Sadık Cemre Kocak, Gerçek Yaşam'ı inceledi.
01 May 21:01 · Kitabı yarım bıraktı · 2/10 puan

Kitap hakkında olumsuz yazıları hepiniz görmüşsünüzdür diye düşünüyorum. Kendi kendime ‘Neden Böyle?’ sorusunu sordum bende. Hadi buna cevap bakalım.
Yazarın daha ilk cümlesinden kafalar karışık. Kendisinin konuşmalarından derlenen bu kitapta gençlerle yaptığı söyleşilerin biri ilk sayfada kendine yer ediniyor ve yazarımız bunu yaparken 79 yaşında olması ve gençlere gençlikten söz etmesinin yanlış olduğunu vurguluyor. Bunun seyirci dikkati çekmek mi, alçak gönüllü olmak mı yoksa farklı bir durum mu olduğunu sizlerin yorumuna bırakarak sözlerime başlıyorum.
Yazarın Sokrates üzerinde durması ve Platon değerlendirmeleri oldukça karmaşık bir yapıya sahip, aynı zamanda da akılcı. Bakıldığı zaman öyle cümleler var ki daha ilk birkaç sayfayı geri dönerek okumak bile ne kadar zorlandığımın göstergesi. Oradaki dinleyici çocuklar ne yapsın?
Bir Felsefecinin/Filozofun tam olarak ne manaya geldiği ve sanılanın aksine yoldan çıkarıcı olmadığını kanıtlama çabaları o kadar karmaşık ki, okurken hak verip aynı zamanda bu adam ne dedi şimdi dercesine ikilemde de kalmak mümkün. Tabi ki bunu beğenmedim demiyorum. Öyle bir şey de demem. Felsefecilere hakaret etmek olur ki bu da oldukça ayıp olsa gerek!
Kitabın içinde bir başka kitap örneği de bize sunuluyor. Platon’un Devlet kitabından bir bölüm. Yazarın da benzer şekilde yayınladığı bir kitaptan alıntı şeklinde. Bunun akabinde bir takım kavramlar üzerinde duruluyor. Mahvetmek ve İnşa Etmek veya İnşa Etmek ve İmha Etmek kavramları.
Bunun yanında çevirmene de buradan birkaç laf söylemek istiyorum. Hatta laf atacağım, hatta ve hatta yerin dibine sokacağım. Kardeşim ‘Temerküz Etmek’ nedir ya? Sen bu kitabı çevireli 1 sene olmamış. Artık hangi devirde yaşıyorsun? Bu dile uygun kelimeler kullansana! Tamam kelime yanlış değil yahut Türkçe buna itirazımız yok ama zaten dili ağır bir kitabı neden ağırlaştırıyorsun? Bakın size açıklayayım: Kitap sonuçta İngilizce’den çevirildi değil mi? Tamam o halde bakalım. ‘To Concentration’ kelimesinin çeviri haliyle karşılaşıyoruz. Kendisi de bizim dilimizde ‘Derişim’ demek. E sen kullansana bunu. Temerküz nedir? Yani bu kitabı 20. yüzyıl adamları okumayacak bu kitabı bizim yaş grubu okuyacak. Buna göre yazmak zorundasın, senin çevirin rezil olursa hem sen hem de yazarın rezil olması var. Üstüne yediğin eleştiriler var. He belki senin umrunda değil ama yazarı neden olumsuzluk altında bırakasın? İşte böyle arkadaşlar. Kitaptan çok çeviri yapan kişiye karşı içimde bir sıkıntı vardı. Onu da az biraz atmaya çalıştım.
Ben bu yazıyı sadece 41 sayfada ve 2 saate yakın bir zamanda yazdım. Bu kitap gerçekten farklı bir çeviri altında yeniden incelenebilir. Ancak şuan bu kitabı okumak tamamen zaman kaybı olacaktır. Günlük ortalama 300 sayfa kitap okuyan biri olarak 2 saatte 40 sayfa okumak gerçekten benim için başarısızlık ve zaman kaybından öte bir durum değil. Siz ne düşünürsünüz bilmem ama durum bu dostlar. Yukarıdaki fikirlerime de katılırsınız katılmazsınız tamamen sizin bileceğiniz bir durum. Hepinize mutlu akşamlar diliyorum..

Quidam, Yabancı'ı inceledi.
 09 Mar 17:16 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

"Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız Tanrı'yı görürsünüz. Bana tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz."
-Charles Manson

Peki bir Yabancı'ya bakınca ne görebilirsiniz? Farklılıkları mı, anormallikleri mi, rahatsızlık verdikleri mi, eksiklikleri mi yoksa fazlalıkları mı? Gerçekten bir Yabancı'ya baktığımız zaman ne görürüz? Karşımızda aynı türden olduğumuz bir canlı duruyor. Ama bizimle paydaş olduğu özden, bambaşka bir de tözü var. Sonuçta o aynı olamaz dimi? Aynı olsaydı eğer, Yabancı olabilir miydi? Şüphesiz olamazdı. Şimdi, tüm bu yazılara yazarken tek başıma olduğum için mecburen sorularımın cevaplarını da benim sunmam gerekiyor. Ancak, cevapları anlamaya çalışırken, öğrenirken veya benimserken ve bunların sonrasında soruyu unutmayın, lütfen! En azından, benim sorularımı unutmayın. Hazırsam başlıyorum

Albert Camus, Meursault adlı karakteri oluştururken zihninde neler gördü veya neler görebileceğimizi düşündüğünü bilmiyorum. Bilmek de istemem. Çünkü, bakış açımı şüphesiz etkilerdi. Ben ona bakınca ne mi görüyorum? Meursault, bir adamı öldürmeden önce boş bir insandı. Buradaki boşluk, dışarıdan bakılınca görünen ve değer verilemeyen bir boşluk değil. Aksine dışarıdan değer verilebilen, ancak içeriden bir değerin ya da anlamı olmadığı boşluk. Karakterimizin kitabın başından sonuna kadar bu boşluk içerisindeydi. Şimdi, bu durumda dışarıdan neler görebiliriz ve içeriden neler görebiliriz tartışması başlıyor. İlk önce dışarıdan bakacağım. Çünkü, dışarıdayım. :)

Dışarıdan Gördüklerim

Duygusuz herif. Kitabın başlangıç kısmından, sonuna kadar bu sıfatı kafamdan atamadım. Meursault, kapalı duvarlar arasında yaşayan birisi. Buranın bir kapısı da yok. Sadece ufak bir penceresi var. Doğduğundan beri annesiyle birlikte orada yaşıyor. Kendi aralarında da sessiz sayılırlar. Çok az konuşuyorlar. Dışarıya karşı da öyleler. En azından, kahramanımız öyle. Sonra annesi kitapta ölüyor, ama odanın içinde bir ölü yok. Direkt yok oluyor. Meursault, o andan sonra pencereyi açmaya başlıyor. Bir hanımefendi ve bir kaç beyefendi ile iletişim kurmaya başlıyor. Ancak bu iletişim ne Bizimkiler dizisindeki Cemil'inki gibi, ne yağmur yağınca camdan bakan Arap kızınınki gibi, ne de başka birininki gibi. Meursault tarzında bir iletişim. Bu nasıl oluyor peki? Meursault, konuşacağı zaman pencereyi açıyor. Söyleyeceğini söylüyor. Karşı tarafa konuşma sırası geliyor. Tam ağızlarını açtığı anda pencere birden kapanıyor. Camın ve pencerenin özelliğini hem içeriden hem de dışarıdan bakınca -empati ve hayal gücü engellenemez, o yüzden içeriden de istemsiz bakmış oldum- anlayabiliyorsunuz. Bu cam, ses geçirmez ve kapalıyken bile güneş ya da ay ışığının yansımalarla açık görünen bir yapıya sahip. Yani diğer karakterler konuştuğunda, aslında Meursault hiçbir şey duymuyor. Bunu karşısındaki kişi bilmiyor. Meursault, sadece konuşanın eylemlerini ve çevreyi pür dikkat takip ediyor. Dudaklar açılmamak üzere kapandığında da ya tekrar bir şey söylemek için açıyor, ya da tekrardan başlangıç noktası olan duvarların içine geri dönüyor. Ama ne olursa olsun, sonunda kendini yalnız başına odada buluyor. Alın size, hayvansı insan tanımı. Ben merkezli düşünme ve hareket etme. İhtiyaçları hariç hiçbir şeyi düşünmeme veya istememe. Varolduğu için yaşayan bir hayvan gibi hareket ediyordu. Barınmak, yemek yemek, varolmaya devam etmek -işte çalışmasını başka şekilde yorumlayamazdım-, cinsellik isteği ve bulunduğu yer ile içindekileri anlamaya çalışmak -kitapta çevre ve çevredekiler çok iyi anlatılmıştı-. İnsanların arasında bir hayvandı veya hayvanların arasında bir böcekti. Bu da onu 'istenmeyen' ve 'anlaşılamayan' yapmak için yeterdi. Çünkü, ona bakan herkes, kendiyle bağdaştırdığı bir benzerlik görse de benimsemek istemeyeceği bir şeydi bu. Kendini gördüğü yüce aynada bir küçümseme idi bu. O yüzden, benzerlik olmayan ne varsa onu gördük. Buna göre anladık ve yargıladık. Bizler buna katlanamazdık. Hiçbir hayvan da katlanamazdı. Ya küçükler olarak bir araya gelip onu öldürecektik ve korunmuş olacaktık-ki böyle oldu-, ya da büyük balık biz olduğumuz için onu yiyecek, sindirecek ve bize pis görünen her şeyini boşaltım ile atacaktık. İçgüdüleri ve istemleriyle hareket eden bir canlı olarak Meursault, bunu korkutucu bulmadı. Cesur bir hayvandı. Kendine hiç bakmadığı ve tanımadığı için, dışarıdaki canlılar da onu korkutmuyordu. Çünkü, kendini az da olsa bakmayan biri dışarıda korkutucu ne bulabilirdi ki? Meursault, kendisine yaklaşan felakete kayıtsız kaldı. Tıpkı kendinde yaptığı gibiydi. Sadece kabullendi. Hepsi bu. En ufak bir hareket veya başka bir şey gelecek olanı değiştiremezdi. Bir kez varolmuştu. Artık kaçamazdı.



"Ayrılacağım zaman bana, "Odamda kan sucuğuyla şarap var. Benimle bir iki lokma yemez misiniz?" dedi. Yemek pişirmekten kurtulurum, diye düşündüm, kabul ettim."

"Güldüğü zaman, yeniden çekti onu içim. Biraz sonra, "Beni seviyor musun?" diye sordu. "Bu anlamsız bir şey, ama sanırım sevmiyorum," dedim."


İçeriden Gördüklerim

Şimdi, burada işler biraz karışıyor. Meursault, hayatın akışında yüzen birisi. Hiçbir şekilde akışa karşı hareket etmemiştir. Düşünmüş, ama yapmamıştır. Oluruna da bırakmış gibi durmuyor. Ama olanlara ne karışma, ne de değiştirme isteği var. Yaşadığı için, daha doğrusu varolduğu için onunla gelen her şeyi kabullenmiş. Bu benimseme ile gelen de duyarsızlık var. Başlangıcından sonuna kadar alışkanlık yapmış bunu. Sigaradan daha kötü bir alışkanlıktı bu. Çünkü, etraftaki her şeyi gözlemler, anlar ve benimsersen eğer; kendine baktığında ne görebilirsin? Değişime uğramış kendini mi? Ya da her şeyi birden mi? Yoksa hiçbir şey görmez misin? Meursault'ın gördüğü yaşamdı. Yani hem her şeydi, hem de hiçbir şeydi. Bu da sol ayağıyla varoluş çizgisinde ve sağ ayağı yok oluş çizgisinde olan bir adam demekti. Algısına girenlerin ve düşündüklerinin hangi alanda olduğunu belki başlarda anlayabiliyordu, belki de hiç anlayamamıştı. Ama annesinin ölümünden ve kendi ölümüne kadar hiçbir şey anlamadığı kesindi. Çünkü, ne bir yaşayan ne de bir ölü gibi hareket ediyordu. Sadece hareket ediyordu. Bilinç düzeyinde değildi bu. İçeriden gelen ve engellenemez bir şeydi. Ona adapte oluyordu. Bu içinden yükselenler, onun hangi tarafta olduğunu umursamıyordu. Sadece istekleri vardı. Ne öncesi ile ne de sonrası ile ilgileniyorlardı. Sadece an'ı istiyorlardı. Niyetleri her şeyi, ama her şeyi o an'a sığdırmaktı. Sonrası da içindekiler gibi geliyordu zaten. Öncesi de -o an- geçmiş gibi geçip gidiyordu zaten. Etrafında gerçekten tutunacak bir şeyi yoktu. Ne kendine, ne başka birine, ne yarınlara, ne düşünceye, ne de ölüme. Sadece varlığını sürdürüyordu. Hepsi bu. Düşünceleri de kendi varoluşundan öte değildi. Ne komşusunu, ne dostunu, ne de diğer insanları an'ın içinde bir miktar benimsemesinden başka bir yönelimi yoktu. Çünkü, kendine de öyleydi. Dışarıya nasıl başka biri olabilirdi ki? Aynayı kendine tutmak yerine, ayna olmuştu. Görüntüyü üzerinde tutuyordu, ama dışarıdan görülebiliyordu. Kendi aynasından yansıyabilecek ve kendini görebileceği bir aynası hiç olmadı. O yüzden, kendine hiç bakmadı. Çünkü, görebileceği bir şey yoktu. Aslında dışarıya değil, kendine Yabancı idi. O yüzden, o da dışarıdan baktı. Evet, kendine dışarıdan baktı. Hepsi buydu. İçi ve dışı ayrı duran, ama birleşik görülen biriydi. Her birimizdi, ama kendi değildi. Herkesti, ama kimse değildi.

"Beni anlamıyor, biraz da içerliyordu bana. Benim de herkes gibi olduğumu, tamı tamına herkes gibi olduğumu ona söylemek istiyordum. Ama, bütün bunların aslında hiçbir yararı yoktu."

"Yaşadığından bile emin değildi, bir ölü gibi yaşıyordu çünkü. Bense ellerim bomboş bir
adam olarak görünüyordum, ama kendimden emindim, her şeyden emindim, hem ondan çok daha emindim. Yaşadığımdan emindim ve gelmekte olan ölümden emindim. Evet, bundan başka bir şeyim yoktu benim. Ama, hiç değilse bu gerçeğe, onun bana sahip olduğu kadar sahiptim. Daha önce de, bu anda da haklı olan bendim ve her zaman da haklı olmuştum. Şöyle yaşamıştım, böyle yaşayabilirdim. Şunu yapmış, bunu yapmamıştım. Filan şeyi yapmadımsa, falan şeyi yapmıştım. Peki, sonra? Sanki bütün yaşamımda, kendimi haklı çıkarmak için bu dakikayı, şu şafak vaktini beklemiştim. Hiç, hiçbir şeyin önemi yoktu ve bunun niçin böyle olduğunu da biliyordum. O da biliyordu. Geçirdiğim bütün bu anlamsız hayatta, geleceğimin ta derinlerinden, henüz gelmemiş yıllar içinden, karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor ve yaşadığım yıllardan daha gerçek olmayan yıllardan bana sunulan ne varsa, hepsini aynı düzeye getiriyordu. Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim? Başkasının Tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi?"

‌İnceleme bu kadardı. Albert Camus, ilginç bir hikaye yazmış. Çok fazla anlam bulunabilecek bir kitaptı. Benim de bulduğum daha fazla anlamlar vardı. Ancak güzel insanların, güzel incelemeleri zaten duruyor. Bunu yazmadan önce de onlarınkini okudum. Farklı sunabileceğim sadece bu vardı. Anlamsız şeyler yazmış da olabilirim. Kitabı pek beğendiğimi söyleyemem. Ama kendini okuttuğu da aşikâr. Her neyse, inceleme yazmayı düşünmüyordum. Ama Yağmur. istediği ve https://1000kitap.com/denizyelkeni merakıyla gelen sorusu üzerine yazdım. Umarım, bir iki doğru anlam bulabilmiş ve sunabilmişimdir. Buraya kadar okuyan herkese, teşekkür ederim. Saygılarımı sunuyorum.

Hayalet Oğuz Gibi Geçmek Hayattan..
Zaman, heyelana kapılmış toprak gibi kopup gidiyor. Neye daldığımı bilmiyorum. Ama başımı kaldırıp bir bakıyorum ki gerimde upuzun bir zaman bırakmışım. Ben o geride kalan zamanı yaşadım mı ? Yoksa, geçip gitti sadece de ben baktım mı ?
Herkes bilsin istiyorum bazen, bu dünyadan ben geçtim. Bazense bir hırsızın sokaktan kimseye görünmeden çıkmak istemesi gibi çıkmak istiyorum bu hayatın içinden. Kimseye fark ettirmeden geçip gitmek istiyorum. Böyle düşünmeye başladığımdan beri makyaj yapmıyorum. Hiç bir bardakta kırmızı bir iz bırakmak istemiyorum. (Ama aslında kırmızıyı seviyorum) Hiç bir garson bu ize bakarak beni anımsasın istemiyorum. Fotoğraf çektirmiyorum çoğunlukla. Kimse bir fotoğraf karesine bakarken beni ansın istemiyorum. İyi ya da kötü.. Hayalet Oğuz gibi usulca süzülerek geçmek bu hayattan. Bir an, bir anı olmadan kimseye, öylece çıkmak istiyorum bu yaşamın içinden..

Ben hem Cahit Zarifoğlu'nun şiirlerini hem Necip Fazıl'ın şiirlerini, hem Nazım Hikmet'i hem Hasan Hüseyin'i sevdim. Acaba Kötü mü ettim ? Yok hayır kötü etmiş olamam. Naif bir kuşak yetiştirdi beni. Elimden tuttular ömrümün belirli bir kısmında. İşte ben onlardan öğrendim sevgide ayırım yapmamayı. Bırakıldı sonra elim. Henüz hazır olmadığım bir noktada. İlk o zaman düştüm. Kalkmam çok sürmedi. Sonra düşmeyi unuttuğum bir zaman da düştüm tekrar. Öyle uzun kaldım ki orda. Düştüğüm yerden kalkmayı unuttum bu sefer. Kalktığımda nihayet, sarsıldım burdum. Tutunacak tek insan olmadan ayakta kalmaya çalıştım. İnsan yoksa türkülere, kitaplara, kedilere tutundum bende. Türkülerdense en çok deyişlere tutundum. Öyle olmasa belki de ayakta kalamazdım.

Şurda iki göğsün arasında bir kemik vardır. Latince sternum denir. Halkımız iman tahtası der. Biri oturmuş orda, bağdaş kurmuş deyiş çalıyor. Bir bağlama asi ve naif titretiyor tellerini. Biri oturmuş bir bağlamanın tellerine değdiriyor ellerini. Ve ben yaşamaya başlıyorum. İyi ki yaşadım diyorum. Bir ara çok kötü dağıldım toparlayamam sandım ama sonunda yine iyi ayakta kaldım. Yaşadım ben. Yaşamak kelimesine yakıştırdığım en güzel anlamlarla hemde..

Bu başlayan bir yalancı bahar. Bile bile tutuluyorum. Biraz yüzünü gösteren güneşe aldanıp çiçek açan ağaçlara bakıyorum. Hiç bir farkım yok o ağaçlardan. Doğaya ne derece dahil olduğumu duyumsuyorum. Umut doluyor içim. Bahar geldi dost diyorum. Bahar. Şu hayatta bahardan umutlu ne var ? Ne getirecek bize bu bahar ? Bu bahar bize tutunacak yeşil dallar getirmeli. Çünkü gücümüz kalmadı artık. Artık yorgun insanlarız. İnsanla imtihana tutulmuş insanlarız. Hakim olmadığımız konudan sordular. Kaldık. Şimdi bize bahar dalları gerek bu yüzden. Yeşilin, mavinin, yaşamın renklerinin, daldaki çiçeğin hatırına kaldığımız yerden devam edebilelim diye. Ben sardunya, fesleğen ve bir kedi istiyorum kaldığım yerden devam edebilmek için. Yoksa ömür billah kalkmam burdan.

Şu hayata bir önsözle başlamama imkan verilmedi ama bir son sözle bitirmeyi isterdim. En güzel son söz ne olabilir ? Bu hayata bir son söz yazıyor olsam, çiçekleri kedileri ve türküleri çok özleyeceğimi söylerdim. Yarım bıraktığım kitaplar ve okurken elimde süründürdüğüm, bıktırdığım kitaplar için üzgün olduğumu söylerdim. Hep beraber yatılmış bu uykudan, bu bile bile körlükten bizi kurtaracak kitap yazarlarına değil de ucuz aşk romanları yazanlara şans tanıyan hayata ağır sitemler ederdim. Bu mekan denen sınırları sevmediğim de bilinsin isterim. Sevdiğim insanlarla aynı anda aynı mevsimi yaşayamamanın sıkıntısını çektiriyor bana mekan denen hücreler. Misal uzaklarda bir dosta baharın gelişini müjdeliyorum. Benim içim bahar bahar, kıpır kıpır. Onun ruhu parçalı bulutlu. "İnsanın içini karartan bulutların seferi var
göğün maviliğinde." Ruhunun sıkkınlığından öperim dost. Evet evet bu dostu da yazmak isterim hayatın son sözüne ve daha kaç tanesini daha.
Bir de bütün aidiyetlerini, bütün kurallarını, bütün o ortasına itildiğimiz mecburiyetlerini, üzerimize yüklenen ve ne yapsak yüklenemediğimiz ağır manasız anlamlarını, bütün ama bütün haksızlıklarını ve bunlara susanlarını kabullenmiyorum bu hayatın. Toplum içinde kendisi olmasına izin verilmeyen, hep bir şekilde baskılanarak, yeniden inşa edilmesini bir bireyin, hayır bilin asla kabul etmiyorum. Her şeye rağmen ben herkesten gizli içimde bambaşka bir ben büyüttüm. Sizin kurallarınızı, geleneklerinizi, sınırlarınızı,üslubunuzu asla tanımayan. Bunu yapmasam kendimi yaşamış saymazdım. (Bu da hayatın son sözüne eklediğim en büyük sırrım olurdu.)

Bu son söz, bir son değildir daha gidecek çok yolum var :)) Sizinde olsun;

https://youtu.be/-mHSuu4Q7vk

Cemal Süreya'ya ait olmayan dizeler
* Bu ileti ekşi sözlükte Cemal Süreya adıyla paylaşılan sahte iletileri araştırıp ortaya koymuş olan "don tshort" isimli kullanıcının paylaştığı entry'den alınmıştır.

Aşağıda alıntıladığım dizelere Cemal Süreya 'nın;

Sevda Sözleri
Günler
Güvercin Curnatası
Onüç Günün Mektupları
Şapkam Dolu Çiçekle
99 Yüz
Günübirlikler

kitaplarında rastlanmamıştır.

Ayrıca Cemal Süreya'nın biyografisi niteliğinde yazılan;

"Cemal Süreya Arşivi" "Feyza Perinçek, Nursel Duruel"

"A'dan Z'ye Cemal Süreya" "Yapı Kredi Yayınları"

kitaplarında da rastlanamamıştır.

İş bu entry'nin sahibi yazar Cemal Süreya Kültür Sanat Derneği üyesi olup, çeşitli edebiyat öğretmenleri'ne, edebiyat akademisyenleri'ne ve dernek üyelerine de bu dizelerin şair'e ait olup olmadığını sorup, araştırmış ve bu dizelerin cemal süreya'ya ait olmadığını saptamıştır.

1-

"unutulmaz babaların öldüğü
annelerin ise onlarla gömüldüğü"

( ona ait olmayan dizeler çok ilginçtir ki 2010 yılından sonra daha çok çoğalıyor, sanırım adına açılan facebook sayfasıyla alakalı. )

2-

(bkz: öyle bir sihirbazdın ki beni bile kaybettin)

3-

öperek uyandırdım bu sabah ayrılığı.
fırından yeni çıkan bekleyişler satın aldım.
kırmızı mavi ekoseli yalnızlığımı serdim masaya.
manzaraysa ayrılığa sıfır! işte her şey hazır..
acılarımla iki lafın belini kırdık.
yokluğunda bir kuş sütü eksik..

4-

parmak uçlarıma hapsettim seni.
dokunduğum her yerde seni hissediyorum,
canım yanıyor.

5-

'' ne kadar silersen sil; ya yırtılır defterin ya da izi kalır cümlelerin. ''

8-

"her gece üstünü açma üşütürsün diyeceğine, bir kere 'kalbini açma üzülürsün'.. deseydin ya anne..."

9-

seni seviyorum' diyen, seni gerçekten seven değildir. seni gerçekten seven; 'seni seviyorum' demeye çekinendir.

10-

''bilirsin sigarayı da kalem tuttuğum gibi tutarım. ondan tüter "sevda sözleri...."

12-

'üzülme değmez' sözünü duymaktan sıkıldım.
değmeyenlere zaten üzülmem. üzüldüğüm şey
değmeyenlere yüreğimin değmiş olması.

13-

"sen bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma, ben çok gülerim ve gülerken hiç kimse yalan olduğunu anlayamaz"

"küçükken aldığım dışı güzel, içi hep çürük çıkan elmalı şekerler gibisin. aranızdaki tek fark; o elmalı, sen ise el'malı."

15-

" özledim. söyleyeceklerim bu kadar, kısa ve derin. "

16-

"annesinden dayak yediği halde, yine 'anne' diye ağlayan bir çocuktur "aşk"... "

17-

"gözlerine baktığımda kayboluşumun nedeni gözlerindir sanma
her insan kendini kaybolmuş hisseder boşluğa bakınca!.."

18-

''karşıdan karşıya geçer gibi sev beni. önce bana, sonra bana, sonra tekrar bana bak...''

19-

"gözlerinin kahvesinden koy ömrüme,
kırk yılın hatrına "sen" kalayım

20-

"parkta salıncak sırası bekleyen çocuk gibi bekledim seni. biraz heyecan, birazda salıncağı 'başkası kapacak' korkusu işte."

21-

gelmeye fırsatın yok biliyorum...
peki ya ben !
ben var mıyım ?
ya da hakkımda bildiklerini sırala !
gelmiyor mu hiç bir şey aklına ?
anladım.
konuşan gözler meselesi ,
belkide konuşuyordur gözlerin ama ben gözce bilmiyorum ki ;
sessizce biliyorum
usulca biliyorum
masumca biliyorum
yapabildiğini bildiğin tek bir şey var ama nolur bu sefer ağlatma yüklemi
peki ya sen !
sen var mıydın ?
hakkımda bilmediklerine ağlarken...
yoktun
gözlerinin konuştuklarını neden anlamıyorum merak ediyormusun?
çünkü;
onlar da yoklar.

22-

her gece onu düşünmekten saatim ilerlemez oldu.
kim sorarsa ''saat kaç'' diye,
cevabım hep aynı;
on'a doğru!


23-

"ki ben; senin ilkokul yıllarında durmadan yere düşürdüğün kurşun kalem gibiyim: dışı sapasağlam, içi paramparça.. "
#3103606

24-

bazen diyorum ki; ne olacak söyle gitsin..
sonra diyorum; söyleyince ne olacak, sus bitsin!

25-

"düşenin dostu olmaz" der kimileri. sanki ayakta olanın dostu çokmuş gibi..."
#1236910

26-

- anlamıyorum, yoksa burs mu veriyorlar birbirlerini sevmeyenlere?

28-

"seni ne zaman uyurken hayal etsem; affediyorum"

29-

'birer birer, seve seve çıktığım aşk basamaklarını; onar onar, söve söve iniyorum şimdi!'
#5864632

30 -

aynı şehirde
sen varsın
ben varım
biz yokuz!
#24759272
#1368990

31 -

"çocuk olsam yeniden...
bir tek düştüğüm için acısa içim,
ve kalbim; çok koştuğum zaman çarpsa sadece."
#7112905
#1313224
32-

"bir kadını ortadan ikiye böl; yarısı annedir, yarısı çocuk."

33-

önemli olan hastalıkta sağlıkta değil, yalnızlıkta yanımda olman.
#6572914

üşüyor musun ? üzülme bee ! gel yanıma.. o kadar yaktın ki canımı; ısınırsın. üşümezsin bir daha.

özlemek, ölmek'ten sadece iki harf fazla be çocuk.
#1831762

senin çelme taktığın yerden başlıyorum hayata.. varsın yara içinde kalsın dizlerim, yüreğim kadar acımaz nasıl olsa.
#26899713
#2434427

zaman lazım sadece, unutacaksın ! nasıl unuttuysan çocukluğunu, kırılan oyuncaklarını.. kırılan kalbini de öyle unutacaksın.
#27017696
#24171245
#19850042
#13494491
#8826471
#5328442

nasıl bilirdiniz? sorusuna, ''tanıyamamışım'' deyip geçtim...
#4171163

benimsin demeden önce, seninim demeyi bilmeli insan.

aslında annem seni anlatır dururmuş çocukluğumda, meğer her masala seni anlatarak başlarmış. 'bir varmış, bir yokmuş.

ne zaman bu sehirden kaçıp gitme isteği gelse, bir köşeye oturup geçmesini bekliyorum. gidersem dönmem çünkü biliyorum

parkta salıncak sırası bekleyen çocuk gibi bekledim seni. biraz heyecan, biraz da salıncağı 'başkası kapacak' korkusu işte.
#2789913

sen dedi; intihar gibisin. hem herkes tarafından bir kez düşünülen hem de cesaret edilemeyen.
#657917

allah'ım bana öyle bir eş nasip et ki; ömrümün son demlerinde bile gözlerine baktığımda kalbim ilk gün ki gibi çarpsın!

uğraşamam dünümle ve dünümdekilerle. ben yarına bakarım yanımdakilerle.

gider gibi yapmadım ben, ya kaldım ya gittim. sen ise kalır gibi yaptın, ama gittin ve ben bittim.



35-

"mutlu olmanın yolunu, karşıdakini mutlu etmek sanıyorduk. yanıldik! çünkü ne kadar mutlu ettiysek, o kadar yalnız kaldık"
#25205793
#727071

36-

uzaktan seviyorum seni
kokunu alamadan,
boynuna sarılamadan
yüzüne dokunamadan
sadece seviyorum

öyle uzaktan seviyorum seni
elini tutmadan
yüreğine dokunmadan
gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
şu üç günlük sevdalara inat
serserice değil adam gibi seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni
yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden
en çılgın kahkahalarına ortak olmadan
en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan
öyle uzaktan seviyorum seni
kırmadan
dökmeden
parçalamadan
üzmeden
ağlatmadan uzaktan seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni;
sana söylemek istediğim her kelimeyi
dilimde parçalayarak seviyorum
damla damla dökülürken kelimelerim
masum beyaz bir kağıtta seviyorum.)
#26347514
#25515487
#25128016
#25127872
#24464798
#23951672

38

"ertesi gün sana kavuşmayacağım için,
uyumadığım geceler var benim."
#23211972
#1558119

39-

"aklının ucuna oturup kendimi bekledim; gelmedim, gelmedim, gelmedim."
#971338


40-

"ve sevda darağacında,
elimi çeksem senden olacağım,
çekmesem kendimden"


''denir ya aşk iki kişilik, yalan! aşk bile bile delilik. bir de hayat müşterektir denir. bu da yalan çünkü aşk acısı hep tek kişilik.''
#2591989


''gitmekle gidilmiyor ki... gitmekle gitmiş olamazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır.''
#1022433
#6613644
#22661285

''gider gibi yapmadım ben, ya kaldım ya gittim. sen ise kalır gibi yaptın, ama gittin ve ben bittim..''

''bir daha beni sevdiğini söyleme ! neden biliyor musun ? çünkü yine inanırım.''
#2575316

''okyanusta ölmez de insan, gider bir kaşık sevdada boğulur..''

41-

"sana yolculuk yapmak istiyorum. kes yüreğine giden bir bilet; "can" kenarı olsun..."
#26095966
#25005356
#7166289
#6321179
#836154

42-

"aklım mı? o yüzsüz bir misafir. hep sende kalıyor..."
#595129

43-

''en az benimki kadar annemin de ahı tutar sana. burnumdan getirdiğin süt, onun sonuçta''

44-

''ne olmuş her fırsatta kendimle konuşuyorsam? bakma sen yanlış demiş eskiler, kendi kendine konuşana deli değil, yalnız derler.''
#25209418

''denize ilk giren çocuk masumiyetiyle seviyorum seni.. boğulacakmışım gibi.''
#6159763


45-

' ve sonra gülüşün geldi aklıma
ve dedim ki
yine gelsen yine severim seni '


46-

'' seni soruyorlar... öldü mü diyeyim yoksa dönecek mi? ikisi de imkansız değil mi? çünkü biliyorum; asla geri dönmezsin. ve biliyorsun; sen benim için asla ölmezsin...''

47-

"günlerce konuşmaz, yazmaz, aramaz, sormaz. sonra gelir bir 'merhaba' der, yine o kazanır..."
#1434160

48-

sevişti bir bakir ile bakire
erkeğe milli dediler kadına fahişe.

49-

"tamam mesafeler aşka engel değil ama,
ben burada ağlasam senin yanakların ıslanır mı orada ? "


50-

" belki de konuşuyordur gözlerin
ama ben gözce bilmiyorum ki;
sessizce biliyorum
usulca biliyorum
masumca biliyorum..."


51-

"sen; aklım ve kalbim arasında kalan, en güzel çaresizliğimsin."

52-

sen bir çocuktun
ben bir çocuk
1000. sözü söylemek bana düştü
bir ben bir sen oyununda

53-

"git diyorsun da olmuyor işte git demekle, her şeye rağmen gidemiyor insan. bende sana sev diyorum mesela, sevebiliyor musun?"

54-

"dokunulmasa da, görülmese de;
kalpte yer verilir bazısına, nedensiz..."
#7308366
#6916657
#6731783
#604455

55-

'' belki o her şeye değecek kadar değerli senin için; ama sen de, onun için kendini hiç edecek kadar değersiz değilsin.''

56-

"(...)
çünkü ne kadar mutlu ettiysek,
o kadar yalnız kaldık."

57-

"kimse benimle oynamıyor diye ağlayan çocuk ! sen büyü hele, bak ne oyunlar oynayacaklar seninle."*
#1304783

58 -

''unuturum diye uyudum.
yine seninle uyandım.
belli ki uyurken de sevmişim seni.''

59-

'üşüdüysen söyle sevgilim, seni bir kat daha seveyim'


60-

açık çay içerdi hep
demli olunca bardağın
diğer tarafından
beni göremezmiş,
öyle derdi.
#4230749


61-

dışarıya yağmur,
yüreğime hasret,
fikrime sen...
nasıl yağıyorsunuz üçünüz birden bir bilsen...



62-

sevgilim olsun istemiyorum.
sevdiğim olsun istiyorum.
her gün görmek değil.
benim olduğunu bilmek istiyorum!
elini tutmak değil.
kıyamadan sadece gözlerine bakmak istiyorum!."

63-

"sevgi çiftleşmek değil, 'tek'leşmektir"

64-

" sen yeter ki içinden de olsa bir seni seviyorum de, benim kulaklarım çınlasa kafi "

65-

"akıla gelen, başa gelir diyorlar ya, yalan! öyle olsa, milyonlarca sen düşerdi başıma."
#27405012

66-

yağmur olsan binlerce damlaların arasından bulur tutardım seni.
çükü korkarım
bilirsin toprak aldığını vermiyor geri..

Ebru Ince, bir alıntı ekledi.
20 Oca 00:51 · Kitabı okudu · İnceledi · 6/10 puan

Işte yeniden başlıyorum. .
"Seni uzaktan gördüğümde ..
Saçların omuzlarına dökülmüş dimdik yürürken ... başım döner ,geçerim kendimden"

Kraliçe Loana'ın Gizemli Alevi, Umberto Eco (Sayfa 58 - Doğan kitap)Kraliçe Loana'ın Gizemli Alevi, Umberto Eco (Sayfa 58 - Doğan kitap)
Ceylin Erdoğan, bir alıntı ekledi.
26 Kas 2017

Mum ışığında ayakkabılarıma bakıyorum, sonra ayakkabılarımı çıkarıp ayaklarıma bakıyorum: Tırnaklarım kancalar gibi dallanıp budaklanmış; aynı şekilde el tırnaklarım da yırtıcı kuşların pençelerine benzemiş, şu an savaştayız, diyorum kendi kendime, her şey birbiriyle bağlantılı, hayır hayır sebep savaş değil, sadece Otilia gittiğinden beri tırnaklarımı kesmiyorum; o benim tırnaklarımı keserdi, ben de onunkileri, böylece eğilip bükülmek zorunda kalmazdık, hatırlasana; ve vücutlarımız ağrımasın diye; aynı şekilde, o gittiğinden beri ne sakalımı tıraş ediyorum ne de bu yaşıma rağmen dökülmemekte direnen saçımı kestiriyorum, bir sabah kendi halimi gördüm, sadece bir sabah farkında olmadan aynaya baktım ve kendimi tanıyamadım. Tevekkeli değil, Geraldina son görüşmemizde, birkaç aydan beri ne zaman yanlarına yaklaşsam sohbetlerine ara veren ve bana sanki delirmişim gibi bakan kadınlar ve erkekler gibi davranarak beni endişeyle inceledi, sen bana ne derdin, Otilia, sen bana nasıl bakardın? Seni düşünmek sadece acı veriyor bunu kabul etmek üzücü, özellikle de senin bedeninin canlı yakınlığı, soluk alıp verişin, uykunda söylediğin anlamsız sözcüklerin olmadan yatakta sırt üstü yatarken. İşte bu yüzden, uyumaya çalıştığımda kendimi başka şeyler düşünmeye zorluyorum, Otilia ama er ya da geç illaki seninle konuşmaya ve sana anlatmaya başlıyorum; çünkü hayatımın bir bölümünü sensiz geçirdikten sonra ancak bu şekilde uykuya dalabiliyorum, Otilia ve uzun bir uyku çekiyor ama dinlenemiyorum: Rüyamda ölüleri gördüm; Mauricio Rey, Doktor Orduz; yeniden uyuyabilmeye ve farkında olmadan, sanki sen beni duyabilecekmişsin gibi, yüksek sesle konuşmaya başladığım bugün bana onları hatırlatan muhtemelen Oye'yle yaptığım sohbet oldu, "Bu ne biçim bir hayat," diyorum görünmez Otilia'ya, "Mauricio Rey ve doktor öldüler, Marcos Saldarriaga ise muhtemelen hâlâ yaşıyor."
Eğer burada olsaydın, bana, "Bırak, yaşayan yaşasın, ölen de ölsün sen bu işe karışma," diyeceğinden eminim Otilia.
Sesini neredeyse duyar gibiyim.

Ordular, Evelio RoseroOrdular, Evelio Rosero
Ömer Faruk, bir alıntı ekledi.
24 Kas 2017

Mum ışığında ayakkabılarıma bakıyorum, sonra ayakkabılarımı çıkarıp ayaklarıma bakıyorum: Tırnaklarım kancalar gibi dallanıp budaklanmış; aynı şekilde el tırnaklarım da yırtıcı kuşların pençelerine benzemiş, şu an savaştayız, diyorum kendi kendime, her şey birbiriyle bağlantılı, hayır hayır sebep savaş değil, sadece Otilia gittiğinden beri tırnaklarımı kesmiyorum; o benim tırnaklarımı keserdi, ben de onunkileri, böylece eğilip bükülmek zorunda kalmazdık, hatırlasana; ve vücutlarımız ağrımasın diye; aynı şekilde, o gittiğinden beri ne sakalımı tıraş ediyorum ne de bu yaşıma rağmen dökülmemekte direnen saçımı kestiriyorum, bir sabah kendi halimi gördüm, sadece bir sabah farkında olmadan aynaya baktım ve kendimi tanıyamadım. Tevekkeli değil, Geraldina son görüşmemizde, birkaç aydan beri ne zaman yanlarına yaklaşsam sohbetlerine ara veren ve bana sanki delirmişim gibi bakan kadınlar ve erkekler gibi davranarak beni endişeyle inceledi, sen bana ne derdin, Otilia, sen bana nasıl bakardın? Seni düşünmek sadece acı veriyor bunu kabul etmek üzücü, özellikle de senin bedeninin canlı yakınlığı, soluk alıp verişin, uykunda söylediğin anlamsız sözcüklerin olmadan yatakta sırt üstü yatarken. İşte bu yüzden, uyumaya  çalıştığımda kendimi başka şeyler düşünmeye zorluyorum, Otilia ama er ya da geç illaki seninle konuşmaya ve sana anlatmaya başlıyorum; çünkü hayatımın bir bölümünü sensiz geçirdikten sonra ancak bu şekilde uykuya dalabiliyorum, Otilia ve uzun bir uyku çekiyor ama dinlenemiyorum: Rüyamda ölüleri gördüm; Mauricio Rey, Doktor Orduz; yeniden uyuyabilmeye ve farkında olmadan, sanki sen beni duyabilecekmişsin gibi, yüksek sesle konuşmaya başladığım bugün bana onları hatırlatan muhtemelen Oye'yle yaptığım sohbet oldu, "Bu ne biçim bir hayat," diyorum görünmez Otilia'ya, "Mauricio Rey ve doktor öldüler, Marcos Saldarriaga ise muhtemelen hâlâ yaşıyor."
   Eğer burada olsaydın, bana, "Bırak, yaşayan yaşasın, ölen de ölsün sen bu işe karışma," diyeceğinden eminim Otilia.
   Sesini neredeyse duyar gibiyim.

Ordular, Evelio Rosero (Sayfa 128)Ordular, Evelio Rosero (Sayfa 128)