• " İyilik eden iyilik, kötülük eden kötülük bulur. "
  • _Nesnel olana karşı olan her tavır özneldir ve ironiktir.
    _İnsan iki şekilde kendini yanıltabilir, ilki olmayan bir şeye inanarak, ikincisi olanı görmeyerek.
    _En büyük sessizlik susmak değil konuşmaktır. Benim içinden içtiğim sessizliğin sonsuz denizi ile kıyaslandığında, bir bardağın sarhoş eden içeriği bir damlacık değil de nedir? Sadece gerçekte nasıl suskun kalacağını bilen bir kişi gerçekten konuşabilir. Suskunluk içe bakışın, iç dünyanın özüdür.
    _Bir kızın ruhuna düş gibi süzülüp girmek bir sanattır; çıkmak ise bir başyapıt. Kız ruhu uçurum gibidir ve olası her yöne, azar azar ve ansızın esintilerle değil, bütünüyle sürüklenmeli. Sınırsızı keşfetmeli ve bir insana en yakın olanı yaşamalı.
    _Bir insanın özgünlüğü ne kadar büyükse, o insan boğuntu karşısında o kadar çaresiz kalır.
    _Bilinç arttıkça, umutsuzluk şiddetlenir.

    _Adem havayı seçti çünkü başka seçeneği yoktu.
    _Nefret başarısızlığa uğramış sevgidir.
    _Nerede kalabalık varsa hakikatsizlik oradadır.
    _Mükemmel aşk, insanın kendisini mutsuz edecek kişiyi sevmesidir. İki kişi birbirleri için yaratıldıklarını düşünmeye başladıkları anda ayrılma vakti gelmiştir çünkü devam ederlerse her şeyi jaybedecekler ve hiçbir şey kazanamayacaklardır. Paradoks gibi gelebilir.
    _Her şeyden vazgeçmiş olan kendi kendine yeter.
    _Herkesin maskesini çıkarıp atacağı bir gece yarısının geleceğini bilmiyor musun?
    _Tiyatroda bir yangın çıkar ve palyaço herkese haber vermek için sahneye koşar ama bunun şaka olduğunu sanan izleyiciler alkışlamaya başlamış. Dünyanın sonu da her şeyin şaka olduğunu sananların alkışları arasında gelecek.
    _Umutsuzluk ölümcül hastalıktır. Ölüm umut olduğu sürece umutsuzluk ölememenin neden olduğu umutsuzluktur. Buradaki ölüm, hastalığın sonu değil, bitmeyen bir sondur. Bu hastalıktan kurtulmayı ölüm bile sağlayamaz çünkü ölüm ölememektir.
    _İronist, içine kapalı ve havalıdır. Tıpkı ademin hayvanların geçişini izlemesi gibi insanoğlunun önünden geçip gitmesini izler. Kendisine arkadaş bulamaz. Böylelikle sürekli ait olduğu edimsellikle çarpışır.
    _Kendimi hasta hissediyordum ve doktora gittim ve doktor bana: Muhtemelen çok kahve içiyorsun ve yeterince hareket etmiyorsun dedi. 3 hafta sonra yine gittim ve iyi olmadığımı fakat bu sefer kahveden olamayacağını çünkü ağzıma sürmediğimi ve her gün yürüdüğümü söyledim. Doktor ise: o zaman sebep kahve içmemen ve hareket etmemen dedi.
    _Yalnızlık tinselliktir. Kuşbeyinli insanlar sürüsü bu gereksinimi o kadar az hisseder ki muhabbet kuşları gibi yalnız kaldıkları an ölürler. Kendilerine ninni söylenmeden uyuyamayan çocuklara benzerler.
    _Kurnaz insanlar bir delinin söylediği her şeye inanacak kadar aptaldırlar ya da bir delinin söylediği hiçbir şeye inanmayacak kadar aptaldırlar.
    _Aslında avarelik hiç de kötülüklerin anası değildir, tam tersi, neredeyse tanrısal bir hayattır, yeter ki can sıkıntısına kapılma
    _Benim için hakiki olan bir hakikat bulmalıyım. Yaşayıp uğruna ölmek isteyeceğim bir fikir
    _Bir erkek hiçbir zaman bir kadın kadar acımasız olamaz.
    _Kadının erkekten daha duyusal olduğunu, onun vücut yapısı bile gösteriyor.
    _Karşılaştırma eylemi mutluluğun terki ve memnuniyetsizliğin başlangıcıdır.
    _Nedir bir şair? İç çekmelerini ve çığlıklarını güzel bir müziğe dönüştüren dudaklara sahip olan, fakat ruhunda gizli acılar barındıran mutsuz bir insan.
    _Günah kavramından dolayı gerçeklik gizlenmiştir.
    _İnsan kendisini sessizce kaybeder. Kaybettiği başka her şeyi fark eder kendini kaybettiğini anlayamaz. /
    _Bulutların hızlı uçuşları, ışık ve karanlığın birbirini kovalaması beni öylesine sarhoş eder ki uyanık olduğum halde düş görürüm.
    _Her aptal, mutlaka, kendisine hayran olacak başka aptallar bulur.
    _Tecrübe sahibi insanlar bir ilkeden yola çıkmayı çok akıllıca bulurlar. Ben de onların gönlü olsun diye, ?bütün _insanlar sıkıcıdır' ilkesiyle başlıyorum. Bu konuda bana karşı çıkacak kadar sıkıcı biri yoktur heralde.
    _Bütün düşüncenin en yüksek çelişkisi, düşüncenin, düşünemeyeceği bir şey bulma çabasıdır.
    _En çok yaşamış olan uzun yıllar yaşamış olan değil, yaşamının anlamını en fazla anlamış olan insandır.
    _Soren, hakikatin öznellikte olduğunu savundu ve asla hegelinki gibi nesnellikte değildi.
    _İdeaların dinlenmeye ihtiyacı varsa, aralarında çekiştikleri, varoluşlarını ruhun derinliklerinde, yüzeydeki küçük baloncuklar olarak gösterdikleri, asla çiçek açmadıkları ve birer goncayken harcandıkları, varoluş için başlarını hafifçe kaldırdıklarında doğar doğmaz düyevi kaygılardan boğulan ve anne karnına geri dönen çocuk gibi kahırdan öldükleri zaman dinlenemez de ne zaman dinlenir?
    _Günah, tanrı önünde kendi olmanın istenmediği umutsuzluktur.
    _Kısskançlık gizli hayranlıktır. Mutsuzluğun olanaksızlığını hisseden hayran kıskanmayı seçer.
    _Ölüm deliksiz bir uyku yada diğer insanlarla toplanacağımız bir yerse bundan daha büyük bir iyilik olur mu_

    _Sokrates_Beni dinleyenler başkalarının bilgisizliğini ortaya çıkardığım için bilgili sandılar hep. Hegel :Böylece Sokrat tanıştığı kişilere hiçbir şey bilmediklerini bilmeyi öğretti, üstelik de hiçbir şey bilmediğini, bu nedenle hiçbir şey öğretemeyeceğini söylüyordu. Sokrat ne zaman istese onlardan kurtulmaktadır. Kurtulmuyorsa bu yalnızca kurtulmak istemediği içindir. Eğer sofistler bir şeye cevap verirlerse o her şeyi sorabilirdi. Her şeyi bilirlerse o hiçbir şey bilmezdi. Durmadan konuşurlarsa o hiç konuşmazdı. Sofistlerin ukalalığı karşısında Sokrat alçakgönüllüydü. Sofistler lüks içinde yaşıyorsa Sokrat sadelik içinde yaşardı. Sofistler yemeğin onur konuğuysa, Sokrat masanın bir ucunda oturmakla yetinirdi. Sofistler bir şey olmak istiyorsa Sokrat hiçbir şey olmazdı. Bunların hepsi sokratın ahlaki özellikleriydi. Sofistler ve Sokrates zıtlıktan iler igelen uyum içinde olduklarından ve birbirleri için yaratılmış olduklarından bahseder.
  • İstanbul’un güzellikleri anlatmakla bitmez. O her mevsimde ayrı bir güzeldir. İstanbul’daki ikametimiz, bize çok şeyler öğreten zorunlu bir ikametti. Babam İstanbul’a geldiği gün Sultan II. Abdülhamid kendisiyle görüşmüş ve onu İstanbul’da çalışması ve devlete hizmet etmesi maksadıyla çağırdığını söylemişti. Ayrıca babamı Şura-yı Devlet azası yapmış ve Boğaz’da kendisi için bir ev tahsis etmişti. Bütün bu itibara rağmen babamın İstanbul’a sürgüne gönderildiğini biliyorduk. Çünkü Hicaz’da uygulanan baskı ve şiddet siyasetine ve hacıların mallarının çeşitli hilelerle ellerinden alınmasına karşı çıkmıştı. Bütün bunları yapan da Hicaz’daki valiler ve Emir Avnürrefık’ti. Ayrıca babam İstanbul’a çağırıldıktan hemen sonra aşağıdaki ilim adamları Hicaz’dan çıkartılıp sürgüne gönderildi: Mekke başmüftüsü Şeyh Abdurrahman Serrâc, Mekke Maliki müftüsü Şeyh Âbid ve Mekke Şafiî müftüsü Seyyid Abdullah ez-Zevâvî. Ayrıca, Kabe’nin anahtarını korumakla görevli Şeyh Abdurrahman eşŞeybi de el-Hüdâ’da zorunlu ikamete mecbur edildi. Bu olaylardan sonra mukaddes bölgelerdeki zulüm iyice arttı. Çeşitli dolaplar çevrilerek hacıların mallarına el koyuldu ve güvenlik diye bir şey kalmadı. Ama bütün bu uygulamalar zalimleri büyük külfet altına itti ve yaptıklarından hiçbir fayda görmediler. En sonunda hem kendileri hem nesilleri dört bir yana dağılıp perişan oldu ve Sultanın devleti yıkıldı gitti. Allah Teala Kâbe hakkında “Kim orada bozgun çıkarır veya zulüm işlerse kendisini acı veren bir azaba mahkûm ederiz” [Hac 22/25] buyurmaktadır. Mukaddes bölgelere hizmetle yükümlü her yöneticinin bunu dikkate alması gerekir. Orada yapılan iyilik de kötülük de karşılığını kat kat bulur. Bize gelince; üç kardeş (Ali, Faysal ve ben) hususî hocalardan Arapça ve Türkçe öğrendik, askerî eğitim aldık. İstanbul’da bulunduğumuz sırada, tarih sahnesinde şu değişiklikler ve uzun savaşlar olmuştu: Çin-Japon savaşında Japonlar galip geldi. Habeşistan-İtalya savaşında Necaşi [II.] Menlîk [1842-1913] galip geldi. İspanya-Amerika savaşında Amerika galip geldi ve Havana ile Filipin adalarına el koydu. Türk-Yunan savaşmda Osmanlı Sultanı galip geldi. Yemen’de baskıcı bir rejim vardı ve İmam [Yahya] başarılı bir direniş sonunda Sanayi ele geçirdi [1904], Ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetime geldi ve Meşrutiyet ilan edildi. Mekke emiri Şerif Ali b. Abdullah, yanında bulunan Sultanın görevlileri ve vezirleriyle birlikte vazifeden alındı ve yerine Şerif Abdülilah b. Muhammed Mekke emiri olarak atandı. Ancak görev yerine ulaşamadan vefat etti. Bunun üzerine İttihat ve Terakki Cemiyeti Şerif Ali Haydar b. Cabir b. Abdülmuttalib’i Mekke emiri yapmak istedi. Ben de büyük uğraşlar sonunda, emirlik hakkını talep etmesi için babamı ikna ettim. Çünkü sülalenin en büyüğü sıfatıyla bunu o hak ediyordu. Babam, Sadrazam Kamil Paşa vasıtasıyla Padişaha ulaştırılmak üzere konuya dair bir dilekçe kaleme aldı. Dilekçede şunları ifade ediyordu: Amcam Şerif Ali b. Abdullah b. Muhammed’in görevden alınması üzerine göreve getirilen amcam Mekke emiri Şerif Abdülilah b. Muhammed’in vefatı ile şu an boş bulunan emirlik makamına, Haşimî ailesinin en büyüğü ve babadan oğula geçen bu makamı en fazla hak eden kişi olmam hasebiyle atanmamı ve Sultan hazretlerinin hakkımı vermesini istirham ediyorum. Kendilerine olan sadakat ve bağlılığım malûmâne-i şahaneleridir. Dilekçeyi Sadrazam Kamil Paşaya bizzat götürüp verdim. Dilekçeyi okuduktan sonra bana “Şerif Hüseyin’in en büyük oğlu siz misiniz?” diye sordu. “Hayır, ben ikinci büyüğüm. En büyüğümüz Şerif Ali b. Hüseyin’dir” diye cevap verdim. Paşa “O halde dilekçeyi niçin kendisi getirmedi?” diye sordu. Ben “Ağabeyim hâlâ büyük amcası ve kayınpederi Emir Abdülilah’ın yasını tutmakla meşgul” dedim. Paşa “Babanızın ellerinden öperim. Kendisine hakkının zayi olmayacağını bildiriniz” dedi. Teşekkür edip yanından ayrıldım ama söylediklerine tam olarak inanmamıştım. Bu yüzden saltanat makamına şöyle bir telgraf çektim: Şu an için münhal bulunan Mekke emirliğine, hak sahibi olmam hasebiyle Sultan hazretlerinin lütuflarıyla atanmayı ve babalarımın hakkı olan bu makamdan mahrum bırakılmamayı umuyorum. Telgrafın Sultana ulaşması için üç ayrı adrese gönderdim: Sadaret makamı, Meşihat makamı ve Saray başkatipliği makamı. Telgraf metnini alıp eve getirdim. Babama “Sadrazam ellerinizden öpüyor ve ‘İnşallah hakkınız zayi olmayacak’ diyor” dedim ve ayrıca Sultana ulaşması için yukarıdaki adreslere telgraf çekmeyi uygun bulduğumu söyledim. Telgrafları çektiğim o gece, Saray başkatibinden şöyle bir cevap aldım: “Yarın gurub saatiyle sabah üçte Sultan hazretleri görüşmek üzere babanızı bekliyor.” Ertesi gün kararlaştırılan zamanda rahmetli babam saraya gitti ve Mekke emirliğine atandı. Öğleden sonra geri geldiğinde artık babalarının makamında oturuyordu. İttihat ve Terakki Partisi yöneticileri, bu tayin yüzünden babama kızmışlardı ve bu olay, babamla bütün İttihat ve Terakki hükümetleri arasındaki çekişmenin başlangıcı oldu. Bu çekişme, en sonunda babamın Birinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Arap Ayaklanmasının başına geçmesiyle sonuçlandı. İleride bunu tekrar ele alacağım.Amcam Şerif Ali b. Abdullah b. Muhammed’in görevden alınması üzerine göreve getirilen amcam Mekke emiri Şerif Abdülilah b. Muhammed’in vefatı ile şu an boş bulunan emirlik makamına, Haşimî ailesinin en büyüğü ve babadan oğula geçen bu makamı en fazla hak eden kişi olmam hasebiyle atanmamı ve Sultan hazretlerinin hakkımı vermesini istirham ediyorum. Kendilerine olan sadakat ve bağlılığım malûmâne-i şahaneleridir. Dilekçeyi Sadrazam Kamil Paşaya bizzat götürüp verdim. Dilekçeyi okuduktan sonra bana “Şerif Hüseyin’in en büyük oğlu siz misiniz?” diye sordu. “Hayır, ben ikinci büyüğüm. En büyüğümüz Şerif Ali b. Hüseyin’dir” diye cevap verdim. Paşa “O halde dilekçeyi niçin kendisi getirmedi?” diye sordu. Ben “Ağabeyim hâlâ büyük amcası ve kayınpederi Emir Abdülilah’ın yasını tutmakla meşgul” dedim. Paşa “Babanızın ellerinden öperim. Kendisine hakkının zayi olmayacağını bildiriniz” dedi. Teşekkür edip yanından ayrıldım ama söylediklerine tam olarak inanmamıştım. Bu yüzden saltanat makamına şöyle bir telgraf çektim: Şu an için münhal bulunan Mekke emirliğine, hak sahibi olmam hasebiyle Sultan hazretlerinin lütuflarıyla atanmayı ve babalarımın hakkı olan bu makamdan mahrum bırakılmamayı umuyorum. Telgrafın Sultana ulaşması için üç ayrı adrese gönderdim: Sadaret makamı, Meşihat makamı ve Saray başkatipliği makamı. Telgraf metnini alıp eve getirdim. Babama “Sadrazam ellerinizden öpüyor ve ‘İnşallah hakkınız zayi olmayacak’ diyor” dedim ve ayrıca Sultana ulaşması için yukarıdaki adreslere telgraf çekmeyi uygun bulduğumu söyledim. Telgrafları çektiğim o gece, Saray başkatibinden şöyle bir cevap aldım: “Yarın gurub saatiyle sabah üçte Sultan hazretleri görüşmek üzere babanızı bekliyor.” Ertesi gün kararlaştırılan zamanda rahmetli babam saraya gitti ve Mekke emirliğine atandı. Öğleden sonra geri geldiğinde artık babalarının makamında oturuyordu. İttihat ve Terakki Partisi yöneticileri, bu tayin yüzünden babama kızmışlardı ve bu olay, babamla bütün İttihat ve Terakki hükümetleri arasındaki çekişmenin başlangıcı oldu. Bu çekişme, en sonunda babamın Birinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Arap Ayaklanmasının başına geçmesiyle sonuçlandı. İleride bunu tekrar ele alacağım.
  • 432 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Zaman 1480’ ler , darağacına hüküm vermeyi çok seven XI. Louis zamanı.

    Hugo (1802-1885)
    eseri 1831 de yazmış.

    Mekan büyüleyici Paris. Dönemin rahibini, burjuvasını, sanatçısını, subayını, aristokratını , halkını, kralını tanıyoruz. Kralın yönetimdeki zaaflarını ve eksiklerini, halkın idam veya işkence karşısındaki duygusuzluğunu görüyoruz. Eser kalın olmasına rağmen sıksık okuyucuya şok etkisi veriyor ve kendine bağlayıp elden bırakılamıyor. Muhteşem bir klasik.

    Hugo’nun Paris’e, sanata, tarihi eserlere olan tutkusu ilk bölümlerden hissediliyor. Eser adeta gelicek nesillere kültürlerinin , şehirlerinin değerleri bilmeleri için bir yol gösterici olmuş . Yapı yapı sokak sokak Paris ‘ i anlatan 3. Bölüm esere zenginlik katmış Her şehrin bir sesi var gerçekten insanın ruhunda hafızanda yer eden . Bu bölümde Hugo Paris’ in sesini muhteşem tasvir etmiş . 5. Bölümde Hugo ‘ nun dilinden mimarlık ve sanat tarihi okuyoruz. Düşüncenin mimarlık üzerinde etkisi ve matbaanın bulunması ile yaşanan değişimi detaylı olarak görüyoruz.

    Romantik klasiklerin aksine , bu eserde karakterleri tamamen iyi veya tamamen kötü diye ayıramıyoruz Gayet gerçekçi olarak , iyi ve kötü aynı karakterlerde barınıyor. Rahip Frollo ‘da iyilikler içinde kötülüğü, Quasimodo da çirkinlikler içindeki güzelliği görüyoruz. İnsan zaten herşeyi kendinde barındırıyor. Sadece iyi veya sadece kötü , sadece pozitif veya sadece negatif yok . Hepsi bir arada dengede olmak durumunda.

    Eserde Hugo’nun mistisizme de ilgisini görebiliyoruz. Keramet göstermek , sır, veya aynı anda her yerde olmak, maddenin kimyasının değişmesi gibi kavramları rahip Frollo ile dile getiriyor.

    Spoiler——-

    Frollo her tür bilimde ilerleyip bilgi sahibi olduktan sonra hala tatmin olamayıp mistisizme yönelmiş. Rahip olarak kendinde hep poziitf yönleri açığa çıkaran bir hayat yaşarken , kardeşini Quasimodo’yu , Gringore’a iyilik yapıp korumasına alırken Esmeralda aşkı ile insanlığının karanlık yönlerini keşfeder. Hakikat peşinde koşan Rahip Frollo sinek ve örümcek hikayesinde bile “kader” e müdahale etmezken, kendi hayatı dengeden çıkyor.

    Rahip ,Esmeralda,Quasimodo hepsi aşkı uç noktada takıntılı olarak yaşadığını görüyoruz. Belki de en normal hisseden Gringore’du; kendini ve hayatı en seven.

    Esmeralda hayallerinde hep korunma , kurtarılma düşlüyordu; hatta Gringore’e de söylemişti ancak onu koruyabilecek birini seveceğini. Bu vesile ile o erdemli özgür kız , habire kurtarılacak durumlara düştü. Hayallerindeki atlı, kılıçlı denk gelen ilk subaya kafayı taktı. Onu kendi hayatından bir kaçış olarak görüyordu. Bu takıntı onu en çok istediği annesini bulmak amacının bile önüne geçti , hayatına mal oldu.

    Quasimodo’nun Notre Dame ile bütünleşmesi, Esmeralda’nın evliliğindeki testi kırığı hikayesi (Kırık adeti kadar sene evli kalıp , sonra tekrar karar veriyorlar) . Sağır yargıç’ın sağır Quosimodo’yu yargılaması, Esmeralda‘nın Quosimodo’ya su vermesi, Quasimodo ‘nun aşkını ifade ederken harika sözleri (Sevilmek için Esmeralda’nın keçisi olmaya veya acısını hissetmemek için taş bir heykel olmaya razı). Esmeralda’nın çatlak kristal vazodaki kuru çiçeklere sarılması ve Roland Kulesi, hemşire Gudeli ‘ in hikayeleri, ve çarpıçı son; her an okuyucuyu şaşırtıp etkiliyor.



    Spoiler——

    Olaylar zinciri:
    Önce Gringore’u tanırız, entellektüel sanatçi yazar , fakat Kral ve halk tiyatro’ya sanata önem vermez.
    Sonra Quasimodo ile tanısırız. Dikkatler tiyatrodan onun kral seçildiği oyuna çevrilir. Yazarımız Greve meydanında Esmeralda’nın dansı ile karşılaşır, onu takip ederken , rahibin direktifi ile kızı kaçırmaya çalışan Quasimodo’ dan subayımız Phoebus kurtarır. Gringore kendini çingenelerin arasında bulur ve asılma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Esmeralda yazarı kurtarmak için görüntüde evlenir.

    Esmeralda kurtarıcısına aşık olmuştur. Quasimodo’nun cezası sırasında Esmeralda ona merhamet gösterir ve su verir. Notre Dame ‘ ın önündeki meydanda dans ederken , subay Phoebus ve nişanlısı , Esmeralda ‘yı yanlarına çağırırlar. Subay Emeralda’dan etkilenmiştir ve buluşmak ister. Rahip, Esmeralda ve Phoebus buluştuğu sırada Phoebus’yi bıcaklar, fakat suç , büyücülükle beraber Esmeralda ‘nın üzerine kalır. Esmeralda yargılanıp
    işkence için zindana atılır ve darağcına mahkum olur . Zindanda Rahip Crollo kızı taciz eder. Esmeralda ölüm pahasına yine reddeder. İdamı sırasında Quasimodo kurtarır Esmeralda’yi ve Notre Dame’ a sığınır. Fakat rahip burda da aşkını elde edemeyince Esmeralda‘nın tekrar idamı gündeme gelir. Bu sefer çingeleler ayaklanır Esmeralda’yı kurtarmak için Notre Dame‘ı basmaya çalısırlar, Kral ‘ ın muhafızları da Paris’e ayaklanmayı bastırmaya doğru yola çıkarlar. Gringore ve Rahip Esmeralda’yi kaçırır. Esmeralda yine rahibi reddedince rahip onu teslim eder. Q üzüntüden perişan olur o da rahibi ölüme mahkum eder. Bu arada Gringore kaçmıştır. Esmeralda annesini bulur . Ve idam edilir . Sonu muhteşem . Quasimodo’nun ‘ nun kemikleri Esmeralda’nınkinin üzerinde bulunur.
  • İstanbul’un güzellikleri anlatmakla bitmez. O her mevsimde ayrı bir güzeldir. İstanbul’daki ikametimiz, bize çok şeyler öğreten zorunlu bir ikametti. Babam İstanbul’a geldiği gün Sultan II. Abdülhamid kendisiyle görüşmüş ve onu İstanbul’da çalışması ve devlete hizmet etmesi maksadıyla çağırdığını söylemişti. Ayrıca babamı Şura-yı Devlet azası yapmış ve Boğaz’da kendisi için bir ev tahsis etmişti. Bütün bu itibara rağmen babamın İstanbul’a sürgüne gönderildiğini biliyorduk. Çünkü Hicaz’da uygulanan baskı ve şiddet siyasetine ve hacıların mallarının çeşitli hilelerle ellerinden alınmasına karşı çıkmıştı. Bütün bunları yapan da Hicaz’daki valiler ve Emir Avnürrefık’ti. Ayrıca babam İstanbul’a çağırıldıktan hemen sonra aşağıdaki ilim adamları Hicaz’dan çıkartılıp sürgüne gönderildi: Mekke başmüftüsü Şeyh Abdurrahman Serrâc, Mekke Maliki müftüsü Şeyh Âbid ve Mekke Şafiî müftüsü Seyyid Abdullah ez-Zevâvî. Ayrıca, Kabe’nin anahtarını korumakla görevli Şeyh Abdurrahman eşŞeybi de el-Hüdâ’da zorunlu ikamete mecbur edildi. Bu olaylardan sonra mukaddes bölgelerdeki zulüm iyice arttı. Çeşitli dolaplar çevrilerek hacıların mallarına el koyuldu ve güvenlik diye bir şey kalmadı. Ama bütün bu uygulamalar zalimleri büyük külfet altına itti ve yaptıklarından hiçbir fayda görmediler. En sonunda hem kendileri hem nesilleri dört bir yana dağılıp perişan oldu ve Sultanın devleti yıkıldı gitti. Allah Teala Kâbe hakkında “Kim orada bozgun çıkarır veya zulüm işlerse kendisini acı veren bir azaba mahkûm ederiz” [Hac 22/25] buyurmaktadır. Mukaddes bölgelere hizmetle yükümlü her yöneticinin bunu dikkate alması gerekir. Orada yapılan iyilik de kötülük de karşılığını kat kat bulur. Bize gelince; üç kardeş (Ali, Faysal ve ben) hususî hocalardan Arapça ve Türkçe öğrendik, askerî eğitim aldık. İstanbul’da bulunduğumuz sırada, tarih sahnesinde şu değişiklikler ve uzun savaşlar olmuştu: Çin-Japon savaşında Japonlar galip geldi. Habeşistan-İtalya savaşında Necaşi [II.] Menlîk [1842-1913] galip geldi. İspanya-Amerika savaşında Amerika galip geldi ve Havana ile Filipin adalarına el koydu. Türk-Yunan savaşmda Osmanlı Sultanı galip geldi. Yemen’de baskıcı bir rejim vardı ve İmam [Yahya] başarılı bir direniş sonunda Sanayi ele geçirdi [1904], Ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetime geldi ve Meşrutiyet ilan edildi. Mekke emiri Şerif Ali b. Abdullah, yanında bulunan Sultanın görevlileri ve vezirleriyle birlikte vazifeden alındı ve yerine Şerif Abdülilah b. Muhammed Mekke emiri olarak atandı. Ancak görev yerine ulaşamadan vefat etti. Bunun üzerine İttihat ve Terakki Cemiyeti Şerif Ali Haydar b. Cabir b. Abdülmuttalib’i Mekke emiri yapmak istedi. Ben de büyük uğraşlar sonunda, emirlik hakkını talep etmesi için babamı ikna ettim. Çünkü sülalenin en büyüğü sıfatıyla bunu o hak ediyordu. Babam, Sadrazam Kamil Paşa vasıtasıyla Padişaha ulaştırılmak üzere konuya dair bir dilekçe kaleme aldı. Dilekçede şunları ifade ediyordu: Amcam Şerif Ali b. Abdullah b. Muhammed’in görevden alınması üzerine göreve getirilen amcam Mekke emiri Şerif Abdülilah b. Muhammed’in vefatı ile şu an boş bulunan emirlik makamına, Haşimî ailesinin en büyüğü ve babadan oğula geçen bu makamı en fazla hak eden kişi olmam hasebiyle atanmamı ve Sultan hazretlerinin hakkımı vermesini istirham ediyorum. Kendilerine olan sadakat ve bağlılığım malûmâne-i şahaneleridir. Dilekçeyi Sadrazam Kamil Paşaya bizzat götürüp verdim. Dilekçeyi okuduktan sonra bana “Şerif Hüseyin’in en büyük oğlu siz misiniz?” diye sordu. “Hayır, ben ikinci büyüğüm. En büyüğümüz Şerif Ali b. Hüseyin’dir” diye cevap verdim. Paşa “O halde dilekçeyi niçin kendisi getirmedi?” diye sordu. Ben “Ağabeyim hâlâ büyük amcası ve kayınpederi Emir Abdülilah’ın yasını tutmakla meşgul” dedim. Paşa “Babanızın ellerinden öperim. Kendisine hakkının zayi olmayacağını bildiriniz” dedi. Teşekkür edip yanından ayrıldım ama söylediklerine tam olarak inanmamıştım. Bu yüzden saltanat makamına şöyle bir telgraf çektim: Şu an için münhal bulunan Mekke emirliğine, hak sahibi olmam hasebiyle Sultan hazretlerinin lütuflarıyla atanmayı ve babalarımın hakkı olan bu makamdan mahrum bırakılmamayı umuyorum. Telgrafın Sultana ulaşması için üç ayrı adrese gönderdim: Sadaret makamı, Meşihat makamı ve Saray başkatipliği makamı. Telgraf metnini alıp eve getirdim. Babama “Sadrazam ellerinizden öpüyor ve ‘İnşallah hakkınız zayi olmayacak’ diyor” dedim ve ayrıca Sultana ulaşması için yukarıdaki adreslere telgraf çekmeyi uygun bulduğumu söyledim. Telgrafları çektiğim o gece, Saray başkatibinden şöyle bir cevap aldım: “Yarın gurub saatiyle sabah üçte Sultan hazretleri görüşmek üzere babanızı bekliyor.” Ertesi gün kararlaştırılan zamanda rahmetli babam saraya gitti ve Mekke emirliğine atandı. Öğleden sonra geri geldiğinde artık babalarının makamında oturuyordu. İttihat ve Terakki Partisi yöneticileri, bu tayin yüzünden babama kızmışlardı ve bu olay, babamla bütün İttihat ve Terakki hükümetleri arasındaki çekişmenin başlangıcı oldu. Bu çekişme, en sonunda babamın Birinci Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen Arap Ayaklanmasının başına geçmesiyle sonuçlandı. İleride bunu tekrar ele alacağım.
  • Dostuna haksızlık eden, yabancıya kim bilir neler yapar? Amma unutma ki nankör, hayır görmez. Kötülük eden kötülük görür. Eden, bulur.Nanköre iyilik etmek, söz dinlemeyene öğüt vermek, sır saklamayana sır açıklamak boşuna sarf edilmiş emektir.İyilerden insana hayır ve kötülerden şer gelir. Ne gibi bilir misin? Rüzgâr, güzel kokulu yerlerden geçtiği zaman güzel kokular ve kötü kokulu yerlerden geçtiği zaman kötü kokular getirir ve yayar.
  • KENARDA DURMA, ORTAYA GEL!

    Sabah, Hac sûresini okurken üç âyet gözüme ilişti, aklıma takıldı. Gün boyunca bu âyetlerin açıklamasını farklı tefsirlerden okudum. Bu üç âyet, kulluk hayatımız için son derece önemli bir husustan söz ediyordu. Bu sebeple âyetler hakkında okuduklarımı kendi yorumlarımla kısaca aktarmayı uygun gördüm.

    Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    “İnsanlardan bazıları [İslam’ın ortasında değil de] uç kısımda / kenarda bekleyerek Allah’a kulluk eder; eğer bir hayırla karşılaşırsa [iyi ki bu dine bağlanmışım] diye huzurlu olur. Ama bir imtihanla karşılaşırsa [bu dinde bir hayır yokmuş, olsaydı başıma kötülük gelmezdi] diyerek yüz üstü [gerisin geriye] inkâra döner. Böyle yapmakla hem dünyada hem de âhirette kayba uğrar. İşte apaçık hüsran / kayıp budur. [Allah’a kullukta aradığını bulamadığını düşünerek dinden dönen bu kişi] Allah’ı bırakıp da [kulluk etmediğinde] kendisine herhangi bir zararı [kulluk ettiğinde herhangi bir] yararı dokunmayacak şeylere kulluk eder. İşte doğruluktan tamamen uzak düşen sapkınlık bunun ta kendisidir. Hatta bu kişi [âhirette göreceği azap dikkate alındığında] zararı yararından daha yakın olan şey(ler)e kulluk eder. [Kendisini korusun diye tapındığı varlık] ne kötü mevlâ, ona kulluk eden kişi de ne kötü kuldur.” (Hac, 11-13)

    Bu insan tipini iyi tanıyın!

    Tefsirlerin neredeyse tamamı, bu âyetlerde bahsi geçen insan tipinin çıkarcı, fırsatçı, ortamı koklayan münafık bir tip olduğunu belirtmektedir. Ancak bu demek değildir ki bu âyetten müminlerin de nasibi yoktur! Eğer öyle olsaydı Rabbimiz bu âyetle müminlere hitapta bulunmazdı. Demek müminlerin de kendi hayatları için bu âyetten alacakları dersler ve ibretler var.

    Allah Resûlü (s.a.v.) zamanında İslam’ın yayılmaya başladığını gören bir takım Araplar bu dinin önünde duramayacaklarını anlayınca dilleriyle bu dini kabul ettiklerini söylüyorlardı. Samimi bir imana sahip olmayan bu insanlar bundan sonra kendi hayatlarını dikkatle gözlüyordu. Yeni dine girdikten sonra eğer dünyevî imkân ve nimetlerinde çoğalma görürlerse yani ekin, meyve, hayvan, çoluk-çocuk, mal-mülkte bir artış, bedenlerinde bir sıhhat görürlerse “demek ki bu din iyi bir dinmiş, baksana bu dine girdikten sonra zenginleştim, sağlığım iyiye gitti” diyerek tatmin oluyorlardı. Ama işler ters gider de ekin ve hayvanlarda azalma, çoluk-çocuklarda ölüm, bedende hastalık söz konusu olursa “girdiğim bu din, hiç de iyi bir din değilmiş. Ben, atalarımın dinini terk etmekle kötü yaptım” diye düşünerek yeniden şirk ve küfre dönüyor, putlara tapıp onlardan medet ummaya devam ediyorlardı.

    Bu kimselerin durumu “dinin ortasına gelmeyip ucunda duran” kimselere benzetilmiş. Bunlar tıpkı savaşta ordunun en gerisinde duran, eğer ordu galip gelirse ganimet almaya koşan ama mağlubiyet olacağını anladığında hemen ortadan sıvışan korkaklara benzerler.

    Müslümanlar olarak bizim bu âyetten çıkaracağımız en temel ders şudur:

    “İslam’ın Hak din oluşu konusunda bu dine bağlananların dünyevî durum ve konumları ölçü olamaz.”

    Gerek Müslüman fert, gerekse toplumlar bu dine bağlanıp dinin emir ve yasaklarını uyguladıklarında dünyevî açıdan iyi bir konumda bulunabilecekleri gibi Allah’ın bir imtihanı olmak üzere bir takım musibetlerle de karşılaşabilirler. Nitekim tarih boyunca başta peygamberler olmak üzere samimi müminler, salih insanlar en büyük bela, sıkıntı ve musibetler ile imtihan edilmişlerdir.

    Bir kimsenin dine bağlanması sebebiyle dünyevî şartlarında bir kötüleşme meydana geliyorsa bu, dinin bir kusuru değil insanın Allah tarafından imtihan edilmesidir.

    Bu âyetlerden çıkarılacak ikinci önemli sonuç da şudur:

    İmanı kemâle ermemiş kimi Müslümanlar da tıpkı bu âyetlerde anlatılan münafık tipinin bazı hastalıklarını taşımaktadırlar. Dünyevî şartları iyi iken Rabbine kulluk eden, beş vakit namaz kılan, orucunu tutan nice kimse dünyevî açıdan işleri kötüye gitmeye başlayınca, iflas edince, yuvası dağılınca, insanlarla arası açılınca sanki bunun suçlusu ve sorumlusu –hâşâ- Yüce Mevlâ imiş gibi Allah’a karşı içten içe bir küskünlük, kırgınlık –ve hatta kızgınlık- duymaya, O’nun emir ve yasaklarına karşı bir vurdumduymazlık içine girmeye başlar.

    Sıkıntılı halindeyken Allah’a dua edip yalvarır yakarır, ancak dualarına karşılık bulamadığını görünce kızgınlığı daha da artmaya başlar. Sanki Allah onun her istediğini anında vermek zorundaymış da –hâşâ- sırf kuluna eziyet olsun diye vermiyormuş gibi görmeye başlar.

    “Bu kadar sıkıntı içindeyim, daha neyi bekliyorsun? Yardım etsene!” gibi serzenişlerde bulunur. “Sen benim maddî şartlarımı iyi yapsaydın ben de sana adam gibi kulluk ederdim. Beş vakit namaza beş de ben ekler, Ramazan orucu yanında başka oruçlar da tutardım. Madem ki bana yardım etmiyorsun benden de Sana kulluk yok” diye vesveseler ve kuruntulara kapıldığı da olur.

    Zengin ve lüks bir hayat süren kimselere baktığında onların dinle, imanla, İslam’la alakası olmayan kişiler olduğunu görür. Zanneder ki onların zenginliği ve lüksü, dini terk etmelerinden kaynaklanıyor! Böyle böyle Rabbinden yüz çevirmeye, teselliyi O’na sığınmakta değil de başka kapıları çalarak onlardan medet aramakta bulur. Zavallı! Böyle yaparak ne dünyevî sıkıntılarına çare bulabilir, ne de âhirette kurtuluşu elde edebilir. Böyle yaparak hem dünyasını berbat etmekte, hem de âhiretini berbat etmektedir.

    Peki ya samimi mümin ne yapar?

    O, dinin kenarında, kıyısında, ucunda durmaz. İslam’ın tam orta yerine, kalbine, göbeğine demir atar. Allah’ın dininin Hak oluşunu dünyanın üç kuruşluk nimeti ile ölçmez. “Varlıkta da darlıkta da Rabbim Allah, dinim İslam, önderim ve örneğim Muhammed Mustafa’dır” der.

    Bir hayırla karşılaşırsa şımarmaz “imtihanımdır” der, şükreder. Allah ona nasıl iyilik ve ihsan da bulunduysa o da bu hayrı insanlarla paylaşır, cimrilik etmez.

    Bir musibetle karşılaştığında ise “imtihanımdır” der ve “Biz Allah’a aitiz ve sonunda yine O’na döneceğiz” der. O "iyi gün Müslümanı" değildir. İyi günde de kötü günde de Rabbine teslim olmuştur. Zorluklar ve sıkıntılar onu Allah'tan uzaklaştırmak şöyle dursun daha da Rabbine yaklaştırır. Çünkü O'ndan başka gerçek sığınak olmadığını bilir. Rabbinin rızasını üç kuruşluk dünya malına değişmez. Rabbine el açmayı bırakıp namerde el-avuç uzatmaz.

    Rabbimiz varlıkta da darlıkta da Hak olan İslam’a bağlı kalmayı cümlemize nasip eylesin. Sözümüz her daim, Allah Resûlü'nün öğrettiği şu dua olsun:

    "Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım! Kalbimi dinin üzerinde sâbit kıl!"

    (Soner Duman/15.Muharrem.1441/14.Eylül.2019/Cumartesi)