• 688 syf.
    ·32 günde·8/10
    Bence her insanın okuması gereken bir iç hesaplaşma kitabıdır. Bir cinayet işlenmesi ve bu cinayet karşısında Raskolnikov´un iç yüzleşmesidir . Acaba bu cinayete daha ne kadar dayanabilecek..? Dayanamaz ve eninde sonunda teslim olur . Sonia adında bir genç kıza aşık olur , tüm gerçekleri de sadece ona anlatır . İnsanlar sadece sevdiklerine mi güvenirler sizce . Raskolnikov öyle yapmış ve sadece sevdiği kızın gerçekleri bilmesini istemiş , yaptığı şeyin karşısında cezayı da hakkettiğini düşünerek teslim olmuştur . Sevdiğimiz insanlara doğru olmaya çalışırız demi... Raskolnikov’un öldürdüğü tefeci kadın, ona göre bir insan değil, iğrenç bir varlıktır. Bu nedenle öldürülmeyi hak etmiştir. Suç ve Ceza romanında öne çıkan, Raskolnikov’un ruh halidir. Bu nedenle bu roman psikolojik bir yapıt olarak bilinir. Romanın kahramanı Raskolnikov yoksul bir gençtir. Cinayetin nedeni kendi yoksulluğu mudur, yoksa diğer insanlara iyilik etmek midir? Romandan anlaşıldığına göre, Raskolnikov’u cinayet işlemeye götüren ilk neden, onun yoksulluğudur ama bizce bu yeterli neden değildir. Peki Raskolnikov insanlara acıdığı ve onlara yardım etmek için mi cinayet işler, yoksa Napolyon gibi büyük adam olmak için mi? Burası belli değildir. Gerçekte Dostoyevski çok şeyi belirsiz bırakır. Ya da yazara göre insanlarda birden çok eğilim ortaya çıkar; hangisi ağır basar, hangisi fırsat bulursa, insanın kişiliğine o damgasını vurur. İşte toplumsal etkenler burada kendini gösterir. Gerçekte de insan çelişkili bir varlıktır, bunun en iyi örneğini de Dostoyevski’nin kendi yaşamı ve çalışmaları verir.
  • "gerçekten de alçağın biri miyim ben? Ben alçak değilsem kim peki?" diye kendi sorusunu yanıtladı.
  • 208 syf.
    ·3 günde·9/10
    Samimiyetin, değer yargılarının, kısacası hemen her şeyin köklü değişikliklere uğradığı bir çağda derin boşluklara savrulan bireylerin eski zamanlara duyduğu özlem ateşi bağırları yakmaya devam ediyor. Bu hali yaşı ileri olanlar yani eskiler daha derinden hissediyor doğal olarak.
    Her şeyi hızla tüketiyoruz, iştahla yeni alışkanlıklar arıyoruz dünyamıza ve artan boşluğumuza. Böyle bir zamanda Fatma Barbarosoğlu, toplumumuzun belki de en büyük yaralarından biri olan ‘değişen değerler ve artan huzursuzlukları’ gündemimize taşıyor Profil Yayınlarından çıkan ‘Hakikat İncinmesin’ adlı yeni romanında.
    Fatma K. Barbarosoğlu sosyolog olması hasebiyle de topluma dair gözlemleri derinlik taşıyan, donanımlı, şuurlu bir yazar. Başta Nihayet dergisi olmak üzere nitelikli pek çok oluşumun içinde bulunmuş, toplumu her kademesiyle gözlemlemiş, meselelerini dillendirmiş, dikkate değer tespitlerde bulunmuş edebiyatımızın müstesna kalemlerinden biri. Aynı ideolojik görüşte olmayanların dahi hakkını teslim ettiği Barbarosoğlu naif bir tarzda bize bizi etkili ifadeler eşliğinde anlatması ve polemikten uzak tutumuyla da takdir edilir.
    ‘Hakikat İncinmesin’, onun son romanı. Önceki eserlerinde olduğu gibi doğruyu insanın gözünün içine sokmadan, rahatsız etmeden, doğru yaklaşımlarla, etkileyici vurgularla ve mizahla ciddiyeti yerinde harmanlayarak taliplisine ulaştırıyor.
    Roman; sağlam kurgusu, okuyucunun karakterleri içselleştirmesi, Flashback(geriye dönüş), kolaj, metinlerarasılık gibi postmodern tekniklerin başarılı bir şekilde kullanımıyla dikkat çekiyor.
    &&&
    Na anlatıyor ‘Hakikat İncinmesin?’ Merkezde dört kadın var, farklı kuşaklardan, ayrı ayrı dertleri, alışkanlıkları olan dört kadın…
    Evin kızı Bilge öğrencidir, aklı başında sorumlu bir kızdır.
    Anne Müberra… Annesiz babasız, devlet yurdunda büyümüş bir yetim. Sağlık Meslek Lisesinde okumuş, hemşire. Hastanede hastabakıcı olarak çalışmaya başlar. Baktığı hastalardan bir olan Nurullah Paşanın oğluyla evlenir. Kocası Cüneyt, oğlu İlter ve kızı Bilge ile yaşamaktadırlar.
    Naciye Paşa… Nurullah Paşanın karısı, Müberra’nın kayınvalidesi.76 yaşında, kuralcı, ‘burnu yere düşse eğilip almayacak’ bir kadın, evdeki en büyük otorite.
    Evren Hoca… Fizik öğretmeni. Çıraklık Okulunda beraber çalıştıkları edebiyat öğretmeni Seyfi ile evlenir. Çocuğu olmayınca Seyfi, Evren Hoca’dan boşanır. Evren Hoca, KHK’dan açığa alınınca yakın arkadaşı Berna ile yaşamaya başlar.
    ‘Hakikat İncinmesin’in odağındaki kahramanlar bunlar.
    Kitap, Müberra’nın hazin öyküsüyle başlar. Okulda öğretmeniyle ‘hatıra’nın ne olduğuna dair bir diyalogla açılır perde. Müberra’nın annesi, babası, dedesi, ninesi kimi kimsesi yoktur, yani hatıralarını yaşayacağı, anlatacağı, dinleyeceği kimsesi; ‘ Hatıraların sadece birilerinin bize anlattıklarıyla değil, bizim de birilerine anlattıklarımızla inşa olduğunu fark ettiğimde, yaşadıklarımı anlatabileceğim hiç kimsenin olmadığını henüz bilmiyordum. (s.11-12)
    Remzi Şimşek’in Sacit Kalamar’ını okuyanlar aynı vakanın taraflarının bakış açılarıyla tekrar tekrar ele alındığını hatırlayacaklardır. Barbarosoğlu da benzer bir tekniği deniyor ‘Hakikat İncinmesin’de. Olaylar Müberra, kızı Bilge, Naciye Paşa ve Evren Hoca’nın dünyalarından aktarılır okuyucuya.
    İlk söz evin kızı Bilge’nindir. Bilge, 92. sayfaya kadar ağırlıklı olarak babaannesi Naciye Paşa’yı anlatır. Mizahın sarıp sarmaladığı bu bölümde babaanne Naciye Paşa bir anda teknoloji canavarına dönüşür. Bilge’den yaşlandırma programı FaceApp kullanmayı öğretmesini ister. Teknolojiye o kadar dalar ki, sık sık yemekler yaparak davet ettiği aile efradı bir süre sonra dışarıdan yemek siparişleri veren mekanlara birilerini görmek için gitmeye başlayan bir babaanne ile karşılaşırlar. Tabi bu teknolojiye düşkünlük, seyahatlere çıkma isteklerinin arkasında bambaşka bir hazin gerçek vardır.
    Daha sonra Müberra alır eline sazı. Naciye Paşa’nın sakladığı gerçeği, değişiminin altında yatan nedeni öğrenir ve bu sırrı saklar. Kırşehir’de bir sağlık meslek lisesini bitirir, hastabakıcı olarak çalışmaya başlar. Çalıştığı hastaneye bir gün Nurullah Paşa, yani bir asker emeklisi gelir. Müberra, herkesin çok sevdiği Nurullah Paşa’ya bir gün serum takarken ‘incittim mi?’ diye sorar. Paşanın cevabı kitabın ismi de olacaktır; ‘ yeter ki hakikat incinmesin. Tendeki, kemikteki incinmenin adı anılmaz.’
    Müberra paşayı çok sever. Paşa bir gün ölür, Müberra paşanın mezarını ziyaretlere başlar. Bu süreç paşanın oğlu Cüneyt’in dikkatini çeker. Sonrasında kader onları birleştirecektir: Yolda buldukları iki nikah şahidi eşliğinde sade bir törenle evlenirler.
    Naciye Paşa kısa bir anlatıyla okuyucu huzurundadır. Daha çok bir iç hesaplaşma ve kocası Nurullah Paşa’yı anmakla yetinir, bir de gelini Müberra’ya haksızlık ettiğinin bilincinde ve kendisiyle ilgili gerçekleri bilip de gizli tuttuğu için gururludur. Naciye Paşa’yı en iyi kendi sözü anlatır kitapta; ‘ Annem öldüğünde 67 yaşındaydı ve çok yaşlıydı. Ben 76 yaşındayım ve çok gencim.’
    Son sözü söyleyen Evren Hocadır. Asıl ismi Lale’dir, ama öğrencilerine’ anı zihninize kaydedin, anı kaydetmek için idrak etmek lazım, evreni içinize çekin’ şiarını aşıladığından Evren Hoca ismiyle müsemma kılınır. Fizik öğretmenidir, sevilen ve çalışkan bir hocadır. Aynı okuldaki mesai arkadaşı edebiyat öğretmeni Bedri ile Bedri, çocuğu olmadığı için Evren’den boşanır. Üstüne Evren Hoca okuldan ayrılmak zorunda kalır, nedenini ailesinden gizli tutmak zorundadır. Yakın arkadaşı Berna’nın yanına, İstanbul’a taşınır. Bir kafede tesadüfen Naciye Paşa ve arkadaşlarıyla tanışır. Onlara öncülük eder, amaçları doğrultusunda nasıl hareket edeceklerine şekil verir.
    Kitabın ilk sayfasında olduğu gibi son sayfasında da atlanan bir zaman vardır, bu kez ileriye doğru. Yine derin keder vardır, hüzne gark eder okuyucuyu bu müstesna bölümler.
    &&&
    ‘Hakikat İncinmesin’ toplumun iyi gözlemlendiği, tam da bize özgü, içimizde, çevremizde yaşayan dert ve neşelerimizin dile getirildiği bir roman. Yazarı, Yeni Şafak’taki yazılarının bazılarında da belirttiği gibi ara sıra kalabalık yerlere oturur, çevresini gözlemler, konuşmalara kulak misafiri olur. Anlatısındaki sahiciliği ve nokta atışı çıkarımları bu vasfına borçludur Barbarosoğlu. Oluşturduğu metinlerde sahici anekdotlar, incelikli detaylar vardır bu yüzden. Zaten ‘Hakikat İncinmesin’in ilk bölümü yani Bilge’nin anlattıkları Yeni Şafak’ta tefrika edilmiş ve çok beğenilmiştir. Bu çaba dahi, artık hayatımızda olmayan ‘Arkası Yarın’ların, tefrikaların tekrar hayatımıza girmesi, yaşaması isteğinden doğmaktadır. Romanda bir zamanların popüler dizisi Altın Kızlar, Ajda Pekkan, birlikte yenen yemekler, uzun sohbetler vs. vasıtasıyla genç okuyuculara eski güzellikler hatırlatılır. Bunun yanında günceli takip ettiğini, çağın gelişimine ayak uydurduğunu da hissettirir okura Fatma K. Barbarosoğlu; Netflix de vardır, FaceApp da romanda.
    Mustafa Özel’in son dönemdeki romana dair çalışmalarından bir kez daha hatırladık ve umutlandık ki iyi bir roman pek çok hayali gerçeğe çevirebilir, pek çok meseleyi aydınlatabilir, kavratabilir. Bu minvalde Barbarosoğlu güzel şeyler, daha doğrusu özlem duyduğumuz güzellikleri anlatıyor. Tüm bu emek neden eskinin unutulmuş erdemlerini tekrar yaşamımıza katmasın?
    ________________________________________
  • 139 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Jose Saramago'dan " Kabil" kitabını okudum. Saramago ile ilk randevumuz daha önce karşılaştık ama vuslat kısmet olmamıştı. Bu kitap Saramago'nun ölmeden önce yazdığı son kitap ( gene tersliğim tuttu,okumaya son kitaptan başladım ).
    Kitap sizinle konuşuyor gibi yazılmış. Size bir şeyler anlatıyor, sorular soruyor, dost sohbeti gibi. Bir süre sonra ( ister istemez ) sizde sorulara cevap arıyorsunuz, düşünmeye başlıyorsunuz ( eyvah!!!... Birilerinin hiç istemediği bir şey ).
    Anlattıklarını düşününce olayları mantığınız almıyor ( ya da benimki alamadı ) ya da fazla mantıklı geliyor, haklı buluyorsunuz. Okurken bana lise döneminde okuduğum Eric Von Daniken - Tanrıların Arabaları kitabını hatırlattı- çağrıştırdı. O da çok güzel bir mantık silsilesi ile sizi ikna ediyordu.
    Adem ve Havva cennetten kovulunca iç hesaplaşma - sorgulama yaparken ; Efendi'nin bize ilk açıklaması gereken şey : " Neden ve ne amaçla bize bunu yaptırdığıdır ?" . Bugün Dünya'nın durumuna bakınca soru değişmemiş ve cevabı da yok . Savaşlar, çocuk ölümleri, kardeş kavgası, haset, salgın hastalıklar ( dönemsel olarak değişseler de hep varlar ; veba, verem, kolera, ebola, AIDS, kanser... ) bitmeyen para, güç ve iktidar savaşları....Zaten cehennemi yaşıyoruz. Ekolojik dengenin bozulması, soyu tükenen canlılar , tükenen doğal kaynaklar konusuna hiç girmiyorum.
    Tüm zamanlarda ve tüm topluluklarda "efendi" diye hitap ettiği Tanrı aynı . Bu da bana tek tanrı olduğu dil, din, ibadet şekli, ırk fark etmediğini tek tanrıya inanıldığını ( ya da yazarın inandığını ) gösterdi.
    Çeviri çok güzel rahatlıkla okunuyor.Aslında bilinen bir efsanenin tekrarı olduğu halde sizi sarıp, düşündürüp, meraklandırıyor ve kendini okutturuyor. Ama değişik bir görüş açısı, karşı fikrin sorgulaması olduğu için yeni bir şey okuyormuşsunuz gibi oluyor. Olanlara ( anlatılanlara ) ezberletilen, dikte edilen açıdan değil farklı bir açıdan bakıyorsunuz ( bakmayı öğreniyorsunuz )
    Dil demişken ancak kitabın yarısından sonra fark ettiğim bir uyarıyı yapmadan geçemeyeceğim . Bu konu hakkında bir çift sözüm var. Dil biraz açık, müstehcen kelimeler ve tanımlamalar var. Ama o kadar doğal ki göze batmıyor; dediğim gibi ben yarısını geçtikten sonra fark ettim. Bu konu ile ilgili ilk sözüm ; ASLA Gri'nin- Özgürlüğün - Karanlığın Elli Tonu gibi abartılı, amiyane, göze batan ( satış kaygısı taşıyan ) bir tarz değil, eylemi basitleştirmiyor, doğal akışında anlatıyor. İkinci sözüm ; okurken aklıma Serdar Turgut geldi ( özledim nereden aklıma geldi, bir dönem çok okurdum hala hayranım ) ve bir kere daha haklı olduğunu gördüm. Bir organ adından niye bu kadar ürküyoruz ? ( Bu yeni bir tartışma konusu - kitaptan uzaklaşmayalım )
    Bunları düşünürken aklıma başka bir şey geldi ( bende kitap mı okuyorum - beyin jimnastiği yapıyorum ???? ) Acaba çeviri ve editasyon aşamalarında yumuşatma oldu mu ? Kesinlikle onlara kızmıyor ya da kınamıyorum. Ama kendi adıma üzüldüm . Çünkü eserin yazıldığı dili bilmiyorum . Bu eseri orijinal dilinde okumak isterdim , bu yüzden çok hayıflandım. Bu duygu daha önce bir kaç eser içinde olmuştu.
    Gelelim sonuca ; kesinlikle okunmalı , ben yazarın diğer kitaplarıyla devam etmeye karar verdim. Nobel almış bir yazar olarak, tarzıyla fark yaratan "Jose Saramago" bence her kitaplıkta bulunmalı.
  • 304 syf.
    ·13 günde·9/10
    Paul Muad'Dib efsanesi serinin ikinci kitabıyla devam ediyor. İlk kitap Dune gezegenini ana hatlarıyla tanıtıp bunun etrafında şekillenirken, bu kitap derin sorgulamalar içeriyor. Paul, İmparator olduktan sonra kendisini insanlıkla tanrılaştırılma arasında kalmış bir yaşamda buluyor, kitap boyunca onu bu iki kavram arasında sıkışmış bir şekilde okuyoruz. Kendisi istemese de insanlar ona Tanrı gibi fanatik bir şekilde tapıyor, ilahlaştırıyorlar, bu yüzden de ondan ve kardeşi Alia'dan korkuyorlar.

    Muad'Dib, Rahibeler Birliği'nin binlerce nesildir uyguladığı döllenme programı yoluyla ulaşmaya çalıştığı Kuisatz Haderah ve Caladan gezegeninde doğmuştu. Kardeşi Alia ise Leydi Jessica'nın hamileyken yaşadığı baharat dönüştürme deneyimi sırasında annesinin anılarını özümsüyor, tüm bunları bilerek doğuyor. Abisinin İmparatorluğunda tanrıça oluyor, iki bin metre boyunda tapınağına gelen inanan insanlar var.

    Muad'Dib, aynı anda birçok yerde olabilen kişi, bu peygamber İmparator oluyor ve yendiği Padişah İmparator'un kızı Irulan ile mantık evliliği yapıyor. Bu zorunlu bir evlilik, bu evlilikten sonra da Paul Fremenlerden Chani'yle yaşamaya devam ediyor.

    Dinsel bir güçle başa gelen Muad'Dib, o istememesine rağmen bu durum ona dayatılıyor. İlk kitaptan sonra 12 yıl kadar bir cihat dönemi gerçekleşiyor. Cihat için yaklaşık altmış bir milyar insan öldürülüyor, doksan gezegen yakılıp yıkılıyor, beş yüz gezegenin halkını sindiriyor. Kırk kadim dine inananların hepsini öldürüyor. Dune kitabının sonunda da yaşadığı bir iç hesaplaşma, cihadın hiç olmamasını istiyor fakat bazı olaylar insanın kararı dışında oluşup şekillenir, elinde olmasa da yaşanıyor, tıpkı ilahlaştırılmayı da istemediği gibi.

    İnsanların İmparator'un yönetimine ihtiyaç duymasının sebebinin uzayın sonsuzluğu olduğunu söylüyorlar, birleştirici bir sembol olmazsa kendilerini yalnız hissediyorlar. Kendini yalnız hissedenler için İmparator somut bir şey. Belki din de insanların bu ihtiyacından dolayı aynı işlevi görüyordur. İnsanların inanma ihtiyacı bazı kişileri tahmin edemeyeceği mertebelere getirir.

    İlk kitapta ölen Arrakis askerlerinden Duncan Idaho da bir mentat gulam olarak bu kitapta karşımıza çıkıyor. Paul, Muad'Dib'in sembolü olan ayın, kehanetlerinde düştüğünü görüyor. Chani'nin doğum sırasında ölümüyle birlikte ikiz bebekleri olduğunu öğreniyor, biri kız biri erkek. Gözlerini kaybeden Paul bebeklerin gözünden etrafı görebiliyor.

    Dune Mesihi, Muad'Dib, Usul yani Sütun Kaidesi en son çöle çıkıp kayboluyor, insanlar çölün onu tanrılaştırdığını düşünüyorlar. Bu gezegene her yerine olmasa da suyu getiriyor. Paul'ün bu kitapta iç hesaplaşmalarını, insan kalma çabasını, duygularını yoğun şekilde okuyoruz. Paul tüm hayatını cihadından ve onun yüzünden tanrılaştırılmaktan kurtulmaya çalışmakla geçiriyor, çölde kaybolması aslında insanlığına tekrar kavuşma, tanrılaşmaktan sıyrılma arzusu taşıyor.

    Sorgulamalarla benlik arayışıyla geçen kitap farkındalık çerçevesinde ilerliyor. Yazarın ilk kitabının etkisi daha fazla olsa da bu kitapta da gölgesinde kalmadan konuları başarılı bir şekilde, duygu yoğunluklu olarak işlemiş.
  • Ben Pargalı Rum balıkçı Manolis ile Venedikli Sofia’dan doğma.

    Parga’dan 10 yaşında devşirilen, dönme İbrahim.

    Adım neydi, hangi dilde ne anlama geliyordu, unuttum. Unutmak özgürlük.

    Yoksa bırakmıyor kalbini adını aldığın dil, üzerinde yürümeyi öğrendiğin toprak.

    Ben İbrahim. Parga’dan 10 yaşında devşirilen, dönme İbrahim.

    Dönmek nasıl bir şey, insan nereye döner, döndüğü yer neresidir?

    Geriye dönmek var mıdır, mümkün müdür?

    Yoksa kader sadece ileriyi mi gösterir?

    Geldiğin, döndüğün yer orada mıdır? Bekler midir? Baksan görür müsün?

    Kalbin dönerken pusulan mıdır?

    Geçtiğin yerleri unutmadan, aynı yerlerden geçerek evin yolunu bulabilir misin?

    Yoksa döndüm, değiştim, geldiğim dediğim her yer ve dilde ve de dinde hala dönme misindir?

    Dönmek kabiliyet değil, zaruret midir?
  • 184 syf.
    Fransız Aydınlanması’nın ‘aykırı’ sesi Rousseau, edebiyatın geleneksel türleri içinde kendisine kolayca bir yer bulamayan bu ‘anı’ ile ‘roman’ arası metinde, hayatı ile bir son hesaplaşma çabasına girişiyor. Bu hesaplaşma en başta düşünürün iç dünyasına, geçmişine yaptığı bir yolculuk anlamına gelmektedir. Yalnızca Aydınlanma’nın değil, tarihin en büyük ve en önemli devrimlerinden birini gerçekleştirmek üzere olan burjuvazinin, tarihe kendi ‘aklı’ ile yön verme hedefinin içinden yükselen uygarlık eleştirisi ve buna bağlı ‘doğaya dönüş’ çağrısıyla Romantik akıma öncülük etmiş, halk iradesinin monarşiye karşı üstünlüğünü savunan bu ‘eleştirel ses’, Rousseau’nun hayatının son yıllarında içine sürüklendiği yalnızlığın, tecrit edilmişliğin kalın duvarlarını ören sestir de.

    Yalnız Gezenin Düşleri: İç dünyaya yolculuk.