• NASİHATÇİLER



    Bizim memleketin en çok yetiştirdiği nesnelerden biri de söz adamıdır, lâf adamıdır. Mübarek bir türlü karaborsaya da düşmez. Böylelerine her yerde, her zaman rastlamak kabildir. Bunlardan birisine selâm verdin mi, seni hemen yolun ortasında durdurur. İşin vardır, gücün vardır. Fakat ne çare seni bırakmaz ki.. Hem senden yaşlı başlı olduğu için bırakıp gitmek de olmaz. Çaresiz ne söylerse dinleyeceksin. Ne mi söyler? Herkesin her zaman söylediği şeyleri... Dinle bakalım:

    “Oğlum evlâdım vazgeç bu sevdadan, bu davadan. Hem sen tek başına ne yapacaksın. Onlar bir sürü ...suz,” v.s. (burada ancak benim yanımda söyleyebileceği bir sürü mütecaviz kelime sarf eder, söver sayar) Bu dünya böyledir. Bırak sen de! Altta kalanın canı çıksın! Bir tekme sen de at gitsin!.. İcabı hâle göre hareket etmek lâzım. Meşhur kelâmdır: “Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı derler. Arap eli öpmekle dudak kirlenmez oğlum.” İşte böyle doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Bak sen dik kafalılığından 17 senelik tahsilinden oldun! 4 yıldır da hapishanelerde sürünüyorsun. İtidal, itidal evlâdım. Nene lâzım senin elin etlisi, sütlüsü... Suya sabuna dokunmadan yap yapacağını... Hep ömrün hapishanelerde mi geçecek yahu? Gel vazgeç bu işlerden. Sabretmek lâzım. Allah Kur’anı Kerim’inde şöyle buyuruyor, Peygamber, hadîsi şeriflerinde böyle buyuruyor. Sen Müslüman değil misin canım? Her şey zamanında vuku bulur oğlum. Cenabıhak hiçbir şeyi abes yaratmamıştır. Hem sen bundan ne kazanacaksın bakayım? Ha gördün mü bu iş semeresiz! Hem daha çok gençsin. Kendini helâk etme böyle... Adamın başını koparıverirler ha... Bunu da yaparlar.

    Tahammülünüz varsa beraberce dinlemeye devam edelim. Sizi bilmem, benim sabrım tükendi. Müsaade edin de ben de birkaç şey söyleyelim:

    Behey çok görmüş, çok bilmiş, fakat asla inandıklarını, söylediklerini yapmamış âtıl ve bâtıl adam! Bana nasihat veriyorsun. Çok güzel, amenna!.. Fakat sen şu yaşa gelmişsin. Yirmileri, otuzları, kırkları, hatta ellileri tüketmişsin. Altmışlardasın. Şu dünyaya geldin geleli ne gibi hayırlı işler yaptın? Yedin, içtin, korktun, çekindin, geldin, geçtin... Senin kazancın ne? Ne kazandın?

    Yemeyi, içmeyi, çiftleşmeyi 4 ayaklılar senden iyi yapar. Sen insan olarak ne yaptın?

    Bana bu sevdadan, bu davadan vazgeç diyorsun. Bu davadan vazgeçeyim de bütün heyecanımı, aşkımı, varlığımı kime, nereye harcayayım? Kadına mı? Değmez. O da benim gibi bir fânidir. Servet biriktirmeye mi? 35 arşın kefenlik için o kadar servete ne lüzum var? Biz inananlarla beraber bir edebiyat yolculuğuna çıktık. Hedefe varabilsek ne âlâ... Varamazsak yollarında ölmek de bizim için bir şereftir. Diyorsun ki onlar çok!.. Bir sürü ....suz. Sen tek başınasın.

    Onlar çok diye eğri yola gidenlerin yoluna mı gideyim? Hiçbir zaman hakikat, ekseriyetin gittiği yolda değildir. Onlar çok diye korkacak mıyım? Farz et ki sen bir dağ başındasın. Etrafında bir sürü vahşî insanlar var. Sen bir kişisin, onlar sürü... Onlar çoktur diye sen de onlar gibi vahşî mi olacaksın, yoksa onları ıslaha mı çalışacaksın? Altta kalanın canı çıksın ne demek! İca bıhâl, icabıhâl diye diye, onların hareketlerine göre kendimi uydura uydura onlara mı benzeyeyim? Onların tâbii hâline mi geleyim. Hâlimi kurtaracağım derken istikbalimi mi feda edeyim? Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı de geç diyorsun. Neden ayıya, dört ayaklıya dayı diyecekmişim. İşte senin gibiler hep ayılara dayı diye diye bu memleketi ayılarla doldurdular. Bu davadan, bu köhne iki yüzlü nasihatten siz vazgeçseniz daha iyi olur. Bu ne demek? Ölünce herifin yüzüne gül, sonradan kuyusunu kaz!

    Allahım beni bu türlü bir görüş ve gidişten koru... Arap eli öpmekle dudak kirlenmezmiş... Bu söz malûm Arap milletini kastediyorsa amenna... Her millette olduğu gibi Araplar’da da eli öpülecek insanlar var. Yok Arap’tan maksat kirli, ahlâksız bir adamsa böyle bir adamın elini öpmek, ona boyun eğmek, onunla bir olmak demektir. Yalnız dudak kirlense iyi, kalp kirlenir; kalbin temizlenmesi her şeyden zordur. Mevlâna'nın dediği gibi: “Zâhir gözü kör olanlar görünen necasetlere bulaşır, bunu temizlemek kolaydır. Fakat kalp gözü kör olanlar görünmeyen pisliklere bulaşır ki bunu temizlemek zordur.”

    Doğru söyleyeni 9 köyden kovarlarmış. Bak seni bu yüzden fakülteden attılar. 17 senelik tahsilinden oldun, hapishane hapishane sürünüyorsun diyorsunuz. 9 köyden kovulmamak için yalan mı söyleyeyim? Doğrulan kabul edecek, kovmayacak bir köy buluncaya kadar doğru söylemeye devam edeceğiz. Bulamazsak yine doğruyu söyleyeceğiz. Köyü nidelim muhtar olacak değiliz ya!.. Fakülte meselesine gelince: Ona fakülte değil... Yine beni söyletme, daha evvel söylemiştim. Oradan altılmakla şeref duyuyorum.

    Evet 4 yıldır hapishane hapishane dolaşıyoruz. Ne yapalım. Orada da bizim gibi insanlar var. Orası da vatan. Orada da memleket çocukları var. Hem senin hayatının hapishaneden ne farkı var? Yollar biraz daha uzun. Gezdiğin yerler biraz daha geniş, işte o kadar...

    Etliye, sütlüye karışma. Ya neye karışayım? Etsiz sütsüz şeyi nideyim? Derilerle, kemiklerle mi uğraşayım?.. Onlar milleti inek gibi sağsınlar, biz konuşmayalım. Sonra da etliye sütlüye karışma ha!.. “Suya sabuna dokunma” işte buna gelemem. Bu ne pimpis bir sözdür. Lütfen geri alın.

    Yahu bir defa daha yazmıştık. Bir daha yazalım: Suya sabuna dokunmadan bir sümük mendili bile temizlenmez. Kaldı ki bu kadar karışık cemiyet işleri... Bu kirli işler; temizlik ister! Suya da dokunacağız, sabuna da...

    Şimdi işin en nazik noktasına geliyoruz. İslâm itidal dinidir. Allah Kur’anı Kerim’inde sabrediniz buyuruyor,

    diyorsunuz. Hâşâ Allah’ın bu emrine karşı gelecek değiliz. Fakat bizzat senin Allahına söverlerse, senin kitabını kaldırırlarsa, sen hâlâ sabra devam edecek misin? Peygamber kılıç kuşanıp cihada çıkmamış mıdır?.. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” sözünü kim söylemiştir? Her kuvvetli fikir, iman, hareket hâline gelmeye mecburdur. Hareket hâline gelmeyen iman değildir. Ona kendini ve başkalarını avutma, uyutma siyaseti derler. Başka değil. Sabrın da bir hududu, derecesi vardır. Nihayet diyorsunuz ki: Böyle giderse senin kafanı kopanverirler!.. Koparırlarsa ne yapalım? Nasıl olsa ölecek değil miyiz? Doktorlar hesaplamışlar: 60 sene yaşayan bir adam bu 60 yıl zarfında şu kadar milyon nefes alır verirmiş. 20 milyon nefes alıp vereceğime 10 milyon alırım. Fakat istediğim gibi... Göğsümü gere gere... Korkuyla can mı iyileşir... Onlar rejimi, nizamı koruma gibi birtakım muteber kelimelerin arkasına sığınıp şahsî menfaatlerini koruyor, kanun yapıyorlar diye biz hakikati söylemekten çekinecek miyiz? Biz mücadele ederken, yazarken bir şeyin hakikat olup olmadığına, millete ve memlekete yararlı olup olmadığına bakarız. Amma bu yazdıklarımız zülfüyâra dokunacakmış, filânca kanunun filânca maddesine uygun düşmüyormuş, ona bakmayız. Hak bellediğimiz yolda heyecanla, aşkla yürümeye devam edeceğiz. Bu yolda ölmek var, dönmek yok... Mahkemede söylediğimizi burada tekrar edelim:

    “Her türlü kötülüklerle mücadele edenler felâha erdiler” Allah’ın kitabı böyle yazıyor. Kul kitaplarının neler yazdığını bilmiyorum. Şüphesiz ki kanunlardan evvel insanlar vardı. İnsanlardan evvel Allah...
  • Bir gün Viştasep Şah bir seferden dönerken, bir yere vardı ki orada Zerdüşt öğrencilerini eğitiyordu. Bu yer bir bağı anımsatıyordu ve Zerdüşt de öğrencileriyle birlikte burada yaşıyordu. Zerdüşt ismi o zamanlarda çok meşhurdu. Şah da uzun zamandır böyle bir fırsat kolluyordu ki Zerdüşt'ü ziyaret edip ona dünya, yaradılış, yaşam ve diğer konular hakkında sorular sorsun. Bu sorulara saraydaki bilgeler ve danışmanların hiçbiri cevap veremiyordu. O zaman Şah ve yanındakiler bağa girdiler. İlk bakışta orada bir adam gördüler, öğrencileri etrafında toplanmıştı. Onlar orada tohumların nasıl ekileceğini, ağaçların ve bitkilerin nasıl daha verimli kılınacağı konusunda eğitim görüyorlardı. Şahı gören öğrenciler hocalarının etrafından çekilip Şah için bir yol açtılar. Viştasep Zerdüşt'ün karşısında durdu ve şöyle dedi: Senin methini çok duydum ve biliyorum çok büyük ve bilge bir adamsın. Buraya geldim çünkü sana yaradılışın sırrı, doğa kanunları ve bu dünyaya düzen veren güç hakkında sorular sormak istiyorum. Eğer senin hakkında söylenenler doğruysa ve söylendiği gibi bilge bir adamsan bu soruların cevapları senin için kolaydır ve ben burada çok fazla zaman harcayamam. Ülke meseleleri ve diğer sorunlar yüzünden bu zaman kaybından sonra bir an önce başkente dönmem gerekiyor." Zerdüşt düşünceli bir şekilde Viştasep Şah'a bakarken bir yandan da yerden bir buğday tanesi alıp şaha verdi ve şöyle dedi: Bu buğday tanesini al. Onun üzerinde iyi düşündüğün zaman bütün sorularının cevabını içeriyor. Yaradılışın sırrı, doğanın kanunları ve bütün bu düzene hükmeden gücü bulursun. Şah bu olaydan ve konuşmalardan dolayı şaşırdı ve hiçbir şey anlamadı. Etrafındakilerin güldüğünü görünce sinirlendi çünkü Zerdüşt'ün onunla dalga geçtiğini düşündü. Buğday tanesini yere attı ve Zerdüşt'e şöyle dedi: "senin eşi olmayan bilge bir adam olduğunu düşünüyordum. Şu anda görüyorum ki çok bilgisiz ve cahil bir insansın ve bu cehaletini de yaptığın ilgi çekici işlerin arkasında gizliyorsun. Ben de bilgisizim ki bu değerli zamanımı sana harcayıp senin yanına geliyorum." Viştasep bu sözleri söyledi ve pay-ı taht'ına doğru yola koyuldu. Zerdüşt de düşünceli bir şekilde o buğday tanesini yerden alıp öğrencilerine şöyle dedi: "Bu buğday tanesini saklayacağım çünkü çok yakın bir günde Şah ve onun hocası bu buğday tanesine ihtiyaç duyacaklardır." Bu olay üzerinden birkaç sene geçti. Şah kendi sarayında, savaşlar kazanmış ve refah içinde hayatın bütün güzelliklerinden faydalanarak yaşıyordu. Ama ruhu, bilgi nimetinden ve bilgeliğin tadından mahrumdu. Geceleri yalnızken birçok fikirler kafasını meşgul ediyor ve huzursuz oluyordu. Düşündükçe de daha derinlere dalıyor ve işin içinden çıkamıyordu. Fakirliğin sebebi nedir ve servetin kaynağı neredendir? Halk arasındaki bu sosyal eşitsizliğin sebebi nedir? Ben burada hayatın bütün nimetlerinden faydalanıyorum, istediğim her şeye sahibim, dünyanın bütün güzelliklerine elim erişiyor. Ama bu sarayın duvarlarının arkasında aç insanlar var. Evsiz barksız bir ekmeğe hatta bir parça ekmeğe muhtaçlar. Ben neden bir Şah'ım ve neden herkesten daha kudretliyim. Ölüm nedir ve ben öldüğüm zaman ne olacak? Ölümden sonra da yaşam var mıdır? Acaba bu makam, taht ve güç sonsuza kadar bende kalacak mı? Acaba bu güç ve saltanatım hastalıklardan ve ölümden beni koruyacak mı? Ölüp mezara girdiğim zaman bu güç ve servet benim için bir şey yapacak mı? Öldüğüm zaman bedenim toprakta kurtlara mı yem olacak o zaman nedir benim kaderim? Acaba ölümden sonra hayattan iz kalacak mı yoksa ölüm her şeyin sonu mu? Acaba ölüm sadece bir boyut değiştirme olayı mıdır? Ölümden sonra bir dönüşüm söz konusu mudur? Acaba bu transmogrification ya da tam dönüşüm olayı gerçek midir? Eğer yeniden hayat varsa ben kendim mi olacağım yoksa tamamıyla farklı bir şekle mi bürüneceğim? Eğer başka bir hayat varsa o hayatın içinde beni ne bekliyor ve başıma hangi havadisler gelecek? Şu anki yaşamımın devamında da bu kadar güçlü ve zengin kalacak mıyım? Ve bu saraylarım köşküm baki midir yoksa fakirlik ve açlık mı beni beklemekte? Ya da geceleri başımı koyacak bir yastığa mı muhtaç kalacağım? Acaba bu heybetli hayatımdan önce nasıl bir hayat yaşıyordum? Acaba bu hayatımdan önceki hayatımda da bu topraklarda mı yaşıyordum yoksa başka yerlerde mi? Acaba ilk defa mı bu şekilde yaşıyorum? Gerçek hayatım nasıl başladı acaba? Bu dünya nasıl meydana geldi ve yaradılışın sırrı nedir? Bu dünya yaratılmadan önce ne vardı? Bir yaratan var mıdır? Bu yaratan Huda (ya da Allah) mıdır? O zaman Tanrı nasıl ortaya çıkmıştır ve onun bir yaratıcısı var mıdır? Zaman nedir ve onun bir başlangıcı var mıdır? Zamandan önce ne vardı? Acaba ebediyet sadece bir sanrı mıdır, var olabilir mi? Şah Viştasep'in geceleri bu rahatsız edici endişeler ve düşüncelerle geçiyordu. Ve sabahlara kadar uyuyamıyordu. Saraydaki hekimler ve bilgelerden hiçbiri onun bu sorularına bir cevap bulamıyor ve kafasındaki endişeleri bir nebze olsun azaltamıyorlardı. Tam da bu zamanlarda Zerdüşt'ün namı ve şöhreti yayılmıştı. Zerdüşt'ün namını duyan herkes uzak ve yakın diyarlardan kalkıp bu büyük bilgenin yanma gelip onun maarifinden faydalanmak istiyorlardı. Şah da bundan haberdardı. Sonunda bir kez daha Zerdüşt'ten ricacı olmaya karar verdi. Bu nedenle Zerdüşt'e bir davetiye yazarak birçok asker ve saraylıyla beraber, yanlarında onun için hediye olarak birçok altınlar ve mücevherlerle birlikte oraya gönderdi. Mektupta şöyle yazıyordu: "Ben daha önce yaptıklarımdan pişmanım. O zamanlar gençliğimin ortasındaydım ve o zamanki aklımla gerçekleri ve yaşamın sırrını o birkaç dakikada bana anlatmanı istedim. Ama şu anda değişmiş ve alt üst olmuş durumdayım. Senden imkansızı istemiyorum ama hala şiddetle yaşamın sırrını ve hayatın felsefesini çözmek ve tabiattaki güçlerin sırrını öğrenmek istiyorum. Bu şevk ve öğrenme isteği bende her zamankinden çok mevcuttur. Senden isteğim ve ricam yanıma gelmen ya da kendin gelemiyorsan sorularıma cevap bulabilecek en iyi öğrencilerinden birini göndermen:' Viştasep beklemediği kadar kısa bir süre bekledi ve Zerdüşt'e gönderdiği kervanlar ve elçiler geri döndü. Getirdikleri mesaj şuydu: "Zerdüşt sana selam ve saygı gönderdi ama gönderdiğin altın ve mücevherlerin hiçbirini kabul etmeyip geri gönderdi. Onun aslında vermek istediği mesaj şuydu ki altın ve mücevherlerin bir bahçıvana, çiftçiye faydası yoktur. Ama hediyeleri içinde götürdüğümüz kumaşlar ve örtüler için çok teşekkür etti, çünkü onları soğuk kış aylarında ağaçları soğuktan korumak için kullanacaktı." Sonra Zerdüşt'ün ona gönderdiği hocayı gösterdiler. Zerdüşt, bilge bir gözle bakıldığında tabiatın gücü, hayatın felsefesi, varlığın bütün sırları ve diğer bütün sorularının onun içinde olduğunu söylediği mesajda Şah'a şu cümleyi söylemelerini istemişti: "Ben öğrencilerimden birini Şah'a hocalık yapsın diye göndermeyeceğim ama hocamı ona göndereceğim. Çünkü bütün bu sırları bu doğa güçlerinin anlattığı her şeyi bütün birikimimi ona borçluyum ve ondan öğrendim. Ayrıca bundan şüphem yok ki Şah Viştasep ne kadar bu cevapları almak için sabırsızlanıyorsa hocam da o denli bu bilgileri ona vermek için sabırsızdır." Şah hayretler içinde: "Nerede o zaman Zerdüşt'ün hocası?" diye sordu. Elçi, Zerdüşt'ün gönderdiği küçük hediyeyi ki ince bir yaprağın içinde sarmıştı çıkarıp Şah'a verdi. Şah daha da şaşırdı. Yaprağı açtı ve içinde o yere attığı buğday tanesini gördü. O zaman düşündü ki bu buğday tanesinin içinde bir sır olmalı, kendisi ve saraydaki diğer bilgeler bunu çözemiyor. O zaman o buğday tanesini altın bir kutuya koyup hazinede saklamalarını emretti. Bir müddet geçti. Şah bu buğday tanesiyle ilgili bir şey olmasını bekliyordu ki marifet ve bilgelik kapıları yüzüne açılsın. Ama bu olmadı. Zerdüşt'ün yine onu dikkate almadığını ve bir şey söylemediğini düşündü. Kendi kendine Zerdüşt'ün de aslında bir şey bilmediğini düşündü. Ama çok öfkelenmişti ve şöyle dedi: "Ona, onsuz da sorularımın cevaplarını bulabileceğimi göstereceğim." O zamanlarda namı ve şöhreti bütün topraklara yayılmış Cangranghaca adında bilge bir filozof yaşıyordu Hindistan' da. Şah Zerdüşt' e gönderdiği ve Zerdüşt' ün kabul etmediği o hediye kervanını ona da gönderdi aynı şekilde. Şah'ın Ondan da istediği şey sarayına gelip kendisine hocalık etmesiydi. Aylar geçti ve giden elçiler geri döndüler. Bu sefer Şah'ı mutlu edecek bir haber getirdiler. Çünkü Hindu bilge Şah'ın sarayına gelip ona hocalık yapmayı kabul etmişti. Şah bu habere çok sevindi ve Cangranghaca'nın şehre giriş yaptığı gün şehri süslemelerini ve o günü kutlamalarını emretti. Hindu bilge şehre giriş yaptığı zaman, bu kadar uzun bir yolu katedip pay-ı tahta, kendisine hocalık yapmaya geldiği için teşekkür etti. Cangranghaca Şah'a cevap olarak şöyle dedi: Senin hocan, öğreticin olmak benim için iftihar sebebidir. Ama şunu da açık ve net bir şekilde belirtmeliyim ki bunca yolu ve bu seferi göze almamın asıl sebebi büyük Zerdüşt'ü ziyaret etmektir. Çünkü onun hakkında birçok şey duydum. Açıkçası sizin yakınınızda bu kadar büyük bir bilge varken bana nasıl ihtiyaç duyulduğunu anlayamıyorum. O sizin bütün sorularınıza cevap bulacak biridir. Şah cevap verdi: "Ben de bunu istiyordum. Hatta iki defa ondan istedim bu sorularıma cevap bulmasını ama o her iki defa da bir buğday tanesi gönderdi bana. Hayatın ve tabiatın bütün sırlarının bu buğday tanesinin içinde saklı olduğunu söyledi. Bu gülünç bir durumdur değil mi, senin gibi büyük bir bilge bu olayı nasıl yorar?" Sonra Şah, içinde buğday tanesi olan o küçük altın kutuyu Hindu bilgenin yanına getirdi. Cangranghaca o kutuyu açtı ve uzun bir süre o buğday tanesine bakarak düşündü. Bu süre içinde derin bir sessizlik sarayın salonuna hakim oldu. Sonra kafasını kaldırıp şöyle dedi: "Şu anda bu uzun seferimin boşuna yapılmadığını hissediyorum. Zerdüşt gerçekten de büyük ve eşsiz bir bilgedir. O aslında kendi öğreticisini, hocasını sana göndermiştir. Bu buğday tanesi aslında bize bu hayatın, bu doğanın ve dünya düzeninin sırrını sunabilir. Çünkü bütün bunları içinde, özünde taşımaktadır. Sen ey Şah! Eğer sen, o içinden çıkamadığın sorularının cevabını aramak ve senin içini bunaltan karamsarlıktan kurtulmak istiyorsan, o buğday tanesini altın kutuda tutma. Onu, ait olduğu ve orda yeşereceği toprağına bırak. Orada topraktan, havadan, yağmurdan, güneşten, ay yıldızların ışığından faydalanır; kendi içinde bir dünya gibi gelişir ve var olur. Doğadaki bütün enerjiler ona doğru şahlanır, tohum kendi muhitinde o enerjileri alır, kullanır ve kendi gibi birçok tohum doğurur bereketiyle. Senin olayın da böyledir. Sen bu sarayda kapalı kapılar ardında yaşadığın sürece, altın kutuda tutulan buğday tanesi gibisin. Bilgeliğe ve bütün sorularının cevabını bulma kerametine ulaşmak istiyorsan, bu buğday tanesi gibi sarayını, tahtını bırakıp daha doğal bir muhitte yaşaman gerekiyor. O bağa gitmelisin, orada tabiat ve enerjileri ile senin aranda bir perde olmamalı. Orada tabiat ve dünyanın ruhuna ve enerjilerine daha yakın olacaksın. Tıpkı bütün bu enerjilerin buğday tanesine geçtiği an gibi, bütün o enerjiler sana yönelecektir o zaman. Sonra o müthiş doğayla ve dünyanın ruhuyla bir olacaksın. Zerdüşt aslında hizmetlerin, nasihatlerin en alasını yapmıştır sana. Zerdüşt'ün öğreticisi de bu tabiat olmuştur. Ama sen onun sana verdiği bu öğüdün üzerine hiç düşünmemişsin. Ne zaman ki bu buğday tanesine dikkatle bakıp onun üzerine düşünürsen anlayacaksın ki onun içinde sonsuz ve sihirli bir enerji vardır. Sonsuz doğurganlığa sahip bir zenginlik vardır onda. Bilge bir gözle baktığın zaman göreceksin ki bu tohum kendi kendine yok olunca onun üzerinden toprağın yüreğinden bir filiz çıkar ve bütün zorluklara galip gelip kendini bize gösterir. Bu filiz şekil değiştirir ve büyür başaklanır. Neden biliyor musun? Çünkü içinde, yaşam enerjisiyle doludur kalbi. Bir taşı toprağa gömersen ya da havaya fırlatırsan hiçbir şey olmayacaktır. Yere düşüp hareketsiz bir şekilde kalacaktır. Çünkü ölüdür ve buğday tanesinin içinde bulunan ve onun büyüyüp gelişmesini sağlayan yaşam özü yoktur. Bir bitki tomurcuklanıp büyümeye başlayınca yaprak ve çiçekler açınca bu onun içindeki yaşam enerjisinin özgürleştiğini gösterir. Bu kazanmak, galip gelmektir. Ölüme ve sessizliğe galip gelmektir. Aslında bu bitki gelişiminin her aşamasında ışığa uzanır ve güneşe doğru yönelir. Kötü ve ona engel olan güçlerle mücadele eder. Şah, Hindu bilgenin söylediklerini dikkatle ve bilgece dinliyordu. Bir müddet dinledikten sonra şöyle dedi: "Bu söylediklerinin hepsi doğrudur ama buna rağmen bu bitki sonunda solup toprağa düşer ve çürüyüp yok olur." O bilge hekim şöyle dedi: "Doğrudur kendisi toprağa düşüp yok olur ama ölüp gitmeden önce yaradılış görevini yerine getirip kendisi gibi yüzlerce tohum meydana getirerek aslında yaşamın devamını sağlar. Bu senin için bir örnek olmalıdır. Sen de tıpkı o buğday tanesi gibi önce gelişirsin büyürsün sonra da kendini yeni bir varlığa çevirmen gerekir. Senin de tıpkı o buğday tanesi gibi olgunlaşıp doğurgan olman kendini bir başkasında dönüştürmen gerekir. Dolayısıyla bu düşünüldüğünden çok daha derin ve anlamlı bir benzetmedir. Çünkü bir buğday tanesi kendisi gibi yüzlercesine dönüşür, değişim geçirir ama asla yok olup ortadan kalkmaz. Bu ezeli bir kanundur ve onun anlaşılıp benimsenmesi çok faydalı olacaktır. Yaşam ve hareket; her zaman daha fazla yaşam ve hareket; hakikat, her zaman daha fazla hakikat ve tohum, her zaman daha fazla tohum meydana getirir. Sen eğer bu döngüde yer almak istiyorsan, içindeki bencilliği, kendini görmeyi ve hatta kendin olmayı unutmalısın. Bütün bu bilgileri almak ve bu felsefi birikimi kavrayabilmek için bunu yapman en önemli şarttır. Bu buğday tanesi senin sorduğun soruların birisinin cevabıdır. Bu buğday tanesinin yaşam döngüsündeki derinlik ve verdiği ders, bize bütün yaşamın durmadan bir hareket içinde olduğunu ve bu hareket boyunca da değişim ve dönüşüme uğradığını gösterir. Hayat ve hatta bütün bir varlık, bu iyi ve kötü güçler arasındaki tezat ve çatışmalar sonucunda şekillenir. Bir vadiye git. Orada eşelenmiş toprağın altına bak. Tabiata dikkat et ve rüzgarın nasıl estiğine, yağmurun nasıl yağdığına, güneş ışınlarına, ay ve yıldızlara bakınca, birçok şey öğreneceksin. Zerdüşt'ün dediği gibi buğday tanesi büyük bir öğretmendir. Ben bir hekim ve filozofum. Sen de bir padişah. Bize bu buğday tanesini gönderdiği için Zerdüşt'e müteşekkir olmamız lazım. Ey büyük Şah, ben derim ki bugün dinleneyim ve yarın ikimiz de Zerdüşt'ün yanma yola koyulalım, ola ki bize birçok şey öğretecektir. Onun senin soracağın bütün soruları yanıtlama gücü vardır. O sorularına cevap olup senin bu içinden çıkamadığın ve seni uyutmayan bu endişelerinden kurtaracaktır. Ben de onun sonsuz bilgeliğinden faydalanacağım. Cangranghaca'nın sözleri Şah Viştasep'te çok etkili oldu ve tahtından ayağa kalkıp onun önerisini kabul etti. Belirlenen günde Şah ve Hindu hekim, kervanın önünde atlarıyla Zerdüşt'ün yaşadığı bağa doğru yola koyuldular. Birkaç günlük yolculuktan sonra Zerdüşt'ün bağına vardılar. Artık Şah, Zerdüşt'ün öğretilerine yabancı değildi ve buğday tanesindeki dersi almıştı. Hindu bilge de Zerdüşt'ün bilgisinden nasıl faydalanacağını zaten biliyordu. Zerdüşt'ün tek kitabı tabiatın kitabıydı ve onu öğrencilerine öğretiyor ve okutuyordu. İki bilge adam, Şah Viştasep ve Cangranghaca, diğer öğrencilerin yanma oturup Zerdüşt'ün bilgeliğini ve öğretilerini öğrenmeye koyuldular. Ama o ikisi bir diğer önemli ışığı daha yakaladılar ve o da şuydu ki: Yaşam ve çalışmak, mütalaa ve feragat, bunların hepsi aynıdır, aynı rutinin içindedir hepsi ve hiçbiri bir diğerinden ayrı değildir. Hayatı yaşamanın en doğru yolu, tabiatın ve sadeliğin kucağında yaşamaktır. Bu da sonuç olarak bol getiri dolu, hayat ve hareket dolu ve bilgeliğe erişmek için en doğru yoldur. Onlar bir yıl boyunca Zerdüşt'ün bağında kalıp ondan dersler aldılar. Yaradılışın sırrı, varoluş meseleleri ve varlık üzerine birçok konuda tabiatın kitabından çok şey okudular ve öğrendiler. Bir yıl geçtikten sonra Şah pay-ı taht'ı olan Belh şehrine geri döndü ve Zerdüşt'ten öğretilerinin en güzellerini bir kitapta derleyip yazmasını rica etti. Bu ricanın sonucunda Zerdüştilerin kutsal kitabı Zend Avesta ortaya çıkmıştır. Şah Viştasep'in emriyle büyük Zerdüşt'ün dini imparatorluğunun resmi dini ilan edilmiştir. Ama Cangranghaca oradan Hindistan'a döndü ve sınanmış bir şair, bilge bir filozof olarak Zerdüşt'ün sözlerini, öğretilerini ezgiler halinde derledi. Rigveda denilen bu ezgiler çok derin anlamlar ve güzellikler yüklü ve Doğu dünyasının en büyük kutsal kitaplarından biridir. Bu olay sayesinde ki mimarı Zerdüşt'tür, İran halkı dünyada isim sahibi ve büyük bir halk ve medeniyet olarak anılmaya başlandı. Zerdüşt'ün öğretilerini dinledikleri, onun yaptıklarını uyguladıkları ve ona iman ettikleri sürece -Avesta'nın öğretileriyle beraber- halk, sade ve doğal bir yaşam sürüyor ve sürekli bir şekilde güç kazanıyorlardı. Ne zaman ki onlar sade yaşamaktan ve Zerdüşt' ün öğretilerinden vazgeçtiler,servet ve mala özendiler, işte o zaman Avesta'nın öğretilerinden de uzaklaştılar. Güç ve servet onları sade yaşamdan alıkoydu ve onları tembelleştirdi. Nizami ve taze nefes bir güçten mahrum kaldılar. Onların bu denli güçlü bir halk olmasını sağlayan Sade ve tabiatla iç içe yaşamdan vazgeçtikleri zaman yenildiler. Evet, bu dünyanın düzeni böyledir. Devran sürekli değişir ve dünyanın her yerinde bu böyledir. Ama geçmiş tecrübeler şunu gösteriyor ki bir halkın yükselmesiyle, tabiat, doğa kuralları, dünyadaki güçler ve dengelerle nasıl ilişkide olduklarıyla bağlantılıdır.

    Kaynak
    Zerdüşt Hayat Zaman Mekan.
    Haşim Rezi
  • 288 syf.
    ·Puan vermedi
    Yine kendinizi sorgulayacağınız bir soru ile başlıyor kitap. Yaşıyoruz yaşamasına da yaşamayı biliyor muyuz? Yaşam geçip giden zamandan ibaret mi? İlber Ortaylı kaleme aldığı bu kitabında bize yaşam rehberliği yapıyor. Hayat kişiye göre şekillenir fakat genelleme yapacak olursak yahut olanaklar içerisinde ânımızı güzelleştirmek ve değerli kılmak için seçilebilir bir başucu kitabı. Bir hayatın sadece verimli yaşanmasına bakılmaz; onu güzel kılmak da önemsenir.
    Değindiği konular genel olarak herkesin muzdarip ya da eksik olduğu şeyler. Sohbet söyleşi şeklinde ele alınmış bir kitap bu. Ancak sayfaları öyle okunup geçilecek cinsten değil, önce hazmedeceksiniz o cümleleri. Çünkü lafı esirgememiş hiçbir konuda. Başarı tesadüf değilmiş bunu öğreniyorsunuz. Herkes kendi talihinin mimarıdır. Yani İlber Hoca kendi imkanlarını sonuna kadar kullanmış, en iyi hocalardan ders almış, en iyi okullara gitmiş, geleceğini sağlam temeller üzerine atmış ve oldukça da harikulade yapmış bu işi. Biz gençler için oldukça isabetli tespiteler yapmış ve bize sorumluluklarımızı hatırlatmış. Özellikle 25 yaşa vurgu yapmış çünkü "Esas olan 25'ine kadar öğrendiklerinizdir..." diye bir cümle geçiyor, sonra da sizi önemli bir soru esir alıyor; kalan zaman içerisine ne kadar başarı, kitap, yabancı dil sığdırabilirsin? Ve hemen akla daha önce okuduğum "Onlar Benim Kahramanım" ve "Hayata Yuvarlandım" kitapları geliyor çünkü imkansızlıkların içinden hayat çıkaran hikayeler bunlar. O halde ânın kıymeti bilinmeli ve harekete geçilmeli. Hatırlarsınız; yeni evlenecek çiftlere, mobilyaya çok para harcamamalarını, o parayla (ve o güzel yaşta) dünyayı gezmelerini salık vermişti. E taktir edersiniz ki seyahatin önemini, gezip görmenin ve keşfetmenin gerekliliği konusuna da özel olarak değinmiştir. Eğer gezecek rota arıyorsanız bu kitabı okumalı ve listenize bahsedilen yerleri eklemelisiniz aksi hâlde pişmanlık kaçınılmaz olur. Bir diğer konu ise monotonluk. "Ne yaşadıysanız yüzünüze yansır. İnsanın yüzü kitap gibi okunabilir. İfadeniz bomboşsa da hiçbir şey yaşamadığınız fark edilir. Bundan kaçının, monotonluktan uzaklaşın. Yüzünüz ifadesiz kalmasın."
    Alışkanlıklarımız çok önemli fakat bu tekdüze olmamalı. Gezmek, keşfetmek, kendimizi yetiştirmek ve daha binlercesi sıralanabilir. Merak edeceksiniz asıl. Hiçbir şey bu merakınızın önüne geçememeli çünkü merak varsa her şeyin başlangıcını yapabilirsiniz. Merak edin ve cesur olun.
    Yaşamak ciddi bir iştir, öylesine değil, kendin için ve yaşadım diyebilmek için es geçmemelisin hiçbir ayrıntıyı.
    Okuyun, notlar alın ve kendinize hatırlatın. Evren sizin olduğunuz yer kadar küçük değil, kim bilir şuan siz öylesine boş bir şekilde dururken diğerleri kendileri için neler yaptı. Bir insanın bittiği an, miskinliğe esir olduğu andır.
  • 111 syf.
    ·2 günde
    Sevgili dost,

    Neden incelemelerime böyle başladığı mı biliyor musunuz..

    Çünkü burada yaptığım incelemeler kitaplar hakkında kitap dostlarıma bir nevi tavsiye ve yönlendirme niyetiyle yazdığım için böyle hitap ediyorum.

    Dost bulup, paylaşmak güzel şey..
    Öyle ki sıkıntıları dertleri paylaştıkça azalır, sevinçleri mutlulukları güzel şeyleri paylaştıkça çoğalır.

    Kitap okumak kitap hakkında konuşmakta çok güzel ve önemli bir şeydir. O nedenle dostlukla paylaşacağım güzel bir kitap bu güzelliğin yayılmasını çoğalmasını
    sağlayacaktır.

    Bu eserde dostluk, sıkıntıların mutlulukların günlük hayat telaşlarının, birbirine içtenlikle yazıldığı mektupları içermektedir.

    Ferit Edgü, Tezer Özlü'yü çocuk yaşlardan tanışıklığı başlayıp ölümüne kadar yaninda olmuş, güzel dostlukları olan birbirlerini dertlerini, yazdıkları eserlerin düzeltmelerinin ve konu ve içerik anlamında birbirlerine karşı öneri ve eleştirilerini mektuplarla yazmışlar devamlı birinin yanında olmuşlardır.

    Kitabi özellikle Tezer Özlü ve Ferit Edgü okumuş ve iki yazarın yaşayış anlayış ve hatıralarını okumak isteyen kişilerin okuması gerekir. Yazarlari bilmeyenler için mektuplarını okumak çok anlam ifade etmeyeceğini düşünüyorum.

    İyi okumalar...
  • 260 syf.
    ·6 günde·10/10
    Sıkı yönetimden dolayı sokağa çıkmak o kadar kolay değil, toplu alanlarda bulunmak hoş görülmüyor. Çay sıcak ekmek bunlara ulaşmak çok zor. Hani hep büyüklerimizden duyduğumuz her şeyin karne ile verildiği dönem. Pencereler simsiyah perdeler ile kapalı. Kahvehaneler belli bi saatten sonra kapanıyor. Bu gibi uygulamalara genel bir ad verilmiş: ‘karartma’. Öğretmen Mustafa özgürlükçü düşüncelerini ifade eden aranan bir adam. Kitabın içeriğinde Sabahattin Ali’nin geçmesi ile ayrı bi sevdim kitabı

    Karantinada olduğumuz sokağa özgürce çıkamadığımız sevdiklerimizi göremediğimiz günlerde ayrı bi anlamlı oldu bende..
  • 80 syf.
    ·1 günde·Beğendi·7/10
    Elinize alır almaz bitirebileceğiniz, aynı zamanda da bir şeyler öğrenebileceğiniz bir kitap arıyorsanız. Bu kitap o kitap :) Bu kitap kısa seyahatlerinizde yanınıza alıp okuyabileceğiniz sade ve güzel bir kitap.

    Kitabı okumadan önce çok bir şey hissedeceğimi düşünmemiştim. Okurum bırakırım, zaten 70 sayfalık bir kitap dedim. Ayrıca yazar hakkında duyduğum eleştirilerden dolayı da pek bir şey beklemiyordum kitaptan.
    Ancak okudukça ne kadar yanlış düşündüğümü, yazara ve kitaba haksızlık ettiğimi anladım.

    Kitabı okurken bir korkum aklıma geldi. Beni gün gün bitiren hayatımı yaşanamaz hale getiren o korku...

    Olay şöyle:

    Artık başka birini seven, ancak yanındaki kişiden de ayrılmak isteyen bir kadın. Ancak bu kadın bir türlü ayrılmak için neden bulamıyor. Çünkü karşısındaki kişi, onu samimi bir şekilde seviyor ve kadının artık başkasını sevdiğini, artık onu sevmediğini bilmediği için suçu kendinde arayıp daha fazla ilgi gösteriyor.

    Bu ilgi, karşısındaki insandan kurtulmak isteyen biri için çok bunaltıcı, seven bir insan için ise mutluluk verici bir ilgidir.

    Bu süreçte, kadın ayrılmak için aradığı nedeni bulamayınca kötü davranmaya, kırıcı olmaya ve ters cevaplar vermeye başlıyor. Adeta kendinden soğutmak için çabalıyor. Ancak karşı taraf pes edecek, vazgeçecek gibi değil. Çünkü seviyor.

    Erkek sürekli kendinde suçu arıyor. Acaba ne yaptım neyi yanlış yaptım diye sorguluyor kendini. Ve sürekli terk edilmekten korkuyor. Belirsizlik var, yarın ne olacağı belli olmayan bir belirsizlik. Yarın çok sevdiğin insan seni terkedip, bütün hayallerinin yıkılabileceği ihtimali olduğu gibi her şeyin düzelme ihtimali de var.

    Bu belirsizlik, belirsizliği hiç sevmeyen, belirsizlikten nefret eden bir insan için hayatı adeta yaşanmaz hale getiriyor. Sürekli bir stres ve agresiflik var. Aynı zamanda da yoğun bir kaybetme korkusu.

    İşte o gün geliyor. Kadın hiçbir sebep göstermeden, gösteremeden terk edip gidiyor. Kadın artık huzurlu ve rahat. Çünkü başkasını sevdiğini, başkasıyla konuştuğunu saklamak zorunda değil. Böylece artık huzurlu ve mutlu oluyor. Çünkü artık yakalanma korkusu yok.

    Kadın böylece güya aldatmış olmayacak, bir zamanlar, "Bunlar nasıl insanlar nasıl aldatırlar?" diye hakaretler ettiği insanlara benzemeyecek.

    Erkek her şeyden habersiz mesaj atar.
    -Son kez de olsa konuşalım sesini duyayım.

    Yoğun ısrarlar sonucu kadın telefonla aramayı kabul eder. Ve aniden telefon çalar. Görüşme 5-6 dakika içinde kadının telefonu erkeğin yüzüne kapatmasıyla sonlanmıştır. Erkek şaşkın ve üzgündür. Aynı zamanda da kırgın. Çünkü her şey bitmiştir.

    Bir kaç dakika sonra erkeğin yanına telefon konuşmasının bittiğini gören arkadaşı gelir.
    -Arkadaş: Noldu ?
    -Erkek: Her şey bitti.
    Devamında da erkek şunları söyler: Bakma bir açıdan da iyi oldu. En azından sürekli kaybederim diye korkmuyorum. Artık belirsizlik ve korku bitti.


    İşte burdaki erkek benim.

    Bu olayın kitapla olan bağına gelirsek. Kitapta kadın eşini aldatıyor ve yakalanmaktan korkuyor sürekli. Bu olayda da sürekli yakalanmaktan korkan bir kadın ve sürekli kaybetmekten korkan bir erkek var.

    Stefan Zweig korkuyu çok güzel tarif etmiş ve anlatmış. Kitabı okurken sürekli o korkuyla beklediğim günler geldi aklıma. Mesela korkunun şöyle bir tanımı geçiyor kitapta: "Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir."

    İnceleme uzun oldu biraz kusura bakmayın. Sonuna kadar okuyan korkumu dinleyen herkese teşekkür ederim.
  • 48 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Suçluyorum!
    1894 yılında, asırdan daha uzun zaman önce tüm imkansızlıklara rağmen ülkenin ordu kararlarını, kararlara sessiz kalan cumhurbaşkanını, dönemin en önemli kişilerini haksızlıklara göz yumduğu için suçladığı için ülke dışına çıkmak zorunda kalan Emile Zola’yı okuyunca her şeyi suçluyorum. Bu korona günlerinde evde kalma kuralına yiyecek ekmek bulmak için dışarıda atık kağıt, plastik toplayan ama ülkesini yerden yere vurmaktansa hala seven ailelere ‘Geber’ diye etiketleyip tweet atan kişinin bu ülkenin sosyal politikalarda müdür yardımcılığı görevinde olduğunu öğrenince bu ülkeyi bu hale getiren bizleri suçluyorum. 33 şehidi bir anda verip daha onların acısını tutamazken her gün artan şehit haberlerine rağmen üzgünüz yazılarımızla 3 gün ağlayıp sonra bir anda mutluyuz pozlarıyla aklımıza bile gelmeyen şehitlerimiz için suçluyorum. Okuyup atom yerine ülkeyi bölen ama bu bölen tarafın hiçbir zaman bilinmediği ama öğrenmeyi aklımıza bile getirmediğimiz için yine kendimizi suçluyorum. Bu günlerde herkes elinden geleni yapmaya çalışırken hala yaşlılarımızla, değerlerimizle, açlığımızla, kültürümüz ve dinimizle eğlenmeyi, pirim kasmayı sevenleri ve ne olduğunu, döndüğünü anlamadan linçseverler topluluklarımızı da suçluyorum. At izinin it izine karıştığını herkesin bildiği ama nedense bu izlerin zenginlerde hiç karışmadığı bu düzeni de suçluyorum. Bunları yazarken bile acaba diye düşündüren fikir özgürlüğümüzü suçluyorum. Leyla ile Mecnun’u olaya verilen düşüncesi sonucu televizyondan kaldıran ama her bölümünde ayrı taciz, tecavüz, kan, ihanet olan yapımlara göz kırpan cemiyetleri ve ne yazık ki genel izleyici kitlesini de suçluyorum. 5 Kardeş dizisiyle içimizdeki yaraları güldürerek dile getiren yapımları 15 bölüm bile olmadan kaldıran, kaldırtan, yarası olup kocunan vergidaşlarımızı da suçluyorum. (vatandaş demeye elim gitmedi). İsmi Osman olacak olan ve ne hikmetse Ramazan ayımızı karşılamaya hazırlanırken tam da o sırada yayınlanmaya başlayacak olan Netflix’i de suçluyorum. Sanane kardeşim elin tercihinden diyenlere, karşı çıkılanın tercih değil tercihlerin göze sokulması ve alenen yaşanması olduğunu oturup empatiyle bakamayan ama yazarken en gelişmiş kortekse sahiplerin oturup düşünmemesini, sadece konuşup söylemesini de suçluyorum. Şu an ne yazdım diye bakınca daha bu zamanda ne kadar da suçlamışsın sen geçmişi bilmiyorsun 5 bin liralık aletlerinden yazılar yazıyorsun diyen o cebi dolu, sırtı pek, ağzı açık gözü yumuk kişi, seni de suçluyorum!
    Ama en çok bu kadar okuyup da Emile ZOLA’yı başucu yazarım yapmadığım için suçluyorum.
    Kitaba gelecek olursak
    Sadece çöpten çıkan bir belgeyle düzenlenen ve arkasından sahte belgelerin akın ettiği, sonucunda da eşine, ‘bu işle uğraşma yoksa kocanın başı belaya girer’ diyerek hak aramayı dahi imkansız hale getirmeye çalışan bir düzenin bu hukuksuzluğuna sessiz kalmayarak, kitaba da adını veren Fransa cumhurbaşkanına ‘Suçluyorum!.. Cumhurbaşkanına Mektup’unu yazan Zola’nın mektubunu ve olayı anlatan kısa bir tarihsel direniş. Neredeyse 40 sayfa olan kitabı okurken yapılan tespitler ve açık sözlülük olayı araştırma isteği uyandırıyor. Kitabı okumaya devam ettikçe ‘Ben de Dreyfusçuyum!’ diye bağırma isteği geliyorsa, aynı duygularla yaşıyoruz. Kitabın incelemesine o tespitlerden yola çıkarak bakacak olursak:
    ‘Başlangıçta, tek kusurları savsaklama ve kafasızlıktır. Olsa olsa, ortamın dinsel tutkularına ve birlik ruhunun önyargılarına boyun eğdikleri sezilir. Saçmalığın yapılmasına ses çıkarmamışlardır.’ (sayfa 23), kendi fikirleri olmayan, arkasına dayısını alıp başa geçen yetkililere kötü niyetli olunmasa dahi nasıl kötü kararlar verileceğini göz önüne sermiş.
    Yine bir diğer alıntıda ‘Üstelik bu insanlar uyuyabiliyorlar, eşleri ve çocukları var, onları seviyorlar!’ (s.27), o hep aklımızda, vicdanını susturmasını nasıl başarabildiğini sormak istediklerimize o güzel hayret ve isyanla tercüman oluyor yine.,
    ‘Ey adalet, ne korkunç bir umutsuzlukla sıkılıyor insanın yüreği!’ (s.28), ‘Kamuoyunu saptırmak, yoldan çıkarılmış olan kamuoyunu, onu sabuklamaya ‘’Saçma sapan’’ götürecek ölçüde bir ölüm görevinde kullanmak da bir suç.’ (s.31) cümleleriyle haksız adaletin getirdiği duyguyu ve bilinçsiz olunduğunda toplumun nasıl yanıltılabileceğini neredeyse yaşadığımız zamanın özetini çıkarır şekilde ele alınması, belki de eksik olan şeyin bu ülkede her şeyi riske atma, karalanma uğruna gerçeği savunacak Zola’ları olmaması olduğunu hem umutla hem de üzülerek anlıyoruz. Son olarak bu kadar kısa kitaba bu kadar uzun inceleme için de kendimi suçluyorum! Okuyup hep birlikte Suçlayın! 