• Gecelerin uzadığı ve serinlemeye başladığı ama henüz ayazların hissedilmediği o esintili sonbahar akşamları, dedenin evinde akşam oturmalarımızın da başlangıç dönemiydi.
    Ocaklıkta yanan ateşin ölgün ışığında, toprak damın mertek aralarından, büyük ve çok uzun bir çift karayılan akmaya başlayınca gençlerden yılanları şişleyerek öldürmek için hareketleneler olur, o ise, “Evde yılan berekettir, sakın yılanlarıma dokunmayın” derdi.
    Diklenenler olursa da, “siz yaylalara gittiğinizde benim onlardan başka can yoldaşım mı var; oturun oturduğunuz yere” diyerek gürler, herkesin yerine oturmasını sağlardı.
    Bizler, o zamanlar aksakallı dedenin neden böyle davrandığını hiç anlamaz, hatta anlamaya da çalışmazdık fakat damdan dökülen topraklar ile farelerin canhıraş feryatlarından yılanların istikametini ve davetsiz misafirliklerinin ne zaman biteceğini büyük bir dikkatle takip ederdik.
    Bizim için hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ama aslında birkaç dakika süren bu misafirliğin bittiğini, evin içini derin bir sessizlik kaplayınca anlar, korkularımız azalır, ancak o zaman rahat bir nefes alırdık.
    Sonra o çok yıldızlı gecelerin karanlığına ışık olsun diye yaktığımız meydan ateşimiz sönmeden yetişir ve aşağılardaki derenin bir çoğalıp bir azalan gümbürtüsü eşliğinde kaldığımız yerden siñmeç (saklambaç) oynamaya devam ederdik.
    Çağırsalar da, oyunu bırakıp zaten gelmeyeceğimizi bildiklerinden, ocaklıkda kaynayan ve kıvrımlı büyük bardaklarla içilen ger çayına (boz renkli bir kekik) bizi çağırmazlardı. Fakat kuru maya, (incir) maya pestili, ceviz, kavrulmuş melengiç ve nardan oluşan sofranın hep başköşesinde olurduk.
    Siñmeç oynarken uzaklardan hayal meyal duyulan kurt, çakal, tilki ulumaları, göğceoğlak (baykuş) sesinden korkup, saklandığı yerden kendiliğinden çıkanlar olur, bir de çanak çömlek patlatabilirsek, gülmekten yerlere yatar, mutluğumuz daha da artardı.
    O vakitler, “karayılanların insanlara asla zarar vermedikleri ama düşmanlarını da unutmadıkları, bu nedenle hatırlarının hoş tutulması, saygı da kusur edilmemesi, görülmelerinden, gözden kayboluşlarına kadar hareketsiz kalınması, korkutulurlarsa takip ederek yakaladıklarında, vücutları ile hasımlarını kırbaçladıkları” gibi telkinler, bizlere sürekli yapılırdı.
    İnsandan kendilerine zarar gelmeyeceğinden emin olan karayılanların olur olmaz yerde bizlere meydan okurcasına, acelesiz tavırları, aniden durup etrafı kolaçan ederek yol almaları, tavuk cücükleri, gözetlediğimiz yuvalardaki kuşları yumurtaları veya yavruları ile birlikte mideye indirmeleri, ruhumuzda garip bir başkaldırı uyandırsa, içimizdeki şeytana, “bir tenha da indir şunların başına taşı” dedirtse de, yine de karayılanların kesin bir dokunulmazlığı vardı.
    Şimdilerde onların gözlerinin yaşına bakan bile yok. Rahmetlinin torunu, gelini ve köyün imamı, insan kıyımı veya zehirli fare ölülerinden kurtulabilmiş, köyümün son iki karayılanını, tüfekli birine öldürttüklerinde görüldü ki, “evin bereketi” diye dokunulmayan, son derece sevimli ve utangaç canlılar, sadece merteklerin arasındaki fareleri yemek için ziyaret etmezmiş dedenin o köhne evini. Meğer kimselerin bilmediği daha başka ölümüne bir dayanışma, dostluk ve sır da varmış aralarında.
    Zira vahşice öldürülen karayılanlardan birinin ağzında baş kısmından yarısına kadar yutulmuş dev bir zehirli engerek vardı. Uzun süre taciz edilmelerine rağmen, ölümleri pahasına oradan ayrılmamalarının asıl sebebi de engereği avlamak içinmiş.
    Dede, mektep medrese görmediği için okuma yazma da bilmezdi ama hiçbir şeyin boş yere var edilmediğini çok iyi bilir, ona göre de davranırdı.
    Yılmaz bir engerek avcısı olan karayılanlar, insanlar için de ölümcül zehre sahip hemcinslerine karşı yine galip gelmişler ama “can yoldaşı” bildikleri insanın cehaletine yenik düşmüşlerdi.
    Kimbilir!..
    Belki de karayılanların köyümde bir daha görülmemelerinin asıl sebebi; zehirden, kurşundan değil, insanın vefasızlığına karşı oluşan gönül yarasındandı.
    Halil Korkmaz
  • “Günlük yaşam içinde çok büyük bir sır vardır. Herkesin bunda bir payı bulunur ve herkes onu bilir , ama pek az kimse bu konuya kafa yorar. Çoğu kimse onu olduğu gibi benimser ve ona asla şaşırmaz. Bu büyük sır, zamandır. Onu ölçmek için saatler ve takvimler yapılmıştır ama bunlar hiçbir şey ifade etmez. Herkes çok iyi bilir ki bazen bir saatlik süre insana ömür kadar uzun gelirken, bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçip gider. Zamanın bu garip kısalığı ve uzunluğu, o saat içinde yaşanan olaylara bağlıdır. Çünkü zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir.”

    Kitap çok şey anlatan dolu dolu bir kitap bence . Her şeye zamanımız yok diyoruz sanki zaman sevdiklerimizden kıymetliymiş gibi birer makineye dönüşüyoruz.
    Zamanla beslenen duman adamlar var ve bunlar insanları kandırıyor kitapta. Sevdikleri insanların gereksiz olduğunu zamanın değerli olduğunu söylüyorlar. İnsanlar çocuklarına bile zaman ayırmaz oluyor. Hepsi para kazanmaktan başka derdi olmayan ve bir saniye bile kaybetmemek için asla durmayan makinelere dönüşüyorlar. Momo hariç . Momo evsiz bir kız çocuğu. Momonun en önemli özelliği dinlemeyi bilmesi. Ama dinlemeyi bilen sıradan bir insan gibi değil. Hiç ağzını açmıyor dinlerken ama insanlar onun bakışlarından aradıkları çözümü , cevabı bulup mutlu ayrılıyor yanından. Keşke herkesin Momo su olsa . Eski bir tiyatro alanında yaşıyor. Kitap Momo’nun oraya yerleşmesi ve arkadaş edinmesi ile başlıyor. Daha sonra duman adamlar geliyor. Momo duman adamlarla tek başına savaşmak zorunda çünkü bir tek o kanmıyor onların boş vaatlerine. Kitapta ilginç bir karakter daha var. Sırtında yazı beliren bir kaplumbağa. Kaplumbağanın özelliği geleceği bilmesi . Konuşamıyor ama söylemek istedikleri sırtında yazı olarak beliriyor.
    Çok şey anlatıyor bu kitap. Günümüzde çoğu insan da böyle oluyor aslında . Herkes evden işe işten okula. Çoğu insan misafir çekemez oldu çocuklarına bile zaman ayırmayan insanlar var. Kitapta aileler çocuklarına daha fazla harçlık verip daha fazla oyuncak alıyordu. Yeterki benim zamanımı yemesin kendi halinde takılsın diyorlardı. Maalesef öyle. Bazı insanların işine geliyor oyuncağı eline verip odasına yollamak. Kitabın biryerinde şöyle diyordu “İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe ,zaman azalıyor” aynen böyle . Zamandan tasarruf ettiğimizi sanarken ömrümüzü hızla tüketiyoruz. Oysa dolu dolu yaşasak hayatı sevdiklerimize zaman ayırarak. Daha çekilir bir şey olurdu bence hayat.
    Ayrıca kitapta bir bilmece vardı . Gelecek geçmiş ve şimdi . O bölümü çok sevdim .
    Doğru anladıysam kitaptaki bu hikayeler Michael Ende ye bir tren yolculuğu sırada enteresan bir insan tarafından anlatılmış. Kitabın son sözünde yazıyordu. Çok ilgimi çekti.
    Okumanızı tavsiye ederim çok şey katacak bir kitap.
  • Gecelerin uzadığı ama henüz ayazların hissedilmediği, esintili sonbahar akşamları, dedenin evinde akşam oturmalarımızın da başlangıç dönemiydi.
    Ocaklıkta yanan ateşin, ölgün ışığında, toprak damın mertek aralarından, büyük ve çok uzun bir çift karayılan akmaya başlayınca, yılanları öldürmek için hareketleneler olur, o ise, “Evde yılan berekettir, sakın yılanlarıma dokunmayın” derdi.
    Diklenenler olursa da, “siz yaylalara gittiğinizde; benim onlardan başka can yoldaşım mı var?” Diyerek gürler! Herkesin yerine oturmasını sağlardı.
    Bizler, aksakallı dedenin ne demek istediğini bir türlü anlamazdık fakat damdan dökülen topraklar ve farelerin canhıraş feryatlarından, yılanları takip etmeye, davetsiz misafirliklerinin ne zaman biteceğini öğrenmeye çalışırdık.
    Evin içini derin bir sessizlik kaplayınca, korkularımız azalır, ancak o zaman, rahat bir nefes alır ve saklambaç oyununa kaldığımız yerden devam ederdik.
    “Karayılanların insanlara asla zarar vermedikleri ama düşmanlarını da unutmadıkları, bu nedenle hatırlarının hoş tutulması, saygı da kusur edilmemesi, görülmelerinden, gözden kayboluşlarına kadar, hareketsiz kalınması, korkutulurlarsa hasımlarını takip ederek başlarını bir kırbaç gibi kullanarak hasımlarını dövdükleri” telkinleri sürekli yapılırdı.
    Karayılanların olur, olmaz yerlerde, acelesiz tavırları, aniden durup etrafı kolaçan ederek ve bize meydan okurcasına, ağır ağır yol almaları, tavuk cücükleri, gözetlediğimiz yuvalarda ki kuşları, yavruları ile birlikte mideye indirmeleri, ruhumuzda garip bir başkaldırı uyandırsa, içimizdeki şeytana, “bir tenha da indir şunların başına taşı” dedirtse de, yine de karayılanların kesin bir dokunulmazlığı vardı.
    Şimdilerde o sevimli canlıların gözlerinin yaşına, bakan bile yok. Dedenin torunları, insan kıyımı ve zehirli fare ölülerinden sağ kalabilmiş köyümün son iki karayılanını, tüfekli birine öldürttüklerinde görüldü ki, “evin bereketi” diye dokunulmayan, son derece sevimli o utangaç hayvanlar, sadece merteklerin arasındaki fareleri yemek için ziyaret etmezmiş dedenin köhne evini. Meğer kimselerin bilmediği; daha başka ve ölümüne bir dayanışma, dostluk da varmış aralarında,
    Zira vahşice öldürülen karayılanlardan birinin ağzında “baş kısmından yarısına kadar yutulmuş dev bir zehirli engerek" vardı. Uzun süre taciz edilmelerine rağmen, oradan ölümleri pahasına ayrılmamalarının asıl sebebi de engereği avlamakmış meğer.
    Dede, mektep medrese görmediği için okuma yazma da bilmezdi ama doğada hiçbir canlının lüzumsuz olmadığını çok iyi bilir, ona göre de davranırdı.
    Karayılanlar ezeli düşmanlarına karşı yine galip gelmişler ama “can yoldaşı” bildikleri insanın cehaletine yenik düşmüşlerdi.
  • Ben seni sevdiğimde
    İstanbul’a yağmur yağardı
    Sırılsıklam ıslanırdı aşktan herkes
    Ben seni sevdiğimde
    Kar yağardı İstanbul’a
    Yıl 1965…

    .

    Sobalı evlerin buğulu camlarına
    Sevdiğinin baş harflerini kazımışlığı vardı herkesin
    En az bir kez…
    Ve ben seni sevdiğimde masal gibiydi aşklar
    Gökten 3 elma düşeceğine,
    Hikayenin sonunda sevenlerin kavuşacağına
    İnanırdı herkes

    .

    Ve ben seni sevdiğimde yıl 1965…
    Köprüsü dahi yoktu boğazın
    Kışın boğaz suları buz tutar
    Kayıkla karşıya geçemezdim çoğu kez
    Yine öyle bir gün…
    Karşıdan karşıya
    Üsküdar’dan Beşiktaş’a
    “Seni seviyorum” diye seslendim sana ilk kez
    Ve son kez…

    .

    Kış gelir, kömür kokardı sokaklar
    Adam gibi adamdı, kardan adam değildi adamlar
    söz senet sayılır, senet imzalanmazdı
    Kredi karti yoktu, herkes cebindeki kadar yaşardı

    .

    Ben seni sevdiğimde yıl 1975…
    Yolda yürürken selam verilirdi
    Görmezlikten gelmezdi kimse birbirini
    Kimse arkadan vurup öldürmezdi
    İnsanlar ölürse aşktan ölürdü

    .

    Ben seni sevdiğimde yıl 1980…
    Kavgalıydı İstanbul birbirine
    Sağa sola ayrılmış
    Sağa sola savrulmuş genç insanlar
    Kin doluydu birbirlerine
    Hemen her gün
    “Kahrolsun” diye bağırırlardı Taksim’de
    Hemen her gece
    Duvarlara “Kahrolsun” yazarlardı
    Ben “Aşk olsun” yazardım sizin duvara
    Polis hepimizi alırdı nezarete
    Onların suçu hükümeti devirmeye çalışmaktı
    Benim suçum sana aşkımı anlatmaya çalışmaktı
    Onların derdi yeni bir dünya kurmaktı
    Benim derdim seninle mutlu bir yuva kurmaktı
    Olmadı, olmadı…

    .

    Ben seni sevdiğimde yıl 1985…
    Karne vardı, kuyruklar vardı
    Tüp gaz için, yağ için, ekmek için
    Kuyrukta beklenirdi
    Ben seni beklerdim
    Herkes hayatını sürdürebileceği
    Asgari ihtiyaçların peşindeydi
    Ben senin peşindeydim
    Çünkü benim ihtiyacım sendin
    Ve her gece sizin evin duvarına
    “Seni seviyorum” yazan bendim

    .

    Uğur Arslan
  • Çınar ilçesine bağlı Yıllarca (Gogwêrin) köyünde 10 Mart 1994 yılı Ramazan ayının, Kadir Gecesi'nin sabahında Diyarbakır'a bayram alışverişine giden ve içinde kadın, çocuk, yaşlı bulunan yaklaşık 50 kişiyi taşıyan midibüsün PKK tarafından yola döşenen mayına çarpması sonucu 10 Müslüman katledilmiş, 40 kişi de yaralanmıştı. Katledilenler arasında 11 yaşlarında 2 çocuk de vardı. Mayın faciasında şehid olanların hayatlarını köylüleri anlattı:
    — Şehid İbrahim Dağtekin
    Şehid İbrahim, Diyarbakır'ın Çınar ilçesinin Delavgür köyünde 1955 tarihinde dünyaya geldi. Küçük yaştayken, babasından ayrılan annesi ile beraber yaşamaya başlamış, ev işleriyle kendisi uğraşmıştır. Çevresi tarafından sevilen, iyi huylu güzel ahlaklı bir insandı. Küçük yaştan beri namazını kılmaya başlamıştı. Ailesine düşkünlüğü ile bilinen İbrahim, kimseye muhtaç olmamaya çalışan biriydi. Çevresi bir mesele ortaya çıktığında özellikle ona danışılır, kendisinin fikri alınıyordu. Allah'ın takdiri olsa gerek, küçüklüğünden beri birçok musibetle karşılaşmıştı. Askere gitmeden önce bir düğünde tesadüfen yaralanmış ve ameliyat olmuştu. Askerdeyken böbreklerinden tekrar ameliyat olmuştu. Teskeresine 2 ay kala çürük raporu almıştı. Bir yıl aradan geçtikten sonra, diğer böbreğinden de ameliyat olmuştu.
    Bölgede İslam davasının gün be gün gelişmesi onu sevindirmiş ve büyük bir aşkla davaya bağlanmıştı. Yakındaki Qubık köyünden şehit M.Nuri'yle arası çok iyiydi. 1994 tarihinde Kanipank çobanlarından 2 kişinin mürtet örgütün sempatizanları tarafından pusu kurularak yaralanmaları üzerine, onları köyde ziyarete gitti. O gece köyde kalan şehit İbrahim, sabah eve dönmek için Kanipank köyünün arabasına binmişti. Yolda mürtet örgütün koyduğu mayının patlamasıyla araç parçalanmış, kendisiyle beraber on kişi arabada şehid oldu.
    — Şehid M.Hıdır Akyol
    Mele Abdülaziz'in oğlu olan şehit M.Hıdır Akyol, 1971 Çınar Şehinan Köyü nüfusuna kayıtlıdır. M.Hıdır çocukluğunda babasının yanında dini bilgileri öğrenmişti . Erken yaşta babasının vefat etmesiyle yetim kalmış, onu annesi okutmuştu. Medrese ilmi yanında liseyi de okudu. Dini bilgilerini tamamladıktan sonra, Gogwêrin köyünde İmamlık yapmaya başladı. 1992 yılında İslami Camiayla tanıştıktan sonra İslami hizmetlerde aktif görev almaya başladı. Şehit olacağı sabahın akşamı, Kadir gecesiydi. O gece köylülere vaaz ve nasihatler de bulunmuş, “Bu gece kurtuluş gecesidir. Rabbimize yalvaralım, inşallah Allah'u Te'ala bizleri affeder.” diyerek köylüleri tövbeye çağırmıştı. M.Hıdır 10.03.1994 Perşembe sabahı 21 DH 670 plakalı Kanipank köyünün Midibüsüne binmiş, bayram alışverişi yapmak üzere Diyarbakır'a gitmek için yola çıkmıştı. Çınar Ovabağ (Qilwa) yolunun Kanipank (Yarımkaş) köyü yol ayrımındaki dönemeçe geldiklerinde, mürtet örgütün yola yerleştirdiği tahrip gücü yüksek el yapımı mayının patlamasıyla, içinde bulundukları araç, bombanın etkisiyle paramparça olmuş, içinde bulunan 10 kişi yaşamını yitirmiş, 11 kişide yaralanmıştı. M. Hıdır'da şehadet mertebesine ulaşanların içinde bulunmaktaydı. Şehit geride 2 çocuk ve dul bir eş bırakmıştı. Şehit M.Hıdır, çevresindeki herkesin takdirini kazanmış, güzel ahlakından herkesin memnun olduğu bir şahıstı.
    — Şehid Bedri Soysal
    Çınar'ın Şehinan köyü nüfusuna kayıtlı olan 1967 doğumlu Şehid Bedri Soysal, evli ve 8 çocuk babasıydı. Geçimini çobanlık yaparak sağlıyordu. İslami davaya gönül vermiş salih bir insandı. Davayı kendi alanında sürdürüyor, komşu köylerin çobanlarına İslam'ı anlatmaya çalışıyordu. Bu şekilde bazı arkadaşlarını davaya kazandırmıştı. Kendisi cesur ve mert bir insandı. İslam davasının düşmanlarından asla korkmazdı. Kendisi Kur'an okuduğu gibi, çocuklarına da Kur'an dersi veriyordu. O da bayram alış verişi için Bayram arifesinde, Kadir gecesinin sabahında Diyarbakır'a gitmek için Kanipank köyünün midibüsüne binmişti. PKK'lı canilerin yola koyduğu mayının patlaması sonucu araçları paramparça olmuş, Bedri'de şehadet mertebesine ulaşmıştı.
    — Küçük Şehidler: Muhammed Halil ve Muhammed Emin Gülçer
    Muhammed Halil ve Muhammed Emin, ikisi de 11 yaşlarında idi. İslam'ı öğrenmek için Camiye giderlerdi. Muhammed Halil, Molla Abdurrahman'ın oğluydu. Muhammed Emin ise Hadi Gülçer'in oğluydu. Yani amca çocuklarıydı. Akşamları arkadaşlarını toplar, camiye gidip beraber ders alıyorlardı. Daha o yaşlarda kendi aralarında şehit olmak için tartışıyorlardı. Her birisi, ilk önce ben Şehit olacağım diye kendi aralarında tartışmaya giriyorlardı. Hakikaten Karacadağ'da o dönemde büyüklerde şehadet arzusu olduğu gibi, gençler ve çocuklar arasında da bir özlemdir. Muhammed Halil ve Muhammed Emin'de Diyarbakır'a gitmek için Kanipank köyünün arabasına binmişti. İnsanlıktan nasibini almamış PKK'cılar, herkesin hatta kendi yandaşlarının bile geçtiği yola mayın koyarak, vahşi ve kirli yüzlerini bir daha göstermişlerdi. Çoluk-çocuk, kadın–ihtiyar ölmüş, onlar için hiç fark etmiyordu. Önemli olan eylemleri ses çıkarsın, halkın üzerinde korku salsın. Çünkü bütün sermayeleri yalan ve korkutma üzerine kuruluydu. Ama bilmiyorlardı ki Karacadağ'ın korkusuz cengâverleri bu kalleşlikleriyle daha da bilenecekler ve onlara kök söktürmek için bu eylemler, kinlerini daha da artıracaktı. Çünkü bazı yerlerde bu taktikleri belki tutmuş olabilirdi. Ama bu taktikleri Karacadağ'da sökmedi. Bu da onları daha da kudurtuyordu. Ve her türlü vahşiliğe başvurmalarına sebep oluyordu. Her şeye rağmen Karacadağlılar, şehitlerinin kanlarının bereketiyle PKK'nın köklerini Karacadağ'dan kazımış ve onlardan temizlemişlerdi. İşte küçük şehidler Muhammed Halil ve Muhammed Emin de bu alçakça mayın patlamasında daha küçük yaşlarında iken o çok istedikleri şehadete ulaşmışlardı. Onların kanlarının bereketiyle Karacadağ'a bahar gelmişti.
    — Şehid Taceddin Parlak
    1949 doğumlu olan Şehid Taceddin Parlak, Yukarı Molla Ali köyü nüfusuna kayıtlıydı. Kendisi Kanipank (Yarımkaş) ve Herrik köylerinde ikamet ederdi. Eski usul olarak dişçilik yapardı. İslami davanın gönüllüsü bir Müslümandı. Her yerde ‘Ben Hizbullahiyim' diyordu. Kardeşleri ve akrabaları onu sürekli tehdit ederek, korkutarak kendi yanlarına çağırıyorlardı. ‘O köylere bir saldırı olur sen de aradan gidersin' diyorlardı. Kendisi ise, ‘Ne olursa olsun gelmem, ölürsem şehit olurum. Onların başına ne gelirse benimde başıma gelsin' diyordu. O dönemde İslami davaya taraftar olanlar, ‘Hizbullahiyim' diyenler, adeta ateşten bir gömlek giyiyordu. Başta akrabalardan olmak üzere her taraftan tehditler alıyorlardı. Ancak gerçekten iman etmiş olanlar, bunlara sabredebiliyor, ayakta kalabiliyordu.
    Şehid Taceddin de Diyarbakır'a gitmek için Kanipank köyünün aracıına binmişti. Ovabağ yolu Kanipank yol ayrımında Kürdistan hainlerinin koyduğu mayının patlamasıyla araçta bulunan Taceddin de şehadete ulaşmıştı.
    — Şehid Halil Demir
    Şehid Halil 50 yaşlarındaydı. O da Şehinan köyü nüfusuna kayıtlıydı. Kendisi Herrik (Yıllarca) köyünde ikamet etmekteydi. Evli ve 4 çocuk babasıydı. Maddi durumu iyi değildi. Muhtaç olmasına rağmen daima şükrederdi. O da o zor günlerde İslami davaya taraf olmuş bir mustaz'aftı. Şehid Halil de Bayram alışverişi yapmak üzere Diyarbakır'a gitmek için, Kanipank köyünün arabasına binmiş, mayın patlamasında O da hayatını kaybetmiş, şehadet mertebesine ulaşmıştı.
    — Şehid Kutbettin Ayhan
    1950 doğumlu olan Şehid Kutbettin, Çınar Şehinan köyü nüfusuna kayıtlıydı. Şehit Kutbettin'in iki hanımı vardı. 4'ü kız, 6'sı erkek 10 çocuk babasıydı. Şehid Kutbettin gençlik yıllarından itibaren büyük baş hayvan ticareti ile uğraşıyordu. İslami davayı tanıdıktan sonra dini eserleri okumaya başladı. Özellikle Hz.Peygamberin (as) hayatıyla ilgili bir kitabı sürekli cebinde bulundurur, akşamları köylülerin toplandığı yerlerde, onlara bu kitaptan okurdu. Sürekli gençlere nasihat eder, onlardan münkerlerden uzak durmalarını söylerdi. Cebinde bulundurduğu İslami kitaplarını nerede bir topluluk bulduğunda açıp onlara okurdu. Halim selim bir kişiliği vardı. Ailesinde de sözü dinlenir bir insandı.
    Şehid Kutbettin'de Bayram alışverişi yapmak üzere Diyarbakır'a gitmek için, Kanipank köyünün arabasına binmişti. Ve O da mayın patlamasında şehadet mertebesine ulaşmıştı.
    — Şehid Muhammed Ayhan
    Şehid Muhammed evli ve çoluk çocuk sahibiydi. Sağ ayağından sakat idi. Herrik (Yıllarca) köyünde ikamet etmekteydi. Muhtaç bir Müslümandı. İslami davaya taraftar olan mazlum bir insandı. Kendisi de Kanipank köyünün arabasına binmiş, mayın patlamasında yaralanmıştı. İyileşip hastaneden taburcu olduktan sonra evine gelmişti. Kendisini ziyarete gelenlere “Benim arkadaşlarımın hepsi Şehid oldu. Ben ise gazi kaldım. Demek ki şehadete layık değildim. Allah bana nasip etmedi.” diye sitem ediyordu.
    Olaydan 20 gün sonra kontrol için Diyarbakır'a hastaneye gitmişti. Dönüşte bindiği köyün otobüsü, Karamuz köyü mevkiinde, yine PKK'cıların yerleştirdiği mayına çarptı. Meydana gelen patlamada otobüste bulunan 40 kişi yara bile almazken, Allah'ın takdiri ile sadece Muhammed bu patlamada Şehit oldu.. Böylece daha önce hayıflandığı şehadet mertebesine ulaşarak, Şehit arkadaşlarına kavuştu.
    — Şehid Hacı Ramazan Yeşil
    Şehid Haci Ramazan, 1945 doğumlu, Şehinan köyü nüfusuna kayıtlıydı. Kendisi Kanipank (Yarımkaş) köyünde ikamet ederdi. Gençlik çağlarını hep çobanlıkla geçirmiş, hayvan otlatmıştı. Daha sonra bir süre kuzu alım satımını ile uğraştı. 1986 yılında Hac farizasını yerine getirdi. 1992'de İslam cemaatiyle tanıştı. Cemaatin emirlerine itaat eder ve şöyle derdi: “Bu asırda böyle mübarek bir dava geldi. Biz ise yaşlandık. Şehadet zor bize nasip olur. Gençler şehadete daha çok yakındırlar” diyordu. Arzusu genç olup Allah yolunda cihad etmek ve Şehit olmaktı. Ama o yaşında Allah'u Teala, bu samimiyetinden dolayı, ona da mayın patlamasında şehadet mertebesine ulaşmasını nasip etti.