• 318 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Okuduğum ilk Amin Maalouf kitabı. Az önce şimdiye kadar niçin bu kitabı okumadım diye kendimle küçük bir iç hesaplaşma yaşadım ve bundan sonra yazarın diğer kitaplarını da okumaya karar verip olayı tatlıya bağladım :) Öncelikle yazar tarihi gerçekleri müthiş bir kurgu içerisinde okura aktarıyor. Ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Melik Şah gibi tarihi karakterleri o kadar güzel ve etkileyici bir şekilde tasvir etmiş ki ; kendimi bu karakterler ile birlikte Semerkant sokaklarında buldum. Onlarla yedim içtim, onlarla gezdim, onlarla sevip onlarla üzüldüm. Özetle roman çok iyiydi tavsiye ederim. :)
  • 56 syf.
    ·6 günde·8/10
    Stefan Zweig bu eserine Firari adını koyacakken son anda vazgeçip Mecburiyet koymuş. Birinci Cihan harbi sırasında Vatan aşkıyla diğer aşk arasında kalmış kendini sorgulayan üzerinde kendi isteği dışında oluşan bir yük ve bunu sorgulayarak bize anlatması. Yazarın diğer kitaplarında olduğu gibi bir iç hesaplaşma ile karşı karşıyayız. Akıcı hafif tadımlık bir kitap.

    Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
  • 576 syf.
    ·10/10
    Burada gömülüdür.  https://i.resimyukle.xyz/7cfPay.jpg işte tam burada. Şair Ahmed Arif 'in oğlu Filinta Arif'in yaptığı bu mezarda. Akdeniz'in oğlu gemisine binip sonsuz bir diyara yelken açmış ve keşke mezardan çıkartıp ona bir sürü şiir yazdırtabilsem diyen bir ben bırakmıştır geride.

    Sevgili Ahmet Erhan 'daşım Mete Özgür 'ün bir zamanlar kalbini çok feci kırdım. Bu sebeple hediye aldığı bu kitabı 4 ay elinde tuttuğu, kutupta yaz gibi bu kitaba hasret bıraktığı ve sonunda ağlayıp sızlamalarıma dayanamayıp tek cildini gönderdiği için kendisine teşekkürlerimi ve özürlerimi bir arada sunuyorum. İkinci cildi erken göndermesi için şimdiden ağlamaya, ayrıca yazması 6 hafta süren incelemeye başlıyorum.

    Bugüne kadar okumuş olduğum yaklaşık 400 şiir kitabından 1970 1980 kuşağı şairlerinin daha acı dolu, daha çaresiz şiirler yazdığını söyleyebilirim. Çünkü toplumumuz ideolojik nedenler yüzünden en çok o dönemde acı çekti, hüsrana uğradı, işkence gördü, 650000 kişi hapse girdi. Sadece kaydı belli olan 464 kişi işkenceden öldü. 50 kişi idam edildi.

    O kanlı kavganın etkileri yaşayanlar üzerinde hala derinden hissedilir. O dönemde şiddet ve korkuya dayalı izlenen politika ve bastırma Ahmet Erhanın söylediği gibi resmen ülkemizin göğünü kararttı. İdealist gençler, adalet yokluğu nedeniyle öfkelenip isyan edince geri dönemeyecek şekilde kayboldular hayattan. Bu sebeple bu ağır yükün o dönemin şairlerini daha çok etkilemesi olağan bir durum.

    Ahmet Erhan bu acılı kuşak şairlerinin önemli bir temsilcisidir. Onun şiirleri genel olarak acı, umutsuzluk barındırır ve sürekli ölümü düşündürür. Tüm kitaplarındaki genel tema; ölüm, acı, yalnızlık ve hiçliktir. Ülkenin acılı durumu her kitabında yer yer kendini göstermiştir.
    Arasıra mutlu olduğunu belirtse de sadece birkaç dize ile sınırlı kalan bir duygu olmuştur Ahmet Erhan için mutluluk. 

    Bireysel ilişki biçimlerinde sıklıkla baba, ayrı olduğu için sürekli acı çektiği bir sevgili ve sevgiliyle ortak kullandığı bir anne karakteri kullanmıştır şiirlerinde ve bu durum oldukça dikkat çekici dizelere sahiptir.

    "Bir sevgilinin yüzü sızar gecenin karanlık duvarından
    Benim ol ve beni bir gecede yeniden doğur derim ona
    Mezarım ve beşiğim olsun rahmin
    Bir gecede sevgilim
    Sabahında yine anam ol." 

    Genelde duygusal olarak her dara düştüğünde anne karışımı sevgiliyi kullanmış. Çoğunlukla doğduğuna pişman olmuş bu durumu şu dizelerle dile getirmiştir.

    "Rahmini çarşafla örttüm
    Beni bir daha doğurmayasın diye"

    Her daim kötü berbat bir adam olduğunu vurgulamasının yanında bazen iyi bir insan olduğunu, annesini sevdiğini de belirtmiştir ancak asıl isyanını, öfkesini ve aynı zamanda sevgisini en çok babasına göstermiştir. Alkoliklik bayrağını babasından devralmış, baba yokluğu ve alkolü şiirlerinde öyle yaratıcı, öyle dokundurucu bir biçimde işlemiş ki onun o dizelerini okurken kendinizi alkolik bir yetim olarak hissetmemeniz mümkün değil.

    Diğer belirgin konusu ise ölüm ve ölümle eşit dengede tuttuğu doğum. Aynı anda hem ölmek hemde defalarca doğmak istiyordu. 

    "Önüme çıkan her kadına beni doğur diyorum."

    Devamlı ölmek ve yeniden, yeniden doğmak isteğini Ahmet Erhan'ın yaşadığı hayatı sevmemesine, yeniden dünyaya gelip farklı bir hayat sürme isteğine bağlayabiliriz.

    İlk kitabındaki şiirlerinde daha çok
    öldürülme semptomları yaşarken ilerleyen kitaplarında yerini intihar sonucu ölümlere bırakmıştır şiirlerine. Çünkü sevdiği şairlerin çoğunun intihar etmesi kendisini derinden etkilemiştir. Paveseyi öldüren ilaçları kendisi içmek istemiş ve Attila Jozsef'i ezen trene binerek Attila Jozsef'i ezmeyerek onu kurtarmak istemiştir. Ölümlerine sebep olarak alkolü seçse de her türlü intihar seklini şiddetle düşündüğü dizelere sıklıkla rastlanır.

    " İplerimiz uçuşuyor havada
    Takacak yerimiz yok boynumuzdan baska."

    Kitaplarını tek tek incelemiş olsam da yine ufak detaylar yazmak istiyorum.

    İlk kitabı Alacakaranlıktaki Ülke diğer kitapları gibi yoğun olarak hüzün içerir. Dönemin toplumsal sorunları ve ülkenin içinde bulunduğu karmaşık yapı, sağ - sol ilişkileri ön plandadır. Ülkenin genel durumunu gayet başarılı bir biçimde yansıtarak başladığı toplumsal şiir yolculuğunda giderek daha bireysel acılara yönelmiş olsa bile her kitabında ülkenin yaşanmış acılarını şiirleri vasıtasıyla okuyucuya her zaman ulaştırmıştır.  Sokaklarda ve evlerde yaşanan bir takım siyasi içerikli olaylar kitaplarında giderek başka bir biçime dönmüştür şiirlerinde. 

    Yaşamın Ufuk Çizgisi kitabında kişisel duygu yoğunluklarını resmettiği şiirlerinde, bilinç dışı çatışmalarını ve insan ilişkilerinde yaşadığı sorunları biraz daha ön plana çıkartmıştır. 

    Bir sonraki kitabı Sevda Şiirleri - Zeytin Ağacı nda sevda kalemiyle yazdığı şiirlerinde aşkın ve ayrılığın insanı nasıl yaraladığını öğretmiştir okuyucularına.

    Ateşi Çalmayı Deneyenler İçin İçin kitabında ülkenin alacakaranlıktaki günlerinde yaşadıklarını tekrar anımsamış ve yine aşk acısının verdiği ezikliğini sonuna kadar hissettirmiştir. 

    Ölüm Nedeni: Bilinmiyor ile artık sıfırı tükettiğini ve gün gün ölüme koştuğunu görmemiz mümkün. 

    Deniz, Unutma Adını! kitabı ise dolaylı olarak aşkı bir kenara bırakıp daha çok babası, oğlu ve kendi çocukluğunu anlatan şiirlere ev sahipliği yapmıştır. 

    Genel analizlerimi burada noktalayıp kişisel analizime, kendi iç dünyama geçiyorum.

    Ahmet Erhan’ın ölüm rengine bürünmüş bir portresi vardı ve ben hep dolaşmaya başlamıştım onunla kendi kıyılarımda. Neden bilmem onu bu kadar sevdim. Şiirlerini çok içten yazdığı için mi beni çok etkilediği için mi? Sanırım onun kitabını 4 ay hasretle beklememdi en etkili neden.
    Şiirlerindeki bu bitme, yok olma ve ölüm isteği de yabana atılamaz bir cekicilikti aslında. Bir şekilde yaşam felsefem olan olan bir isim oldu artık. Onunla doğmadım evet hatta tanımıyordum ama roller değişti. Yeni bir dil öğrenmiş gibiyim. Çok yeni aslında geçmişimiz. Kendisiyle Ocak ayında tanıştım. İki kitabı geldi elime. İlk hediye şiir kitaplarım olduğu için hayatıma bir sıfır önde girmişlerdi. Kendimi bildim bileli kendime bolca şiir kitabı aldığım için kimse bana şiir kitabı almayı gerek görmemişti. Ahmet Erhan bu yüzden belki de benim için çok özel.

    Daha önce ismini pek duymadığım, aşina olmadığım bir isimdi Ahmet Erhan. İsmini bilmediğim binlerce kaliteli şiir sahibi şairler hala vardır. Hepsine selam olsun. Umarım bir gün yollarımız kesişir.

    Alacakaranlıktaki ülke isimli kitabından göz gezdirmek amacıyla rastgele bir sayfa açtım. 81. sayfa düştü önüme. Şiiri ortasından okumaya başladım. Uzun bir şiirdi, uzun bir şiirin son dizeleriydi.

    "Sabahtı. 
    Ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
    O, bunu da tersinden anladı
    Kibriti çaldı, 
    Yazdığı bütün şiirlere.

    Sonra ağlarmışcasına kendi ölümüne
    uzun uzun ağladı..."

    O dizeler beni vurmuştu. Sadece o sayfayı 10 belki 20 kere peşpeşe okuduğumu hatırlıyorum. Şiirleri gece okumayı severim daha anlamlı gelirler bana. Daha çok hissederim, daha çok duygulanır, şiirin tadını daha çok alırım. Ama bu uzun şiir aklımı başımdan aldığı için gece olmasını bekleyemedim.

    Uzun bir şiirin son dizeleri beni büyülemişti sanki. O gün bu gün o kitabı başucumdan hiç ayırmadım. Ne zaman azıcık mutlu olduğumu hissetsem kitabı açıp depresife bağladım kendimi. Zaten epeyce vardı Ahmet Erhan şiirleriyle iyice gün yüzüne çıkmıştı melankolikliğim.

    Geceydi aldım başımı avuçlarıma ve serdim kucağıma kitaptaki tüm şiirleri. Uzun bir şiirin son dizelerinden hala bir türlü kopamadım. Uzun uzun okudum, yazdım, çizdim, dinledim. Bir dua gibi hergün tekrar ettim. Ölüme en uzak bildiğim kendimi, gün gün öldürmek istedim. Çünkü yaralıydım o cırcır böceği gibi. Düşlerimdeki nehirleri denize kavuşturmak istedim. Şiir gitgide tüketiyordu. Bu şiiri burada bitiremezsin dedim kızdım öfkelendim ama ne çare o ölmüştü ve ölümü uzun bir gülümseyişe dönüşmüştü. Yaşlarla dopdolu gözlerimiz kurumadan gece yarıları söylenen ninni başlamıştı. Bu şiir bana Ayna grubunun bir şarkısını hatırlatmıştı. Artık her şey bitti, nasıl inandırayım demişti şarkı sözleri. Bir yalnızlık duygusu sızarken şairin yüreğinden bu şiir de bitmişti.

    İnsanlar işlerine giderken ben acıya giderim diyerek bir kalemin kendi kendini yazdığı bir başka şiire daha aşık oldum. Üstünü örttüğüm acılarımın tekrar bilincine varmaya başladım. Her akşam kent kararırken yüreğimde kararmaya başlamıştı bu kitapla beraber. 

    Sonra, sonrası mı? Kitap bitmişti ve beni bir hüzün kaplamıştı. Büyüsüne öyle bir kapılmıştım ki kitabı sonundan okumaya başladığımı sonradan fark ettim ve normal insanların yaptığı gibi ilk sayfaya geçtim ve o kitabı sabaha kadar okuyup okuyup başa sardım.

    Kitaba adını veren şiir Alacakaranlıktaki ülke şiiriydi. Ülkenin alacakaranlık halini yaşamasam da okuduğum kitaplar sayesinde haberdardım geçmişte ülkemin çektiği acılardan. Kara bir kefen gibi gerilirmiş akşamlar bu yoksul ülkenin üstüne. Çocuklar hep sorarmış. "Niye bu silah sesleri niye bu ölümler baba?" Ölüme gider gibi ayrılırmış insanlar evden. Kitaplar bile toplatılırmıs. Sokağa çıkma yasağı zaten hep varmış bu özgür olmayan yaralı ülkede. Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık, bu korku biterse şiirler yazarım o zaman demiş şair. Bak o alacakaranlık o korkular bitti işte şiirlerini yazabilirsin desem ne fayda. Çünkü yağmur dinmiş sabah olmuş bitirmişti şarkısını cırcır böceği.

    Gözlerim kuruyuncaya dek ağlamak istedim. Her şey, üstüme örttüğüm gökyüzünden oluk oluk bir yağmurun boşalmasıyla başlamıştı ve olmuştu ne olduysa. Acı yüreğimden beynime sızmaya başlamıştı sayfalar ilerledikçe. Bugün de ölmemişti annesi, bugün de yüreğini kalkan etmişti kendine. Bir yüzü ayrılığa bir yüzü hayata dönük olsa da yaşıyordu ama yaşamak ona fayda vermiyordu. O yine her gün oturup ölümü düşünüyordu. Bir darağacında veya yolda yürürken. Hayatın en güzel anı olan yirmi yaşında o oturup ölümü düşünüyordu. Çünkü arkadaşları, yoldaşları genç yaşta ölüyordu (öldürüyordu.) Tabutlarına güller iliştirmek için güller almak istiyordu. Ama hep karakış yaşayan bir adamın mevsimlerinde gül olmuyordu. Çünkü kayıpları vardı ve o oturup şiir yazıyordu. Tabutu başındaki arkadaşlarına.

    "Gülmek için çok geç 
    Ağlamak içinse erken
    Kalakalmışım bir boşlukta
    Dostlar ölüp giderken."

    Erdal Eren gelmişti aklıma. Hani 17 yaşında idam edilen küçük çocuk. Ve ülkenin alacakaranlıktaki günlerinde başta Deniz Gezmiş olmak üzere Yusuf Aslan, Necdet Adalı ve öldürülen diğer gençler. Yanılmıyorsam ilk kurban Taylan Özgür’dü ve devamı gelmişti. Erdal ise on yedi yaşında öldürülmüştü. Hani Teomanın 17 şarkısını yazdığı Erdal. Gerçi on sekizinde öldürülse de değişen bir şey olmayacaktı. Az daha büyük olmanın kime ne faydası vardı. 

    İşte bu siyasi iç hesaplaşma yüzünden tedirginlik yaşıyordu. Her ne kadar ölmek istiyorum dese de, çoğunlukla ölümden çok korksa da o aslında bir çocuk olup yeniden, yeniden doğmak istiyordu ve binlerce şiir yazabilmek. Ama hep ölüyordu arkadaşları ve sıranın kendisine geleceği günü bekleyip acı çekmeye devam ediyordu. Bu kadar acı çekmiş olmasına bir yandan sevindim aslında. Sevindim evet çünkü o acı çekmese, usul usul gözyaşları birikmese böyle yürek yakan şiirler yazamazdı belki de.

    Acının, gözyaşının bilincine vararak özgürce yaşamak istiyordu. Çünkü seviyordu bu hayatı. Ölümünün bir faydası olacaksa eğer kendini kuşağında yaşayan acılı çocuklar için kendini kurban etmeye bile hazırdı. Çözemediği çok şeyler olsa da hayatında, hayatı ve ülkesini çok seven devrimci bir yoldaştı ve çağdaş bir kaybeden. Ölümün köşe başını tuttuğu birgün yüreği de susmuştu ve Akdeniz'e giden bir gemiye binip çekip gitmişti.

    "Nereden başlasam bilmem ki
    Her şeyi anlatmak gelir içimden" 

    Yaşamın ufuk çizgisi benim okuduğum 3. Ahmet Erhan kitabıydı. Her şeyi anlatmak ve sonra çekip gitmek isteyen bir Ahmet Erhan vardı. Günde 5 vakit duasız namazlara duran. Yaşamın ufuk çizgisindeki o yağmurlar üzerime üzerime yağıyordu. Dünyanın bütün kıyılarına vurmak için denizi seçen bu adamı sevmiştim. Tek fark benim Karadeniz onun Akdeniz demesiydi. 

    Yeniden doğuşla yeniden doğmuştuk. Ölümün yüzdelere vurulduğu çağlardan gelen şair yüreğini toprağın en verimli katmanlarına düşürmüştü. Acısını gözyaşını bitirmek istemişti sabahın alacakaranlığına açılan bir kapıdan girerken. Yeryüzünün bütün istasyonlarına bilet soruyordu. Gitmek istiyordu ancak akşamlar geç sabahlar erkendi. Kalsa o kent alnına yeni çizgiler ekliyordu. Çünkü mutluluk cephe gerilerinde beklerken acıları birbiriyle çarpışıyordu. Sevdiği tüm şairler gibi Attila Jozsef bile intihar etmişti. Yıllar boyu dolaşıp aynı yere dönmüştü, bir kıyı kahvesine. Sevdiği herkesi çağırmak istemişti adresi mutluluk, ülkesi Akdeniz, ayın geceleri daha büyük olduğu o yere.

    Yaşama sevincini tatmak isterdi. Dünyanın bütün güzel kadınlarını sevdiği zaman veya bütün kentleri gezip bütün denizlere girdiği zaman. Ve dünyada tek bir acı çeken insan kalmadığını öğrendiği zaman ölmek isterdi. Güneşin altında bir mutluluk görünce onun da şiirini yazmak isterdi turuncu sokağın şairi. Ama mutluluğu hiç göremedi. Mutluluk belki de yalnızca yaşamaktı kim bilebilirdi.

    Mutluluğunu çocuklukta bile çok aradı. Sandık çakıp acıktığı, annesinin göğsünde yorgunluğunu kuruladığı o yıllarda. Limon sandığına saklanıp başını alıp gidebilseydi bulurdu belki . Ama silinmişti düşleri, durulmayan dünyada yaşadığı ömründen. 

    Cırcır böceği sesleri duyulurdu uzaklardan her yeni şiir yazdığında. Lirik yağmurlarında ıslanırken doludizgin bir şekilde dünyayı düşünmek ve gülümseyerek bakmak istiyordu ölüme . Sözcük sözcük yazıp bitirdiği her şiirinde gitmek, kurtulmak istiyordu geride bir şey bırakmadan. Bu dünya ona fazla geliyordu artık Çünkü cırcır böcekleri de ölüyordu sonunda ve sorular kalıyordu ardında.

    Ölüm şiirlerinden sonra sevda şiirlerine geçiyorduk. Sevdalı şiirler, ölümüne sevdalar. Deniz kızına duyulan bir aşk vardı ve bu şiirleri onun için başlatmıştı.
    Seninle başlattım bu şiiri

    O aşkı o duyguyu o kadar güzel yansıtıyordu ki o kitap bitene kadar deniz kızı ben oldum. Okudum benim için yazdığı şiirleri. Yaşamı benim için seçmiş, ölümdeki sonsuzluğa benimle ermişti sanki. Kalkıp yollarda yürürdüm çiçekler benimle yürürdü. Gülüşümün ardından güneşler doğardı. Yani öylesine canlanan hissettiren şiirler vardı. Yazıya dökülmemiş masalların ve saza vurulmamış türkülerin tamamlanmasını beklemeden bırakıp gitmişti ve bu şiirler kalmıştı bana. 

    Sevda onunla can bulmuştu adeta. Ne güzel sevmişti öyle ne kadar gerçekçi. Yıllar sonra ayak izlerini bulmak için onun dolaştığı yollara yağmurlar yağmasını istememişti. Çünkü o sevdaydı. Çünkü o şiirdi bir gül şiirdi. Adına gül demişti. Dağılgan yüreğini şiirin içine gömmüştü. O yürek, o gülşiir’de gömülüydü sanki. Dünyanın ölümünü gösteriyordu bize yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuydu ve bu yüzden oturup kağıtların aklığına çöken aşkın şiirini yazıyordu. Gece yarısını çoktan geçmişti zaman ve bu şiir bitmezse ellerinin yok olmasını istemişti. 

    Acısını gözyaşlarını ödünç almıştım. 
    Artık anlıyorum neden dünya içinde konuşurken onun suskun olduğunu. Ben de susmuştum onunla beraber bana her aşktan böyle bir şiir kalmamıştı. Bu şiirlerin adandığı kadın ne güzel bir kadındı. Ona bakamayan gözlerin yok sayıldığı, bir türkü söyleyince dünyaya mutlulukların yürüdüğü ve yüzü gitgide suya dönüşen o kadın. 

    Şair olmak hakikaten zarardı her ömre. Dünyanın sustuğu yerlerde şair oturup şiirler yazmalıydı. Dünya ona küsmüş olsa bile yazmalıydı.

    Devam edecek.....
  • 531 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle herkese merhabalar değerli 1000Kitap Ailesinin üyeleri….

    Uzun bir yorumda bulunacağım baştan söyleyeyim. Kızanlar olabilir, yarıda bırakanlar ama bu kitaba böyle bir yorum yapmam şart. Kitabı okuyacak olan arkadaşlara ön bilgi olmasından dolayı yazmam gerektiğini hissediyorum.

    İlk Hakan Günday kitabım ve çok etkilendim. Kitabın her okuma listesinde bulunması beni aslında alıp okumaya yöneltti. Hakan Günday’ın bu kadar başarılı bir yazar olduğundan hiç mi hiç haberim yoktu. Simyacı, Martı, Küçük Prens gibi içerisinde güzel alıntılar olan kitaplardan sonra bu kitabı okumak o kadar vurucu ve şaşırtıcı ki. Kesinlikle herkesin harcı değil bu kitap. Gerçekten çok başarılı bir yazar. İçerisinde o kadar altı çizilecek kelimeler, cümleler, paragraflar var ki sadece altı çizilen yerleri okusanız bir kitap olacak zaten. Bunu derken en sitemizdeki kitaplar arasında fazla alıntı yapılan 4. Kitap olduğunu da belirtmek isterim. İlk defa bu kadar uzun süren bir kitap okudum. Başta dedim bu nasıl bir şey okuyamıyorum. Sıkılıyorum. Ama içimde bir his bu kitap güzel devam et diye dürtüyordu. Tekrar başlıyorum. O kadar ağır edebi içerikler var ki anlamlı, mesaj veren. Okuyorum anlamıyorum tekrar okuyorum. Hırslanarak okumak için zorluyorum kendimi çünkü biliyorum devamında çok güzel bilgiler var.
    İçeriğe geçersek kitapta ana karakter olarak malum isminden de belli Kinyas ve Kayra var. Bu iki isim üzerinden felsefe, psikoloji, yaşam, insanlık, özellikle karamsarlık, umut, hüzün ne bulduysa anlatmış Hakan Günday. Bu karakterler üzerinde bir çok eleştiri, sorgulama, analiz ve iç hesaplaşma yapmamızı sağlamış. Afrika’da başlayan roman Gambiya ve Ankara’da son buluyor. Roman kendine yeraltı edebiyatı denilen türden yazılmış. Çünkü içinde şiddet, cinsellik ve her türlü illegal faaliyetler içeriyor. Bazı kısımları içerik dolayısıyla beğenmedim bu kadar illegallik yüzünden. (Uyuşturucu, sex, şiddet, vb.) Ama yazar gerçekten bunları da unutturdu kurgularıyla. İlerledikçe ne kadar çok okumuşum diyebilirsiniz. Sürükleyicilik artıyor. Çok etkili aforizmalar da satırlar arasına serpiştirilmiş ve anlatıma güç katmış. Çok fazla karamsarlık içeriyor. Bu yüzden sıkılabilirsiniz katılıyorum ama içerikteki anlamlı metinler bunu öteye atabiliyor. Hikayeler içindeki karakterlerin içsel konuşmaları harikaydı. İnsanın derinliklerinde gizlediği karanlık doğasını ve hiçliğinde kayboluşunu, içten içe ruhuyla hesaplaşmasını anlatan bir eser. Çok da fazla içerikten bahsetmek istemiyorum.
    Övgüyü hak eden bir eser. Okuduktan sonra kişisel algı ve edebi zevkte değişiklik oluşturabilir. Hissettirdikleri ile başka bir kitap yazılabilir. Ağır bir kitap roman okumak isteyenler ilk başlarda okumasını tavsiye etmem. Elinden atıp sıkılabilir. Beklentiyi de artırıp size çok dehşet bir kitap deyip üzmek de istemiyorum. Zor okudum, çok sevdim. Tavsiye ederim.
    Son alıntılarla bitiriyorum.
    Hayatın bir anlamı olmalı buda insanın mutlu olmasıdır. İnsan neden bile bile kendini kör kuyulara atsın ki. Önemli olan mutluluğu aramaktır mücadele etmek. Hayat reddedemeyeceği kadar güzel ve gerçek. Bu hayatta umut, sevgi, dostluk, insanlık var! Ölümse boş bir kağıt !
    İyi okumalar ve mutlu pazarlar 1000Kitap Ailesi…
  • 504 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Dante 'nin deyimiyle.

    Ve şair Vergilius 'un son on sekiz saati.

    Bütün evreni avuçlarının içine alıp, evirip çevirip; "GÖRÜYORUM!!" diye anlatmaya başlayan bir falcı edasıyla, kendi hayatının ve ölümünün gölgesinde varlığı ve hiçliği sorgulayan, sorgulatan, her cümlesiyle on ikiden vuran çok farklı bir eser.

    Okumak kesinlikle sabır gerektiriyor. Fakat o sabır anlamaya yetmiyor maalesef. Aslında dil açısından çok karışık ve anlaşılmaz ifadeler barındırmıyor. Anlamanın zor olmasının sebebi tamamıyla içerik. Abartısız söylüyorum, her sayfa için onar sayfalık açıklayıcı metin, çok rahat yazılabilir. Yer yer şiirsel bir dil görmek mümkün.

    Önümüzde bin parçalık bir yapboz var ve çantada keklik diyebileceğimiz tek parçası bile yok.

    Uzun ve bol virgüllü cümlelerden oluşan, etkileyici, enteresan ve şu ana kadar görmediğim derecede orijinal tasvir ve benzetmelerle müthiş bir ses ve görüntü şöleni sunarken, aynı zamanda, sürekli durmaya ve düşünmeye sevkeden cümlelerle neredeyse didaktik bir nitelik taşıyor.

    Eser dört kısımdan oluşuyor. Su, ateş, toprak ve hava. Evrenin yapısına dair özel bir ayrıntıya gönderme olduğunu düşündürüyor okurken.

    Terazinin bir kefesine sanatı, diğerine iktidarı koyarak,
    Şan, şöhret, tutku, kitle psikolojisi, din gibi pek çok unsurun didik didik edildiği,sanrılar ve sancılar içerisinde, defalarca..
    Ve defalarca; "NEDEN?"
    "NİÇİN?" diyerek..

    Joyce gibi, dil alanında türetme yoluna giden, kendi dilini oluşturarak yazmaya çalışan ve bence kendi hariç herkesi dışarıda bırakıp bu anlatıya dalmak isteyenlerin dişe dokunur bir donanımla ve gönül rızasıyla, pes etmeden, o kapıyı tekrar tekrar zorlamalarını isteyen bir duruşa sahip.

    Büyük bir hesaplaşma onunkisi.

    Süslü bir dile eşlik eden açık ve anlaşılır kelimelere rağmen, oldukça kaygan bir ifade tarzı hakim. Uzun ve karışık cümleleri öğelerine ayırıp incelemenizi beklemiyor sizden. Tamamen hissetmeye dayalı bir içselleşme söz konusu.

    Ve bilinç akışı.
    Büyü bu. Büyücü, bu teknikle kelimelerini pişiren, onlara ruhunu katan yazarın ta kendisi. Bu kitabı okurken, harflerle notaların arasındaki fark, hızla eridi benim açımdan.
    Mahiyetini tam olarak çözemediğim bir tını, ahengiyle sardı etrafımı.

    Monologlarla başlayan, olay örgüsü çok zayıf olan bu anlatıda, yeri geldiğinde iç içe girerek küçülen, yeri geldiğinde farklı yörüngelere ayrılıp büyüdükçe büyüyen imgeler ve düşünceler çok büyük yer tutuyor.

    Anlatılan, insan aslında.
    Bütün kainattan daha derin olan, her şeyi içinde barındıran, kapsayan insan..

    Ve zaman, mahiyeti, hükmü, hükmettikleriyle..

    Ve tabi ki ölüm, hiçte var olmanın büyüsüyle..





    Keyifli okumalar..:)
  • 332 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    “Gezegenimiz acaba evrenin tımarhanesi mi diye düşünmeden edemiyorum.”
    Johann Wolfgang Von Goethe

    Nermin Yıldırım altıncı romanı olan Misafir‘de “ev” olarak adlandırılan bir tımarhanede geçen olaylar üzerinden kurgulanan çok katmanlı bir hikaye aracılığıyla toplumsal çürümenin şifa dağıtıldığına inanılan bir yerde nasıl olabileceğine dair inceden bir sistem eleştirisi yapmak suretiyle, okurunu bu sefer “topluca delirdik de, nasıl her şeyi normalize edebildik?” şeklinde bir iç hesaplaşma kabilinden sorgulamaya tabi tutuyor…
    ("Delilik, bireylerde bir istisna; gruplarda ise bir kuraldır." demiştir, Nietzsche ; Freud da bu fikre katılmıştır.)

    Bu romanda bahsi geçen “Ev”i sembolik bir mekan, metaforik bir alan olarak da okumak mümkün… Hemşirelerin “abla”, başhekimin “baba”, hastaların “misafir” olarak anıldığı bu tuhaf yerde özellikle (yazarın diğer tüm romanlarında olduğu gibi) “aile müessesi”ne de farklı bir bakış açısı da var, aslında. Mikro düzeyde sıkıştırılmış, baskılanan ve belli kurallara göre kişilikleri yeniden inşa edilmeye çalışılan “misafir”ler sözkonusu… Makro düzeyde, bunu ülkeye ya da dünyaya da devşirmek mümkün…
    Yazar, toplumsal normları, biçimlendirilmiş normali, yaftalanmış anormali ifşa ederken, toplumun kendisine benzemeyenleri ve hatta varlığını tehdit edebileceğine inandığı ayrıksı fertleri nasıl cezalandırdığını da bize gösteriyor.
    Bunu özellikle “ev”deki genç ve idealist bir hekim olan Kerem Bey karakteri üzerinden yapmış. Sisteme başkaldıran Kerem Bey, dayatılan her şeyi eleştirir, kötücül gidişin önünün alınması gerektiğini savunur ve sonunda başhekimle girdiği çatışmada bu hadsizliğinin(!) bedelini öder, hapsi boylar. Burada, herkesin iyiliği için ve toplum yararına bir şeyler yapmaya çalışanların genellikle yalnız bırakıldıklarını dair bir gönderme yapıldığını görüyoruz.

    Bu romanda yazarın asıl odaklandığı temel şey:
    “Bizi kimin delirttiği…”
    “Ev”in içini 19 yaşında bir “misafir” olan Esin’in gözünden görüyoruz. Ev dışındaki olayları da “ev”de hemşirelik yapan (abla) Rikkat’in gözünden takip ediyoruz.
    Ve bir noktada şuna bakıyoruz: “İçerdekileri delirtenler dışarıdakiler mi?”
    Ve sonra da şuna karar vermeye çalışıyoruz : “Hangileri daha deli?”
    İçerisiyle dışarısını ayıran duvar aslında ne işe yarıyor?
    Duvarın hangi tarafında kaldığımız bizim hangilerinde olduğumuzu gerçekten belirliyor mu?
    Normal ve anormal arasındaki çizginin hızla değişebilirliğine de dikkat çekmek istemiş yazarımız… İşte tam bu noktada, yazarın Machado de Assis‘in Asabiyeci eserine de gönderme yaparak bu mevzuyu didiklediğini görüyoruz:
    “Doğduğu şehrin ilk akıl hastanesini açan bir doktorun serüvenlerini anlatıyordu roman. Delilik emaresi gördüğü herkesi hastaneye yatırıyor, böyle böyle şehrin yarısından çoğu hastaneye girince de, hastalığı yanlış tanımladığına kanaat getirerek, içeridekileri dışarı çıkarıp, dışarıdakileri içeri alıyordu. Hatta, vaziyeti anlamaya çalışırken bir ara kendi bile giriyordu hastaneye.” (s.200)
    Michel Foucault’nun da dediği gibi:
    “Delilik, hakikat ve dünyadan çok, insanın algılayabildiği kendi gerçekliği ile ilgilidir.”
    (Neticede, biz neye inanıyorsak gerçek odur, ya da toplum tarafından ne olduğumuza inandırılıyorsak…)

    Bu arada yazar, akıl hastanesini tarihsel düzlemi içinde bir metafora dönüştürürken, öncelikle Michel Foucault’nun çalışmalarından yararlanır. Ayrıca mimariyi kurarken, Hapishanenin Doğuşu’nda bahsedilen, Jeremy Bentham‘ın Panoptikon adını verdiği gözetim ve denetim mekanizmasının iktidar ve hükmedilen üzerindeki etkisini yansıtacak bir mekân tasarlamaya çalışır. İlaveten diğer romanlarında olduğu gibi Misafir’de de uzman bir psikologdan danışmanlık hizmeti alır. Velhasıl, akıl hastaneleri hakkında mümkün olduğunca detaylı malumat toplayıp, nihayetinde bu roman için kendi hastanesini kurar. Yaşadığımız dünyada var olan hakiki kurumlar üzerinden yükselen kurmaca bir yer, bir “Ev” inşa eder.

    Roman temelde birbirine zıt iki ana karakter üzerinden anlatılıyor:
    Esin ve Rikkat… (Romanın başlangıcı ve finali dahil olmak üzere 11 bölüm Esin’e, diğer 10 bölüm ise Rikkat’e ayrılmış.)
    Esin daha 19, Rikkat ise 60 yaşında. Esin daha yolun başında, Rikkat ise ömrünün son virajında… Yazar, karakterlerinin ismini de rastgele seçmemiş, bir çoğu ismiyle müsemma, mesela Rikkat’in kelime manası : rakiklik, yufkalık, incelik)

    Hikayenin başlangıcında Esin ve Rikkat karakterlerinin hem birbirlerine zıt özellikte, hem de birbirlerine çok uzak bir mesafede olduklarını gözlemliyoruz; biri ailesinin varlığından diğeri yokluğundan muzdarip, biri geçmişini hatırlamaya çalışıyor, diğeri geçmişinden yakasını bir türlü kurtaramıyor, biri içerde duvarların ardında durmadan özgürlük hayali kuruyor, diğeri dışarda görünmez duvarların içine hapsolmuş vaziyette vicdan azabı çekiyor…
    Sonrasında ise bu iki karakter tanıştıkça, birbirleriyle kaynaştıkça, ortak bir dert ve umut taşımaya başladıkça git gide yakınlaşıyorlar.

    Altıncı Koğuş’un Gromov’unda sürekli bir takip edilme hissi, sürekli izleniyormuş korkusu vardır; bu romanın başında da Esin’e musallat olan ve takip etme hastalığına tutulmuş bir Yakup (nam-ı diğer Adalı) karakterini görüyoruz. (Onun da ismiyle müsemma bir arızası var; Yakup = ‘takip eden’ demek) Esin’le yakınlaşıp, birbirlerine tüm sırlarını açtıktan sonra ikisi beraber tımarhaneden kaçış planları yapmaya başlıyorlar.
    Ve bu karakterin ağzından okura yazar şu mesajı iletiyor:
    “Sokağa çık, günlük hayatta karşılaştığın hemen herkeste nevrozlar, psikozlar havada uçuşuyor. Önemli olan hayatını sürdürüp sürdüremediğin. Yani aslında normal diye bir şey yok, asıl mesele dışarıda akan hayatın ne kadar içinde kalabildiğin.”

    Ayrıca, “ev”de dönen bazı gizemli hatta distopik diyebileceğimiz olaylar var. (Bu arada romanda bahsi geçen 101. koğuşla da George Orwell’ın 1984’üne de gönderme yapılmış.) M-3 projesi kapsamında bazı hastaların oraya sadece tedavi amaçlı getirilmediğine ve birtakım gizli deneyler için kobay olarak kullanıldığına dair söylentilere şahit oluyoruz.

    Bu arada, yazarın Unutma Beni Apartmanı‘ndan hayalet yazar olarak tanıdığımız Süreyya karakteri bu romanda da 101. koğuşun kurbanlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.
    (Rikkat’in “Roman-tik Tren” adlı bir roman okuduğunu gören Süreyya’nın bu kitabın yazarın çıraklık dönemi eseri olduğunu söylemesi; Rikkat’in “Okudun mu?” sualine karşılık “Hayır, yazdım.” diye cevap vermesi… s.165)

    Romandaki iki kadın karakterin yaşadıkları aslında bizlere kendi içimizdeki tutsaklığı gösteriyor. Nermin Yıldırım’ın ifadesiyle bu şöyle gerçekleşiyor:
    “Hayatımızı yaşarken kendi arzularımızdan çok daha başka şeylere takılıyoruz. Bir yığın engelle mücadele etmemiz gerekiyor. Çoğu zaman kendimizi dilediğimiz gibi gerçekleştiremiyoruz. Sadece fiziksel alanlara değil, toplumsal yargılara, normlara, bazen de kendi kendimize tutsak oluyoruz. Oysa başımıza gelebilecek en fena şeylerden biri, bir ömrün sonunda geriye bakıp “Boşa geçti” ya da “İstediğim bu değildi” diye düşünmek. Her şeyi doğru yapmak zorunda değiliz ama bütün bu tutsaklıklardan kurtulup şöyle bir ağız dolusu “Yaşadım” diyebilmeliyiz...”

    Belki de, hepimiz ya da bir çoğumuz onaylanmak ve pohpohlanmak adına tamamen kişiliğimizin dışında davranışlar ve tavırlar sergiliyor, kendimiz olmaktan çıkıp başka birine dönüşüyoruz. Bu dönüşümü reddedenler sanki dışlanıp, tırlatmışçasına “deli” damgası yiyeceklerini düşünüp, kendileri olmaktan vazgeçiyorlar. İşte, sorun da tam olarak bu: Kendi olarak yaşamaktan çıkıp, bir başkası gibi davranarak herkesin onayını almaya çalışmak.

    Nermin Yıldırım’a göre belki de, en çok “kendimizi ve birbirimizi anlamaya” muhtacız:
    “İletişim çağında yaşanan bunca iletişimsizlik, bilgi çağında kakofoniye kapılmanın sonucu oluşan bilgisizlik, teknoloji çağında elimizdeki mucizevi gelişmeleri insanın lehine değil, adeta aleyhine kullanmanın sonucu vardığımız çaresizlik… Neresinden baksanız ürkütücü. Tahammülsüz olduğumuz doğru ama birbirimizden evvel kendimize tahammül edemediğimizi düşünüyorum. Kendini gerçekleştiremeyen, dilediği gibi ifade edemeyen, olduğuyla olmak istediği arasında sıkışmış, bu ikisi arasında açılan uçurumlara düşmüş, bunun sonucu olarak da ruhsal yarılmalarla parçalanmış insanlarız. Nereye gittiğimizi bilmiyorum ama nereden geldiğimizi biliyorum. Geri dönüp hatalarını görmeye yanaşmayan, kendisiyle yüzleşmeyen, hesabını kesmeyen bir toplumuz. Hep çok acelemiz varmış gibi koşturuyoruz. Bu bana yetişmeye çalıştığımız bir yer oluşundan çok, kaçmaya çalıştığımız bir şey olduğunu düşündürüyor. Durup etrafımıza bakmaya, kendimizi, birbirimizi dinlemeye, ne yaptığımızı, neye hizmet ettiğimizi ve aslında ne istediğimizi anlamaya ihtiyaç duyduğumuza inanıyorum. Kendimizi ve birbirimizi sahiden anlamaya ihtiyaç duyduğumuza…”

    Nermin Yıldırım kendi tabiriyle “bir derde binaen, haberdar ve hissedar olduğu hissiyata istinaden” yazdığını söyleyen bir yazardır. Bugüne kadar yazdığı 6 romanını en az 7 kez (“Misafir”i tam 11 kez) tekrardan -taslak olarak düzenleyip- yazan ve kullandığı dile maksimum derecede hassasiyet gösteren bir yazar olmakla beraber, tüm romanlarında hikâyesinden kurgusuna, biçiminden karakter oluşumuna kadar her şey incelikle dengelenmiş bir yapıya sahiptir; bununla birlikte kullandığı dilin göz kamaştırıcı kıvraklığı ve şiiri anımsatan çağıltılı akışkanlığı ile okuruna edebi ziyafet çekmenin ötesinde, size hayatı sorgulatan salt hakikatle bezenmiş mesajı öylesine derin hissiyatla birlikte zerk eder ki, kitabı bitirdikten sonra bile uzun süre etkisinden kurtulamazsınız…

    Bu kitapla ilgili şöyle bir dipnot da ekleyeyim:
    2019’da Berlin Film Festivali’nin edebi eserleri sinemaya taşımak amacıyla oluşturduğu ‘Books at Berlinale’ kategorisi için 30'un üstünde ülkeden 160'dan fazla edebi eser başvurusu sonucunda seçilen 12 eser arasında Nermin Yıldırım‘ın Misafir romanı da yer almıştır.
    Books at Berlinale'e 2018 yılında Ağaçtaki Kız ile Şebnem İşigüzel , 2016'da Soraya ile Meltem Yılmaz ve Daha ile 2014’te Hakan Günday seçilmişti.

    Ve son olarak yine bir alıntıyla bu incelemeyi nihayetlendiriyorum:
    “Kendinize illüzyonlar yaratıp, tatminkar halüsinasyonları ciddiye alıyor, sizi ayıltmaya çalışanlara ise deli muamelesi yapıyorsunuz. Aynı şey tımarhanelerde de oluyor. Belki de, kâinatın en büyük açık hava tımarhanesinde yaşıyorsunuzdur, belki de sadece haberiniz yoktur...”