Semih, Eski Ustalar'ı inceledi.
 22 May 20:55 · Kitabı okudu · 10 günde · 10/10 puan

Thomas Bernhard'ın okuduğum 4. kitabı oldu. Eski Ustalar isimli bu kitabını okurken bir kez daha Bernhard'ın zihnindeydim ve bu sefer hiç acele etmedim, kendimi tamamen onun çılgın düşüncelerine teslim ettim. Açıkçası şu ana kadar okuduğum en nefret dolu, en öfke dolu, en siyasi ve dolayısıyla en rahatsız edici kitabıydı. Çünkü Bernhard'ın düşünceleri ve fikirleri başlı başına rahatsız edici.

Kitabın başından sonuna inanılmaz bir öfke ve nefret hakim. Thomas Bernhard öylesine öfkeli ki, çocukluğunu, ebeveynlerini, devleti, hükümeti, hukuku, müziği, felsefeyi, gazeteciliği, politikacıları, öğretmenleri, sanatçıları, sanat tarihçilerini yerden yere vuruyor. En önemlisi de edebiyatı ve edebiyatçıları yerden yere vuruyor. İlerleyen sayfalarda fark ediyorsunuz ki, edebiyatçılarla ilgili nefreti bir türlü dinmek bilmiyor. Böyle olunca, bir kez daha onları yerden kaldırıyor ve bu sefer sert bir şekilde duvara çarpıyor. Aklına kim gelirse, adeta kılıcından geçiriyor ve paramparça ediyor. Bernhard'ın karşısında durmak gerçekten çok zor. Freni patlamış kamyon misali önüne geleni eze eze yoluna devam ediyor. Bu yolculuk esnasında kim ölmüş kim kalmış umursamıyor. Çünkü içinde yaşattığı nefret hiçbir zaman dinmiyor. Zaten Bernhard'ın en büyük serveti de sanırım bu nefreti...

Kitabın adı "Eski Ustalar" olduğu için Thomas Bernhard'ın sevdiği usta yazarları açıklayacağını, onları öveceğini sanmıştım; ama tamamen yanılmışım. Adam hemen hemen hiçbir yazarı veya eseri övmüyor. Sadece küçücük bir yerde Montaigne'i, Pascal'ı ve Voltaire'yi sevdiğini söylüyor. Ama bu yazarları da resmen ağzından cımbızla alıyoruz. Konu sevgi olduğunda, yazarımız maalesef nefret ederken kullandığı gibi rahat rahat açıklamalar yapamıyor. Bu yönüyle, kitabın isminin beni ters köşe yaptığını açık yüreklilikle itiraf etmek zorundayım.

Dikkatimi çeken bir diğer konu da yazarın, kendini bir kitap okuyucusu olarak değil, sayfa çeviricisi olarak nitelemesiydi. Oldukça ilginç bir takım tespitler yapıyor bu bölümde ve şu cümlesi sanırım özet niteliğinde olabilir: "Dört yüz sayfalık bir kitabın topu topu üç sayfasını normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumamız, hepsini okuyan, ama bir tek sayfasını bile dikkatli okumayandan daha iyidir."

Ayrıca Bernhard'ın bu kitabında ilk defa bir sevgi kıpırtısı da gördüm. Büyük bir tesadüf değil mi, en nefret dolu kitabının içerisinde sevgi kıpırtısı bulmak? Kitaptaki karakter karısını çok seven ve ölümü dolayısıyla karısını bir türlü unutamayan bir kişi. Karısının ölümünden belediyeyi ve hükümeti sorumlu tutuyor ve hiçbir zaman onları içinden bağışlamıyor. Hep nefret kusuyor belediyeye ve hükümete. Ölen karısının arkasından ise şöyle bir cümle kuruyor: "Biz bir insanı benim karımı sevdiğim gibi durdurulamaz bir aşkla seversek, onun sonsuza kadar ve sonsuzluğa doğru yaşayacağı gerçeğine inanırız."

Thomas Bernhard'ı çok seviyorum. Ben onun kadar nefret dolu olamam hiçbir zaman; ama onun düşüncelerini de saygıyla okumaya devam ederim. Thomas Bernhard'ın elimdeki bu son kitabını da bitirmenin üzüntüsünü yaşarken size onun nefret dolu bazı cümlelerini sunarak yazımı sonlandırıyorum. Yazarımız biraz uzun cümleler kurduğu için 1,2,3,4 olarak sıralandırdığım paragraflardan istediğiniz birisini seçip okumanız da yeterlidir. Ne de olsa, dört alıntının yalnızca bir tanesini normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumanız, hepsini okuyan, ama bir tek paragrafını bile dikkatli okumayandan daha iyidir... Lütfen sinirlenmeden, keyifle okuyun ve özellikle dördüncü paragrafı ülkemizdeki yazarlar yazsa şimdi nerede olurlardı bir düşünün...

1- "Öğretmenler tamamen küçük burjuvadır ve içgüdüsel olarak öğrencilerindeki sanat hayranlığına ve coşkusuna karşı, sanatı ve sanatla ilgili her şeyi kendilerine has bunaltıcı, budala acemiliklerine indirgeyerek bir davranış geliştirirler ve okullarda sanatı ve sanatla ilgili her şeyi de, öğrencileri mutlaka iten, iğrenç flüt çalma ve aynı biçimde iğrenç ve duygusuz koro şarkıları haline getirirler. Öğretmenler böylece daha başlangıçta öğrencilerine sanata açılan kapıları kilitlerler. Öğretmenler sanatın ne olduğunu bilmezler, böylece öğrencilerine de anlatamaz ve sanatın ne olduğunu öğretemezler ve onları sanata doğru değil de, sanatın dışına iterler o iğrenç, duygusal, şarkılı ve enstrümanlı, öğrencileri usandırması gereken uygulamalı sanatlarıyla. Öğretmenlerinkinden daha ucuz bir sanat zevki yoktur. Öğretmenler daha ilkokulda öğrencilerin sanat zevkini mahvederler, öğrencilerden sanatı henüz başlangıçta söküp atarlar, onlara sanatı ve özellikle de müziği açıklayıp müziğin yaşam sevincine dönüşmesini sağlayacakları yerde. Zaten öğretmenler yalnızca sanatla ilgili olarak engelleyici ve yok edici değildirler, öğretmenler zaten her anlamda hep yaşam ve varoluş engelleyicileri olmuşlardır, genç insanlara yaşamı öğretecek, onlara yaşamı açacak, yaşamı kendi doğalarının gerçekten de akıl almaz zenginliğine dönüştürecekleri yerde, onların içlerinde öldürürler yaşamlarını, onu içlerinde öldürmek için her şeyi yaparlar. Bizim öğretmenlerimizin çoğunluğu zavallı yaratıklardır, onların yaşamdaki görevleri, öyle görülüyor ki genç insanların yaşamlarını engellemek ve mutlaka bu yaşamı bunalıma dönüştürmektir. Öğretmenlik mesleğine de zaten aşağı orta sınıftan duygusal ve sapkın küçük kafalılar yapışıyor. Öğretmenler devletin yamaklarıdır.''

2- "İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet insanlarını görürüz, devlet hizmetlilerini, ne kadar doğru söylenmiş bir sözdür bu, doğal insanlar görmeyiz, tersine tamamen yapaylaşmış, devlet hizmetlileri olmuş, ömürleri boyunca devlete hizmet eden ve dolayısıyla ömürleri boyunca yapaylığa hizmet eden devlet insanlarını görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet ahmaklığının hizmetine girmiş, yapaylaşmış devlet insanları görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlete teslim olmuş ve devlete hizmet eden, devletin kapanma düşmüş insanlar görürüz. Bizim gördüğümüz insanlar devlet kurbanlarıdır ve gördüğümüz insanlık, devlet yeminden başka bir şey değildir, onunla gittikçe daha oburlaşan devlet beslenir. İnsanlık, artık yalnızca devlet insanlığıdır ve yüzyıllardan beri, yani devletin varoluşundan bu yana kimliğini yitirmiştir, diye düşünüyorum. İnsanlık bugün artık kendisi devlet olmuş insanlıkdışılıktan başka bir şey değildir, diye düşünüyorum. Bugün insan artık yalnızca devlet insanıdır ve bu yüzden de o bugün artık mahvedilmiş insandır ve devlet insanı, düşünülebilecek en insan olabilen insandır, diye düşünüyorum. Doğal insan artık asla olamaz, diye düşünüyorum. Büyük kentlerde yığılmış milyonlarca devlet insanını gördüğümüzde midemiz bulanır, çünkü devleti gördüğümüzde de midemiz bulanmaktadır. Her gün uyandığımızda, şu bizim devletimiz yüzünden midemiz bulanır ve sokağa çıktığımızda, bu devletin nüfusu olan devlet insanlarından midemiz bulanır. İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

3-"Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar, dedi. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, dedi, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler."

4-"Bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. Biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi Reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi Reger. Ama bu diğer ülkeler bizi o kadar ilgilendirmiyor, dedi Reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki bu, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. Düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi Reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık durumu içinde seyretmek zorunda oluşumuz. Ama yalnız hükümet değil yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak olan, parlamento da öyle, dedi Reger, ve bazen bana öyle geliyor ki parlamento hükümetten daha da sahtekar ve yalancı ve nihayet bu ülkedeki hukuk ve bu ülkedeki basın ve nihayet bu ülkedeki kültür ve nihayet bu ülkedeki her şey ne kadar yalancı ve hain; bu ülkede onlarca yıldır yalnız yalancılık ve sahtekarlık hâkim ve hainlik ve alçaklık, dedi Reger."

özlem, Bir Yazarın Günlüğü'ü inceledi.
 21 Nis 23:18 · Beğendi

(Bu oldukça uzun bir hikayedir.. Pardon, incelemedir. Hazır mısınız? :)


Durun!! Durun!!
Kalkmış olamaz tren…
Anlatacağım neden geç kaldığımı..
Yıldızlı gözlerimde neden bunca isin, yorgunluğun düştüğünü.. Bu pespaye halimi, bu yaralarımı, bırakın şu trenin kolunu tutacak mecali, tüm o yolları aşıp nasıl geldiğimi..
...


Trene bindim, Ülkeme giden.. Türkiye'ye.
Rus topraklarından, Tolstoy'un davet ettiği Dostoyevski etkinliği aracılığıyla, yazarın yanından..
Üstümde saman kağıtlarının zamanla ve ışıkla dans eden tozlarının hatırası..
Anlatacağım neler olduğunu…



Takvimler 1873 yıllarını gösterirken yani bundan 175 yıl kadar öncesine gittim.
Kendimi bulduğumda Dostoyevski'nin Yazı İşleri Genel Müdürlüğünü yaptığı odanın kapısının hemen önündeydim. Elimi kavrayabileceğim yuvarlaklıkta bir kapı kolunu çevirmem, içeriye girmemle eşdeğerdi. Bu dalgın kararsızlığım, yazarın sezgilerine ulaşmış olacak ki kapının ardında birinin olduğunu farketti.

Kapı açıldı,
Karşımda bir tablonun canlanmış hali gibi duran Dostoyevski..
Rusça, içeri girmemi söyledi ve gayet centilmen bir şekilde yol açtı.
Yazarın masasının hemen karşısında bulunan Ahşap oymalı koltuğa yavaşça oturdum. Çantamı dizlerime koyup yazarın koltuğuna oturmasını bekledim heyecanımı gizleyerek. Dostoyevski heyecanımı farketmiş olacak ki:
Su içer misiniz? teklifinde bulundu.

Lütfen, diye karşılık verdim.
Kristal bardaktaki suyu içerken, biliyordum neden geldiğimi büyük bir merakla ve bir yazar merakıyla da sorguladığını.. ki kimbilir yüz hatlarımdan ırkımı dahi çıkarabilir. Bunu şimdilik istemem..
Bardağı masaya bırakırken küçük ama derince bir nefes alıp, yazarın gözlerinin içine bakıp kim olduğumu, neden buraya geldiğimi imkan dahilinde anlatacaktım ve çantamda bulunan Tolstoy'un davetini kendisine bizzat gösterecektim. Tolstoy hakkındaki fikirlerini az çok bilsemde..

Tam cümleye başlayacakken, ismimi söylemişken üstelik.. Kapı büyük bir telaşla çalınıp, izin verilmeden içeri girildi.
Dostoyevski kızgın ama meraklı gözlerle, varlığımı dahi unutup - ben de bir o kadar onun gibiydim - gelen kişiyi dinledik.
Konuşulanları anlıyordum ama bu henüz tamamlanmamış bir hikaye olduğu için ben de olay ilerledikçe tabloya dahil olan bir karakter gibiydim.


Aceleyle masasındaki aynı tarihli günlüğünüde alıp çıkması gerektiğini söyledi.
Onu bırakamazdım. 1 dakikadan az bir sürenin dahil olduğu kararsızlık, kararlılık ve şaşkınlık evresinde;
Durun! dedim..
Ben de gelmek istiyorum.
Lütfen..

Ama sizi tanımıyorum Sayın Özlem. Hem nereye gideceğimi dahi bilmiyorsunuz, belki çok çok önemli olduğu kadar özelde olabilir.

Özel olsaydı Sayın Dostoyevski tepkileriniz daha farklı olurdu, eminim iş dahilinde birşeydir ve bırakın bir öğrenci gibi belki, yanınızda olayım. Kadın olmam size engel teşkil etmez, kendimi korumasını pekala bilirim hem kimbilir sizin kendinizi korumanızada yardımcı olabilirim.

Gözlerindeki pırıltıyı elinden geldiği kadar gizlemeye çalışarak,
Peki dedi.. Gelebilirsiniz.

...

Telaşlı adımlarla yürürken ve Dostoyevski'yle aramızdaki mesafeyi elimden geldiğince açmamaya çalışırken, cebimdeki varlığını hatırladığım siyah tel tokamı alıp, dudaklarıma götürüp, saçlarımı o koşturmacada örmeye başladım. Engel olmasını istemem, en küçük ayrıntının dahi.

Tarihinden de eski ama gayet temiz ve bakımlı olan bir arabaya bindik. Dostoyevski, ben ve adını henüz bilmediğim, aynı zamanda arabacılık görevini yapan kişi.
İsmi nedir? diye sordum..
Tebessümle, malum kişiye bakıp,
O mu? Bay A demeniz kafi.
Bay A oldukça ilginç bir isim.. ki sizin gibi bir yazar için A kavramı ayrıca bir anlam teşkil etmiş olmalı, dedim. İsminin başharfi A dahi olsa..

Kocaman bir kahkaha attı Dostoyevski!
Sizi sevdim!
Siz.. Siz kesin İngiliz falan olmalısınız.. Ya da bir Alman.
Duruşunuza bakarsak ve kelimeleri yumuşak, tane tane kullanışınıza.. Fransız da olabilirsiniz.
Kimsiniz Sayın Özlem?
Dostoyevskiye dönük olan çehremi yola çevirip,

Kimbilir Dostoyevski? Belkide hiçbiri..
Bir İnsan ve belki hiç hiç sevmediğiniz bir ırkın insanı.

Boynunu hafifçe kırıp, derin bir halde bakıp..
Yoo buna inanmam. Sizin gibi genç bir bayan kesinlikle sevmediğimi düşündüğünüz Irk kategorisine giremez. Hem ben Irkçı falan da değilim, nereden duydunuz bunları? Lütfen yanlış anlaşılmak istemem ve bu yayın hayatımda da epey başıma gelmiştir..

Kararlı duruşuyla yola bakıp,
Herneyse Küçük Hanım, izninizle bu konu dahil tanışma faslımızı yolculuğumuzun diğer kalan kısmına bırakabiliriz.
Günlüğümü yazmaya devam etmeliyim. Bilginiz var mı günlüğüme dair? Eğer abone olmak isterseniz yardımcı olabilirim.

Bilgim var Sayın Dostoyevski. Haberler ulaştı ve daha birçok şey…
Daha birçok şey?..

...
O esnada aracın kapısı açıldı ve gitmemizi söylediler, telaş son hızda devam etti.
Hızlı adımlarla yürürken bir yandan konuşuyorduk. Ve şöyle dedi:
Biliyor musunuz Sayın Özlem..
Geçenlerde elime ulaşan Moskova Haberleri dergisinde bir olay gözüme çarptı.. Çin İmparatorunun evlenme töreninden bir kare.. Öyle ayrıntılı, binbir emekle işlenmiş bir davetti ki gözlerimi alamadım ve derin düşüncelere daldım. Çinde mi yazmalı dedim, bu en küçük ayrıntıları böylesine titizlikle işleyen halkın arasında ve eminim o zaman yazar olarak nitelendirilebilirdim.
Öyle olmadığını mı düşünüyorsunuz Sayın Dostoyevski?
Oysa aksi. Benim burada oluşum dahi bunun bir kanıtı değil mi.. Düne kadar beni tanımıyordunuz, oysa ben uzun zamandır sizi tanıyorum.

Uzun zaman?
Karşımda bir hayranım mı var yoksa? Şu isimsiz mektupların sahibi?

Tebessümle.. Hayır Sayın Dostoyevski. Evet mektupları severim ama buralara, yanınıza kadar gelişim çok başka bir sebep. Ama siz varlığımı bir mektup olarak niteleyebilirsiniz.. Ki İnsan, yaşadıkça tamamlanan kelimeler değil mi birazda?..
Kimsiniz Sayın Özlem?


Gitmeliyiz Efendim!!


Bir kilit, bir sessizlik..
Bir kalabalık..
Herşey sustu. Duyduğum ve gördüğüm: Haksızlık.
Dostoyevski'nin elleri kelepçelendi ve tek kelime edemeden işte gözlerimin önünde götürülüyordu.

Durun!! Yazarın yanındaydım, benide alın!
Hangi gerekçeyle, kimsiniz siz?
Yazarın yanındaydım, bir dost diyebilirsiniz ama herşeyden öte İnsan.

Sürgüne, kürek cezasına çevrilen bir yol bu Hanımefendi ve siz suçsuzsunuz, bu bir gerekçe değil!
Öyleyse size karşı gelmekle ve yazarın yanında olmakla beni yazarın yanına götürebilirsiniz. Aksi durumda emin olabilirsiniz ki sizi varacağınız yere kadar takip edeceğim. Ayaklarım yorulmayacak, Ruhumdan tek bir yorgun nefes görmeyeceksiniz.
Yazarın yanındayım.

Ciddiyetle ve ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki..
İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyorum..dedi

Resmen belirsizliğe, hatta ölüme gidiyor bu Kadın..


Neden yaptınız bunu Sayın Özlem. Ben bile tam olarak ne olduğunu anlamamışken suçumun, siz nasıl bunu bölüştünüz? Deli cesareti değil bu.. Yüreğinizin sesini duyabiliyorum.


Yıldızlı gözlerle ve kararlılığımla Dostoyevskiye bakıp:
İnsan, Sayın Dosto. İnsan olmanın ötesinde değil yaptıklarım. Tüm kalbimle biliyorum siz bir karıncayı dahi incitmeyecek bir insansınız.. Koşullar, tarihin getirdikleri ve siyaset.. bizleri iki ayrı insan yapsada bu yüreğimizi ayrı kılmaz. Belirsizliğiniz benim toplumumun, dünyamın belirsizliği. Aklanmanız hepimiz için zaferdir. Size inanıyorum ve yanınızdayım.

Kelepçeler bileklerime takılırken bir an tereddüt duymadım.
Doğru yolda olduğumu biliyordum ve bu esaretin özgürlükle taçlanacağını.


Çamurlaşan sokakların kirini taşıyan siyah bir araca bindik.
Yolculuk bu sefer başlamıştı.



… Bizi bıraktıklarında dar, havasız, ter ve küf kokan bir hapishanedeydik.
Kadın ve erkeklerin ayrı kaldığı koğuşlardı ve müdürden rica etmeseydim Dostoyevskiyle yollarımız ayrılırdı. Örgümü şimdilik kazağımın içine sakladım ve bir kasketle saçlarımı gizledim. Ciddi ve ruhsuz bir bakış, iyi bir tercihti.
Çift ranzalar halinde düzenlenmiş sade ve bakımsız bir odadaydık. Bileklerimizi açtılar ve etrafı izlemekten çok, nerede olduğuma dair ufacık bir şok kırıntısı arama dışında, Dostoyevskiyi izledim.
Ümitsiz, yorgun bir adam vardı karşımda ve tüm bunları belli etmekten korkan bir çocuk.. Evet gözlerindeki pırıltı o çocuğun varlığı olmalı.
Bizimle birlikte odada bir Yahudi daha kalıyordu ki Dostoyevskiyi gülümsetebilmek adına bu kişiyede Bay A mı desek, dedim.. Özgürlüğümüzün fotoğrafı!
İçten içe Bay A derken.. Günler günleri kovalarken,
Gün geceye, yıldızlara varlığını bırakırken yan yana nice yıldızları izlediğimiz geceler oldu.
Pencerenin paslı, küçük parmaklıklarından gökyüzünü izlediğimizde:
Şu! Dedi.. Şu Sirius mu?
Hayır, hayır dedim..

Belkide o sizsinizdir Sayın Dostoyevski, her insanın bir yıldızı vardır derler. İnanır mısınız?
Ve her İnsan, yıldızların malzemesindendir biraz..

Masal bunlar!
Siz, bir yazar olarak.. birazda masalcı sayılmaz mısınız?

Kimsiniz Sayın Özlem. Hiç konuşamadık.. Uzak topraklardan geldiğinizi söylediniz ve uzak göreceli bir kavramdır biz masalcılarda dahil. Aksanınız, varlığınızla belirsizsiniz. Bir kalıba koyamıyorum.
Yoksa Rus musunuz?

Bu sefer kahkaha sırası bendeydi sanırım ve odaya şimdi giren Yahudi bu kahkahadan oldukça rahatsız olmalı. Kahkahamı düzenleyip, evet evet onu düzenleyip, kalınlaştırıp,
Yanılıyorsunuz Sayın Dostoyevski, kesinlikle yanılıyorsunuz! dedim..
Yahudi odadan çıktı.. ve fırsat bu fırsat onun gözlemleriyle Yahudi de dahil ortamı sordum. Amacım anlatmasını sağlamaktı, bakışlarındaki durgun derinliği bırakmak..
Yahudinin ketum tavrını, sızlanışlarını, bencilliğini ve din öğretisi altında nasıl dinden uzak bir yaşam sürdüğünü.. Hapishane hayatı ya her ırk ve cins insan mevcut.. Fransızların zeki, ılımlı ve atak tavrını, Almanların hantal, sessiz, samanaltından su yürüten zekasını ve İngilizlerin zehirli dikenlerle çevrili pamuk kalbini.. hepsini anlattı.

Ya Ruslar? dedim.
Bir Rustan dinlemek isterim..


Biz Ruslar, ben de dahil Milliyetçi insanlarız. Özellikle Slav halklarına karşı bir kardeş duygusunun yanında bir korumacılığımız var. Çoğu kişi bunun çıkarlarımız için olduğunu söylüyor.. Ama kesinlikle değil. Bizler bir abi görevi görmenin peşindeyiz ve kalemimde “ Bir Yazarın Günlüğünde “ nitelendirdiğimde o olacak. Slavları Batı'nın iki yüzlülüğünden, oyunlarından ve batı kadar katı, kötü.. Türkler'in elinden kurtarmak..
İstanbul.. İstanbul'u dahi almak.. Neden olmasın!

Lütfen lütfen Sayın Özlem, bu son söylediğim özellikle aramızda kalmalı. En azından günlüğe yazana dek.

Sayın Dostoyevski.. Emin olun konuştuklarımız aramızda. Ve size hakkımda bir bilgi.. O güzel, özlediğiniz şehirden!
Ben de İstanbulluyum. Gerçi çocukluk zamanlarım oralarda geçti, hatırladığım hayal meyal şeyler.. ama Ruhu, Rüzgarı, o başkalığı herzaman benimle.
Yoksa..
Yoksa?
...



Siz İkiniz! Gidiyorsunuz
Özgür müyüz? dedim
Alaycı bir dudak büküşle:
Özgürsünüz tabii..


...


İdam sehpasındayız.
Yavaşça merdivenleri çıktık.
Ve bizimle birlikte birkaç kişi..
Daha aklanmamışken, daha anlamamışken suçu, nedir bu olanlar dedim..
Konuşabildiğim sadece bu.
Gözlerimizi bağladılar.
Ölecektik.

Ferman yüzümüze karşı okundu. Asil bir duruşla. Yaldızlı harflere yazılmış..
Demek görebildiğimiz son yıldızlar birazda bunlar..

… Ferman uçuştu,
kelimeler henüz okunmadan..
O ölüm saatleri, kalbin duruşu, o ruhun çekilipte bedenden kopamayışı bir anda darmadağınık şekilde yerini buldu..

Yaşıyorduk..
Yaşıyor muyduk?


...

Ceza, kürek cezasına ve sürgüne çevrilmişti…
Sanırım yollar, epey taşlı ve zorlu olacaktı.
Dizlerimiz kanayacak ve çocuk yaraları olmayacak..
Belki gözlerimizdeki o ışığın sahibi çocuk, o yolda olgunlaşacak.

Kürek cezası, Sürgün, Hapishane.. Tüm bunları aştık..
Hepsinin doldu zamanı.


Ve unutmadık boynumuza geçirilen urganın izlerini, o kızıllığını.. hiç solmadı.
Gözlerimizde siyah bir tülün hatırası..
Dekabristlerin vefakar eşlerinin selamı..
Hapishanede izin verilen o tek kitap olan İncildeki vefayı.. Dekabrist bir kadının dualarıyla kadife bir beze sardığı.
Ardımızda İnsanı, Hayatı, Hayatımızı bıraktık..
Ve yol pırıl pırıl bir güneşle.. Kabukları soyulmuş İnsanlardık, yaşadıkça ve yürüdükçe derisini, rengini ve belki ırkını bulacak olan.





Bir Otel odasında kaldık, korkulu ürkek.. Sinirleri bozuk.. ve bilmem takvimler hangi tarihi göstermekte? En son 1873 teydik..

Uyukudan uyandım, Dostoyevski uyumamış.
Hapishanede gördüğümden daha yorgun bir halde ve sanki Ruhu daha çok uzaklaşmış..
Soğuk birşeye dokundu dirseğim, silahtı. Gözlerine baktım yazarın..
Gözlerinde küçük bir kız vardı ve bir düş, bir uyku.. bir yıldız..
Gözlerinde silahın yansıması vardı, ölüm..


Ellerini sıkıca tuttum. Tek kelime etmeden başımı olmaz anlamında iki yana çevirip kararlılık ve acıyla olmaz!! dedim.
Avuçlarım sıcacık, avuçları kıştı…


Bir uykudan uyandık yazarla,
Uyku içinde bir uyku ki bana anlattı düşünü.
Düşün, dedim.. gözlerinde gördüm, senin gördüğün..
Senin gözlerinle gördüm, seni, acıyı ve İnsanı.



Yollara düştük birlikte..
Davalara katıldık.. Köylere gittik, halkın kalbiyle birlikte çarptı kalbimiz.
Özellikle bazı davalarda insanlığımızdan utandık. Kadın olmaktan ve Erkek olmaktan..
Aile kavramını en çok bu davalarda tanıdık ve zaman geçerken, kalabalık toplanıp geri çekilirken biz oradaydık.. kişiler, isimler, günler herşey farklıydı..
Halkım diye kalbini tuttu yazar,
Düştü kalemi..
Nefesi azaldı.


Bir çocuk tüm kalabalığı aşıp, üstelik hangi ırktan ve nereden burada olduğunu bilmediğimiz bir çocuk.. o kalabalığı aşıp sevinç ve neşeyle Dostoyevski'nin tam karşısına geçti.

Düşen kalemini aldı, tek kelime etmedi..
Elleri buz gibiydi…


Gözlerimde gurur, gözlerimde kainat.. Yazarla bütün.. Gözlerde parıldayan bir hayat..
Sayın Özlem, dedi kendini toparlayarak..
Sizi hala tanımıyorum. Yolu neredeyse yarıladık ama kimsiniz ve neden yanımda, buradasınız. Doğrusu katlanmanız şaşırtıcı.

Sayın Dostoyevski.. Kaleminizi aldığınıza göre ve gördüğüm kadarıyla kalbiniz buna hazır değil.
Belki sonra, dedim gülümseyerek..

Yoo bu sefer konuşulmalı..

Bakın aydınlık bir bahçedeyiz, adliyenin önü olsada.
Anlatmalısınız. Kimsiniz?
Bu kalp neler görmüştür.. hem korkarım önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
Yolun diğer kısmıda oradadır ne dersiniz?


Gözlerine ay ve yıldız gibi baktım, derin, sessiz bir gece gibi..
Bay A burada olmadığına göre iş bana düşüyor olsagerek..
Gitmeliyiz ve söz veriyorum anlatacağım.
Kalbiniz…


Kolumdan tuttu. Hayır!
Yolun diğer yarısı ellerinizde. Şimdi anlatmanızı rica ediyorum…




Peki...


Esaret nedir Sayın Dostoyevski?
Konumuz bu değil.
Merak ediyorum Esaret nedir ve Özgürlük?
Konumuz İnsanken üstelik, sorularım uzak olmamalı.

Esaret, yaşadıklarımızdır birazda Sayın Özlem, özgürlük bu yoldur ve yaşamak..
Peki, bu yol Rus- Osmanlı'dan geçse dahi özgürlüğü barındırır mı içinde?
Barındırmaz ama tek bir farkla!
Özgürlük Rusya ve kanatlarında olan Slav halkının özgürlüğüyse ve bu Osmanlı gibi, Türkler gibi barbar, deri yüzücü, cani bir kavimle oluyorsa, üstelik bizim Ortadoks inançlarına göre dinsiz.. Osmanlı esarettir ve biz Ruslar, esaretin zincirini kırmasını biliriz.


Sonbahar yaprakları savrulurken birkaç tanesi toplanıyor yanımda.
Daha biraz önce bahardı halbuki.
Demek öyle..


Üzgünsünüz Sayın Özlem! Ve ben inanıyorum sizi incitecek tek bir kelime etmedim..
Gözlerine baktım..
Yıldızlar parlıyor, dedi..

Kimbilir…


Ben bir Türküm Sevgili Dostoyevski. Ve hayallerinizi süsleyen o başkentin çocuğuyum. O toprakların, Anadolu'nun.. ve bileklerimdeki şu izlere, kayıp giden yıldızlara, dirseğimdeki soğuğa.. ellerinize bakın.. sıcaklığına. Sudaki aksinize, bakın hemen yanınızda.
Esaret miyim?
Özgürlük nedir? Nerede?
Kalbinizden ve vicdanınınzdan uzak olmayan..
Saçlarınızın arasında biriken kar taneleri gibi geçiçi olan, bakın ellerimde şuan.. kar taneleri gibi geçici olan söylentiler mi beni, halkımı, size kötü kıldıran?
Siz ki bir yazarsınız. Toplum sizin mürekkebiniz ve Sessiniz siz!
İnsan tüm bunlardan uzak olmayan…



Gitmeye hazırlanıyordum ki.. vakit gece ve hava hayli soğukken.
Durmalısınız! dedi.
Önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
Yollar.

Bir Türkle yürüyeceksiniz, emin misiniz? dedim..
Gayet eminim,
Aslolan, İnsan olan.



Yollar uzarken ve kısalırken.. birikirken anılar..
Mevsimler geçerken dinlendiğimiz, durakladığımız yerlerde oldu.
Ems vadisine gittik önce. Şifalı sularıyla bir dinlenme tesisi..
Zira Dostoyevski hastaydı.

Taunus vadisinde dinlendik.. Havası ve suyu ona olduğu kadar banada iyi geldi.

İyi olduğuna emin olduktan sonra yollara düştük yeniden.
İlk yazar olduğu zamanları tüm o canlılığıyla paylaştı benimle. Yazarın dostu ve oldukça hasta olan Nekrasovun kulaklarını çınlattık. Özgürlük ve halk şiirlerini birlikte okuyup ki Dostoyevski okuyup ben tekrarlarken.. o günleri anlattı.

" İkimizde (Nekrasov) ile 20 sinden biraz fazlaydık. Petersburg’da yaşıyordum, nedenini kendim bile bilmediğim belirsiz amaçlarla askeri mühendislik görevimden istifa edeli bir yıl olmuştu. 1840 mayısıydı. Kışın başında birden ilk yapıtım olan İnsancıklar’a başladım, o zamana kadar henüz bir şey yazmamıştım. Öykümü bitirdikten sonra ne yapacağımı, kime götüreceğimi doğrusu bilmiyordum. D.V. Grigoroviç’ten başka edebiyat çevresinden kimseyi tanımıyordum. Grigoroviç’in Petersburg Laternacıları adlı o zamanın bir dergisinde küçük bir yazısı çıkmıştı, o kadar. Hatırladığım kadarıyla yaz gelince köyüne yerleşmeye niyetliydi ve geçici bir süre Nekrasov’un evinde kalıyordu. Bana uğradığı bir gün “Öykünü getir!” dedi. (Henüz okumamıştı.) “Nekrasov gelecek yıl bir dergi çıkarmak istiyor, ona göstereceğim.” Öykümü götürdüm, Nekrasov’u kısa bir an görmüştüm, el sıkıştık. Yapıtımla gelip, Nekrasov’la tek kelime konuşmadan oradan ayrılmak beni utandırmıştı. Başaracağıma çok az ihtimal veriyordum.

... Belinski’yi de birkaç yıldır büyük coşkuyla okuyordum, ama Belinski bana korkunç ve acımasız biri gibi görünüyordu, “Benim İnsancıklar’la alay edecek!” diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Öykümü tutkuyla, neredeyse gözyaşları içinde yazmıştım.

… Gündüz gibi apaydınlık bir Petersburg gecesinde, sabaha karşı saat dörtte eve döndüm. Güzel, ılık bir ilkbahar günüydü, odama girince hemen yatmadım, pencereyi açtım ve önünde oturdum. Birden kapının çıngırağı çaldı, şaşırmıştım, gelenler Nekrasov’la Grigoroviç’ti, büyük bir heyecanla içeri dalıp beni kucaklamaya koştular, ikisi de neredeyse ağlayacaktı.

Yarım saate yakın kalmışlardı, bu yarım saatte Tanrı bilir neler konuştuğumuzu, çığlık çığlığa, soluk almadan şiirden, gerçekten, zamanın siyasal olaylarından, eksik olur mu, elbette Gogol’den, Müfettiş’ten, Ölü Canlar’dan bölümler okuyarak ve en başta da hiç kuşkusuz Belinski’den...

Nekrasov heyecanla: “Bugün hemen öykünüzü Belinski’ye götüreceğim ” demişti.


… Ve olanlar oldu Sayın Özlem. Belinskinin dahi sert kabuğunu yumuşatan bir ses, ismimi davet eden büyük bir heyecanla.. Gözyaşlarım.. Onlar yumuşatmış olmalı.
İnsan…




Yollar bitmezken ve hiç bitmesin isterken, mevsimler geçmeye devam ediyordu.. En çokta yazarın duygularıyla alakalı olduğunu düşünüyordum mevsimlerin. Kederlenince kış, mutlu olunca bahar oluyordu.. Ve yürüdüğümüz bu yol, çetin bir kışın habercisi. Gözlerini yolun bitimine, o karanlığa diken Dostoyevski…


Tolstoy dedim.. Tolstoy'un size selamı var. Bakın hakkımda bir bilgi daha ve eminim bu Rus yazar, sizin ilginizi çekebilir.

Kalemi güçlü ve Işık vadeden bir yazar ama biraz fazla Avrupai.. Bizleri pek yansıttığını düşünmüyorum..


Tebessüm edip yoluma devam ettim yazarla. Acaba onun zamanına, yani bu zamana Tolstoy'un Tolstoy olarak kaç eseri ulaşabildi. Yazar kendini ne kadar anlatabildi.. O da biraz bu yolda değil mi?

Anna Karenina.. Güzel isim değil mi Sayın Dostoyevski?
Evet, gayet güzel bir isim.. üstelik.. üstelik Tolsto.. ?


Evet güzel bir isim. Günlüğünüzde belki bahsetmek istersiniz. Çağınızın, insanlarınızın bu konuda da görüşlerinizi bilmek istediklerini düşünüyorum. Üstelik kimbilir.. Yıllar sonra, uzun yıllar sonra o sakındığınız ve umudunuz olan o genç nesile ayrıca bir ışık bırakabilirsiniz.

Düşünebiliyor musunuz ırk, millet, kim olduğu farketmeden birçok insan sizi okuyacak, bilecektir ve kimbilir.. Yollara düşmek dahi isteyecektir.

Hayat bu belli mi olur?



Yollar mı Sayın Özlem!
“ Düşünce elektrik hızından hızlıdır “ derim herzaman. Ve siz düşünceden de hızlı bir gelişten bahsediyorsunuz..
Ah.. Teslanın kulakları çınlasın!

Görende sizi zaman yolcusu falan zanneder. Hem şu halinize bakın. Bizlerden farkınız nedir? Üstelik sizi bu kadar Rusa benzetmişken.. – homurdanır –


Kıyafetler, yanıltıcı olabilir.
Kazağımın içine olan örgümü çıkarıp rüzgarda salınışını izledim, tokadan kalan kısmıyla o minik özgürlüğünü..




İçki şişeleri vardı yolda, birden fazla..
Gözleri düştü yazarın,
Sessizleşti..

Anladım o içki şişelerinde toplum vardı.
Neden iyi insan olamıyoruz Sayın Özlem?

Lütfen, sayın demeyi bırakın Dostoyevski. İyi insan mı söz konusu olan,
gelin benimle…

...

Yolumuzun hemen yanında bulunan bir yetimhaneydi ziyaret ettiğimiz. Kimsesiz çocukların seslerinin binaya, duvarlara, insanlarına renk ve ruh olduğu.
Acıkmışız, fark etmedik.. Birlikte yemek yedik yetimlerle..
Ve notlar aldım, Notlarımı Dostoyevsk'inin cebine koydum,
Lazım olabilir diye…


Eserler çıkıyordu bir bir ortaya… Ecinniler, Karamozov Kardeşler, Bir Uysal Kız.
İnsancıklar, yazarın sol yanında bir gül gibiydi..
İlk, farklı ve kıymetli.



Gözlerindeki son hüzün kırıntısı olmasını dilediğim bir bakışla.. Kardeşim dedi..
Unutulmaz dedim..
Meyveleri harfler olan köklü bir ağaç bitiminin dibinde uyuyordu, başucunda yıldız perileri..
O inancıyla, ben inancımla dua ettik..
Homurtular yerini gök gürültüsüne bıraktı ve yağmur yağdı..

Uzaklaştık…





Dekabristler hakkında konuştuk yeniden, yolu epey yarılamıştık..
İsyan ettikleri için ölümle mahkum kılınan sadece İnsan olanlar..
Avrupailer!
İpleri koptuğu halde ki bu Rus geleneklerinde bağışlanmanın, yaşamın göstergesidir..
Öldürülüşlerini hissettik..

Boynum,
Sızladı.




Ruslar güçlü Millettir, Özlem. dedi
Ve bu halde olmasının çok çok derin sebepleri..
Aile, boşvermişlik, içki şişeleri..
Yetimlerin gülüşlerinde dahi bu giz gizli..


Yazmalısın Dostoyevski dedim ve biliyorum yazacaksın
İnanıyorum..

Cebindeki notum parladı, o küçücük cennetsi ışığıyla…




Hikayeler uçuştu ağaçların dallarından, kelimeler olgunlaştı, cümle oldu ve yazarın cebine doldu hepsi..
Sanki dipsiz bir kuyuydu cebi..
Bir Yazarın Günlüğü, bir yazarın ellerindeydi.

...


Onun gibi düşünüyordum, onun hassas kalbiyle çarpıyordu kalbim ve bu düşünceyi bulanıklaştırandı.
Yolun sonunu görebiliyordum.
Yolun sonunda bekleyen sanki bir canavar vardı.




İnsanlar toplandı etrafımızda o an, nereden geldiğini bilmediğim..
Yoksa cümlelerin olgunlaşmış hali insanlarmıydı?
Kuşattı yazarla çevremizi..
Yazarın ömrünü ele alan, onu onun diliyle kutsayan bir taç bıraktı başına.
Benim ise cosmos çiçeklerinden bir taç saçlarımın arasında..


Yolun sonu çok karanlık Dostoyevski.
Yolun sonunu biliyorum.
Yolun sonu çilelelerle İnsana varıyor ve biliyorum Türk olsun Rus olsun çileler insanın yaşam izleri, nefes harcı..


Sen İnsanlığınla, İnsancıklar eserinle.. Başlangıçlarınla..
Kaleminle..
Ben Özlem olarak gidelim buralardan. Yolun sonu yok…


Gel! bizler, geçtiğimiz şu yollardan, tarihimizden.. ders alıp uzaklaşalım buradan..
İki İnsan olarak..






Üstüm başım bu yüzden böyle,
Saçlarımdaki örgüler açılmış..
Düşmüş birkaç demediyle cosmos çiçekleri, saçlarımda..
İşte bu yüzden geciktim..

Geciktim mi sahi!?



Trenin düdüğü çalar..
Vakit gitme vakti, Türkiye'ye..

Dostoyevski Nerede?




Bir mektup, rüzgarla uçuşarak gelen..
Bir Yazarın Günlüğü,
Bir İnsanın Günlüğü,
Bir Tarihin Günlüğünden..
Dostoyevski'den Özlem'e Sevgilerle…


Geldiği yöne baktım, Dostoyevski, bizim kıyafetlerimizle..
Kıyafetler bir İnsanın İnsan olduğunu sadece, gösterebilir mi?


….


Uzun bir inceleme olduğunun farkındayım ama azıcık peri tozu, çokça saygı ve sevgi tüm ırak oluşları yakın kılar değil mi?

İncelemede.. eğer buna bir inceleme denirse :) Hikayemizde diyelim.. Paylaşmak istediğim birçok şeyi anlatmadım. Özellikle değinmek istediğim bir konu vardı ki.. Dansı çok çok seven ve Dostoyevski'de bayılmalara sebebiyet veren bir Rus prensi.. Ah onunla dans etmek isterdim!!

Lütfen, sizler bu incelememi en kabarığından, baloya ve geceye yakışır bir elbiseyle yazdığımı farzedin. Zira elbisedeki o tülün hissini hissetmemem mümkün değil.


Olayları, tarihleri biraz karıştırdım. Hatta bana Cadı diyenlere selam olsun!!
Kazana atıp bi güzel kaynattım :)
O yüzden ilkokuldaki o yine kazana atılan boyalı kıyafetlerimiz gibi olabilir.

Sanat harikası diyorsunuz.. Duyuyorum buradan :)


Sözlerimi Chopine bırakıyorum..
Satır aralarına müzik serpiştirmek isterdim ama istedim ki sizlerde hangi hissi bıraktıysa o müziğiniz olsun.

Chophin'e özellikle değinmem ise Dostoyevski'nin hayran olduğu bir kadın olan George Sand'ın Chophin'in de ilhamı oluşu..

Melodiler konuşsun efendim..

https://soundcloud.com/...hopin-nocturne-no-20




Dostoyevski'nin " Dnevnik Pisatelya " ismini verdiği ve 1873 – 1876 – 1877 – 1880 yıllarındaki Granjin (Yoldaş) dergisindeki yazılarını kapsayan bu eser, sadece bir yazarın kimliğini, kalemini yansıtmıyor bizlere. Ben, Dostoyevski'nin bu eserinde bir yaşamı, o çok değindiğim ve kendimden, bizden uzak olmayan insanı gördüm . Tarihi..
Uzlaşamadığımız anlar çok oldu yazarla, bakmayın böyle iyi anlaştığımıza :) Ama tam kitabın kapağını kapatırken uykulu gözlerle, biliyordum ki yazarın sevgisi, ruhu benimleydi.

Kitap sadece okunmaz..
Ve ben sadece bir kitabı okumuyordum.

Anılar, olaylar.. Bütün bir hayat vardı bu eserde.
Batıl inançlar.. Çaputlarının kelimeler ağacına dolandığı…


...

Yoğun ve güzel bir yolculuktu benim için ve İyi ki diyorum, İyi ki bahar bahane olup roman okumak istemeyişim bu esere yönlendirmiş beni. Gerçi örgüsü bozulan saçlarımda sonbahar yaprakları hâlâ var…


Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim.

Son olarak şunu demek istiyorum ve belki biraz iddialı bir söz :)
Yazarın tüm eserlerini kenara bırakın ve bu eserini okuyun.
Asla pişman olmayacaksınız…


Bulduğunuz bir insanın kalbi olacak, rengiyle dokusuyla,
Kalbinizin atışıyla…


Ne diyorduk...



Dostoyevski İnsandır!!
Dostoyevski Adamdır!!


Bu güzel etkinlik için Sevgili Quidam 'a,
Işığım İnci Küpeli Kız 'a ve
Siz değerli etkinlik arkadaşlarıma tüm kalbimle teşekkür ederim..


Kitapların Işığı ömrümüzle olsun...
Saygı ve Sevgilerimle :)

Aycan, Gece Yıldızı'ı inceledi.
04 Nis 18:22 · Kitabı okudu · 3 günde · 4/10 puan

<Hata>
<büyük bir hata>

Seriler kendini bozmak zorunda mı? Seri kitapları içimde sıkıntıyla, sevdiğim sahneleri sıfırlayacağından korkarak okumak zorunda mıyım? Genç Elitler ve Gül Cemiyeti'ni hatırlayamıyorum bu kitabın saçmalığı yüzünden. Çok mutsuzum.

Çok kötüydü yani böyle berbatlığından bahsetmek bile istemiyorum. Gül Cemiyeti'ni okuyup bırakmalıymışım. Şu an Wildcard geldiğinde okur muyum, şüpheli... Warcross güzeldi ve Wildcard o güzelliği mahvedebilir. Korkuyorum.

Gül Cemiyeti'ni okuyup bırakmalıymışım dedim, sebebi Gece Yıldızı'nın umduğum gibi çıkmaması değil. Gerçekten hiçbir şey ummuyordum. Sadece sonunda herkesin ölmesini bekliyordum. Ölmeliydiler. Bu nasıl bir saçmalık.

Ya, kitaptaki hiçbir karakteri sevmedim, sevemedim, sevmiyorum, sevmeyeceğim. Özellikle Raffaele, Teren ve olmasa da olacak olan Afsuni. Kafayı yemek üzereyim. O kadar sayfayı şu saçma karakterin gerçek adını öğrenebilmek için okudum... olanlara bak. Öğrenemedim, boşu boşuna okudum resmen.

Bu kitabı okumasaymışım, hiçbir şey kaybetmezmişim. Adelina, kraliçe olduğunu gördüm keşke orada bıraksaydım.

Şimdi, şöyle bir şey var; kitabı okuyorum, hiçbir şey olmuyor. Şaşırtıcı bir şekilde saçmalıktı. Kendimi ağlamamak için zor tutuyorum. Hayal kırıklığı çok kötü hissettiriyor.

Hiçbir karakteri sevmediğimi söylerken ciddiydim. Birazcık sevebildiğim tek karakter Adelina'ydı, onu da sevmiyorum artık. Afsuni denen karakterden boyutunu hesaplayamayacağım bir şekilde nefret ediyorum. Sevmiyorum. Teren desen onun bu kitapta işi ne onu da pek anlamış değilim. Madem son kitaba kadar geldin, neden öyle çekip gittin. Sonun berbattı Teren.

Raffaele'den bahsetmek bile istemiyorum, Afsuni adını duyunca kendimi çekip vurasım nasıl geliyorsa Raffaele hakkındaki kısımları okuyunca kendimi boğasım geliyordu.

Çok kötü depresyon nedeni bu kitap, hemen kafamı dağıtmam lazım ve artık yazmayı kesmem lazım. Sinirle yazdığım için yukarıda yazdıklarım üstünden zaman geçtikten sonra fazla ağır görünebilir ama gerçek duygularım şu an bunlar.

Violetta ve diğer sevmediklerim... Sergio vardı, ona karşı zerre kadar duygum yok. Olmalı mıydı?

5 üzerinden 2 verdim, 0 vermeliydim ama ölmesini istediklerimden iki kişi öldü. Kişi başı yarım puandan 1 puan öldükleri için verdim. Diğer 1 puan ise kitabın adı ve sondaki olayın bağlantısı hoşuma gittiği içindi.

Allahım, inşallah bir daha böyle zalim bir inceleme yazmak zorunda kalmam.

Berbattı.
İlk iki kitapta ne oldu?
Bu kitaptan önce iki tane kitap mı vardı?
Enzo kim?
Unuttum, kimseye de tavsiye etmem. Hiçbir arkadaşıma al oku demem herhalde. Kardeşime okutturacaktım, Adelina tam ona göre bir karakterdi ama vazgeçtim. Daha güzel kitaplar var.

TSena_gl, Yörünge'yi inceledi.
11 Mar 22:18 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

#tessgerritsen benim en sevdiğim yazarlar arasındadır ve birçok kitabını okumuşumdur. Yörünge kitabını kütüphanede gördüm, arka kapak yazısının ilgimi çekmesiyle ve tabii yazarının Tess olması sebebiyle hemen aldım.

Kesinlikle mükemmeldi!

Kitabın konusunu bu kadar beğeneceğimi, bu derece bir akıcılıkla olaylar arasında sürükleneceğimi ve bu kadar büyük bir heyecanla, hızla okuyacağımı hiç düşünmemiştim. Tess'den polisiye haricinde belki bir, belki iki kitap okumuşumdur, bilmiyorum; aklımda şu an sadece polisiye kitapları var ve durum böyle olunca, böyle bir konuda böyle harika bir kitap yazmış olması beni, kendine tekrardan hayran bıraktı.
Kitabı okurken kendimi resmen olayların içinde hissettim; tüm o duyguları, yaşamak ve yaşatmak için verilen mücadeleyi, verilen o ciddi kararların ağırlığını, hepsini ama hepsini kendim yaşıyormuş gibi hissettim, bir yazar anca bu derece gerçekçi ve mükemmel yazabilirdi.
Sevginin gücü asla yadsınamaz ama bazen sevginin yanlış kararlar almaya dair aklını bulandırması da söz konusu olabilir veya kişiyi güçlendirip doğru kararlarla riskler almasına da; bu ikisi, iyi bir dozla kitaba uyarlanmıştı.

Dr. Emma Watson, NASA'da çalışan iyi bir araştırmacıdır. Bir sebeple, olduğundan daha erken bir deney üzerinde çalışmak için uzaydaki ekibe katılır ve yaptığı deney numunelerinin birinde bir sorun yaşanmasından sonra ceryan eden olaylarla birlikte, tüm mürettebat kendilerini büyük bir tehlikenin içine doğru çekilmiş olarak bulur. Aslında tehlike yalnızca mürettebatın üzerinde değildir. Emma ve ekibinin yardımına koşanlar arasında, eski NASA çalışanı ve Emma'nın boşanmak üzere olduğu eşi Jack McCallum da bulunmaktadır ve bu durum, ikisi arasındaki ilişkiyi de etkilemeye başlar.

Lütfen bu kitabı okuyun; çünkü çok çok iyi.

Sadık Cemre Kocak, İyi Psikopatın Yaşam Kılavuzu'yu inceledi.
17 Şub 19:02 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Başlangıcı komik tutalım ki okuyucunun ilgisini çeksin okusun, finali güzel yapalım ki okuyucu iyi izlenimler elde etsin. Kişisel Gelişim kitaplarının olması gereken stili budur. Tabi bir de benim gibi Kara Cahil kesimin bir psikopat bekleyerek kitabı alması durumu var. O kısım henüz kategoriye ayrılmış değil.
Kitabın hemen başlarında Psikopatlığın 7 Önemli Özelliği (Hemen Yap, Tam Yap, Kendinin Adamı Ol, İkna Sanatında Kara Kuşak, Metanet, Olduğun Zamanda Yaşamak ve Davranışları Duygulardan Ayırmak) belirtilmiş. Tabi benim kitabı alma sebebim olarak buralar cidden ilgimi çekti. Peki sonrası? Evet geliyoruz. (Çok da olumsuz olmamaya çalıştım, beğendim)
Kitap çok güzel öneriler sunuyor ancak farkındalık şurada yatıyor. İş Hayatı ve Başarısı üzerine çok düşülmüş, kalanlar sanki önemsiz gibi kısa kısa anlatılmış. Mesela AİLE benim için önemlidir ve Aile olmak Kişisel Gelişim yönünde en büyük adımken –hadi önce küçük adımlar atalım da sonra büyük adımı atarız denmesini de bekledim- ‘neredeyse’ değinilmemiş. Mesela en büyük akılda kalıcı kısımlardan birisi de en sonda -Sonsöz kısmında yani- harika bir öğüt verici komik hikâye anlatılması oldu diyebilirim. Hani o olmasa şu kitaba vereceğim puan 3 falan olurdu dersem, kendimi anlatmış olurum.
Kitabın iyi noktaları yok mu Sadık kardeşim ? Var canlarım var. Mesela Andy kendi başına öyle. Adam kitaba, yazardan laf yemek için girmiş resmen. Eh be kardeşim şöyle sağlam bir hesabı üstüne alda sustur şu adamı demezler mi adama ? Adamın da şansı yok. Bara gider, barda birisi onun askerlik olaylarını ve adını kullanarak manitaları götürür. (Buraya uygun terim bulamadım, özür diliyorum) Bizimki de kendimi gördüm diye şaşkın şaşkın kalır.
Bir diğer noktada, Son Akşam Yemeği, Leonardo Da Vinci’nin (Andy ile konuşuyorsanız Di Caprio ) diye başlayan cümlede –Sayfa 211- dalgın dalgın okurken kahkaha atmam ve utanıp önüme döndüğüm kısım tabi.
Bir kitaptan daha ne isterim ki? Hem akıcı olacak hem öğretici olacak hem de eğleneceğim. Hem de 5 liraya. Kadıköy’de Çay 4 lira. Varın siz hesaplayın 5 liraya gelen şu mutluluğu der, keyifli okumalar dilerim. Bu sefer iyi akşamlar dileyemiyorum çünkü cümle sonunu birleştiremedi bu beceriksiz kardeşiniz. Kendinize dikkat edin, sağlıcakla kalın..

Mustafa Burak Dikiltaş, İçimizdeki Şeytan'ı inceledi.
14 Şub 21:10 · Kitabı okudu · 18 günde · Puan vermedi

Turne de olduğum için maalesef çok istesemde nefes almadan okumayı, okuyamadım ve elimden düşmesin desem de biraz fazla kaldı elimde. Neyse fazla uzatmayım ve...
Başlarda açıkçası hem dili hemde konuyu işleyiş bakımdan benim pek tarzım olmadığı için kitabın içine girerken zorlandim. Ama sabırla sadece 20 sayfa kadar bekledikten sonra tekrar başa sardım ve daha sakin bir şekilde başladım o zaman fark ettim ki kitap anlatılan hikayenin altında ki anlatım da yani içinde asıl anlatmak istediği. Tuhaf ve gizemli çoğu zaman da kendi için de kendi kendimle konuşurken bulduğum konu veya konuları işlerken okudukça tuhaf oldum .
Vapurda başlayan ve bazı zamanlar insanın tükenince ne denli boşluk yaşadığını anlatan ve devamında ki meyhane atışması ve sonra balıkçı çocuğu izlerken ki tuhaf ve sorgulayıcı düşündürücü anlatımı insanın içini gidikliyor yada ben onları görüyorum.
" Hep böyle küçük şeyler yüzünden üzülürüm. Bayağı bir randevu alır gibi, falan saatte falan yerde buluşalım, demeye dilim varması. Şimdi burada garip garip bekliyor ve içeri girip çıkanlara eğlence oluyorum. Halbuki insan yalnız esas meseleleri halletmek için kafasını yormalı ve teferruat kendiliğinden iyi bir şekilde halledilmelidir. Hayatta mantık olsa böyle olur. Acaba dünya da benim kadar manasız şeyler düşünen var mıdır? Birde utanmadan akıllı geçiniyoruz!"
Bu nasıl basit bir olaydan sorgulama gerçeğidir. İşte tüm kitap bu şekilde bir randevusuz beklemeden bile çıkabilecek sorgulama ve düşünemeye iten yazılarla dolu...
Onun yanı sıra açıkçası tüm kitabı okurken devamlı -zaten kitabın geçtiği dönem doğrultusunda- eski İstanbul gözümün önünde o Türk filmlerindeki ki gibi masum ve günümüze göre eski, yabancı ve süslü sayılacak aşk sözleriyle akan bir film gibi okurken izledim. Yine izleme dürtüsü oluşturdu bende üstadın bu eseride -daha önce ilk kez okuduğum Kuyucaklı Yusuf eserinde de aynı şekilde bir tiyatro oyunu eseri gibi hissettim ve her sayfasında resmen sahneleri gördüm üzere- .
Aşk üzerine ne kadar manası derin sözler üç yüz bin defa oluşan doyamam sanırım,
"... Hiç bir insan seven bir insanın karşında alakasız olamaz. Dünyanın bu en harikulade hâdisesi karşında kimse hareket ihtiyarına (davranış özgürlüğüne) malik (sahip) değildir. Buna hakkı yoktur. Nasıl muhtaç olduğumuz havaya istemem demeye, mekan içinde bir yer işgal etmekten vazgeçmeye kuvvetimiz yoksa bize verilen bir aşkı almamaya da iktidarımız yoktur..."
İlerleyen sayfalarda (sayfa 93 ile 94 de Ömer'in konuşması) karakterlerin insanın doğa ile nasıl küstüğünü dünya ile daha doğrusu dünyanın boş dertlerine yanıp dünyanın güzel doğasını unuttuğunu çok hoş serzeniş ile aktarıyor. Hele bir noktada tespitinde yüzümde tebessüm oluşturdu " ... Onlar güneşi, ayı, falanca büyük tepeyi veya filan bulutu ve yıldırımı babalarının hayrına mı Allah yaptılar?.."

Ve bitmeye yakın yine diğer kitabında olduğu gibi içimi alan hüzün neyse ki bu sefer finale doğru yavaş yavaş dağılsa da felaket bir sorgulama ve her sayfasında kendimi bulma çabasına düştüğüm gerçek... Kitap kurtları, kitabın derinliklerinde ki mesajları bulup bu kitabı Kesinlikle okumalı...

Onur DEMİR, Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
 01 Oca 18:25 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 8/10 puan

Güzel olduğunu bildiğim, az beklentiyle başladığım ve çok ama çok fazla beğendiğim bir roman Kürk Mantolu Madonna. Hemen hemen her yerde karşıma çıkan, herkesin dilinde olan bir kitap olduğundan uzun süre ilgilenmemiştim. Çünkü herkesin dilinde olan yani popüler olan bir kitap bana göre uzak durulması gereken bir kitap çağrışımı yapar hep. Biliyorum bu çok yanlış bir düşünce fakat engel olamadığım sevmediğim huylarım vol bilmem kaçtır bu. Fakat nedendir bilemiyorum bir gün bir his geldi ve bu kitabı al dedim kendi kendime. Hemen satın aldım ve okumaya başladım, elimden bırakamadım resmen. O hissi şu an karşımda görsem öperim! Teşekkür ediyorum his…

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali’nin en iyi romanı olarak adlandırılan ve bunu fazlasıyla hak eden güzel bir roman. Kitap isimsiz anlatıcının işinden ayrılıp, bir arkadaşı vasıtası ile farklı bir yerde işe başlaması ile başlıyor. Sonrasında ise ana karakterimiz olan Raif Bey ile tanışması ile başlıyor. Sonrasında ise anlatım Raif Bey’in defteri ile devam ediyor. Raif Bey’in yaşamı, Türkiye’den Berlin’e, Berlin’de yaşadıkları ve tabiki Kürk Mantolu Madonna ile tanışmasını anlatıyor. Kitap hakkında çok fazla detay vermek istemiyorum. Aslında bu yazdıklarım bile çok fazla. Kitap okunmazsa olmaz romanlar listesinde ilk onda yer alır.

Kitabın en güzel yanı sizi yormadan akıcı ve elinizden bırakamayacağınız kadar sürükleyici olması. Kitap ile ilgili internette araştırma yaparsanız eleştiri olarak Türk filmi gibi dendiğini duyacaksınız fakat bu tamamen yanlış, hiç alakası yok diyebilirim. Klasikleşmiş standart Türk filmi mantığı ile uzaktan yakından alakası olamayacak kadar farklı, kaliteli ve etkileyici bir roman Kürk Mantolu Madonna.

Kürk Mantolu Madonna’yı okuduktan sonra herkes kendini buluyor. Kimisi Raif karakteri, kimisi ise Kürk Mantolu Madonna (Maria Puder), kimisi Hamdi Bey kimisi anlatıcı ama mutlaka birini görüyor. Bende kendimi gördüm, hemde çok benzettim. Fakat benzettiğim karakter Kürk Mantolu Madonna oldu. Şimdi diyeceksiniz bu nasıl oluyor? Yani nasıl oluyorda kadın karakterde kendini görüyorsun? Bunun için kitabı okumalı ve karakteri tanımalısınız. Eğer kendinizede tanıyorsanız karakter ile bağlantınız benzerlikleriniz var mı yok mu anlayabilirsiniz.



İçimden gelen sözlerin bir çoğunuda bu kitapta buldum. Örneğin;
“Dünyada bana hiçbir şey tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.”

“Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, bu dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.”

Kendime sürekli olarak söylediğim bir söz vardır; Ne zaman bırakacaksın hayal kurmayı ve olmayan bir hayatı kafanda yaşatmayı?
“…ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım… Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir…”

Sonrasında aşağıdaki sözün, idrak etmiş birinden, hayal dünyamı kuran benden geldiğini duyuyorum her seferinde…
“…Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.”


Herkese keyifli okumalar dilerim.

Elif, 4N1K inceledi.
22 Ara 2017 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bu kitabı niye bu kadar geciktirmişim bilmiyorum. Bu kadar çok seveni varken, merak etmemek elde değildi gerçi. Filmi de çıkınca eh artık okusan mı falan diye kendimi teşvik edip başladım. Hatta tam da ertesi gün film vizyona girecekken. Okumadan izlesem kesinlikle olmazdı! Fragmanı izlediğim için de okurken zihnimde canlanan karakterler hep filmdeki karakterlerdi. Ama bu hiç sorun teşkil etmiyor çünkü oyuncular karakterlere cuk oturmuş.
Konu az çok bilinse de kısaca yazayım; Yaprak 4 tane birbirinden çatlak oğlanla büyümüş bir kız. Korumacı tavrıyla nam salmış "Gamen" Ali, kıskançlık abidesi demirli Gökkuş, pizza delisi Oğuz mese, çapkın Sinan. Ee bu kadar erkeğin içinde haliyle Yaprak da giyiminden kuşamına, oynadığı oyunlara kadar tam bir erkek çocuğu olup çıkmış. Gelelim zurnanın zırt dediği yere; Onlar gül gibi geçinip giderken Yaprak'a doğum gününde bir paket gelir. İçinde hiç de onun tarzı olmayan bir elbise ile not vardır. Ve böylelikle hayatlarına Barış dahil olur. Dahil olur dedim diye yanlış anlaşılmasın haa! Onu kabul eden falan yok yani. Çocuk yırtık dondan çıkar gibi bir anda çıkmış, Yaprak'a aşık olduğunu üstüne üstlük onu da kendine aşık edeceğini iddia eder. Bundan sonra seyreyleyin cümbüşü..
Çok güzeldi ya! Uzun zamandır böyle heyecanla, kâh gülerek kâh ağlayarak kitap okumamıştım. Aslında duyguları bu kadar yoğun yaşadığım bir kitap okudum mu daha önce, ondan bile emin değilim. Karakterlerin samimiyeti okurken size de geçiyor, resmen bulaşıcı! Hepsi bir anda aileniz oluyor. Eee yazar ile okurkuşların aile gibi olması boşuna değil yani. Çok güldüm, kesinlikle normal değil. Böyle esprili bir anlatım ne gördüm ne duydum! Ama aynı zamanda o duygu yoğunluğu.. Ah Alikuş! Ah sırıkların efendisi! Ne sevdiler be! Normal şartlar altında iki taraftan birini severken diğerine gıcık olmamız lazım. Yok öyle bir dünya! İçim yandı iki taraf için de. Ama ben sanki hafiften #teamBarış gibi. Tavsiye noktasında; eğlenceli bir gençlik romanı olduğunu belirtmem gerek. Herkese hitap etmeyebilir -çok küfür vardı ya- Normalde bu beni rahatsız edebilirdi ama nedendir bilinmez çok yadırgamadım, hele ki Gökkuş'un o doğaçlama küfürleri. Omon tonrom! Ama samimiyet had safhadaydı arkadaş! bunu bilir bunu söylerim. İlk fırsatta filmi izleyeceğim. Hala okumayan varsa -ki kalmamış olabilir ben epey geciktim- çok şey kaçırdığını bilsin nokta net.

Şimal, Olağanüstü Aşk Bölgesi'ni inceledi.
 25 Kas 2017 · Kitabı okudu · 3 günde · 1/10 puan

... DÜNÜR GIOVANNI ...

Kusura bakmazsanız incelememe kocaman bi "Piiiiiii" ile başlıyorum. bilenler Bilir hele de LM fanları , Mecnun un piiiii derken ki ifadesine hastadırlar :) Şimdi nerden çıktı bu piiii derseniz inanın şu an bu kitabı elimden bırakırken aynı Mecnun gibi bi piiiiii bu muymuş dedim bea :)) hiç adetim değildir aldığım kitaba pişman olmak ama bu duyguyu ilk Elif Şafak Ustam ve Ben ile yaşattı şimdi de Cüneyt Özdemir ...pişman oldum ya resmen tıpkı "beni bu günümden dünden ettiler" diyen İbrahim Tatlıses misali ..
O kadar mı kötü demeyin abiler ablalar genç kardeşlerim hakkat o kadan kötü yani..o 1 i sonuna kadar haketti.. Daha dün Serdar Ortaç a 3 vermiş adamım ben :)) bugün de buna 1.. Allah 0 çekeceğim kitaptan korusun diyorum ne diyim ... bi de söylemeden geçemiycem bu sabah Serdar Ortaç ı tv de gördüm bi garip oldum kendimi "gıybet" etmişim onu çekememişim gibi hissettim :))) sahi bu inceleme gıybete giriyor mu ???? Helal lik almam lazım mı?? Ciddi soruyorum ha lütfen bilenler bilmeyenlere (bana da) anlatabilir mi???
Neyse konuyu dağıtmadan bu ne menemen bi kitapmış da Şimal bu kadar dellenmiş derseniz eğer anlatiiim efenim.. vakti zamanında bu Cüneyt abimiz bi kanalda anchormen lik yapıyordu bilenler bilir.. karizmatik ve işinin ehli saygı duyduğum biriydi açıkçası..oydu galiba ya dimi bir de her akşam kıravat mevzuu olurdu takımıma uymuş mu uymamış mı diye twit yağmuru olur not isterdi izleyenlerden :) kişi saygı duyduğu kişiyi yakından tanımak ister ya hani ben de bu babdan araştırmış ve yazdığı kitaplardan okumak istemiştim.. en çok da Flu diye bi kitabı varmış onu merak etmiştim ya ama o da tükenmiş hiç biyerde bulamamıştım.. bu kitap da adının okkalı olmasından mıdır yada duyduğum saygıdan mıdır ya da Aşk kelimesinin o cazibesinden midir nedir Flu yoksa Olağanüstü Aşk olsun be ya diyerekten aldık işte.... aldık almasına da çarşıdan aldım bir tane eve geldim Kabak misali :) nar olması gerekirken kabak çıkmasın mı :) büyük hayal kırıklığı... aslında anlamalıydım baştaki ithaf kısmında "kayınbabam Giovanni" derken Türk usulü bi brezilya dizisi kıvamında kitap olduğunu :))) Angelina telefonu "efendim"diye açıyor, sevgilisinin anası Stefani babası Silvio çocuğun adı Omar ...ya inanın meraktan "yav bu çocuğun anası mı arap babası mı diye bakınagördüm cık arap marap yok ortalıkta :))) ha bekledim valla olay kuzey ırakta mı geçti bu bölge orası mıdır bu çakal omar çomarı savaşın ortasında mı aşık olmuştur bu kıza filan diye ama yok..tam bir fiyasko !!!! Bu Stefani ve Silvio dan olma Omar gayet rahat içki bira ot mot takılan tipler..kız da bunun eve yerleşiyor her akşam pub bira mira gez toz..kıza da içir filan..kız hamile kalsın vay efendim sen niye hamilesin diye iyice bi döv at sokağa falan.. kız kuzeninde kal sen..sona sanki sihirli deynek değmiş gibi adam ol Omar, işte arkasından kızıma layık olayım diye beşik bakmaya gitmeler... kıza taltifler ben çok değiştim Angelina demeler Angelina nın her ne olursa olsun babasıdır diye çomarı affetmeler falan filan..sonra sen ayağı kay düş karnında bebek ölsün...Küçük emrah fimleri bile bu kadar banal değil yav Cüneyt abicim :)) sen haber sun nooooolur öykü yazma olur mu ..bizi de 1 vermek zorunda bırakıp günaha sokma.. Tek bişeye kanaat getirdim londrada yaşasan da ithafta yazdığın ilk hanımın yabancı olsa da bilinç altın ve üstün komple Türk :))) bak sıfır çekmediysem onun hatrına :))