• https://youtu.be/fjLWtmi23F8
    Serdar Tuncer
    Kurbanim


    Yar adıyla başlayayım sözüme
    Gülsüz bağda bülbül ötmez kurbanım
    Sözü önce söyleyeyim özüme
    Yoksa kalpten kalbe gitmez kurbanımSen senin olmazsan tüm dertler biter
    Varını yokunu mürşidine ver
    Ustanın elinde kütük ol yeter
    Teslim olan zarar etmez kurbanımGüvenme kendine ben oldum diye
    Pişenler hamım der, bir düşün niye
    Tövbe lazım ettiğimiz tövbeye
    Bir tövbeyle bu iş bitmez kurbanım İltifat beklemek kırılmak nedir
    O kapıdan kovsa sen bacadan gir
    Ha sevmiş ha dövmüş ikisi de bir
    Sevmese kaşını çatmaz kurbanımÇalış nasibini al dünyadan yana
    Ama sanma dünya yar olur sana
    Ahiret parası lazım insana
    Güneş hep batıdan batmaz kurbanımHizmet yoksa himmet olmaz bu kesin
    Hem hizmet nimettir böyle bilesin
    Gayret et gönle gir “benimdir” desin
    Sultan kölesini atmaz kurbanımYap dediğini yap emrine göre
    Bu iş bensiz olmaz deme boş yere
    O eli tutmuşsa insan bir kere
    Nefsini hesaba katmaz kurbanımCahiller ağzını açınca ben der
    Ben deyip yol alan var mı hiç göster
    Eli hep güzel gör kendini hep yer
    Tezek su dibine batmaz kurbanımGünahtı sevaptı bunlar boş hesap
    Her neyi yaparsan Allah için yap
    Avamın işidir bu hesap kitap
    Aşıklar kar zarar gütmez kurbanımDua kabul, niye sıddıkın ahı
    Ne dedi hızıra nakşibend şahı
    Hatırla idrak et anla bu rahı
    Ben sadıkım demek yetmez kurbanımSadakat ne derse doğru demekmiş
    Onsuz doğrulara eğri demekmiş
    Sadakat sıddıkın bağrı demekmiş
    Ciğer yanar duman tütmez kurbanımEr olmak isteyen serinden geçer
    Bir saki elinden badeyi içer
    Seç deseler yarin zehrini seçer
    Ağyarın balını tatmaz kurbanımSözün özü derdi minnet bil cana
    Yare can ver ki can yar olsun sana
    Serdar isen serini koy meydana
    Kurbanlara bıçak tutmaz kurbanım
  • ... her zayıflıkta güçlü olmanın tek çare olduğunu, sen güçlü olmazsan geri kalan her şeyin yıkılacağını ve kendini ne kadar zayıf, aciz hissedersen hisset iradeni kaybetmezsen gücünü daima o iradede bulacağının ona hayat öğretmişti.
    Akilah Azra Kohen
    Sayfa 213 - Everest Yayınları
  • ÜÇÜNCÜ NÜKTE:
    Cenab-ı Hakk'ın esmasına karşı olan muhabbetin tabakatı var: Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi; bazan âsâra muhabbet suretiyle esmayı sever. Bazan esmayı, kemalât-ı İlahiyenin unvanları olduğu cihetle sever. Bazan insan, câmiiyet-i mahiyet cihetiyle hadsiz ihtiyacat noktasında esmaya muhtaç ve müştak olur ve o ihtiyaçla sever. Meselâ: Sen bütün şefkat ettiğin akraba ve fukara ve zaîf ve muhtaç mahlukata karşı, âcizane istimdad ihtiyacını hissettiğin halde; biri çıksa, istediğin gibi onlara iyilik etse, o zâtın in'am edici unvanı ve kerim ismi ne kadar senin hoşuna gider, ne kadar o zâtı, o unvan ile seversin. Öyle de: Yalnız Cenab-ı Hakk'ın Rahman ve Rahîm isimlerini düşün ki: Sen sevdiğin ve şefkat ettiğin bütün mü'min âbâ ve ecdadını ve akraba ve ahbabını dünyada nimetlerin enva'ıyla ve Cennet'te enva'-ı lezaiz ile ve saadet-i ebediyede onları sana gösterip ve kendini onlara göstermesiyle mes'ud ettiği cihette o "Rahman" ismi ve "Rahîm" unvanı, ne kadar sevilmeğe lâyıktırlar ve ne derece o iki isme ruh-u beşer muhtaç olduğunu kıyas edebilirsin. Ve ne derece,
    ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠّٰﻪِ ﻋَﻠٰﻰ ﺭَﺣْﻤَﺎﻧِﻴَّﺘِﻪِ ﻭَﻋَﻠٰﻰ ﺭَﺣِﻴﻤِﻴَّﺘِﻪِ

    yerindedir anlarsın.
    Hem alâkadar olduğun ve perişaniyetlerinden müteessir olduğun; senin bir nevi hanen ve içindeki mevcudat, senin o hanenin ünsiyetli levazımatı ve sevimli müzeyyenatı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlukatı kemal-i hikmet ile tanzim ve tedbir ve terbiye eden zâtın "Hakîm" ismine ve "Mürebbi" unvanına senin ruhun ne kadar muhtaç, ne kadar müştak olduğunu dikkat etsen anlarsın. Hem bütün alâkadar olduğun ve zevalleriyle müteellim olduğun insanları, mevtleri hengâmında adem zulümatından kurtarıp şu dünyadan daha güzel bir yerde yerleştiren bir zâtın "Vâris, Bâis" isimlerine, "Bâki, Kerim, Muhyî ve Muhsin" unvanlarına ne kadar ruhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın.
    İşte insanın mahiyeti ulviye, fıtratı câmia olduğundan; binler enva'-ı hâcat ile binbir esma-i İlahiyeye, herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzaaf iştiyak, muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi aşktır. Ruhun tekemmülatına göre meratib-i muhabbet, meratib-i esmaya göre inkişaf eder. Bütün esmaya muhabbet dahi -çünki o esma Zât-ı Zülcelal'in unvanları ve cilveleri olduğundan- muhabbet-i zâtiyeye döner. Şimdi yalnız numune olarak binbir esmadan yalnız "Adl" ve "Hakem" ve "Hak" ve "Rahîm" isimlerinin binbir mertebelerinden bir mertebeyi beyan edeceğiz. Şöyle ki:
    Hikmet ve adl içindeki "Rahmanurrahîm" ve "Hak" ismini a'zamî bir dairede görmek istersen, şu temsile bak: Nasılki bir orduda dörtyüz muhtelif taifeler bulunduğunu farz ediyoruz ki, herbir taife beğendiği elbiseleri ayrı, hoşuna gittiği erzakı ayrı, rahatla istimal edeceği silâhları ayrı ve mizacına deva olacak ilâçları ayrı oldukları halde, bütün o dörtyüz taife, ayrı ayrı takım, bölük tefrik edilmeyerek, belki birbirine karışık olduğu halde onları kemal-i şefkat ve merhametinden ve hârikulâde iktidarından ve mu'cizane ilim ve ihatasından ve fevkalâde adalet ve hikmetinden, misilsiz bir tek padişah onların hiçbirini şaşırmayarak, hiçbirini unutmayarak, bütün ayrı ayrı onlara lâyık elbise, erzak, ilâç ve silâhlarını muînsiz olarak bizzât kendisi verse, o zât acaba ne kadar muktedir, müşfik, âdil, kerim bir padişah olduğunu anlarsın. Çünki bir taburda on milletten efrad bulunsa, onları ayrı ayrı giydirmek ve teçhiz etmek çok müşkil olduğundan, bilmecburiye ne cinsten olursa olsun, bir tarzda teçhiz edilir. İşte öyle de: Cenab-ı Hakk'ın adl ve hikmet içindeki İsm-i "Hak ve Rahmanurrahîm"in cilvesini görmek istersen bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş, muhteşem dörtyüzbin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat ordusuna bak ki; bütün o milletler, o taifeler, birbiri içinde oldukları halde, herbirinin libası ayrı, erzakı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, talimatı ayrı, terhisatı ayrı oldukları halde ve o hâcatlarını tedarik edecek iktidarları ve o metalibi isteyecek dilleri olmadığı halde, daire-i hikmet ve adl içinde, mizan ve intizam ile "Hak" ve "Rahman", "Rezzak" ve "Rahîm", "Kerim" unvanlarını seyret, gör. Nasıl hiçbirini şaşırmayarak, unutmayarak, iltibas etmeyerek terbiye ve tedbir ve idare eder.
    İşte, böyle hayret verici muhit bir intizam ve mizan ile yapılan bir işe, başkalarının parmakları karışabilir mi? Vâhid-i Ehad ve Hakîm-i Mutlak, Kàdir-i Külli Şey'den başka, bu san'ata, bu tedbire, bu rububiyete, bu tedvire hangi şey elini uzatabilir? Hangi sebeb müdahale
  • Biz dahi Kur'an namına diyoruz ki: Ey bîçare insan! Aklını başına al! Ehl-i dalaletin vekilini dinleme! Eğer onu dinlersen hasaretin o kadar büyük olur ki, tasavvurundan ruh, akıl ve kalb ürperir. Senin önünde iki yol var:
    Birisi: Ehl-i dalaletin vekilinin gösterdiği şekavetli yoldur. Diğeri: Kur'an-ı Hakîm'in tarif ettiği saadetli yoldur. İşte o iki yolun pekçok muvazenelerini, çok Sözlerde, hususan Küçük Sözlerde gördün ve anladın. Şimdi makam münasebetiyle binde bir muvazenelerini yine gör, anla. Şöyle ki:
    Şirk ve dalaletin ve fısk ve sefahetin yolu, insanı nihayet derecede sukut ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihayetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline yükletir. Çünki insan, Cenab-ı Hakk'ı tanımazsa ve Ona tevekkül etmezse, o vakit insan, gayet derecede âciz ve zaîf, nihayet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musibetlere maruz, elemli, kederli bir fâni hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peyda ettiği bütün eşyadan mütemadiyen firak elemini çeke çeke, nihayette, bâki kalan bütün ahbabını bir firak-ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümatına yalnız olarak gider. Hem müddet-i hayatında gayet cüz'î bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihayetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır ve hadsiz arzuların ve makasıdın tahsiline, semeresiz boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücudunu yüklenemediği halde, koca dünya yükünü bîçare beline ve kafasına yüklenir. Daha cehenneme gitmeden cehennem azabını çeker.
    Evet şu elîm elemi ve dehşetli manevî azabı hissetmemek için, ehl-i dalalet ibtal-i his nev'inden gaflet sarhoşluğuyla muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman yani kabre yakın olduğu vakit birden hisseder. Çünki Cenab-ı Hakk'a hakikî abd olmazsa, kendi kendine mâlik zannedecek. Halbuki o cüz'î ihtiyar, o küçük iktidarı ile şu fırtınalı dünyada vücudunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, tâ zelzeleye kadar binler taife düşmanları, hayatına karşı tehacüm vaziyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müdhiş görünen kabir kapısına bakıyor. Hem bu vaziyette iken insaniyet itibariyle nev'-i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu halde, dünyayı ve insanı bir Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerim bir zâtın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesadüf ve tabiata havale ettiği için, dünyanın ehvali ve insanın ahvali onu daima iz'ac eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, taunu, tufanı, kaht u galâsı, fena ve zevali, ona gayet müz'iç ve karanlıklı bir musibet suretinde onu tazib eder.
    Hem şu haldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünki kendi kendine bu dehşetli vaziyeti veriyor. Sekizinci Söz'de kuyuya girmiş iki kardeşin muvazene-i halinde denildiği gibi; nasıl bir adam, güzel bir bahçede, güzel bir ziyafette, güzel ahbablar içinde, nezahetli, tatlı, namuslu, hoş, meşru bir lezzet ve eğlenceye kanaat etmeyip, gayr-ı meşru ve mülevves bir lezzet için çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında, pis bir yerde ve hattâ canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa nasıl merhamete lâyık değil. Çünki ehl-i namus ve mübarek arkadaşlarını canavar tasavvur eder, onlara karşı hakaret eder. Hem ziyafetteki leziz taamları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmağa başlar. Hem mecliste muhterem kitabları ve manidar mektubları manasız ve âdi nakışlar tasavvur eder, yırtarak ayak altına atar ve hâkeza... Böyle bir şahıs, nasıl merhamete müstehak değildir, belki tokata müstehaktır. Öyle de: Sû'-i ihtiyarından neş'et eden küfür sarhoşluğuyla ve dalalet divaneliğiyle Sâni'-i Hakîm'in şu misafirhane-i dünyasını, tesadüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip ve cilve-i esma-i İlahiyeyi tazelendiren masnuatın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden âlem-i gayba geçmelerini, adem ile i'dam tasavvur ederek ve tesbihat sadâlarını, zeval ve firak-ı ebedî vaveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden ve mektubat-ı Samedaniye olan şu mevcudat sahifelerini, manasız, karmakarışık tasavvur ettiğinden ve âlem-i rahmete yol açan kabir kapısını zulümat-ı adem ağzı tasavvur ettiğinden ve eceli, hakikî ahbablara visal daveti olduğu halde, bütün ahbablardan firak nöbeti tasavvur ettiğinden; hem kendini dehşetli bir azab-ı elîmde bırakıyor, hem mevcudatı, hem Cenab-ı Hakk'ın esmasını, hem mektubatını inkâr ve tezyif ve tahkir ettiğinden, merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi, şiddetli bir azaba da müstehaktır. Hiçbir cihette merhamete lâyık değildir.
  • YAŞAM KURALI
    1. Mümkün olduğunca az sırrını aç. Hiç sır vermemek en iyisi, ama her şeye rağmen içini açıyorsan, söylediklerin yanlış ya da belirsiz olsun.
    2. Mümkün olduğunca az düş gör; tabii düşün doğrudan hedefi bir şiir ya da edebi bir üretimse, bu hariç. incele ve çalış.
    3. Mümkün olduğunca kanaatkar olmaya bak; bedenin kanaatkarlığından önce ruhun kanaatkarlığı gelsin.
    4. Basitçe nezaket göstererek nazik ol; kendini ele verme, tinin mahrem yaşamına bağlı problemleri doludizgin tartışma .
    5. Konsantre olmayı öğren, iradeni çelikleştir, kendinin gerçekten bir güç olduğuna içten inanan bir güç haline gel.
    6. Ne kadar az gerçek dostun olduğunu dikkate al; çünkü pek az insan gerçek dost olabilir.
    7. Sessizliğinde gizlenen her şeyden zevk almaya çalış.
    8. Küçük işlerde, evdeki ya da işteki önemsiz şeylerde hızlı davranmayı öğren; kendi yaptığın işte hiç gecikme kabul etme.
    9. Yaşamını bir edebiyat eseri gibi düzenle ve mümkün olduğunca bütünlüklü kıl.
    10. Katili katlet.
  • Kalbini duymayan, kalbinin bir sesi olduğunu bile bilmeyen milyonlarcasının arasında kalple konuşabilmek ne büyük bir ayrıcalıktı. Kendini bilmek kalbini duyabilmekle başlardı.
    Akilah Azra Kohen
    Sayfa 502 - Everest Yayınları
  • •“Ben gizli bir hazine idim; bilinmek
    istedim,mahlukatı yarattım.”

    •o’nun için sevmek,karşılık beklememektir.

    •Nefsimizin hoşuna gitmese bile,bizi kırsa bile,hakkımızda kötü söz söylese bile onu sevmeyi bize emrediyor.

    ️*• “Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinası dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası tutmak, ayağın zinası da yürümektir. Kalb ise heves eder, temenni eder.”

    ️*•Zavallı insan, kâinatı dolaşır ama yalnızca kendini görür.

    İnsan kendi kendini yakma çabasına girer çoğu zaman bilmesede hissetmese de gözlerine İnan o pürüzsüz perde ile. sen gel sana uzatılmış olan eli gör perdeleri kaldırmaya zorla. Kimse pürüzsüz değildir Resul-i Ekrem’den başka haydi gel. (Benim kendi görüşümdür.)

    Bazı insanlar nimet denince akıllarına direk yiyip içmeyi getirirler. Nimetin aslı ise etrafında olup biten her şey dir. Elin olmasa naparsın,ayağın,gözün,ağzın olmasa direk akla gelen o yemeği yiyebilir misin ? Yürüyebilmek, oturabilmek tutabilmek ve dahası her şey bak güzel kardeşim etrafındaki her şeyi nimet olarak görerek değerlendir ki yanlış görme açıyı haydi Allah’a emanet ol. (Bu da benim görüşümdür. )

    ️.......️