• İnan ki, eğer kanatlarım olsaydı doğduğum bu yeri ebediyen terk edip ömrümün kalan son günlerini senin yanında geçirmek isterdim. Bunun için gerekirse canımın üzerine bahse girebilirdim. Ne isterlerse bunun karşılığında feda edebilirdim. Dağ, taş, deniz, ova... hiçbir şey engel olamazdı gelmeme , hiç soluksuz yoluma devam edebilirdim. Kaç gece, kaç gündüz ne kadar saat ne kadar dakika sürdüğü umrumda bile olmazdı, sabaha yanında uyanacaksam kanatlarım bedenime yük değil yürek olurdu.
    Eğer güneşle yarışıp bu yarışı kazanabilseydim, daha gün yeryüzüne ayak basmadan sana gelmeyi dilerdim. Kanatlarımı yakıp kavursa da ateşi, ondan önce pencerene ulaşabilmek için inat eder daha hızlı kanat çırpardım. Ya da güneşe ait bi parça olsaydım, ilk ışığımı senin pencerene yansıtır, pencereni kapatan perdenin aralığından sızıp güzel gözlerine ilk dokunan olmak isterdim.
    Eğer bir yağmur olsaydım, sağanak halinde yağmazdım. Sana olan şehvetimden göğü sarıya kızıla griye boyardım. Yeryüzünü sesimle bir kurşun gibi deler adını gittiğim yerlere ezberletir  geçerdim.
    Eğer bir rüzgar olsaydım, dünyanın öbür ucundan aradaki herşeyi yıkarak gelip, senin yaşadığın şehire yerleşip, saçlarına ilk ve son dokunan olarak kalmayı isterdim.
    Ve eğer ağır durumda bir hasta olsaydım, yaşamak için oksijeni değil kokunu isterdim. Isınmak için battaniyeye ihtiyaç duymazdım sana sarılmayı dilerdim. Ellerimi ısıtmak için ateşi aramazdım, zaten ellerin ellerime dokununca bir yangın başlardı bedenimde. Ağrılarımı geçirmek için ne bir doktor ne de ağrı kesici aranmazdım, sen karşımda gözlerimin içine bakıp bi gülsen bedenimde artık ağrı sızı duyumsamazdım. Senin gülüşün en etkili ağrı kesicim olurdu. Sen.. ahh işte sen, bütünüyle bana iyi gelen herşeyi Yaradan sana bahsetmiş sanki. Ne dilersen al benden şayet bende bana ait tek birşey kalmasın. Bütünüyle sana bürünmüş bir Can'da senden ayrı bir beden can bulmasın...                                               

    A.U

    (E.Y 5 Temmuz 2017 23:21)
  • 1025 syf.
    ·652 günde·Beğendi·10/10
    "Ben hasta bir adamım... " diye söze giriş yapar  çok sevdiğim bir kitabında , tüm zamanların en büyük yazarı. Ama bu bildiğimiz türden bir hastalık değil tabi; Hastalık, bir toplumun dibe batmış ahlak sisteminin yeni düzende tanımlı adıydı, Tanrının mı yoksa insanın mı kurtuluş yolunda anlam aradığı ikili sarmalın galibinin içinde bulunduğu aşağılanmaydı, kişiliklerin maskelerin ardında bölünmüş, parçalanmış
    bir bütün olma çabası içinde uğradıkları karakter saldırısıydı, kalbin sınırlarında zamanın soluğunun yalnızlığı zehirlediği bir cehennemdi. Ya da insan olma aşamasında sınıra en çok yaklaşanın içinde bulunduğu anlama aşamasıydı...

    'Yeraltın'ndan giriş yapmak istedim, bu romanın karakter analizini yapabilmek için mutlaka bu notlara göz atmak gerekiyordu. Çünkü oradaki kendi hasta kişiliğini yazdığı düşünülen karakter hakkındaki bilgiyi orda bulabilirdim. Ama yine de eksik olan bir şey vardı, tam da işte bu buldum dediğim anda bir eksiklik insanın yüzüne çarpıyordu...

    Karamazov Kardeşler, benim için en iyi kitaplar sıralamasında her zaman ilk sırada yerini korudu. Çok uzun zaman önce okumaya başladım sayfa olarak kaç defa bitirmiş olsam da hiçbir zaman tam olarak bitirmiş saymadım kendimi. Çünkü o kitabın içinde  Dostoyevski'yi bulmak zorundaydım, o hasta karakteri anlamlandırmak zorundaydım. Neden öyle bir zorunluluk hissettim hiç bilmiyorum. Yazdığı her bir karakterinin ayrı ayrı yerine koyup onu tekrar tekrar okusam da hep bir şeyler eksik oluyordu. Kısaca karakterlerden biraz bahsedecek olursak;

    İvan, Tanrı tanımaz biri ama Dostoyevski'ye baktığımız zaman katı bir Hristiyan olduğu zamanlar karşımıza çıkıyor. İvan bir arayışın içinde olabilir hatta "Eğer şeytan varsa Tanrı da vardır!" genellemesine ulaşabilir ve bunu kabul edebilir, ama yine de onu temsil ettiği söylenemez. Onda eksik olan şey kabulleniş aşamasında çektiği acılar. İnanç konusunda şüpheci.*
    Dimitri, babasıyla arası bozuk olan ve sürekli onunla kavga eden, borçları yüzünden yanlış yapmaya meyilli olarak bilinen bir karakteri temsil eder. En çok da onda Dostoyevski'ye yaklaştım diyebilirim. Çünkü benim şuana kadar okuduğum tüm Dostoyevski kitaplarından çıkarımım onun bir 'Uyumsuz' olduğuydu, bunun en iyi örneği de Raskalnikov du ve benim için en çekiçi tarafı da oydu. Dimitri hemen hemen her şeyiyle ona uygun bir karakter olarak görülse de onda eksik olan taraf sorgulama yetisinin eksik olmasıydı bu da Dostoyevski için olmazsa olmazlardandır.
    Dimitri, sadece uyumsuzu temsil ediyor.**
    Aleksey, kiliseye bağlı, sınırların dışına çıkmayı reddeden muhafazakar diyebileceğimiz bir karakterde karşımıza çıkar. Onu Dostoyevski'yle bağdaştıran tek şeyi dindar yönüydü ki bu onun sadece bir yönünü temsil ediyordu, bir bütüne yaydığında hiçbir şeydi. Aleksey toplumun büyük bir bülümünü temsil ediyordu sadece.
    Genel olarak inancına bağlı bir karakter***
    Ve Fyodor Pavloviç, şimdiye kadar en çok tartışma konusu olmuş olan karakter. Bencil, vurdum duymaz ve tabiri caizse aşağılık bir baba modeli. Hep Dostoyevski'yle o karakteri bir olarak gören bir kesim oldu. Ama onda eksik olan sağduyuydu belki basit bir örnek olabilir ama Dostoyevski erken yaşta kaybettiği oğlu İlyuşa için bile derinlemesine üzerinde durduğu bir karakter yaratmıştı kitabında. Hatta şunları yazmıştı, "bir çocuğun ölümünü görmektense dünyaya geliş biletimi iade etmek isterim." Bunun için bile onların çok ayrı karakterler olduğu söylenebilir. Pavloviç, tam olarak insanı temsil ediyordu, yani kısacası bencil. ****
    Ve Pavloviç'in gayri meşru çoçuğu olan Smerdyakov var birde, daha sonra ondan bahsedeceğim çünkü bana göre kilit noktalardan biri de oydu.

    Tüm karakterlerin yanı sıra romana genel olarak baktığımızda  çürümüş bir ahlak sistemi üzerine inşa edilmiş bir toplum yapısının insanı nasıl etkilediği  işlenmiş. Fyodor Pavloviçin gizemli ölümü sonrası suç kavramının nasıl genele yayıldığı hemen hemen kimsenin masum olmadığı bir analiz sistemi karşımıza çıkıyor. Ve şeytanla Tanrının savaşında şeytanın meydan olarak insan yüreğini seçtiği muhteşem bir kapışma anlatılır. Sadece bu değildi tabi bir de insanın tanrıyla çekişmesi söz konusuydu; " Tanrı için affetmek kolay önemli olan insan kendini affedebilir mi?" Fyodor bir mektubunda şöyle demişti : "Bana psikolok ve benzeri yakıştırmalarda bulunanlar oluyor ama ben sadece insanı anlamak istiyorum bütün hayatım boyunca yaptığım da buydu, pek boşuna yapılmış bir uğraş sayılmaz." diyordu. Benim de yaptığım tam olarak onu anlamak sadece, ve boşuna bir uğraş sayılmaz bana göre! Yalnız bunu yaparken bir sorun çıkıyor karşınıza, hasta bir adamı anlamak için en az onun kadar hasta olmak gerekiyor!

    Düşünceler bir insanı değiştirir mi? Düşünceler bir insanı yerle bir edecek güce sahiptir, çünkü hangi eylem olursa olsun, ister iyi ister kötü olsun belli başlı düşünceler sonucu eylem gerçekleşir ve bazen bütün bir sistemi etkileme gücüne ulaşır. Pavloviç'in bütün bir toplumu etkisi altına alan ölümünün temelinde bir düşünce yatıyordu ve bu düşünce şuan karşı karşıya olduğumuz yıkımın temelinin atıldığı düşüncenin aynısıdır.
    "Körü körüne inanma hastalığı!" Smerdyakov'un İvan'a inanması gibi, bizim de önümüze sunulanı hiç kuşkusuz kabul edip yaşamımızı ona göre şekillendirmemiz gibi... Kısacası Smerdyakov, insanın karanlık tarafını temsil ediyordu bu karanlık cehaletin ve tutkuların karanlığıydı.

    Şimdi bütün karakterleri bir arada düşündüğümüzde ortaya Dostoyevski çıkıyordu, hepsinin birleşimi de denilebilir. Çünkü o hiçbir zaman söylendiği gibi yazdığı bir tek karakteri temsil etmedi hayatının romanında hepsinden biraz olmayı tercih etti. Dostoyevski gerçek hayatta hiçbir zaman bir kahraman değildi; hasta, bencil, uyumsuz, inançla inançsızlık arasında sıkışmış hem reddeden hem de sonuna kadar inanan, fiziksel olarak Epilepsi hastası ve belki de gerçek hayatta karşımıza çıktığında yüzüne bile bakamayacağımız bir bireydi. Ama zaten kimse onun karakterine aşık değildi ki, onun yaratığı karakterlere aşıktı gerçek okuyucusu.
    Dostoyevski bir kahraman değildi ama kahramanlar yaratan biriydi, onu okuyup da etkilenmeyen heralde kimse yoktur. Onu sevmemizin nedeni içimizdeki kötülüğü onun kahramanları sayesinde legal bir biçimde dışa vurmamız, dünyaya duyurmamızdı, ya da dünyanın içimizdeki çirkinliklerden haberdar olmasını sağlamasıydı. İnsanın içinde dışa vurmayı bekleyen binbir türlü kütülüğü romanındaki karakterleri sayesinde dışa vurduğumuz bir iç ses gibiydi Dostoyevski. Bir insan içinde hangi kötülük varsa, başkaları tarafından yapıldığında o kadar az rahatsız olur; eğer katilseniz katiller, hırsızsanız hırsızlar, ahlaksızsanız namussuzlar ve yalan söylüyorsanız yalancılar sizin pek de karşı olduğunuz kişiler olmaz. Bir toplumda bir suç işlendiği zaman insanlar bu suça karşı kayıtsız kalıyorsa eğer bu o toplumun hepsinin o suçun ortağı olduğu, aralarından kiminin bu suçu işlediği, kimilerinin de o suçu işlemeye meyilli olduğu kimilerinin ise o suçu işlemelerinin önünde engel olduğu için yapmadığıdır. Yani kısacası 'kötülük insanın yüreğindedir' bunu henüz gerçekleştirme şansı bulmamış olması bir şeyi değiştirmez, işte gerçek önümüzde ister bunu kabullenirsin istersen de bundan kaçıp at gözlüklerini çıkarmamakta ısrarcı olursun. Aklımızda şu soru olabilir kötülük insanın istemi dışında içinde gerçekleşiyorsa eğer o zaman insan gerçekten kötü müdür. Evet insan kötüdür! Ama zaten bizim de amacımız bu olması gerekmiyor mu, savaşmak! Yani var olmak bir bakıma savaşta olmak değil mi? Biz bununla savaşmak için olmuş olamaz mıyız? Şimdi insana bırakılmış bir şeyle sizi karşı karşıya bırakmak istiyorum, bununla savaşmak mı yoksa bir korkak gibi savaşmayı reddetmek mi? Bu savaşta yokum diyenin insanım demeye de hakkı yoktur. Biraz da etrafımızda bizi uyuşturan bu bataklıktan kurtulmak ve kurtarmak gibi daha büyük amaçlar edinmemizim zamanı gelmedi mi sizce?
    Savaşımız her şeyle olmalı, kendi içimizdeki kötülük, dışarıdan bize saldıran kötülük ve başka bir şeye hiç farketmez herhangi bir şeyde olabilir ona saldıran kötülükle olmalı.

    "İnanın bana korkunç acılar çektim. Ruhumun derinliklerinde, çektiğim acı ile alay eden bir ses işittiğim halde acı çekmeye devam ettim..." diyen Dostoyevski'nin savaş halindeki acılarına belki tanık oluruz bu sayede. Kendi amacımız bizi kazandığımız her savaşta daha büyük olana hazırlamıyorsa eğer o zaman bırakın ona amaç demek yanılgısını. Ulaşmamız gereken hiçbir şey olmayabilir bu işin sonunda ama her ne olursa olsun sonunda savaşmaya değerdi bence dememiz için mücadeleye devam etmek lazım.
    "Cehennem sevmemekten doğan bir acıdır" der Dostoyevski, bana kalırsa "Cehennem, acıya kayıtsız kalınan yerdir." Demem o ki içimizde kötülük olabilir hatta insan yeryüzünün en aşağılık canlısı da olabilir ama bu iyi olmak için bir şeyleri iyiye dönüştürmek için engel değil ki, işleri daha iyi de daha kötü de yapmak bizim elimizde ve ben bu sözleri söylerken bütün insanlıktan ümidini kesmiş bir haldeyken dile getiriyorum. Bazen insanlar için mutluluk kalmaz diyor, çünkü onu umutlarıyla harcamışlardır. Ama yine de bu üstesinden gelmem gereken bunları aşmam gereken bir eksikliktir.
    Dostoyevski 'yi sonsuza kadar yaşatacağız çünkü bu bizim ihtiyaç duyduğumuz bir aşağılanma şekli!

    Sanırım ahlak dersi vermeye kalkışan bu yazıyla haddimdem çok ileri gittiğimi ve bu boş öğütleri git başkasına anlat diyen bir tavrınızın olduğunu biliyorum ama şimdilik bunların bir önemi yok.
    Karamazovlar ve Dostoyevski için daha binlerce kelime yazabilirim ama bunun bir yerden sonra anlamanın insanın elinde olduğunu biliyorum ve yazdığım bunca laf kalabalığından sonra buraya kadar okuyanlar sizi hayal kırıklığı ve bir kaç dakikanızı almaktan başka birşey yapmadığımı da söyleyebilirim. - Umarım bunun için bir özür beklemiyorsunuzdur- Madem öyle neden yazdın diyebilirsiniz, haklısınız bunun bir gereği yoktu ama "Yine de bunu yazmaya değerdi..."
  • Nerede o günler. İnsanı bulunduğu ortamdan ve atmosferden alıp uzaklaştırarak, içsel yolculuğa götüren şu şiiri dinleyerek okumaya başlayabilirsiniz. Ya da siz bilirsiniz.

    https://youtu.be/94gahPBPIqk

    Ömrümün altın çağı çocukluk yıllarımın olduğu zamanlardı. Çok güzel bir çocukluk geçirdiğim söylenebilir.

    Sabahları uyandığımda o bilindik ve bizleri uyandırma servisi gibi ayağa diken "var gevreeieğk" nidaları ile ayağa kalkar, sabah kahvaltılarımızın vazgeçilmezlerinden olurdu o meşhur peynir gevrek ikilisi. Bir de komşumuzun kendi imalatları olan boyozları vardı ki yanında yeni haşlanmış yumurta ile çılgın partner olurlar, bizlerin erken kalkmasında ki sarsıcı etkisini sönümlemesinde mutlak etkileri olurdu :)

    Nereden bahsettiğimi anladınız değil mi? Hani Herodot’un “Onlar kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdular” demekten kendini alamadığı bir şehir olan İzmir.

    Zaten bir cümlede gevrek ve boyoz birlikte geçiyorsa bilin ki orada İzmir'den bahsediliyordur.

    Küçüktüm, epey küçüktüm. Bi bisikletim olsun istiyordum. Bu isteğimin babam da farkındaydı ama benim farkında olmadığım başka bir konunun da babam farkındaydı. Öyle herşey he deyince alınamıyormuş. Ne bilim işte! Çocuktum. O zamanlar baba demek bi nevi benim gözümde süper kahraman demekti. Çocuklar ister, babalar alırlar sanıyordum. Sonradan öğreniyorsun ki çocuk kalmak güzel bir şeymiş aslında. Büyünce dertler de büyüyor, sorunlar da, hayat da...

    Çocukluğumun sokakları benim için çok şeyler ifade ediyor, şimdiki çocukların tahmin bile edemeyeceği çeşitlilikte oyunlar oynanırdı sokaklarımızda.

    Motorlu taşıtların henüz sokaklarımızı yarış pisti gibi kullanmadığı yıllardı. Sokaklar bizimdi. Onlar sanki bizim arka bahçemizdi. Şimdiki gibi ayrı gayrımız yoktu. Kızlı-erkekli beraber ip atlar, toplu saklambaç oynar, önümüze gelene bin tekme atar, bezirgâna sürekli kapı açtırırdık. Hey gidi günler!

    Akşam olduğunu, annelerimizin o meşhur “hadi yemek hazır, eve gel artık!” sesini işittiğimizde anlardık.

    O zamanlarda komşulara olan güvende hiçbir kuşku yoktu. Bir komşunun evinde saatlerce kendi evimizdeymişçesine oturur, orada her istediğimiz önümüze gelirdi. Biz sormadan ve istemeden.

    Para hiçbir zaman bizim aradığımız bir meta olmamıştı. Küçük birkaç demir arabayla yılanlı yolda oyun oynamak, ya da hepimizin özel sahip olduğu bir taşla sekiz kareden oluşan sek sek oyununu oynamak hepimizi mutlu etmeye yeterde artardı bile.


    Benim için mutluluk; sokakta oyun oynarken kazandığım meşeleri evde oturup sürekli saymak sonra tekrar saymaktı.

    Benim için mutluluk; ip atlarken arkadaşımın gözbebeğinde beliren sevinç ışıltısını yakalayabilmekti.

    Benim için mutluluk; sokağa çıktığım zaman arkadaşlarımı hep bir arada görebilmekti.

    O zamanlar oyunlar toplu oynanırdı. Şimdiki gibi çocuklar bencil değildi. Her şeyi paylaşırdık. Topumuzu, oyuncaklarımızı, bisikletimizi, sevinçlerimizi, kederlerimizi.


    Yine bir gün sokakta oynarken, babam sokağımızın ilerisinde görünmüş ve adeta yürüyen bir melek hüviyetine bürünmüştü benim gözümde. O bana yaklaştıkça bir rüya gerçek oluyordu benim için. Babam elinde bir bisikletle bana doğru yaklaşıyordu. Dünyalar benim olmuştu. Artık bende özgürdüm. Kelebek gibi uçmama engel hiç bir şey kalmamıştı artık. Ben bisikleti çok sevdim. Bisiklet demek özgürlük demekti, bisiklet demek bir yere bağlı kalmamak demekti. Ve artık bende büyüdükçe yeni yeni yerler keşfetmeye büyük bir merak salmaya başlamıştım.

    Hızımı alamıyorum, kaptırıyorum kendimi Çankaya'ya, oradan Kordon'a, deniz kenarından Saat Kulesine, saat kulesinden içeri bir giriyorsun, iğne atsan yere düşmeyecek bi yoğunluk ve keşmekeş, yani Kemeraltı,
    Kemeraltı deyince durup bir dinleneceksin. Bu kadar çok dükkanın olduğu bu kadar yoğun başka yer var mıdır diye düşünürsün, bir de ister kadın ol ister erkek öyle satıcıları vardır ki sen yanından geçerken gel abla, gel abi diye seni ağına çeker, erkek başına etek aldığına mı, kadın halinde erkek kot pantolonunun elindeki poşetin içinde olduğuna mı sevinirsin ya da üzülürsün bilemem :) ama çok canlı ve günün her saati neşeli bir yerdir kemeraltı.
    Neyse kemeraltında, Bolulu Hasan Usta'nın oradan içeri kıvrılıyorum. Aman Allah'ım burası da ne böyle? Bu ne güzellik! Büyüleniyorum. Sanat hayatımın! başlangıç merhalelerinden birisi olduğuna hiç kuşku duymayacağım derinlik ve güzellikte ki Kızlar Ağası Hanı ile tanışıyorum. Kızlar Ağası Hanı, adı üzerinde bir han ama estetik olarak fevkalade hoş gözükmesinin yanı sıra içeride satılan değerli eşyalar, takılar, gümüşler, biblolar, müzik aletleri, el yapımı objeler, halılar, esvaplar ve daha neler nelerin bir arada bulunduğu bir han.

    https://i.hizliresim.com/6amXRv.png

    https://i.hizliresim.com/grXWj5.jpg

    https://i.hizliresim.com/Nnk1Ya.jpg

    https://i.hizliresim.com/LlQnoZ.jpg

    https://i.hizliresim.com/ZXYE5a.jpg

    https://i.hizliresim.com/7aANB5.jpg


    Bu hanlar Osmanlı Zamanında hem ticarethane, hem kervansarayların konaklama noktası, hem de bir tür borsa görevlerini üstlenirmiş.

    Bu yönüyle bakıldığında hanlar, geçmişte, özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde ticaret hayatının nasıl olduğu, halkın nelerle uğraştığı, ne sattığı konusunda ciddi ipuçları vermektedir. Bu hanların bazı bölümleri, "değerli eşya, kumaş, baharat ve mücevherlerin alınıp satıldığı kapalı çarşılar" anlamına gelen 'bedesten' olarak da günümüzde hâlâ anılmaktadır.

    Kızlarağası Han'ının hemen bitişiğinde, kemeraltı çarşısının ortasında 16. yüzyıldan kalma çok büyük olmasada estetik ve şirin İzmir'in meşhur Hisar Camisi yer almaktadır. Bu caminin hemen bitişiğinde yoldan geçen her bir vatandaşı potansiyel müşteri olarak gören, birbirlerine kaptırmamak için kıyasıya rekabet içerisinde olan lokantalar yer almaktadır. Buradaki lokantaların dizaynı tarihi doku ile uyumludur. Ayrıca tamda Hisar camisinin karşısına gelen yerdeki dükkanlarda değişik baharat ve nebatatın yanı sıra, yine meşhur çekme Türk kahvesi de satılmaktadır. O kahvenin çekilirken ki inanılmaz kokusunu aldığınız zaman eliniz boş geçmeniz de pek mümkün olmuyor.

    Ama beni handa tüm bu saydıklarımdan daha çok cezbeden şey hiç de sandığınız gibi pahalı birşey değil, zaten para ile hiç aram iyi olmamıştır. Parayı tutulacak değil de elimden kovulacak bir meta olarak hep görmüşümdür. Beni bu handa en çok etkileyen ve her gittiğimde aynı lezzeti aldığımı farkettiğim, hanın iç avlusunun mistik derinliği içerisinde içtiğim Türk kahvesi olmuştur. Orada küçücük taburelerde oturularak içilen o kahvenin tadını başka hiç bir yerde alamadım. Ayrıca İzmir'in meşhuur gevreği ile birlikte burada içilen çayların da çok daha tatlı olduğunu da belirtmeliyim.

    Kızlarağası hanından bisikletimle yola devam ediyorum. Konak iskelesine kendimi atıyorum. Sınırlı bütçemle tadına hiç bir zaman doyamadığım midyeleri hüplettikten sonra, Karşıyaka vapuruna biniyorum.

    Vapur deyince aklıma güzellik geldi. İzmir'in kızları güzeldir derler. Bu güzellik biraz da özgür olmakla alakalı bence. İzmir'in kızları genel olarak özgür ruhludurlar, rahattırlar, baskı altında olmaktan hiç hoşlanmazlar. Bu yüzden de güzellikleri daha ön plana çıkar. Ama ben size İzmir'in kızlarından daha güzel bişey söyleyeyim mi?

    Gün batımını Konak'tan Karşıyaka'ya geçen bir vapurda izlemek. Öyle büyük keyif verici bir his ki anlatılmaz. Vapur giderken arka iskelesine geçeceksin, o eşsiz meltem rüzgarının yüzünde oynamasını hissedeceksin, bir taraftan da batan güneşi izleyeceksin, böyle bi güzellik yok yaa.

    Çok geç oldu. Annem merak etmiştir beni. Artık eve dönsem iyi olur. İnsan genç olunca herşeyi yapmak istiyor. Serde yorulmakta yok. E delikanlıyız sonuçta. Ben değişik duygular yumağı halinde ve kendimden geçmiş bir şekilde eve kendimi zor atıyorum.

    Akşam yemeğimizi yedikten sonra, ağırbaşlı, sakin olan babamın saat başı haberlerini izlerken yanına geçiyorum ve bir sırnaşık kedi sızması şeklinde babama yaklaşıyorum ve şu unutulmaz cümleyi kuruyorum.

    Baba, ben.. büyüyünce.. seyyah.. olacağım..
  • 🥀1. Kendini küçük görmeyi bırak. Sen yürüyen evrensin.
    Büyük bir potansiyelle doğdun. İdeallerin, hayallerin, gerçekleştirmek istediklerin var. Kanatların var. Sürünmek için değil, uçmak ve yaşamak için doğdun. Elinde ipin var olduğunu bilirken ne diye kuyunun dibinde durmaya devam edersin? Evren senin dışında değil, evren senin içinde.

    🥀2. Yapman gereken şey, senin için anlamlı olan bir hayat sürmektir, başkalarına değil.
    İnsanların ne düşündüğünün gerçekten bir önemi yok. Sadece, kalbine ve aklına yatan hayatı yaşamakla sorumlusun.

    🥀3. Kendine dair umutlarından asla vazgeçme.
    Zor bir zaman geçiriyor olabilirsin. Herşey sana karşıymış gibi gözükebilir. Bir dakika bile sabrın kalmamış olabilir. İşte o nokta, herşeyin değişeceği noktadır. Hüzünler, sevince hazırlanman içindir. Hüzün, evini temizler, yeniye ve sevince yer açar. Hüzün, kalbindeki sararmış yaprakları temizler. Böylece artık yeni yeşil otlar açabilir. Hüzün kalbini kapladığı zaman rahat ol, yakında çok feraha ereceksin demektir.

    🥀4. Cehalet hapishanedir.
    Cehalet seni hapishaneye sokar. Bilmek ise Allah’ın sarayıdır. Bilmek lütuftur, bilginin kıymeti yüksektir.

    🥀5. Dışarıdaki zenginlikler, içindeki zenginliklerle kıyas bile edilemez
    Zaten boynunda var olan elmas gerdanlığa sahip olmak için oradan oraya koşturursun. Eğer kendini bir kaç dakikalığına hakikat penceresinden görebilseydin şaşar kalırdın. Sevinç ve güzelliklerle dolu evine geri dön. Kendine geri dön. İçindeki hazineye geri dön. Evrendeki herşey senin içinde. İçinde sonsuz bir kaynak mevcutken, elinde boş bir kova ile sokaklarda dilencilik yapma.

    🥀6. Olduğun kişiyi bırakabilirsen, asıl varlığına uyanırsın.
    Güvende olma ihtiyacını bırak. Korktuğun şeylerin üzerine git. Şan, şöhret, görüntü ve sahte kimlikleri bir kenara koy. İnsanların anlattığı sınırlayıcı hikayelere inanma. Kendi hikayeni yarat. Kendi ateşini kendin yak. Kendi ateşiyle eriyen kar gibi ol. Kendini kendinden uzaklaştır, kendini yıka. Sonra yeniden doğ.

    🥀7. Dünyadaki herkesten daha iyi yaptığın birşey mutlaka vardır.
    Herkesin dünyaya yapmak için geldiği, en iyi yaptığı en az birşey vardır. Ve bunu yapmak için gerekli olan istek herkesin kalbine yerleştirilmiştir.

    🥀8. Merdivenin tümünü görmek zorunda değilsin, sadece ilk adımı at.
    Yolu yürümeye başla. Başladıktan sonra yolun devamı görünecektir.

    🥀9. Bir işi yaparken onu tüm kalbinle yap.
    Yarım akılla, yarım kalple Yaradan’a ulaşmaya çalışmak nafile bir çabadır. Yola çıkıyorsun ama yolun yarısında vazgeçip pes ediyorsun. O zaman niye yola çıkarsın? Ruhtan/kalpten gelen istekle yaptığın her iş sevince dönüşür. Eğer istek kalbinden gelmiyorsa, o sevinç yok olur. Her ne yapıyorsan ve her kimsen, kalple yap, kalple ol.

    🥀10. İyi şeyler son bulur, böylece daha iyi şeylere yer açılır.
    Üzülme. Hüzünlenme. Kaybettiğin herşey başka bir formda sana geri döner.

    🥀11. Yaraların, ışığın içeri girdiği yerdir.
    Seni acıtan, üzen, yara açan herşey seni aynı zamanda büyütür. Karanlık, senin aydınlatıcı mumundur. Yıkımın olduğu yerde hazine bulunur. Yaralarından kaçma. Yaraların, ışığın içine nüfuz edeceği yerdir. Hüzünlerin olduğu zaman şefkatin artar. Yeter ki açık kalpli ol. Acının, şefkate dönüşmesine izin ver.

    🥀12. Sevdiğin işi yap ve onu sevgiyle yap.
    Sakince, sevdiğin şeyi yapmaya doğru çekilmene izin ver. Direnme. Gerçekten değer verdiğin şeylerle meşgul ol.

    🥀13. Daha az düşün, daha çok hisset.
    Söz konusu olan sevgiyse, onun sebeplerinin anlamı yoktur. Düşüncelerini unut. Düşüncelerinin, kalbinin üstüne geçmesine izin verme. Düşünmeyi bırak… Kalbinde yanmayı bekleyen bir mum var. İçinde dolmayı bekleyen bir boşluk var. Hissediyor musun? Endişe etmeyi bırak. Düşünmeyi bırak ve hissetmeye geç.

    🥀14. Sevgi için herşeye değer.
    Hakiki insan, sevgi için herşeyi kaybetmeyi göze alabilir. Eğer sen o değilsen, bu işe hiç girme. Bırak sevgilin deli olsun. Sevgi için herşeye değer.

    🥀15. Hayatındaki iyiye ve kötüye – herşeye eşit şekilde şükret.
    Her kim geliyorsa karşına, ona şükran duy. Hepsi sana öte alemden bir hediye ile gelmiştir. Eğer kötü’den dolayı sinirlerin bozuluyorsa da şükret, bu sayede kendini yenileme fırsatın olacak.

    🥀16. Kendini değiştir, dünya kendiliğinden değişir.
    Dün akıllıydım, dünyayı değiştirmek istiyordum. Bugün bilgeyim, kendimi değiştiriyorum.

    🥀17. Bizler sevgiden yapıldık
    Sevgi bizim hammaddemizdir. Sevgiyi aramak yanlıştır. Sevgiyi arama. Sevmene engel olan bariyerlerini ara, onları bul. Sevgi sayesinde tüm acı azalır, bakır altına, hüzün sevince dönüşür.

    🥀18. Ruhun bu dünyadan değildir ama bedenin bu dünyadandır.
    Tüm gün düşünürüm bazen, nereden geldim, nereye gidiyorum diye. Bil ki ruh bu dünyadan değildir. Ancak bilirim ki beden bu dünyadandır.

    🥀19. Ruh mertebesinde hepimiz biriz.
    Güneşin duvarın bir tarafına vuruşu ile diğer tarafına vuruşu farklı sonuçlar doğurur. Ancak güneş tek ve birdir. Doğu ya da Batı.. Kuzey ya da Güney. Fark etmez. Ruh mertebesinde ayrım yoktur.

    🥀20. Ruhunuz herşeyden daha kıymetlidir.
    Elle tutulur, maddi şeylere fazla önem verme. Kendi ruhunun kıymetini bildiğin zaman, onların ne kadar değersiz olduğunu anlarsın.

    🥀21. Eşini bilgece seç.
    Aranda rekabet olmayan, daha zengin olma peşinde koşmayan, kaybetmekten korkmayan, benliğine tutunmayan birisini eş olarak seç.

    🥀22. Gerçek sevgi madde dünyasını dönüştürür. Bedenleriniz ayrı kalsa bile ruhlarınız her daim birliktedir.
    Ayrılıklar sadece gözleri ile görenler içindir. Sevenlerde ayrılık yoktur. Ruh mertebesine ayrılık yoktur.

    🥀23. Kelimelerinin gücünü yükselt, sesini değil.
    Sesini yükseltmek fayda etmez. Kelimelerinin gücünü arttır. Çiçekleri büyüten şey yağmurdur, fırtına değil.

    🥀24. Sessizlik, Yaradan’ın sesidir.
    Sessizlik Yaradan’ın sesidir. Diğer seslerin hepsi basit birer çeviri denemesidir. Kelimeler yüzeydedir. İnsanlar, kelimelerin ötesi ile iletişime geçerler. Kelimelerle savrulmayı bırak. Sessizliğe teslim ol, bırak herşey o şekilde açığa çıksın.

    🥀25. Hayatta olmak yaşamak demek değildir.
    Sadece nefes aldığın için yaşadığını mı sanıyorsun? Bu hayat, hayat değildir. Bu hayat sınırlarla doludur. Sevgiye teslim ol ve gerçekten yaşa. Sevgiye teslim ol ve sonsuza dek yaşa
  • Bu öykü, İsa’nın, Allah’ın dinini insanlara tebliğ ettiği sıralarda geç­ miştir.
    İsa’nın tebliğ ettiği bu din öyle açık, uygulanması öyle kolay bir dindi ki, geniş kitlelere yayılmasına hiçbir şey engel olamıyordu. Bu din insanları kötülükten öyle kesin bir şekilde alıkoyuyordu ki onu
    kabul etmemek elden gelmiyordu.
    İşte bu yüzden, tüm şeytanların reisi olan Velzevul büyük bir endi­ şe içindeydi. Eğer İsa, bu dini tebliğden vazgeçmezse, insanlar üzerin­ deki otoritesini, bir daha geri gelmemesiyle kaybedeceğini açıkça gö­rüyordu. Evet kaygı içindeydi ama asla ümitsizliğe düşmedi. İsa’yı mümkün olduğunca yıpratmak için, kendi yolunda giden sapık softa­ları ve bilginleri ona karşı kışkırtıyor; havarilere de, onu tek başına bı­rakmaları için telkinlerde bulunuyordu. İsa’nın, yapılan işkenceler, sövülüp sayılmalar karşısında fazla dayanamayacağını, bir de bunlara tüm havarilerinin kendisini terketmesi ve öldürülme korkusu ekle­
    nince dinini inkar edeceğini umuyordu. Böylece bu dinin tüm gücü­ nü yok etmeyi tasarlıyordu.
    İsa çarmıha çıkarılırken: “Allahım! Niçin beni bıraktın” deyince Velzevul sevinçten kabına sığamadı. Fakat bir müddet sonra İsa çar­ mıhta: “Allahım onları affet. Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar” diye­ rek son nefesini verince, Velzevul bundan böyle yapabilecek birşey
    kalmadığını, kendisi için herşeyin bittiğini anladı. Kendi elleriyle ayaklarına geçirdiği zincirleri çıkarıp kaçmak istedi ama zincirler
    ayaklarımı bırakmıyordu. Kanatlarına dayanarak ayağa kalkmak istedi ama bir türlü kanatlarını açamadı. Bir süre sonra İsa’nın nur saçarak, cehennemin kapıları önünde durduğunu gördü. Tüm günahkarlar ce­ hennemden çıkıyor, şeytanlar oraya buraya kaçışıyorlardı. Sonra, ce­
    hennemin duvarları büyük bir gürültü çıkararak çöktü. Velzevulun yüreği bu manzara karşısında daha fazla dayanamadı ve Velzevul kor­ kunç bir çığlık atarak yarılan topraktan Araf’a yuvarlandı.
    II
    Aradan üç aşıra yakın bir zaman geçti. Velvezul’un her yanım bir ölü sessizliği kaplamıştı. Zifiri karanlıkta hiç kımıldamadan yatıyor, olup bitenleri aklına getirmemek için kendini zorluyordu. Fakat kendi fe- lakenine sebep olan İsa’ya diş bilemekten de kendini alamıyordu.
    Bir gün, aşağıdan ayak seslerine, bağırıp çağırmalara, inleyişlere ve diş gıcırtılarına benzer sesler geldiğini duydu. Başını kaldırıp, gelen seslere kulak kabarttı. İsa’nın zaferinden sonra cehennemin yeniden kurulacağı aklının köşesinden geçmiyordu. Olur şey değildi bu. Fakat
    bu arada, patırtılar, inleyişler, diş gıcırtıları gittikçe artıyordu.
    Velzevul o anda biraz doğrulup, prangalı ayaklarını kendine doğru çekti. O sırada prangalar kendiliğinden açılmıştı. Velzevul bu işe çok
    şaşırdı. Kanatlarını çırpıp, eskiden olduğu gibi ıslığını çalarak yardım­ cılarını yanına çağırdı. Henüz bir saniye bile geçmemişti ki yukarıdan açılan delikten bir sürü şeytan inip, Velzevulun etrafını leş kargaları gibi sarıverdi. Bu şeytanların kimisi iri, kimisi ufak, kimisi şişman, ki­misi de zayıftı. Kısacası kısa kuyrukludan, eğri boyunluya varıncaya dek her çeşit şeytan vardı.
    O sırada küçük pelerinli, siyah tenli, yuvarlak yüzlü, sakal ve bıyığı olmayan, kocaman göbekli, çırılçıplak bir şeytan, dizlerini büküp Vel- zevul’un tam karşısına oturmuş, ateş gibi gözlerini kah açıyor, kah ka­ pıyor, uzun ve ince kuyruğunu sağa sola sallayarak durmadan Velze- vula sırıtıyordu.
    III
    Velzevul yukarıya doğru bakarak:
    — Bu gürültü de ne? Ne oluyor orada? dedi. Küçük pelerinli şeytan cevap verdi:
    — Değişen birşey yok, eski tas, eski hamam.
    — Demek yine günah işleyenler var?
    — Hem de bir sürü.
    —Peki, adını ağzıma almak istemediğim o adamın dini ne durum­
    da?
    Bu soru üzerine küçük pelerinli şeytan öyle bir sırıttı ki sivri dişleri
    göründü. Diğer şeytanlar da kıs kıs gülmeye başladılar.
    Küçük pelerinli Şeytan:
    —Bu din bize hiç engel olmuyor. Çünkü onlar gerçekte bu dine
    inanmıyorlar, dedi. Velzevul:
    —Canım, bu din, onları bizim şerrimizden korumuyor muydu? Hem o, kendini kurban ederek bu dini sağlamlaştırmamış mıydı? diye sordu.
    Küçük pelerinli şeytan kuyruğunu hızla döşemeye vurarak:
    — Ben bu dini yeni baştan işledim, dedi.
    — Nasıl işledin?
    —Oyle bir hale getirdim ki, insanlar onun dinine değil benimkine
    inanıyor ama onun adıyla anıyorlar.
    — Nasıl yaptın bunu?
    —Aslında kendiliğinden böyle oldu. Ben yalnızca destekledim o
    kadar. Velvezul:
    — Kısaca anlat, dedi.
    Küçük pelerinli şeytan başını önüne eğip, düşünüyormuş gibi ya­
    parak anlatmaya başladı:
    —O korkunç olay, yani cehennemin yıkılışı başımıza gelip de sen
    bizi yalnız bıraktığın zaman, ben neredeyse hepimizin kökünü kazı­ yacak olan bu dinin yayıldığı yerlere gittim. Bu dine mensup insanla­ rın yaşantılarını görmek istedim ve gördüm ki bu din doğrultusunda yaşayan insanlar tam anlamıyla mutlu, bizim bu insanlara yaklaşma­ mız mümkün değil... Bunlar birbirine darılıp küsmüyor, kadınların
    cazibesine kapılmıyor, ya hiç evlenmiyor ya da bir tek kadın alıyor, mal-mülk edinmiyor, herşeylerini birbirleriyle paylaşıyor, üstlerine saldıranlara karşı kendilerini savunmuyor, kötülüğe iyilikle karşılık veriyorlardı. Ûyle güzel yaşıyorlardı ki bu yaşayış diğer insanları onlara yaklaştırıyordu. Bu hali görünce ben, herşeyden ümidimi kestim ve oradan uzaklaşmayı düşünmeye başladım. Tam o sırada önemsiz gibi görünen bir şey oldu ve ben kalmaya karar verdim. Olay şuydu: Ora­ da bulunan insanların bir kısmı sünnet olmanın zorunlu olmadığını, bir kısmı da sünnet olmanın şart olduğunu ve putlar için kesilen kur­
    banların yenilemeyeceğini söylüyordu. Ben her iki tarafa da, bu mese­ lenin çok önemli olduğunu, Allah’a kulluk ile alakalı olduğu için da­ valarını sonuna kadar savunmaları gerektiğini fitlemeye başladım. Onlar da bana kandı ve tartışma büyüdükçe büyüdü. İki taraf da bir­ birine kızmaya başladı. O zaman onlara, davalarının doğruluğunu ispatlayabileceklerini telkin etmeye başladım. Gerçi hiçbir zaman muci­ zelerle bir davanın doğruluğu ispat edilemezdi. Fakat onlar, birbirleri­ ne karşı haklı çıkmaya çalıştıkları için bana inandılar. Kimileri kendi­ lerine ilahı haberler geldiğini, kimileri de İsa’yı gördüklerini söylüyor­ du. Hiç durmadan buna benzer birçok şey uyduruyor, farkına varma­
    dan İsa’ya iftira ediyorlar, bu işi bizden daha iyi beceriyorlardı. Sürekli olarak birbirlerini yalanlıyorlardı.
    İşler yolundaydı. Fakat bu müthiş aldatmacanın farkına varırlar di­ ye ödüm kopuyordu. O zaman “kilise” diye birşey uydurmak aklıma geldi. Onlar ona inanınca rahatladım. Böylece cehennemin yeniden kurulduğunu ve bizlerin de kurtulduğunu anladım.
    Yardımcılarının kendinden daha akıllı olduğuna inanmak isteme­ yen Velzevul, sert sert:
    — O ‘kilise’ dediğinde de ne biçim şey? diye sordu.
    — Kilise, yalanları Allah’a doğrulatan kurumun adıdır. Bu işi Al­ lah’a dayanarak ve: “Vallahi bu şey doğrudur” diyerek yapar. Kilisenin en büyük özelliği yanılmaz olarak kabul edilmesidir. Kiliseye mensup insanlar da kendilerini yanılmaz gördüğü için ne kadar hata ederse et­ sin bunda diretirler. Kilise, Allah’ın kitabını doğru olarak anlamanın,
    Allah’ın seçtiği insanların söylediklerine uymakla mümkün olacağı düşüncesinden doğmuştur. Seçkin olduğunu iddia eden bu grup za­ manla yetkilerini başka bir gruba devreder. Böylece bu grup da seçkin olmuş olur. Allah’ın kitabını güya sadece bu insanlar doğru anlar. Bu­
    nun böyle olduğuna hem kendileri, hem de başkaları inanır. Bu işi Al­ lah’tan devraldıklarını söylerler. Böylece, kiliseye mensup olan şahıs­ lar Allah’ın talebeleri sayılırlar. Bu mantığın bizim açımızdan faydası şudur, Kilise kendini bu şekilde tarif ettiği için söyledikleri şeyler ne kadar saçma olursa olsun, bunu savunmak zorunda kalıyorlar.
    Velvezul bunun üzerine:
    —Peki, kilise bu dini niçin bizim lehimize yorumluyor? dedi. Küçük pelerinli şeytan devam etti:
    — Çünkü onlar kendilerini Allah kitabının biricik yorumcuları gö­rüyor, insanları da buna inandırıyor, böylece insanların kaderini belir­ leyen en yüce kurum oluyorlar. Bunun neticesinde havalara giriyor ve yoldan çıkıyorlar. Bunu gören insanlar onlara kızıp, düşman kesili­ yorlar. Kilise de düşmanlarına karşı zor kullanıyor, onları afaroz edi­ yor, ölüm cezasına çarptırıyor, diri diri yakıyor, işte bu duruma düş­ tükleri için dini, kendilerini haklı gösterecek şekilde yorumlamak zo­runda kalıyorlar. Böylece de bizim menfaatimize çalışmış oluyorlar.
  • 456 syf.
    ·19 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabın da neden yasaklandığını anlamak hiç güç değil. Bu Kadar sade bir dille ancak , bu kadar çok mesaj verebilirsiniz.

    Hikaye acımasız Cebelavi'nin adını verdiği sokakta Cebel, Rıfat ve Kasım ve son olarak Arif'in her defasında bozulan adaleti sıra ile sağlamaya çalışmalarını anlatılıyor.

    Cebelavi görünmeyen bir lider, kimsenin ne olduğunu bilmediği On Şart'ı var. Bana biraz Leviathan'ı hatırlattı. Görünmeyen bir yaratık, onlarca koluyla herkese ulaşıyor ve yönetimi sağlıyor. Görünmeyen bu kişinin adalet sağlayıcıları ise vekilharç, sokak ve çete liderleri ve her zamanki gibi halkı sömüren, acımasızca onlardan vergi alan ve safahat içinde yaşayan bir insan topluluğu. Ömrü yüzyıllar süren gibi görünen Cebelavi ise hiçbir zaman birşey yapmıyor. Cebel, Rıfat, Kasım ve Arif üzerinde anlaşılmayan bir etkillsi var. Bunların bir takım dini figürlere eş olduğunu düşünülüyor kitap yorumlarında. Olabilir de. Bu ayrıca bir tartışma konusu.

    Çok güzel bir tespit daha var ki bu kitapta; halk her zaman hikayelere bağlı ve inançlı yaşıyor, çalışmadan iyi hayatın peşinde ve her zaman kurtarıcı bekliyor. Bunun farkında olan yöneticiler de sömürü düzenini çok güzel devam ettiriyorlar.

    Necib Mahfuz en çok sevdiğim yazarların başında geliyor. Bu coğrafyanın karmaşıklığını, kaotik ortamını, çekişmelerini çok açıkça ifade eden çok cesur bir yazar. Bu kitap ile ilgili saatlerce değerlendirme yapılabilir, sayfalarca analiz yazılabilir. Herkes farklı bir noktayı fark edecek ve üzerinde duracaktır.

    Nihai olarak bu kitap ne anlatıyor dersek; tüm gücü elinde bulunduran ve safahat içinde yaşayan kişi aslinda dev bir hapisanededir. En büyük korkusu ölümdür. Yaşadığı görkemli hayatı sürdürmek için sömürdüğü insanların ona zarar vereceği düşüncesinden kurtulamaz. Etrafı korumaları ile çevrili olsa dahi bu endişeyle yanıp tutuşur. Sadece özgürlüğü için ondan kaçmaya çalışanlara bu korkuyla zarar verir, onların hayatlarını söndürür. Oysa ki o masum insanlara duyulan sevgi ömür boyu gölge gibi onun peşinden gelir ve huzurlu bir uyku uyumasına engel olur .

    Bu kitap bir başyapıttır.