• LÜTFEN SEKS YAPMAYALIM, BİZ HİTİTİZ

    Elbette bu bölümün başlığı sözcük anlamıyla değerlendirilme­melidir. Eğer bu başlık gerçekten doğru olsaydı Hitit Krallığı, bırakın 500 yıl sürmeyi, asla var olamazdı. Ancak Hitit dünyasında bir dizi cinsel ilişki türü kesin olarak yasaklanmıştı. Cinsel ilişkilerin bir kısmına ise ancak özel durumlarda izin veriliyordu. Kuralların ihlalinin cezası ağırdı.


    Ensest Korkusu
    Ensest, en azından Hatti' nin krallarınca, iğrenç bir şey olarak görü­lüyordu. Kral I. Şuppiluliuma, tabi hükümdarlarından biriyle yap­tığı bir antlaşmada bu durumu açıkça belirtmişti. Bu tabi devlette aile üyelerinin yaptığı 'kaçamaklara' ilişkin raporlara kızan kral, bu uygulamayı yasak etti ve amansız bir uyarıda bulundur: Hatti'de önemli bir gelenek vardır, bir erkek kız kardeşi veya kuzeniyle seks yapmaz. Buna izin verilmez. Bu eylemi ger­çekleştirilen öldürülür. Ancak ülkeniz barbar olduğundan bir erkek kız kardeşi veya kuzeniyle düzenli olarak seks ya­pıyor. Eğer eşinizin kız kardeşi, erkek kardeşinizin eşi veya kadın kuzenlerinizden biri size gelirse ona yiyecek ve içecek ikram edin. İkiniz de yiyin, için ve eğlenin! Ancak ona karşı cinsel bir arzu duymamalısınız. Bu yasaktır ve insanlar bu yüzden idam edilecektir. 1 Hitit kralının kendisine tabi devletlerden birinin geleneklerine ve uygulamalarına karıştığı bu tek durum, Hatti'ye ait topraklarında neresinde olursa olsun Hitit yetkililerin aile içi cinsel ilişkiye karşı katı duruşunu yansıtır. Hitit Yasaları' nda yer alan çok sayıda hüküm, bu tür cinsel suç­ları ve benzeri eylemlere ayrılmıştır. Aile üyeleri arasında cinsel iliş­kinin yasak edilmesi, anne ve oğlu, baba ile kızı, baba ile oğlu, üvey anne ve oğlu (oğlanın babası hayatta olmadığı sürece) ve damat ve kaynana arasındaki ilişkileri kapsardı. Ancak istisnalar da vardı. Ya­salar, bir erkeğin suç işlemediği sürece köle olan iki kız kardeşle ve anneyle yatmasına izin verirdi. Aynı zamanda hısımlar arasında cin­sel ilişkiye de (karı veya kocanın eşlerinden daha önce ölmüş olması durumda) izin verilebilirdi. Hatta bu durum, zorunlu olmamakla birlikte teşvik edilirdi. Bir dulun, kocasının ailesine mensup bir er­kekle evlenmesi bu duruma örnekti: Eğer bir erkeğin bir karısı varsa ve erkek ölürse erkek kar­deşi dul kadını kendine eş alır. (Eğer erkek kardeşi ölürse) kadını babası alır. Babası ölürse kadını (babasının) erkek kardeşi alır. 2 Bu durum İncil'de belirtilen leviratus3 evlilik geleneğini (Latince !e­vir, 'enişte') anımsatır. Tesniye 25:5-6'da belirtildiği gibi, eğer erkek kardeşler birlikte yaşıyorlarsa ve içlerinden biri oğlu olmadan ölür­se, dul kalan eşi aile dışından evlenmemeli ve kardeşlerden birinin karısı olmalıdır. Bu yeni birliktelikten doğal ilk erkek çocuk, kadı­nın ilk kocasının eşinin adını almalıdır. Böylece onun adı İsrail'den silinmeyecektir. Bu hükme eş olan Hitit yasasının amacı, açıkça belirtilmemekle birlikte, büyük olasılıkla merhumun ailesinin dul kadının gelecekteki refahına ilişkin sorumluluk almasını sağlamaktı. Hititlerde seferlerin sıklığı, muharebelerdeki kaçınılmaz kayıp­lar ve sonuçta savaşların geride çok sayıda dul ve kuşkusuz pek çok babasız çocuk bıraktığı düşünüldüğünde, bu türden bir hükmün çoğu kez uygulandığı söylenebilir. Bu evliliğin bir diğer nedeni de devletin zorlaması olmalıdır. Böylece yeniden evlenen ve çocuk do­ğurabilecek yaştaki eş, soyu sürdürebilecekti. Hititlerde insan gü­cünün daima az olduğu göz önüne alındığında, Hitit Krallığı' nda kadının ilk eşinin ölümüne rağmen özellikle erkek çocukların doğu­muna büyük önem verildiği kesindir.


    Zina
    Elbette, kardeşinin karısıyla evlenmek zorunda kalan bir erkeğin halihazırda evli olduğu durumlara da çok rastlanıyor olmalıydı. Hitit krallarının baş kadınlarının yanı sıra çok sayıda cariyesinin varlığıyla kendini gösteren ve Hititlerin seçkin kraliyet çevrelerinin sıkça başvurduğu çok eşlilik veya cariyelik kurumları, yalnızca bu istisnai durumda sıradan halkın kullanacağı bir hak haline gelirdi. Kraliyet dışındaki toplumsal kademelerde, bilgi sahibi olmadığımız başka örnekler olabilir. Ancak Hitit toplumunun büyük bir kısmı (Hammurabi Yasaları'nın yansıttığı Babil toplumunun aksine) tek eşliydi ve çok sayıda yasa zinayla ilgiliydi. Hitit Yasaları'nda yer alan 197. maddeye bakalım. Madde şöyle başlar: Eğer bir adam, bir kadını dağa kaldırırsa (ve ona tecavüz ederse), suç erkeğe aittir ancak eğer adam kadına evinde sahip olursa o zaman suç kadına aittir ve kadın bunu yaşa­mıyla ödemelidir. Bu ayrımın ardındaki mantık Hitit metninde belirtilmez ama çok büyük olasılıkla doğrudan veya dolaylı olarak Hitit hukukunu temel
    Eğer bir adam, kırda nişanlı bir kızla karşılaşır ve ona teca­vüz ederse, adam ölmelidir. Kıza bir şey yapmayın; ölümü hak eden bir günah işlemedi... Adam kızı kırda gördüğün­de, nişanlı kız bağırmışsa da onu kurtaran olmamıştır. (Tesniye 22: 25-27) Bu demek oluyor ki, yardım çağırması olanaksız olan koşullarda saldırıya uğrayan bir kadın masum sayılıyordu. Bu durumun aksine Hitit yasa maddesinin ikinci kısmı, eğer eylem kadının yakındakile­rin yardımını isteyebileceği koşullarda gerçekleşmesi yardım isteme­mesi durumunda (veya olay kadının kendi evinde gerçekleşmişse) kadının rızasının olduğunu ima eder. Böylece kadın cezalandırılır. Neydi bu ceza Evli bir kadından bahseden 197. maddenin ikin­ci kısmında durum açıktır. Eğer kadının kocası, kadını ve sevgilisini eylem halinde yakalarsa ikisini de öldürebilir ve bunun için ceza al­maz. Bir başka ifadeyle hukuk, cinayeti gerçek anlamda meşrulaştır­masa bile göz yumar. Eğer koca olayın hararetiyle öldürme eylemini gerçekleştirmezse, yasadan daha sonra yararlanamaz ve konuyu kra­lın mahkemesine taşımak zorunda kalır. Bu durum 198. maddede açıkça belirtilmiştir: Eğer (koca) (zina işleyen) çifti sarayın kapısına (kraliyet mah­kemesine) götürür, 'karım ölmemeli' der ve onun canını ba­ğışlarsa, sevgilisinin de canını bağışlamalı dır... Eğer ikisi de ölmeli derse, kral (veya onun temsilcisi) ikisini de öldürtebilir veya ikisinin de canını bağışlayabilir. Önemli bir hükme dikkat ediniz. Aldatılan koca karısının canının bağışlanmasını ve sevgilisinin idam edilmesini isteyemez; her ikisi de yaşamalı veya her ikisi de ölmelidir. Eğer her ikisi de idam edilecekse, nihai kararı kuşkusuz karar vermeden önce evlilik dışı cinsel ilişkinin gerçekleştiği koşulları soruşturan kral veya temsilcisi verir. Genel olarak Hitit dünyasında idam cezası gerektiren suçlar görece az sayıdaydı ve zaman içinde Yasalar yeniden düzenlen­dikçe bu sayı daha da azaldı. Bu durum, intikamı temel aldığını söyleyebileceğimiz ve çok sayıda suçun idam cezasını gerektirdiği Hammurabi Yasaları ile tezat oluşturur. Dolayısıyla, Hitit toplu­munda idam cezası verilen suçlar, görece ender görülmeleri nede­niyle çok daha önemli olarak düşünülürdü.



    Hayvanlarla Cinsel İlişkiye Girme
    Bu tür suçlar arasında cinsel sapıklık olarak sayılan eylemler de vardı. Ensest ile domuzlar, köpekler ve koyunlar dahil olmak üzere hayvanlarla cinsel ilişkiye girme idamla cezalandırılan suçlardan­dı. Hitit Yasaları'nın 199. maddesi, bir köpek veya domuzla cin­sel ilişkiye giren kişinin ağır bir suç işlediğini belirtmesiyle başlar. Suçun hükmü kraliyet mahkemesince verilir. Ancak madde daha sonra hüküm konusunda son sözün krala ait olduğunu ve kralın isterse hem insanın hem de hayvanın canlarını bağışlayabileceğini belirtir. Aynı madde, kralın kararı ne olursa olsun 'suçu işleyen krala yaklaşmamalıdır' diye devam eder. Bu durum neden bu ka­dar önemlidir? İlk olarak hayvanlarla cinsel ilişki her zaman ağır bir suç ve hatta ceza gerektiren bir eylem değildi. Örneğin 200. maddede bir erke­ğin at veya katırla cinsel ilişkiye girmesi suç sayılmaz ama yine de bu kişiler krala yaklaşamaz ve rahip olamazlar. Adar ve katırlarla gerçekleştirilen cinsel ilişkinin neden suç kapsamı dışında bırakıl­dığı bizim için soru işaretidir (bu konuda bir fikriniz var mı?). Ne olursa olsun, Hitit hukuku bu ve bir dizi başka konuda, hayvanlarla cinsel ilişkiyi tamamen yasaklayan İncil'le ters düşer. Hitit hukuku, belli hayvanlarla cinsel ilişkiye giren kişileri cezalandırması da, bu kişilerin kralın huzuruna çıkmasını yasak eder. Sözü edilen kişilerin temiz olmadıkları için kralla temas etmeleri veya ona yakın durma­larının engellendiği ve dolayısıyla kralın huzuruna çıkmalarının uy­gun görülmediği neredeyse kesindir. Eğer tanrılar, bu kuralın ihlali nedeniyle intikam alacak olurlarsa kral ve tüm krallık için korkunç sonuçlar doğurabilirdi.

    Meşru Cinsel İlişki Bile Kirli Olabilir
    Bunun dışında, meşru veya gayri meşru, her türlü cinsel ilişkiye yönelik belli yasaklar da söz konusuydu. Kral bile (II. Murşili) ko­nuşma bozukluğunu giderecek bir tedavi ayini öncesindeki gece bir kadınla cinsel ilişkiye girmemesi konusunda uyarılmıştı. Ayinden hemen önceki cinsel ilişkinin, ayinin faydalarını ortadan kaldıracağı düşünülüyordu. 4 Tapınaklarda görevli memurlar, tanrıların huzuruna çıkmadan önce mutlak bir temizlik ve saflığa sahip olmak zorundaydılar. Bu kişilerin tapınaklara girmeden önce cinsel ilişkiye girmesi sorun değildi ancak tapınakta gecelemeden önce cinsel faaliyetin getirdi­ği ve diğer her türlü kiri titizlikle temizlemek zorundaydılar. Tüm geceyi karısıyla geçiren ve dolayısıyla bir tanrının huzuruna temiz olmadan çıkan bir memur yaşamını tehlikeye sokardı. Tanrılara 'temiz olmayan' yiyecekler sunan aşçılar ve yamakların cezası da idamdı ve bir gece önceden seks yapmış olmaları durumunda uy­gulanacak cezayla aynıydı. Güneş doğarken banyo yaparak kendi­lerini temizleyenler ve tanrıların yiyecekleriyle temas etmeden her türlü temizliği yapanların cinsel ilişkiye girmelerine izin verilirdi. Eğer tanrıların yiyeceklerini hazırlayan birinin cinsel ilişkiye gire­rek banyo yapmadığını biliyorsanız ve bunu bildirmezseniz, siz de idam edilebilirdiniz. Meşru ya da gayrimeşru, cinsel ilişkinin kirli olduğu düşüncesi Yakındoğu'da yalnızca Hititlere mahsus değildi. Benzer inançlar, ya­saklar ve cezalar Mısır ve Mezopotamya toplumlarında da görülür. Hitit hukukunda yer alan hayvanlarla cinsel ilişki gibi yasadışı cinsel faaliyetler, toplumun tamamının esenliğini tehlikeye sokacak şekil­de yaygınlaşabilirdi. Dolayısıyla, cinayet dahil çok daha az sayıda insanı etkileyen suçlar için genelde çok daha hafif cezalar verilirken, bu tür faaliyetler için ağır cezalar öngörülüyordu.




    Arzana Evinde Ne Olurdu?
    Bu bölümü sonlandırırken, kısa süreliğine dikkatimizi arzana evi adı verilen bir kuruma verelim. Metinlerde bu tür kurumlara ya­pılan az sayıdaki atıf, bu yerlerin müzik ve eğlencenin bulunduğu, yiyecek ve içecek servis edilen ve konukların gecelediği mekanlar olduğunu gösterir.Bu yerlerin müşterileri kimlerdi? Askerler bu işletmeleri sıkça ziyaret ederler miydi? .Metinlerde Hitit askerlerinin görevlerini nasıl yerine getirdikle­ri anlatılırken, boş zamanlarında ne yaptıkları hakkında neredeyse tek söz edilmez. Ancak bunu anlamak için geniş bir hayal gücüne de gerek yoktur. Hitit askerleri, dinlenme izinlerinin büyük bir kısmı­nı yiyerek, içerek, şarkı söyleyerek ve dünyanın en eski mesleğinin erbaplarını ziyaret ederek geçiriyor olmalıydılar. Çok sayıda askerin toplandığı alanlarda hemen tavernalar, hanlar ve genelevler açılırdı. Hitit metinlerinin biri, Kaşka ülkesine sınır olan kasabalardaki 'ko­nukevlerinden' bahseder. Tavernalar ve hanlar gibi ticari işletmeler çok büyük olasılıkla hem yerli halka hem de bölgede konuşlanan Hitit askerlerine hizmet veriyordu Ancak bu yerler hakkında başka bilgi olmadığından kesin konuşamıyoruz. O halde yeme-içme, müzik ve eğlence ve 'geceleme' yerleri olan arzana evleri neydi? Bu evlerden biri, KAR.KID logogramıyla be­lirtilen bir grup kadınla ilgiliydi. Hitit Yasaları'nda beklenmedik bir anda ortaya çıkan bu terimin uzun süre fahişelerle ilgili olduğu sanıl­dı. Metinde bir arzana evinde bahsedilirken, veliaht prensin de ora­da bulunduğu ve ilginç bir ayin düzenlediği yazılıdır. Prens, ekmek, kek, lapa, süt, bira ve marnuvan adlı bir içecekten oluşan yemeğini yer. Yemekte kendisine 13 KAR.KID kadını eşlik eder. Prens o gece uzanır ve rahipler prensin başının ve ayaklarının iki yanına ekmek somunları yerleştirir ve bedeninin çevresine bira döker. Ardından KAR.KID kadınları getirilir. Kadınlar, öne sürüldüğü gibi prensi ergenlik çağının zevklerine mi hazırlıyorlardı? Ne yazık ki konuyla ilgili bilgi içeren ilk tablet burada sona erer. Olayın devamını anlatan tablet ise henüz bulunamamıştır. O halde daha sonra ne olmuştu? İlk olarak KAR.KID kadınlarının fahişe olmadıklarını kesin olarak söyleyebiliriz. Aksine, Hitit uzmanı Billie Jean Collins bu kavramın bir baba veya kocanın vesayetinde olmayan bekar kadınlar için kullanıldığını söyler. Gerçekten de Collins ve diğer araştırma­cılar Yakındoğu'da kutsal fuhuş düşüncesinin olmadığını belirtirler. Arzana evlerinin taverna, genelev veya içki içilen yerler olmadığı da bellidir. Bildiklerimiz, bu evlerin kutsal ayinler ve festivallerle ilişkili kült mekanlar olduğunu gösterir. Prens için bir arzana evinde ayin düzenlemesi, bu ayinin cinselliğe giriş töreninden ziyade 'rüyaya yatma' töreni olduğunu akla getirir.6 Bu nedenle bölümü olumsuz bir ifadeyle sonlandırmak zorunda­yız. Diğer askerler gibi Hitit askerlerinin de her fırsatta dahil olduk­ları cinsel faaliyetler hakkında elimizde bir kanıt yoktur. Metinlerde fuhuşla ilgili tek bir ifade dahi bulamadık. Hititlerin dünyasındaki gündelik yaşamla ilgili bu büyük boşluğu ne metinler ne de arke­olojik kanıtlar doldurabilmektedir. Eski bir atasözünde belirtildiği gibi kanıtların yokluğu, yokluğun kanıtı anlamına gelmez. Belki de bir Hitit kentinde genelev olduğu tespit edilebilen bir yapı ve bu yapının amacını içeren tabletler bulunursa, o zaman Hititlerin dün­yasının kötücül kısmına ilişkin bilgilerimizi genişletebiliriz.
  • 598 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    Kimsenin okumadığı ama herkesin bildiği kitaplar serisine hoş geldiniz...

    Bugün sizler için misyonerlik görevi üstlenmeyeceğim ya da irşad yapmaya kalkışmayacağım. Papini'nin de dediği gibi: "En derin gerçeklik, her zaman geç ya da en son keşfedilendir." (#38937533) Bu yüzden de sizlere gerçeği anlatmak gibi bir amacım yok. Kişi gerçeği, hakikatı ancak kendi gücüyle bulabilir. Bizler ancak kapıyı gösterebiliriz. Kapıdan geçecek olanlar sizlersiniz.... Gerçeği, okuya okuya ve yavaş yavaş kavrayacak olan kişinin kendisidir.

    Papini insanlık için : " sadece ona tapan ya da onu korkutan kişiden etkilenen bir kadındır." (#38980340) der. Bundan ötürüdür ki bazı dinler de insanları korkutmayı seçiyor zannımca. Bana itaat etmez, benim isteklerimi yerine getirmezsen seni yakarım derler. Ha, bir de sınava tâbi tutuluruz bu şekilde :)
    Tanrı, insanları defalarca yok eder. Bazılarını diğerlerine örnek olması için yapar bunu. Örneğin "ahlaksız" davranışlar sergileyen Sodom ve Gomore bunlardan sadece birisidir. Ya da Vahiy kısmında anlattığı gibi gelecekte insanlar defalarca ama defalarca katledilir, ateşlere atılır. Tüm bunları yapmasının yanında başka bir örnek ise Firavun'dur. Lut kavmi Firavun ve Musa olayı da Kuran'da da geçer. Musa koca bir denizi ikiye ayırır. Arkasından onu takip etmeye çalışan Firavun ise boğulur. Bu noktada ise sorunlu olan 2 nokta vardır.
    1. olarak İncil'de "Demek oluyor ki O dilediğine acır, dilediğinin de yüreğini katılaştırır." (#82581778) denir. Tanrı; Firavun'un yüreğini katılaştırmışsa eğer, Firavun'un buradaki suçu nedir? Ya da Musa'ya Tanrı tarafından acındıysa, Firavun cehennemde yanarken Musa neden cennette kalır? Herkes sınava giriyorsa bazılarına torpil mi yapılıyor? Peki, yapılıyor diyelim bu sefer de Tanrı'nın adil olmasına aykırı değil midir bu? Çünkü Tanrı her şeyiyle iyi ve adil olandır. (Tek Tanrı inançlarına göre...)
    2. olarak Mısır'ı yöneten koskoca bir hükümdarın boğulma olayı hangi tarihi eserde geçmektedir? Yahut Musa'nın kaçışı hangi belgede yazar? Mısır tarihi okuyan birisi bu olayı görebilir mi?

    Sorgulama kısımlarına gelmedik daha bunlar küçük ısınmalar. Ama biz önce İncil neymiş ona bakalım...
    Yeni Ahit ve Eski Ahit isimlerini çokça duymuş olabilirsiniz. Yeni Ahit İncil'dir ve Eski Ahit ise Tevrat ve Zebur dahil İsa'dan önce yaşamış olan birden fazla peygamberin söylediklerini kapsar. Bu noktada İncil yani Yeni Ahit'e kadar gelmiş olanlar hep bir ağızdan İsa'nın geleceğini müjdeler ve İncil ile bu müjde gerçekleşir. Zaten İncil müjde demektir. Hristiyanlar bu olayı mucize olarak nitelendirir. Çünkü, aralarında uzunca yıl farkı olan 2 kitap arasında birbirini tamamlayıcı ögeler vardır. Eski Ahit yazılmış daha sonra 1000 yıl geçmiş ve Yeni Ahit ortaya çıkmış. Ayriyeten ikisi birbirine uyuyor. İşte! Tanrı'nın kanıtı...
    İsa ve İncil tamamlayıcıdır ve "tamamlayıcı" olmak İncil'de geçer. İsa kendinden önceki dinler için ben onları yanlışlamaya değil tamamlamaya geldim der. Eski Ahit ile Yeni Ahit birleşir, tamamlanır ve Kutsal Kitap ortaya çıkar. Bu noktada Hristiyanlar Eski Ahit'i de kabul ederler.

    Peki, İncil değiştirilmiş mi? Olaya bakış açısı şudur: Müslümanların gözünden diyelim bakacak olursak İncil'i kabul etmemek gerekir çünkü İncil değiştirilmiştir.
    Hıristiyanlar ise bunun doğru olmadığını söyler. Hey Gavur Anlatsana kitabında da geçtiği gibi İncil'in İsa'dan Sonra 200 yıllarındaki örnekleri gösterilir örneğin ve "Şimdiki İncil ile tıpatıp aynı denilir."
    Burada kafa karıştıran bir diğer nokta ise 4 tane İncil olduğunu sanmaktır. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna... Bu insanın gerçeği fark ettiğinde tebessüm etmesini sağlar. Çünkü bu isimler 4 farklı incil değildir. İncil'in 4 bölümüdür.
    Barnabas İncil'i diye ortaya atılan ise yukarıdaki kitapta anlatılış şekliyle, gerçek olan İncil değil sahtedir. Ayriyeten çelişkilerle doludur denir. Örneğin İsa'nın 12 havarisi vardır ve bu havariler arasında Barnabas diye birisi yoktur. Ama, Barnabas İncil'inde Barnabas kendisini 12 havariden birisi olarak tanıtır.
    Bu noktada başka bir kafa karıştıran konu ise şudur: İncil değiştirilmiş ise Tanrı buna nasıl izin vermiştir. İncil'de "Doğrusu sizlere derim ki, gök ve yer yok oluncaya dek ruhsal yasadan küçücük bir nokta ya da bir çizgi bile kaldırılmayacaktır." (#82132039) denir. Tanrı güçsüz müdür ki İncil'in değiştirilmesine izin versin? Ya da Müslümanlar kendi kitaplarının kıyamete kadar korunacağını bildiği halde neden aynı korumanın İncil için geçerli olmadığını savunur?
    Her neyse...

    İncil; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna dahil 27 bölüm içerir. Konusu ise İsa'nın doğumu, yaşayışı ve çarmıha gerilişi... Daha sonrasında da mucize olarak dirilmesi ve havarilerine görülmesi. Bu konu 4 havari tarafından anlatılır. Matta kendi gözünden ve kendi cümleleri ile bu olayları anlatır. Daha sonra Markos, Luka ve Yuhanna...
    İsa'nın uzun uzun soyağacı verilir. Matta kısmında (Matta 1: 1-17) İbrahim'den İsa'ya kadar 3'erli halde 14 kuşak sayılır. 42 kuşak yani...
    Luka kısmında (Luka 3: 23-38) ise İsa'dan Adem'e kadar 75 kuşak sayılır.
    Şimdi hesaplama kısmına geçelim Luka üzerinden... İsa'nın doğumunu 0 kabul edelim ve İsa'dan ilk insan olan Adem'e kadar 75 kişi var. Her birisi de 100 (yüz) yıl yaşadı diyelim. Bu noktada ulaşacağımız sonuç İ.Ö 7500 olur. Yani Adem M.Ö 7500 yılında ortaya çıkmış. Ben cömert bir insanım bu sayıya 1 tane 0 daha ekliyorum. M.Ö 75000 (75 bin) diyelim. Adem'den önce hiç insan olmaması lazım ama hayır...
    Arkeoloji ve bilim sayesinde bunun saçma olduğunu görebiliyoruz. Homo Sapiens Sapiens, yani insanların fosilleri 350 bin yıl öncesine gidiyor. (https://bilimvegelecek.com.tr/...ri-fasta-kesfedildi/)
    Bu noktada belirtmem gerekir ki insana en çok benzeyenlerin ne kadar geçmişe gidebildiği bu. Sapiens'ten çıkıp Homo Sapiens'i incelersek daha da geriye gidebiliyoruz. Ee, ben cömert bulunmuştum ve 0 eklemiştim yanına... İncil hesabına göre 75 bin yıl önce insan olmamalı. Bir diğer örnek ise taş aletler üzerinden olabilir. Bugün biz diyelim çatal, kaşık kullanıyoruz. Eskiden de taş aletler kullanılıyor diyerek yola çıkıp bulduğumuz taş aletlere bakalım: Hepsi 75 bin sayısının çok küçük kaldığını gösteriyor. (https://www.bbc.com/...erler-dunya-44806930)
    Bu noktada en güzel sözü Schopenhauer söyler: "Aynı kafada inanç ve bilgi birbiriyle uyuşmaz." (#82417065) Dinle ilgilenecek olan arkadaşlara küçük bir tavsiye, bilime bulaşmayın :)
    İsa'nın doğumuyla ilgili bir diğer noktayı ise kısaca alıntılıyor ve hiçbir şey demiyorum: "İsa Mesih'in doğumu şöyle oldu: Annesi Meryem Yusuf'la nişanlıydı. Onlar bir araya gelmeden önce Meryem'in Kutsal Ruh'tan gebe olduğu anlaşıldı." (#82130544)

    Neyse, biz devam edelim. İncil'in ilk 4 bölümünde İsa'nın doğuşundan itibaren yaşananlar anlatılır. İsa bolca tedavi yöntemi kullanır. Tıp bugünlerde bile o kadar ileri gidip ölüleri diriltemedi mesela... Bu noktada kötürümleri ayağa kaldırmak, kör olanların görmesini sağlamak ve ölüleri diriltmek gibi bolca eylemde bulunur. Alıntı yapmıyorum bu kısımda çünkü her sayfada defalarca görebilirsiniz bunu.
    Peki, sorum şu: Bu kadar iyileştirme gücü olan birisi neden kolu olmayan birisinin kertenkelenin kuyruğunda olduğu gibi kolun çıkmasını sağlamaz. Mesela Deadpool bunu yapıyor: https://youtu.be/Cb6T9L1K86M
    İsa Yahudilerin Kralı olarak çarmıha gerilir. Bu noktada yargılanma sürecinde kendisini "Tanrı'nın Oğlu" olarak tanıtır. Bu kısım ayrı bir kısım ve hiç girmek istemiyorum.
    Çarmıha gerilir, bi' mezara kapatılır. Mezarın üzerine koca bir kaya konulur ve başına da 2 Romalı bekçi atanır. Sonra insanlar şok! İsa bütün bu engelleri aşar ve havarilerinin yanına döner. Sonrasında onlarla beraber kalır ve dünyaya geri döneceği günün geleceğini söyleyerek aramızdan ayrılır.
    İlk 4 bölüm bu şekilde biter ve havarilerinin Hristiyanlığı anlattığı kısımları okumaya başlarız. Antakya, Konya, Selanik vd. yerleri dolaşırlar.

    Son bölüm olan Vahiy kısmında ise Mesih'in dönüşü ve yapılacak olan savaşlar falan anlatılır. Burada önemli bir nokta olarak yaratılış, insanların nasıl yaratıldığı, evrenin nasıl yaratıldığı gibi konular anlatılmaz. Başta söylediğim gibi bu konular Eski Ahit'te geçer ve Hristiyanlar bunu kabul eder zaten.
    Şahsi görüşüm şudur: Yahudiler'in dininin Buda benzeri bir insan olan İsa üzerinden güncellenmesidir Hristiyanlık. Eski Ahit'i kabul ederler ve İsa üzerinden ilerler İncil çünkü...

    Buda benzetmesi yaptım çünkü İncil'i bu öğretileri benimsemiş gibi hissettim. Örneğin birisi sizin yanağınıza vurursa diğer yanağınızı çevirin der.
    "Yargılamayın ki yargılanmayasınız." (#82133066)
    "İnsanların size nasıl davranmalarını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın." (#82133271) gibi sözler söylenir. Başka bir olay ise bi' kadının taşlanması kısmında yaşanır. "Aranızda kim günahsızsa kadına ilk taşı o atsın" dedi. (#82176505) denir İsa için.
    Bu gibi sözler üzerinden hırsızlık yapmamayı, insanlara iyi davranmayı ve güzellikleri tembihleyen bir din denilebilir Hristiyanlık için...
    Tabii, bazı noktaları da vardır ki burada ne demek istiyor denilir: "Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın. Barış değil kılıç getirmeye geldim." (#82134651) der mesela İsa.

    Bu noktada Hristiyanlık ve İslam gibi dinler mecazi, süslü ya da örtülü anlamlar olduğundan bahseder. Biz bir olayı anlayamıyorsak bu bizim cahilliğimizdendir denir. İsa neden barış değil kılıç getirmeye geldi? diye soramayız. Ya da "İyi ürün vermeyen her ağaç kesilip ateşe atılır." (#82131352) kısmını okuduktan sonra Çamların ne günahı var? diye soramayız. Başka bir örnek ise İncil'in Vahiy kısmındandır. Bu kısmın girişinde "Çağdaş okuyucuyu uğraştıran betimlemeler..." ve "Bugün anlaşılması güç olan..." gibi cümleler sarf edilir.

    En sevdiğim filozof olan Schopenhauer filozofların anlatacaklarını en kısa ve basit yoldan anlatması gerektiğini söyler. Süslü anlatımlar, anlaşılmayı zorlaştıran söz oyunlarını hiç sevmez ve gömer. "... ekseriyetle hakikatin peşinden ayrılmayan basitlik her türlü sanatın, güzel olan her şeyin, her türlü düşünsel temsil veya tasvirin temelinde olan bir yasadır." (#82922141) der. Basit olan güzeldir.
    Peki, sorumu soruyorum: Evinize herhangi bir alet aldığınızı düşünün, örneğin televizyon.
    Kullanma kılavuzunu açıp bakıyorsunuz ve televizyon nasıl kullanılır öğreniyorsunuz. Oldukça basit...

    Ufacık bir kalemin bile bir ahahaha şaka şaka... İnsanları "doğru" yola sevk etmesi ve daha da ötesi tüm hayatlarını etkileyecek ve değiştirecek olan bir kılavuz, kitap neden anlaşılmaz olur? Sorum bu kadar basit...

    İncil'in bir diğer mucizesi ise şudur: "İsa ne düşündüklerini bildiğinden onlara, "Kendi içinde ikiye bölünen her krallık yıkılır" dedi." (#82135441)
    Şok, şok, şok! Roma'nın çöküşünü önceden görmüş İsa.
    Roma İmparatorluğu Doğu ve Batı Roma diye ikiye ayrıldıktan sonra her ikisi de yıkılmıştı farklı süreçler sonucunda.
    Yine küçük bir soru: İkiye ayrılan Almanya sonra tekrar birleşti ve hala yaşamaya devam ediyor. Yoksa, ileride Almanya yıkılacak mı?
    "Almanya krallık değil ki be!" mi diyeceksiniz yoksa?

    Başka bir örnek daha verelim: İncil'in Habercilerin İşleri kısmında Petros acıkır ve dama çıkar. Dua eder ki gökten yemek yollansın ve karnı doysun. Bu noktadan sonra gök açılır,çarşafa benzer koca bir nesne iner. Ve asıl nokta geliyor, tepsinin içinde "İçinde yeryüzünün tüm dört ayaklı yaratıklarıyla sürüngenleri ve gökyüzünün kuşları bulunuyordu." (#82178330)
    Sormazlar mı adama, "Be mübarek! Tüm kuş çeşitlerini bile sığdıramazsın o tepsiye."
    Bütün hayvanları nasıl sığdırdın :D

    Diğer iki örnek ise şunlardır: "Güneşin görkemi bir tür, ayın görkemi başka tür, yıldızların görkemi başka türdür. Görkem bakımından bir yıldız öteki yıldızdan farklıdır." (#82585248) denir.
    O dönemlerde yaşamış birisi başını gökyüzüne çevirirse göreceği şeyler bunlardır. Parıl parıl parıldayan yıldızlar, gündüzleri ortaya çıkan Güneş ve geceleri ortaya çıkan Ay.
    O dönemlerde yaşamış birisi nasıl bilebilir ki koskoca gökyüzünün 3 türden daha fazlası olduğunu. Gezegenler, Kuyruklu Yıldızlar ve daha nicesi... Kara delikler bile yeni yeni keşfediliyor :D https://www.nasa.gov/...-image-makes-history
    Tanrı her şeyi bilen ve gören ise, neden gözlerini gökyüzüne çevirmiş ve çıplak gözle gördüklerinden ötesini bilemeyen bir insan gibi davranıyor?

    2. örnek ise İncil'in Vahiy kısmındandır: "Bundan sonra baktım ve güneşte duran bir melek gördüm. Gür bir sesle göğün ortasında uçan tüm kuşları çağırdı." (#82993956) Güneş ile dünya arasındaki mesafe 149 milyon kilometredir. Melek bu kadar uzaktan sesini iyi duyurabilmiş. Güneşten gelen ışın bile dünyaya 8 dakikada varıyor. Kuşlar biraz bekledi galiba sesin gelmesini...
    Ha bir de ses uzayda yayılıyor muymuş?

    Her şey tamam ve bir diğer konuya girmek istiyorum. Müslümanlar neden kabul etmiyor Hristiyanlığı? İsa'nın peygamber olduğunu kabul ediyorlar mesela...
    Bu noktada İncil'in değiştirildiğini savunduklarını söylemiştim ve İncil'de şunlar geçer: "Başka hiç kimsede kurtuluş yoktur. Çünkü göğün altında, insanlar arasında verilmiş başka hiçbir ad yoktur ki, biz onunla kurtulabilelim." (#82177294)
    Başka yerlerde de geçer ve Hristiyanlara göre Mesih İsa'dır. İsa'dan sonra başka bir peygamber gelmeyecektir ve bunu bilirler. Zaten İsa bile peygamber değildir. En son peygamber Yakup'tur onlar için.

    Schopenhauer "... hayatın derin anlamı ve yüksek hedefi kitlelere ancak simgesel bir dille gösterilip takdim edilebilir, çünkü onlar hayatı gerçek anlamıyla kavrayamazlar." (#82406912) der.
    Başta söylediğim haliyle; gerçeği kavrayacak olan sadece sizsiniz. Kendi benliğiniz ile bunu yapmayı da seçebilirsiniz ya da dinlerin size söylediklerini kabul eder ve bu şekilde yaşamayı seçersiniz. Her bir din, Tanrı ya da peygamberler insanları "koyun" olarak nitelendirir ve her bir insanın da çobanlar tarafından güdülmesi gerektiğini söyler.
    Hem Tanrı'nın kullarısınızdır hem de başınızda bulunan yöneticilerin kulu... "Herkes başta bulunan yetkililere bağımlı olsun. Çünkü Tanrı'dan olmayan yetki yoktur. Var olanları Tanrı atamıştır. Bu nedenle, yetkiye karşı direnen, Tanrı'nın düzenine karşı direnmiş olur." (#82582734)

    Sözlerimi bitirmeden evvel uzun ve yorucu bir yolculuğa çıkmaya başlayacağınızı hayal ediyorum. Bu yolculukta çoğunluktan kopup yalnız kalacağınızı hissedebilirsiniz. Çünkü Schopenhauer'in dediği gibi "Din kalabalıkların metafiziğidir." (#82405416) ve sizler de kalabalıklardan uzaklaştıkça koca bir dağın tepesine tek başınıza varmış gibi hissedersiniz. "Asıl büyük kafalar, kartallar gibi yükseklerde, yalnız yaşarlar." (#62614461) O noktaya vardıktan sonra ne yapacağınız ise size kalmış... https://tr.wikipedia.org/...the_sea_of_fog.jpg

    Din, bilim, felsefe ya da her ne olursa olsun; insanlık gelişmekte ve her gün değişmektedir. Sabit olan hiçbir şey varlığını devam ettiremez. Akmakta olan bir nehir, nehir olmasını akması sayesinde sağlar.
    Değişen bu dünyaya kalıcı yasalar ya da davranış biçimleri koymak ise oldukça gülünçtür.

    Geçmişte yaşamış insanların dinleri bize mitoloji olarak aktarılmaktaysa ve biz de onları eğlenerek ve gülerek okuyorsak; bugünün yaşayan dinleri de geleceğin mitolojisi olacaktır.

    Usta yazar Dostoyevski'nin o yıkıcı sözü ile kapatmak istiyorum: "Belki de Tanrı hiç yoktur." (#35635951)

    Belki de... https://www.youtube.com/watch?v=zE7PKRjrid4
  • Hatti'nin Varlığı Tehlikede

    Kral III. Hattuşili' nin bir belgede bahsettiği olayların, on dördüncü yüzyılın ikinci yarısında kendisinden önce kral olan Tudhaliya'nın saltanatına ait olduğu neredeyse kesindir. Belgede bize bir felaket senaryosu sunulur: Eskiden Hatti ülkeleri düşmanlar tarafından yağmalandı. Düşman Kaşka geldi, Hatti ülkelerini yağmaladı ve Nenaşşa'yı kendi sınırı yaptı. Aşağı Ülke'den gelen düşman Arzava da Hatti topraklarını yağmaladı ve Tuvanuva ve Uda'yı kendi sınırları yaptı. Uzaklardan düşman Aravanna geldi ve tüm Gaşşiya Ülke'sini yağmaladı. Uzaklardan düşman Azzia geldi, tüm Yukarı Ülke'yi yağmaladı ve Samuha'yı kendi sınırı yaptı. Düşman İşuva geldi ve Tegarama Ülkesi' ni yağmaladı. Uzaklardan düşman Armarana geldi, o da Hatti ülkelerini yağmaladı. Ve Kizzuvatna kentini sınırı yaptı. Ve Hattuşa kenti yakılıp yıkıldı. Bu metin bizde Hitit topraklarına aynı anda farklı yönlerden büyük saldırılar yapıldığı izlenimini verir. Bu nedenle anlatılan olayları tanımlamak için 'Eşmerkezli İstilalar' terimi kullanılır. Bu terim, istilacılar arasında bir eşgüdüm olduğunu vurgular. Ancak birbirinden bu kadar farklı ve çeşitli düşmanların arasında bu düzeyde bir planlamanın gerçekleşme olasılığı düşüktür. Metinde belirtilen saldırılar gerçekten de yaşanmış olabilir ancak bu dönem büyük olasılıkla uzun bir zamana yayılmış olmalıdır. Bu saldırılar, Hitit toprakları üzerindeki gerçekten de yıkıcı etkiler doğurmuş olmalıdır ancak yazarın bize inandırmaya çalıştığı gibi tüm Hitit ülkesinin harabeye döndüğü olası gözükmemektedir. Aksi halde Hitit Krallığı haritadan silinmiş olurdu. Tudhaliya neticede yitirdiği toprakları geri aldı; demek ki elinde yeni bir savaşı örgütleyebileceği yeterince geniş bir üssü vardı. Metinde verilen izlenime ve bu dönemde Hatti' nin talihi iyi gitmemesine rağmen, krallığın diğer kısımları istila edilmeden önce kaybedilen toprakların geri alındığı anlaşılıyor.Bu dönemde Hitit başkenti de ele geçirilmiş ve yakılıp yıkılmış olabilir. Ancak ondan önce kralın sarayını farklı ve güvenli bir konuma taşıyacak zamanı vardı. Büyük olasılıkla kraliyet merkezi ilk kez taşınıyordu (her seferinde farklı nedenlerle iki kez daha taşınacaktı). Kral nereye gitti? Yanında kimleri götürdü? İlk sorunun en olası yanıtı, kralın sarayını Samuha adlı bir kente taşıdığıdır. Bu kentin kalıntılarını henüz tespit edemedik. Kent büyük olasılıkla krallığın doğusunda, belki de Maraşantiya ırmağının yukarı çığırında veya daha da doğudaki Fırat üzerinde bulunuyordu. Tudhaliya'nın istilacıları püskürtmek ve krallığını geri kazanmak amacıyla başlattığı seferlerin üssünün Samuha olması bu kenti kraliyetin yeni merkezi olduğunu sonucunu çıkarıyoruz. Bu bilgileri kralın intikam savaşındaki ortağı ve tahtın varisi kıldığı Şuppiluliuma (aynı adı taşıyan Hitit krallarından birincisi) adlı bir adamın yaşam öyküsünden öğrendik. Şuppiluliuma'nın oğlu ve ikinci varisi II. Murşili'nin kaleme aldığı bu yaşam öyküsü 'Şuppiluliuma'nın İcraatları' (kısaca Şİ) olarak bilinir. Bu metin, Tudhaliya ve Şuppiluliuma'nın yalnızca yitirilen toprakları geri almadıkları, aynı zamanda Hitit Krallığı tarihinin en önemli döneminin temellerini attıklarını anlatan başlıca kanıttır. Bu metne geçmeden önce, Tudhaliya'nın kuşkusuz en önemli başarılarından biri olan krallığın merkezinin doğuya nakli üzerinde biraz kafa yoralım. Bu durumun gerekliliklerini düşünelim. Hattuşa'nın tüm önemli kurumları, tanrılarının heykelleri, rahipleri, saray görevlileri, milisleri ve nüfusun önemli bir kısmının taşınmasını içeren ve düşman kuvvetleriyle çevrili geniş bir alan boyunca gerçekleştirilen tahliyesi son derece iyi planlanmış ve özenle icra edilmiş bir hareket olmalıydı. Bu yeni konum belli bir zaman öncesinden hazırlanmış olmalıydı zira yeni gelenlerin kuvvetli bir savunmaya sahip olmaları için tahkim edilmişti. Bu başarılı harekat, Hitit krallarının muharebe meydanındaki kazanımlarına eş değerdir. Felaketle sona eren benzer maceralar düşünüldüğünde (aynı şey tahliye için de söz konusu olabilirdi) bu harekatın değerini daha da artırır. Bu durum bana İncil'de geçen, Babil Kralı Nebukadnezar'ın kuvvetleri tarafından kuşatıldığı sırada, Yehuda Kralı Sidkiya'nın Kudüs'ü gizlice terk etmesini ve ordusuyla açık alanda Babil kuvvetlerine yakalanmasını hatırlatır. Sidkiya' nın kuvvetleri bozguna uğrar, kendisi de tutsak düşer ve korkunç bir cezaya çarptırılır. İncil 2.25'e bakınız
  • "Böyle bir 'incil'in varlığından ilk söz eden kişi John Toland'dır. 1718'de basılan bir eserinde Toland, 1709 yılında Amsterdam'da keşfettiği bir 'Yeni İncil'den söz eder ve ekler: 'Bu bir Müslüman İncili'dir...' Ancak Mesih imanlıları arasında bilinmemektedir.