• Guzel kitap bazen kahramani dinlerken kendimi goruyorum ben de konusmam bazen fazla soyleyecek sozum olmaz ya da bos bir dusuncenin etrafinda gezinmem.hayat akiyorken topluma duyarsiz da yasamizligim vardir simdi uzuluyorum aslinda.kendimi anlatmam gerekmis..kitaptaki tasvirler gozumde canlanirken haz duyuyorum sicak ve teri hissettim gordum resmen insanlarin yuzunde.gezdigi sokaklari unutmamak icin kahraman hayal ediyor ancak bunalimdan kendi ile konusmaya baslamis bunu fark ettigi an inanilmazdi.akiyor akiyor derken cat sesi aklimin flashlarini yakti.avukatin eline dokunusu can alici sahnesilerden biri.o anda aliyor olum soguk kokusunu..
  • Kendimi bildim bileli distopyalara aşık bir kızım. Öyle bir kitap gördüm mü dayanamam. Filmleri de bayıla bayıla izlerim. Distopya aşkı çok başka. Distopya yazarları kendilerine ait bambaşka bir dünya kuruyor ve bunu okuyuculara da gösteriyor. Efsane de bence türünün en iyi kitapları arasına girmiş. Adı gibi efsane olacak bir kitap diyebilirim. Gerçekten çok beğendim. Her sayfasına ayrı hayran oldum. Karakterler ve kurgu gerçekten muhteşemdi. Okuyan çoğu kişi beğenip tam puan vermişti ve öve öve bitirememişlerdi. Başlarken boşa abartı mı diye korkarak başladım ama kesinlikle öyle olmadı. Tüm beğenenlere hak verdim. Yazarımız gerçekten özgün bir kurgu yazmış. Böyle kitapları fazla okuyan biri olarak bu tür bir kurguya daha önce rastlamadığımı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Yazarın hayal gücü muazzam.

    Konusunu çoğu kişinin bildiğini düşünüyorum. O yüzden konunun üzerinde fazla durmayacağım. Bu kitap beni binlerce duygu karmaşasına soktu. Bir sayfada ağlarken bir sayfada güldüğüm oldu. Hatta ailem delirdiğimi düşünüyor. June ve Day gerçekten efsane olacaklarına inanıyorum. Kitabı bitirince serinin devamını almadığım için çok üzülmüştüm ve hemen serinin devamını da aldım. Rüyalarıma kadar girdi resmen ve üç gün gibi bir süre kendimi toparlayamadım. Sürekli aklımda kitap dönüyordu. Devamında neler olacağını düşünmekten kafam patladı.

    Karakter ve yer betimlemeleri gerçekten güzeldi. Karakterlerin 16 yaşında olması ayrı bir üzüntü sebebiydi. Yaşlarına göre çok olgun ve zekilerdi. Zaten June bir deha. İnsanların sınavlara tabii tutulduğu Cumhuriyet döneminde 1500 alarak en üst sınav rekoruna ulaşan tek kişi. Sınavda belirli bir puanı geçemeyenler çalışma kamplarına gönderiliyor. Day ise Cumhuriyet tarafından aranan azılı bir suçlu. Day ve June'un yollarının nasıl kesişeceğini de kitabı okurken göreceğiz.

    Kitap, Day ve June karakterleri ağzından anlatılıyor. İki kişi ağzından anlatılan kitapları da sevdiğim için bu durum da hoşuma gitti.

    Distopik bir kitap olması kitabın bir oturuşta bitirilmesine neden oluyor. Çünkü bu tür kitaplarda olaylar birbiriyle bağlantılı olduğu için insanın elinden bırakası gelmiyor. Hatta gelecek sayfada bambaşka bir olay da olabiliyor. O yüzden kolay kolay elden düşmüyor.

    Hem kalpleri paramparça edebilecek hem de romantik anlarla yüzleri güldürecek bu güzel heyecan dolu kitaba bir şans vermenizi tavsiye ederim. Özellikle benim gibi distopya severler mutlaka okumalı. Pişman olmayacaksınız.

    Ayrıca Pegasus Yayınları basımı olduğu için kitabın kalitesi de çok iyi. Karakter geçişlerinde yazıların renginin değişmesi çok güzel bir fark olmuş. Tasarım çok orijinal olmuş.

    Bu kitaba tam puan vererek yorumumu sonlandırıyorum. Yeni yorumlarda görüşmek üzere.
  • Nesil nasıl bu kadar çatlak olabiliyor?
    Furkan dayı neden bu kadar komik?
    Zeynep Değirmenci böyle ponçik kitap yazmayı nereden öğrendi?

    Aşşşşşırı tatlı bir kitabın yorumuyla geldim. Resmen okurken hep gözlerim kalp kalpti. Seveceğimi tahmin ederken niye daha önce okumadım bu kitabı bilmiyorum ama bazen böyle oluyor işte. Belki de doğru zaman şimdiydi.
    Gelelim konusuna..
    Kitapta Nesil ile Bedir'in hikayesini okuduk. Ama ne hikaye! Nesil kızımız 25 yaşında bir öğretmen. Esasen kendisi öyle düşünmese de çevreden evde kaldın muamelesi görmeye başlamış. Burda kendimi gördüm :D Gerçi sadece burada değil hikayenin her yerinde kendinizden bir şeyler bulmanız mümkün. O kadar bizden, o kadar içimizden ki size anlatamam.
    Ne diyordum, heh işte çevre baskısından muzdarip, aslında evde kalmamış, çocuk ruhlu öğretmenimiz Nesil, bir arkadaşının düğününde bir çift mavi göze vuruluyor. Ama ne mavi! Yalnız sanki ben de Bedir'in mavilerini görmüş gibiyim dimi, yazar nasıl anlatıyor düşünün artık.. Sonra Nesil'in yolu mavi gözlerin sahibi Bedir ile sürekli kesişmeye başlıyor. Bir değil, iki değil, üç değil.. Nesil bu karşılaşmalarda kalbine söz geçirmeye çalışa dursun, kader yavaş yavaş ağlarını örüyor.
    Ben şimdi sizi spoiler manyağı yapmasını bilirdim ama hayır yapmıyciim, lütfen gidin okuyun. Sonra benim gibi ah vah niye daha önce okumadım diye yakınırsınız.
    Kitabı çok sevdim, bunda yazarın eğlenceli anlatımının yanı sıra karakterleri kendime yakın bulmam da rol oynuyor. Çoğu kitapta karakterin yerine kendimizi koyabiliriz ama tamamen özdeşleştiremeyiz, burada yaşam tarzı olsun dünya görüşü olsun karakterler resmen bizim ailenin birer üyesi gibiydi :)
    Detaylar ve espriler muazzamdı!
    Nesil'in o içinden konuşmaları yok mu, bittim bittim :)) Çok güldüm yaa, özellikle Furkan replikleri krize girme sebebim oldu. "Furkandayıseverler derneği"ne üye olmamak elde değil..
    Bizi bu güzel hikayeyle buluşturduğu için Zeynep Değirmenci'ye çok teşekkürler ^^
  • Gerçekten insanın içinde husursuzluk yaratan bir kitap.Biraz kendimi biraz hayatı sorgulattı bana.Batının göbeğinde yaşarken doğudaki hayatı gördüm ki doğuyuda görmüş bir öğretmenim aslında.Ezidileri tanıdım bu kitapla.Hayatımızda nekadar çok doğru bildiğimiz yanlış var ve ne yasanmışlıklar var.Ezidilere yapılanları okudukça tüylerim ürperdi resmen.Kesinlikle okunmalı.
  • Hayatımda ilk defa bir kitabı bitirmek için degil, bitirmemek için uğraştım.
    Dostoyevski'nin yarattığı yeraltında resmen kendimi gördüm.Ve bu bende bir roman okuyormuşum hissi değil de kendi kendimle sohbet ediyormuşum hissi uyandırdı.
    Dostoyevski kitabı için; "Gerçek hayattan kopmuş biri olarak,çürümüş yeraltımda hayatımı nasıl maf ettiğimi anlattım" diyor.Ama ben bizlere bıraktığı bu dev eseri okuduktan sonra onun hayatını asla maf olmuş görmüyorum.
    Kesinlikle ve kesinlikle okunması gereken,en üst rafları hak eden harika bi kitap,okumanızı tavsiye ediyorum.
  • Gerçekten günlerce şu kitaba ne yazsam diye düşündüm. Bir ara aman boşver yazmayayım dedim sonra yazsam mı ya oldum ve en sonunda yazma girişiminde bulunuyorum şuan.

    İlk defa bir kitap hakkında ne yazacağımı bilmiyorum çünkü yani normalde kitapları çok gömen birisi değilimdir, elimden geldiğince başkaları belki beğenebilir diye çok sevmesem de ağır şeyler yazmam ama yine de beni sinir eden sevmediğim noktaları veya sevdiğim noktaları yazarım ama bu kitap değişikti.

    Hani insanlar der ya, itekleye itekleye okudum. Eskiden ben o duyguyu bilmezdim ama bu kitapla o duyguyu gerçekten tatmış oldum çünkü okuyabilmek için resmen kendimi ittim. Beş sayfa okuyup sıkıntıdan bunalırken baktım kitap gitmiyor, işte şu sayfaya gelmeden bırakamazsın gibi kendimi zorlaya zorlaya okudum.

    Ancak bu kadar zorlanarak okumama rağmen kitaptan nefret de edemedim. Evet ettim ama etmedim. Yani tabii bu durumu kendim bile anlamazken nasıl anlatıcam bilmiyorum hiç fjdflfgj

    İlk kitabı alma hikayemi anlatarak başlamak istiyorum ben ya. Şimdi ben, arkadaşımla Dr’daydım orada aylak aylak dolaşıp kitaplara bakıyorduk, daha doğrusu o buluşmaya geç gelmişti ben kitaplara bakıyordum sonra bu kitabı gördüm, arkasını okudum hoşuma gitti ama Dr’ı ve kitapların üzerlerinde yazan korkutucu rakamları biliyorsunuz. İşte internetten alırım diye geri yerine koydum.

    Sonra kültür merkezine bir iş için gittim, aynı zamanda oranın kütüphanesine kayıtlıyım ve o kadar yokuş çıkmışken, okuyacak kitap da yokken bir bakınayım dedim ama kütüphanede de genel olarak bana hitap eden tüm kitapları okudum. Pek ümitli değildim. Ama oraya gidince elim boş çıkmak istemedim ve raflarda dolanırken bu kitabı gördüm ama kapağı farklıydı. Eski basım bir şey ve kapağın resmini koyuyorum şuraya. file:///C:/Users/User/Pictures/20180702_005205.jpg Allahım yani. Bana verseler daha iyi bir kapak yaparmışım…

    Neyse. Ama ben aynı kitap olduğunu bilmeden, arkasında yazılanları hatırlamıyordum çünkü, sırf isimleri aynı diye alıp çıktım ve eve gelip baktığımda anladım ki, aynı kitap. Tabii sevindim ve okumaya başladım hemen.

    Lennie Walker, 16, 17 veya 18 yaşında ablasını yeni kaybetmiş genç bir kız. Büyükannesi Gram ve dayısı Big ile yaşıyor. Hani Gram ve Big’in onun neyi olduğunu yazmak istedim çünkü kitabın sonlarına doğru bunu anca anladım ve çok sinir bozucuydu. Eklemek gerekirse ki bence hiç gerek yok, Lennie, asosyal ve pek konuşmayan bir tip. Her anı cehennem gibi geçiyor çünkü yemek yemek, gülmek, televizyon izlemek gibi böyle sıradan olan veya olmayan herhangi bir iş yaptığında aklına ablası geliyor ve:

    ‘’O bir daha bunların hiçbirini yapamayacak.’’

    Mantrası zihnine yerleşiyor ve ağlamaya veya çığlık atmaya başlıyor. Bana kalırsa bu kitabı iğrençleştirmemiş birini kaybetmemizin verdiği o hissiyatı çok ama çok iyi anlatmıştı.

    Kitabı benim için itikleme yoluna sürükleyen şey ise Lennie’nin aşk hayatıydı. Toby var. Toby, ablasının eski erkek arkadaşı. Eski, çünkü ablası öldü. Tahmin edebileceğiniz gibi Toby de çok üzgün ve Bailey hayattayken Toby ve Lennie çok yakın olmasalar da (çünkü Bailey güzel ve dikkat çeken kız kardeş. Lennie daha çok onun gölgesine sığınan, dikkat çekmeyen kız kardeş) Bailey öldükten sonra yakınlaşıyorlar çünkü bunun bir nedeni yok. Birbirlerini anladıklarını hissediyorlar ve Lennie’nin dediğine göre onu Toby’e sürükleyen ağıırrr bir çekim kuvveti var. Aynı şekilde Toby’ide ona.

    Ama durun, aynı zamanda okula yeni gelen Fransız çocuk Joe var. Lennie başlarda onu sadece çekici buluyor, hoşlanmıyor ama siz ilişkilerinin neye döneceğini biliyorsunuz yani. Neyse sadece çekici bulmakta bir sorun yok diyorsunuz, olabilir böyle şeyler.

    Ama daha sonra Lennie, Toby ile öpüşüyor. Tabii siz ‘yok artık. Kendinize gelin, napıyorsunuz? İnsan mısınız siz?’ triplerine gayet haklı bir şekilde giriyorsunuz. Sonra Lennie bunu en yakın arkadaşına anlatıyor ve birde yargılamamasını bekliyor. O zaman hiç anlatmayacaksın abi yani. Kız gayet haklı bir şekilde yargılıyor onu.

    Yani tabii Lennie, Toby’e aşık değil. Hatta pişman falan oluyor ama onu görünce bir türlü o çekime karşı koyamıyor falan. Daha sonra Joe’ya aşık oluyor. Artık Toby’i bırak. Ama o bunu durduramıyor.

    Aslında durdurmuştu ama Toby çok üzgün, her ikisi de pişman. Toby ağlıyor ve Lennie’nin aklına onu öpmekten başka bir şey gelmiyor, o sıra Joe bunları görüyor tabii. O sıra bunlar aşıklar, sevgililer birde.

    İşte Lennie’nin sıvadığı yer burası.

    Çooook pişman oluyor, ne yapacağını bilmiyor. Çünkü hayatında şu an hiçbir şey yolunda değil. Gramla da arası kötü. Ailesi diyebileceği insanları çok boşladı. Bencilce davrandı. Hala daha ne yapacağını bilmiyor.

    Joe’nun onu affetmesi için çeşitli şeyler deniyor ve en son Gram’ın çiçeklerini kesip Joe’ya götürüyor. Hani normal bir şey gibi ama Gram için çiçekleri, yazar için kelimeler, ressam için boyalar neyse o. O derece seviyor çiçekleri ve tabii kırılma anı orası. Lennie’ye feci bağırıyor, bunlar biraz kavga ediyorlar ve Lennie hep yaptığı gibi kaçıyor ama sonra diyor, hayır. Kaçmayacağım.

    Geri dönüyor ve hatalarıyla yüzleşiyor. Sadece kendi acı çekiyormuş gibi davrandığını görüyor.

    Ve Gram’ı anlıyor.

    Ve nihayet birlikte çay içebiliyorlar.

    Ve sonra Lennie, viktorya döneminde bulabileceğiniz bir dildoniklikle Joe’ya bir mektup bırakıyor, ormandaki o harika yerlerine. Ve sonra Joe onu buluyor ve sonra durum tatlıya bağlanıyor.

    Kitabın sonunda herkes bazı şeyleri aşmış ve mutlu.

    Bu kitabı okumadan nereden gördüğümü hatırlamıyorum ama bir söz okumuştum.

    “Ne okumak istiyorsanız onu yazın.”

    Bu kitabı okurken hep bunu düşündüm. Kitap sıkıcıydı evet ama bu yazarın diliyle alakalıydı bence biraz da. Neyse işte, hep bunu düşündüm ve sanırım ben bunu okumak isterdim diye düşündüm. Çünkü Lennie biraz ‘kendine gel be’ tarzı cümleleri kendine çok söyletse de gerçekçi bir karakterdi. Tabii sürekli kendinize bu bir kitap, o da karakter diye hatırlatmadığınız sürece.

    Yani evet teknik olarak Joe’yu aldatıyordu ama Toby’le sevgili olmadan çok öncesinde öpüşüyordu ve bu yanlıştı ama kitabın sonlarına doğru, o da Toby’le neden bu kadar çok öpüştüğüne dair mantıklı bir teori bulmuştu ve bu biraz da duygusal bir şeydi.

    “O sırada bir şey fark etmiştim: Bailey de Toby'yi ve beni çok seviyordu; o ve ben neredeyse tüm kalbini işgal ediyorduk, belki de birlikte olarak yapmaya çalıştığımız buydu, belki de kalbini tekrar bir araya toplamak istiyorduk.”

    Bu alıntıdan sonra Lennie’yi biraz anladım sanırım. Biraz çünkü her halükarda o ablasının erkek arkadaşıydı.

    Ve birde şu ayrıntı hoşuma gitti.

    Sarah onun en yakın arkadaşı ama o Lennie’yi yargıladı ama Gram, büyükannesi Lennie’yi yargılamak yerine, görünce şok olduğunu ama bu tür kayıplardan sonra bu tür şeylerin yaşanabileceğini söyleyip Lennie’yi teselli etti.

    Aileniz cidden bambaşkadır her zaman.

    Dili daha akıcı olsaydı sanırım bu kadar iteklemek zorunda kalmayacağım bir kitap olurmuş ama maalesef çektiğim eziyetleri göz ardı edemem. Bu yüzden sana puanım beş kitapçığım.

    Dipnot: ne yazacağımı bilemiyordum en uzun incelememi yazdım sanırım klkfgvlfgd

    Dipnot2: Kitabın en sevdiğim kısmını yazmayı unutmuşum resmen ya. Hemen söyleyeyim. Lennie’nin bulduğu her kağıda veya yazı yazılabilecek türde nesneye şiir karalaması ve onları oracıkta rüzgara teslim etmesi veya toprağa gömmesi. Kabul Lennie, çok derinsin.
  • Thomas Bernhard'ın okuduğum 4. kitabı oldu. Eski Ustalar isimli bu kitabını okurken bir kez daha Bernhard'ın zihnindeydim ve bu sefer hiç acele etmedim, kendimi tamamen onun çılgın düşüncelerine teslim ettim. Açıkçası şu ana kadar okuduğum en nefret dolu, en öfke dolu, en siyasi ve dolayısıyla en rahatsız edici kitabıydı. Çünkü Bernhard'ın düşünceleri ve fikirleri başlı başına rahatsız edici.

    Kitabın başından sonuna inanılmaz bir öfke ve nefret hakim. Thomas Bernhard öylesine öfkeli ki, çocukluğunu, ebeveynlerini, devleti, hükümeti, hukuku, müziği, felsefeyi, gazeteciliği, politikacıları, öğretmenleri, sanatçıları, sanat tarihçilerini yerden yere vuruyor. En önemlisi de edebiyatı ve edebiyatçıları yerden yere vuruyor. İlerleyen sayfalarda fark ediyorsunuz ki, edebiyatçılarla ilgili nefreti bir türlü dinmek bilmiyor. Böyle olunca, bir kez daha onları yerden kaldırıyor ve bu sefer sert bir şekilde duvara çarpıyor. Aklına kim gelirse, adeta kılıcından geçiriyor ve paramparça ediyor. Bernhard'ın karşısında durmak gerçekten çok zor. Freni patlamış kamyon misali önüne geleni eze eze yoluna devam ediyor. Bu yolculuk esnasında kim ölmüş kim kalmış umursamıyor. Çünkü içinde yaşattığı nefret hiçbir zaman dinmiyor. Zaten Bernhard'ın en büyük serveti de sanırım bu nefreti...

    Kitabın adı "Eski Ustalar" olduğu için Thomas Bernhard'ın sevdiği usta yazarları açıklayacağını, onları öveceğini sanmıştım; ama tamamen yanılmışım. Adam hemen hemen hiçbir yazarı veya eseri övmüyor. Sadece küçücük bir yerde Montaigne'i, Pascal'ı ve Voltaire'yi sevdiğini söylüyor. Ama bu yazarları da resmen ağzından cımbızla alıyoruz. Konu sevgi olduğunda, yazarımız maalesef nefret ederken kullandığı gibi rahat rahat açıklamalar yapamıyor. Bu yönüyle, kitabın isminin beni ters köşe yaptığını açık yüreklilikle itiraf etmek zorundayım.

    Dikkatimi çeken bir diğer konu da yazarın, kendini bir kitap okuyucusu olarak değil, sayfa çeviricisi olarak nitelemesiydi. Oldukça ilginç bir takım tespitler yapıyor bu bölümde ve şu cümlesi sanırım özet niteliğinde olabilir: "Dört yüz sayfalık bir kitabın topu topu üç sayfasını normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumamız, hepsini okuyan, ama bir tek sayfasını bile dikkatli okumayandan daha iyidir."

    Ayrıca Bernhard'ın bu kitabında ilk defa bir sevgi kıpırtısı da gördüm. Büyük bir tesadüf değil mi, en nefret dolu kitabının içerisinde sevgi kıpırtısı bulmak? Kitaptaki karakter karısını çok seven ve ölümü dolayısıyla karısını bir türlü unutamayan bir kişi. Karısının ölümünden belediyeyi ve hükümeti sorumlu tutuyor ve hiçbir zaman onları içinden bağışlamıyor. Hep nefret kusuyor belediyeye ve hükümete. Ölen karısının arkasından ise şöyle bir cümle kuruyor: "Biz bir insanı benim karımı sevdiğim gibi durdurulamaz bir aşkla seversek, onun sonsuza kadar ve sonsuzluğa doğru yaşayacağı gerçeğine inanırız."

    Thomas Bernhard'ı çok seviyorum. Ben onun kadar nefret dolu olamam hiçbir zaman; ama onun düşüncelerini de saygıyla okumaya devam ederim. Thomas Bernhard'ın elimdeki bu son kitabını da bitirmenin üzüntüsünü yaşarken size onun nefret dolu bazı cümlelerini sunarak yazımı sonlandırıyorum. Yazarımız biraz uzun cümleler kurduğu için 1,2,3,4 olarak sıralandırdığım paragraflardan istediğiniz birisini seçip okumanız da yeterlidir. Ne de olsa, dört alıntının yalnızca bir tanesini normal bir okuyucudan bin kez daha dikkatli okumanız, hepsini okuyan, ama bir tek paragrafını bile dikkatli okumayandan daha iyidir... Lütfen sinirlenmeden, keyifle okuyun ve özellikle dördüncü paragrafı ülkemizdeki yazarlar yazsa şimdi nerede olurlardı bir düşünün...

    1- "Öğretmenler tamamen küçük burjuvadır ve içgüdüsel olarak öğrencilerindeki sanat hayranlığına ve coşkusuna karşı, sanatı ve sanatla ilgili her şeyi kendilerine has bunaltıcı, budala acemiliklerine indirgeyerek bir davranış geliştirirler ve okullarda sanatı ve sanatla ilgili her şeyi de, öğrencileri mutlaka iten, iğrenç flüt çalma ve aynı biçimde iğrenç ve duygusuz koro şarkıları haline getirirler. Öğretmenler böylece daha başlangıçta öğrencilerine sanata açılan kapıları kilitlerler. Öğretmenler sanatın ne olduğunu bilmezler, böylece öğrencilerine de anlatamaz ve sanatın ne olduğunu öğretemezler ve onları sanata doğru değil de, sanatın dışına iterler o iğrenç, duygusal, şarkılı ve enstrümanlı, öğrencileri usandırması gereken uygulamalı sanatlarıyla. Öğretmenlerinkinden daha ucuz bir sanat zevki yoktur. Öğretmenler daha ilkokulda öğrencilerin sanat zevkini mahvederler, öğrencilerden sanatı henüz başlangıçta söküp atarlar, onlara sanatı ve özellikle de müziği açıklayıp müziğin yaşam sevincine dönüşmesini sağlayacakları yerde. Zaten öğretmenler yalnızca sanatla ilgili olarak engelleyici ve yok edici değildirler, öğretmenler zaten her anlamda hep yaşam ve varoluş engelleyicileri olmuşlardır, genç insanlara yaşamı öğretecek, onlara yaşamı açacak, yaşamı kendi doğalarının gerçekten de akıl almaz zenginliğine dönüştürecekleri yerde, onların içlerinde öldürürler yaşamlarını, onu içlerinde öldürmek için her şeyi yaparlar. Bizim öğretmenlerimizin çoğunluğu zavallı yaratıklardır, onların yaşamdaki görevleri, öyle görülüyor ki genç insanların yaşamlarını engellemek ve mutlaka bu yaşamı bunalıma dönüştürmektir. Öğretmenlik mesleğine de zaten aşağı orta sınıftan duygusal ve sapkın küçük kafalılar yapışıyor. Öğretmenler devletin yamaklarıdır.''

    2- "İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet insanlarını görürüz, devlet hizmetlilerini, ne kadar doğru söylenmiş bir sözdür bu, doğal insanlar görmeyiz, tersine tamamen yapaylaşmış, devlet hizmetlileri olmuş, ömürleri boyunca devlete hizmet eden ve dolayısıyla ömürleri boyunca yapaylığa hizmet eden devlet insanlarını görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlet ahmaklığının hizmetine girmiş, yapaylaşmış devlet insanları görürüz. İnsan gördüğümüzde, yalnızca devlete teslim olmuş ve devlete hizmet eden, devletin kapanma düşmüş insanlar görürüz. Bizim gördüğümüz insanlar devlet kurbanlarıdır ve gördüğümüz insanlık, devlet yeminden başka bir şey değildir, onunla gittikçe daha oburlaşan devlet beslenir. İnsanlık, artık yalnızca devlet insanlığıdır ve yüzyıllardan beri, yani devletin varoluşundan bu yana kimliğini yitirmiştir, diye düşünüyorum. İnsanlık bugün artık kendisi devlet olmuş insanlıkdışılıktan başka bir şey değildir, diye düşünüyorum. Bugün insan artık yalnızca devlet insanıdır ve bu yüzden de o bugün artık mahvedilmiş insandır ve devlet insanı, düşünülebilecek en insan olabilen insandır, diye düşünüyorum. Doğal insan artık asla olamaz, diye düşünüyorum. Büyük kentlerde yığılmış milyonlarca devlet insanını gördüğümüzde midemiz bulanır, çünkü devleti gördüğümüzde de midemiz bulanmaktadır. Her gün uyandığımızda, şu bizim devletimiz yüzünden midemiz bulanır ve sokağa çıktığımızda, bu devletin nüfusu olan devlet insanlarından midemiz bulanır. İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

    3-"Ana babama en ufak bir saygı duymak zorunda değilim, onlar en ufak bir saygıyı hak etmiyorlar, dedi. Bana karşı iki suç işlediler, iki ağır suç, dedi, beni yaptılar ve bana baskı yaptılar, beni bana sormadan yaptılar ve beni yapıp dünyaya fırlattıktan sonra bana baskı yaptılar, beni yapma suçunu ve baskı altına alma suçunu işlediler."

    4-"Bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. Biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi Reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi Reger. Ama bu diğer ülkeler bizi o kadar ilgilendirmiyor, dedi Reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki bu, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. Düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi Reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık durumu içinde seyretmek zorunda oluşumuz. Ama yalnız hükümet değil yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak olan, parlamento da öyle, dedi Reger, ve bazen bana öyle geliyor ki parlamento hükümetten daha da sahtekar ve yalancı ve nihayet bu ülkedeki hukuk ve bu ülkedeki basın ve nihayet bu ülkedeki kültür ve nihayet bu ülkedeki her şey ne kadar yalancı ve hain; bu ülkede onlarca yıldır yalnız yalancılık ve sahtekarlık hâkim ve hainlik ve alçaklık, dedi Reger."