• Hafif sisli bir havada ve güneşin apartmanların arasından yeni yeni güne merhaba dediği bir saatte, vapura doğru ilerleyen genç adam; jeton gişesinde, yaklaşık iki ay önce ayrıldığı kız arkadaşını görür ve titrek bir ”merhaba” ile konuşmaya başlar. Bu konuşmalar vapurda da devam eder. Adamın; “Hava o kadar da soğuk değil, dışarıda oturalım mı?” sorusuna, kızın “Olur” cevabı vermesiyle birlikte vapurun en üst katına doğru yol alırlar. Birkaç dakika havadan sudan muhabbetlerle geçtikten sonra, adam kıza bir sigara uzatır ve kendisine de bir tane alır. Daha sonra, genç adam birden lafa girer:

    - Biliyorum, bu konuları daha önce hiç konuşmadık ya da konuşamadık diyeyim. Merak etme ama, “Neden ayrıldık biz” sorusunu sormayacağım. Sadece sana söylemek istediğim birkaç şey var, onları konuşmak istiyorum.

    Genç kız; adama bakarak, “Evet seni dinliyorum, devam et” dedikten sonra adam, konuşmasına kaldığı yerden devam eder:

    - Biliyor musun? Ayrıldıktan sonra, seni sigaraya benzetmeye başladım.

    Kız, hiç tahmin etmediği, alakasız bir konuyla lafa girmesinin verdiği şaşkınlıkla, “Ne? Nasıl yani?” der. Adam, önce kıza uzattığı sigarayı ve sonra kendi sigarasını, çantasından çıkardığı çakmak ile yaktıktan sonra:

    - Mesela bir tane sigara yakıyorum ve kül tablasına koyup izlemeye başlıyorum. Kül tablasına dökülen külleri gördükçe; anılarımız aklıma, her biri kül olup acılarıma dönüşüyor sonra. Arada bir elime alıyorum sigarayı ve içime çekiyorum seni. Kendimi zehirlemek için; daha çok, daha çok çekiyorum. Bazen de anıları döküyorum kül tablasına. “Sen zehiri” hoşuma gidiyor, içimi acıtıyor, vazgeçemiyorum; içime çekmeye devam ediyorum. Ağzımdan çıkan her dumanda, ayrılırken bana bıraktığın; son bakışının silueti beliriyor. Her sigaranın oldugu gibi, senin de sonun yaklaşıyor. Ve ben yavaş hareketlerle; ne zaman seni söndürmek için, elimi götürsem kül tablasına, aptalca bir umutla “Nolur yapma!!” diyeceğin zamanı bekliyorum. Ama hiçbir zaman duyamıyorum sesini. “Ve işte bitirdim seni” diyorum. Hayır hayır kendimi kandırıyorum galiba, “Seni böyle bitiremem” diyorum sonra. Ama bakıyorum kül tablasına; evet! Sen oradasın, evet! Anılar orada. Ancak, elimde hala kokun var. Yıkasam da, hiç çıkmayacak bir koku. Anlıyorum ki; bu sigarada, senin çok az bir kısmını bitirmişim. Senden bağımsız bir sen, hep içimde yaşıyormuş. Ve anlıyorum ki, sadece sönüyorsun. Seni ateşleyecek bir “Ben” bekliyorsun sabırla. O “Ben”, çok da bekletmiyor seni. Bir daha yanmaya başlıyrsun. Aniıar,acılar yine bitiyorsun. Yeniden yanıyor ve bitiyorsun. Bu hep böyle devam ediyor; sonunda alışkanlık oluyorsun.

    Genç kız anlatılanları dinlerken tarif edilmeyecek bir duygu yoğunluğu içindeydi. Bir yandan, birisinin bu kadar acı çekmesine üzüntü duyarken; diğer yandan da, kendisinin hala unutulmamış olmasından, haz alıyordu. Aslında kendisi de unutamamıştı genç adamı. Kendi isteğiyle ayrılmıştı ama; sevmediği ya da artık bir şeyler hissetmediği için değil, en yakın kız arkadaşının da, o insana karşı bir takım duygular beslediği için gerçekleşmişti bu ayrılık. Bunu; ne erkek arkadaşı, ne de en yakın arkadaşı biliyordu. Erkek arkadaşına, “Bu ilişkide bir şeyler eksik, ben daha fazla sürdüremeyeceğim, ayrılmalıyız.” diye bir mesaj atarken; kıza, “İlgisiz bir sevgili olmaya başlamıştı günler geçtikçe; çok bunalmıştım. Ve bir gün onu, başka biriyle sarmaş dolaş gördüm. Bu yüzden ayrıldım.” demişti. Böylece, hem erkek arkadaşından, kendine göre, makul bir sebeple ayrılmış; hem de arkadaşına, erkek arkadaşını kötüleyerek, ondan soğumasını sağlamıştı. Kendisinin çok acı çekeceğini bile bile, arkadaşını kaybetmemek için, böyle bir yalanlar zincirine başvurmuştu. Artık hayatını, bu yalanlara göre düzenlemeliydi. Bu yüzden; bu karşılaşmalarında duygularını bir tarafa bırakıp, mantığı ile karar vermek zorundaydı. Geri dönüşü yoktu ve kız da bunun farkındaydı. Bütün ayrıntıları, olası bir karşılaşma için düşünmüştü daha önceden. Adamın anlattıklarını dikkatlice dinliyor ve sözünü bitirmesini bekliyordu. Ve adamla göz göze gelip, “Bitti, bu kadardı!” dermişçesine bakmasından sonra, kız konuşmaya başladı:

    - Açıkçası bu söylediklerin, hiç beklemediğim şeylerdi. Benim, bu açıklamalarına bir yorum yapmamı bekleme. Çünkü bunlar senin kendi düşüncelerin. Her biten ilişkiden sonra, yaşanabilecek duygulardan bu anlattıkların. Şunu söyleyebilirim ama yaşadığımız ilişkide, elimden gelen fedakarlığı gösterdiğime inanıyorum. Seni hiçbir zaman suçlu görmedim, her şey benden kaynaklıyordu. Sonuç olarak, bir şekilde bu ilişki yürümedi ve bitti. Bu kadar basit.

    - Bu kadar mı yani?

    - Evet...

    Genç adam şok olmuştu. Belki, daha ılımlı bir yaklaşım bekliyordu kızdan. Ancak, kesin ve kararlı konuşmuştu kız. Hiçbir umudun kalmadığına, kendini inandırmaya çalışıyordu. Vapur yanaşmıştı iskeleye. Tek bir kelime bile konuşmadan vapurdan indiler. İskelenin sonunda; genç kız, adama sarılarak “Hoşçakal” dedi. Ancak adam, ayrılırken ne sarılmıştı kıza, ne de bir kelime çıkmıştı ağzından. Bir heykel gibi duruyordu kızın karşısında. Kız da, bir tepki gelmeyince; hızla uzaklaşmayı tercih etti. Arkalarına bile bakmadan ayrıldılar.

    Kız, işyerine ulaştı. Yerine oturduktan hemen sonra, cep telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj, eski sevgilisindendi ve şöyle yazıyordu:

    “Hep bu karşılaşmayı ve sana sigara hikayesini anlatacağım günü beklemiştim. Ve o gün, gözlerimin içine bakıp; söyleyeceklerine göre, hayatıma bir yön çizecegime...”

    Genç kız, bu mesajdan hiçbir anlam çıkaramamıştı. Bu mesajı düşünürken; bir mesaj daha geldi:

    “... kendi kendime söz vermiştim. Bugün duyduklarım; beni hayal kırıklğına uğrattı ve ben kararımı verdim:”


    “Sigarayı bıraktım...”
  • Nereden başlayacağımı bilememenin çaresizliğiyle başlıyorum.

    “Söylenecek sözün çokluğu bazen insanı dilsiz bırakır. Tıkanır kalırsınız.” sözünün hakikatine inanarak ama yine de yazmaya çalışarak başlıyorum.

    “Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç. Yazı hariç. Evet tabii, tek teselli yazı hariç.” cümleleriyle biten Kara Kitap’ı anarak, hayatla yazının muhteşem buluşmasına şaşırarak başlıyorum.

    Bozkırkurdu’nu okurken kendini hatırlatan “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyen Ali Şeriati cümlesiyle başlıyorum.

    Daha kitabın ilk sayfalarında kitabın sonundaki Sihirli Tiyatro’daki binlerce kapıdan habersiz “Okudukça zihnimde sayısız odalar açılıyor” demiştim. Bu sayısız odalarda biriken sonsuz kelimelerimi bir düzene sokmak bu yazıyı yazmaya başlamış olan bana hala imkansız gibi görünüyor. Ama başladım devam ediyorum.

    Neden böyle? Kaç kitap, kaç insan, kaç olay bizi şiddetle sarsıp her şeyi en baştan, en derinden düşünmemize, hissetmemize sebep olabilir? Bu gerçekleştiğinde de nasıl kolayca ifade edebiliriz her şeyi?

    Parçalanmış iki ruh içindeki (kurt-insan) Harry Haller'i, onun gerçeklik ve düş algısını, eski ve yeni arasında sıkışıp kalmışlığını, sonsuz yalnızlığını, kendi içinde kaybolmuşluğunu ve bulunma isteğini hissetmek kolay ama ifade etmek zor.

    Hepsi için ayrı bir kitap yazılabileceğini düşündüğüm, okuyup başa döndüğüm paragraflar, cümleler. Bazen sadece bir benzetme, bir kelime.

    Harry Haller, kendi içinde kayıp, gerçeğin içinde, savaşı, teknolojiyi, burjuvayı, siyaseti ve daha birçok şeyi sorgulayan Bozkırkurdu ya da.

    Harry'nin kendi yalıtılmış dünyasında birlikte yaşadığı yazarlar, sanatçılar. Bence hepsi ayrı bir araştırma konusu Harry'i daha iyi kavrayabilmek adına.

    Descartes, Pascal, Shakespeare (Hamlet), Novalis, Dostoyevski, Nietzsche, Sokrates, Dante, Einstein, Baudelaire, Jean Paul, Hamsun, Cervantes ( Don Kişot), Matthisson, Kleist, Platon. Okuyun.

    Haydn, Beethoven, Schubert, Liszt, Wagner, Çaykovski, Gluck, Pachelbel, Hugo Wolf, Chopin, Händel, Bach, Brahms. Dinleyin.

    Mozart ille de Mozart ve onun Sihirli Flüt’ü.

    Düşünde Goethe ile buluşması ve Bozkırkurdu incelemesinde Faust ile sorgulanan iki ruhluluk kavramı:

    "İki ayrı ruh, ah, yaşar göğsümde” sözünü söylerken Faust, göğsünde aynı şekilde Mephisto'yu ve diğer bir yığın ruhu barındırdığını unutmuş gibidir. Nitekim bizim Bozkırkurdu da iki ruh ( kurt ve insan) taşıdığına inanır ve daha bu kadarıyla göğsündeki yeri iyice daralmış hisseder. Göğüs, beden her zaman tektir, içinde barınan ruhlar ise iki ya da beş değil, sayılamayacak kadar çoktur; insan yüz zardan oluşmuş bir soğana, pek çok iplikten dokunmuş bir kumaşa benzer.” Sonsuz ruhlarımıza selam olsun.

    40-62 sayfaları arasındaki Bozkırkurdu üzerine inceleme belki birkaç kez okunmalı. Ki her paragrafı birkaç kere okudum. İnceleme sonrası üzerine yeniden düşünmemiz gereken konular:

    *Çift kişilik * Acı, mutluluk * Bağımsızlık, özgürlük * İntihar * Burjuva ve burjuva içindeki outsider'lar * Mizah * Ben’in bütünlüğü * İnsan

    “Yalnızca kaçıklar için” diye boşuna dememiş.

    Ve;
    Bozkırkurdu’nun gördüğü rüyaların beni götürüp bıraktığı yer hep hatırladığım Ahmed Arif’in Suskun şiirindeki o cümle: “Rüya bütün çektiğimiz.”

    Kendi kuyusundan çıkıp gerçeklerin dünyasına dönmekte zorlanan Harry sonunda Hermine'nin emirlerine uyarak başka bir dünyaya adım atıyor. Çocukluğundaki Hermann'a benzettiği Hermine. Onu çocukluğuna, gençliğine geri götürecek olan Hermine.
    Eski ve Yeni, eski Harry ve yenisi, zıtlıklar ve zıtlıkların uyumu arasında gidip gelen Harry tuhaf bir yolculuğa çıkıyor.

    Bu yolculukta düşlerin mi yoksa yaşamın ve gerçeklerin mi haklı olduğunu sorguluyoruz. Neyin içinde olduğumuzu bilemeyerek.

    Sonra ölümsüzlüğe, Tanrının ülkesine, “ermişler”in dünyasına, bütün aradıklarımızı karşımızda bulacağımız “sonsuzluk” evine gidiyoruz. Yüreğimizdeki özlemle.

    Gerçeğe dönüp sinemada Hz. Musa kıssası seyrediyoruz, sinemayı da sorgulayarak.

    Yeni Harry şenlik yaşantısında, maskeli baloda bireyin kalabalık içine gömülüp yok oluşunu ( Unio mystica/ Mystical union) deneyimliyor.

    Nihayet Harry herkesin giremeyeceği o “sihirli tiyatro”ya, aynada, şimdiye kadar kendini gördüğü Harry’e, bozkırkurduna, bir hayale baktıktan sonra adım atıyor.

    Tam da burda aklıma Necip Fazıl Kısakürek’in Aynalar şiiri geliyor.

    Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik; 
    İşte yakalandık, kelepçelendik! 


    “Ben hiç kimseyim” diyen satranç oyuncusu bana Game of Thrones daki Arya Stark’ın “Noone/Hiç kimse” olma macerasını hatırlattı.

    Kişiliğin kurulmasıyla satranç arasındaki ilişki oldukça etkileyici. Dağılan kişiliğimizin taşlarıyla yeni bir oyun kuruyoruz her defasında, pek çok ruh ve bir yığın ben'le.

    “Bir gün gelecek, ben’in parçalarıyla oynanan bu satranç oyununun daha iyi üstesinden gelecektim. Bir gün gelecek, gülmesini öğrenecektim. ..”

    Belki de hiç öğrenemeyecek.

    Harry’nin karamsar ve karanlık dünyasında bir ışık aramaya çıktım, düşler ve hayaller dünyasında gerçeği sorguladım.

    “Yaşadığımız dünyanın gerçek mi hayal mi olduğunu söylemek zor.” diyerek Boş Ev’de buldum kendimi.

    Şimdi diyorum ki keşke bir "ah" deyip sussaydım. Kim inanır bana.
  • Kitabında yarısına bile gelmeden inceleme yazacağım aklıma gelmezdi. :)
    İsterim ki bu güzel yüreği, herkes tanısın.

    İçimde hep bir boşluk. Bir eksiklik, ne olduğunu bilmiyorum. Arıyorum lakin bulamıyorum. Görmüyorum, gönül gözüm kapalı. Farkına varamıyorum, dünyaya dalmışım... Boğuluyorum. İş stresi, dersler, sınavlar, sağlık sorunları bin bir telaş, hiçbirine engel olamıyorum. Günlerim oflarla, şikayetlerle geçip gidiyor. Huzursuzluğum hala devam ediyor. Boşluk diyorum kendime, ne o, neyin eksikliğini çekiyorum...

    Uzun zamandır instagramdan takip ediyorum Mümine Abla’yı. Fethi Ağabey’imi de onun sayesinde tanımıştım. Nûr içinde uyusun. İkisi de bu dünyada Yaradanın vesile kıldığı yol göstericim oldular. Birini abla edindim, birini ağabey. Önceden olsa vesile kılıp, nasip edene teşekkür etmeyi unuturdum. Ne büyük kayıp...
    Her neyse, yazdıkları o kadar hoşuma gidiyor ki, kalbime dokunuyor. Şükrü, sabrı, kelamları öyle güzel ki... Kendime bakıyorum, yok, hiç biri yok... Üzülüyorum ama geçmiyor, bir şeyler değişmiyor. Halen çırpınıyorum. O kadar çok soru var ki kafamda, yazamıyorum, söyleyemiyorum, dile getiremiyorum. En zor günlerimi geçiriyorum o sıra. Battıkça batıyorum... Günler geçtikçe daha da ağırlaşıyorlar sanki... Sonra bir haber alıyorum, Mümine Abla’nın kitabı çıkmış. Alacağım elbet diyorum. Tatildeyiz o sıra. İstanbul’a dönünce alacağım diye yine planlar yapıyorum kendimce. Bilmiyorum, hala hiçbir şey bilmiyorum... Kaldığımız yer şehre epey uzak. Ağaçlar, kuşlar, su... Doğa işte... Öyle iyi geliyor ki. Birileri, bir şeyler yeniden enerji veriyor sanki. Ağaçlar hep huzur vermiştir bana, hep...
    Bir gün haydi diyoruz şehre gidelim. Derken kitapçıya giriyoruz. Aklımda İnce Hayat. Girdiğim anda kafamı bir çeviriyorum, İnce Hayat. Bir tanecik, orda, beni bekliyor güzelim. Kapıyorum tabii hemen. Başlıyorum okumaya. Yazamadığım, söyleyemediğim sorularım vardı ya hani... Hepsini cevaplıyor Mümine Abla. Bana gelen enerjinin cevabını buluyorum mesela. Ağaçların nasıl böyle iyileştirici gücü olduğunun... Sırlarla dolu hayat, ah hayat. Ne çok şey kaçırmışım meğer. Daha kitabın yarısına bile gelmedim ama koca bi hayat dersi aldım... “Hayatımdaki olumsuzlukların içinde şuursuzca debelendiğim zamanlar”,diyor Mümine Abla, kendimi görüyorum burada. Arkadaşının sayesinde bir kitapla tanışıyor. Başlıyor okumaya. Okudukça çözülüyor bir şeyler. Sorgulamaya başlıyor. Fark ediyor ki, kendine acımaktan öte gidemiyor, aksine daha çok batıyor. Benim söyleyemediklerim dile geliyor adeta... Seviniyorum, çok seviniyorum hem de. Sorularım tek tek cevap bulmaya devam ediyor.
    Diyor ki; “Zira Allah öyle merhametli, öyle lütuf ve kerem sahibi ki her şeye rağmen terk etmiyor beni. Beni de diyorum, beni de etmiyor. Ve devam ediyor “Üstelik bunu yaparken benim o sırada ki kabıma, kalıbıma göre gönderiyor davetini. Basit bir kitaptan mesajlarla mesela.” Tabir-i caiz ise bir şeyler “dank!” ediyor kafamda. Hasılı Mümine Abla cevabını o kitapta buluyor ben ise onun güzelim İnce Hayat’ında. Canım Sait Nursî der ki; “Sebepler yalnız birer perdedirler.” Ve ekler Mehmet Yıldız; “Sebepleri kaldır aradan, zahir olsun yaradan.”
    Şükür, Yaradan’a şükür...
    Daha yolun çok başındayım, daha öğrenecek çok şey var...
    Şifama vesile olan Mümine Abla’ya, sonsuz minnet duyuyorum... Allah onu da en güzel şekilde mükafatlandırsın. Yolunda daim kılsın.

    Hayatın incelikleri nakış nakış işleniyor kitapta... Mümine Abla sayfalara işliyor, ben okudukça kalbime...
    Sadece okuyun diyorum... Neler kaçırdığınızın, Mümine Abla’nın deyişiyle “Anda Sırlanmış Hayat”ın farkına varın.”

    Takip etmek, tanımak isterseniz instagram hesabı;
    https://www.instagram.com/mu.mineyildiz/?hl=tr
  • PENCERE

    İki gündür karşı apartmandaki kadının intihar etmesini bekliyorum. 
    Belki de etmez. 
    Ne düşündüğünü bilmiyorum onun. 
    Gizli kapaklı bir amacı olabilir. 
    İki gün oldu tam. 
    Bir pencere bitince öbürküne geçiyorum, pencere önlerinde durmaktan bir vazgeçsem kurtulacağım. 
    Bütün pencereleri dolaşıyorum; 
    Kadın da o yüksek terasda çabuk, kaygan adımlarla yürüyor. 
    Terasın tehlikeli uçlarına gidiyor. 
    Duvara çıkıp ipleri, çamaşırları geriyor. 
    Gene de güvenim yok. “Benim kendisini penceremden gözetlediğimi bildiği için bu oyuna mahsus kalktı,” diye geçiriyorum kafamdan. 
    Sık sık yarı belinden tramvay caddesine sarkıp aşağıya bakıyor, iki kez art arda “hayır” gibisine başını sallıyor. 
    Bundan onun ölmek istemediği anlamını çıkarıyorum. 
    Gene de kesin değil. 
    Yıllardır umutlanmadım. 
    Yeni bir anı defterime başlarmışçasına ara sıra başımı kaldırıp kadına bakıyorum. 
    O da bana bakıyor. 
    İçimden geçeni okuyor. 
    Bu yüzden kırık bana, 
    Çok kaygılı, ikimiz de iyi değiliz. 
    Kendini kaldırıp atmak için en ufak işaretçik bekliyor benden; benim elimden çıkmış bir insanmışçasına istediklerimi yapıyor, buna karşılık onun ölümünü göreyim istiyor. 
    Oysa kırmızı güllü perdemin ardında, hiçbir şeyi yönetemiyorum, içimden kadının işine karışmak gelmiyor. 
    Önlemek 
    Kurtarmak 
    İstemiyorum... 
    Ne görebilirsem – ne alabilirsem –yaşamından- yetiniyorum bununla; beni görmemesi için perdemin ortasına küçücük bir delik açıp O’nu gözetliyorum. Ayağının biri baştan başa beyaz sargılı; sargının birden al bir renge gireceğini düşünüyorum. Cesedinin pat diye tramvay caddesine düştüğünü – bütün caddeyi kaplayıp aştığını – gelen geçeni durdurttuğunu – sihirli bir iki saniyede cesedin kutsallaşıp büyüdüğünü – her şeyin değişip mutlu bir sona bağlandığını – düşünüyorum. 
    O da aynı şeyleri düşünüyor. 
    Tramvay caddesine bakıp gülümsüyor. 
    Bu gülümseme, ağzının çevresinde yumuşayıp dağılıyor; İçine çevrik bir gülümsemenin bu denli büyüyebileceğini görüyorum ilk kez. İnsanın kendi ölümünü düşündüğü zaman böyle gülebileceğini – kadının da yerde uzanıp yatan ölüsüne sevgi gösterdiğini – kuruyorum. Kendisini terasdan ya da pencereden aşağı atmasında hiçbir sakınca görmüyorum. Tam tersine, bu bana gerçek bir davranışmış gibi geliyor. Birazdan başını, kolunu koparıp dostlarına: Bilemediniz, bakın, neyim ben diyecek ... Saklı kaplı yerlerini açarak başına toplanıp kendisini izleyenlere – yüz – el – diz – parçalarını kösnüyle titreyecek can çekişirken. Bu anlamda bir açıklamaya koşacak herkes, birkaç dakika dayanabilecekler, unutamayacaklar bir daha da... 
    Tramvay caddesinden bomboş geçip giden otobüslere başka bir gözle bakıyorum, bomboş geçip gidiyorlar, boşken dolaşmalarının bir nedeni olmalı diye kurmaya başlıyorum. Onların önüne tanıdıklarımı çıkarıp koyuyorum bir bir – hiç tanımadığım bir adamı itiyorum otobüsün önüne – ayak bileklerine kadar inen siyah paltosuyla bir sağa, bir sola bakıyor – boyu uzayıp kısalıyor – sonra berberden yeni çıkmış koyun başlı bir kadını – keçi, inek, tilki başlı bir sürü insanı itiyorum otobüslerin önüne – hepsi de şaşırıyorlar, yapmacıklaşıyorlar; düşünmemişler böyle bir son kendilerine besbelli... Binlerce ayak olup kaçıyorlar. Kedi ayakları – tavşan ayakları – horoz ayakları – kendi ayaklarım... 
    Beyaz sargılı bir bacak görüyorum sonunda, dizine dek kapalı. Sargıların açılıp çözülüvereceğini, altından bunca aradığım bir gerçeği göstereceğinden kuşkulanıyorum. İyileşmemiş bir yaradaki titrek pembe etler – birleşmemiş kemikler bütünlüğünü sarsıyor, kendi vücudumun her parçasında ayrı ayrı gelip bana dayandıklarını ve sağlam bir düzen kurduklarını düşünüyorum. 
    Kadın bu bacakla terasın duvarına çıkıp yürümeye başlıyor, adımlarını attığı noktadan duvarın bitimine dek olan yol epeyce uzun görünüyor bana. Bir şeyin olup bitmesinden önce hep böyle uzadığını – yavaşladığını düşünüyorum. 
    Birini kaldırıyor ayağının. 
    Bir taş düşecek aşağıya. 
    Kadınla ilgisi yok. 
    Önemsiz bir iş yaparmış gibi atacak kadın kendini aşağıya. 
    Tek ayağının üstünde sallanıyor. 
    Bu sıra, beklenmedik biri – kocaman urunu taşıyan bir adam geliyor sokağın başından – koşarak yetişiyor giriyor son dakikaya – bugünkü günde bu kadar hepsi diyorum, “ağır ve yabancı kişiler olacak yarınkiler”. 
    Kadın kollarını açıyor uçmak istermişçesine. 
    Sol gözünü görüyorum. 
    Tam perdedeki deliğin yuvarlağı kadar. “Bu işi sen yapsan nasıl olur,” diyor. Düşmanmışçasına bakıyor. “Ya cayarsa diyorum atlamaktan? Ya düş ise diyorum, kurduğum bunca şeyler, düzenliğim bozulur yıkılırım.” 
    Kadın gururla pencereme bakıyor, “Ben varım,” diyor. 
    Sargılı bacağının üstünde hopluyor. 
    Geri çekilip tos vuracakmış gibi pencereme koşuyor, alay ediyor benimle, ayaklarının bastığı duvarın çökmesini diliyorum. Büyük bir güç gösteriyor duvar, kadının ayaklarını tutmak için. 
    Ölmesi gerekiyordu oysa. 
    Yerini ve zamanını ondan daha iyi biliyordum. 
    Perdenin önüne çıkıp seslendim: 
    “Haydi atla!” dedim. 
    Elimle de işaret yaptım. 
    Durduğu yerde sallandı. 
    Ağır vücudu duvarın ince çizgisinde ikiye bölündü. 
    Bu sırada alt katlardan bir pencere açıldı. “Hermine!” diye haykırdı başka birisi. 
    Aralıklı tepinmeler oldu. 
    Yukarı doğru çıkan ağlamalar. 
    Yalvarmalar işitildi. 
    Sesler terasa doldu. 
    İlk kez gördüm kadını. 
    Yalancıksız, 
    Perdesiz. 
    İple oynatılan bir kukla gibi geldi pencerenin önüne. 
    Ağzı çarpılmış anlaşılmaz kelimeler söylüyor, benden yardım istiyordu. İki şişman kadın kollarına asılmışlardı silkinip atamıyordu onları. 
    Yenik ve zayıftı. 
    Kadını silkeliyor, konuşsun diye tokatlıyorlardı. 
    O hep bana bakıyordu. 
    Ne istiyordu benden? 
    Onu öylece alıp götürdüler. 
    Yemek odalarında, 
    Mutfaklarda, 
    Sandık odalarında 
    Gene bağırtacaklardı. 
    Yarın terasa çıkıp çamaşır asacaktı, 
    Görecektin yüzünü gene, 
    Çilli kollarını, 
    Çamaşırlarını, 
    İplerini. 
    Pencereme bakıp “artık akıllandım” diyecekti. 
    Günlerdir aklımı kurcalayan yüzlerce ölüm arasından en güzellerini anımsıyordum onun için.
    Kalabalıklara, 
    çan kulelerine, 
    sokaklara 
    bakıp 
    duygulanıyordum... 
    Onun hesabına akşamlara dek pencerenin önünde yalnızlığımı büyütüyordum... 
    Hiçbir şeyden umudum yoktu 
    Denemiştim her şeyi kendi hesabıma 
    Perdenin ucunu tutup sıkıştırıyordum koltuğun arkasına. Kurtulup kapanıyordu günlerce... Onu yeniden koltuğun arkasına sıkıştırıp düşmesini bekliyordum. Alışmıştım buna. Belki de her şeyin anlamı budur diyordum. İlk kez hayal kırıklığına – yenilgiye uğrayacağımdan korkuyordum. Sonra bundan kaçmak için bir neden olmadığını gördüm. Nasıl olsa olacaktı... Yaklaştım perdenin ucuna... 
    Eli elime değiyordu perdenin ucunun 
    Gözlerimi perdeden öte yanlara kaçırıyordum. 
    İnanmak istemiyordum yalnızlığıma 
    Nasıl oluyor da bir şey tutmuyordu beni perdenin ucundan başka? 
    Şimdi taşları çok şekilli bir terasa bakıp kendi vücudumdaki seyirmeleri dinliyorum. Apartmanda her şey yatışmışa benziyor, kırmızı ölüm çiçekleriyle perdenin arkasında: 
    Anı defterime 
    Bir ev 
    Bir cadde 
    Bir bulut 
    Bir Yeşil Şapkalı Adam Çiziyorum. 
    Cadde’de Yeşil Şapkalı Adam, bulutla aynı yöne doğru yürüyor. “İşte başını alıp giden adam bu,” diyorum. – Derin uykulardan – paslı merdivenlerden – pencerelerden – kapı zillerinden kaçan adam bu adam. 
    Eve bakıyorum. 
    İşte o ev bu ev diyorum, 
    Oda bu oda. 
    Kadının kendini astığı ev bu ev, 
    Sandalye bu sandalye, 
    Masa bu masa, 
    Cadde bu cadde, 
    Bu çocuklar 
    O çocuklar. 
    Sonra anı defterime bakıp – bütün bunların yalan olduğunu – kendini kandırmak için Yeşil Şapkalı Adam’ı kendim çizdiğimi – Yeşil Şapkalı Adam’ın da bunu bildiğini – beni kandırmak için penceremin önünden geçtiğini, 
    Bulutun bulut, 
    Caddenin cadde, 
    Evin ev, 
    Yeşil Şapkalı Adam’ın da 
    Yeşil Şapkalı Adam olmadığını 
    Düşünüyorum 
    Anı defterimdeki 
    Bulutu, 
    evi, 
    caddeyi, 
    Yeşil Şapkalı Adam’ı 
    Karalıyorum. 
    Bir başıma her zaman böyle bir oyun oynayıp bozabileceğimi, Yeşil Şapkalı Adam’ın da bu oyunu oynayabileceğini, karşıki kadının, başka başka insanların da başka başka oyunlar oynayıp bozabileceklerini düşünüyorum. 
    Kadının ağzı yana çarpılmış, 
    Bomboş bilinçsiz gözlerle bana bakıyor, 
    “Yardım et,” diyor. 
    Bazı hareketleri yapmasını bilmiyorum. 
    Hava kararıyor. 
    Ölüm çiçekleri altında korkuyorum biraz. Güller morlaşıyor perdede. Uykusuz yatağım – ağır elbise dolabım – saç firketelerim taş gibi duruyorlar. Ne yapsam şimdi? 
    Elimi bir yere saklasam. 
    Kıl inceliğinde duyguları geriyorum çevreme. Örümcek gibiyim ölüm çiçekleri hava kararıyor. 
    Ne yapsam şimdi? 
    Tuzluğu dışarıdan alıp getirsem mi? 
    Sofra kurulmayacak, bir işe yaramayacak olduktan sonra? 
    Getirmesem de olur. 
    Belki de olmaz. 
    Bilmiyorum. 
    Yeni yeni belliyorum bazı düşünceleri. 
    Evin içini koca bir leke gibi kaplıyorum. 
    Galatasaray’dan Tünel’e otobüsler geçiyor. 
    Çiçek Pasajı’ndan mor kurdeleli yaşantılar çıkıyor – 
    Ölüm gülleri, 
    Beyaz zambaklar, 
    1890 Sent Pülşeri üniformalı yetim kız öğrenciler başlarında ürkünç okul şapkaları... 
    Karanlıkla aydınlığın kesiştiği saatte ölümlü caddede tuhaf gülümsemeli afişler ortaya çıkıyor, gittikçe büyüyen kalabalık garip bir hışırtı çıkararaktan yürüyor. 
    Yeşil Şapkalı Adam Aralarında 
    Şapkasını çıkarıp çıkarıp sallıyor. 
    “Sen de gelsene,” diyor 
    Yarı belime kadar karanlığa sarkıyorum, gürültüyle düşüp parçalanmaya başlıyorum.
  • Yeniden merhabalar güzel bir inceleme okuyacağız diye umutlanmış olabilirsiniz evet ama benim adam gibi bir inceleme yazabilmem için kırk fırından da fazla ekmek yemem lazım. Yazmaksa yazarın da kitapta bahsettiği gibi "Oysa şimdi aklımdakileri kağıda geçirdiğim sırada doğru sözcükleri seçmenin deneyimsiz biri için ne kadar zor olduğunu ve en basit kavramın bile ne denli yanlış anlaşılma ve çift anlamlılık olasılıkları taşıdığını ayrımlamaya başlıyorum ." yani oldukça zor oldu. Ama deniyorum yazamam deyip kestirip atmaktansa uğraştım olmadı demek daha yakın geliyor bana. Sonuç olarak bunu yazdım evet ama bu benim sadece ilk inceleme yazım değil yazdığım ilk yazı,tabi ilkokulda türkçe sınavlarındaki o son 20 puanlık sorular için yazdıklarımdan sonra, o yüzden uyarılarınız, önerileriniz ne varsa hepsine açığım:))

    Öncelikle şunu söylemeliyim ki buraya geliş sebebimle geldikten sonra okuduğum ilk kitabın olağanüstü bir gece olması aşırı manidar olmuş. Tıpkı benim gibi kendini arayan bir kahraman var kitabımızda. "Gülerek, sohbet ederek dalgalanan bir insan kalabalığının ortasında ben kendi kendimi arıyordum, içimdeki o yitik insanı arıyordum, idrak edişin o büyülü sürecinde yılları yoklayarak gerilere gittim."..
    Düşünün ki ailenizden yüklü bir servet kalmış genç yaşınızda her şeye sahipsiniz neler yaparsınız? Bizim hikaye de böyle başlıyor işte, zengin olan elit adamımızda hırs denen şeyden eser yok sadece yaşıyor ne isterse elde ediyor günler,aylar, yıllar, ömür böyle geçiyor anlayacağınız derken bir gün farkediyor duygusuz donuk bir insana dönüştüğünü hiçbir şeyden aslında zevk almadığını, bunu farkettiğinde kendine üzülmüyor bile. Kendini bulması ise sıradan bir pazar olarak başlayan o olağanüstü gece de oluyor, suçla tanıştığı o gün saat üçü on altı geçe...
    Etrafında kalabalıklar olsa da yalnız oluşu , hissizliği ve işlediği ilk suçla içinde kabaran o duygular öyle güzel betimlenmiş ki insanın çoğu kez kendini bulduğu bir kitap çıkarmış ortaya Zweig.

    Ve son olarak da, "Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”
    Herkese sevgiler, saygılar.
  • "Sanki bilgelik kupasından içmemiştim de, içine düşmüştüm."

    Dünyamızda sadece 42.5 yıl gibi kısa bir zaman zarfında yer bulan Søren Aabye Kierkegaard için ne söylesem eksik kalır, onu bilerek başlıyorum bu yazıya. Kierkegaard, o bilgelik suyunun içine düşmüş, bize de kendisini okuma fırsatı ve kendisinin hayatımızı aydınlatma fırsatı tanıdığı için ne kadar şükran duysak azdır.

    Bu yazıda detaylı bir inceleme yapmayacağım, onun yerine ilham verici olması muhtemel olan, Kierkegaard'ı tanıtabilecek olan kısa bir derleme yapmayı umut ediyorum.

    "Filozofların bize insanlığın içerisinde bulunduğu resmetmesine, buna ek olarak nasıl bir yaşam sürmemiz gerektiği konusunda da tavsiye vermesine alışkınızdır. Kierkegaard birincisini yapar ama ikincisini yapmaz."

    Yazar Susan Anderson "Kierkegaard Üzerine" isimli kitabında böyle yazar. Filozofların -özellikle  Almanların- sıklıkla 'nasıl yaşamamız gerektiği' konusunda yazdıklarını okuyoruz. Bu bana göre hadsizce bir çabadır, belki bir filozof için bundan vazgeçmek zor olabilir ama bunun yardımcı olduğunu söyleyemem. Kierkegaard'ın kendi ifadesine bakalım:

    "Eğer tüm varlığımla bir şeye bağlanmışsam, tüm yaşamımı onunla bütünleştirmişsem o şey benim için doğrudur. Neyin gerçek olduğu belirli bir derecede önemlidir. İnandığım şey nesnel olarak yanlış olsa bile öznel olarak doğru olabilir."

    Kierkegaard'ın temel olarak 'bireyci' olan felsefesinin yapısını da böylece görüyoruz. Zaten üstadın, hayatı boyunca karşı koyduğu Hegelci felsefe ve kilise dini de bu öznelliğe karşı, nesnel gerçekliğin yanında. Kierkegaard'a göre ise geçerli olan bir nesnel gerçeklik yok. Bir başka ifadesine bakalım:

    "Yaşamın biçim sayesinde değil, biçimin yaşam sayesinde kavranıldığı her daim hatırlanır. (...) Yaşama gelince, onun soyut değil, son derece bireysel bir şey olduğu unutulmamalıdır."

    Özet olarak 'boş kafalı' olarak gördüğü Hegelciler'in 'yaşam düzeni'ne dair yeni olarak sundukları öneri, skolastik düşünceden öteye gidemez. Bu da Nietzsche'nin de işaret ettiği gibi 'değer krizi'dir. Bireysel olan yaşamı çıkarırsak ne kalabilir ki geriye, ne anlamı olabilir öyle bir yaşamın?

    Kierkegaard üzerine en büyük araştırmacılardan biri olan Alastair Hannay'ın sözlerine bakalım: "(Kierkegaard'ın söylemek istediğinin özeti) herkesin yaşamının anlam ve değeri; insanın dünyada, hem dışarıda hem de kendi ruhunun 'karanlık ihtirasları' içinde karşılaştığı ve katlanmak zorunda kaldığı 'yaratılışın öfkeli elementleri ve güçlerinden' değil, yaratılışın kaynağından aldığını kabul etmeye istekli ve bunu başarabilecek nitelikte olduğunun ispatıdır."

    Neden öfkeli elementler olsun ki? Kierkegaard'a göre hayat öfkeye değil, kahkahaya bağlıdır:

    "Başıma harika bir şey geldi. Göğün yedi kat yukarılarına çekildim. Tanrılar orada oturuyorlardı. Bana özel bir lütufla bir dilekte bulunma ayrıcalığı bahşedildi. 'Ne dilersin?' dedi Merkür. Bir an şaşırdım kaldım. Sonra tanrılara şu şekilde hitap ettim: 'Çok saygıdeğer çağdaşlar, dileğim tek şudur ki, kahkaha hep benden yana olsun.' Tanrılardan hiçbiri tek kelime etmedi; hepsi gülmeye başladı. Bundan dilediğimin kabul edildiği sonucuna vardım ve anladım ki tanrılar kendilerini zarafetle nasıl ifade edeceklerini biliyorlardı; zira ciddi bir tavırla, 'Dileğin kabul oldu' demek onlara pek yakışmazdı."

    Ona göre, tüm kötülüklerin anası sıkıntıdır. 'Kaygı' ona göre kötülük değildir, bunu "Kaygı Kavramı" kitabında da uzun uzun anlatır zaten. "Sıkıntı" dediği şeyi atlatmak için de dönebileceğimiz tek yol, eğlenmedir. Eğlenmek için de aylaklık yapmamız gerekir. Kendim de asla "Çalışmak bana iyi geliyor." diyen insanları anlamadım. Kierkegaard'a göre, "Çalışmak sıkıntıyı zayıflatabilir ama aylaklık hissini kesinlikle öldürür, bu da eğlenceyi ve kahkahayı bitirir ve sıkıntıyı yeniden doğurur."

    Goethe'nin ölümsüz eseri "Faust"a gönderme yapan William Heinesen'in şu ifadesi de benim çok hoşuma gider:

    "Kierkegaard, geniş anlamda tinsel bir tip olarak Mephistopheles kategorisine girer. Goethe'deki şeytanın işgüderi gibi, aynı esnek yetenek ve yorulmak bilmezlikle uygulamaya koyduğu üstün bir anlağa sahiptir. İkisi de, hazırcevaplıkları, cüretleri ve baş döndüren yöntemleriyle karşı koyulmazdır. Aslında Kierkegaard şeytanı bile geride bırakır; akla kendi silahlarıyla saldırma sanatında rakipsizdir. Yalnızca Mephistopheles değildir, aynı zamanda insan, Faust'tur da."

    Kierkegaard'ın 'akla kendi silahlarıyla saldırması' hususunda 'müstear isimlerin' de ona epeyce yardımcı olduğunu söyleyebiliriz. Üstad, yazdığı büyük eserleri Victor Eremita, Johannes de Silentio, Johannes Climacus, vs. müstear isimlerle imzalamıştır. Bu müstear isimler, tinsel anlamda kendisine geniş bir hareket alanı kazandırdı ve dünyayı farklı bakış açılarıyla görme şansını elde etti.

    Kierkegaard, kendi ifadesiyle hayata bakışını şöyle görür:

    "Hayata bakışım tek kelimeyle anlamsız. Kötü bir ruhun, burnumun üzerine bir gözlük oturttuğunu varsayıyorum, bir camı dev gibi büyültüyor, öbür camı aynı derecede küçültüyor."

    Daha sonra, Camus'nun "saçma" olarak geliştirdiği düşünceyi akıllara getiriyor. İşte Kierkegaard'ın dünyamızı neden bu kadar iyi okuduğunu da bu cümlede görüyoruz. Şimdi de Nur Beier'e bakalım:

    "Modern insanın içindeki fırtınaları, kendisi ve dış dünyası karşısındaki varoluşsal sorunlarını görüyoruz onlarda, ve hepsinde hepimizden bir parça var; hepimiz bir parça 'ya-ya'cıyız. Bu bizi zihinsel olarak ileriye götüren güç de."

    ...ve son olarak da kendisi için en beğendiğim ifade:

    "O bizi dünyanın kötü şekilde hayal kırıklığına uğrattığı, normalde bizi ayakta tutan duygularımızın yanılsamalarına yenilip içine düştüğümüz karanlıkları çok iyi anlayan bir arkadaşa ihtiyacımız olduğu zamanlarda yönelebileceğimiz, onları dağıtacak az sayıdaki filozoftan biridir."

    Not: -"Korku ve Titreme'nin bölümlerinden biri 'İbrahim'i Övme Söylevi' adını taşımaktadır. Başlıkta ona gönderme yapılmıştır-
  • Yazar: Melike
    Hikaye Adı : Çarpma Şiddeti
    Link: #30435257

    I

    Saat 21.15
    Dünyanın sancısını kucaklayan onca insana az da olsa dokunabilmenin verdiği huzurla yola çıkacaktım. Yaptıklarım için minnettar kaldıklarını söyleyip beni yolcu ettiklerinde, kafamda tek bir soru vardı. Yeterince iyi kalpli ve cesur olabildim mi?

    Bir yardım şirketinde çalışmaya başlayalı beş yıl oluyor ancak yardım yaptığımız bu çaresiz insanlara dokunalı yalnızca bir ay oldu. Bu bir ay kendimi gerçekten bulduğum, huzuru içimde hissettiğim, en özel zamanları içinde taşıyor. Ben, artık dünyanın da gerçekten benden hoşnut olduğunu buraya geldikten sonra anladım. Üstelik dünya, bunu bir biletle yaptı. Bir de gitmesi gereken asıl insanlar yerine beni cesaretlendirerek.

    Bu bilet sayesinde uzun bir gemi yolculuğuna çıkacaktım. Bu yolculuk öncesi hayatımda birçok kırılma yaşamıştım. Başka başka insanların yarasını sarmak için önce kendi yaranızı kanatmanız gerekir. Acıya duyarlılığım azalmıştı. Gidişatım kötüydü farkındaydım, farkında olduğum için her şeyin normal seyrettiğine hala inanıyordum. Yolculuğum böylesi bir zamana denk geldi. Acı yok, his yok, sadece ama sadece çözülemez bir ben vardı içimde.

    Giderken yol çok uzun geldi. Bu iyi bir şeydi. Çünkü bir histi. Hislerim hala ayaktaysa az biraz insanlığım kalmış demekti. Şimdi dönüyorum ve yol bu defa oldukça kısa geliyor. Sanırım bu kısalık da az biraz olsun dünyada izi kalmış bir insanın gönül ferahlığındandır. Size bakan gözlerin ışıltısından, elinizi sıkan ellerin sıcaklığından, size sarılan kolların şefkatindendir. Dünyanın umudunu kaybettiği yelerden dönerken umut dolmaktandır.
    Tüm süreci içime çeke çeke yeniden yaşamak ve kendimi dinlemek için oldukça tenha bir yer buldum. Gözden uzak ve oldukça sessiz bir köşeden şimdi kabaran köpükleri izliyorum. Suyun üstüne çıkmayı başarmış mavi bir balıktan başka kimsecikler yok. Son bir ay içinde yaşadığım değişiklikleri ona anlatmak istiyorum. Ne kadar güzel görünüyor buradan bakınca her şey. Ne kadar sonsuz ve rahat. İyice eğiliyorum. Sanki ben eğildikçe o da bana doğru geliyor. Bedenim eğildikçe kalbim ferahlıyor. Gözlerimi kapatıyorum, suyun sesini daha iyi duyabiliyorum, hafiflediğimi hissediyorum.

    Bir anlık kendinizi serbest bıraktığınızı düşünün. O anı düşlüyorum. Kendimi serbest bırakıyorum. Boşluktayım. Tüy kadar hafif hissediyorum. Gözlerimi açtığımda her şey için artık çok geç. Kendimi geri çekmeye çalışsam da toparlanamıyorum. Bu hal, eğer bu yolculuğa başladığım gün başıma gelse eminim mücadele etmezdim. Şimdiyse var gücümle çırpınmaya başlıyorum. Tüm bu çırpınışlarım zamanı geri sarma çabası biliyorum ama faydası olmayacak. Az sonra suyun çarpma şiddetini bedenimde hissediyorum. Derinlere doğru uzun bir yolculuk. Gördüğüm tek şey ben düşerken havaya fırlayan bu mavi balık. Korkak, ağzı açık, duygulu gözlerle o da bana bakıyor. Benim hikayem bitiyor. Belki onun hikayesi yeni başlıyordur.

    Hoşça kal dünya, bugüne kadar seni anlayamadığım için özür dilerim.

    II

    Bunları size nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Bilmeli misiniz bundan da emin değilim. Ama bazen bazı anlar sizi fazlaca kendinizden bahsetmeye iter. Sanırım benim yaşadığım da bu.

    Hayatımın büyük bir kısmını bu sularda geçirdim ben. Kendimi tanıdığım, bulduğum yer hep buralar oldu. İlk kelimelerinizi söylediğiniz yerler önemlidir. Ondan daha önemli bir şey varsa o da o kelimelerin oraya ait olduğunu bilmenizdir. Kelimeniz mesela ‘’taş’’ ise bu taş dünya üzerindeki sayısız taştan yalnızca bir tanesidir. Orada tam karşınızda size bu kelimeye söyleten taşın kendisidir, kelimenizin karşılığı. O biriciktir, size aittir. Bu yüzden de çok ama çok önemlidir. Böyle böyle farklılaşırsınız. Kelime kavanozunuz dolmuştur. Göreceğinizi görmüşsünüzdür. Artık gitme vaktiniz gelmiştir. Yola çıkmak her zaman arkanızda bıraktığınız gemileri yakmak değildir. Bazen gemiler tutuşmadan hatta o yakılası denilen gemilere binilerek de gidilir başka başka deryalara. Dünyayı düşünün, evet üzerinde milyarlarca canlının yaşadığı bizim dünyamız bile yerinde duramazken, bizler olduğumuz yerde nasıl kalırız?

    Kalamadım. Üstelik yola çıkmak için binilmesi gereken bir gemiye de ihtiyacım yoktu. Bir balıktım ben. Kendime dünyayı, dalgası hiç bitmeyen denizleri örnek aldım. Umudum bambaşka canlar görmek, yepyeni yerler keşfetmekti. Başardım. Her zaman kolay olmadı. Bazen umduğumu bulamadığım zamanlar oldu. Bazen beklediğimden çok daha iyisi bağışlandı.

    Zamanla yalnızca yol almanın keşfetmek olmadığını öğrendim. İnsanların arasına karıştım. Onların hikâyelerini dinledim. Yeni yeni sözcükler öğrendim, diller keşfettim. Savaşlar oldu bu dünyada, insanların sebep olduğu. Çok dostumu kaybettim. ‘’Acının âlâsı’’ diyor böylesine insanlar. Doğruymuş. Acının âlâsını yaşadım. Ne garip, en çok acıyı yaşatan insanlar yine acının en ağır halini yaşıyorlar. İnsanoğlu ayrı bir deryaymış, bunu da öyle zamanlar olmasa asla öğrenemezdim.

    Birazdan başıma geleceklerden habersiz yepyeni yollara attım kendimi. Şimdi bir okyanusun ortasında koca bir yolcu gemisinin arkasına takıldım gidiyorum. Devasa büyüleyici bir şey bu. Hayretimi kendimden ve sizden saklayacak değilim. Geminin büyüklüğünü daha net görebilmek için kendimi suyun üstüne iyice yaklaştırdım. Başım havada. Görebileceğim en üst noktasını görmeye çabalıyorum. Çabalarım daha da dikleştiriyor başımı.
    Ben onu böyle hayran hayran izlerken birden korkunç bir şey oldu. Su bir anda havalandı. Tabii onunla birlikte ben de. Hareketlerimi kontrol edemiyordum ve kendimi bir anda geminin içinde buldum.

    Dikkatinizi fazlaca çeken şeylere karşı daha dikkatli olmalısınız. Geminin zeminine yapıştım. Başımı sert vurdum ve sendeliyordum. Neler olduğunu anlamam biraz zaman aldı. Kendime geldiğimde bir balığın başına gelecek en ağır cezaya çarptırıldığımı anladım. Peki, bu cezayı hak edecek ne yaptım ben? Sonum böyle olmamalıydı. Şaşkınlıkla ve ağrılarımla çırpınıyordum. Çırpındıkça daha fazla nefesim kesiliyordu. Ben burada böyle çırpınırken az önce sessiz bir dostluk kurduğumuzu düşündüğüm o kadının da çırpınışlarını duyuyordum. Etrafta kimseler yoktu. Karşılıklı ölecektik hem de kimse bizim farkımıza varmayacaktı.

    Bu gözler var ya bu dünyada o kadar çok şey gördü ki. Sakın bana hislerim yokmuş gibi bakmayın. Sakın bana bu hayatı boş, bomboş yaşayan bir maddeymişim gibi bakmayın. Hayatı dolu dolu yaşıyordum, yaşamalıydım. Daha görecek çok mavi gökyüzüm vardı. Ah! Ne de severdim ona bakmayı.

    Mucizelere inansam da zamanımın dolduğunu hissediyorum. Nefesim kesiliyor. Hoşça kal Dünya! Seni çok sevdim. İçime ektiğim tüm umut tohumları ve verdiğin her türlü cesaret için teşekkür ederim.

    III

    Çırpınmaktan yorulmuştum. Her şeyden vazgeçtiğim o anda ‘’Hanımefendi iyi misiniz?’’ sesiyle irkildim. Sesin sahibi, kolumdan tutmuş beni geri çekiyordu. Yardım çağırmamı ister misiniz? Dedi telaşla. Afallamıştım. Derin derin soluyordum ve olabildiğince titriyordum. Gemideydim. Yaşıyordum! Düşmemiştim. Gülmek ve ağlamak arasında titrek bir sesle ‘’Hayır, teşekkür ederim.’’ Diyebildim.
    Kendime daha güvenli bir yer bulup oturdum. Hala titriyordum. Burnumu yakan garip bir koku vardı ama aklım en çok o balığa takılmıştı. Bana öfkelenmiş olmalı hatta belki kendimi öldürmeye çalıştığımı düşünüp acımıştır bana.
    Ben kurtulduysam ona ne oldu acaba?

    IV

    Hey ne yapıyorsun sen?
    Bir ses. İşte mucizem! Ölüyorum yardım et. Suya at beni, suya at.
    Kendine gel. Kafanı bu kadar süre dışarda tutarsan olacağı o.
    Bir hamlede başımı suya soktu bir türdeşim. Ne yapmaya çalıştığımı anlamadığından çok da kızmıştı bana. Bir süre sonra iyice kendime geldim. Mucize gerçek olmuştu, yaşıyordum.

    O kadın düşmemişti, ben gemiye sıçramamıştım. Her şey olması gerektiği gibiydi. Yaşıyordum ve muhtemelen o da yaşıyordu.

    V

    Son sayfa burada kalmıştı. Yarım kalanları tamamlamak gerektiğine inanan bir yazardı o. Ne yazık ki bunu tamamlayamamıştı.

    Kitabın kapağını kapatırken yazarın ölüm gününü anımsadım. O gün bir son dakika gelişmesi olarak geçmişti ve şöyle söylenmişti: ‘’Saat 21.15 sularında bindiği gemiden kendini attı.’’
    Aklıma ister istemez aynı soru takıldı: Nasıl olur da karakterlerini her daim kurtarıp hayata bağlayan yazar kendi sonunu böyle yazar…