• Kendimi tek bir cümleyle tanımlamam gerekse 'tam olarak hiçbir şey ama herşeyden de birazcık' diye tarif ederim.. Tam olarak hiçbir yere ait olamadım. Anneme göre evlatlığımda, sevgililerime göre sevme şeklimde bir eksiklik oldu hep. Aramadıkları sürece aramadığım arkadaşlarım vefasızlığımdan, kendileri için neredeyse hiçbir şey yapmadığım öğrencilerim ilgisizliğimden şikayet ettiler..
    Uzun yıllar önce bir balığım vardı, sahip olduğum ilk ve tek evcil hayvanım. Sazanaki'ydi adı. Hayvanı bana kakalayan arkadaşım Japon sazanı olduğunu iddia etmiş, ben de kabul etmiştim ve adını da Sazanaki koymuştum. Sevgilimden ayrılmıştım, canım çok sıkkındı, yaşayan, gözlerinin içine bakabaleceğim ve konuşmayan bir canlıya ihtiyacım vardı evde ve balık bu kriterlere son derece uygundu. Sonradan ortaya çıktı foyası, eve gelen nadir arkadaşlarımdan biri 'Ne Japon sazanı lan bildiğin kırmızı dere balığı bu' deyince büyü bozuldu. Ama sevmiştim ben hayvanı, ismini de değiştirmedim o yüzden. Öyle yaşadık gittik bir süre. Sadece uyuduğum ve içki içtiğim bir hafta boyunca yem vermeyi unuttum kendisine. Yaklaşık bir hafta sonra ayıldığımda fark ettim tabi durumu ama yem vermeye de üşendim. İnatla yaşamaya devam etti hayvan. Ben de merak ettim yem vermezsem ne kadar yaşar diye. Hesapta iyice zayıfladığını ve artık dayanamaz hale geldiğini görene kadar bekleyecek, sonra yemleyecektim kendisini. Hiç sesini çıkarmadı hayvan. Fizyolojisinde de bir değişiklik olmadı. Bir sabah kalktığımda öldüğünü gördüm. Çok asil bir ölüm dedim içimden ve alüminyum folyoya sarıp küçük bir cenaze töreniyle karşıdaki çamaşırcının kapı önündeki saksısına gömdüm. Sonra da aklıma bile gelmedi kendisi. Şimdi sorun şu. Aradan geçen beş yıl sonra ilk defa o balık için üzülüyorum ve şu an resmen gözlerim dolu. Yapmış olduğum hayvanlıktan dolayı gecikmiş bir vicdan azabı mı çekiyorum yoksa yaşlanmaya mı başladım bilmiyorum. Bildiğim şu, eğer bir balığınız varsa sakın onun açlıktan ölmesine izin vermeyin. Yoksa onbeş sene sonra bir akşam ferdi tayfur dinleyip acıbadem likörü içerken o balık birden aklınıza gelip içinizin sızlamasına ve ağlamanıza neden olabilir..
  • Gerçekten insanın içinde husursuzluk yaratan bir kitap.Biraz kendimi biraz hayatı sorgulattı bana.Batının göbeğinde yaşarken doğudaki hayatı gördüm ki doğuyuda görmüş bir öğretmenim aslında.Ezidileri tanıdım bu kitapla.Hayatımızda nekadar çok doğru bildiğimiz yanlış var ve ne yasanmışlıklar var.Ezidilere yapılanları okudukça tüylerim ürperdi resmen.Kesinlikle okunmalı.
  • 35 yıllık otobüs şoförüyüm.İsmim Hayri Okumuş.Soyadim gibi okudum,tahsil gördüm bu yollarda milletin hikayelerinin pesinde.Adım gibi hayırlı hizmetlerde bulunurum hiç surat asmadan senelerce,mesafeleri yakınlaştırarak sevdiklerine .Emektar Kazım kimlere bağrını açtı,kimleri yüreğinde misafir etti saymakla bitmez.Onur konuğu bendim tabiki.En cok ben sürünce sevinirdi,rahatlardi cünkü.Hürmet ederdim kilometrelerce gittiklerine.Taşıdıklarına.En cok o anlardi ,en cok o dinlerdi beni.Simdiki kıytırık sözüm ona gıcır otobüsler çıkınca hurdaya gömdük cenazesini.Hırıltılarına,boğuk boğuk öksürüklerine tahammülü yok şimdiki konfor düşkünlerinin.Yok kliması çalışmazmış,yok sular sıcakmış,yok bilmem neymiş.Ne anlarlar ki derdiyle değerlenenlerin , hatıralara kucak açanlarin eskimeyen ve de eksilmeyen kıymetini . Yeniledikce silinmez ki yüreğimize dokunanlarin parmak izleri.

    Anons veriliyor .

    " İyi akşamlar, İstanbul – Hatay seferi yapan KT1000 sefer sayılı Yediveren Turizm'in Saygıdeğer Yolcuları otobüsünüz 5 dakika içinde kalkacaktır.Otobüsteki yerlerinizi alınız lütfen.Otobüsünüz 5 dk içinde hareket edecektir.Bizi tercih ettiginiz icin tesekkur eder,iyi yolculuklar dileriz."


    Otobüsteki yerimi aldım.18 saatlik uzun bir yolculuk bekliyor bizi.5 dakikanın dolmasını beklerken otobüse binen yolculara tebessüm edip,direksiyonu vesaire kontrol ettim.Isıldayan gözlerle "Kolay Gelsin Kaptan" selamlarını işitince yüreğime esenlik veriyor bazı yolcular.Sükür ,kedersiz bir yolculuk geçecek belli diyorum o zaman .Cok geçmeden burnunu sürekli çekip,ellerindeki mendille içli içli gözyaşlarını gizlemeye çalışan yolcularla göz göze gelince "kalbimin kalbine dokunurcasına sakladığım acılarım" yeniden günyüzüne çıkacakmışcasına korkarım,akordum da bozulmaya başlar.Ayrilik,hasret gibi duyguları kalbim de onlarla beraber yüklenerek, kaldırması güç bir bavulla yığılırım ben de koltuğuma .


    Gece yolculuklarını çok severim.Bundan dolayi hep de geceyi tercih ederim yapacagim seyahatlerde.Gece olunca yolcular uykunun kucağına emanet bırakırlar çoğu zaman yüklediklerini.Bazı zaman otobüse bebekli bir aile binince iş değişir tabiki.Sessizligin büyüsünü bozmak için yarişan cıyak cıyak bağırtılı ağlayislari yok mu çileden çıkarır insanı.O zaman direksiyona yüklenirim de yüklenirim,vitesi yükseltirim.Ayağim gazda. Yakarım bir cigara üç-beş...Püfletip dururum sıkıntıdan.Bebek cıyakladıkca kafam zonk zonk ağrımaya başlar.Zavallı annelerine tövbe ettirirler,bir daha uzun yolculuk yapmayacaklarina dair.Etraftaki yolcular bakışlarını onlara yöneltip göz taciziyle öf'leyip püf'lemeye başlayınca garibim anneler ne yapacaklarını şaşırıp, saklanacak bir köşe aramaya başlar.Otobüsün koridorunda bir ucundan annesi,diğer ucundan da babası dört elle sallayarak susturmaya çalıştıkları battaniyeyle kafalarına kadar çekip gizlenmek ister aileler, başkaları daha fazla rahatsız olmasın diye.Yolcular muavini başıma gönderip gönderip şikayetlerini hiç eksik etmezler.Söylenmeye başlarlar bu tarz bir yolcuyu otobüse aldığım icin.Yahu benim ne günahım var, anlayış göstersenize biraz.Yahu ben koca otobüsümle onca insanı şikayet dahi etmeden beşik sallar gibi piş pişş pişliyorum bunlar minnacık bebeğe garez edip ,asabımı bozuyor.Soför değil miyim arkadaş indireceksin en yakın molada.Yakalarından silkeceksin.Cekilmiyor bu tiplerle yolculuk.

    Kimi yolcular da tepelerindeki cılız ışığa aldırış göstermeksizin hoplaya zıplaya çevirirler okudukları kitabın sayfalarını.Kendilerini kitabın sayfalarına bırakıp, tabelaların yönünü çevirmeye çalışırlar kendi kalbi derinliklerine doğru .Kulakliklarindaki müziğin sesini açıp ,etraftan soyutlamaya başlarlar kendilerini.Kimi yaşlı teyzeler çantalarına sakladıkları elmalarla olmayan dişleriyle gacır gucur ettirerek midemin iştahını kabartirlar.Yahu insan bana da bir ikram eder.En önde oturan yolcular pür dikkat sabitledikleri bakışları ile ablukaya alırlar kelimelerimi çok konuşup da kaza yapmayayım diye.Hele sevdiğim müziğin sesini birazcık açınca,içtiğim sigaranın dumanı gayriihtiyari esen rüzgarla yüzlerini yalayinca yalandan öksürmeye başlarlar rahatsızlıklarını belirtirler yüzlerini ekşiterek.

    Kimi yolcularsa sırtını koltuğa yaslayıp, görünürde pencereden disarıyı seyrediyor gibi gözükse de çok uzaklara, bambaşka duygularla yaptıkları seyahatle kalbinin yollarını hor kullanır, aşındırır kendilerini.Daldıkları kuyudan çıkarmasını beklerler otobüsün onları.Aşmasini bekler aşılmazlarının.Otobüsün geride sektirmeyip ağaclari,dağları hızla geçişi gibi yollara emanet bırakırlar hatıralarını,özlemlerini ,
    hüzünlerini.Pırıl pırıl bir güne neşeyle uyanmanin özlemiyle yollardaki beyaz çizgileri ucu ucuna ilmekleyip bağlayarak,onlara sımsıkı tutunarak gönüllerinin istirahat edeceği tabelayla cıkışın,insirahin izini sürerler kayboldukları zifiri kuyudan.

    Muavin çay ,kahve servisine başlar.Yolcular silkelenip bir yudumda canlanmaya başlar.35 yıllık şoförlük hayatımda şu dikiz aynası ne hikayelere şahitlik yaptı bir bilseniz.Onlarin hikayesiyle kalbi irtibat kurup,kendi hikayemi mayalayıp her zamanki gibi yollara sığınırım ben de.

    -Kamiiiiiiiiiil...
    -Bir okkalı kahve bana da.
    Dertler koyu,yıllar boyu ...

    Kamil getirir kahvemi.Cigaram düşmez elimden üst üste iki, üç,dört.Radyoyu karistiririm.Bir frekansta cakılı kalır arabesk yüreğim aniden.Ah be Müslüm Baba'dan...

    "Ne çabuk tükendi olduğun günler
    Yine mi hasretler yaşayacağım
    '
    '
    '
    Gitme gitme gitme ne olursun"

    Ah be Nalan seninle hayaller kurarken nasıl da beni sensizliğe ittin.Senden sonra tabelalar küstü bana.Yönümü kaybettim.Sen beni sensiz bıraktın başka bir adamla evlenerek.Duydum ki çocukların da olmuş.O günden beri bıraktım kendimi yollara.Düsürdüklerimizi toplasa da getirse,seni bana diye.'Hayalle yaşarken gerçek dünyada ,zamanı içmisiz haberimiz yok'.

    Harcanıp gitmisiz,acı günlere gözyaşı ekmisiz haberimiz yok.Yaktın be Müslüm Baba .Yeter yollara akıttığımız gözyaşları.Ömür geçiyor be Nalan.Meğer aynı kitaba bakıp farklı hayallerin sayfalarını çevirmişiz seninle. Eriyip gidiyoruz.Gözlerimden süzülen yaşlarla,yüzüme yüzüme vuran güneşin ışıklarıyla kavrulan yüreğimle birlikte ızdırap çeken ruhum gökkuşağına kavuşsun istedim çok mu ? Şunu unutma ama Nalan seni seven kalbim otobandan hiç sapmadi,istikametini şaşırmadı. Çok geç.Gitme,gitme ne olursun.Gidersen bir daha dönmeyeceksin.

    Gizlemeye çalıştığım el hareketiyle yanağımda süzülen gözyaşlarımı hızla silerek,muavini çağırdım yanıma.Saatime baktım.Epey zaman geçmiş.Hatiralarimda boğulmusum resmen.Evladim mola anonsu verir misin?Muavin mikrofonu burnuna ve ağzına yapıştırarak boğuk boguk çıkardığı kalın sesiyle ;

    -"Sayın Yolcularımız otobüsümüz yarım saat yemek ve ihtiyaç molası verecektir.Lutfen degerli eşyalarınızı otobüste bırakmayınız.Kaybolan eşyalarınızdan firmamız kesinlikle sorumlu değildir.İyi yolculuklar dileriz.Tesekkurler."

    diye papağan gibi sıralamaya başlar talimatları ezberinden Kamil ...

    ~Bizim kayıplarımız ne olacak peki evlat dedim sessizce mırıldanarak...~

    Ben ise kendi hikayemi kucaklayıp dikiz aynasindan yüzleştiğim hikâyelerin üstüne beyaz bir şerit çekip yollara bırakırım hislerin mezar taşlarını.Yollar yutar çünkü geçmişin enkazını.Lavobaya gidip yüzüme soğuk su serperek çıkmaya çalışırım gömüldüğüm gecmisimden,tatlı hatıralarımdan.

    Mola bitti.Hangi durakta kalmis olursa olsun yureginiz, yolculuk ve hayat devam ediyor.Sonu mutsuzluk bile olsa sırf beraber yürümek ,beraber yolculuk yapmak için bile birkaç tatlı anıyla idare edersiniz buruk bir gülümsemeyle.İcimiz guzel goruntulere muhtaç.Anilarla teselli oluyorum ben de. Gönlümüzün istirahat edeceği yüreklerle icimizin yollarının kesişmesi dileğiyle.Aynı yönde seyir eden,plakası belli olan gönüllerle karsilasmak dilegiyle.Rabbim kalp kazalarından muhafaza etsin bizleri.Onun etkisi çok daha feci.İyi yolculuklar.
  • Hayatımda ilk defa bir kitabı bitirmek için degil, bitirmemek için uğraştım.
    Dostoyevski'nin yarattığı yeraltında resmen kendimi gördüm.Ve bu bende bir roman okuyormuşum hissi değil de kendi kendimle sohbet ediyormuşum hissi uyandırdı.
    Dostoyevski kitabı için; "Gerçek hayattan kopmuş biri olarak,çürümüş yeraltımda hayatımı nasıl maf ettiğimi anlattım" diyor.Ama ben bizlere bıraktığı bu dev eseri okuduktan sonra onun hayatını asla maf olmuş görmüyorum.
    Kesinlikle ve kesinlikle okunması gereken,en üst rafları hak eden harika bi kitap,okumanızı tavsiye ediyorum.
  • Gerçekten günlerce şu kitaba ne yazsam diye düşündüm. Bir ara aman boşver yazmayayım dedim sonra yazsam mı ya oldum ve en sonunda yazma girişiminde bulunuyorum şuan.

    İlk defa bir kitap hakkında ne yazacağımı bilmiyorum çünkü yani normalde kitapları çok gömen birisi değilimdir, elimden geldiğince başkaları belki beğenebilir diye çok sevmesem de ağır şeyler yazmam ama yine de beni sinir eden sevmediğim noktaları veya sevdiğim noktaları yazarım ama bu kitap değişikti.

    Hani insanlar der ya, itekleye itekleye okudum. Eskiden ben o duyguyu bilmezdim ama bu kitapla o duyguyu gerçekten tatmış oldum çünkü okuyabilmek için resmen kendimi ittim. Beş sayfa okuyup sıkıntıdan bunalırken baktım kitap gitmiyor, işte şu sayfaya gelmeden bırakamazsın gibi kendimi zorlaya zorlaya okudum.

    Ancak bu kadar zorlanarak okumama rağmen kitaptan nefret de edemedim. Evet ettim ama etmedim. Yani tabii bu durumu kendim bile anlamazken nasıl anlatıcam bilmiyorum hiç fjdflfgj

    İlk kitabı alma hikayemi anlatarak başlamak istiyorum ben ya. Şimdi ben, arkadaşımla Dr’daydım orada aylak aylak dolaşıp kitaplara bakıyorduk, daha doğrusu o buluşmaya geç gelmişti ben kitaplara bakıyordum sonra bu kitabı gördüm, arkasını okudum hoşuma gitti ama Dr’ı ve kitapların üzerlerinde yazan korkutucu rakamları biliyorsunuz. İşte internetten alırım diye geri yerine koydum.

    Sonra kültür merkezine bir iş için gittim, aynı zamanda oranın kütüphanesine kayıtlıyım ve o kadar yokuş çıkmışken, okuyacak kitap da yokken bir bakınayım dedim ama kütüphanede de genel olarak bana hitap eden tüm kitapları okudum. Pek ümitli değildim. Ama oraya gidince elim boş çıkmak istemedim ve raflarda dolanırken bu kitabı gördüm ama kapağı farklıydı. Eski basım bir şey ve kapağın resmini koyuyorum şuraya. file:///C:/Users/User/Pictures/20180702_005205.jpg Allahım yani. Bana verseler daha iyi bir kapak yaparmışım…

    Neyse. Ama ben aynı kitap olduğunu bilmeden, arkasında yazılanları hatırlamıyordum çünkü, sırf isimleri aynı diye alıp çıktım ve eve gelip baktığımda anladım ki, aynı kitap. Tabii sevindim ve okumaya başladım hemen.

    Lennie Walker, 16, 17 veya 18 yaşında ablasını yeni kaybetmiş genç bir kız. Büyükannesi Gram ve dayısı Big ile yaşıyor. Hani Gram ve Big’in onun neyi olduğunu yazmak istedim çünkü kitabın sonlarına doğru bunu anca anladım ve çok sinir bozucuydu. Eklemek gerekirse ki bence hiç gerek yok, Lennie, asosyal ve pek konuşmayan bir tip. Her anı cehennem gibi geçiyor çünkü yemek yemek, gülmek, televizyon izlemek gibi böyle sıradan olan veya olmayan herhangi bir iş yaptığında aklına ablası geliyor ve:

    ‘’O bir daha bunların hiçbirini yapamayacak.’’

    Mantrası zihnine yerleşiyor ve ağlamaya veya çığlık atmaya başlıyor. Bana kalırsa bu kitabı iğrençleştirmemiş birini kaybetmemizin verdiği o hissiyatı çok ama çok iyi anlatmıştı.

    Kitabı benim için itikleme yoluna sürükleyen şey ise Lennie’nin aşk hayatıydı. Toby var. Toby, ablasının eski erkek arkadaşı. Eski, çünkü ablası öldü. Tahmin edebileceğiniz gibi Toby de çok üzgün ve Bailey hayattayken Toby ve Lennie çok yakın olmasalar da (çünkü Bailey güzel ve dikkat çeken kız kardeş. Lennie daha çok onun gölgesine sığınan, dikkat çekmeyen kız kardeş) Bailey öldükten sonra yakınlaşıyorlar çünkü bunun bir nedeni yok. Birbirlerini anladıklarını hissediyorlar ve Lennie’nin dediğine göre onu Toby’e sürükleyen ağıırrr bir çekim kuvveti var. Aynı şekilde Toby’ide ona.

    Ama durun, aynı zamanda okula yeni gelen Fransız çocuk Joe var. Lennie başlarda onu sadece çekici buluyor, hoşlanmıyor ama siz ilişkilerinin neye döneceğini biliyorsunuz yani. Neyse sadece çekici bulmakta bir sorun yok diyorsunuz, olabilir böyle şeyler.

    Ama daha sonra Lennie, Toby ile öpüşüyor. Tabii siz ‘yok artık. Kendinize gelin, napıyorsunuz? İnsan mısınız siz?’ triplerine gayet haklı bir şekilde giriyorsunuz. Sonra Lennie bunu en yakın arkadaşına anlatıyor ve birde yargılamamasını bekliyor. O zaman hiç anlatmayacaksın abi yani. Kız gayet haklı bir şekilde yargılıyor onu.

    Yani tabii Lennie, Toby’e aşık değil. Hatta pişman falan oluyor ama onu görünce bir türlü o çekime karşı koyamıyor falan. Daha sonra Joe’ya aşık oluyor. Artık Toby’i bırak. Ama o bunu durduramıyor.

    Aslında durdurmuştu ama Toby çok üzgün, her ikisi de pişman. Toby ağlıyor ve Lennie’nin aklına onu öpmekten başka bir şey gelmiyor, o sıra Joe bunları görüyor tabii. O sıra bunlar aşıklar, sevgililer birde.

    İşte Lennie’nin sıvadığı yer burası.

    Çooook pişman oluyor, ne yapacağını bilmiyor. Çünkü hayatında şu an hiçbir şey yolunda değil. Gramla da arası kötü. Ailesi diyebileceği insanları çok boşladı. Bencilce davrandı. Hala daha ne yapacağını bilmiyor.

    Joe’nun onu affetmesi için çeşitli şeyler deniyor ve en son Gram’ın çiçeklerini kesip Joe’ya götürüyor. Hani normal bir şey gibi ama Gram için çiçekleri, yazar için kelimeler, ressam için boyalar neyse o. O derece seviyor çiçekleri ve tabii kırılma anı orası. Lennie’ye feci bağırıyor, bunlar biraz kavga ediyorlar ve Lennie hep yaptığı gibi kaçıyor ama sonra diyor, hayır. Kaçmayacağım.

    Geri dönüyor ve hatalarıyla yüzleşiyor. Sadece kendi acı çekiyormuş gibi davrandığını görüyor.

    Ve Gram’ı anlıyor.

    Ve nihayet birlikte çay içebiliyorlar.

    Ve sonra Lennie, viktorya döneminde bulabileceğiniz bir dildoniklikle Joe’ya bir mektup bırakıyor, ormandaki o harika yerlerine. Ve sonra Joe onu buluyor ve sonra durum tatlıya bağlanıyor.

    Kitabın sonunda herkes bazı şeyleri aşmış ve mutlu.

    Bu kitabı okumadan nereden gördüğümü hatırlamıyorum ama bir söz okumuştum.

    “Ne okumak istiyorsanız onu yazın.”

    Bu kitabı okurken hep bunu düşündüm. Kitap sıkıcıydı evet ama bu yazarın diliyle alakalıydı bence biraz da. Neyse işte, hep bunu düşündüm ve sanırım ben bunu okumak isterdim diye düşündüm. Çünkü Lennie biraz ‘kendine gel be’ tarzı cümleleri kendine çok söyletse de gerçekçi bir karakterdi. Tabii sürekli kendinize bu bir kitap, o da karakter diye hatırlatmadığınız sürece.

    Yani evet teknik olarak Joe’yu aldatıyordu ama Toby’le sevgili olmadan çok öncesinde öpüşüyordu ve bu yanlıştı ama kitabın sonlarına doğru, o da Toby’le neden bu kadar çok öpüştüğüne dair mantıklı bir teori bulmuştu ve bu biraz da duygusal bir şeydi.

    “O sırada bir şey fark etmiştim: Bailey de Toby'yi ve beni çok seviyordu; o ve ben neredeyse tüm kalbini işgal ediyorduk, belki de birlikte olarak yapmaya çalıştığımız buydu, belki de kalbini tekrar bir araya toplamak istiyorduk.”

    Bu alıntıdan sonra Lennie’yi biraz anladım sanırım. Biraz çünkü her halükarda o ablasının erkek arkadaşıydı.

    Ve birde şu ayrıntı hoşuma gitti.

    Sarah onun en yakın arkadaşı ama o Lennie’yi yargıladı ama Gram, büyükannesi Lennie’yi yargılamak yerine, görünce şok olduğunu ama bu tür kayıplardan sonra bu tür şeylerin yaşanabileceğini söyleyip Lennie’yi teselli etti.

    Aileniz cidden bambaşkadır her zaman.

    Dili daha akıcı olsaydı sanırım bu kadar iteklemek zorunda kalmayacağım bir kitap olurmuş ama maalesef çektiğim eziyetleri göz ardı edemem. Bu yüzden sana puanım beş kitapçığım.

    Dipnot: ne yazacağımı bilemiyordum en uzun incelememi yazdım sanırım klkfgvlfgd

    Dipnot2: Kitabın en sevdiğim kısmını yazmayı unutmuşum resmen ya. Hemen söyleyeyim. Lennie’nin bulduğu her kağıda veya yazı yazılabilecek türde nesneye şiir karalaması ve onları oracıkta rüzgara teslim etmesi veya toprağa gömmesi. Kabul Lennie, çok derinsin.
  • Thomas Bernhard'ın okuduğum 4. kitabı oldu. Eski Ustalar isimli bu kitabını okurken bir kez daha Bernhard'ın zihnindeydim ve bu sefer hiç acele etmedim, kendimi tamamen onun çılgın düşüncelerine teslim ettim. Açıkçası şu ana kadar okuduğum en nefret dolu, en öfke dolu, en siyasi ve dolayısıyla en rahatsız edici kitabıydı. Çünkü Bernhard'ın düşünceleri ve fikirleri başlı başına rahatsız edici.

    Kitabın başından sonuna inanılmaz bir öfke ve nefret hakim. Thomas Bernhard öylesine öfkeli ki, çocukluğunu, ebeveynlerini, devleti, hükümeti, hukuku, müziği, felsefeyi, gazeteciliği, politikacıları, öğretmenleri, sanatçıları, sanat tarihçilerini yerden yere vuruyor. En önemlisi de edebiyatı ve edebiyatçıları yerden yere vuruyor. İlerleyen sayfalarda fark ediyorsunuz ki, edebiyatçılarla ilgili nefreti bir türlü dinmek bilmiyor. Böyle olunca, bir kez daha onları yerden kaldırıyor ve bu sefer sert bir şekilde duvara çarpıyor. Aklına kim gelirse, adeta kılıcından geçiriyor ve paramparça ediyor. Bernhard'ın karşısında durmak gerçekten çok zor. Freni patlamış kamyon misali önüne geleni eze eze yoluna devam ediyor. Bu yolculuk esnasında kim ölmüş kim kalmış umursamıyor. Çünkü içinde yaşattığı nefret hiçbir zaman dinmiyor. Zaten Bernhard'ın en büyük serveti de sanırım bu nefreti...

    Kitabın adı "Eski Ustalar" olduğu için Thomas Bernhard'ın sevdiği usta yazarları açıklayacağını, onları öveceğini sanmıştım; ama tamamen yanılmışım. Adam hemen hemen hiçbir yazarı veya eseri övmüyor. Sadece küçücük bir yerde Montaigne'i, Pascal'ı ve Voltaire'yi sevdiğini söylüyor. Ama bu yazarları da resmen ağzından cımbızla alıyoruz. Konu sevgi olduğunda, yazarımız maalesef nefret ederken kullandığı gibi rahat rahat açıklamalar yapamıyor. Bu yönüyle, kitabın isminin beni ters köşe yaptığını açık yüreklilikle itiraf etmek zorundayım.

    Dikkatimi çeken bir diğer konu da yazarın, kendini bir kitap okuyucusu olarak değil, sayfa çeviricisi olarak nitelemesiydi. Oldukça ilginç bir takım tespitler yapıyor bu bölümde ve şu cümlesi sanırım özet niteliğinde olabilir: "Dört yüz sayfalık bir kitabın topu topu üç sayfasını normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumamız, hepsini okuyan, ama bir tek sayfasını bile dikkatli okumayandan daha iyidir."

    Ayrıca Bernhard'ın bu kitabında ilk defa bir sevgi kıpırtısı da gördüm. Büyük bir tesadüf değil mi, en nefret dolu kitabının içerisinde sevgi kıpırtısı bulmak? Kitaptaki karakter karısını çok seven ve ölümü dolayısıyla karısını bir türlü unutamayan bir kişi. Karısının ölümünden belediyeyi ve hükümeti sorumlu tutuyor ve hiçbir zaman onları içinden bağışlamıyor. Hep nefret kusuyor belediyeye ve hükümete. Ölen karısının arkasından ise şöyle bir cümle kuruyor: "Biz bir insanı benim karımı sevdiğim gibi durdurulamaz bir aşkla seversek, onun sonsuza kadar ve sonsuzluğa doğru yaşayacağı gerçeğine inanırız."

    Thomas Bernhard'ı çok seviyorum. Ben onun kadar nefret dolu olamam hiçbir zaman; ama onun düşüncelerini de saygıyla okumaya devam ederim. Thomas Bernhard'ın elimdeki bu son kitabını da bitirmenin üzüntüsünü yaşarken size onun nefret dolu bazı cümlelerini sunarak yazımı sonlandırıyorum. Yazarımız biraz uzun cümleler kurduğu için 1,2,3,4 olarak sıralandırdığım paragraflardan istediğiniz birisini seçip okumanız da yeterlidir. Ne de olsa, dört alıntının yalnızca bir tanesini normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumanız, hepsini okuyan, ama bir tek paragrafını bile dikkatli okumayandan daha iyidir... Lütfen sinirlenmeden, keyifle okuyun ve özellikle dördüncü paragrafı ülkemizdeki yazarlar yazsa şimdi nerede olurlardı bir düşünün...

    1- "Öğretmenler tamamen küçük burjuvadır ve içgüdüsel olarak öğrencilerindeki sanat hayranlığına ve coşkusuna karşı, sanatı ve sanatla ilgili her şeyi kendilerine has bunaltıcı, budala acemiliklerine indirgeyerek bir davranış geliştirirler ve okullarda sanatı ve sanatla ilgili her şeyi de, öğrencileri mutlaka iten, iğrenç flüt çalma ve aynı biçimde iğrenç ve duygusuz koro şarkıları haline getirirler. Öğretmenler böylece daha başlangıçta öğrencilerine sanata açılan kapıları kilitlerler. Öğretmenler sanatın ne olduğunu bilmezler, böylece öğrencilerine de anlatamaz ve sanatın ne olduğunu öğretemezler ve onları sanata doğru değil de, sanatın dışına iterler o iğrenç, duygusal, şarkılı ve enstrümanlı, öğrencileri usandırması gereken uygulamalı sanatlarıyla. Öğretmenlerinkinden daha ucuz bir sanat zevki yoktur. Öğretmenler daha ilkokulda öğrencilerin sanat zevkini mahvederler, öğrencilerden sanatı henüz başlangıçta söküp atarlar, onlara sanatı ve özellikle de müziği açıklayıp müziğin yaşam sevincine dönüşmesini sağlayacakları yerde. Zaten öğretmenler yalnızca sanatla ilgili olarak engelleyici ve yok edici değildirler, öğretmenler zaten her anlamda hep yaşam ve varoluş engelleyicileri olmuşlardır, genç insanlara yaşamı öğretecek, onlara yaşamı açacak, yaşamı kendi doğalarının gerçekten de akıl almaz zenginliğine dönüştürecekleri yerde, onların içlerinde öldürürler yaşamlarını, onu içlerinde öldürmek için her şeyi yaparlar. Bizim öğretmenlerimizin çoğunluğu zavallı yaratıklardır, onların yaşamdaki görevleri, öyle görülüyor ki genç insanların yaşamlarını engellemek ve mutlaka bu yaşamı bunalıma dönüştürmektir. Öğretmenlik mesleğine de zaten aşağı orta sınıftan duygusal ve sapkın küçük kafalılar yapışıyor. Öğretmenler devletin yamaklarıdır.''

    2- "İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet insanlarını görürüz, devlet hizmetlilerini, ne kadar doğru söylenmiş bir sözdür bu, doğal insanlar görmeyiz, tersine tamamen yapaylaşmış, devlet hizmetlileri olmuş, ömürleri boyunca devlete hizmet eden ve dolayısıyla ömürleri boyunca yapaylığa hizmet eden devlet insanlarını görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet ahmaklığının hizmetine girmiş, yapaylaşmış devlet insanları görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlete teslim olmuş ve devlete hizmet eden, devletin kapanma düşmüş insanlar görürüz. Bizim gördüğümüz insanlar devlet kurbanlarıdır ve gördüğümüz insanlık, devlet yeminden başka bir şey değildir, onunla gittikçe daha oburlaşan devlet beslenir. İnsanlık, artık yalnızca devlet insanlığıdır ve yüzyıllardan beri, yani devletin varoluşundan bu yana kimliğini yitirmiştir, diye düşünüyorum. İnsanlık bugün artık kendisi devlet olmuş insanlıkdışılıktan başka bir şey değildir, diye düşünüyorum. Bugün insan artık yalnızca devlet insanıdır ve bu yüzden de o bugün artık mahvedilmiş insandır ve devlet insanı, düşünülebilecek en insan olabilen insandır, diye düşünüyorum. Doğal insan artık asla olamaz, diye düşünüyorum. Büyük kentlerde yığılmış milyonlarca devlet insanını gördüğümüzde midemiz bulanır, çünkü devleti gördüğümüzde de midemiz bulanmaktadır. Her gün uyandığımızda, şu bizim devletimiz yüzünden midemiz bulanır ve sokağa çıktığımızda, bu devletin nüfusu olan devlet insanlarından midemiz bulanır. İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

    3-"Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar, dedi. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, dedi, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler."

    4-"Bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. Biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi Reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi Reger. Ama bu diğer ülkeler bizi o kadar ilgilendirmiyor, dedi Reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki bu, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. Düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi Reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık durumu içinde seyretmek zorunda oluşumuz. Ama yalnız hükümet değil yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak olan, parlamento da öyle, dedi Reger, ve bazen bana öyle geliyor ki parlamento hükümetten daha da sahtekar ve yalancı ve nihayet bu ülkedeki hukuk ve bu ülkedeki basın ve nihayet bu ülkedeki kültür ve nihayet bu ülkedeki her şey ne kadar yalancı ve hain; bu ülkede onlarca yıldır yalnız yalancılık ve sahtekarlık hâkim ve hainlik ve alçaklık, dedi Reger."
  • (Bu oldukça uzun bir hikayedir.. Pardon, incelemedir. Hazır mısınız? :)


    Durun!! Durun!!
    Kalkmış olamaz tren…
    Anlatacağım neden geç kaldığımı..
    Yıldızlı gözlerimde neden bunca isin, yorgunluğun düştüğünü.. Bu pespaye halimi, bu yaralarımı, bırakın şu trenin kolunu tutacak mecali, tüm o yolları aşıp nasıl geldiğimi..
    ...


    Trene bindim, Ülkeme giden.. Türkiye'ye.
    Rus topraklarından, Tolstoy'un davet ettiği Dostoyevski etkinliği aracılığıyla, yazarın yanından..
    Üstümde saman kağıtlarının zamanla ve ışıkla dans eden tozlarının hatırası..
    Anlatacağım neler olduğunu…



    Takvimler 1873 yıllarını gösterirken yani bundan 175 yıl kadar öncesine gittim.
    Kendimi bulduğumda Dostoyevski'nin Yazı İşleri Genel Müdürlüğünü yaptığı odanın kapısının hemen önündeydim. Elimi kavrayabileceğim yuvarlaklıkta bir kapı kolunu çevirmem, içeriye girmemle eşdeğerdi. Bu dalgın kararsızlığım, yazarın sezgilerine ulaşmış olacak ki kapının ardında birinin olduğunu farketti.

    Kapı açıldı,
    Karşımda bir tablonun canlanmış hali gibi duran Dostoyevski..
    Rusça, içeri girmemi söyledi ve gayet centilmen bir şekilde yol açtı.
    Yazarın masasının hemen karşısında bulunan Ahşap oymalı koltuğa yavaşça oturdum. Çantamı dizlerime koyup yazarın koltuğuna oturmasını bekledim heyecanımı gizleyerek. Dostoyevski heyecanımı farketmiş olacak ki:
    Su içer misiniz? teklifinde bulundu.

    Lütfen, diye karşılık verdim.
    Kristal bardaktaki suyu içerken, biliyordum neden geldiğimi büyük bir merakla ve bir yazar merakıyla da sorguladığını.. ki kimbilir yüz hatlarımdan ırkımı dahi çıkarabilir. Bunu şimdilik istemem..
    Bardağı masaya bırakırken küçük ama derince bir nefes alıp, yazarın gözlerinin içine bakıp kim olduğumu, neden buraya geldiğimi imkan dahilinde anlatacaktım ve çantamda bulunan Tolstoy'un davetini kendisine bizzat gösterecektim. Tolstoy hakkındaki fikirlerini az çok bilsemde..

    Tam cümleye başlayacakken, ismimi söylemişken üstelik.. Kapı büyük bir telaşla çalınıp, izin verilmeden içeri girildi.
    Dostoyevski kızgın ama meraklı gözlerle, varlığımı dahi unutup - ben de bir o kadar onun gibiydim - gelen kişiyi dinledik.
    Konuşulanları anlıyordum ama bu henüz tamamlanmamış bir hikaye olduğu için ben de olay ilerledikçe tabloya dahil olan bir karakter gibiydim.


    Aceleyle masasındaki aynı tarihli günlüğünüde alıp çıkması gerektiğini söyledi.
    Onu bırakamazdım. 1 dakikadan az bir sürenin dahil olduğu kararsızlık, kararlılık ve şaşkınlık evresinde;
    Durun! dedim..
    Ben de gelmek istiyorum.
    Lütfen..

    Ama sizi tanımıyorum Sayın Özlem. Hem nereye gideceğimi dahi bilmiyorsunuz, belki çok çok önemli olduğu kadar özelde olabilir.

    Özel olsaydı Sayın Dostoyevski tepkileriniz daha farklı olurdu, eminim iş dahilinde birşeydir ve bırakın bir öğrenci gibi belki, yanınızda olayım. Kadın olmam size engel teşkil etmez, kendimi korumasını pekala bilirim hem kimbilir sizin kendinizi korumanızada yardımcı olabilirim.

    Gözlerindeki pırıltıyı elinden geldiği kadar gizlemeye çalışarak,
    Peki dedi.. Gelebilirsiniz.

    ...

    Telaşlı adımlarla yürürken ve Dostoyevski'yle aramızdaki mesafeyi elimden geldiğince açmamaya çalışırken, cebimdeki varlığını hatırladığım siyah tel tokamı alıp, dudaklarıma götürüp, saçlarımı o koşturmacada örmeye başladım. Engel olmasını istemem, en küçük ayrıntının dahi.

    Tarihinden de eski ama gayet temiz ve bakımlı olan bir arabaya bindik. Dostoyevski, ben ve adını henüz bilmediğim, aynı zamanda arabacılık görevini yapan kişi.
    İsmi nedir? diye sordum..
    Tebessümle, malum kişiye bakıp,
    O mu? Bay A demeniz kafi.
    Bay A oldukça ilginç bir isim.. ki sizin gibi bir yazar için A kavramı ayrıca bir anlam teşkil etmiş olmalı, dedim. İsminin başharfi A dahi olsa..

    Kocaman bir kahkaha attı Dostoyevski!
    Sizi sevdim!
    Siz.. Siz kesin İngiliz falan olmalısınız.. Ya da bir Alman.
    Duruşunuza bakarsak ve kelimeleri yumuşak, tane tane kullanışınıza.. Fransız da olabilirsiniz.
    Kimsiniz Sayın Özlem?
    Dostoyevskiye dönük olan çehremi yola çevirip,

    Kimbilir Dostoyevski? Belkide hiçbiri..
    Bir İnsan ve belki hiç hiç sevmediğiniz bir ırkın insanı.

    Boynunu hafifçe kırıp, derin bir halde bakıp..
    Yoo buna inanmam. Sizin gibi genç bir bayan kesinlikle sevmediğimi düşündüğünüz Irk kategorisine giremez. Hem ben Irkçı falan da değilim, nereden duydunuz bunları? Lütfen yanlış anlaşılmak istemem ve bu yayın hayatımda da epey başıma gelmiştir..

    Kararlı duruşuyla yola bakıp,
    Herneyse Küçük Hanım, izninizle bu konu dahil tanışma faslımızı yolculuğumuzun diğer kalan kısmına bırakabiliriz.
    Günlüğümü yazmaya devam etmeliyim. Bilginiz var mı günlüğüme dair? Eğer abone olmak isterseniz yardımcı olabilirim.

    Bilgim var Sayın Dostoyevski. Haberler ulaştı ve daha birçok şey…
    Daha birçok şey?..

    ...
    O esnada aracın kapısı açıldı ve gitmemizi söylediler, telaş son hızda devam etti.
    Hızlı adımlarla yürürken bir yandan konuşuyorduk. Ve şöyle dedi:
    Biliyor musunuz Sayın Özlem..
    Geçenlerde elime ulaşan Moskova Haberleri dergisinde bir olay gözüme çarptı.. Çin İmparatorunun evlenme töreninden bir kare.. Öyle ayrıntılı, binbir emekle işlenmiş bir davetti ki gözlerimi alamadım ve derin düşüncelere daldım. Çinde mi yazmalı dedim, bu en küçük ayrıntıları böylesine titizlikle işleyen halkın arasında ve eminim o zaman yazar olarak nitelendirilebilirdim.
    Öyle olmadığını mı düşünüyorsunuz Sayın Dostoyevski?
    Oysa aksi. Benim burada oluşum dahi bunun bir kanıtı değil mi.. Düne kadar beni tanımıyordunuz, oysa ben uzun zamandır sizi tanıyorum.

    Uzun zaman?
    Karşımda bir hayranım mı var yoksa? Şu isimsiz mektupların sahibi?

    Tebessümle.. Hayır Sayın Dostoyevski. Evet mektupları severim ama buralara, yanınıza kadar gelişim çok başka bir sebep. Ama siz varlığımı bir mektup olarak niteleyebilirsiniz.. Ki İnsan, yaşadıkça tamamlanan kelimeler değil mi birazda?..
    Kimsiniz Sayın Özlem?


    Gitmeliyiz Efendim!!


    Bir kilit, bir sessizlik..
    Bir kalabalık..
    Herşey sustu. Duyduğum ve gördüğüm: Haksızlık.
    Dostoyevski'nin elleri kelepçelendi ve tek kelime edemeden işte gözlerimin önünde götürülüyordu.

    Durun!! Yazarın yanındaydım, benide alın!
    Hangi gerekçeyle, kimsiniz siz?
    Yazarın yanındaydım, bir dost diyebilirsiniz ama herşeyden öte İnsan.

    Sürgüne, kürek cezasına çevrilen bir yol bu Hanımefendi ve siz suçsuzsunuz, bu bir gerekçe değil!
    Öyleyse size karşı gelmekle ve yazarın yanında olmakla beni yazarın yanına götürebilirsiniz. Aksi durumda emin olabilirsiniz ki sizi varacağınız yere kadar takip edeceğim. Ayaklarım yorulmayacak, Ruhumdan tek bir yorgun nefes görmeyeceksiniz.
    Yazarın yanındayım.

    Ciddiyetle ve ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki..
    İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyorum..dedi

    Resmen belirsizliğe, hatta ölüme gidiyor bu Kadın..


    Neden yaptınız bunu Sayın Özlem. Ben bile tam olarak ne olduğunu anlamamışken suçumun, siz nasıl bunu bölüştünüz? Deli cesareti değil bu.. Yüreğinizin sesini duyabiliyorum.


    Yıldızlı gözlerle ve kararlılığımla Dostoyevskiye bakıp:
    İnsan, Sayın Dosto. İnsan olmanın ötesinde değil yaptıklarım. Tüm kalbimle biliyorum siz bir karıncayı dahi incitmeyecek bir insansınız.. Koşullar, tarihin getirdikleri ve siyaset.. bizleri iki ayrı insan yapsada bu yüreğimizi ayrı kılmaz. Belirsizliğiniz benim toplumumun, dünyamın belirsizliği. Aklanmanız hepimiz için zaferdir. Size inanıyorum ve yanınızdayım.

    Kelepçeler bileklerime takılırken bir an tereddüt duymadım.
    Doğru yolda olduğumu biliyordum ve bu esaretin özgürlükle taçlanacağını.


    Çamurlaşan sokakların kirini taşıyan siyah bir araca bindik.
    Yolculuk bu sefer başlamıştı.



    … Bizi bıraktıklarında dar, havasız, ter ve küf kokan bir hapishanedeydik.
    Kadın ve erkeklerin ayrı kaldığı koğuşlardı ve müdürden rica etmeseydim Dostoyevskiyle yollarımız ayrılırdı. Örgümü şimdilik kazağımın içine sakladım ve bir kasketle saçlarımı gizledim. Ciddi ve ruhsuz bir bakış, iyi bir tercihti.
    Çift ranzalar halinde düzenlenmiş sade ve bakımsız bir odadaydık. Bileklerimizi açtılar ve etrafı izlemekten çok, nerede olduğuma dair ufacık bir şok kırıntısı arama dışında, Dostoyevskiyi izledim.
    Ümitsiz, yorgun bir adam vardı karşımda ve tüm bunları belli etmekten korkan bir çocuk.. Evet gözlerindeki pırıltı o çocuğun varlığı olmalı.
    Bizimle birlikte odada bir Yahudi daha kalıyordu ki Dostoyevskiyi gülümsetebilmek adına bu kişiyede Bay A mı desek, dedim.. Özgürlüğümüzün fotoğrafı!
    İçten içe Bay A derken.. Günler günleri kovalarken,
    Gün geceye, yıldızlara varlığını bırakırken yan yana nice yıldızları izlediğimiz geceler oldu.
    Pencerenin paslı, küçük parmaklıklarından gökyüzünü izlediğimizde:
    Şu! Dedi.. Şu Sirius mu?
    Hayır, hayır dedim..

    Belkide o sizsinizdir Sayın Dostoyevski, her insanın bir yıldızı vardır derler. İnanır mısınız?
    Ve her İnsan, yıldızların malzemesindendir biraz..

    Masal bunlar!
    Siz, bir yazar olarak.. birazda masalcı sayılmaz mısınız?

    Kimsiniz Sayın Özlem. Hiç konuşamadık.. Uzak topraklardan geldiğinizi söylediniz ve uzak göreceli bir kavramdır biz masalcılarda dahil. Aksanınız, varlığınızla belirsizsiniz. Bir kalıba koyamıyorum.
    Yoksa Rus musunuz?

    Bu sefer kahkaha sırası bendeydi sanırım ve odaya şimdi giren Yahudi bu kahkahadan oldukça rahatsız olmalı. Kahkahamı düzenleyip, evet evet onu düzenleyip, kalınlaştırıp,
    Yanılıyorsunuz Sayın Dostoyevski, kesinlikle yanılıyorsunuz! dedim..
    Yahudi odadan çıktı.. ve fırsat bu fırsat onun gözlemleriyle Yahudi de dahil ortamı sordum. Amacım anlatmasını sağlamaktı, bakışlarındaki durgun derinliği bırakmak..
    Yahudinin ketum tavrını, sızlanışlarını, bencilliğini ve din öğretisi altında nasıl dinden uzak bir yaşam sürdüğünü.. Hapishane hayatı ya her ırk ve cins insan mevcut.. Fransızların zeki, ılımlı ve atak tavrını, Almanların hantal, sessiz, samanaltından su yürüten zekasını ve İngilizlerin zehirli dikenlerle çevrili pamuk kalbini.. hepsini anlattı.

    Ya Ruslar? dedim.
    Bir Rustan dinlemek isterim..


    Biz Ruslar, ben de dahil Milliyetçi insanlarız. Özellikle Slav halklarına karşı bir kardeş duygusunun yanında bir korumacılığımız var. Çoğu kişi bunun çıkarlarımız için olduğunu söylüyor.. Ama kesinlikle değil. Bizler bir abi görevi görmenin peşindeyiz ve kalemimde “ Bir Yazarın Günlüğünde “ nitelendirdiğimde o olacak. Slavları Batı'nın iki yüzlülüğünden, oyunlarından ve batı kadar katı, kötü.. Türkler'in elinden kurtarmak..
    İstanbul.. İstanbul'u dahi almak.. Neden olmasın!

    Lütfen lütfen Sayın Özlem, bu son söylediğim özellikle aramızda kalmalı. En azından günlüğe yazana dek.

    Sayın Dostoyevski.. Emin olun konuştuklarımız aramızda. Ve size hakkımda bir bilgi.. O güzel, özlediğiniz şehirden!
    Ben de İstanbulluyum. Gerçi çocukluk zamanlarım oralarda geçti, hatırladığım hayal meyal şeyler.. ama Ruhu, Rüzgarı, o başkalığı herzaman benimle.
    Yoksa..
    Yoksa?
    ...



    Siz İkiniz! Gidiyorsunuz
    Özgür müyüz? dedim
    Alaycı bir dudak büküşle:
    Özgürsünüz tabii..


    ...


    İdam sehpasındayız.
    Yavaşça merdivenleri çıktık.
    Ve bizimle birlikte birkaç kişi..
    Daha aklanmamışken, daha anlamamışken suçu, nedir bu olanlar dedim..
    Konuşabildiğim sadece bu.
    Gözlerimizi bağladılar.
    Ölecektik.

    Ferman yüzümüze karşı okundu. Asil bir duruşla. Yaldızlı harflere yazılmış..
    Demek görebildiğimiz son yıldızlar birazda bunlar..

    … Ferman uçuştu,
    kelimeler henüz okunmadan..
    O ölüm saatleri, kalbin duruşu, o ruhun çekilipte bedenden kopamayışı bir anda darmadağınık şekilde yerini buldu..

    Yaşıyorduk..
    Yaşıyor muyduk?


    ...

    Ceza, kürek cezasına ve sürgüne çevrilmişti…
    Sanırım yollar, epey taşlı ve zorlu olacaktı.
    Dizlerimiz kanayacak ve çocuk yaraları olmayacak..
    Belki gözlerimizdeki o ışığın sahibi çocuk, o yolda olgunlaşacak.

    Kürek cezası, Sürgün, Hapishane.. Tüm bunları aştık..
    Hepsinin doldu zamanı.


    Ve unutmadık boynumuza geçirilen urganın izlerini, o kızıllığını.. hiç solmadı.
    Gözlerimizde siyah bir tülün hatırası..
    Dekabristlerin vefakar eşlerinin selamı..
    Hapishanede izin verilen o tek kitap olan İncildeki vefayı.. Dekabrist bir kadının dualarıyla kadife bir beze sardığı.
    Ardımızda İnsanı, Hayatı, Hayatımızı bıraktık..
    Ve yol pırıl pırıl bir güneşle.. Kabukları soyulmuş İnsanlardık, yaşadıkça ve yürüdükçe derisini, rengini ve belki ırkını bulacak olan.





    Bir Otel odasında kaldık, korkulu ürkek.. Sinirleri bozuk.. ve bilmem takvimler hangi tarihi göstermekte? En son 1873 teydik..

    Uyukudan uyandım, Dostoyevski uyumamış.
    Hapishanede gördüğümden daha yorgun bir halde ve sanki Ruhu daha çok uzaklaşmış..
    Soğuk birşeye dokundu dirseğim, silahtı. Gözlerine baktım yazarın..
    Gözlerinde küçük bir kız vardı ve bir düş, bir uyku.. bir yıldız..
    Gözlerinde silahın yansıması vardı, ölüm..


    Ellerini sıkıca tuttum. Tek kelime etmeden başımı olmaz anlamında iki yana çevirip kararlılık ve acıyla olmaz!! dedim.
    Avuçlarım sıcacık, avuçları kıştı…


    Bir uykudan uyandık yazarla,
    Uyku içinde bir uyku ki bana anlattı düşünü.
    Düşün, dedim.. gözlerinde gördüm, senin gördüğün..
    Senin gözlerinle gördüm, seni, acıyı ve İnsanı.



    Yollara düştük birlikte..
    Davalara katıldık.. Köylere gittik, halkın kalbiyle birlikte çarptı kalbimiz.
    Özellikle bazı davalarda insanlığımızdan utandık. Kadın olmaktan ve Erkek olmaktan..
    Aile kavramını en çok bu davalarda tanıdık ve zaman geçerken, kalabalık toplanıp geri çekilirken biz oradaydık.. kişiler, isimler, günler herşey farklıydı..
    Halkım diye kalbini tuttu yazar,
    Düştü kalemi..
    Nefesi azaldı.


    Bir çocuk tüm kalabalığı aşıp, üstelik hangi ırktan ve nereden burada olduğunu bilmediğimiz bir çocuk.. o kalabalığı aşıp sevinç ve neşeyle Dostoyevski'nin tam karşısına geçti.

    Düşen kalemini aldı, tek kelime etmedi..
    Elleri buz gibiydi…


    Gözlerimde gurur, gözlerimde kainat.. Yazarla bütün.. Gözlerde parıldayan bir hayat..
    Sayın Özlem, dedi kendini toparlayarak..
    Sizi hala tanımıyorum. Yolu neredeyse yarıladık ama kimsiniz ve neden yanımda, buradasınız. Doğrusu katlanmanız şaşırtıcı.

    Sayın Dostoyevski.. Kaleminizi aldığınıza göre ve gördüğüm kadarıyla kalbiniz buna hazır değil.
    Belki sonra, dedim gülümseyerek..

    Yoo bu sefer konuşulmalı..

    Bakın aydınlık bir bahçedeyiz, adliyenin önü olsada.
    Anlatmalısınız. Kimsiniz?
    Bu kalp neler görmüştür.. hem korkarım önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
    Yolun diğer kısmıda oradadır ne dersiniz?


    Gözlerine ay ve yıldız gibi baktım, derin, sessiz bir gece gibi..
    Bay A burada olmadığına göre iş bana düşüyor olsagerek..
    Gitmeliyiz ve söz veriyorum anlatacağım.
    Kalbiniz…


    Kolumdan tuttu. Hayır!
    Yolun diğer yarısı ellerinizde. Şimdi anlatmanızı rica ediyorum…




    Peki...


    Esaret nedir Sayın Dostoyevski?
    Konumuz bu değil.
    Merak ediyorum Esaret nedir ve Özgürlük?
    Konumuz İnsanken üstelik, sorularım uzak olmamalı.

    Esaret, yaşadıklarımızdır birazda Sayın Özlem, özgürlük bu yoldur ve yaşamak..
    Peki, bu yol Rus- Osmanlı'dan geçse dahi özgürlüğü barındırır mı içinde?
    Barındırmaz ama tek bir farkla!
    Özgürlük Rusya ve kanatlarında olan Slav halkının özgürlüğüyse ve bu Osmanlı gibi, Türkler gibi barbar, deri yüzücü, cani bir kavimle oluyorsa, üstelik bizim Ortadoks inançlarına göre dinsiz.. Osmanlı esarettir ve biz Ruslar, esaretin zincirini kırmasını biliriz.


    Sonbahar yaprakları savrulurken birkaç tanesi toplanıyor yanımda.
    Daha biraz önce bahardı halbuki.
    Demek öyle..


    Üzgünsünüz Sayın Özlem! Ve ben inanıyorum sizi incitecek tek bir kelime etmedim..
    Gözlerine baktım..
    Yıldızlar parlıyor, dedi..

    Kimbilir…


    Ben bir Türküm Sevgili Dostoyevski. Ve hayallerinizi süsleyen o başkentin çocuğuyum. O toprakların, Anadolu'nun.. ve bileklerimdeki şu izlere, kayıp giden yıldızlara, dirseğimdeki soğuğa.. ellerinize bakın.. sıcaklığına. Sudaki aksinize, bakın hemen yanınızda.
    Esaret miyim?
    Özgürlük nedir? Nerede?
    Kalbinizden ve vicdanınınzdan uzak olmayan..
    Saçlarınızın arasında biriken kar taneleri gibi geçiçi olan, bakın ellerimde şuan.. kar taneleri gibi geçici olan söylentiler mi beni, halkımı, size kötü kıldıran?
    Siz ki bir yazarsınız. Toplum sizin mürekkebiniz ve Sessiniz siz!
    İnsan tüm bunlardan uzak olmayan…



    Gitmeye hazırlanıyordum ki.. vakit gece ve hava hayli soğukken.
    Durmalısınız! dedi.
    Önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
    Yollar.

    Bir Türkle yürüyeceksiniz, emin misiniz? dedim..
    Gayet eminim,
    Aslolan, İnsan olan.



    Yollar uzarken ve kısalırken.. birikirken anılar..
    Mevsimler geçerken dinlendiğimiz, durakladığımız yerlerde oldu.
    Ems vadisine gittik önce. Şifalı sularıyla bir dinlenme tesisi..
    Zira Dostoyevski hastaydı.

    Taunus vadisinde dinlendik.. Havası ve suyu ona olduğu kadar banada iyi geldi.

    İyi olduğuna emin olduktan sonra yollara düştük yeniden.
    İlk yazar olduğu zamanları tüm o canlılığıyla paylaştı benimle. Yazarın dostu ve oldukça hasta olan Nekrasovun kulaklarını çınlattık. Özgürlük ve halk şiirlerini birlikte okuyup ki Dostoyevski okuyup ben tekrarlarken.. o günleri anlattı.

    " İkimizde (Nekrasov) ile 20 sinden biraz fazlaydık. Petersburg’da yaşıyordum, nedenini kendim bile bilmediğim belirsiz amaçlarla askeri mühendislik görevimden istifa edeli bir yıl olmuştu. 1840 mayısıydı. Kışın başında birden ilk yapıtım olan İnsancıklar’a başladım, o zamana kadar henüz bir şey yazmamıştım. Öykümü bitirdikten sonra ne yapacağımı, kime götüreceğimi doğrusu bilmiyordum. D.V. Grigoroviç’ten başka edebiyat çevresinden kimseyi tanımıyordum. Grigoroviç’in Petersburg Laternacıları adlı o zamanın bir dergisinde küçük bir yazısı çıkmıştı, o kadar. Hatırladığım kadarıyla yaz gelince köyüne yerleşmeye niyetliydi ve geçici bir süre Nekrasov’un evinde kalıyordu. Bana uğradığı bir gün “Öykünü getir!” dedi. (Henüz okumamıştı.) “Nekrasov gelecek yıl bir dergi çıkarmak istiyor, ona göstereceğim.” Öykümü götürdüm, Nekrasov’u kısa bir an görmüştüm, el sıkıştık. Yapıtımla gelip, Nekrasov’la tek kelime konuşmadan oradan ayrılmak beni utandırmıştı. Başaracağıma çok az ihtimal veriyordum.

    ... Belinski’yi de birkaç yıldır büyük coşkuyla okuyordum, ama Belinski bana korkunç ve acımasız biri gibi görünüyordu, “Benim İnsancıklar’la alay edecek!” diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Öykümü tutkuyla, neredeyse gözyaşları içinde yazmıştım.

    … Gündüz gibi apaydınlık bir Petersburg gecesinde, sabaha karşı saat dörtte eve döndüm. Güzel, ılık bir ilkbahar günüydü, odama girince hemen yatmadım, pencereyi açtım ve önünde oturdum. Birden kapının çıngırağı çaldı, şaşırmıştım, gelenler Nekrasov’la Grigoroviç’ti, büyük bir heyecanla içeri dalıp beni kucaklamaya koştular, ikisi de neredeyse ağlayacaktı.

    Yarım saate yakın kalmışlardı, bu yarım saatte Tanrı bilir neler konuştuğumuzu, çığlık çığlığa, soluk almadan şiirden, gerçekten, zamanın siyasal olaylarından, eksik olur mu, elbette Gogol’den, Müfettiş’ten, Ölü Canlar’dan bölümler okuyarak ve en başta da hiç kuşkusuz Belinski’den...

    Nekrasov heyecanla: “Bugün hemen öykünüzü Belinski’ye götüreceğim ” demişti.


    … Ve olanlar oldu Sayın Özlem. Belinskinin dahi sert kabuğunu yumuşatan bir ses, ismimi davet eden büyük bir heyecanla.. Gözyaşlarım.. Onlar yumuşatmış olmalı.
    İnsan…




    Yollar bitmezken ve hiç bitmesin isterken, mevsimler geçmeye devam ediyordu.. En çokta yazarın duygularıyla alakalı olduğunu düşünüyordum mevsimlerin. Kederlenince kış, mutlu olunca bahar oluyordu.. Ve yürüdüğümüz bu yol, çetin bir kışın habercisi. Gözlerini yolun bitimine, o karanlığa diken Dostoyevski…


    Tolstoy dedim.. Tolstoy'un size selamı var. Bakın hakkımda bir bilgi daha ve eminim bu Rus yazar, sizin ilginizi çekebilir.

    Kalemi güçlü ve Işık vadeden bir yazar ama biraz fazla Avrupai.. Bizleri pek yansıttığını düşünmüyorum..


    Tebessüm edip yoluma devam ettim yazarla. Acaba onun zamanına, yani bu zamana Tolstoy'un Tolstoy olarak kaç eseri ulaşabildi. Yazar kendini ne kadar anlatabildi.. O da biraz bu yolda değil mi?

    Anna Karenina.. Güzel isim değil mi Sayın Dostoyevski?
    Evet, gayet güzel bir isim.. üstelik.. üstelik Tolsto.. ?


    Evet güzel bir isim. Günlüğünüzde belki bahsetmek istersiniz. Çağınızın, insanlarınızın bu konuda da görüşlerinizi bilmek istediklerini düşünüyorum. Üstelik kimbilir.. Yıllar sonra, uzun yıllar sonra o sakındığınız ve umudunuz olan o genç nesile ayrıca bir ışık bırakabilirsiniz.

    Düşünebiliyor musunuz ırk, millet, kim olduğu farketmeden birçok insan sizi okuyacak, bilecektir ve kimbilir.. Yollara düşmek dahi isteyecektir.

    Hayat bu belli mi olur?



    Yollar mı Sayın Özlem!
    “ Düşünce elektrik hızından hızlıdır “ derim herzaman. Ve siz düşünceden de hızlı bir gelişten bahsediyorsunuz..
    Ah.. Teslanın kulakları çınlasın!

    Görende sizi zaman yolcusu falan zanneder. Hem şu halinize bakın. Bizlerden farkınız nedir? Üstelik sizi bu kadar Rusa benzetmişken.. – homurdanır –


    Kıyafetler, yanıltıcı olabilir.
    Kazağımın içine olan örgümü çıkarıp rüzgarda salınışını izledim, tokadan kalan kısmıyla o minik özgürlüğünü..




    İçki şişeleri vardı yolda, birden fazla..
    Gözleri düştü yazarın,
    Sessizleşti..

    Anladım o içki şişelerinde toplum vardı.
    Neden iyi insan olamıyoruz Sayın Özlem?

    Lütfen, sayın demeyi bırakın Dostoyevski. İyi insan mı söz konusu olan,
    gelin benimle…

    ...

    Yolumuzun hemen yanında bulunan bir yetimhaneydi ziyaret ettiğimiz. Kimsesiz çocukların seslerinin binaya, duvarlara, insanlarına renk ve ruh olduğu.
    Acıkmışız, fark etmedik.. Birlikte yemek yedik yetimlerle..
    Ve notlar aldım, Notlarımı Dostoyevsk'inin cebine koydum,
    Lazım olabilir diye…


    Eserler çıkıyordu bir bir ortaya… Ecinniler, Karamozov Kardeşler, Bir Uysal Kız.
    İnsancıklar, yazarın sol yanında bir gül gibiydi..
    İlk, farklı ve kıymetli.



    Gözlerindeki son hüzün kırıntısı olmasını dilediğim bir bakışla.. Kardeşim dedi..
    Unutulmaz dedim..
    Meyveleri harfler olan köklü bir ağaç bitiminin dibinde uyuyordu, başucunda yıldız perileri..
    O inancıyla, ben inancımla dua ettik..
    Homurtular yerini gök gürültüsüne bıraktı ve yağmur yağdı..

    Uzaklaştık…





    Dekabristler hakkında konuştuk yeniden, yolu epey yarılamıştık..
    İsyan ettikleri için ölümle mahkum kılınan sadece İnsan olanlar..
    Avrupailer!
    İpleri koptuğu halde ki bu Rus geleneklerinde bağışlanmanın, yaşamın göstergesidir..
    Öldürülüşlerini hissettik..

    Boynum,
    Sızladı.




    Ruslar güçlü Millettir, Özlem. dedi
    Ve bu halde olmasının çok çok derin sebepleri..
    Aile, boşvermişlik, içki şişeleri..
    Yetimlerin gülüşlerinde dahi bu giz gizli..


    Yazmalısın Dostoyevski dedim ve biliyorum yazacaksın
    İnanıyorum..

    Cebindeki notum parladı, o küçücük cennetsi ışığıyla…




    Hikayeler uçuştu ağaçların dallarından, kelimeler olgunlaştı, cümle oldu ve yazarın cebine doldu hepsi..
    Sanki dipsiz bir kuyuydu cebi..
    Bir Yazarın Günlüğü, bir yazarın ellerindeydi.

    ...


    Onun gibi düşünüyordum, onun hassas kalbiyle çarpıyordu kalbim ve bu düşünceyi bulanıklaştırandı.
    Yolun sonunu görebiliyordum.
    Yolun sonunda bekleyen sanki bir canavar vardı.




    İnsanlar toplandı etrafımızda o an, nereden geldiğini bilmediğim..
    Yoksa cümlelerin olgunlaşmış hali insanlarmıydı?
    Kuşattı yazarla çevremizi..
    Yazarın ömrünü ele alan, onu onun diliyle kutsayan bir taç bıraktı başına.
    Benim ise cosmos çiçeklerinden bir taç saçlarımın arasında..


    Yolun sonu çok karanlık Dostoyevski.
    Yolun sonunu biliyorum.
    Yolun sonu çilelelerle İnsana varıyor ve biliyorum Türk olsun Rus olsun çileler insanın yaşam izleri, nefes harcı..


    Sen İnsanlığınla, İnsancıklar eserinle.. Başlangıçlarınla..
    Kaleminle..
    Ben Özlem olarak gidelim buralardan. Yolun sonu yok…


    Gel! bizler, geçtiğimiz şu yollardan, tarihimizden.. ders alıp uzaklaşalım buradan..
    İki İnsan olarak..






    Üstüm başım bu yüzden böyle,
    Saçlarımdaki örgüler açılmış..
    Düşmüş birkaç demediyle cosmos çiçekleri, saçlarımda..
    İşte bu yüzden geciktim..

    Geciktim mi sahi!?



    Trenin düdüğü çalar..
    Vakit gitme vakti, Türkiye'ye..

    Dostoyevski Nerede?




    Bir mektup, rüzgarla uçuşarak gelen..
    Bir Yazarın Günlüğü,
    Bir İnsanın Günlüğü,
    Bir Tarihin Günlüğünden..
    Dostoyevski'den Özlem'e Sevgilerle…


    Geldiği yöne baktım, Dostoyevski, bizim kıyafetlerimizle..
    Kıyafetler bir İnsanın İnsan olduğunu sadece, gösterebilir mi?


    ….


    Uzun bir inceleme olduğunun farkındayım ama azıcık peri tozu, çokça saygı ve sevgi tüm ırak oluşları yakın kılar değil mi?

    İncelemede.. eğer buna bir inceleme denirse :) Hikayemizde diyelim.. Paylaşmak istediğim birçok şeyi anlatmadım. Özellikle değinmek istediğim bir konu vardı ki.. Dansı çok çok seven ve Dostoyevski'de bayılmalara sebebiyet veren bir Rus prensi.. Ah onunla dans etmek isterdim!!

    Lütfen, sizler bu incelememi en kabarığından, baloya ve geceye yakışır bir elbiseyle yazdığımı farzedin. Zira elbisedeki o tülün hissini hissetmemem mümkün değil.


    Olayları, tarihleri biraz karıştırdım. Hatta bana Cadı diyenlere selam olsun!!
    Kazana atıp bi güzel kaynattım :)
    O yüzden ilkokuldaki o yine kazana atılan boyalı kıyafetlerimiz gibi olabilir.

    Sanat harikası diyorsunuz.. Duyuyorum buradan :)


    Sözlerimi Chopine bırakıyorum..
    Satır aralarına müzik serpiştirmek isterdim ama istedim ki sizlerde hangi hissi bıraktıysa o müziğiniz olsun.

    Chophin'e özellikle değinmem ise Dostoyevski'nin hayran olduğu bir kadın olan George Sand'ın Chophin'in de ilhamı oluşu..

    Melodiler konuşsun efendim..

    https://soundcloud.com/...hopin-nocturne-no-20




    Dostoyevski'nin " Dnevnik Pisatelya " ismini verdiği ve 1873 – 1876 – 1877 – 1880 yıllarındaki Granjin (Yoldaş) dergisindeki yazılarını kapsayan bu eser, sadece bir yazarın kimliğini, kalemini yansıtmıyor bizlere. Ben, Dostoyevski'nin bu eserinde bir yaşamı, o çok değindiğim ve kendimden, bizden uzak olmayan insanı gördüm . Tarihi..
    Uzlaşamadığımız anlar çok oldu yazarla, bakmayın böyle iyi anlaştığımıza :) Ama tam kitabın kapağını kapatırken uykulu gözlerle, biliyordum ki yazarın sevgisi, ruhu benimleydi.

    Kitap sadece okunmaz..
    Ve ben sadece bir kitabı okumuyordum.

    Anılar, olaylar.. Bütün bir hayat vardı bu eserde.
    Batıl inançlar.. Çaputlarının kelimeler ağacına dolandığı…


    ...

    Yoğun ve güzel bir yolculuktu benim için ve İyi ki diyorum, İyi ki bahar bahane olup roman okumak istemeyişim bu esere yönlendirmiş beni. Gerçi örgüsü bozulan saçlarımda sonbahar yaprakları hâlâ var…


    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim.

    Son olarak şunu demek istiyorum ve belki biraz iddialı bir söz :)
    Yazarın tüm eserlerini kenara bırakın ve bu eserini okuyun.
    Asla pişman olmayacaksınız…


    Bulduğunuz bir insanın kalbi olacak, rengiyle dokusuyla,
    Kalbinizin atışıyla…


    Ne diyorduk...



    Dostoyevski İnsandır!!
    Dostoyevski Adamdır!!


    Bu güzel etkinlik için Sevgili Quidam 'a,
    Işığım https://1000kitap.com/incikupelikiz/Duvar/ 'a ve
    Siz değerli etkinlik arkadaşlarıma tüm kalbimle teşekkür ederim..


    Kitapların Işığı ömrümüzle olsun...
    Saygı ve Sevgilerimle :)