• Kendimi kahramanımızın yerine koymadım ve kendimi ona benzetmedim. Tanrım kızıma benzettim, ne çok hem de :) Kitabı ilk okuyan kızımdı, ne zaman okuyacak olsam, "Hayır, şimdi okuma." diyerek geciktirdi hep. Okuduktan sonra anladım neden okutmamış.

    Kitap öyle yoğundu ki, benim gibi her cümleyi anlamaya çalışan birisi için uzun sürdü okuması.
    Dostoyevski insanların iç savaşını, kafa karışıklığını öyle güzel harmanlayıp sunmuş ki biz okurlara, bir nevi patlama yaşamış. Eteğinde ne kadar taş varsa saçmış ortalığa. Etkisinden kolay çıkamadım; kitabın her satırında kızımın hareketlerini, cümlelerini gördüm resmen :)

    "Düşüncelerle her şeyi açıklayabilmek de mümkün değil! O halde uzun uzun düşünmek de anlamsız." demiş yazar, benim için de bir nevi aynı durum söz konusu. Bu kitabı cümlelere döküp bana hissettirdiklerini aktarabilmem çok zor.

    Tekrar okuyacağım kitaplar arasında bu şahaser de yerini aldı.

    Okumanızı, mutlaka okumanızı öneririm.

    Son olarak Dostoyevski'nin sorusunu bir kez daha yineleyeyim "Kolayca elde edilmiş mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyidir?"

    Bu soruya verilen ilk cevap acıdır elbet, ama tercihlerimiz her zaman kolaya kaçmaktan yana.
  • Guzel kitap bazen kahramani dinlerken kendimi goruyorum ben de konusmam bazen fazla soyleyecek sozum olmaz ya da bos bir dusuncenin etrafinda gezinmem.hayat akiyorken topluma duyarsiz da yasamizligim vardir simdi uzuluyorum aslinda.kendimi anlatmam gerekmis..kitaptaki tasvirler gozumde canlanirken haz duyuyorum sicak ve teri hissettim gordum resmen insanlarin yuzunde.gezdigi sokaklari unutmamak icin kahraman hayal ediyor ancak bunalimdan kendi ile konusmaya baslamis bunu fark ettigi an inanilmazdi.akiyor akiyor derken cat sesi aklimin flashlarini yakti.avukatin eline dokunusu can alici sahnesilerden biri.o anda aliyor olum soguk kokusunu..
  • Kendimi bildim bileli distopyalara aşık bir kızım. Öyle bir kitap gördüm mü dayanamam. Filmleri de bayıla bayıla izlerim. Distopya aşkı çok başka. Distopya yazarları kendilerine ait bambaşka bir dünya kuruyor ve bunu okuyuculara da gösteriyor. Efsane de bence türünün en iyi kitapları arasına girmiş. Adı gibi efsane olacak bir kitap diyebilirim. Gerçekten çok beğendim. Her sayfasına ayrı hayran oldum. Karakterler ve kurgu gerçekten muhteşemdi. Okuyan çoğu kişi beğenip tam puan vermişti ve öve öve bitirememişlerdi. Başlarken boşa abartı mı diye korkarak başladım ama kesinlikle öyle olmadı. Tüm beğenenlere hak verdim. Yazarımız gerçekten özgün bir kurgu yazmış. Böyle kitapları fazla okuyan biri olarak bu tür bir kurguya daha önce rastlamadığımı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Yazarın hayal gücü muazzam.

    Konusunu çoğu kişinin bildiğini düşünüyorum. O yüzden konunun üzerinde fazla durmayacağım. Bu kitap beni binlerce duygu karmaşasına soktu. Bir sayfada ağlarken bir sayfada güldüğüm oldu. Hatta ailem delirdiğimi düşünüyor. June ve Day gerçekten efsane olacaklarına inanıyorum. Kitabı bitirince serinin devamını almadığım için çok üzülmüştüm ve hemen serinin devamını da aldım. Rüyalarıma kadar girdi resmen ve üç gün gibi bir süre kendimi toparlayamadım. Sürekli aklımda kitap dönüyordu. Devamında neler olacağını düşünmekten kafam patladı.

    Karakter ve yer betimlemeleri gerçekten güzeldi. Karakterlerin 16 yaşında olması ayrı bir üzüntü sebebiydi. Yaşlarına göre çok olgun ve zekilerdi. Zaten June bir deha. İnsanların sınavlara tabii tutulduğu Cumhuriyet döneminde 1500 alarak en üst sınav rekoruna ulaşan tek kişi. Sınavda belirli bir puanı geçemeyenler çalışma kamplarına gönderiliyor. Day ise Cumhuriyet tarafından aranan azılı bir suçlu. Day ve June'un yollarının nasıl kesişeceğini de kitabı okurken göreceğiz.

    Kitap, Day ve June karakterleri ağzından anlatılıyor. İki kişi ağzından anlatılan kitapları da sevdiğim için bu durum da hoşuma gitti.

    Distopik bir kitap olması kitabın bir oturuşta bitirilmesine neden oluyor. Çünkü bu tür kitaplarda olaylar birbiriyle bağlantılı olduğu için insanın elinden bırakası gelmiyor. Hatta gelecek sayfada bambaşka bir olay da olabiliyor. O yüzden kolay kolay elden düşmüyor.

    Hem kalpleri paramparça edebilecek hem de romantik anlarla yüzleri güldürecek bu güzel heyecan dolu kitaba bir şans vermenizi tavsiye ederim. Özellikle benim gibi distopya severler mutlaka okumalı. Pişman olmayacaksınız.

    Ayrıca Pegasus Yayınları basımı olduğu için kitabın kalitesi de çok iyi. Karakter geçişlerinde yazıların renginin değişmesi çok güzel bir fark olmuş. Tasarım çok orijinal olmuş.

    Bu kitaba tam puan vererek yorumumu sonlandırıyorum. Yeni yorumlarda görüşmek üzere.
  • Nesil nasıl bu kadar çatlak olabiliyor?
    Furkan dayı neden bu kadar komik?
    Zeynep Değirmenci böyle ponçik kitap yazmayı nereden öğrendi?

    Aşşşşşırı tatlı bir kitabın yorumuyla geldim. Resmen okurken hep gözlerim kalp kalpti. Seveceğimi tahmin ederken niye daha önce okumadım bu kitabı bilmiyorum ama bazen böyle oluyor işte. Belki de doğru zaman şimdiydi.
    Gelelim konusuna..
    Kitapta Nesil ile Bedir'in hikayesini okuduk. Ama ne hikaye! Nesil kızımız 25 yaşında bir öğretmen. Esasen kendisi öyle düşünmese de çevreden evde kaldın muamelesi görmeye başlamış. Burda kendimi gördüm :D Gerçi sadece burada değil hikayenin her yerinde kendinizden bir şeyler bulmanız mümkün. O kadar bizden, o kadar içimizden ki size anlatamam.
    Ne diyordum, heh işte çevre baskısından muzdarip, aslında evde kalmamış, çocuk ruhlu öğretmenimiz Nesil, bir arkadaşının düğününde bir çift mavi göze vuruluyor. Ama ne mavi! Yalnız sanki ben de Bedir'in mavilerini görmüş gibiyim dimi, yazar nasıl anlatıyor düşünün artık.. Sonra Nesil'in yolu mavi gözlerin sahibi Bedir ile sürekli kesişmeye başlıyor. Bir değil, iki değil, üç değil.. Nesil bu karşılaşmalarda kalbine söz geçirmeye çalışa dursun, kader yavaş yavaş ağlarını örüyor.
    Ben şimdi sizi spoiler manyağı yapmasını bilirdim ama hayır yapmıyciim, lütfen gidin okuyun. Sonra benim gibi ah vah niye daha önce okumadım diye yakınırsınız.
    Kitabı çok sevdim, bunda yazarın eğlenceli anlatımının yanı sıra karakterleri kendime yakın bulmam da rol oynuyor. Çoğu kitapta karakterin yerine kendimizi koyabiliriz ama tamamen özdeşleştiremeyiz, burada yaşam tarzı olsun dünya görüşü olsun karakterler resmen bizim ailenin birer üyesi gibiydi :)
    Detaylar ve espriler muazzamdı!
    Nesil'in o içinden konuşmaları yok mu, bittim bittim :)) Çok güldüm yaa, özellikle Furkan replikleri krize girme sebebim oldu. "Furkandayıseverler derneği"ne üye olmamak elde değil..
    Bizi bu güzel hikayeyle buluşturduğu için Zeynep Değirmenci'ye çok teşekkürler ^^
  • Gerçekten insanın içinde husursuzluk yaratan bir kitap.Biraz kendimi biraz hayatı sorgulattı bana.Batının göbeğinde yaşarken doğudaki hayatı gördüm ki doğuyuda görmüş bir öğretmenim aslında.Ezidileri tanıdım bu kitapla.Hayatımızda nekadar çok doğru bildiğimiz yanlış var ve ne yasanmışlıklar var.Ezidilere yapılanları okudukça tüylerim ürperdi resmen.Kesinlikle okunmalı.
  • Hayatımda ilk defa bir kitabı bitirmek için degil, bitirmemek için uğraştım.
    Dostoyevski'nin yarattığı yeraltında resmen kendimi gördüm.Ve bu bende bir roman okuyormuşum hissi değil de kendi kendimle sohbet ediyormuşum hissi uyandırdı.
    Dostoyevski kitabı için; "Gerçek hayattan kopmuş biri olarak,çürümüş yeraltımda hayatımı nasıl maf ettiğimi anlattım" diyor.Ama ben bizlere bıraktığı bu dev eseri okuduktan sonra onun hayatını asla maf olmuş görmüyorum.
    Kesinlikle ve kesinlikle okunması gereken,en üst rafları hak eden harika bi kitap,okumanızı tavsiye ediyorum.
  • Gerçekten günlerce şu kitaba ne yazsam diye düşündüm. Bir ara aman boşver yazmayayım dedim sonra yazsam mı ya oldum ve en sonunda yazma girişiminde bulunuyorum şuan.

    İlk defa bir kitap hakkında ne yazacağımı bilmiyorum çünkü yani normalde kitapları çok gömen birisi değilimdir, elimden geldiğince başkaları belki beğenebilir diye çok sevmesem de ağır şeyler yazmam ama yine de beni sinir eden sevmediğim noktaları veya sevdiğim noktaları yazarım ama bu kitap değişikti.

    Hani insanlar der ya, itekleye itekleye okudum. Eskiden ben o duyguyu bilmezdim ama bu kitapla o duyguyu gerçekten tatmış oldum çünkü okuyabilmek için resmen kendimi ittim. Beş sayfa okuyup sıkıntıdan bunalırken baktım kitap gitmiyor, işte şu sayfaya gelmeden bırakamazsın gibi kendimi zorlaya zorlaya okudum.

    Ancak bu kadar zorlanarak okumama rağmen kitaptan nefret de edemedim. Evet ettim ama etmedim. Yani tabii bu durumu kendim bile anlamazken nasıl anlatıcam bilmiyorum hiç fjdflfgj

    İlk kitabı alma hikayemi anlatarak başlamak istiyorum ben ya. Şimdi ben, arkadaşımla Dr’daydım orada aylak aylak dolaşıp kitaplara bakıyorduk, daha doğrusu o buluşmaya geç gelmişti ben kitaplara bakıyordum sonra bu kitabı gördüm, arkasını okudum hoşuma gitti ama Dr’ı ve kitapların üzerlerinde yazan korkutucu rakamları biliyorsunuz. İşte internetten alırım diye geri yerine koydum.

    Sonra kültür merkezine bir iş için gittim, aynı zamanda oranın kütüphanesine kayıtlıyım ve o kadar yokuş çıkmışken, okuyacak kitap da yokken bir bakınayım dedim ama kütüphanede de genel olarak bana hitap eden tüm kitapları okudum. Pek ümitli değildim. Ama oraya gidince elim boş çıkmak istemedim ve raflarda dolanırken bu kitabı gördüm ama kapağı farklıydı. Eski basım bir şey ve kapağın resmini koyuyorum şuraya. file:///C:/Users/User/Pictures/20180702_005205.jpg Allahım yani. Bana verseler daha iyi bir kapak yaparmışım…

    Neyse. Ama ben aynı kitap olduğunu bilmeden, arkasında yazılanları hatırlamıyordum çünkü, sırf isimleri aynı diye alıp çıktım ve eve gelip baktığımda anladım ki, aynı kitap. Tabii sevindim ve okumaya başladım hemen.

    Lennie Walker, 16, 17 veya 18 yaşında ablasını yeni kaybetmiş genç bir kız. Büyükannesi Gram ve dayısı Big ile yaşıyor. Hani Gram ve Big’in onun neyi olduğunu yazmak istedim çünkü kitabın sonlarına doğru bunu anca anladım ve çok sinir bozucuydu. Eklemek gerekirse ki bence hiç gerek yok, Lennie, asosyal ve pek konuşmayan bir tip. Her anı cehennem gibi geçiyor çünkü yemek yemek, gülmek, televizyon izlemek gibi böyle sıradan olan veya olmayan herhangi bir iş yaptığında aklına ablası geliyor ve:

    ‘’O bir daha bunların hiçbirini yapamayacak.’’

    Mantrası zihnine yerleşiyor ve ağlamaya veya çığlık atmaya başlıyor. Bana kalırsa bu kitabı iğrençleştirmemiş birini kaybetmemizin verdiği o hissiyatı çok ama çok iyi anlatmıştı.

    Kitabı benim için itikleme yoluna sürükleyen şey ise Lennie’nin aşk hayatıydı. Toby var. Toby, ablasının eski erkek arkadaşı. Eski, çünkü ablası öldü. Tahmin edebileceğiniz gibi Toby de çok üzgün ve Bailey hayattayken Toby ve Lennie çok yakın olmasalar da (çünkü Bailey güzel ve dikkat çeken kız kardeş. Lennie daha çok onun gölgesine sığınan, dikkat çekmeyen kız kardeş) Bailey öldükten sonra yakınlaşıyorlar çünkü bunun bir nedeni yok. Birbirlerini anladıklarını hissediyorlar ve Lennie’nin dediğine göre onu Toby’e sürükleyen ağıırrr bir çekim kuvveti var. Aynı şekilde Toby’ide ona.

    Ama durun, aynı zamanda okula yeni gelen Fransız çocuk Joe var. Lennie başlarda onu sadece çekici buluyor, hoşlanmıyor ama siz ilişkilerinin neye döneceğini biliyorsunuz yani. Neyse sadece çekici bulmakta bir sorun yok diyorsunuz, olabilir böyle şeyler.

    Ama daha sonra Lennie, Toby ile öpüşüyor. Tabii siz ‘yok artık. Kendinize gelin, napıyorsunuz? İnsan mısınız siz?’ triplerine gayet haklı bir şekilde giriyorsunuz. Sonra Lennie bunu en yakın arkadaşına anlatıyor ve birde yargılamamasını bekliyor. O zaman hiç anlatmayacaksın abi yani. Kız gayet haklı bir şekilde yargılıyor onu.

    Yani tabii Lennie, Toby’e aşık değil. Hatta pişman falan oluyor ama onu görünce bir türlü o çekime karşı koyamıyor falan. Daha sonra Joe’ya aşık oluyor. Artık Toby’i bırak. Ama o bunu durduramıyor.

    Aslında durdurmuştu ama Toby çok üzgün, her ikisi de pişman. Toby ağlıyor ve Lennie’nin aklına onu öpmekten başka bir şey gelmiyor, o sıra Joe bunları görüyor tabii. O sıra bunlar aşıklar, sevgililer birde.

    İşte Lennie’nin sıvadığı yer burası.

    Çooook pişman oluyor, ne yapacağını bilmiyor. Çünkü hayatında şu an hiçbir şey yolunda değil. Gramla da arası kötü. Ailesi diyebileceği insanları çok boşladı. Bencilce davrandı. Hala daha ne yapacağını bilmiyor.

    Joe’nun onu affetmesi için çeşitli şeyler deniyor ve en son Gram’ın çiçeklerini kesip Joe’ya götürüyor. Hani normal bir şey gibi ama Gram için çiçekleri, yazar için kelimeler, ressam için boyalar neyse o. O derece seviyor çiçekleri ve tabii kırılma anı orası. Lennie’ye feci bağırıyor, bunlar biraz kavga ediyorlar ve Lennie hep yaptığı gibi kaçıyor ama sonra diyor, hayır. Kaçmayacağım.

    Geri dönüyor ve hatalarıyla yüzleşiyor. Sadece kendi acı çekiyormuş gibi davrandığını görüyor.

    Ve Gram’ı anlıyor.

    Ve nihayet birlikte çay içebiliyorlar.

    Ve sonra Lennie, viktorya döneminde bulabileceğiniz bir dildoniklikle Joe’ya bir mektup bırakıyor, ormandaki o harika yerlerine. Ve sonra Joe onu buluyor ve sonra durum tatlıya bağlanıyor.

    Kitabın sonunda herkes bazı şeyleri aşmış ve mutlu.

    Bu kitabı okumadan nereden gördüğümü hatırlamıyorum ama bir söz okumuştum.

    “Ne okumak istiyorsanız onu yazın.”

    Bu kitabı okurken hep bunu düşündüm. Kitap sıkıcıydı evet ama bu yazarın diliyle alakalıydı bence biraz da. Neyse işte, hep bunu düşündüm ve sanırım ben bunu okumak isterdim diye düşündüm. Çünkü Lennie biraz ‘kendine gel be’ tarzı cümleleri kendine çok söyletse de gerçekçi bir karakterdi. Tabii sürekli kendinize bu bir kitap, o da karakter diye hatırlatmadığınız sürece.

    Yani evet teknik olarak Joe’yu aldatıyordu ama Toby’le sevgili olmadan çok öncesinde öpüşüyordu ve bu yanlıştı ama kitabın sonlarına doğru, o da Toby’le neden bu kadar çok öpüştüğüne dair mantıklı bir teori bulmuştu ve bu biraz da duygusal bir şeydi.

    “O sırada bir şey fark etmiştim: Bailey de Toby'yi ve beni çok seviyordu; o ve ben neredeyse tüm kalbini işgal ediyorduk, belki de birlikte olarak yapmaya çalıştığımız buydu, belki de kalbini tekrar bir araya toplamak istiyorduk.”

    Bu alıntıdan sonra Lennie’yi biraz anladım sanırım. Biraz çünkü her halükarda o ablasının erkek arkadaşıydı.

    Ve birde şu ayrıntı hoşuma gitti.

    Sarah onun en yakın arkadaşı ama o Lennie’yi yargıladı ama Gram, büyükannesi Lennie’yi yargılamak yerine, görünce şok olduğunu ama bu tür kayıplardan sonra bu tür şeylerin yaşanabileceğini söyleyip Lennie’yi teselli etti.

    Aileniz cidden bambaşkadır her zaman.

    Dili daha akıcı olsaydı sanırım bu kadar iteklemek zorunda kalmayacağım bir kitap olurmuş ama maalesef çektiğim eziyetleri göz ardı edemem. Bu yüzden sana puanım beş kitapçığım.

    Dipnot: ne yazacağımı bilemiyordum en uzun incelememi yazdım sanırım klkfgvlfgd

    Dipnot2: Kitabın en sevdiğim kısmını yazmayı unutmuşum resmen ya. Hemen söyleyeyim. Lennie’nin bulduğu her kağıda veya yazı yazılabilecek türde nesneye şiir karalaması ve onları oracıkta rüzgara teslim etmesi veya toprağa gömmesi. Kabul Lennie, çok derinsin.