• Üstnot: Bu yazı evrim var mıdır, yok mudur sorusuna cevap arayan bir yazı değildir. Bu yazı evrimin doğruluğu veya yanlışlığına dair tartışma usul ve adabı nasıl olmalıdır, evrime hangi mantıksal çıkarımlarla yaklaşabiliriz sorusuna özellikle inananlar açısından cevap bulma yazısıdır. Keyifli okumalar.


    Bir Müslüman evrimci olabilir mi? Bu konudaki görüşlerimi yazmaya başlamadan önce yazıyı okuyacaklardan ricam az veya çok bu konudaki görüşlerinizi yazmanız. Çünkü burada bulunmaktaki amacım da, herhangi bir şey paylaşırken de sadece geri dönüt almak, kesinlikle ve samimiyetle söylüyorum beğeni değil, hatta bazen okumadan beğenenler olduğunu görünce engelleyesim geliyor öylelerini. Sadece benden çıkan herhangi bir kelimenin dahi karşıdaki yansımasını görebilmek inanılmaz katkı sağlıyor fikir ve düşünce olarak, bana bu katkıyı sağlamak adına fikrinizi yazmanızı istiyorum.

    Tekrar soralım; '' Bir Müslüman evrimci olabilir mi? '' Bir Müslüman olarak kendime cevap verebilmek için uzun süre araştırma yaptım, konu hakkında makaleler, kitaplar okudum. Müslüman evrimci olabilir diyenlerin de görüşlerine ve görüşlerini dayandırdıkları argümanlara baktım, hayır kesinlikle olmaz diyenlerin de. Ve en azından şu aşamada bu pilavın daha çok su götüreceğini söyleyebilirim. Ama geldiğim noktada öğrendiklerim ve gözlemlediklerimi paylaşarak bu konuda işin daha başında olan veya kafası benden daha karışık olanlara yardımcı olmak adına bu yazıyı yazmaya karar verdim.

    1- Evrim Nedir?

    Canlı türlerinin nesilden nesile gen aktarımı ve gen değişimi yoluyla farklı haller kazanması, türler arası geçiş, değişim olarak genel bir ifade ile özetlenebilir bir teoridir. Evren, dünya ya da kimyasal evrim ile karıştırılmaması adına biyolojik evrim olarak da adlandırıldığı olur. Yazıyı okuyacakların bilgi/cahillik seviyesini bilemediğimden '' ama gerçek olsa kanun olurdu '' diyecek ufak bir gogıl araması yapmaktan aciz arkadaşlar için de açıklayayım:

    Teori; '' Bilimde teori veya kuram; bir olgunun, sürekli olarak doğrulanmış gözlem ve deneyler baz alınarak yapılan bir açıklamasıdır. Teori, herhangi bir olayı, vakayı, görüngüyü açıklamak için kullanılan düşünce sistemidir. ''

    Kanun; '' Evrenin başlangıcından bu yana, evrenin her yerinde aynı şekilde etki eden değişmez ve yoruma açık olmayan yasa.''


    Kanun ve teori arasındaki bu kafa karışıklığı biraz da bizim eğitim sistemimizde bu iki kavram arasındaki ilişkinin böyle öğretilmiş olmasından kaynaklı olsa da, hipotez ispatlanırsa teori, teori daha da kesin delillerle ortaya konursa kanun olur şeklindeki hiyerarşik kabul bilimsel camiada bir karşılığı olmayan ve geçerliliğini yüzyıllardır yitirmiş skolastik düşünceden kalma bir safsata sadece.


    2- Evrim ve Yaratılış çelişir mi?

    Çelişmez. Evrim dediğimiz şey kısaca süreç içerisindeki değişim ise bu yaratılış ya da inanma ile nasıl çelişebilir? Hayır Allah bir sürece tabi olmadan bir anda, olduğu şekli ile yaratır diyorsanız; Fussilet suresi 9, 10, 12. ayetlerde geçen Allah'ın yeri iki, yeryüzündekileri dört, Araf suresi 54. ayette geçen altı günde gökleri ve yeri yarattı ifadelerini nasıl açıklıyorsunuz! Haşa Allah tüm bunları bir anda yaratmaktan beri olduğu için mi sürece yayarak yarattı, yoksa yarattıklarını bir sürece tabi olarak yaratmak takdiri ve kanunu olduğu için mi bu şekilde yarattı? Akıl ve muhakemesini yitirmemiş her inanan kabul eder ki ikinci seçenek hem inanç için hem de akıl için daha doğru bir seçenek. (Burada insanın tabi olduğu evrensel ve zamansal süreçten bahsediyorum, yoksa Allah zaman ve mekandan bağımsız olduğundan evrimsel süreçle de yaratıyor olsa bu yine bize göre süreçtir, Allah'a göre andır, Kendisi zamandan bağımsız olduğu gibi Kendi açısından yaratmak ve yok edip yıkmak da zamandan bağımsızdır.) Mesela kendimize bakalım; kendim dahil hiçbir insanın bir ağaç kavuğundan fırlar gibi bir anda şuan olduğu şekli ile birden ortaya çıktığına şahit olmadım. İnsanın kendisinin meydana gelişi bile bir süreç, evrim. İnsanlar olarak en başta sperm ve yumurta olarak zigota> sonra bir çiğnem ete>sonra kemiğe>sonra tekrar ete>sonra doğum ile dünyaya gelmeye>sonra bebeklik, çocukluk, ergenlik, yetişkinlik, yaşlılık, derken ölüm ve çürümeye yani bir sürece tabi değil miyiz? Yaratılışı ismen bilsek de yaratmanın ne demek olduğunu, nasıl gerçekleştiğini bütün dinamikleriyle bilmiyoruz. Burada altı çizilmesi gerekilen bir nokta daha var. Kur'an'ı Kerim'in bahsettiği yaratılışın bir süreçle gerçekleşmesi kesinlikle şuan bildiğimiz evrimdir diyemeyiz. Evet benziyor ama Kur'an'ın bahsettiği evrim süreci tam olarak bu süreç mi bu mu bunu kimse söyleyemez. Ve ciddiyetle araştırmak yerine bu şekilde sırf ego tatmini için tartıştığımız sürece de tavuk mu, yumurta mı paradoksundan ve gevezelikten öteye gidemeyiz.



    Bu noktada öz eleştiri yapıp bugün İslam camiası olarak neden araştırma yapabilecek imkanlarımız, teori ortaya koyabilecek bilim insanlarımız olmadığını tartışmak gerekir. Bugün gavur, kafir, ataiz, ya da müslüman olduğu halde ecnebi memlekette yaşıyor diye hain diye aşağılayıp, şeytanlaştırdığınız insanlar atomun en küçük bir özelliğini bulabilmek için bütün servetlerini, enerjilerini, zamanlarını, hayatlarını, belki aileleriyle geçirecekleri mutlu saatlerini hem de büyük bir öğrenme aşk ve şevki ile vakfedebiliyor. Peki biz ne yapıyoruz? Allah'tan geldiğine inandığımız kitabı bir başkasının aklı ve yorumu ile okumaktan öteye gidebiliyor muyuz? Allah kelamı dediğimiz kitabı anlayabilmek için tıpkı bu insanların yaptığı gibi her şeyimizle kendimizi adayabiliyor muyuz? Yoksa Nilgün Bodur kitabı okur gibi ayak ayak üstüne atıp, hiçbir efor ve çaba sarf etmeden rahatlıkla anlayabilmeyi mi umuyoruz Kur'an'ı ve Kainatı? Ya da bunların hiçbirini yapma gereği hatta '' ulan şu burnuma konan sinekten ne farkım var '' demekten bile aciz bir halde, sorgulamadan, düşünmeden, tedebbür etmeden zaten bizim için daha önce düşünmüş hacı, hoca takımının bize söylediklerine kusursuz teslim olup, çaba içinde olana da çamur atıp, darlamak ve kafayı yedirmekle mi yetiniyoruz? Ki bu daha elimizin altında olan Kitap için geçerli olanlar. Bir de içinde yaşadığımız güneş sisteminin bile çölde kum olmadığı kainatı anlamak için sarf edilmesi gereken enerjiden hiç bahsetmedim, oraya girsek hiç çıkamayız işin içinden!



    3- Peki madem Evrim Yaratılış ile çelişmiyor, inanan kesim neden Evrim lafını duyunca kutsal damacadan su fırlatmak suretiyle ifrit kovalar gibi evrim lafını edenleri şeytanlaştırıyor?


    Durumun böyle olmasında birkaç farklı etken olduğundan cevapları da farklı farklı. En azından kendi gözlemlediklerimi yazacak olursam;


    1-Dini alandaki hemen her türlü kabulü değişmez yorumlar olarak kabullenen, inandığından bihaber inananların bu konudaki bağnaz tutumu. Bu kesim Kur'an'ın '' atalarının dininin peşinden gidenler, akletmeyen, düşünmeyenler '' diye nitelendirdiklerinin şuanki torunları aslında. Şu hoca ne demiş, bu gavs şu yorumu yapmış, şu tefsir şunu demiş, şu hacı bunları gördüğünüz yerde katledin demişten öteye gidemeyen, akletmeyi günah sayan, '' mantık mı? asla! istemezük '' diyen, şuur seviyesi olarak aslında reddettikleri ata maymunlardan gelmiş olması gereken kitledir bunlar.


    2- İnananlar içinde beni hayrete düşüren bir başka gurup var ki bunlar birden bile beterler. Akletmeyi isteyen, biraz da akleden ama gerçekçi bir dünya görüşleri olmadığından, tembellikten, beklentileri realite ve dünya gerçekleri ile uyuşmadığından, hayatla meşgulümcülükten sıyrılamamaktan (dünyaya geçici diyen, cennet ve cehenneme inanan ama dünya menfaatlerine öyle ya da böyle taptığı için bir türlü dininin emrettiği gibi düşünüp araştıramayan kafasızlık! ilahi komedyaaaaa ), ya da yukarıda yazdığım gibi edebiyatta seviyesi en fazla Nilgün Bodur olabilecek kadar düşünme üşengeci ve hazırcı olduklarından bir türlü neticelerini kaldırıp harekete geçemeyen bu yarın hallederimcilerin sığınacak bir liman bulamayınca el mahkum bize daha yakınlar deyip gidip birinci guruba sığınmalarından kaynaklı olan bir evrim karşıtlığı gerçeği var bu ülkede maalesef.



    3- Evrimi savunan kesimdeki en az birinci sınıftakiler kadar bağnaz olan kesim evrim karşıtlığının bana göre en büyük sebebi. Neden böyle diyorum? Bir kere şu hakikati bilelim. Kutsalına salya atarak duygusal tepki oluşturduğunuz, duygusal olarak provake ettiğiniz bir insana karşı durduğu bir şeyi asla akıllıca ve mantıklı da olsa kabul ettiremezsiniz. Duygular provake oldu mu akıl devre dışı kalır ve o insan duyguları ve kalıplaşmış kabulleri ile akletmeye, düşünmeye başlar. Ve duygunun kaptan köşküne geçip dümeni akıl ve şuurdan aldığı bir geminin kime ya da neye çarpacağını asla kestiremezsiniz, neyi kabul edebileceğini de. Bu sadece evrim için değil, genel olarak insana dair her şey için geçerlidir. İki inanan arasındaki anlaşmazlıkta dahi bu kesin geçerliliği olan bir önermedir, deneyin görün.


    Evrimi savunanların büyük bir kısmı ateist ya da deist arkadaşlardan oluşuyor. Biraz inananların bağnaz tavırları, biraz inanmıyor da olsa coğrafyanın verdiği içsel bağnazlık ile inançsızlık yobazı olmuş evrim savunucusu insanların tavırları yüzünden her iki taraf da duygusal olarak provake oluyor ve bu konuda çıkan hemen her tartışma akıl, mantık dahilinde bir çıkarım sağlamaktan çok her iki taraf için de çizgilerin ve dillerin daha da keskinleşmesine neden olan bir ağız dalaşından öteye gitmiyor. Çünkü yukarıda da değindiğim gibi sunduğunuz argümanlar kesin deliller dahi olsa her iki taraf da duygusal olarak hareket ettiğinden akıl devre dışı kalmıştır. Ve kesin deliller ile duygular değil, akıl ikna olur. Babanız katil olursa, aklınız size onun kötü ve uzak durulması gereken biri olduğunu söylerken, duygularınız size onu sevdirmeye devam eder. O yüzden önce insan olarak bizi hemen her anda veya tartışmada neyin yönlendirdiğine dikkat etmemiz ve ayırt etmemiz gerekir ki hataya düşüp de bakarkörler olmayalım.



    Toparlarsak; Müslüman evrimci olabilir mi? Müslüman kuantumcu olabilir mi? Müslüman bing-bangci olabilir mi? Müslüman izafiyetçi olabilir mi? Müslüman .... cı olabilir mi? Bunun gibi yüzlerce -cı -cu lar bulunabilir. Akıl mantık dahilinde olduğu sürece bunların hepsi birden olabilir, ama olmak zorunda mı? Tabii ki değil. Müslümanın olmak zorunda olduğu tek şey Müslüman olmak! Bunun dışındaki hemen her tartışma yapaydır ve aslolanın yapılmasının önünde bir engel teşkil eder ki bilimsel bir teori olan evrimin tartışılmasının bilim adamlarına bırakılması gerekir. Toplum düzeyinde durmadan bu teoriyi tartışmak ve bölünüp, var olan sorunlarımızı çözmek yerine sürekli bu yapay gündem ile meşgul olmak bizi hiçbir yere götürmediği gibi sorunlar yumağının içinde nefessiz bırakır. Evrimin varlığı ya da yokluğu, ya da ortaya çıkan deliller ile teorinin nereye evrileceği bilimin konusudur ve bu bilim yapanlara bırakılmalıdır. Yazıyı yazmaktaki amacım da ne teoriyi birilerine kabul ettirmek, ne de kendimce teori yanlışlamak. Sosyal hayatta çıkan tartışmaların kaynağının dayanaksızlığı ortaya konursa bu tartışmaların da son bulacağını umuyorum sadece ve biraz da bu motivasyonla yazma gereği duydum.



    İlanihaye bu yazı daha da uzar gider ama şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Bu konuda soruları olanları bildiğim ölçüde cevaplamaya hazırım. Toplum olarak hemen her şeyde ikiye bölünme ve bir şeye tabi olma, kitle olma, haklı veya haksız olmasından bağımsız illa bir otoriteye bağlanma fetişizmimiz bize bu zamana kadar çok şey kaybettirdi. Belki de iki seçenek arasında haklı taraf yoktur. Ya da her iki taraf içinde de farklı farklı doğru ya da yanlışlar vardır. Neden bireye yönelik ve onun haklı olduğuna şüphesiz bir teslim olma fikri yerine, düşünceyi esas alan hevadan ve kişisel düşüncelerden kaynaklı yanlışları kimde olursa olsun reddetmeyi doğru bulan bir tavır içinde olmayalım :) Bence bunu başarabiliriz, elin anglo saksonu, cermeni, amerikalısı, çinlisi bölünmek yerine fikir bazlı hareket edip ortaya ülkelerini ileriye taşımaya yönelik bir davranışı ve disiplini uygulayabiliyorsa biz neden uygulayamayalım :) Bu ülkede olan tek iki taraf iyi niyetli ve kötü niyetli olan insanlardır. Diğer bütün ideolojiler tamamen yapay sınırlardır. Sınırları aşıp ortak değerler ve ortak bilim üretebiliriz. Tek biricik mesaimizin bu olması dilek ve duası ile :)



    Not: Yazıyı yazmaktaki amacım şuanki bilimsel otoritelerin sunduğu evrim kanıtlarını ve evrimi anlatmak ya da ispatlamak değil. Evrim çok farklı alt dalları olan bir teori zaten, bunu istesem bile bir yazı ile ne kadar anlatabilirim. Burada evrimi Tanrı yerine koyup Tanrının yaratmasına açık kapı bırakmayanlar ve dini kabullerini baz alıp evrime asla açık kapı bırakmayan zihniyeti sorguladım ve her iki taraftaki sıkıntılı mantıksal yaklaşımı ortaya koymaya çalıştım. Ki her iki taraf da tarafını seç savaş zihniyetindense, beraber hakikati arama seçeneğini daha makul ve kabul edilebilir bulsun.




    Not: Yazı uzun olmuş diyeni Allah Tuco Herrera ile yanına üç şey de almadan ıssız bir adada bir yıl survivor yaşamak zorunda bıraksın İNŞALLAAAAHHHH asdfghjklş :))

    Not: - buraya kadar yazıyı okuyup, uzunluğundan dert yakınmayacak arkadaşlar için sarılıyormuşum gibi hisset ve kabul et müziği:
    https://www.youtube.com/watch?v=wDjeBNv6ip0
    https://www.youtube.com/watch?v=4Iiycfiq1Zs

    Sümme haşa okudum ama gavur dinlemem diyenler için alternatif; https://www.youtube.com/watch?v=ZLq_m3bOelI
  • 68.
    İlk Hıristiyan. — Bütün dünyaya hala “kutsal ruhun” yazarlığına inanıyor ya da bu inancın etkisi altındadır. İnsan incili açarsa, bunu kendine “yüksek duygular” edinmek, küçük büyük kişisel dertlerine teselli bulmak için yapar… kısaca: Kendini onun içine ve dışına doğru okur. Onun için de en hırslı ve usandırıcı ruhlardan birinin ve keza sinsi bir kafadan daha batıl inançlı bir adamın hikayesinin havari Paulus’un hikayesinin yazılı olması… birkaç bilim adamını bir yana bırakırsak, kim bilir bunu? Ama bu garip hikaye olmazdan, böyle bir kafanın, böyle bir ruhun şaşkınlıkları ve fırtınaları olmasaydı Hıristiyanlık olmazdı; ustaları çarmıhta ölmüş bir küçük Yahudi tarikatından zor bela haberimiz olurdu. Elbette, insan bu hikayeyi doğru zamanda kavramış olsaydı, Paulus’un notları “kutsal ruhun” vahyi olarak değil, samimi ve özgün tinle ve kendi kişisel sıkıntılarımızı işin içine karıştırmadan okusaydı, gerçekten okusaydı —bin beş yüz yıldan beri böyle bir okuyucu olmamıştır— o zaman Hıristiyanlık çoktan bitip tükenmiş olurdu. Yahudi Pascal’ın bu notları Hıristiyanlığın kökenini ne denli ortaya çıkarıyorsa, Fransız Pascal’ın notları Hıristiyanlığın kaderinin veonun hangi nedenle yok olacağını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Hıristiyanlık gemisi Yahudi safrasının büyük bir bölümünü denize boşaltmış olması, dinsizlerin arasında seyretmiş ve seyredebilmiş olması… bu çok acı çekmiş, çok acınacak, çok rahatsız ve kendinden rahatsızlık duyan tek bir insanın hikayesine bağlıdır. Sabit bir fikir ona acı çektiriyordu ya da daha açık ifade edersek: hep güncel, asla durulmayan sabit bir soru: Yahudi yasalarıyla ilişkisi nedir? Daha doğrusu yasa hükmünün yerine getirilmesiyle ne ilişkisi var? Gençliğinde yasayı kendisi memnun etmek istemiş, Yahudilerin düşünme becerisi gösterdikleri bu en kıymetli payenin peşine aç kurt gibi düşmüştü… bu halk, ahlaksal yücelik fantezisini başka herhangi bir halktan daha fazla yüceltmiş ve sadece kutsal bir tanrıyı, günah düşüncesinin bu kutsallığa karşı bir suç olmasıyla birlikte yaratmayı başarmış bir halktı. Paulus aynı zamanda bu tanrının ve onun koyduğu yasanın fanatik savunucusu ve namus bekçisi olmuştu ve onu çiğneyenlere ve ondan kuşkulananlara karşı sürekli pusuya yatmış, onlarla kavga halindeydi. Onlara karşı acımasız ve sertti, en ağır cezaları vermeye niyetliydi. Ve durum böyle iken kendi kendine — taşkın, duygusal, melankolik, nefrette acımasız bir kişi olarak — yasaya bizzat kendisinin uyamayacağını anladı. Evet; ona, taşkın tahakküm hırsının yasayı çiğnemesi için sürekli tahrik edilmesi ve bu tahrik unsuruna boyun eğmek zorunda kalması, çok garip geliyordu. Ona tekrar tekrar yasayı ihlal ettiren gerçekten “şehvet düşkünlüğü” müydü? Aslında sonradan kuşkulandığı gibi sürekli olarak yerine getirilemeyeceğini kanıtlamak zorunda olan yasanın kendisi, karşı konmaz bir büyü ile ihlale sürüklemiyor muydu? Ama o zaman bu karmaşıklıktan çıkış yolunu henüz bilmiyordu. Gönlünde çok şey yatıyordu — düşmanlığı, cinayeti, büyücülüğü, puta tapınmayı, fuhuşu, alkolikliği ve baştan çıkarıcı içki masalarından keyif almayı ima ediyordu— ve ne kadar çok vicdanına ve daha fazlasıyla tahakküm hırsına, yasaya saygı ve yasayı korumanın en aşırı fanatizmiyle hava aldırmayı denediyse de, kendisine: “Her şey boşuna! Hükmü yerine getirilemeyen yasanın verdiği işkence alt edilmez!” dedirten anlar geldi. Manastırında ruhani idealin kusursuz insanı olmak istediğinde, Luther de benzer şeyler duyumsamış olmalı. Ve günün birinde kendisine itiraf edemediği ölçüde gerçekten ölümcül bir nefretle ruhani idealden, papadan, azizlerden ve bütün ruhban sınıfından nefret etmeye başlayan Luther gibi… Paulus’a da öyle olmuştu. Kanun, onun için kendisini çakılmış hissettiği çarmıhtı. Ondan nasıl da nefret ediyordu! Ona ne büyük garez besliyordu! Onu yok edecek bir çare bulmak için nasıl da aranıyordu… artık onu şahsen uygulamak istemiyordu! Ve sonunda kafasında bu saralının nasıl dizginlenebileceği konusunda kurtarıcı bir fikirle birlikte ilahi görüntü parladı. O, manevi bakımdan çok yorgun olan yasanın öfkeli fanatiğine, yüzü tanrının nuru ile parlayan İsa ıssız caddede gözükmüştü ve Paulus’un kulaklarına şu sözler geliyordu: “Beni niçin takip ediyorsun? ” Ama burada esas olan şey şudur: Kafasının içinde birdenbire şimşek çakmıştı. Kendine: “Aslında bu İsa’yı takip etmek akılsızlıktır!’” demişti. “İşte çıkış yolu burada, işte kusursuz intikam burada. İşte, buradan başka hiçbir yerde yasa çiğneyicisini ele geçiremem!” Kibirliliğin en çok acı çekmiş hastası bir darbe yiyince tekrar iyileşti, ahlaksal umutsuzluk sanki uçup gitti, çünkü ahlak kayboldu, yok edildi… orada, yani çarmıhta yerine getirildi. Şimdiye dek o rezilce ölüm, yeni öğretinin taraftarlarının sözünü ettiği “Mesihliğe” karşı temel argüman olarak geçerli olmuştu. Ama nasıl, madem ki yasayı ortadan kaldırmak için gerekliydi! Bu buluşun, bu bulmacanın çözümünün korkunç sonuçları gözlerinin önünde fırıldak gibi dönüyordu, bir anda en mutlu insan olur..- ona, Yahudilerin, hayır, bütün insanların yazgısı bu buluşa, birdenbire aydınlanmasının saniyesine bağlıymış gibi gelir, düşüncelerin düşüncesine, anahtarların anahtarına, ışıkların ışığına sahiptir; bundan sonra tarih onun etrafında döner! Çünkü bu andan itibaren yasayı yok etmenin öğretmenidir o! Kötünün ölmesi… yani kanunun da ölmesi demek; bedende olmak… yani kanunun içinde de olmak demek! İsa ile bir olmak… yani onun sayesinde kanunun yok edicisi olmak demek; onunla ölmek… yani yasanın da ölmesi demek! Eğer günah işlemek hala mümkün olsaydı, artık kanuna karşı olmazdı, “ben onun dışındayım”. “Eğer şimdi yasayı yeniden kabul etmekve ona uymak istesem, o zaman İsa’yı günahın işbirlikçisi yapardım”, çünkü yasa günah işlensin diye vardır, keskin özsuyun hastalığı ortaya çıkardığı gibi, yasa da hep günahı ortaya çıkarır; ölüm olmaksızın yasanın uygulanması mümkün olsaydı, tanrı İsa’nın ölmesine asla karar veremezdi; şimdi sadece bütün günahlar ödenmedi, günahın kendisi de ortadan kaldırıldı; şimdi yasa öldü, şimdi içinde onun yaşadığı beden öldü… ya da en azından çürüyerek ölüm sürecine girmiştir. Kısa bir süre daha bu çürümenin içinde kalacak! — İsa ile bir olmadan, İsa ile yeniden dirilmeden, İsa’nın tanrısal muhteşemliğinden pay almadan ve İsa gibi “Tanrının Oğlu” olmadan önce, İsa ile eşit olmak Hıristiyanın yazgısıdır. — Böylece Paulus’un sarhoşluğu ve keza ruhunun ısrarcılığı doruğa ulaşmıştır… bir olma düşüncesiyle her utanma, her itaat etme ve her türlü engel, ruhtan çekip alınmış ve hükmetme arzusunun azgın istenci kendini tanrısal muhteşemlikte vakitsiz yapılmış bir sefa olarak ortaya koymaktadır.— İşte bu ilk Hıristiyan olup Hıristiyanlığın bulucusudur! O güne değin sadece birkaç Yahudi tarikatçı vardı.
  • Dr. Michell tarafından dikkat çekilen ikinci husus, bir topluma tatbik edildiğinde gayri müslimlerin hayatlarını ve yapıp-etmelerini etkileyebilecek olan Şeriat kurallarıdır. Daha önce tafsilatını verdiğimiz gibi, bazı klasik Şeriat yasalarının , gerçek modern değerlerle sadece uyuşmakla kalmayıp onları da aşan Kur'an ahlakı ile uyumlu hale getirilmeleri için yeniden düzenlenmesi gerekir. Bu bağlamda göz önünde tutulması gereken en önemli ilke insan ilişkilerinden bahsederken Kur'an'ın tekrar tekrar kullandığı "ma'ruf" kavramıdır. Ma'ruf sıhhatli insan aklının 'iyi' olarak kabul ettiğidir; o,sıhhatli insan aklının "kötü" olarak reddettiği münkerin zıttıdır. Kur'an'ın o kadar az kanun sunmasının sebebi de, Kur'an'ın ahlak öğretisinin vazgeçilmez unsurları olan ve Kur'an'ın fiili yasa koymanın kaynağı haline getirmeye niyetlendiği , bu iki kavramdır.
    Fazlur Rahman
    Sayfa 107 - Ankara Okulu Yayınları
  • https://www.instagram.com/...igshid=179a3ezb18t8j
    Sizler sıcacık yataklarınızda veya annenizin sıcak çorbasını yudumlarken böyle insanları hiç düşündünüzmü bu kış vaktinde böyle bir evde bütün çocukları hasta yiyecek bir lokma ekmeğe muhtaç insanlar batsın bu kanun batsın bu yasa bu ülkede böyle insanların var olduğunu bilmek yürek burkan bir durum devlet zengine fazlasıyla veriyor ama fakire gelince çöpte ekmek toplayıp evine götüren insanlar var hani adalet? Bu ülkede binlerce milyonlarca bu durumda insan var zengine verilen paranın %1’i kesilse belkide böyle şeylere şahit olamayacağız ben böyle birşeyi kabul etmiyorum kimse kabul etmez kendinizi hiç onların yerine koydunuzmu nasıl birşeydir diye düşündünüzmü? Zor gerçekten çok zor senin benim anlamayacağımız kadar çok zor bir durum çünkü yaşamadık bilmiyoruz bu sebebten dolayı hiç oralı bile olmuyoruz Allah böyle birşeyi düşmanıma vermesin.. giydiği ayakkabıyı beğenmeyen yediği yemeği sevmeyen insanlar acaba böyle bir durumda olsanız ne yapardınız merak ediyorum
  • Sonradan öğrendim Sonya, eğer beklersen herkesin akıllı olmasını o zaman uzun süre beklersin... Sonra öğrendim bunun asla olmayacağını, insanların değişmeyeceğini ve onları kimsenin değiştiremeyeceğini ve bunun çabalamaya değmediğini! Evet, böyledir! Bu onların yasası... Yasa, Sonya! Bu böyle!.. Ve şimdi biliyorum Sonya, akılla ve ruhla güçlü ve sağlam olan kişi haklıdır onlara göre. Kim daha çok şeye tükürebilirse, o onların kanun yapıcısı olur, kim herkesten daha çok şeye cüret ederse, o hepsinden daha haklı olur! Hep böyle oldu ve hep böyle olacak! Sadece körler görmez bunu!"
  • Hiç kimse kendi hakimiyeti adına kanun yapmaya hak kazanmamıştır.Bu hak sadece Allah'a aittir.İnsanlar fert ve cemaat olarak bütün uluhiyet ve yasama haklarından,diğer insanlar üzerine hakimiyet kurma girişimlerin-
    den vazgeçmelidirler. Hiçbir ferdin ve grubun kendince yasa yapma ve emir verme hakkına sahip olmasına izin verilmemelidir.
    Ebu'l A'lâ el-Mevdudi
    Sayfa 30 - Özgün Yayıncılık
  • O zaman da kendi kendime hep sorardım: Neden bu kadar aptalım eğer başkaları aptalsa ve bende niye daha akıllı olmayı istemiyorum? Sonra öğrendim Sonya, eğer beklerken herkesin akıllı olmasını o zaman uzun süre beklersin... Sonra öğrendim bunun asla olmayacağını, insanların değişmeyeceğini ve onları kimsenin değiştiremeyeceğini ve bunun çabalamaya değmediğini! Evet,böyledir! Bu onların yasası...Yasa, Sonya! Bu böyle!.. Ve şimdi biliyorum Sonya, akılla ve ruhla güçlü ve sağlam olan kişi onlara hükmeder! Her şeye cesaret eden kişi haklıdır onlara göre. Kim daha çok şeye tükürebilirse, o onların kanun yapıcısı olur, kim herkesten daha çok şeye cüret ederse, o hepsinden daha haklı olur! Hep böyle oldu ve hep böyle olacak! Sadece körler göremez bunu!
    Dostoyevski
    Sayfa 520 - can