• Bu gece yarısı dünyasında,dinmek bilmeyen bir hışırtı içinde akıyor, akıntıda kaybolup gidiyordum.
  • Bu nefeslerin benim kendi nefeslerim mi, yoksa geminin uzakta çabalayan kalbinin mi olduğunu bilmiyordum; bu gece yarısı dünyasında, dinmek bilmeyen bir hışırtı içinde akıyor, akıntıda kaybolup gidiyordum.
    Stefan Zweig
    Sayfa 5 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Bir gün bir hışırtı duydum. Bir grup kara ve akıllı karınca yanıma gelip beni ısırmaya başladılar. Karıncalar güneşin sıcaklığını, bahar kokusunu toprağa getirmişlerdi. Isırmalarından tünel açtıklarını anladım. Bir süre daha beni ısırmaya devam ettiler ama beni delemeyeceklerini anlayınca yollarını değiştirip başka yöne doğru tünel açmaya koyuldular. Toprağım üstüne çıkıp ağaç olacağım zamana kadar bir daha görmedim onları.
  • O zamana ve tarihsel kayıtların dayandığı en eski tarihe kadar hayalet sadece bir gölge, hışırtı ve soluk sesiydi, somut ya da baş belâsı bir şey değildi.
  • PENCERE

    İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum. 
    Belki de etmez. 
    Ne düşündüğünü bilmiyorum onun. 
    Gizli kapaklı bir amacı olabilir. 
    İki gün oldu tam. 
    Bir pencere bitince öbürküne geçiyorum, pencere önlerinde durmaktan bir vazgeçsem kurtulacağım. 
    Bütün pencereleri dolaşıyorum; 
    Kadın da o yüksek terasda çabuk, kaygan adımlarla yürüyor. 
    Terasın tehlikeli uçlarına gidiyor. 
    Duvara çıkıp ipleri, çamaşırları geriyor. 
    Gene de güvenim yok. “Benim kendisini penceremden gözetlediğimi bildiği için bu oyuna mahsus kalktı,” diye geçiriyorum kafamdan. 
    Sık sık yarı belinden tramvay caddesine sarkıp aşağıya bakıyor, iki kez art arda “hayır” gibisine başını sallıyor. 
    Bundan onun ölmek istemediği anlamını çıkarıyorum. 
    Gene de kesin değil. 
    Yıllardır umutlanmadım. 
    Yeni bir anı defterime başlarmışçasına ara sıra başımı kaldırıp kadına bakıyorum. 
    O da bana bakıyor. 
    İçimden geçeni okuyor. 
    Bu yüzden kırık bana, 
    Çok kaygılı, ikimiz de iyi değiliz. 
    Kendini kaldırıp atmak için en ufak işaretçik bekliyor benden; benim elimden çıkmış bir insanmışçasına istediklerimi yapıyor, buna karşılık onun ölümünü göreyim istiyor. 
    Oysa kırmızı güllü perdemin ardında, hiçbir şeyi yönetemiyorum, içimden kadının işine karışmak gelmiyor. 
    Önlemek 
    Kurtarmak 
    İstemiyorum... 
    Ne görebilirsem – ne alabilirsem –yaşamından- yetiniyorum bununla; beni görmemesi için perdemin ortasına küçücük bir delik açıp O’nu gözetliyorum. Ayağının biri baştan başa beyaz sargılı; sargının birden al bir renge gireceğini düşünüyorum. Cesedinin pat diye tramvay caddesine düştüğünü – bütün caddeyi kaplayıp aştığını – gelen geçeni durdurttuğunu – sihirli bir iki saniyede cesedin kutsallaşıp büyüdüğünü – her şeyin değişip mutlu bir sona bağlandığını – düşünüyorum. 
    O da aynı şeyleri düşünüyor. 
    Tramvay caddesine bakıp gülümsüyor. 
    Bu gülümseme, ağzının çevresinde yumuşayıp dağılıyor; İçine çevrik bir gülümsemenin bu denli büyüyebileceğini görüyorum ilk kez. İnsanın kendi ölümünü düşündüğü zaman böyle gülebileceğini – kadının da yerde uzanıp yatan ölüsüne sevgi gösterdiğini – kuruyorum. Kendisini terasdan ya da pencereden aşağı atmasında hiçbir sakınca görmüyorum. Tam tersine, bu bana gerçek bir davranışmış gibi geliyor. Birazdan başını, kolunu koparıp dostlarına: Bilemediniz, bakın, neyim ben diyecek ... Saklı kaplı yerlerini açarak başına toplanıp kendisini izleyenlere – yüz – el – diz – parçalarını kösnüyle titreyecek can çekişirken. Bu anlamda bir açıklamaya koşacak herkes, birkaç dakika dayanabilecekler, unutamayacaklar bir daha da... 
    Tramvay caddesinden bomboş geçip giden otobüslere başka bir gözle bakıyorum, bomboş geçip gidiyorlar, boşken dolaşmalarının bir nedeni olmalı diye kurmaya başlıyorum. Onların önüne tanıdıklarımı çıkarıp koyuyorum bir bir – hiç tanımadığım bir adamı itiyorum otobüsün önüne – ayak bileklerine kadar inen siyah paltosuyla bir sağa, bir sola bakıyor – boyu uzayıp kısalıyor – sonra berberden yeni çıkmış koyun başlı bir kadını – keçi, inek, tilki başlı bir sürü insanı itiyorum otobüslerin önüne – hepsi de şaşırıyorlar, yapmacıklaşıyorlar; düşünmemişler böyle bir son kendilerine besbelli... Binlerce ayak olup kaçıyorlar. Kedi ayakları – tavşan ayakları – horoz ayakları – kendi ayaklarım... 
    Beyaz sargılı bir bacak görüyorum sonunda, dizine dek kapalı. Sargıların açılıp çözülüvereceğini, altından bunca aradığım bir gerçeği göstereceğinden kuşkulanıyorum. İyileşmemiş bir yaradaki titrek pembe etler – birleşmemiş kemikler bütünlüğünü sarsıyor, kendi vücudumun her parçasında ayrı ayrı gelip bana dayandıklarını ve sağlam bir düzen kurduklarını düşünüyorum. 
    Kadın bu bacakla terasın duvarına çıkıp yürümeye başlıyor, adımlarını attığı noktadan duvarın bitimine dek olan yol epeyce uzun görünüyor bana. Bir şeyin olup bitmesinden önce hep böyle uzadığını – yavaşladığını düşünüyorum. 
    Birini kaldırıyor ayağının. 
    Bir taş düşecek aşağıya. 
    Kadınla ilgisi yok. 
    Önemsiz bir iş yaparmış gibi atacak kadın kendini aşağıya. 
    Tek ayağının üstünde sallanıyor. 
    Bu sıra, beklenmedik biri – kocaman urunu taşıyan bir adam geliyor sokağın başından – koşarak yetişiyor giriyor son dakikaya – bugünkü günde bu kadar hepsi diyorum, “ağır ve yabancı kişiler olacak yarınkiler”. 
    Kadın kollarını açıyor uçmak istermişçesine. 
    Sol gözünü görüyorum. 
    Tam perdedeki deliğin yuvarlağı kadar. “Bu işi sen yapsan nasıl olur,” diyor. Düşmanmışçasına bakıyor. “Ya cayarsa diyorum atlamaktan? Ya düş ise diyorum, kurduğum bunca şeyler, düzenliğim bozulur yıkılırım.” 
    Kadın gururla pencereme bakıyor, “Ben varım,” diyor. 
    Sargılı bacağının üstünde hopluyor. 
    Geri çekilip tos vuracakmış gibi pencereme koşuyor, alay ediyor benimle, ayaklarının bastığı duvarın çökmesini diliyorum. Büyük bir güç gösteriyor duvar, kadının ayaklarını tutmak için. 
    Ölmesi gerekiyordu oysa. 
    Yerini ve zamanını ondan daha iyi biliyordum. 
    Perdenin önüne çıkıp seslendim: 
    “Haydi atla!” dedim. 
    Elimle de işaret yaptım. 
    Durduğu yerde sallandı. 
    Ağır vücudu duvarın ince çizgisinde ikiye bölündü. 
    Bu sırada alt katlardan bir pencere açıldı. “Hermine!” diye haykırdı başka birisi. 
    Aralıklı tepinmeler oldu. 
    Yukarı doğru çıkan ağlamalar. 
    Yalvarmalar işitildi. 
    Sesler terasa doldu. 
    İlk kez gördüm kadını. 
    Yalancıksız, 
    Perdesiz. 
    İple oynatılan bir kukla gibi geldi pencerenin önüne. 
    Ağzı çarpılmış anlaşılmaz kelimeler söylüyor, benden yardım istiyordu. İki şişman kadın kollarına asılmışlardı silkinip atamıyordu onları. 
    Yenik ve zayıftı. 
    Kadını silkeliyor, konuşsun diye tokatlıyorlardı. 
    O hep bana bakıyordu. 
    Ne istiyordu benden? 
    Onu öylece alıp götürdüler. 
    Yemek odalarında, 
    Mutfaklarda, 
    Sandık odalarında 
    Gene bağırtacaklardı. 
    Yarın terasa çıkıp çamaşır asacaktı, 
    Görecektin yüzünü gene, 
    Çilli kollarını, 
    Çamaşırlarını, 
    İplerini. 
    Pencereme bakıp “artık akıllandım” diyecekti. 
    Günlerdir aklımı kurcalayan yüzlerce ölüm arasından en güzellerini anımsıyordum onun için.
    Kalabalıklara, 
    çan kulelerine, 
    sokaklara 
    bakıp 
    duygulanıyordum... 
    Onun hesabına akşamlara dek pencerenin önünde yalnızlığımı büyütüyordum... 
    Hiçbir şeyden umudum yoktu 
    Denemiştim her şeyi kendi hesabıma 
    Perdenin ucunu tutup sıkıştırıyordum koltuğun arkasına. Kurtulup kapanıyordu günlerce... Onu yeniden koltuğun arkasına sıkıştırıp düşmesini bekliyordum. Alışmıştım buna. Belki de her şeyin anlamı budur diyordum. İlk kez hayal kırıklığına – yenilgiye uğrayacağımdan korkuyordum. Sonra bundan kaçmak için bir neden olmadığını gördüm. Nasıl olsa olacaktı... Yaklaştım perdenin ucuna... 
    Eli elime değiyordu perdenin ucunun 
    Gözlerimi perdeden öte yanlara kaçırıyordum. 
    İnanmak istemiyordum yalnızlığıma 
    Nasıl oluyor da bir şey tutmuyordu beni perdenin ucundan başka? 
    Şimdi taşları çok şekilli bir terasa bakıp kendi vücudumdaki seyirmeleri dinliyorum. Apartmanda her şey yatışmışa benziyor, kırmızı ölüm çiçekleriyle perdenin arkasında: 
    Anı defterime 
    Bir ev 
    Bir cadde 
    Bir bulut 
    Bir Yeşil Şapkalı Adam Çiziyorum. 
    Cadde’de Yeşil Şapkalı Adam, bulutla aynı yöne doğru yürüyor. “İşte başını alıp giden adam bu,” diyorum. – Derin uykulardan – paslı merdivenlerden – pencerelerden – kapı zillerinden kaçan adam bu adam. 
    Eve bakıyorum. 
    İşte o ev bu ev diyorum, 
    Oda bu oda. 
    Kadının kendini astığı ev bu ev, 
    Sandalye bu sandalye, 
    Masa bu masa, 
    Cadde bu cadde, 
    Bu çocuklar 
    O çocuklar. 
    Sonra anı defterime bakıp – bütün bunların yalan olduğunu – kendini kandırmak için Yeşil Şapkalı Adam’ı kendim çizdiğimi – Yeşil Şapkalı Adam’ın da bunu bildiğini – beni kandırmak için penceremin önünden geçtiğini, 
    Bulutun bulut, 
    Caddenin cadde, 
    Evin ev, 
    Yeşil Şapkalı Adam’ın da 
    Yeşil Şapkalı Adam olmadığını 
    Düşünüyorum 
    Anı defterimdeki 
    Bulutu, 
    evi, 
    caddeyi, 
    Yeşil Şapkalı Adam’ı 
    Karalıyorum. 
    Bir başıma her zaman böyle bir oyun oynayıp bozabileceğimi, Yeşil Şapkalı Adam’ın da bu oyunu oynayabileceğini, karşıki kadının, başka başka insanların da başka başka oyunlar oynayıp bozabileceklerini düşünüyorum. 
    Kadının ağzı yana çarpılmış, 
    Bomboş bilinçsiz gözlerle bana bakıyor, 
    “Yardım et,” diyor. 
    Bazı hareketleri yapmasını bilmiyorum. 
    Hava kararıyor. 
    Ölüm çiçekleri altında korkuyorum biraz. Güller morlaşıyor perdede. Uykusuz yatağım – ağır elbise dolabım – saç firketelerim taş gibi duruyorlar. Ne yapsam şimdi? 
    Elimi bir yere saklasam. 
    Kıl inceliğinde duyguları geriyorum çevreme. Örümcek gibiyim ölüm çiçekleri hava kararıyor. 
    Ne yapsam şimdi? 
    Tuzluğu dışarıdan alıp getirsem mi? 
    Sofra kurulmayacak, bir işe yaramayacak olduktan sonra? 
    Getirmesem de olur. 
    Belki de olmaz. 
    Bilmiyorum. 
    Yeni yeni belliyorum bazı düşünceleri. 
    Evin içini koca bir leke gibi kaplıyorum. 
    Galatasaray’dan Tünel’e otobüsler geçiyor. 
    Çiçek Pasajı’ndan mor kurdeleli yaşantılar çıkıyor – 
    Ölüm gülleri, 
    Beyaz zambaklar, 
    1890 Sent Pülşeri üniformalı yetim kız öğrenciler başlarında ürkünç okul şapkaları... 
    Karanlıkla aydınlığın kesiştiği saatte ölümlü caddede tuhaf gülümsemeli afişler ortaya çıkıyor, gittikçe büyüyen kalabalık garip bir hışırtı çıkararaktan yürüyor. 
    Yeşil Şapkalı Adam Aralarında 
    Şapkasını çıkarıp çıkarıp sallıyor. 
    “Sen de gelsene,” diyor 
    Yarı belime kadar karanlığa sarkıyorum, gürültüyle düşüp parçalanmaya başlıyorum.
  • Bugün kendimi öldürdüğüm gün, yeniden doğmak için bazen gereklidir bu. Bu ölüm beni cennete mi götürür, cehenneme mi bilemem. Ama daha önce hissetmediğim bir huzur var içimde, büyük bir huzur.

    İyi akşamlar sayın dinleyenler, İnsandan Öte burası!

    Geçmiş şimdiki zamandan arınıyor şimdi.

    Hep yaptığım gibi değildi. Arka sokaktan geldim, eve bugün. Rüzgar daha sert hissediliyordu sokağın uzunluğu ve açısı altında derin. Eve gitmenin en uzun yolu buydu belkide. Elimde bitmiş kahvemi tazeleyici bir poşet. Hafif hafif atıştıran yağmur eşliğinde, cebimden sigara paketimi çıkarttım yavaş adımlarla yağmurun tadına vararak yürüyordum. Çakmak, ateş, derin bir nefes, bir nefes daha, usulca boğazımı acıtan bir dumanın gevşetmesi...

    Eve geldim. İştahım yoktu. Zaten yiyecek bir şeyler hazırlamakta içimden gelmiyordu. Sıcak suyun altını ve poşetteki kahve kavanozunu açtım. Bu sefer bolca döktüm bardağa granüllü kahveden, sıcak su; 90 dereceyi geçmeyecek şekilde...

    Sonra kitabımı çıkarttım çantadan. Bir süre okudum. Bir haftadır bu denli hiç okumamıştım. Akşam ezanı okunuyordu. Dışarıda yağmur daha şiddetlenmiş, zemin üzerinde oluşan su birikintisini gün boyu yağan yağmurdan dolayı kanalizasyon delikleri içine çekemiyordu. Toprak halen açtı. Bütün kışın kurak geçmesinden dolayı daha çok istiyordu. Daha çok. Çok... Yağ. Yağmur. Huzur. Bu kırkikindi değildi. Kırkbindi. Kırkbinkere maşallah... Şiddetli bir boşalma, grisi bol, hafiften esen rüzgar, siyahı doygun bir Bresson fotoğrafı gibi.

    Sonra bir sürü şey oldu. Ağaçlar, yağmur, saçların, bir gecenin karanlığına dökülen. Uzak. Durgun. Bulanık...

    Bellek kırılgan, bellek kırılganlaşıyor zamanla... Tıpkı terk edilmiş bir ahşap kulübenin imgesi gibi, hayatımdaki yitişin gibi, Ceşid'in şarabı sevmemesi gibi, istemsiz bir hırs gibi, ereksiyon olmamış bir bellek... Kırılgan ve yağmur, kristal ölçüde cama vuran damlalar. Ses, sessizlik ve hışırtı toprakta oluşan. Kimsecikler yok dışarıda, kitabın arasına bir ayraç.Vakit tamam...
  • Ama niçin ?
    Niçin?
    Niçin şimdi , şu anda, akşamın karanlığı caddelere çökmek üzereyken , kendini, yalnız ve sefil bir hastane koridorunda yükselen horultuların içindeymiş gibi duyumsuyordu?
    O kol kola, yan yana , sırt sırta , üst üste yürüyen , birbirine sarılmış , birbirine sarılıyken birbirinden uzaklaşmış bu insanlar mi uyandırıyordu o etkiyi , o bayat , o pörsümüş , çökmüş , çökmekte olan bir şeyin etkisini ?