• Ocak. Soğuk. Sokakta insanlar. Ölümü unutmuş gibiler. Sanki kimse ölmüyor ve sanki kendileri ölmeyecekler. Bir kadın yürüyor. Ya da genç bir kız. Düşünceli. Belki bir tek o hatırlamış ölümü. Ama üşümüş görünüyor. Kafasında şapka var. Belli ki montu da epey kalın. Önünde bir teyze. Onu izliyor sanki. Teyzenin ayaklarında terlik, kırmızı çorapları var. Üzerinde ise sadece incecik kırmızı bir hırka. Başında da yemenisi var. Nasıl üşümez diye düşünüyor olacak genç kız. İçinden geçiriyor acaba para mı versem, ama yanında nakit parası yok. Gidip üzerine mont mu alsam? Ya da bir şal... Düşünceli gözüküyor. Ne düşünüyor? Kendi de bilmiyor. Balıkçının yanından geçiyor, balığın kokusunu bile almıyor. Bir kedi çıkıyor karşısına, yavru. Sevgiyle bakıyor kediye. Belli ki kedileri pek seviyor. Düşünceli. Dilinde bir şey, mırıldanıyor. Sanki bir zikir. Sürekli aynı şeyleri söylüyor sanki, belki de salavat. Düşünceli gözüküyor. Sanki aşık olmuş, ama aşkına ulaşamamış gibi. Aşkı onu serhoş etmiş gibi gözüküyor. Kime aşık, neye aşık, kimse bilmiyor. Belki kendi de bilmiyor. Ama sanki aşkı ulaşılmaz bir uzaklıkta. Öyle bir ifade yüzünde, ama ulaşamadığı için mutsuz da değil. Aşkını içinde taşıyor çünkü, bundan emin. Sanki zaten ulaşamayacağını bildiği için mutmain. Belki mekandan ve zamandan münezzeh bir sevgilisi var. Etrafta insanlar. Telaşlı ya da sakin yürüyorlar. Ve hayat akıyor. Kızın aklında bir beyit dönüyor: "Şu geçeni tutup da çeksem eteğinden, soruversem haberin var mı öleceğinden?"...
    Bunları düşünürken karşıdan karşıya geçmesi gerektiğini fark ediyor, o sırada birine çarpıyor. Serhoş olmuş belli. Gözü kimseyi görmüyor. Yalnız onu düşünüyor. Düşünüyor. Düşünüyor. Düşünüyor...
  • 480 syf.
    ·Puan vermedi
    Objektif bakmak benim için önemli bir nokta. Elbette her durumda objektif bakmak mümkün değil, elbette kalbimizle de kararlar vereceğiz ancak her zaman değil.
    Mesela tarih, kalp ile bakmayı kaldıramaz zannımca zira benim için tarih kavramı gördüğünü "dürüstçe" insanlara sunmaktan ibaret. Yorumlamak ise sadece somut bilgiler ışığında olabilir.
    İlber Ortaylı bu kitabında bize Mustafa Kemal Atatürk'ü tanıtmış. Şaibeli olan konularda ise kaynağını belirtip yazmış, geçmiş kenara. Bu çok hoşuma gitti. Atatürk hakkında atıp-tutan insanları susturmak için laf kalabalığı yapmak yerine neyin ne olduğunu belirtip "nokta"yı koymak çok daha etkili ve doğru derim ben.
    Atatürk hakkında Yılmaz Özdil'in de kitabını okudum ve şunu söyleyebilirim galiba. Yılmaz Özdil yazım dili ve kaynakça belirtmemesiyle eleştirilmişti. İlber Ortaylı her cümlesini kaynaklarıyla birlikte doğruluyor. Karşılaştırma yaparsak, aslında ikisi de aynı şeyleri söylüyor ama Yılmaz Özdil daha hikayemsi bir dille yazmış. İlber Ortaylı ise "tarihçi" gözüyle. İki dil de oldukça akıcı ve anlaşılır. Ama ben daha objektif bulduğum ve kanıtlarla yazıldığı için İlber Ortaylı'yı daha yakın hissettim kendime.
    Aslında, Atalarımız hakkında ne yazıldıysa okumak lazım. "Ata"dan kastım sadece Atatürk değil, Türk tarihinde adı geçen herkes. Tarihimizi bilmemiz lazım. Tarihimizi bilmeli ve Türk kavramının ne denli ulu olduğunun tadına varmak hepimizin vazifesi.
    Atatürk'ün yaşadığı dönem, Kurtuluş Savaşı dönemi hakkında ne okumak en doğrusu derseniz... Ben, en doğru kaynak olarak Nutuk'u beğeniyorum. En azından okuduklarım arasında...
    Kendinize iyi bakın, kitaplarla, sevgiyle kalın... #gazimustafakemalatatürk #ilberortaylı #ilginsbooks.
  • 400 syf.
    ·12 günde
    Oldukça akıcı bir kitap.Okurken kendinizi kaptırıp gidiyorsunuz.Tamamen nerede ne zaman olduğunuzu unutturup içine çekiyor sizi bu kitap.En başta bu kitabı seveceğimden çok emin değildim.Sanırım siteden bir arkadaşın olumlu yorumu sayesinde ilgimi çekti. Beyinin çalışma mekanizmasıyla ilgili öğrenmek istediklerim vardı.İlk başta hikayemsi anlatım beni bir hayal kırıklığına sürükledi. Çünkü beklentim ders kitabı gibi bütün bilgileri hikayeler olmadan içeren bir kitaptı.Fakat okudukça dahada çok sevmeye başladım. O kadar çok emek harcamış olmalı yazar bu kitabı yazmak için. Sadece beyin ile ilgili bilgi sahip olmasının yanı sıra hangi olaylar ile beyini çözmeye başladığımızıda anlatıyor. Olayda geçen bütün insanların akıbetinide öğreniyorsunuz. Kesinlikle herkesin okuması gereken bir kitap.Şiddet ile tavsiye ederim.
  • 168 syf.
    ·2 günde·10/10
    ‘Metropol Mücahidi’ öykücülüğümüzde yeni bir tekniğe öncülük ediyor. Adına hibrit hikayeler dediğimiz bu teknikte, okuyucu da hikayenin yazılma sürecinde yorumlarıyla yer alıyor.
    Nasıl mı? Hikayeler parça parça sosyal medyada yayınlanırken, akademisyeninden halka her kesimden okuyucu yorumlar yazıyor dijital olarak. Kitap nihayete erdiğinde bu yorumlar her bir hikayenin sonuna ekleniyor. Buradaki yorumlar da hikaye kadar ilgi çekici ve hatta hınzırca değerlendirmeler içeriyor, öykücülüğümüze yeni bir anlayış getiriyor.

    Mustafa Everdi’nin Bilge Kültür Sanat Yayınları’ndan çıkan “Metropol Mücahidi” adlı öykü kitabı birbiriyle bağlantılı, temel kahramanları ortak on bir hikayeden müteşekkil. Öyküler bir yaz tatili ile başlayıp kayak tatili ile nihayete eriyor. Hikayelere biraz cesur davranarak Türk toplum ve kültür hayatındaki meseleleri ön plana çıkartan hikayemsi makaleler bile diyebiliriz; makaleler gibi dili ağır olmayan, akıcı, mizah ve hicivle soslanmış yer yer karın ağrıtırcasına güldüren, yer yer hüzne boğan, yer yer de kızdıran öyküler bunlar.

    Ev eşyaları satan bir esnaf olan Esved, kendi halinde bir ev hanımı Bahriye ve üç çocuktan mürekkep tipik bir ailenin sürüklediği on bir öyküde tatil kültürü, iktidardan nemalanma, akademinin durumu, statü değişimleri gibi toplumsal önemi haiz konular belli bir sosyal sınıfın penceresinden hikâye rahatlığı ve akıcılığıyla işleniyor.

    Her bayramı köylerinde kutlayan ailenin ‘Ali kıran baş keseni Bahriye’, bu kez tatile gitmeyi önerir kocası Esved’e. Esved’in bu öneriye; ‘ Hanım, dedim. Ben bir kıroyum sen kırolayn. Denize gidip n’apacağız? Hem yüzme bilmiyorsun ki sen’ şeklinde karşılık vermesi hınzırca ve alabildiğine komik öyküler okuyacağımızın habercisi adeta. Devamında Esad’ın karısı için söylediği; ‘ Nişanlıyken neler vaat ettim Bahriye’ye. Hayat ona kestiğim bütün çekleri karşılıksız çıkardı’ demesi bizi bekleyen aforizmaların da ilk numunesi, göstergesi. Bu nitelemelerin şahikası da kitabın 98. sayfasında Esved’in bir oyun ve dinlenme mekanında söylediği, ‘ Masalarda okey oynanıyor; ama kelimeler bale yapıyor.’ cümlesi kanaatimce.

    Mizahi unsurlar hız kesmeden tatil mekanlarında devam eder. Esved bol bol karısı Bahriye ile dalga geçer, ailesi için de komik öz eleştirilerde bulunur. Esved; Bahriye’nin yüzme öğrenmesi ve katıldığı sözde yüzme yarışını ‘balina yarışı’, oteldeki ebeveyn yatağının büyüklüğünü ‘ Bahriye’yle buluşmak, Adem’le Havva’nın buluşmasından daha uzun sürer’, gibi nitelendirmelerle ifade eder ve okuyucuyu güldürür.

    Tatil sonrası döndükleri rutin yaşamlarına bir renk, sosyalleşme vizyonu gelmiştir ailenin, sanki. Buna mukabil sonraki hikayeler daha ciddi, ağırbaşlıdır. Memleket meseleleri düşünülür, şahsi düşünceler aktarılır, yer yer naçizane çözüm önerilerinde bulunulur.

    Tatil dönüşü yaşadıkları ilk macera, yolda arabadan atılıp önlerine düşen bir kız iledir. Kızın hikayesini kitapta kızın ağzından dinleyelim; ‘ Yükseklerde birinin sevgilisi idim, aldığı kolaylık giderlerinin zarfı, bir anlamda kasası oldum. (…) Yasa dışı bütün işlerden elde ettiği mallar benim üzerimde. Onun açısından ben güvenilir kasa iken bir sorun yoktu. Ben artık dayanamıyorum bu hayata. O şerefsiz yüzünden tesettürden utandım, açıldım böyle. (…) Zamanla hırsı boyunu aştı. Her şeyden her yerden para almaya başladı. Öyle ki evde saklayamaz olduk çanta dolusu paraları. Kanunlara yakayı kaptırmamak için dört yolun kavşağındaki Avm’den gayrimenkul hisselerine yatırmaya başladı. Tabii benim adıma. Şimdi ayrılmak istiyorum, bırakmıyor. Ayrılalım deyince yatırımını kurtarma telaşına düştü. Düşünmeden devrederim ama hayatım tehlikede.’ Rant, adam kayırma, haksız servet edinme gibi pek çok güncel ‘derdimiz bu hikayelerde okuyucunun bam teline basmaktadır.

    Kahramanlarımızın bir diğer macerası, katılacakları bir düğün ve bunun hazırlıkları esnasında yapılan harcamaların Esved’i germesi ile ilgilidir. Bu safhada Bahriye’nin; ‘ Cezaevine düşen kadınların çoğunluğu kuaföre gitmeyenmiş Esved’ diyerek kuaför harcamalarına bir açıklama getirmesi onun sıradan bir ev kadınından ziyade zeki ve kurnaz işini bilir bir ev kadını olduğunu gösteriyor.

    Metropol Hikayeleri, yazımızın başında belirttiğimiz gibi dijital dünyadan okuyucu yorumlarıyla ilerleyen, yazarın; ‘yazdım bitti oldu’ demesiyle bitmeyen yeni tarz hikayenin öncülerinden. Everdi ve Hasan Boynukara ‘nın daha önce denemelerini gerçekleştirdiği bu tarz hikayelerde okuyucular yer yer övgülerini, yer yer önerilerini, alışveriş merkezine tüplü aracın alınması gibi ufak tefek maddi hataları haber vererek, yazarın da her an tetikte durmasını sağlıyor. Bu interaktif tarzın tutacağını ve bu minvalde birçok kurgu eserin vücuda getirileceğini düşünüyorum…
  • 106 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biri diyebilirim.Murathan Mungan ismini çokça duyduğum fakat yeni tanışma fırsatı bulduğum bir yazar.Kalemine bayıldım anlatım duru ve akıcı.Hele o gizemli cümleler yokmu kitabın içine giriyorsunuz adeta.Bir soluktta okunacak enfes bir kitap ama ben yanlış bir zamanda okuduğum için sindire sindire okudum.Yazar rejim değişikliği sonrasında İran’da yaşananları hikayemsi bir hava katarak anlatıyor tabi Türkiye’den de bir şeyler bulmak mümkün.Aslında evrensel bir noktaya değinmiş demek daha doğru olur.Akhbar asıl kahramanımız ve olay onun üzerinden yürüyor.Rejim değişikliği sırasında Akhbar anne-baba, kızkardeşi ve sevdiceğini geride bırakarak uzak diyarlara gidiyor. Rejimin getirdiği müthiş bir baskı var kadınlar burkalara bürünürken aynı zamanda dış dünyayla da bağlarını kesiyorlar adeta ve örtünmenin sınırlarını zorluyorlar.
    “İktidar da Allah gibi görülmeyen, ama varlığı her yerde hissedilen bir şeydi”Öyle olmalıydı...
    Kadınlar bu dünyada cehennemi yaşıyorlardı adeta çünkü birileri onların yerine düşünüp yine onların yerine karar veriyordu...
    Aradan yıllar geçip özlemini duyduğu topraklara gelen Akhbar müthiş bir hayal kırıklığına uğruyor.Ailesini bıraktığı yerde başkaları oturuyor.Yıllardır özlemini çektiği bu topraklara nekadarda yabancı.Sokak sokak gezip o burkaların arasında annesini, kız kardeşini ve sevdiceğini ararken abisinin de şehit düştüğünü öğreniyor.Bu acı gerçekle yalnızlığını ve kimsezliğini öğreniyor aslında Akhbar.Ve şu parağraf herşeyi özetliyor aslında:
    “Burkaya giden yolu çador açar, “ demişti kadın.
    “Çador annelerimizin, ninelerimizin geleneksel ve masum başörtüsü değildir yalnızca.Kafalarımızdaki köprüdür.Örtünmek bir ahlak haline getirildiğinde, arkası mutlaka gelir; karara karara gelir.Örtünmenin sonu yoktur.Kadınlar kefene kadar örtünmek zorunda kalırlar.”

    Kalemine sağlık Murathan Mungan