• "Şu lanet kıravatı da bir gün düzgün bağlasam işlerim rast gidecek ama ne mümkün? Boyun bağı işte adı üstünde 'BOYUN BAĞI!!' işime de pek uygun doğrusu. Neye kızıyorsam!? bu 'BOYUN BAĞINI' takmak, ucunuda birilerinin eline tutturup, önüme konan binlerce dosyayı yalamak ve üç kuruş kazanabilmek için onlarca sene okudum, pıııığ!!!" Sabah rutini haline getirdiği ayna hesaplaşmasını bitirip, mırlaya mırlaya dosya çantasını eline aldı, birkaç kötü söz savurduktan sonra, çok sevdiği her gün aşkla gidip, bitiş saatindeyse derin hüzünlere kapıldığı işine gitmek için evinden ayrıldı. Dışarıda her yer her yerdeydi. Çöp kovaları işini pek iyi yapmıyor olacak ki, çöp poşetleri dün geceki domates ve salatalığın düğününde fazla kaçırmış sağa sola kusuvermişler. Asfalt yol yeni yapılmış olmasına karşın çok yıpranmış görünüyordu. Fakat Kara Kedi ikide birde yol yaptığından bahsedip duruyordu bulduğu her mikrofona. Derin bir mır çekerek yoluna devam etti. Yanyana duran ve yolun bir yanını gideceği durağa kadar kaplayan reklam panoları yılların getirdiği yorgunlukla ayakta durmakta güçlük çekiyorlardı, çoğunun beli bükülmüş asfaltı süpürüyordu. Ortalarda bir yerede reklam kağıtlarından biri zorda olsa diğerlerinden daha yeni olduğunu hissetiriyordu. Tam orda kısımda kırmızı daire içine alınmış bir söz dikkatini çekti, havada ki sisten iyi okuyamasada biraz daha yaklaşınca 'BİR PRİMAT SAHİPLENMEK İSTMEZ MİSİNİZ? SATIN ALMA SAHİPLEN!!!' Yazıyor olduğunu gördü. Kırmızı rujlu, kafasında hasır şapkayla, kucağında bir primatı tutan dişiyi gördü. Resimde herhangi bir aşırılık olmamasına rağmen içinde farklı hisler uyandıysa da "Mart'a daha çok var hem daha kendi aç midemizi doyurmadık birde primat mı besleyecez" diyerek gözlerini panodan ayırıp durakta ki yerinde, yine işini aşkla yapan ve hiçbir zaman gecikmeyen Kedikent Belediye Otobüsünü beklemeye koyuldu. Her zaman ki alışkanlıkla gözlüğünü çıkarıp camını kuyruğuna sildi. Tekrar taktığındaysa evden çıktığından beri gözünün önünü bile göremeyecek derecede olan sis birden yok oluverdi. Yanındaki dişilerin yine başka dişileri çekiştirmelerini dinlemeye dalmıştı ki birden birinin kolundaki saate takıldı gözü. Durağa geldiğinden beri o kadar dakikanın geçmiş olduğuna inanamadı kendi kol saatinden ayırırken gözlerini, otobüsün gelmesi gereken saatten yirmi bir dakika geç geldiğini fark etti koşarak kendine hemen oturacak bir yer bulmaya çalıştı ama nafile. Az evvel durakta hiç durmadan konuşanların son iki boş koltuğa oturduğunu gördü. Dişilerin konuşmak ve toplu taşımada yer bulmak konusunda uzman olduğunu düşündü.


    Yarım saatlik bir yolculuktan sonra sonunda iş yerine varmıştı. Etrafta tuhaf çürümüş bir şey kokuyordu. Her taraf kedinin içini karartan garip bir grimsilikteydi. Koskocaman geniş merdivenlerden yukarı çıkarken, bin on iki metre yükseklikteki camları tek tek silmek için hazırlanan kedileri gördü. "Ciğer parası işte n'aparsın" diye iç geçirdi. Nihayet merdivenlerin sonuna geldi. Dönen kapıdan içeri girdi. Her zaman hissettiği o huzurlu duyguyla yine bir kaç kötü söz savurdu. Asansöre yetişmek için koştu, patisini araya sıkıştırmadan içeriye atladı. Üç yüz on bir kat çıkmak için düğmeye bastı. Her çıkılan katta bir derece daha artan sıcaklık, kalabalık ve nefes darlığı eşliğinde çalışma masasına varması on üç dakika yirmi sekiz saniye sürdü. Çantasını bir kenara bırakıp bilgisayar ekranını sağ gözünü kırparak açtı. Hep gördüğü fakat her seferinde tiksintiyle birlikte duyduğu memnuniyet duygusunu hissettiren "Dokuz canının ne istediği değil, müşteri memnuniyeti önemlidir! Sözüne göz ucuyla baktıktan sonra önüne koyulan yığınla dosyayı tek tek okuyup onayladı.

    Vakit eve koşa koşa gitmesini gerektiren o çekilmez ayrılık saatine gelmişti. Kıravatını gevşetip derin bir oh çekerek çantasını koyduğu yerden aldı. Yorgun gözlerle etrafını süzerek asansöre doğru ilerledi. "Ne yapıyoruz biz? Kim için, ne için bu kadar çalışıyoruz? Bir dilim ekmekle de doyarken neden lüks yaşamlar için hatta başkalarının lüks hayatı için çalışmak zorundayız? Neden su içerek susuzluğumuzu gidermek yerine kola içiyoruz? Tuhaf çok tuhaf biz kediler ne ara bu hale geldik? Herkesin kendi cüzi ihtiyacını karşılayabilecek doğal kaynaklar mevcutken hem yaşadığımız dünyayı hemde sınırlı olan ömrümüzü saçma işlerle tüketmek niye?" Beyninde dolaşan gereksiz saçma sorulara cevap aradığı sürede aşağıya inmişti bile. Geniş merdivenlerden yoğun kalabalık eşliğinde inerken durup etrafına bakındı "bunların hepsi özel olduğunu düşünüyor. Hoş, öyle olmasa kafalarına sıkmamaları için hiçbir sebep olmazdı. Oysa biraz daha derine bakınca görüyorsun; parlak renkli ambalajlara sararken gerçekliklerini, özlerinde ne olduklarını gizleyebileceklerini umuyorlar" diye söyledi. Hiç durmadan konuşan beyninin esiri olmuş bir halde yaklaşık bir saat kadar sonra artık evindeydi. Işıkları açmak huyu değildi. Hemen yatağına uzandı. Bir kaç dakika sonra derin bir uykuya daldı. Bir süre sonra bütün evden mırlama sesleri yankılanıyordu... Ve yine sabah, yine boyun bağına bir küfür, yine buharlaşan gözlük camlarıyla ciğer parasının yolunu tuttu...
  • ..... Işte çocuk egitiminin başladığı nokta da tam burasıdır. Nitekim çocuk eğitimi eş seçimiyle başlamaktadır. Bu seçim, çocugun hayatında pek çok yönüyle elzem olacaktir.
  • Dueirfcul
    Dueirfcul Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı'ı inceledi.
    200 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı

    Bukowski’den bahsederek başlamış anlatmaya, yazarlara yazma serüvenlerine en çok da yazmaktan başka bir şeyi kalmayana kadar yazmaya devam edenlere, bu hikayeye hayranım. Ve nasıl kimi aşk öyküleri her ısıtılışlarında ve her tekrar servis edilişlerinde satarsa ben de böyle bir açlık ile tüketiyorum bu çokça benzerleri anlatılan anıları. “İki şansım var, ya bu postanede kalacağım ve delireceğim... ya da istifa edeceğim, yazarı oynayacağım ve açlıktan öleceğim.” İşaretletilen yerlerden ilki. Dediğim gibi yazmaya duyulan tutku, sonsuz güçlükler ve nihayetinde ulaşılan mutlu son benim peri masalım olduğundan belki de, son derece dikkat kesilmiş bir şekilde başladım okumaya ve öyle de devam ettim.

    “Çabalama.” Alışılmış olan öğütler ile ters istikamette buluşacağının ilk izini yine Bukowski’nin mezar taşında bırakmış yazar. Ve hemen arkasından şu an hali hazırda düşünüyor ve inanıyor olduğu şeylerden bahsetmeye başlamış. Bugün içinde yaşadığımız kültür takıntılı bir biçimde gerçek dışı pozitif beklentilere odaklanmıştır diyor ve kendimizi birden bire bizi sarmalayan beklenti yumağının içinde buluyoruz. Daha mutlu, daha başarılı, daha güzel, daha doğal, daha seksi, daha zeki, daha kültürlü, daha sıcak, daha mesafeli, daha ve bir milyon daha daha... Daha’ların yan etkileri üzerine sıcak bir düşünce geliyor bundan sonra. Daha güzel olmayı umarken, günden güne daha çirkin bulmuyor muyuz kendimizi? Ya da daha iyi bir işe girmek için didinirken, kazancımızı arttırma düşleri kurarken gerçekten de daha da ufalmıyor mu banka hesabımız? Durmadan başka şeyin hayalini kurarken hayal ettiğimiz kişi olmadığımızı söyleyip durmuyor muyuz kendimize?

    Evet işte tam olarak böyle yapıyoruz ve olmak isterken, istediğimiz kişiden gittikçe uzaklaşıyoruz. Böyle olmasını istemiyoruz. Uzaklaşmak istemiyoruz. Ama tüm bunları seyre dalıp öyle olmayan bir benin planlarını yapmaya başladığımızda kendimi bir başka noktada buluyoruz, yazarın cehennemden geri bildirim döngüsü diye bahsettiği yerde. Alan Watss’ın “tersine yaşa” felsefesinde. Pozitif bir deneyimi arzu etmenin kendisinin negatif olduğu ve negatif deneyimi kabul etmenin pozitif deneyime götürdüğü yolda ve elbette Albert Camus’un sözlerinde.

    “Mutluluğun nedenini aramaya devam ederseniz asla mutlu olamazsınız. Yaşamın anlamını ararsanız asla yaşayamazsınız.”

    Peki asıl anlatmak için didindiği kısım neresi? Besbelli sorunlara aldırmamamız gerektiğinden bahsetmiyor. Aksine hangi soruna aldırmak istediğimizi seçmemiz için yüreklendiriyor bizi. Süregelen hayatımızda sorunlar ile boğuşurken ve bir yandan da sonsuz istek yağmuruna tutarken kendimizi, bu isteklerin beraberinde getireceği sorunlara istekli olup olmadığımızı soruyor ve en nihayetinde de gerçekten o şeyi isteyip istemediğimizi... Gerçekleri yüzümüze bütün keskinliği ile söyleyen bir süper kahraman fantezisinden bahsediyor ve şöyle diyor.

    “Bu harika olurdu. Ve hastalıklı. Ve hüzünlü. Ve moral düzeltici. Ve gerekli. Neticede hayat hakkındaki büyük hakikatler kulağa en tatsız gelenlerdir.”

    Bana ne söylerdi diye sormadan edemiyor insan? Kapımı çalsa ve iyi günler dileyip gitmeden önce duymaktan hoşlanmayacağım halihazırda biliyor olduğum iyileştirici neyi söylerdi bana? Şimdilik Mark’a söylediklerini hatırlamakla yetineceğim.

    “Sorunsuz bir hayatı umut etme. Öyle bir şey yok. Bunun yerine iyi sorunlarla dolu bir hayat dile.”

    Mutluluğun bu son derece iyi gizlenmiş formülünün de burada olduğunu söylüyor. Sorunları çözmeye çalış. Orada değillermiş gibi yapmak, onlardan kaçmak, kendi boynuna ipi dolayan kurban olmak sadece keyifsiz hissettirir. Ve sonunda sorumluluğu alman gerekir. Olumsuz duygular eyleme geçme çağrısıdır, nedeni bir şey yapmamız gerektiğidir. Bir şey yapma yolunda hangi soruna katlanmaya razıyız? Sonuçta mutluluğa uzanan yol engebelidir ve utançla döşenmiştir. Sonunda eğer sorunu istemiyor, razı olmuyor o şeyi istemeye devam ediyor ama ulaşamıyorsak gerçek bir şeyi istediğimiz ama onu istemediğimizdir. Mücadeleyi değil ödülü istemişizdir. Süreci değil sonucu. Ancak yazarın da söylediği gibi hayat böyle yürümez.

    Ama ödül her birimiz için orada öylece durmuyor mu? Her birimiz istisna, kusursuz başarı örneği olabilecek yürüyen potansiyeller miyiz? Böyle olmamız daha mı iyi? Daha basit sıfatları kabul etmek, kansere çözüm bulacak kişi değil de öğrenci olmak, baskının yükünü azaltmak sahi o kadar korkunç mu olurdu? Her zaman, her koşulda enleri mi kovalamalıyız? Acımızda bile... Peki öyleyse? Yaşamın temel deneyimlerinin tadını daha fazla çıkarmalısınız diyor yazar. Basit bir dostluğun hazları, bir şey yaratmak, ihtiyacı olan birine yardım etmek, güzel bir kitap okumak, sevdiğiniz biriyle yemek yemek...

    Bunların hemen ardından gelen öz farkındalık ve sorgulamalar ile ilgili bölüm beni pek tatmin etmedi. Aslında gündelik yaşamımızın buhranına iyi gelen sade anlatımı sevmiştim ancak belki de bu konu spesifik olarak ilgilendiğim için sorgulamanın derinliğini yeterli bulmadım. Ancak öğüdü yine de hoş, kendine sor. Kendine sor ve sormaya devam et. Kendi kabuğunu aç, altta yatan sebebi bul. Alanda sık sık içsel ve dışsal motivasyondan bahsederiz. Yazar bunlardan iyi ve kötü değerler olarak bahsetmiş ve pek çok ruh sağlığı uzmanının da onaylayacağı üzere içsel motivasyonu, iyi değerleri baz alarak hedefler koymanın kişinin mutluluğu açısından getirilerini anlatmış. Bilirsiniz sonsuz kontrol gücüne sahip değiliz ve dışsal değerler bizim kontrol alanımızın dışına çok rahat çıkabiliyor...

    Pek çok şeyden bahsedilmiş ve ben de kitaptan bahsederken pek çok yere dağıldım ancak artık toparlamam gerek. Kendi hayatımızın sorumluluğunu almak, kerelerce yanılmak, devam etmek, ne kadar değişken olduğumuzu hatırlamak, kendimizi bulmamak, tanımlamamak, değişmek, öğrenmek, ilerlemek, başarısız olmak ve iyileşmek. Evet bu. Okurken çok tatlı yer yer gülümseten ve çok derin olmasa da hayatım ile ne yapıyorum, kendim ile ne yapıyorum, ne kadar süre daha böyle yapacağım diye düşündürten benim için tek solukta biten keyifli bir kitaptı. Samimi bir arkadaşınızla yapılan hoş sohbet tadı aldım. Pek çok yerin altını çizdim, alıntı yaptığı her cümleyi sevdim. En çok da başlamak ve devam etmek üzerine olanları. Öyleyse...

    “Yerine çakılıp kalma. Bir şeyler yap. Devamı gelecektir.”

    Bir şeyler yapalım.
  • 98 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kısacık içinizi ısıtacak kitaplardan birisi. Film tadında deriz ya bazı kitaplara işte bu tam olarak öyle. Ben bu kitapla yazarımızın bana imzalı bir şekilde hediye etmesiyle tanıştım. İyi ki tanışmışım. Bir gün için bile olsa Ömer ile dertleştim, zihnimde Firuze ablayı canlandırdım. Kitap ortamına inanırım ben. Betimlemeleriyle, anlatımlarıyla beni alıp götürsün isterim. 98 sayfacık olsa bunu başardı. İtiraf etmem gerekirse beklentimi çok yükseltmemiştim fakat pişmanım. Başka kitapları çıksa da alsam diyorum. Kitabın içerisinde öyle bir kısım var ki özellikle biz Sakaryalılar Marmara depreminden çok etkilenmiş insanlar olarak bu cümlede de gözlerimizin dolacağına eminim. "Sesimi duyan var mı?" tüylerimizi diken diken eder her defasında. Belgeselini bile izleyemeyiz hatta. Bu konuya değinmesi hatta kitabın bu konu üzerinden yürümesi beni etkiledi belki de. İçindeki yaşanmış aşklar o kadar masum ki. Ayrıca yazarımızın anlatımı son derece akıcı ve sade. Betimlemeler var. Hem iki karakterimizden hemde ilahi bakış açısıyla okuyoruz kitabı. Bölümlere ayrılmış. Biran önce alıp okuyun diyorum. Kitapla kalın.
  • "Ne zor şey, ebeveynin ebeveyni olmak."
    #Hekimoğlu
  • Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
    Allahü teâlâ hepimizi büyüklerin edebiyle edeblendirsin! Şah-ı Nakşibend hazretleri, (Hiçbir edebsiz, Allahü teâlânın rızasına kavuşamaz) buyuruyor. Peygamber efendimiz, (Beni Rabbim terbiye etti) buyuruyor. Hazret-i Âişe validemize, Peygamberimizin ahlakının nasıl olduğu sorulduğunda, (Onun ahlakı, Kur'an-ı kerim ahlâkıdır) buyurmuştur. Yani onun hayatı, sözleri Kur'an-ı kerimin tefsiridir, açıklamasıdır. Her hareketi Rabbimizin rızasına uygundu. O halde Peygamber efendimiz, her hareketiyle, her sözüyle, dinimizin emrini bildiren açık bir kitap gibiydi. İşte onun vârisleri olan Ehl-i sünnet âlimleri de, ona tam tâbi oldukları için kâmil birer mürşid olmuşlardır.

    Din doğru olarak, ancak bir mürşid-i kâmilin sohbetiyle veya böyle bir zatın kitabını okuyarak öğrenilir, çünkü mürşid-i kâmiller de birer açık kitap gibidir. Mürşid görünen sahteleri ise bozuk kitap gibidir, insanı felakete götürür. Bütün muteber din kitapları, İslamiyet'i öğrenmek içindir. Peki Eshab-ı kiram dinlerini öğrenmek için kitap mı okudular? Onların buna ihtiyacı yoktu. Açık kitap yani Peygamber efendimiz önlerindeydi. Öyle bir kitap ki, yanlarında bulunanlar, hem görerek dinlerini öğreniyor, hem de tasavvuf bakımından ilerliyor, yani Resulullah'ın kalbinden çıkan nurlara, feyzlere kavuşuyorlardı.

    Peygamber efendimiz, (Eshabım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olursanız, kurtulursunuz. Eshabımı seven, beni sevdiği için sever, onlara düşmanlık eden bana düşmanlık etmiş olur) buyuruyor. Din büyüklerimiz de buyuruyor ki:
    (İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat'ını okumayan, Eshab-ı kiramın büyüklüğünü anlayamaz. Onların büyüklüğünü anlayamayan da, Peygamber efendimizin büyüklüğünü anlayamaz.)

    İmam-ı Rabbani hazretleri bir mektubunda buyuruyor ki:
    Hiçbir şey sohbet gibi faydalı değildir. Resulullahın Eshabı, sohbetle başkalarından, hatta Veysel Karani'den daha üstün oldular. Halbuki Veysel Karani, son dereceye yükselmiş ve sohbetten başka bütün üstünlüklere sahip, büyük evliya bir zattı. Bunun için, Hazret-i Muaviye'nin yanılması, Resulullah'ın sohbeti bereketiyle, başka evliyanın doğru işlerinden daha hayırlı oldu. Çünkü bu büyüklerin imanları, Resulullahı görmekle, melekle birlikte bulunmakla, vahyi ve mucizeleri görmekle, görerek inanmak oldu. Bu saydığımız üstünlükler, bütün başka üstünlüklerin temelidir, kaynağıdır. Eshab-ı kiramdan başkası bunlara kavuşamamıştır. (1/120)

    Resulullah’a karşı edeb

    Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
    Bütün makamların, hâllerin, kerametlerin hepsi Peygamber efendimize tâbi olmaya bağlıdır. Eshab-ı kiram bu bağlılığın ve kemâlin zirvesindeydiler, çünkü Resulullah ile beraberdiler. Onlardan sonra gelen bütün evliya zatlar, Resulullah efendimizin hâlleriyle hâllendikleri için kemâle erdiler. Peygamber efendimize tâbi olmayan yani Onun bildirdiği itikaddan ayrılan, Onun bildirdiği edeblere riayet etmeyen hiç kimse veli olamaz. Bir kimse, Peygamber efendimize ne kadar benzerse, ne kadar uyarsa, o derece kâmil bir insan olur.

    Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde, kurtulmak için Resulullah’a tâbi olmanın şart olduğunu bildiriyor. O halde Ona uymayan, nasıl Allah’ın sevgili kulu olur? Bunun için, yetmiş iki bid’at fırkasından hiçbir veli gelmemiştir, gelemez de... Yol kapalı çünkü. Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadında olanlar içinde de, takvası en çok olanlar, yani haramdan en çok sakınanlar, ahlâkı en güzel, en cömert olanlar, Resulullah efendimize en çok benzeyenler, kendilerine bildirilse de bildirilmese de, karpuzun güneşin karşısında olgunlaşması gibi kemâle ererler.

    Peygamberimizi sevip, Onun ahlâkıyla ahlâklananlar çok sevilir. Resulullahın çok sevilmesi demek de, Allahü teâlânın çok sevilmesi demektir. Peygamber efendimiz, (Beni Rabbim terbiye etti) buyuruyor. Rab kelimesinin ilah manası olduğu gibi, terbiye eden, yetiştiren manası da vardır. Yani Peygamber efendimiz, (Beni terbiye eden, Allah’tır. Benim her hareketim, Rabbimin arzusu istikametindedir) diyor. Bir âyet-i kerimede Peygamber efendimiz için, (O kendinden söylemez, vahyedileni söyler) buyuruluyor.

    İmam-ı Malik hazretleri, ne zaman Peygamber efendimizden bir hadis-i şerif nakledecek olsa, önce gusül abdesti alıp çamaşırlarını değiştirir, sonra kürsüye çıkardı. Temiz sarığıyla, temiz elbisesiyle, kürsünün iki tarafına sımsıkı tutunur, (Kâle Resulullah...) yani (Resulullah buyurdu ki...) diye söze başlayınca zangır zangır titrer, ancak sakinleştikten sonra hadis-i şerifi söyleyebilirdi.

    İşte Peygamber efendimizden, gayrimüslimlerin ağzıyla, sıradan bir insan gibi bahsetmek, bir Müslümana yakışmaz. Edebe riayet etmek, ihlâsla bahsetmek gerekir. Peygamberimizi anlamayan, tanımayan zaten Müslüman olamaz, çünkü İslamiyet Ona gelmiştir. Onun hayatı, sözleri İslamiyet’in ta kendisidir.
  • Vardır ya yıllar öncesinde belli sıkıntılar yaşayıp ayrıldığınız birini haftalardır, aylardır belki de yıllardır aklınıza işkence edip onun yüzünü ve yaşananları hafızanızdan silmek... Tam sildiğinizi düşündüğünüz anda Eh işte hayat ya bu tekrar onu bir sokakta tekrar görmek. Ancak bu seferki acı daha farklı , bu tıpkı zamanda geçmişe dönüp aynı olayları yaşayıp aynı acıları çekmek ve o kadar işkenceyle hafızanızdan sildiğiniz o yüzü tekrar hafızanıza kazımak... İşte o gün tekrar düne dönmek istersiniz. Ancak yarın tekrar o acıyı yaşayacak olmak da olmaz be...