardan başka şartlarda yaşamanın da mümkün olduğunu, ve onun en iyi zannettiği şartların aslında ona öğretilen(tabii öyleyse) şeyler olduğunu anlatabilmektir. Bunu yaparsın ama sonucunda adam kendi iradesiyle yine memuriyeti(mesela) seçerse kimse bir şey diyemez.
  • Yarını olma­yanın konuşacak bir şeyi bulunmaz. Konuştuğumuza göre, bu söyleşiyi yaptığımıza göre demek ki, ümit ettiğimiz bir yarın var... Ancak 1960 ve sonrasında bir millet olma vas­fını kaybettik; holistik, bütüncül yapımız bozuldu; her alana ait kanonik yapılarımız darmadağan; ortak-akıl, ortak-dil, ortak-vicdan paramparça... Bakınız, hâlâ bir milletin yaşa­dığı bir coğrafyada, bir düşünür bir yazı kaleme aldığında diğer düşünürler tarafından hemen ciddiye alınır, okunur, değerlendirilir, eleştirilir; kısaca o kişi çoğaltılır. Bizde ise, öncelikle bir yabancı bu konuda ne demiş ona bakılır. Öyle bir noktaya gelmiş ki durum, şuna benziyor: Yıllarca anne­sine kötü kadın denmiş adama, "Yok öyle bir şey; araştır­dık, senin annen iyi bir kadındı." diyorsunuz. İlk tepkisi şu: "Batılı/Avrupalı (ya da İranlı, Mısırlı, Pakistanlı) uzmanlar bu işe ne diyor?" Yenilgi kafada, bu nedenle işimiz zor. Dedik ya tarihimiz önünde küçük düşürüldük diye... Bütün­cül yapı bozulduğu, kanonik yapılar hak ile yeksan olduğu için kişiler, şahsi, en fazla kabilevi mensubiyetler ile iş görüyorlar. Milletimizin, herkesin kendine göre konuştuğu müteal/aşkın bir grameri kalmamış; bu nedenle her kafadan bir ses çıkıyor ... İyimseriz yine de; çünkü hâlâ soru sorabi­liyor ve sorunlarımız üzerine konuşabiliyoruz; bu iyi... Her şeye rağmen ümit verici... Amiyane deyişle, bu topraklarda "Ne olacak bu memleketin hali?" sorusunu soran ve -pejo­ratif (küçümseyici) anlamıyla bile olsa-geyiğini yapan insan­lar var-olduğu sürece ümit var demektir...

    Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu / Soruların Peşinde