• CAHİL ADAM DÜŞÜNEMEZ
    Yavuz Bülent Bakiler

    Yavuz Bülent Bakiler beyefendi anlatıyor; "Ben Sivas'ta bir süre avukatlık yaptım. Sivas'ta ilk defa avukatlık mesleği esnasında kendi yurdumuzu, kendi insanımızı çok daha yakından tanıma fırsatı buldum.

    Gördüm ki benim köylüm bir tutam ot için adam öldürüyor. Bir karış toprak için adam öldürüyor. Bir salkım üzüm için adam öldürüyor.

    Bir gün cezaevinden talep geldi ve gittim konuştum onlarla.. "Nedir?" dedim, "Adam öldürdüm, seni avukat tutmak istiyorum" dedi. Dedim;

    -Niye öldürdün lan adamı?

    -Komşunun ineği bahçemize girmişti. Yayılmaya başlamıştı. Münakaşa ettik. Gittim, bıçağı böğrüne böğrüne vurdum."

    Ben böyle adamları uyarmak için hep şöyle sorularla konuya girdim; "Bana doğru söyle. Bak yarın bunlar hep mahkemede ortaya konulacak."

    0 zaman ceza davalarında taban fiat ıooo lira.

    -Bu komşunun ineği senin bahçenden bin liralık ot yedi mi?

    -Yok bak Allah var, o kadar yememiştir.

    -Peki beş yüz liralık.

    -Yememiştir.

    - İki yüz elli, elli, yirmi beş..onbeş.. beş..yedibuçuk.. iki buçuk..elli kuruş.."

    -Vallahi ve billahi 50 kuruşluk yemiştir.

    -Lan elli kuruş-yüz kuruş için cinayet işlenir mi?

    -Evli misin?

    -He evliyim..

    -Bak sana söylüyorum, bu elli kuruşluk, yüz kuruşluk ot için karın 18 sene dul kalacak. Çocukların var mı?

    -He, ellerinden öper, dört uşağım var.

    -Çocukların 18 sene sokaklarda yetim büyüyecekler. Ve sen 18 sene hapishanelerde çürüyeceksin. Değdi mi elli kuruş için, atmış kuruş için, yüz kuruş için bu cinayete? Oldu mu şimdi?

    Cevap; "Cahillik Efendi, düşünemedik." Cahil adam düşünemez, katiyyen.

    (7. Sivas Kitap Günleri Var Olmamız Yok Olmamız Konferansı, Eylül, 2018), (Küçükçekmece Belediyesi, Şiir Mektebi Etkinliği, 28 Ekim 2014), (Yıldırım Bayezıd Üniversitesi, Varlık Sebebimiz Türkçe Semineri, 23.03. 2016) (08. 02. 2014, Erdem Hastahanesi, şiir sohbeti)

    İlim dünyasının adamları diyorlar ki "aklın kullanılması ancak kelime dünyasının zenginliği ile mümkündür. Kelime dünyanız zengin olmadan düşünemezsiniz. "

    Yine görüştüğüm bazı mahkûmlara dedim ki; "hayrola beni çağırmışsın"

    "He abi, ben seni vekil tutmak istiyorum."

    "Niye ulan?"

    "Argadaşımı öldürdüm de ondan.."

    "Niye öldürdün ulan arkadaşını?"

    "Gahvede oturmuştum. Bana bakıyordu. Ben de ona "ne bakıyon lan" dedim. 0 da bana "bakarım ya" dedi. Ben de "bakaman" dedim. "Bakarım" dedi. Bıçağı çektim. Böğrüne böğrüne vurdum."

    Ben mahsustan bu kabil durumda olan kişilere soruyordum; "Sen domuz eti yiyor musun?"

    "Yok, yemem"

    "Niye yemiyorsun?"

    "Domuz eti yemek haram ağabey. Domuz eti yenir mi?

    "Ulan domuz eti yemek haram da adam öldürmek helal mi? Keşke çatlayıncaya kadar domuz eti yeseydin. Ama bu cinayeti işlemeseydin. (Yıldırım Bayezıd Üniversitesi, Varlık Sebebimiz Türkçe Semineri, 23.03. 2016), (Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, En Büyük Sevdamız Türkçe Söyleşisi)

    http://www.cevaplar.org/...7566&ctgr_id=122


    Yavuz Bülent Bakiler
  • “Düşündün mü hiç, bir dünya imparatorluğu nasıl tasfiye edilir?”

    “Nasıl mı? Basbayağı... Dış güçlerce yıkılır gider.”

    “‘Nasıl yıkılır?’ demiyorum. Nasıl tasfiye edilir? Bunun tekniği nedir, hukuk bakımından?”

    “Bilmem! Hiç düşünmedim...”

    “Bir dünya imparatorluğu, yüzyıllar boyu, yüzlerce nesillerin birleşik gayretiyle, kanları, canları, malları pahasına doğmuş, kökleşmiş, gelişmiş, yaşatılmıştır. Tarihin bir döneminde, herhangi bir nesil, tek başına bu tasfiyeye karar verebilir mi? ‘Veririm’ derse bu kararın meşruluğu hangi vesikalarla ispatlanır? Yani bir imparatorluğun tasfiyesinde taraflar nasıl meydana gelir? Vekâletnameleri hangi noter tasdik eder, veraset ilamlarını hangi mahkemeler çıkarır? Buraları güzelce araştıracağız Murat oğlum! Bunları kurcalamanın sırasıdır. Çünkü biz kurcalamazsak, biri çıkıp kurcalayacak er geç... Hem de, ‘Bunlar ne kansız heriflermiş yahu, yediden yetmişe!’ diye mezarımıza tükürerek... Durumun gerçeği şudur yavrum! 1908’in padişahçı İttihatçıları imparatorluğu yıktılar, 1923 Kuvayı Milliyecileri bir “dünya imparatorluğunun miras hesaplarını tasfiyeye oturdular. Peki neydi tasfiye edilecek miras? Yedi yüz yıllık bir dünya imparatorluğu... Ne durumdaydı son zamanlarda bu imparatorluk acaba? O kadar uzağa gitmeyelim, 1908’de İttihatçıların eline geçtiği zamanın durumunu soruyorum, yani bundan tam yirmi iki yıl öncesinin durumunu...”

    “Durumu... Belli, Bağdat-Basra...”

    “Ne güzel belli! Dinle, 1908’de İttihatçıların ele geçirip on yıl içinde yıktığı imparatorluk, tam dört milyon üç yüz seksen üç bin kilometrekare toprağa sahipti.”

    “Yok canım! Var mıydı bu kadar?”

    “Hay hay! 1908’de Bosna-Hersek, Bulgaristan, Girit, Kıbrıs, Mısır, Tunus, Cezayir, Trablusgarp, Sudan çeşitli anlaşmalarla imparatorluk toprakları sayılıyordu. Sayıldığı için de nüfusumuz kırk üç milyonu aşkındı. Bu topraklar üzerinde malımız olan, yedi bin kilometre demiryolu döşeliydi. Dikkat et, dört yüz yıllık hilafetin bütün dünya İslamları üzerindeki manevi haklarını katmıyorum. Tasfiye edilen miras Osmanlının sırf kılıç gücüyle vuruşarak aldığı, tarih boyu vuruşarak savunduğu mirastı. Evet, oturuldu masaya... Karşımızda yirmi iki devlet... Bilir misin, iki bölümde tamamlanan Lozan Anlaşması’nın bütün oturumları ne kadar sürmüştür?”

    “Hayır!”

    “Beş buçuk ay... Mahzenler dolusu arşivleri düşün, buradaki çeşitli anlaşmaları, bunlardaki incelikleri getir gözünün önüne... Delegelerimiz incelediler mi bunları? Kılı kırka yardılar mı? Hayır! Çünkü İstanbul hükümeti delegeleri, yani asıl uzmanlar, bizim isteğimizle sokulmadı bu konuşmalara... Bu iyiliğimize karşı İngiliz Generali Harington’un teşekkürünü hatırlarım. Demek, dört milyon üç yüz seksen küsur kilometrekarelik bir imparatorluğun yedi yüz yıllık hesapları tasfiye edildi beş ay içinde... Buna tasfiye denmez. Mirası reddettik, hem de borçlarından bir kısmını kabul ederek reddettik. Değil bir dünya imparatorluğunun mirası, bir mahalle bakkalının mirası bile, bizim bugünkü mahkeme usullerimiz göz önüne getirilirse, bu kadar kısa zamanda tasfiye edilip karara bağlanamaz.”
  • Metehan ile Oğuzhan kardeş gibi büyümüş, Balıkesir’de yaşayan iki yakın arkadaştırlar. Her ikisi de 11 yaşındadırlar. Metehan sarı saçlı, mavi gözlü, kalın kaşlı, uzun boylu ve sıska bir çocuktur. Oğuzhan ise onun tam tersi fiziksel özelliklere sahiptir. Oğuzhan esmer, kahverengi gözlü, ince kaşlı, kısa boylu ve hafif tombul bir çocuktur. Karakteristik olarak ise ikisi de iyi kalpli, mülayim, sevecen ve yardımseverdirler. Ancak Metehan, Oğuzhan’a göre hırslarına yenik düşen bir çocuktur. Ayrıca çok fazla olmasa da kıskanç bir tarafı vardır.
    Bu iki kafadar arkadaşın ikisinin babası da memurdur. Oğuzhan’ın babası öğretmen, Metehan’ın babası ise postacıdır. İkisinin annesi de ev hanımıdır. Babalarının görev yeri olan Balıkesir’de tanışmışlardır. Metehan’ın ailesi aslen Sivaslıdır. Oğuzhan’ın ailesi ise aslen İzmirlidir. Aileleri ile birlikte aynı apartmanda yaşamaktadırlar. Oğuzhan ailenin tek çocuğudur. Metehan ise dört kardeştir. İki ablası ve bir de erkek kardeşi vardır.
    Günlerden bir gün sabah okula giderken bu iki çocuk asansörde karşılaşırlar:
    Oğuzhan: Günaydın Mete nasılsın? Uzun zamandır görüşemiyoruz.
    Metehan: Aaa günaydın Oğuz! İyiyim, sen nasılsın? Şaka yapıyorsun herhalde daha iki gün önce gördük birbirimizi.
    Oğuzhan: Olsun iki gün bile çok uzun geldi bana. Biliyorsun senin gibi kardeşlerim olmadığı için canım çok sıkılıyor evde. Hafta sonumu bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirdim.
    Metehan: Öyle deme benim de kardeşlerim var da ne oluyor sanki? Hiçbiriyle geçinemiyorum evde kimse beni anlamıyor ben de çok sıkıldım evde. Keşke beni çağırsaydın da dışarıda futbol oynasaydık.
    - Bence yanlış düşünüyorsun. Onlar senin ailen, her yerde ve her koşulda sana destek olacak değerli insanlar onlar. Aklıma geldi seni çağırmak ama annem hava soğuk, hasta olursun der diye sormaya bile tenezzül etmedim. Çünkü ne zaman dışarı çıkmak için izin istesem hep bu cevabı veriyor. Neyse boş ver beni, sen neler yaptın hafta sonu?
    - Annen senin iyiliğin için böyle davranıyor bence ona da hak vermelisin. Benim de hafta sonu evde canım çok sıkıldı ama senin gibi bilgisayardan oyun oynayamadım, bilgisayarım yok benim biliyorsun. Bende o yüzden kitap okudum. Jules Vern’in “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” adlı kitabını bitirdim. Türkçe öğretmenimiz derste muhakkak okuyun demişti ya. Sen okudun mu o kitabı?
    - Hayır, okumadım bilgisayardan başımı kaldırmadım ki hiç.
    - Bence okumalısın tavsiye ederim. Macera dolu ve akıcı bir kitap ama bazı yerleri biraz sıkıcıydı.
    - Vaktim olursa okurum bir ara. Neyse muhabbete daldık okula geç kalacağız haydi gidelim artık.
    Oğuz ile Mete konuşmalarını sonlandırıp okula gittiler. Okula vardıklarında ilk ders Türkçedir. Derse başlar başlamaz Sedat öğretmen öğrencilerine Jules Vern’ in kitabını okuyup okumadıklarını sordu. Sınıfın çoğunluğu kitabı okumuştu. Oğuzhan ve birkaç kişi hariç. Sedat öğretmen, Oğuzhan’a neden kitabı okumadığını sordu:
    Oğuzhan:” Öğretmenim hafta sonu çok meşguldüm sürekli işim vardı o yüzden okuyamadım.” diyerek cevap verdi.
    Bu sırada en önde dersi dinleyen Mete söze karıştı:
    -Öğretmenim Oğuz yalan söylüyor. İki gün boyunca bütün vaktini bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirmiş. Sürekli meşguldüm işim vardım dediği de bundan ibaret.
    Bu sözlerin üzerine Oğuzhan’ın yüzü kıpkırmızı oldu. Bütün sınıfın gözleri onun üzerinde toplandı. Öğretmen de bunun üzerine çok sinirlendi ve Oğuzhan’ı bütün sınıfın önünde azarladı. Bununla da yetinmeyip ailesiyle de konuşacağını söyledi. O günün akşamına da Sedat öğretmen, Oğuzhan’ın annesini arayarak durumu anlattı. Annesi de öğretmenden özür dileyerek telefonu kapattı. Hemen odasından Oğuzhan’ı çağırarak on gün boyunca televizyon izlemeyi ve bilgisayardan oyun oynamayı yasakladı. Oğuzhan annesinden defalarca özür dilediyse de bir daha yapmayacağım diye dakikalarca dil döktüyse de boşunaydı, annesi kararından kesinlikle vazgeçmedi. Bu olaydan sonra Oğuzhan, on gün boyunca hiçbir teknolojik alete dokunamadı. O da bu zaman diliminde kitap okumaya ve matematik sınavına çalışmaya başladı. Çünkü kendisi matematik dersinde baya iyiydi. En zor problemleri bile çözebiliyordu. Arkadaşları çözemediği soruları ona danışıyorlardı. Oğuzhan’ın aksine ise Metehan’ın matematikle arası pek yoktu. O daha çok kitap okumayı sever matematik dersinden nefret ederdi. Günler günleri kovaladı ve matematik sınavının olacağı hafta geldi kapıya dayandı. Bu süre zarfında Metehan, Oğuzhan ile bir kere bile konuşmamıştı. Yaptığı hatanın farkında değildi. Oğuzhan’dan özür bile dilememişti. Sınıfta karşılaştıklarında onun yüzüne bile bakmamıştı. Oğuzhan bu duruma çok içerlenmiş, Metehan’ın neden böyle bir şey yaptığına anlam verememiş, arkadaşının hatasını anlamasını beklemişti.
    Matematik sınavına iki gün kala Oğuzhan evdeydi ve matematik sınavına çalışıyordu. Tam derse odaklanmışken birden kapının zili çaldı. Oğuzhan kapıyı açtı ve karşısında Metehan’ı gördü. İlk konuşan Metehan oldu:
    -Oğuz merhaba nasılsın?
    - İyiyim Mete sen nasılsın?
    -Ben de iyiyim. Seni çok kırdım farkındayım. Bütün sınıfın önünde seni küçük duruma düşürdüm.
    Oğuzhan cevap vermedi. Metehan konuşmasını sürdürdü:
    -Biliyorsun pazartesi matematik sınavımız var. Benim de matematiğim iyi değildir. Doğal sayılarda toplama-çıkarma konusunu biraz anladım ama çarpma-bölmeden hiçbir şey anlamadım. Kesirler ve kesirlerde işlemler konusunda ise çok kötüyüm sanırım böyle giderse sınavdan çok kötü bir not alacağım. Ablalarıma sordum ama onların da sınavları varmış. Hem zaten onların da matematiği kötüdür. Senin matematiğin iyidir sınava beraber çalışalım mı?
    -Mete geçen gün yaptığın olaydan sonra hangi yüzle bunu söylüyorsun?
    -Evet, haklısın senden çok çok özür dilerim Oğuz. Hatamın farkına vardım bir anlık hırsıma yenik düştüm ve seni zor duruma düşürdüm. Ama öğretmenimiz kitabı mutlaka okuyun demişti sen de okumamışsın. Sana sorduğumda ise hafta sonunu bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirdiğini söyledin. Benim de bilgisayarım olmadığı için seni çok kıskandım bu yüzden bende böyle bir şey yaptım. Çok pişmanım.
    -Ben senin böyle düşünebileceğini hiç hesaba katmamıştım amacım kesinlikle sana hava atmak veya kırmak değildi. Ama farkında olmadan seni kırdıysam ben de özür dilerim. Yine de bu söylediklerin seni aklamaz. Keşke gelip bunu bana daha önce söyleseydin.
    -Evet, sen de haklısın gelip sana söyleseydim belki de olay bu kadar uzamayacaktı. Ama insanlar birbirleriyle konuşa konuşa sorunlarını çözebiliyorlarmış demek ki. Bu olay sayesinde bunu öğrenmiş olduk. Eğer bir daha böyle bir durumla karşılaşırsak susmak yerine sorunlarımızı iletişime geçerek çözmeye çalışalım olur mu?
    -Kesinlikle sana katılıyorum. Ee kapı ağzında mı konuşacağız böyle içeri gelsene. Hem annem peynirli poğaça yapmıştı, çay da demler bize. Biz de benim odamda matematik sınavına çalışırız.
    -“Oooo! Peynirli poğaça en sevdiğim. Tamam, olur anlaştık.” diyerek Oğuzhan’ın odasına geçtiler. Saatlerce sınava çalıştılar. Oğuzhan, Metehan’a anlamakta zorlandığı konuları anlattı. Her ikisi de sınavdan yüksek not aldılar. Aralarındaki bu soğuklukta bir kuş misali uçuk gitti.
  • SUAL:
    Kısa bir zamandaki küfre mukabil, hadsiz bir zaman Cehennem'de hapis nasıl adalet olur?

    ELCEVAB:

    Sene, üçyüz altmışbeş gün hesabıyla, bir dakikada katl, yedi milyon sekiz yüz seksen dört bin dakika hapis iktizası kanun-u adalet iken; bir dakika küfür, bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kanun-u adaletle elli yedi trilyon ikiyüz bir milyar iki yüz milyon sene beşerin kanun-u adaletiyle hapse müstehak olur. Elbette ﺧَﺎﻟِﺪِﻳﻦَ ﻓِﻴﻬَٓﺎ ﺍَﺑَﺪًﺍadalet-i İlahî ile vech-i muvafakatı(uygunluk yönü)bundan anlaşılıyor.

    Birbirinden gayet uzak iki adedin sırr-ı münasebeti şudur ki: Katl ve küfür, tahrib ve tecavüz olduğu için, gayre(başkasına)tesirat yapar. Bir dakikada katl, lâekal(en azından) zahirî âdete göre onbeş sene maktûlün hayatını selbeder(kaldırır), onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, binbir esma-i İlahîyi inkâr ve nukuşlarını tezyif ve kâinatın hukukuna tecavüz ve kemalâtını inkâr ve hadsiz delail-i vahdaniyeti(Allahın kainattaki birliğinin delilleri)tekzib(küçümseme) ve şehadetlerini reddetmek olduğundan.. kâfiri, binler seneden ziyade esfel-i safilîne atar, ﺧَﺎﻟِﺪِﻳﻦَde hapseder.
    Lemalar - 276
  • Hayber cenginin yapıldığı tepelerden etrafa hala kan kokusu yayılıyordu. Daha sonra anlaşılacak ki Mamaka Mustafa da yaralı olarak kurtulmuş. Toplam kırk kişiden ancak dört kişi bu cenkten sağ kalmışlardır. Bu kırk kişi, bu kırk yiğit, yirmi bin kişilik bir isyancı ordusuna karşı bir yudum su içmeden, bir lokma yemeden, tam on bir buçuk saat şiddetli bir şekilde çarpışmıştı. İsyancılara verdikleri zayiat neredeyse iki bin kişiye yakındı.
  • Bu Öykü Kitap Kıyımına dikkat çekmek için "Şubat Ayı Hikaye Etkinliği" Kapsamında Yazılmıştır. -> #40159569

    PDF Okumak İçin: https://yadi.sk/i/SgXMmimw_jkfAw

    *

    Yıl: 2059, Yer: Amerika, New York

    Arabanın içinde bir anda irkildi. Taksi bir çukura girmiş, Russell’ın bedeni o an sarsılmıştı. Daldığı düşünceden uyanmadan önce, kitapları düşünüyordu. Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, kitaplara yapılan kıyımı hiçbir zaman anlayamamıştı. Sonucuna bakarak, nedenini anlayamazdı. Bir şeyin olmuş olduğu gerçeğini bırakıp, geriye gidemez, nasılına ya da nedenine bakamazdın çünkü. Olan olmuştur, zamanı eğip, bükemezsin, yaşanmış olanı değiştiremez, her zaman içinde kaybolursun. En başa dönüp, sonucu unutmalı ve gerçek nedenleri sonuçtan bağımsız düşünmeliydi. İki saat sonra Massachusetts Üniversitesi’nde kitapların kökeni ile ilgili konuşma yapacaktı. Bu kaçıncı konuşmasıydı bilmiyordu, ama yeterli değildi, hiçbir zaman da yeterli gelmeyecekti. Araştırması hep bir yerde tıkanıyordu.

    Hava bir anda kararmaya başladı, gök gürüldüyor, dev şimşek dalgaları havada saniyelerce kalıyor, ağzını açık bırakıyordu. Trafik tamamen sıkıştı, New York’un pis havası şimdi daha da kötü bir hal alıyor, yol kenarında ki ızgaralardan buharlar çıkıyordu. Russell ileriye doğru baktığında neyin yaklaştığını çok iyi anlamıştı. Sonunda burada da gerçekleşiyordu. Kara delik yavaş yavaş açılmaya başladı, sonunda dev bir boyuta ulaştı. Yaklaşık olarak ikiz kuleler yüksekliğinde, Yankee Stadyumu genişliğindeydi. Sağ üst tarafta titreşimli dijital saat görünümün de bir şey vardı, rakamlar sürekli ileri doğru hareket ederek değişiyordu. Onun üzerinde altmış saniyeden geriye sayım yapan başka bir dijital gösterge vardı. Aslında dijital mi, yoksa göz yanılsaması mı belli değildi. Kara delik önüne gelen her şeyi yutuyor, yavaş yavaş Russell’ın bulunduğu taksiye doğru ilerliyordu.

    Göstergede son on saniye belirdi ve taksi tam kara deliğin önündeydi. Russel nefesini tutmuş, başına neyin geleceğini bilmeden donakalmıştı. Kapı çarpması sesi ile kendine geldi, taksi şoförü arabayı terk etmiş, Russell tek başına kalmıştı.

    Son üç saniye, iki, bir ve Russell’ın bulunduğu taksi kara deliğe girmişti. Zaman durmuş, deliğin içindeki bütün insanlar kendinden geçmiş, hareketsiz bir halde duruyordu.
    https://ibb.co/XXSTgP4

    Russel birden gözünü açtı, ilk önce sessiz sessizlik, sonra aniden “sonic” bir patlama silsilesi yaşandı. İlk sesten sonra ardı ardına üç patlama sesi duyuldu. Son ses kulağı sağır edici seviyedeydi, Russell çığlık atarken, ellerini kulağına götürüp sesi kesmeye çalıştı. https://www.youtube.com/watch?v=dumrIo4lwo8 Ses aniden kesildi ve Russell boşlukta savrulmaya başladı. Gözleri yavaş yavaş kapandı, zaman ve mekandan ayrıldı. Tekrar gözünü açtığında, bir sokak arasında yere uzanmış bir vaziyetteydi. İlk önce ayağa kalkmaya çalıştı, sendeledi, tekrar denedi, sonunda duvara tutundu ve ayağa kalktı. Birden sokak boyu koşturan çocukları gördü, ellerinde kitaplar, on beş, yirmi çocuk koşturuyor, üzerlerinde kahverengi okul üniformasına benzer üniformalar, kafalarında üçgen biçimli şapkalar, kahverengi şort, ayaklarında yarım bot ve uzun çorap. Kollarında kırmızı siyah bir bant vardı ama onu tam görememişti.

    “Çocuklar” dedi, kendi kendine, nasılda kitaplarla sımsıkı bağlanmış. Bu tabloyu görmeyeli çok uzun bir zaman olmuştu. Peşlerinden gitmek için hareketlendi ama üç adım sonra durakladı. Nerede olduğunu anlamadığını anladı. Derin bir nefes aldı, “sonunda gerçekleşti, üstelik ben oradayken” dedi. Ne şans ama!

    Uzmanlar bu olaya “Zaman Dönencesi” adını vermişti. Ortak görüşe bakılırsa “Tarih Karmaşası” yaşanıyordu. Her yıl, bilinmeyen bir ay ve tarihte ortaya çıkıyordu kara delik. Dönencenin içine girmiş insanlar, deliğe girdiği anda, sağ köşede dönen numaraların belirlediği tarihe gidiyor, yirmi dört saat orada kalıyordu. Tam bu esnada, dünya kehribarla kaplanıyor ve yaşam duruyordu. Yirmi dört saat tam olarak yirmi dört saat mi onu tam bilmiyorlardı. Çünkü her şey duruyordu. Sadece kara delikte yolculuk yapanlar zaman ve mekandan muaf kalıyordu. Bunun mantıklı bir açıklamasını bulamamıştı bilim adamları.

    Russell kendine gelip yürümeye başladı. Yerde bir kağıt parçası buldu, gazeteden kopmuştu besbelli. Dikkatlice tarih kısmına baktı, 9 Mayıs 1933 yazıyordu. Hangi yıla ve döneme geldiğini anlamıştı. Bu tarih bir yerlerden tanıdık geliyordu ama tam çıkaramamıştı. Çocukların gittiği yöne doğru gitmeye karar verdi, bir meydana çıktı sokak. Herkesin elinde bir kitap vardı, şaşılacak şeydi. İnsanlar bir çember oluşturmuş, marş söylüyorlardı. Kalabalığın çoğunu çocuklar oluşturuyordu. Kalabalığın arasından bir alev gördü Russell. Tam aleve doğru giderken teker teker insanların bir şey söylediğini, daha sonra ellerindeki kitapları attığını gördü. İnanamadı, ne oluyordu hala kavrayamamıştı.

    Birinci Kişi: “Sınıf mücadeleleri ve materyalizme karşı, milli toplum ve ideal bir hayat için! Marx ve Kautsky'nin yazmalarını alevlere bırakıyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    İkinci Kişi: “Ruhu kemiren hareketli yaşama aşırı değer biçilmesine karşı, asalet ve insan ruhu için! Sigmund Freud'un yazmalarını ateşe veriyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    Üçüncü Kişi: “Alman dilinin barbarca denatürasyonuna karşı, halkımızın kıymetlisinin, dilimizin korunması için! Alfred Kerr'in yazmalarını alevlere fırlatıyorum.” dedi ve kitabı alevlere attı.

    https://ibb.co/mSmg1Zc

    Sarışın bir çocuk çılgınca bağırdı;

    "YAK GİTSİN!
    ALEVLERE AT GİTSİN!
    YANSINLAR CEHENNEMDE!
    KÜL OLSUNLAR KOR ATEŞTE!"

    HEIL HITLER, HEIL HITLER, HEIL HITLER!
    https://ibb.co/qBthL3P

    Topluluk galeyana geldi. Her bir ağızdan sesler çıkmaya başladı: “Kafirler, ahlaksızlar, devlet düşmanları, haninler…” Russell gördüklerine inanamıyor, kulakları söylenenleri işitmek istemiyordu.

    Küçük bir çocuk gazete satıyordu, elinden hızlıca gazeteyi aldı ve “bu bugünün gazetesi mi?” dedi. Sarışın çocuk “evet” dedi. 10 Mayıs 1933 yazıyordu. Tarihi şimdi hatırladı. Nazilerin tüm ülkede başlattıkları kitap yakma eylemlerinin tarihiydi. Şu an bütün ülkede benzer görüntüler olmalıydı. Bedeni sarsıldı Russell’ın ama kendini hızlıca topladı. Hemen ayrıldı oradan, hızlı adımlarla meydanı geçti, sonra yavaşladı ve soluklanmak için durdu. Yoldan ardı ardına askeri kamyonlar geçmeye başladı, arkalarından askerler uygun adım yürüyordu. Yüreği yerinden oynadı Russell’ın. Sürekli fotoğraflardan gördüğü siyah üniformalı Nazi askerleri, uygun adım ayaklarını yere sertçe vurarak yürüyordu. “SS” yazısını ve “Kuru Kafa” armasını gördüğünde, daha da gerildi. Ürkütücü bir görüntüydü, neyse ki Russell Amerikalı olmasına karşın, anne tarafından Almandı. Sarı saçlar, beyaz ten, mavi gözler, tam da Himmler’in hayalini kurduğu üstün Alman Irkını yansıtıyordu. Almanca konuşabiliyor ve okuyabiliyordu. Annesi öğretmişti ama çok pratik yapmamışlardı. Dili kaba buluyordu ve geçmişle yüzleşmek istemiyordu.

    Kalabalığın olduğu yere doğru yöneldi ve kalbi sıkıştı. Nazi Almanyasının askerleri ile burun burunaydı. Adolf Hitler ve Heinrich Himmler, meydanda ki askerleri selamlıyorlardı. Yere çarpan her ayağın çıkardığı ses, Russell’ın kalbinin sıkışmasına neden oluyordu.
    https://www.youtube.com/watch?v=mfFQf_7U3Ow

    Gözlerini kapadı, inançlı biri olmamasına rağmen “Tanrım” dedi, -çünkü insanlar başları sıkışınca Tanrı’ya sığınırdı- “Tanrım” dedi, bu korkunun doğmasına nasıl izin verdin, bu kötülüğün yaşanmasına nasıl göz yumdun, bu karanlığa nasıl ışık yaktın, nasıl oldu da yerle bir etmek yerine, topla tüfekle savaşmalarını sağladın. Varlığını hiç hissetmedim, insanlığı bu zamanlarda mı terk ettin? Yoksa çok uzun yıllar önce mi terk etmiştin?

    Kafasını öne eğdi ve yürümeye devam etti. Çocuklar ellerinde ki kitaplarla koşturuyordu, nereye gittiklerini bu sefer biliyordu. Yakmaya gidiyorlardı, tarih kıyıma başlamıştı. Geçmişin yaşanmışlıkları, devam ediyordu. Nasıl sorusunu soramıyordu, zamanda yaptığı yolculuk, düşüncesinin çok ötesine geçmişti. Kötülükle birleşmiş insanlığa karşı, iyilik kazanamazdı. Başka bir kötülüğün galip gelmesi gerekiyor diye düşündü.

    Kafasını sola çevirdiğinde, bir kalabalık gördü. Yine kitap yakıyorlar sanırım dedi, yakınlaştı. İnsanlar bir salona giriyordu, Russell onları takip etti. Salonun ortasında yaklaşık iki yüz sandalye vardı. Herkes sıra ile oturmaya başladı. Salonun dolduğunu gören görevli takdime hazırlandı, baylar ve bayanlar, Sigmund Freud! Russell şaşkındı, bunu beklemiyordu, aslında beklediği hiçbir şey yoktu, geçmiş zaten yaşanmıştı, müdahale edebilmesinin bir yolu yoktu. Şu an sadece seyirci olarak orada bulunuyordu. Sigmund Freud konuşmaya başladı.

    Kant: "Deli, uyanıkken rüya gören kişidir."
    Krauss: "Delilik, duyularımız uyanıkken gördüğümüz rüyadır."
    Schopenhauer: "Rüya kısa bir delilik, delilik ise uzun bir rüyadır." dedi. Russell içinden ben nasıl bir deliliğin içindeyim peki dedi içinden, burası geçmiş tarihin yaşanmış bir sahnesi. Bunca acının içinde insan nasıl mutlu olabildi, nasıl yaşayabildi, bu katliamların içinde nasıl var oldu?

    “Son derece ilginç bir dönemde yaşıyoruz, ilerlemeyle barbarlığın el ele verdiğini görmek bizi şaşırtıyor. Sovyet Rusya’da, boyunduruk altında tutulan yüz milyonlarca insanın yaşam koşullarını düzeltmek için yola koyuldular, insanları din “afyonundan” uzaklaştırma konusunda ellerini çabuk tutup, onlara makul bir cinsel özgürlük tanıma konusunda bilgece davrandılar; ama aynı zamanda da halkı en acımasız zorlamaya tabi tutup her türlü düşünce özgürlüğünü ellerinden aldılar. Benzeri bir kaba kuvvetle İtalyan halkı düzen ve görev duygusu için eğitiliyor. Alman halkı bağlamında, ilerici fikirler olmaksızın da neredeyse tarih öncesi bir barbarlığa yönelişin mümkün olduğunu görmek, bizi can sıkıcı tedirginlikten kurtarmıştır. Şöyle veya böyle, günümüzde durum öyle bir hal aldı ki muhafazakar demokrasiler, kültürel gelişmenin bekçileri oldu; ve tuhaftır, bugüne kadar düşünce özgürlüğüne ve gerçeğin keşfedilmesine karşı acımasızca savaşan Kilise, bugünkü Katolik Kilise kurumu, uygarlığı tehdit eden bu tehlikenin yayılmasına karşı güçlü bir savunma oluşturdu!”

    Russell dikkatlice dinliyordu, izninizle dedi kısık bir sesle, sonra boğazını temizledi, ayağa kalktı, “Bay Freud “ dedi, yarım saattir sizi dinliyorum ve saygım sonsuz. Bağışlayın ama bir sorum olacak, söylediğiniz şeyleri, anlayabildiğimiz kadarı ile anlıyoruz, anladığımız şeyleri de anlayabildiğimizi sandığımız şekilde anladığımızı düşünüyoruz, “Freud dikkat kesildi” , dışarıda yaşanan kitap yakma barbarlığı hakkında bir şey söylemeyecek misiniz? Nasıl olurda buna göz yumuyorsunuz, aklım buna bir yanıt bulamıyor, söyleyin Bay Freud, analiziniz ve düşünceniz nedir? Geleceğe söyleyeceğiniz bir şeyler yok mu bu konuda?

    Freud, başını eğdi, Bay….? Russel, Bay Freud, adım Russell. Teşekkürler Bay Russell, sorunuza yanıt vermek isterim. “Dinliyorum” dedi, Russell, -dikkat kesilmişti.-

    “Orta Çağ’da olsa beni yakarlardı. Bugün kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar.” dedi Freud. Benim kardeşlerim toplama kamplarında öldü, Bay Russell. Şimdi bana daha da dikkatle kulak verin;

    5 ARALIK 1930
    Adolf Hitler’in başyardımcılarından biri olan Joseph Goebbels ve Fırtına Birlikleri (SA), Berlin’deki Erich Maria Remarque’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan "Batı Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok" adlı filmin galasını dağıttı. Nazi protestocular filmin gösterimini durdurmak için sis bombaları ve aksırık tozu attı. Filmin kesilmesine karşı çıkan seyirciler dövüldü. Roman, Naziler arasında hiçbir zaman sevilmemişti, çünkü savaşın zalim ve saçma yanını tasvir etmesini "Almanların özüne ait bulmuyorlardı". Sonuç olarak film yasaklandı. Remarque 1931’de İsviçre’ye göç etti ve Naziler iktidara geldikten sonra 1938’de Remarque’ın Alman vatandaşlığını feshetti.

    13 MART 1933
    Adolf Hitler'in en güvendiği yandaşlarından biri olan Joseph Goebbels, Halkı Bilgilendirme ve Propaganda Reich Bakanlığı’nın başına getirildi. Bu kurum, tüm medyadaki yazıların ve yayınların (gazete, radyo programları ve filmler) yanı sıra, genel eğlence ve kültür programlarını (tiyatro, sanat ve müzik) da kontrol ediyordu. Goebbels, Nazi ırkçılığını ve fikirlerini medyaya sokuyordu.

    10 MAYIS 1933
    Kırk bin kişi Berlin’in Opera Meydanı’nda Alman propaganda bakanı Joseph Goebbels’in konuşmasını dinlemek için toplandı. Goebbels, Yahudiler, liberaller, solcular, pasifistler, yabancılar ve diğerleri tarafından yazılan her şeyi "Almanların özüne ait olmadıkları" için kınadı. Nazi öğrenciler kitapları yakmaya başladı. Tüm Almanya’daki kütüphaneler "sansürlenen" kitaplardan arındırıldı. Goebbels "Alman ruhunun temizlenmesi" hareketini ilan etti.

    “ALMAN RUHUNUN TEMİZLENMESİ” Bay Russell, Ruhun temizlenmesi! Bu Palavranın tutmuş olduğuna şaşırmıyorum.

    “Vicdansızlık bu” dedi Russell

    "Vicdan dediğimiz şey, içimizde alevlenen belli bir arzunun dış dünya tarafından reddedildiğinin iç dünyamız tarafından algılanmasıdır." dedi Freud. Devam etti;

    “İnsanların çoğu özgürlüğü gerçekten istemezler; özgürlük sorumluluk gerektirir ve insanların çoğu da bundan korkar.” “Bir insanın moral yönünü, yani ruhsal yönden etkilemeye çalışmak, pratikte daha çok başvurulması gereken ve işin özüne daha uygun düşen bir tutum olmaz mı!” Bay Russell? Hayat kolay değil!" “Bir tabuyu çiğneyen insan da tabu olur, çünkü başkalarını ayartıp, kendisi gibi davranmaya yöneltebilecek duruma gelmiştir.”

    Bay Russell, bir insanı unutabilirsin, bir insanın sana neler yaptığını da unutabilirsin, ama o insanın sana ne hissettirdiğini asla unutamazsın...”

    Tüm insanlık bundan çok uzak olmayan bir gelecekte Nazileri unutabilir, neler yaptıklarını da unutabilirler, ama insanlığa neler hissettirdiklerini asla unutturamazlar! Yakılan kitaplar, yakılan insanlar, toplama kamplarında duş alacağını sanıp gaz odalarında öldürülen insanlar, toplu mezarlar, canı sıkıldığı için alınlarından vurulan insanlar… Bütün bu yaşanan gerçeklerin tüm insanlığa neler hissettirdiğini asla unutturamayacaklar. Bugünler geçecek, hissettirdikleri kalacak. Yaksınlar yakabildikleri kadar, kendi cehennemlerinde yanıp kül olacaklar!

    Belki de Bay Russell, “Sefaletimizin büyük bir bölümünden kültür/uygarlık dediğimiz şey sorumludur; uygarlıktan vazgeçip ilkel koşullara geri dönersek çok daha mutlu oluruz.”

    İlkellik yaşadığımız şu dünyadan çok ta uzak değil. Dışarıda yaşanan şeyler, modern bir şey mi çağrıştırıyor size? Size tavsiyem Bay Freud, akıl verirken, karşınızdakinin sizden daha az akıllı olmadığını düşünün. Vereceğiniz tavsiyeler, olmuş olan ya da olacak olanlarla bağlantılı olsa da, bir salonda saatlerce konuşmanın faydasızlığı eylemsiz bir uğraştır. Size göre belki de düşünmek bile bir eylemdir, doğru olabilir ama nasıl bir eylemdir? Konuşmanın yararları meydanlarda görülür, yoksa burjuva zaten burjuvadır. Pahalı elbiselerle sizleri dinler ve katıldıklarını belirtirler. Anlamadıkları onca şeye rağmen, katılırlar. Anlamadıkları şeylerin bir önemi yoktur, önemli olan bulundukları ortamın verdiği haz ve farklı bir şey yapıyor olmanın tutkusudur. Gerçi size sorarsak, konu cinselliğe bağlanır. O yüzden sormak istemiyorum. Verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederim, “gelecekten bakıldığında daha farklı göründüğünüzü söyleyebilirim” dedi Russell. Freud, bir anda anlamadı, daha sonra da anlamadı, anlam veremedi söylenen şeye.

    Russell salondan ayrılırken, arkasını döndü ve Bay Freud dedi, “Hızla değişen koşullara uyum sağlamaya gönülsüz tembel zihinler için tutuculuk hep benimsenmiş bir bahane olmuştur.” bunu hatırladınız mı? Düşündü Freud, hayır ama çok anlamlı dedi. Evet, “bunu siz söylediniz,” dedi Russell ve hızlıca oradan ayrıldı. Freud’la olan bu diyaloğuna hem inanamıyor hem de yaşanan şeyin gerçek mi hayal mi olduğunu anlayamıyordu. Ve sokaklarda kitaplar yakılmaya, tarih talan edilmeye, yazarlar hapse atılmaya devam ediyordu…

    Ve bunun adı TEMİZLİKTİ!

    (Anlatıcının Notu: Kara delik (Zaman Döngüsü), geçmiş ve geleceğin anlık değişen birleşimi olduğundan, olmuş ya da olacak olanın da soruya cevap verilmesinin olanağını doğuruyordu. 1933’te yaşanmamış olan bir olayın, daha sonra yaşanmış olduğu zaten bilindiğinden, Freud’un verdiği cevaplarda yer, mekan ve zaman aramamak gerekir.)

    Russell gördüğü kıyım karşısında titremeye başlamıştı, insanlar kamyonlarla meydanlara kitap taşıyorlardı. Bulunduğu yıldan geriye bakıp, geçmişi anlamaya çalışıyordu ama geçmişin göbeğine geldiğinde bunun anlaşılabilir bir şey olmadığını anlamıştı. Bu zihinlerde meydana gelen bir şey olmalı, bir parmak işareti tüm bu kıyıma olanak sağlıyorsa, tarihin bilinmeyen yüzünde gerçekleşen kıyımları ortaya çıkarmanın bir yolunun olmadığı da aşikardı.

    Zaman daralıyordu, kendi geleceğinde ki dünyada kehribar yavaş yavaş eriyor, kara delik zaman yolculuğunu tersine çevirmek için tekrar gün yüzüne çıkıyordu. Geldiği sokağa geri döndü, nerede olduğu pek fark etmezdi, geçmişe ait değildi, öyle olması gerektiği için olan bu yolculuk, öyle olması gerektiği için olmuştu. Mantıksal bir karara varmak düşüncesi, aklının ucundan bile geçmedi. Tek bir kelimeyle tanımladı tüm bu olanları.

    VAHŞET!!!

    Kara delik açıldı ve her şey tersine döndü, kehribar eridi, zaman bir yıl boyunca kendi akışında ilerleyecekti.

    “Arabanın içinde bir anda irkildi. Taksi bir çukura girmiş, Russell’ın bedeni o an sarsılmıştı. Daldığı düşünceden uyanmadan önce, kitapları düşünüyordu. Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, kitaplara yapılan kıyımı hiçbir zaman anlayamamıştı…”

    Nereden aklına geldiğini anlayamadığı sözcükler, birden çıkıverdi ağzından;

    "YAK GİTSİN!
    ALEVLERE AT GİTSİN!
    YANSINLAR CEHENNEMDE!
    KÜL OLSUNLAR KOR ATEŞTE!"

    HEIL HITLER, HEIL HITLER, HEIL HITLER!

    -Bitti-
  • 95 syf.
    ·Beğendi·8/10
    http://i.hizliresim.com/zja7X7.jpg

    Evvela incelemeye şu soru ile başlamak gerekiyor: ‘İnsan neyle yaşar?’ Bu sorunun cevabı kitapta anlatılan hikayelerde açıkça belirtiliyor. İncelemenin sonunda bu sorunun cevabını zannımca vereceğim.

    Tolstoy’un kaleme aldığı ‘İnsan neyle yaşar’ kitabı temelde aynı değerler üzerine oturan, 6 farklı kısa hikayeden oluşuyor;

    1-) İnsan Neyle Yaşar?
    2-) Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez
    3-) Mum
    4-) Kızlar Büyüklerden Akıllı
    5-) İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?
    6-) İlyas

    Bu hikâyeler inanç, sevgi, ahlak, şükür, kanaat gibi önemli değerleri içinde bulunduruyor. Anlatılan hikâyelerde didaktik bir anlatım var. Okur hikâyenin sonunda, bir öğreti ile karşılaşıyor. Şimdi kitapta yer alan, hikâyelerden biraz bahsedelim.

    → İnsan Neyle Yaşar?: Bu hikayede ana tema sevgi üzerine kurulu. Tanrı tarafından kovulan bir melek olan Mihail’in dünyaya gönderilmesi ve Semyon ile tanışması, konu ediliyor. Mihail Semyon’a hayatı boyunca unutamayacağı, sevgi değeri ile harmanlanmış bir ders veriyor.

    → Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez: Bu hikâye aslında, insanların ufak tefek hadiselerden dolayı, nasıl birbirlerini kırdıklarını, üzdüklerini ve kavga ettiklerini vurguluyor. Bir yumurta yüzünden köydeki komşuların arasında çıkan, lüzumsuz kavganın ne gibi elem verici olaylara, gebe olabileceğini anlatıyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, küçük olaylardan büyük musibetlerin türemesi.

    → Mum: Bu hikâyede zalim bir kâhyanın halka uyguladığı, acımasız davranışlar konu ediliyor. Kâhya, köy halkını uzun süre zarfında çalıştırıyor, onlara hakaret ediyor, emeklerinin karşılığını tam olarak vermiyor deyim yerinde ise, halka kan kusturuyordu. Sonrasında yaşanan olaylar, durumu tamamen değiştiriyor. Kâhya çektirdiği zulmün, cezasını ağır bir şekilde ödüyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Zulüm eden kimse, elbet cezalandırılır. “Tanrı’nın gücü kötülükte değil, iyiliktedir.”

    → Kızlar Büyüklerden Akıllı: Bu hikâyede iki küçük kız arkadaş arasında çıkan, ufak çaplı bir kavga yüzünden, iki tarafında ailelerinin nasıl birbirlerine girdiğini, hakaretler ettiğini, gönül kırdığını vurguluyor. Bu kavga aileler tarafından sürerken, iki küçük kız arkadaşın yaşadığı, bu ufak kavgayı unutup, ele ele tutuşarak oyun oynamaya gittiklerini gören aileler, ulvi bir ders almış oluyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Küçük kavgaların insanlar arasında büyütüldüğünde birbirlerine, nasıl kin bağlayacağını ve gönül kırabileceklerini vurguluyor.

    → İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?: Bu hikayenin, teması beni çok etkiledi. Bundan dolayı hikâyenin tamamını paylaşacağım.

    “Şehirde yaşayan abla, köydeki küçük kız kardeşini ziyarete gelmişti. Abla şehirde bir tüccarla, kardeşi de bir köylüyle evliydi. Kardeşler çay içip sohbete daldı. Abla böbürlenerek şehir hayatını övdü, insanların büyük şehirde ne kadar rahat yaşadığını, çocuklarını nasıl giydirip kuşattığını, yiyip içtiklerini, gezmeye, tiyatrolara gittiklerini anlattı.

    Kardeşi biraz gücenmişti. Tüccarın hayatını küçümsemeye, kendi köylü hayatını da yüceltmeye çalıştı:
    — Benim hayatımı seninkiyle değişmem, –dedi.– Sizinki gibi renkli bir hayat sürmesek de korku, kaygı nedir bilmiyoruz hiç değilse. Harika bir hayatınız var belki ama çok kazandığınız gibi zarar da edebilirsiniz günün birinde. Atasözünü bilirsin ya: Kâr, zararın kardeşidir. Bugün zengin olduğun hâlde yarın kendini dilenirken buluverirsin. Biz köylülerin işi daha güvenilir en azından: Köylünün midesi küçüktür, ama az yese de uzun yaşar; hem zengin olmasak da karnımız toktur.
    Ablası şöyle cevap verdi:
    — Tokluk dediğin domuzlarla danalara yaraşır! Ne görgü bilir köylü, ne zarafet! Kocan çalışmaktan helak olsa da, gübre içinde yaşayıp, gübre içinde öleceksiniz, üstelik çocuklarınızın kaderi de aynı olacak.
    — Ne olmuş yani, bizim de kaderimiz böyle işte, –dedi kardeşi.– Bunlara rağmen iyi bir hayatımız var, kimseye gerdan kırmıyor, kimseden korkmuyoruz. Siz şehirde bir sürü cazip şey arasında yaşıyorsunuz; bugün hâliniz vaktiniz yerinde, ama yarın her şey tersine dönebilir. Bakarsın kocan kumara, içkiye ya da güzel bir kadına kendini kaptırır. Sonra da her şey mahvolur. Olmayacak iş değil bunlar.
    Bu arada kardeşin kocası Pahom, sobanın üzerine uzanmış, kadınların sohbetini dinliyordu.

    — Aslında doğru, –diye mırıldandı kendi kendine.– Bizim köylüler çocukluktan beri toprakla uğraştıklarından böyle aptalca şeyler akıllarını hiç çelmiyor. Tek derdimiz toprak az! İstediğim kadar toprağım olsa hiç kimseden, şeytandan bile korkmazdım!

    Kadınlar çaylarını bitirdi, biraz da giyim kuşam üzerine gevezelik ettikten sonra kap kacağı toplayıp yattılar.
    Fakat sobanın arkasına gizlenmiş olan şeytan her şeyi duymuştu. Köylü kadının kocasını böbürlenmeye yönlendirmesi pek hoşuna gitmiş, adamın toprağı olsa şeytandan bile korkmayacağını söyleyerek övünmesine de bayılmıştı.
    “Pekâlâ,” dedi şeytan, “Seninle hesaplaşacağız; sana istediğin kadar toprak vereyim de bak neler oluyor. Seni toprakla ayartacağım.”

    Köyün yakınlarında küçük bir çiftliği olan bir bey karısı yaşıyordu. Yüz yirmi desyatina kadar toprağı vardı. Eskiden köylülerle gayet iyi anlaşıyor, kimse kimseyi üzmüyordu. Sonra kendisine asker emeklisi bir kâhya tutmuş, adam da verdiği cezalarla köylüleri canlarından bezdirmişti. Pahom ne kadar kendini sakınsa da değişen bir şey olmuyor, ya atı hanımın yulaf tarlasına dalıyor, ya ineği bahçesini dağıtıyor, ya danaları çayıra kaçıyor ve adamcağız sürekli ceza yiyordu.

    Pahom kuzu kuzu cezayı ödüyor, evdekilere sövüp sayıyor, dayaktan geçiriyordu. O yaz kâhya yüzünden epey günaha girmişti Pahom. Kışın hayvanlar avludan dışarı çıkamayınca neredeyse zil takıp oynayacaktı; gerçi yeme acıdığı için canı sıkılıyordu ama korkusu yoktu.
    Kışla birlikte hanımın toprağını satacağı, kâhyanın ana yolla birlikte toprağı da satın almak niyetinde olduğu dedikoduları yayıldı. Bunu duyan köylüler ahlayıp vahlamaya başladı. “Kâhya toprağı alacak olursa, bize hanımdan çok ceza kesip eziyet edecek.” diyorlardı, “Bu toprak olmadan yaşayamayız, çocukluğumuzdan beri buradayız.” Köylüler hanımın huzuruna çıkıp, toprağı kâhyaya değil onlara satmasını teklif ettiler. Hatta daha yüksek fiyat vereceklerini söylediler.

    Hanım tekliflerini kabul etti. Köylüler bütün toprağı almak için aralarında toplantılar yaptılar; bir, iki derken bu toplantılardan sonuç çıkmayacağı anlaşıldı. Şeytan onları kışkırtıyor, bir türlü anlaşmayı beceremiyorlardı. Sonunda herkesin gücü yettiğince ayrı ayrı almasına karar verdiler.

    Hanımları bunu da kabul etti. Pahom komşusunun yirmi desyatina toprak aldığını, ayrıca hanımı paranın yarısını da bir yıl boyunca taksitle ödemeye razı ettiğini öğrendi. Çok kıskanmıştı Pahom, “Bütün toprağı alacaklar, bana bir şey kalmayacak,” diye düşündü. Konuyu karısına açıp onun fikrini almaya karar verdi:
    — Millet kapış kapış alıyor toprağı, –dedi,– bizim de on desyatina falan almamız gerek. Başka türlü yaşayamayacağız yoksa. Kâhyanın verdiği cezalardan gına geldi artık.
    Nasıl alacaklarını düşünüp taşındılar. Bir kenarda biriktirdikleri yüz rubleleri vardı, tayı ve arıların yarısını sattılar, oğlanı bir işe yerleştirdiler, kayınbiraderden de biraz borç aldılar ve gereken paranın yarısını denkleştirdiler.
    Pahom parayı aldı, pek beğendiği, içinde küçük bir koru da olan on beş desyatinalık bir toprak seçti, sonra hanımla pazarlık yapmaya gitti. On beş dönüm için el sıkışıp anlaştılar, kaporayı verdi. Şehre inip anlaşmayı imzaladılar, paranın yarısı ödendi, kalanın da iki yıl içinde ödenmesi kararlaştırıldı.
    Pahom’un toprağı olmuştu nihayet. Satın aldığı toprağı hemen ekti; karşılığında iyi de ürün aldı. Bir yıl içinde hem hanıma hem de kayınbiraderine olan borçlarını ödedi. Pahom pomeşçik olmuştu: Kendi toprağını sürüp ekiyor, kendi toprağında ot biçiyor, kendi ormanında odun kesiyor, kendi arazisinde hayvan otlatıyordu.

    Sonsuza dek onun olacak öz toprağını sürmeye, ekine veya otlağına bakmaya gittiğinde sevinçle doluyordu içi. Onun toprağında biten otlar, rengârenk açan çiçekler başkalarınınkine benzemiyordu sanki. Önceden buradan geçerken sıradan bir toprak parçası görürdü; şimdiyse bambaşka bir özellik kazanmıştı toprak.
    Pahom’un keyfi yerindeydi. Köylüler Pahom’un ekinine ve otlağına tecavüz etmeselerdi sorun çıkmayacaktı. Gidip efendice rica etti, ama hiç kimse umursamadı: Bazen çobanlar inekleri çayırına salıyor, bazen de atlar geceleri ekinine dalıyordu. Pahom başlarda hayvanları kovup, sahiplerini affediyor, kimseyi mahkemeye vermiyordu ama sonra bu işten sıkıldı, gidip vilayete şikâyet etti. Köylülerin bunu kasten değil, darlıktan yaptıklarını bildiği hâlde şöyle düşünüyordu: “Onlara izin veremem, yoksa her şeyin kökünü kazırlar. Bir ders vermeli.”

    Sonunda dava açarak bir ders verdi; sonra bir defa daha verdi ve bir iki köylüyü cezalandırdılar. Komşusu olan köylüler Pahom’a gücenmişlerdi; birkaç kere kasten toprağına zarar verdiler. Hatta bir tanesi bir gece korusuna girip on tane ıhlamur ağacını kesti. Pahom korudan geçerken gözüne bir boşluk çarptı. Koruya girince yerde dal parçaları, kesilmiş ağaç gövdeleri, kökler gördü. Canavar adam kenardakileri bile kesmemiş, birini bile atlamadan hepsini sırayla temizlemişti.

    Pahom deliye dönmüştü, “Ah bunu kimin yaptığını bir bilseydim; ondan hıncımı öyle bir çıkarırdım ki,” diye geçirdi içinden. Düşündü taşındı ve “Bunu Semka’dan başkası yapmış olamaz,” diye kararını verdi. Hemen Semka’nın avlusuna koştu, ne kadar aradıysa da bir şey bulamadı, karşılıklı hakaret etmeye başladılar. Pahom’un bu işi Semka’nın yaptığına dair inancı daha da kuvvetlenmişti. Hemen şikâyete gitti. Dava açıldı. Dava çok uzun sürdü ama sonunda delil bulunamadığı için Semka beraat etti.
    Pahom daha da kızmıştı bu işe; mahkeme başkanıyla, yargıçlarla kavga etti.
    — Siz, –dedi,– hırsızları kolluyorsunuz. Onurlu insanlar gibi yaşasaydınız hırsızları beraat ettirmezdiniz.”
    Pahom sadece yargıçlarla değil, komşularıyla da kavga etti. Komşuları onu evini kundaklamakla tehdit ettiler. Böylelikle Pahom’un toprağı geniş ama toplum içindeki yeri dar oldu.
    Tam bu sıralarda köy ahalisinin başka topraklara göç edeceğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Pahom da aklından şunları geçirdi hemen: “Toprağımı bırakıp gidecek hâlim yok, ama bizim köylüler gitse, daha geniş topraklarım olur. Onlarınkini alıp kendiminkine katar, şimdikinden daha iyi yaşardım. Yoksa şu daracık yerde sıkışıp kalacağım hep…”
    Bir gün Pahom evde otururken bir yolcu geldi. Gece onlarda kaldı; yemek verdiler, adamla sohbet ettiler, nereden gelip nereye gittiğini sordular.

    Adam aşağı taraftan, Volga’nın ötesinden geldiğini, orada çalıştığını söyledi. Laf lafı açtı ve sonunda halkın oraya nasıl yerleştiğini anlatmaya başladı. Pek çok hemşiresinin oraya göçüp yerleştiğini, her birine adam başına onar desyatina toprak hibe edildiğini söyledi:
    — Toprak öylesine verimli ki, –dedi yolcu,– çavdarlar öyle bir boy atar ki tarlanın içinde atını göremezsin. O kadar da sık olur ki beş avuç ekince bir demet alırsın. Köylünün biri beş parasız, elleri bomboş, neredeyse çırılçıplak geldiydi, şimdi altı atı, iki ineği var.

    Pahom heyecana kapılmıştı: “Çok daha iyi yaşayabilecekken, neden bu daracık yerde sefalet içinde yaşamalı? Toprağımı, evimi satayım, elime geçen parayla orada kendime yepyeni bir düzen, bir çiftlik kurarım. Burada bu darlık içinde yaşamak bile günah. Yalnız evvela kendim gidip bir bakayım, her şeyi soruşturayım.”
    Yaz gelince yola çıktı. Volga üzerinden vapurla Samara’ya kadar gitti, oradan da dört yüz verst yürüdü. Sonunda aradığı yere ulaşmayı başardı. Her şey yolcunun anlattığı gibiydi. Köylüler geniş topraklara sahipti, her birine adam başı on desyatina toprak verilmişti ve yeni gelenleri de aralarına sevinçle kabul ediyorlardı. Parası olan biri kendine verilen pay haricinde desyatinası üç rubleden dilediğince toprak alabiliyordu; ne kadar istersen o kadar toprak alabiliyordun!
    Pahom bunları öğrendikten sonra sonbaharda evine döndü ve her şeyini satmaya başladı. Toprağını kârla elden çıkardı, evini, hayvanlarını sattı, nüfus kaydını sildirdi, ilkbahar gelir gelmez de ailesiyle birlikte yeni yere gitti.

    Pahom ailesiyle birlikte yeni yere varınca büyük bir köyün kütüğüne yazıldı. Köyün büyüklerine bir ziyafet çekti, belgelerini çabucak çıkarttı. Pahom’u aralarına kabul ettiler, satın aldığı topraklardan başka beş kişilik aileye adam başı onar desyatinadan elli desyatina arazi daha verdiler. Pahom bu topraklara yerleşti, bir sürü hayvan aldı. Eskiye göre üç kat fazla toprağı olmuştu. Üstelik toprak çok verimliydi. Hayatları da eskiye göre on kat iyileşmişti. Sürecek onca toprağı, otlakları olmuştu. İstediği kadar da hayvan alabilirdi.
    Yerleşip düzenlerini kurarken Pahom’a her şey güzel görünüyordu, ama bir süre yaşayıp alıştıktan sonra burası da dar gelmeye başladı. Payına düşen toprağa ilk yıl ektiği buğday iyi ürün vermişti.

    Buğday ekmekten memnundu ama hibe edilen toprak ona az geliyordu. Sahip olduğu bütün topraklar bile yetmiyordu. Buralarda her nedense sadece bir ya da iki yıl ekim yapılıyor, sonra da tarlaları ot bürüyünceye kadar nadasa bırakıyorlardı. Ayrıca böyle toprakları almak isteyen çok olduğundan herkese yetmiyordu. Toprak yüzünden kavgalar çıkıyor, zenginler kendileri ekmek istiyor, fakirler de borçlarını ödemek için tüccarlara satmak zorunda kalıyordu. Pahom da daha fazla buğday ekmek istedi. Ertesi yıl bir tüccardan bir yıllığına toprak kiraladı.

    Fazla ekti ve yine iyi ürün aldı. Ama toprağı köyden epey uzaktaydı ve on beş verst taşımak gerekiyordu ürünü. Sonunda çiftlik kuran tüccarların gittikçe zenginleştiğini gördü. “Demek ki,” diye düşündü Pahom, “Ben de kiralamak yerine toprak almalı ve üzerine bir çiftlik kurmalıyım. Böylece bütün toprağım bir arada olur.” Sonra da nasıl daha fazla toprak alacağını düşünmeye başladı.

    Pahom bu şekilde üç yıl geçirdi. Toprak kiralamaya, buğday ekmeye devam etti. Ürün hep iyi oldu; buğdaylar yetişti, para çoğaldı. Böyle yaşayıp gidebilirdi, ama her yıl birilerinin toprağını kiralamaktan, toprak yüzünden insanlarla çekişmekten gına gelmişti Pahom’a: İyi bir yerde toprak boşalınca bütün köylüler oraya koşuyordu ve herkesten önce kiralamayınca ekecek yer bulunmuyordu. Üçüncü yıl bir tüccarla ortak olarak köylülerden bir otlak kiraladılar; toprağı sürmüşlerdi ki köylülerle mahkemelik oldular, iş de mahvoldu elbette. “Kendi toprağım olsaydı kimsenin karşısında eğilmek zorunda kalmazdım, hiçbir sorun çıkmazdı,” diye düşündü Pahom.
    Kimden toprak alabileceğini araştırmaya koyuldu. Bir köylü buldu. Köylünün beş yüz desyatina toprağı vardı, üstelik darda olduğundan ucuza satıyordu. Pahom adamla pazarlığa tutuştu. Uzun süren bir pazarlığın ardından yarısını peşin, yarısını sonra vermek üzere bin beş yüz rubleye anlaştı. Tam işi bitirecekleri anda yoldan geçen bir tüccar Pahom’un evine uğradı. Çay içip sohbet ettiler. Tüccar çok uzaktan, Başkurdistan’dan geldiğini söyledi. Başkurtlardan beş bin desyatina toprak satın aldığını anlattı. Üstelik tamamı bin rubleye mal olmuştu. Pahom ayrıntıları sordu. Tüccar da anlattı:
    — Sadece önde gelenleri memnun ettim. Yüz rublelik kaftanlar, halılar hediye ettim, iki kilo çay dağıttım, içenlere içki verdim. Desyatinası yirmi kapiğe geldi bana.
    Sonra da tapusunu gösterdi tüccar:
    — Hem de ırmak kıyısında topraklarım. Koskoca bozkır da otlağım.
    Pahom bir sürü soru sordu.
    — Oradaki toprakları bir yıl dolaşsan bitiremezsin, –dedi tüccar.– Hepsi de Başkurtların. Koyun gibi saf bir halk. Neredeyse bedava verecekler toprağı.
    “Madem öyle,” diye düşündü Pahom, “neden burada beş yüz desyatina için bin ruble vereyim, üste de borç altına gireyim? Orada bin rubleye ne kadar çok toprak alırım!”
    Yolu da öğrenen Pahom, tüccarı geçirir geçirmez yola çıkmaya hazırlandı. Evi karısına bırakıp uşağıyla birlikte yola koyuldu. Bir şehirden geçerken iki kutu çay, hediyelik eşyalar, içki ve tüccarın dediği her şeyi satın aldı. Yaklaşık beş yüz verst kadar yol aldılar ve nihayet yedinci gün göçebe bir Başkurt köyüne ulaştılar. Tıpkı tüccarın anlattığı gibiydi. Başkurtlar bozkırdaki bir ırmak kenarında, keçe çadırlarda yaşıyordu.

    Toprak hiç sürülmemişti, ekmek yiyen de yoktu. Büyükbaş hayvanlarla atlar sürü halinde bozkırda dolaşıyordu. Çadırların arkasında taylar bağlıydı; bunları emzirmek için günde iki defa kısrakları getiriyorlardı. Kısrakların sütünü de sağıp kımız yapıyorlardı. Kadınlar kımız ve peynir yapıyor, erkeklerse kımızla çay içmekten, koyun eti yemekten ve kaval çalmaktan başka bir şey bilmiyordu. Hepsi sağlam yapılı, neşeli insanlardı; bütün yazı bayram gibi geçiriyorlardı. Halk tümden cahildi; Rusça bilen yoktu ama tatlı insanlardı.

    Pahom’u görür görmez çadırlarından çıkıp misafirlerin etrafını sardılar. Bir çevirmen buldular hemen. Pahom çevirmene toprak almaya geldiğini söyledi. Başkurtlar buna pek sevindiler, Pahom’u güzel bir çadıra götürüp, altına halılar, kuş tüyü minderler serdiler, etrafına oturup ona çay, kımız ikram ettiler. Bir de koyun kesip pişirdiler. Pahom arabadan hediyeleri ve çayı çıkarıp Başkurtlara dağıtmaya başladı. Başkurtlar buna da pek sevinmişti. Aralarında bir şeyler konuştular, sonra çevirmene aktarmasını söylediler.

    — Seni çok sevdiklerini söylememi istediler, –dedi çevirmen.– Bizde misafirleri memnun etmek, her istediklerini yapmak âdettir, hediyeye hediyeyle karşılık verilir ayrıca. Sen bize hediye getirdin; şimdi söyle bakalım bizden ne istersin, sana ne hediye edelim?
    — Her şeyden çok toprağınızı beğendim, –dedi Pahom.– Bizim oralarda toprak çok az, olanı da hep sürülmüş; sizdeyse hem toprak çok hem de verimli. Böylesini hiç görmedim.
    Çevirmen Pahom’un sözlerini aktardı. Başkurtlar aralarında uzun uzun bir şeyler tartıştı. Pahom ne dediklerini anlamasa da neşeli olduklarını, kahkahayla gülerek bağrıştıklarını görüyordu. Bir süre sonra susup Pahom’a baktılar.
    — Seni mutlu etmek için ne kadar toprak istersen verecekler, –dedi çevirmen.– Sadece istediğin yeri göster yeter, sonra senin olacak.
    Bu arada yine aralarında bir şey tartışmaya başladılar. Pahom ne dediklerini sordu.
    — Bazıları toprak konusunu reise soralım, ona sormadan veremeyiz diyor, –dedi çevirmen.– Diğerleri de reise sormaya gerek yok diyor.
    Başkurtlar tartışırken birden tilki kürkünden bir başlık takmış bir adam içeri girdi. Herkes susup ayağa kalktı.
    — İşte reis, –dedi çevirmen.
    Pahom hemen kaftanların en iyisini çıkarıp ona verdi, iki kilo da çay ekledi. Reis bunları kabul etti ve geçip başköşeye oturdu. Başkurtlar ona bir şeyler anlatmaya başladı. Reis dinledi, dinledi ve başıyla susmalarını işaret edip Pahom’a Rusça olarak:
    — Hayhay, verelim, –dedi.– Nereyi istiyorsan seç. Toprak bol.
    “İstediğim kadarını nasıl alacağım ki?” diye düşündü Pahom, “Öyle veya böyle bu işi güvence altına almalı. Yoksa senin olsun dedikleri yerleri sonra geri alırlar.”
    — Güzel sözlerinize müteşekkirim, –dedi.– Sizde gerçekten epey toprak var ama bana azıcık gerek. Fakat toprağımın neresi olduğunu bilsem iyi olurdu. Hem bir ölçüm falan yapmak, sonra tapu çıkarmak gerek. Ayrıca bugün var, yarın yokuz, kaderimizi Tanrı bilir. Siz iyi insanlarsınız, verirsiniz ama ya çocuklarınız geri alırsa?
    — Haklısın, tapu çıkarmalı, –dedi reis.
    Pahom devam etti:
    — Daha önce yanınıza tüccar geldiğini duymuştum. Ona da toprak hediye etmiş, tapu da vermişsiniz. Bana da aynısını yaparsınız herhâlde.
    Reis, Pahom’un derdini anlamıştı.
    — Hepsini hallederiz, –dedi.– Burada bir kâtibimiz de var, şehre gider, bütün belgeleri mühürletiriz.
    — Ne kadar peki? –diye sordu Pahom.
    — Fiyatlar hep aynı bizde: Bir gün için bin ruble.
    Pahom anlamamıştı.
    — Nasıl yani bir gün? Kaç desyatina ediyor bu ölçü?
    — Biz o ölçüyü bilmeyiz. Biz gün hesabıyla satıyoruz; bir günde ne kadar toprak çevirirsen o kadarı senindir, bir günün fiyatı da bin ruble işte.
    Pahom şaşırdı.
    — İyi de bir günde bir sürü toprak çevrilir, –dedi.
    Reis güldü:
    — Hepsi de senin olur! Yalnız tek şartımız var: Toprağı çevirmeye başladığın yere gün bitmeden dönemezsen paran gider.
    — Geçtiğim yerlere nasıl nişan koyacağım? –diye sordu Pahom.

    — Biz seçeceğin yerde durup bekleriz, sen de gidip bir daire çizersin; yanına da bir kürek alıp istediğin yerde çukur açar, işaret koyarsın; sonradan biz çukurların arasına sabanla çizgi çekeriz. İstediğin kadar büyük bir daire çizebilirsin, fakat güneş batmadan başladığın yere dön. Ne kadar toprak çevirirsen senin olur.

    Pahom çok sevindi. Ertesi sabah şafakla işe başlamayı kararlaştırdılar. Sohbet ettiler, biraz daha kımız içtiler, koyun eti yediler, üstüne de çay içtiler. Gece olmuştu; Başkurtlar Pahom’a kuş tüyü bir yatak gösterip dağıldılar. Ertesi gün ağarmadan toplanıp, başlayacakları yere gitmek üzere sözleştiler.

    Pahom yatağa uzandı, ama gözüne uyku girmiyor, sürekli alacağı toprağı düşünüyordu: “Kocaman bir toprak parçası çevireceğim! Bir günde elli verst çevirebilirim. Bu mevsimde günler bir yıl kadar uzun sürer; elli verstlik alanda ne biçim toprak olur. Kötü kısmını satarım veya mujiklere veririm, iyi kısmını da kendime ayırır yerleşirim. İki tane saban, iki çift öküz alırım, iki de işçi tutarım. Elli desyatinasını sürdürür, geri kalanını da hayvanlara ayırırım.”

    Pahom bütün gece uyuyamadı. Sadece sabaha karşı biraz içi geçti ve bir rüya gördü. Rüyasında yine aynı çadırda yatıyor, dışarıda da birinin sürekli güldüğünü duyuyordu. Kimin güldüğünü öğrenmek için kalkıp dışarı çıktı ve Başkurt reisinin çadırın önünde oturmuş, göbeğini tuta tuta kahkahalar attığını gördü. Yanına gidip, “Neden gülüyorsun?” diye sordu. Fakat adama bakınca bunun Başkurt reisi değil, evine gelip Başkurt topraklarından bahseden tüccar olduğunu fark etti.

    Sonra da tüccara, “Epeydir burada mısın?” diye sordu, fakat karşısındaki artık tüccar değil, vaktiyle evine misafir olan yolcuydu. Pahom bir daha baktı ve karşısındakinin köylü falan değil şeytan olduğunu anladı. Boynuzlu, toynaklı şeytan oturmuş kahkahalarla gülüyor, önünde de üstünde sadece bir gömlekle pantolon olan, çıplak ayaklı bir adam yatıyordu. Pahom adamın kim olduğuna da baktı.

    Yerde cansız yatan adam ta kendisiydi. Pahom’un ödü koptu ve uyandı. Sonra da, “Rüya işte canım,” diye düşündü. Etrafına bakındı: Açık kapıdan ortalığın ağardığını gördü.

    “Gitme vakti geldi, milleti uyandırayım,” diye düşündü. Kalkıp arabada yatan uşağını uyandırdı, atlara koşmasını emredip Başkurtları da uyandırmaya gitti.

    — Vakit geldi, –dedi.– Bozkıra çıkıp ölçmeye başlayalım.
    Başkurtlar kalkıp toplandılar, reis de geldi. Yine kımız içmeye başlamışlardı, Pahom’a da çay verdiler ama o oyalanmak istemiyordu:

    — Gideceksek gidelim, vakit geçiyor, –dedi.
    Başkurtlar toplanıp atlara arabalara bindi ve yola koyuldu. Pahom uşağıyla arabasına bindi, yanına da bir kürek almıştı. Bozkıra vardıklarında şafak söküyordu. Başkurtçada şihan denen bir tepeciğe çıktılar. Arabalardan, atlardan inip toplandılar. Reis, Pahom’a yanaşıp ileriyi gösterdi:
    — İşte şu gördüğün arazinin hepsi bizim. İstediğin yeri seç.
    Pahom’un gözleri parladı: Her taraf çayırdı, toprak avuç içi kadar düz, haşhaş tohumu gibi karaydı, koyaklardaki çeşit çeşit otlar insanın göğsüne geliyordu.
    Reis başlığını çıkarıp yere koydu.
    — İşte işaret, –dedi.– Buradan başlayıp yine buraya döneceksin. Ne kadar toprak çevirirsen hepsi senin olacak.
    Pahom parayı çıkarıp başlığın üzerine bıraktı. Kaftanını çıkardı, yalnızca uzun yeleğiyle kaldı, kuşağını karnının altından iyice sıkılaştırdı, yeleğin eteklerini düzeltti; ekmek torbasını koynuna soktu, matarasını kuşağına bağladı, çizmesinin konçlarını çekti, uşağından küreği aldı, yola çıkmaya hazırlandı. Her taraf çok güzeldi; düşündü, düşündü ama ne tarafa gideceğine bir türlü karar veremedi. “Hepsi bir nasılsa, güneşe doğru gideyim iyisi mi,” diye düşündü sonunda. Yüzünü doğuya çevirdi, biraz gerinip ısındı ve güneşin doğmasını bekledi. “Hiç kaybedecek zamanım yok,” diye düşünüyordu, “Hava serinken daha iyi yürünür.” Güneş doğar doğmaz Pahom küreğini omuzlayıp bozkıra doğru yürüdü.
    Pahom ne yavaş, ne de hı
    zlı yürüyordu. Bir verst kadar yürüdükten sonra durup küçük bir çukur kazdı, daha iyi görünsün diye de çukurdan çıkan kesekleri üst üste yığdı ve yoluna devam etti. Heyecanlanmış, hızını biraz daha artırmıştı. Biraz daha yürüdükten sonra bir çukur daha kazdı.
    Dönüp ardına baktı Pahom. Güneş ışığında şihanla üzerindekiler açık seçik görünüyor, arabaların tekerlekleri parlıyordu.

    Pahom aşağı yukarı beş verst yürüdüğünü düşündü. Sıcaklık artmıştı, yeleğini çıkarıp omzuna attı, yürümeye devam etti. Beş verst daha yürüdü. İyiden iyiye sıcak basmıştı. Güneşe baktı, kahvaltı zamanının geldiğini anladı.

    “Günün ilk kısmı geçti,” diye düşündü Pahom, “Fakat günde dört öğün var, dönüş için henüz erken. Sadece çizmeleri çıkarayım.” Oturup çizmelerini çıkardı, kuşağının altına sıkıştırdı ve tekrar yürümeye başladı. Yürümek kolaylaşmıştı şimdi. “Beş verst daha gideyim, sonra sola dönerim,” diye geçirdi içinden, “Burası çok güzel bir yer, vazgeçersem yazık olur. İlerledikçe toprak güzelleşiyor.” Bir süre daha dümdüz ilerledi. Ardına baktı, şihan güçlükle seçiliyor, üzerindekiler karınca kadar görünüyor, belli belirsiz bir şeyler parlıyordu.

    “Bu tarafa yeterince yürüdüm,” diye düşündü Pahom, “Artık sapayım. Zaten çok terledim, susadım da.” Durdu, bu kez daha büyük bir çukur kazıp kesekleri yine üst üste yığdı, matarasını çıkarıp su içti, sola doğru keskin bir dönüş yaptı. Uzun süre yürüdü, otlar iyice uzamış, sıcak gittikçe artmıştı.
    Pahom yorulmaya başlamıştı; güneşe baktı, tam öğle vaktiydi. “Biraz dinlenmek gerek,” diyerek olduğu yere çöktü; ekmek yiyip su içti. Uzanmak da istiyordu ama uzanacak olursa uyuyakalacağını düşündü. Biraz daha oturduktan sonra yola devam etti. Başta rahat yürüyordu; yemek güç vermişti. Ama hava çok sıcak olmuş, uykusu da gelmişti. Yine de durmadan yürüyor, “Bir günlüğüne buna katlanacağım, sonrası bir ömür keka,” deyip duruyordu.

    Bu yöne biraz daha fazla yürümüştü. Sola saparak yön değiştirecekken önünde sulak bir koyak gördü; burayı bırakmaya acıdı. “Burada iyi keten olur,” diye düşünüp düz yürümeye devam etti. Koyağı çevirince bir çukur kazdı ve sola döndü. Yine şihana baktı: Sıcaktan havada hafif bir bulanıklık olmuştu; bu bulanıklığın arasında bir şeyler titreşiyor, şihandaki insanlar güçlükle seçiliyordu; yaklaşık on beş verst uzaktaydılar. “Ah, kenarları uzunca tutmuşum, bunu kısaltmam gerek,” diye düşündü Pahom. Üçüncü kenarı çevirirken adımlarını hızlandırdı. Güneşe baktı, ikindi yaklaşıyordu, oysa üçüncü kenar için sadece iki verst çevirmişti. Başladığı noktadan da en fazla on beş verst uzaktaydı. “Olmayacak böyle,” diye düşündü, “Varsın çiftliğim yamuk olsun, dosdoğru yürüyüp, gün batmadan yetişmeli. Daha fazla çevirmemeli. Zaten yeterince çevirdim.” Pahom bulunduğu yere hızla bir çukur kazıp dosdoğru şihana yürümeye başladı.
    Dosdoğru şihana gidiyordu ama Pahom artık iyice yorulmuştu. Sıcaktan pişmişti; çıplak ayakları paralanmış, dermanı kalmamıştı. Dinlenmek istiyordu ama imkânsızdı; yoksa güneş batmadan yetişemezdi. Güneş de beklemiyor, batıya doğru alçalıyordu sürekli. “Ah,” dedi Pahom, “Hata mı ettim yoksa, fazla mı çevirdim? Yetişemezsem ne yaparım?” Bir şihana, bir güneşe bakıyordu: Şihan çok uzaklardaydı, güneşse iyice alçalmıştı.

    Pahom güç bela yürümesine rağmen gittikçe hızlanıyordu. Hiç duraklamadan yürüdü, fakat şihan hâlâ uzaktaydı; sonunda koşmaya başladı. Uzun yeleğini, çizmelerini, matarasını, şapkasını yere attı; elinde sadece destek yaptığı küreği kalmıştı. “Ah açgözlülük ettim, her şeyi mahvettim, güneş batmadan yetişemeyeceğim!” Korkudan soluğu kesiliyordu. Pantolonuyla gömleği terden vücuduna yapıştı, ağzı kurudu. Sanki bir demirci körüğü göğsünü şişiriyor, bir çekiç durmadan yüreğine iniyordu; bacakları kesilmiş, kendisinin değilmiş gibiydi. “Yorgunluktan ölmeyeyim sakın?” diye düşündü Pahom ve dehşete kapıldı.

    Ölmekten korksa da durmak gelmiyordu elinden. “Bu kadar koştuktan sonra durursam aptal derler,” diye düşündü. Koştu, koştu… Şihana iyice yaklaştı; Başkurtların onu gayrete getirmek için bağırıp çağırdığını, ıslık çaldıklarını bile duydu. Bu bağırışlar yüreğini tutuşturdu. Var gücüyle koştu; güneş ufka iyice yaklaşmış, hafifçe dumanlanmış ve kan kırmızısı kocaman bir daireye dönmüştü. Neredeyse batacaktı. Güneş batmak üzereydi ama şihan da uzak değildi. Pahom artık şihanın üzerinden acele etmesi için ona el sallayan insanları açıkça görüyordu. Üzerinde para bulunan tilki kürkü başlığı gördü; sonra da yere oturmuş göbeğini tuta tuta gülen reisi. Rüyasını hatırladı Pahom. “Toprak çok,” diye düşündü, “Ama Tanrı üzerinde yaşamama izin verecek mi bakalım? Ah harap ettim kendimi, yetişemeyeceğim!”

    Pahom güneşe bir göz attı; ufka erişmiş, bir ucu kaybolmuştu, diğer ucuysa ufuk çizgisiyle kesilmiş gibi yukarıdaydı. Pahom son gücünü toplayıp ileri atıldı, müthiş bir çabayla bacaklarına hâkim olmaya çalışıyordu; neredeyse düşecekti. Tam şihana varmıştı ki hava kararıverdi. Bir inilti koyverdi Pahom, “Çabam boşa gitti,” diye düşündü. Durmak istedi ama Başkurtların bağrışlarını duydu ve şihanın eteklerinden batmış gibi görünen güneşin yukarıdan hâlâ görülebileceğini hatırladı. Bir soluk alıp şihanın üstüne koştu. Şihanın üstü aydınlıktı hâlâ. Pahom başlığı gördü. Reis başlığın yanı başında göbeğini tuta tuta gülüyordu. Pahom yine rüyasını hatırladı, inledi, dizlerinin bağı çözüldü, öne doğru düştü; elini uzatıp başlığa dokundu.
    — Aferin! diye bağırdı reis. Bir sürü toprağın oldu!
    Pahom’un uşağı hemen yanına koştu, onu tutup kaldırmak istedi. Fakat Pahom’un ağzından kan sızıyordu, ölmüştü.
    Başkurtlar dillerini şaklattılar, Pahom’a acımışlardı.
    Uşak küreği aldı, tam Pahom’a göre bir mezar kazdı: Üç arşınlık toprak parçası yetti Pahom’a” İşte vurgulanmak istenilen, doyumsuzluk hissi ne güzel de anlatılmış bu hikâyede. Bu hikâyede ki ana tema ise, İnsanda ki doyumsuzluk hissi.

    → İlyas: Bu hikâyede vaktiyle çok zengin olan, İlyas’ın yaşadığı olaylar anlatılıyor. Zenginliği tüm halkın dilinde olan İlyas’ın, yaşantısı herkes tarafından kıskanılıyor ve özeniliyordu. Zaman geçtikçe İlyas’ın, maddi durumu kötüleşmeye başladı. Elinde ne varsa kaybetti. Arık İlyas, fakir biri olarak tanınmaya başladı. Yakın bir arkadaşı, ona kendi evinde hizmetçilik yapması teklifini söyledi. İlyas’ın zoruna gitse de, bu durumu kabul etmek zorundaydı.

    Teklifi kabul ederek, karısını da alıp arkadaşının evinde hizmetçilik yapmaya başladılar. Zaman akıp geçerken, İlyas ve karısı Zengin’ken yaşayamadığı huzuru ve sevgiyi şimdilerde yaşamaya başlamıştı. Bir gün çalıştıkları eve, bir misafir geldi. Misafir İlyas’ın, evde hizmetçi olarak çalıştığını duyunca, şaşkınlığını gizleyemedi. Ev sahibinden İlyas’ı ve karısını çağırmasını istedi.

    İlyas ve karısı odaya geldiler ve misafir şu soruyu sordu: “Ne oldu da bu hallere düştünüz?” İlyas olanları anlattı. Misafir bir soru daha yöneltti, İlyas ve karısına: “Peki şu an mutlumsunuz?” İlyas’ın yüzünde bir tebessüm oluştu. Bu sorunun cevabını, karım versin diyerek yanıtladı. Misafir aynı soruyu İlyas’ın karısına sordu.

    Kadın şöyle cevapladı: “Evet mutluyuz, hem de hiç yaşamadığımız kadar huzurlu ve mutluyuz. Zenginken kocamla bir saat bile huzurumuz yoktu. Sürekli iş tantanası, daha fazla kazanç için çalışmak, işçileri sürekli kontrol altında tutmak yani anlayacağınız, yatarken bile iş düşünüyorduk. Şimdi öyle değil, karnımızı doyuracak bir kazanca sahibiz. Eski kadar zengin değiliz, lakin huzurlu ve mutluyuz. Kocam İlyas ile birbirimize daha fazla vakit ayırıyoruz.

    Artık ikimizde birbirimize, hak ettiği değeri veriyoruz…” Bu hikâyede ki ana tema ise, maddi durumun huzur ve mutluluk getirmeyeceği vesselam.

    Evet, hikâyeleri ’de inceledikten sonra, gelelim ‘İnsan neyle yaşar?’ Sorusunun cevabına. Benim kitaptan yola çıkarak varacağım cevap şudur: ‘İnsan inanç ile yaşar vesselam.’

    Saygılarımla…