• Ağlamak istersen gökyüzüne bak tam karşında olacağım.
    ”Kırk” yaşına varsanda kızım diye seveceğim seni
    Ölürsem sakın üzülme
    ”Ay” terkeder mi hiç geceyi ?
    Hep başucunda olacağım bir kitap gibi
    Bazen pencerene vuracağım
    Işığımla yıka yüzünü
    Saçlarını öpüyorum
    Yıkık kentim
    Acı kahvem
    Kırık kızım benim.
  • Ağlamak istersen gökyüzüne bak tam karşında olacağım
    “Kırk” yaşına varsanda kızım diye seveceğim seni
    Ölürsem sakın üzülme
    “Ay” terkedermi hiç geceyi.?
    Hep başucunda olacağım bir kitap gibi
    Bazen pencerene vuracağım
    Işığımla yıka yüzünü
    Saçlarını öpüyorum
    Yıkık kentim
    Acı kahvem
    Kırık kızım benim..🌘
  • ... dalmıştım ki...
    "Adam paf oldu," dedi kızım.
    Sıkı bir dayaktan sonra kanlar içinde yere düşüp hayatı paf olmuş talihsiz adamın umutsuz yüzüne merakla bakmıştık. Maceralarımı izleyen duyarlı okurlarım, benim de hayatımın çoktan "paf" olduğuna ve geceyarıları kendimi içkiye verişime bakıp da kendimi koy verdiğimi sanmasınlar sakın. Dünyanın bu ucundaki erkeklerin çoğu gibi ben de, daha otuzbeşime varmadan kırık bir adam olmuştum, ama gene de kendimi toparlamayı, okuyarak kafama bir çekidüzen vermeyi başardım. Çok okudum, yalnız bütün hayatımı değiştiren kitabı değil başka kitapları da. Okurken ama, kırık hayatıma derin bir anlam vermeye, bir teselli aramaya, hatta hüznün güzel ve saygıdeğer yanını aramaya kalkışmadım hiç. Çehov'a, o yetenekli, veremli ve alçakgönüllü Rus'a sevgi ve hayranlıktan başka ne duyabilir insan.
    Ama boşa gitmiş kırık ve kederli hayatlarını Çehovcu denen bir duyarlılıkla estetikleştiren, hayatlarının sefaletinden böbürlene böbürlene bir güzellik, bir yücelik duygusu alan okurlar için üzülür, bu okurların teselli ihtiyacını karşılamayı bir kariyere dönüştüren işbilir yazarlardan da nefret ederim. Bu yüzden pek çok çağdaş romanı ve hikâyeyi bitiremeden yarıda bıraktım. Ah, atıyla konuşarak yalnızlıktan kurtulmaya çalışan kederli adam.
    Vah, sevgisini durup durup suladığı saksıdaki çiçeklere veren içi geçmiş beyzade. Vay, eski eşyalar arasında hiçbir zaman gelmeyecek, ne bileyim bir mektubu, eski bir sevgiliyi ya da anlayışsız kızını bekleyen hassas adam. Bize durmadan yaralarını ve acılarını teşhir eden bu kahramanları Çehov'dan kabalaştırarak araklayıp başka coğrafyalar ve iklimlerde bize sunan yazarlar da aslında ağız birliğiyle şunu demek isterler: Bakın, bize, acılarımıza ve yaralarımıza bakın; biz ne kadar hassas, ne kadar ince, ne kadar da özeliz! Acılar bizi sizlerden çok daha ince ve duyarlı kıldı. Siz de bizim gibi olmak, sefaletinizi bir zafere, hatta bir üstünlük duygusuna çevirmek istiyorsunuz değil mi? Öyleyse inanın bize, bizim acılarımızın hayatın sıradan bazlarından daha zevkli olduğuna inanın yeter.
    Okur, işte bu yüzden, senden hiç de fazla hassas olmayan bana değil, anlattığım hikâyenin şiddetine, benim acılarıma değil de dünyanın acımasızlığına inan! Hem zaten, roman denen modern oyuncak, Batı medeniyetinin bu en büyük buluşu, bizim işimiz değil. Bu sayfaların içinde okurun benim sesimi kart kart duyması da, artık kitaplarla kirlenmiş, iri düşüncelerle bayağılaşmış bir düzlemden konuştuğum için değil, bu yabancı oyuncağın içinde nasıl gezineceğimi hâlâ bir türlü çıkaramadığım için.
    Şunu demek istiyorum: Canan'ı unutmak, başıma gelenleri anlamak, ulaşamadığım yeni hayatın renklerini düşleyebilmek ve hoşça ve biraz daha akıllıca -her zaman da akıllıca sayılmaz ya- vakit geçirmek için, okuya okuya sonunda bir çeşit kitap kurdu oldum ben, ama aydınca özentilere de kapılmadım. Daha da önemlisi, bu özentilere kapılardan da küçümsemedim. Kitapları okumayı, tıpkı sinemalara gitmeyi, gazeteleri, dergileri karıştırmayı sevdiğim gibi seviyordum. Bunları bir yarar, bir sonuç beklediğim için, ne bileyim, kendimi başkalarından daha üstün, daha bilgili, daha derin sanmak için de yapmıyordum. Hatta diyebilirim ki, kitap kurtluğu bir alçakgönüllülük de öğretmişti bana. Kitapları okumayı seviyordum, ama daha sonra Rıfkı Amca'nın da yaptığını öğrendiğim gibi, kimseye okuduğum kitaplardan söz etmekten hoşlanmıyordum da. Kitaplar, bende bir konuşma dürtüsü uyandırıyorlarsa, daha çok kafamın içinde kendi aralarında yapıyorlardı bu işi. Bazan, o sıralarda üstüste okuduğum kitapların aralarında bir fısıltı tutturduklarını, kafamın içinin de böylece, her köşesinde bir müzik aletinin mırıldandığı bir orkestra çukuruna dönüştüğünü hisseder ve hayata kafamın içindeki bu müzik yüzünden katlandığımı farkederdim.
  • Söyle onlara olur da ölürsem bedenimi yakın
    Külümü saksıya koyup bir kütüphaneye bırakın
    Biraz toprak ve kitap kokmak istiyorum.
    Rolan Aybey (Kurdikan)
    Sayfa 35 - Cenevrefikir .sanat
  • Saat 03:40'
    Kendimi deniz kenarında, elimde bir kitapla buldum. Açıp birkaç sayfa karıştırdım ve bir sayfa da şöyle yazıyordu...

    "Kaç, kaçabildiğin kadar kaç."

    Birden içimde sanki yüzyıllardır beslediğim her şeyden, herkesten,her yerden kaçma isteği uyandı. Fakat ne yapacağımı kestiremiyordum. Hem her yerden kaçmayı isteyen bir insan, nereye kaçarsa oradan da kaçmayacak mı?

    Kitabı oturduğum bankın üzerine bırakıp, denize sıfır olana kadar yaklaştım. Sol tarafımda konteyner dolu bir liman, aralıksız kaldırıp - indirme işlemi gören vinçler ve karınca gibi görünen fakat, aslında koskocaman olan gemiler vardı. Birden "onlardan birinin içinde olup gitsem nasıl olurdu?" Diye, geçirdim içimden.

    Herkesin mutlaka derinden etkilendiği bir geçmişi vardır. Hiçbir zaman kaçamadığı, hep tutsak olduğu bir geçmis... öyleyse oturup manzaranın tadını çıkarmalıyım diye düşündüm.

    "Ama yok, madem tutsağız kendi kafesimize... bana özgürlükten bahsetmesin hiç kimse." Bunu içimden değil, sesli olarak söylemiş olmalıyım ki, arkamdan geçen yaşlı adam bana, "efendim evlat?" dedi.

    "Herkes bir arayış içinde; ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Amca." dedim gülerek. Adam bana garip bir gülümeyişle, "belki de ne aradıklarını, arıyorlardır." Dedi.
    İnce yüzü kırış kırıştı. Düşüncelerin en yorgun, en karışık katmanlarında ölüme hazır bir bedenin yüzü gibi.

    İyice yaklaştı ve "selam genç adam." Dedi. En samimiyetsiz şekilde karşılık verdim ben de... "Ne yapıyorsun bu saatte, burada?" Ben cevap vermeye hazırlanırken, cevabı bekletmeden o verdi; hem de en doğrusunu. "Ne o, yoksa peşinde olmayanlardan, ama asla yakanı bırakmayanlardan mı kaçıyorsun?"
    "Doğru, yakamı bir türlü bırakmayan yorgun ve umutsuz geçmişim... neyse, aslında tüm bunları neden anlatıyorum ki ona. Belkide içimdeki o tuhaf sıkıntıdan olabilir." Kendi kendime mırıldanıyordum.

    Yanıt gelmemişti. Adamın olduğu yöne döndüm kimse yoktu, belki de kendi kafamda oluşturduğum, peşimi bırakmayan geçmişimin vücut bulmuş haliydi. Ürperdim, soluk soluğa kaldım.

    Vasat bir günün başlangıcı. Hava aydınlanmak üzere. Buz gibi bir rüzgar eserken üşüdüğümü fark ettim. Kafamdaki terazinin dengesiz hareketi kafamı allak bullak etmişti. Bu halime inanamıyordum. Kahredici düşüncelerin ıstırabıyla donmuş vücudumu harekete geçirdim, vakit gitme vakti.

    Nereye gideceğim konusunda hiçbir fikrim olmadan gidiyordum.Alışılmışın dışında bir acı çekmek; işte bu bitiriyordu beni. Kendi tuzağıma, kendim düşmüşüm gibi bir pişmanlığı taşıyordum üstelik. Zaman ve mekan kavramı anlamını yitirmiş, hatta hiçbir kavram beni gerçeğe itememişti. Şu an bütün ideojiler, bana bir grup arkadaşın aralarında yaptığı "geyik muhabbeti" gibi sıradan ve noksan geliyordu.

    Sanırım beni ayıltıp kendime getirecek tek şey, güneşin ufuk çizgisini delip gökyüzüne doğru çıkışında yaydığı pembe ışık. Gün ışığı yanaklarıma vurup göz çukurlarımı doldurduğunda hayallerin yerini gerçekler (en azından öyle olduğunu sandığım şeyler) dolduracak, biliyorum. Bu yüzden sahilde ufuk çizgisine bakarken papalagi gibi, güneşin gelmesini istiyorum bir an önce.

    Çölde açlıktan ölmekte olan hayvan gibi acıkmıştım.
    "Yaşasın züğürtlük!"
    Etrafıma bakına bakına boş adımlarımı atmaya devam ettim.
    Karşı yolda boyası dökülmüş, telefon kulübesi ilişti gözüme. '"acaba arasam mı'' diye düşündüm.
    Dayanamadığım bir şey varsa; o da şu lanet olası kararsızlık. İçimden bir ses "şu işi yap" diyor, bir seste "boşversene kimin umurunda". Tanrım tam bir işkence bu!

    "Kız çıksana yolun ortasından!"
    Bu ses orta yaşlı bir kadına ait olmalıydı. Kafamı sesin geldiği yöne çevirdim ve kadının baktığı yönde bir kız olduğunu gördüm.
    Bu fit bir vücuda sahip, 1,75 boylarında, kumral bir kızdı.
    Korna sesleriyle irkildim. Kız hiçbir yere kımıldamıyor, felç olmuş gibi yolun ortasında duruyordu. Araba iyice yaklaştı, ama ben de kilitlendim, sadece seyrediyordum az sonra olacakları... Bir korna sesi daha beni kendime getirdi. Kızla aramda altı -yedi metre kadar bir mesafe vardı. Kıza doğru koşmaya başladım; arkası bana dönüktü ve bu sayede beni görüp ani bir hareket yapamayacaktı.
    Yukardaki kadının çığlıklarına başka sesler de eklenip, bir koro halinde yankılanıyordu.

    Kızı kolundan tuttuğum gibi, sağ tarafa atladım. Ayakalarımız birbirine takıldı ve yere düştük.
    Yanımızdan sinek gibi geçen araba, kornaya basılı tutarak devam etti yoluna...
    Etraf alkış ve ıslık sesleriyle şölen yerine dönmüştü.
    Biz şoktaydık ve sadece birbirimizin ellerini tutmuş, gözgöze bakıyorduk.
    Yıllarca doyumsuz bir şekilde burada oturup, o yeşil gözlere bakabilirdim.
    Ama bakamadım. Onun "Niye?" sorusuyla yanağıma inen tokadı, mani oldu.

    Teşekkür beklemiyordum, ama bunu hiç... Etrafa saçılan birkaç kâğıdı alıp çantasına attı. Biri hariç, o da benim cebimdeydi. Bir refleksle... o diğerlerini toplarken, ben de gözüme kestirdiğim kâğıdı cebime attım. Kalkıp yürümeye başladı. Ben de peşinden gitmeye karar verdim. Babalık ne demektir bilmiyorum ama, onu bir baba gibi koruma hissi büyüyordu içimde.Arkasını dönüp bir el işareti yaptı. Şaşırmıştım, arkamı dönüp bakınca yaklaşan dolmuşu gördüm. Ben binmemeliydim; kız beni tanıyıp bir yaygara koparabilirdi. Yanımda bir kuruş bile yoktu üstelik. Hem kendine zarar verecek bir insan, yapmadan önce dolmuşa binmez. Diye düşündüm.

    Evdeydim. Her şeyin başlangıcı olan, hatta belki de sonu olacak o evde... Montumu çıkarmayı düşünürken, cebine attığım kâğıt aklıma geldi. Hızla, ellerim titreyerek, hatta birkaç defa yere düşürerek sonunda açmayı başardım ön sayfada şöyle bir tarif vardı;

    2 bardak pirinç
    Bir tutam maydanoz
    Domates salçası
    Biber salçası
    Pul biber
    Soğan
    Sarımsak
    Yeşil biber
    Üzüm yaprağı
    Pirinci bir kaba alınız, üzerine yukarıda yazılan mazemeleri dökünüz.
    Son işlem olarak sarınız.
    Afiyet olsun.

    Arkasını çevirdim ve söyle bir diyalogla karşılaştım;

    - Burası ne, biliyor musun? Kızım.
    + Hayır, neden geldik anne buraya?
    (Anne ağlamamak için gökyüzüne baktı ve boğazını temizleyerek sesini kontrol altına aldı.)
    - Hani hep soruyorsun ya, babam nerede diye, bak bu mezarlığı görüyor musun?
    + Ama anne ben çok küçüğüm ağlarım, hem bu babam olamaz ki; babam çok uzun boylu, burası ufacık.
    - Bu yatan adam senin baban kızım.
    (Küçük sadece toprağa, taşa kilitlendi. Nefretle baktı ve yatan adama seslendi;)
    + Kalksana! Seni hep bekledim kalk!

    (Pişman İnsanlar Mezarlığı)

    Babasının ölmüş olabileceği ihtimali, şimşek gibi çaktı beynime... Melankolik bir adamımdır, yine göz yaşlarıyla kapadım sayfayı. Odadaki kırık, eski ve tek olan sandalyeye oturup; ne yapmam gerektiğini düşündüm. Ne olursa olsun, o mezarlığa gitmeliydim. Ne işe yarar bilmiyorum, ama gitmem gerektiğini biliyorum. Montumu kapıp fırladım.

    Mezarlıktaydım, nereye doğru yürüyeceğimi bilmiyordum. Sadece mezarlara baka baka ilerliyordum. Hafif bir ağlama sesi geldi kulağıma bu saatte, burada, kim olabilirki?

    Aynı güzergahtan, aynı otobüse bindiğim de burada olabileceğini tahmin etmeliydim. Fakat buraya gelirken hiç aklıma burada olabileceği gelmemişti. Her yeri çamur içinde, üstündeki kıyafetler yırtılmış ve umudu kırılmıştı.

    Göz göze geldik, aman tanrım yine o büyüleyen yeşil gözler.
    Yanıma doğru bir hınçla yürümeye başladı. Ben olduğum yerde donmuştum, iki eliyle yakamı tutup, "Nerede?" Diye bağırdı. Cebimdeki sayfayı çıkarıp ona verdim. "Ne istiyorsun benden, neden peşimi bırakmıyorsun?"
    "Sadece konuşmak istiyorum." Diyebildim sonunda... Peşini bırakmam ve konuşmanın onun evinde geçmesi şartıyla kabul etti.

    Onun evindeydik. Yol boyunca hiçbir şey konuşmadan gelmiştik. üç katlı, sıradan bir sokakta bulunan, sıradan bir apartmandı.
    Binadan içeri girdik; ve ikinci katta durup anahtarı çıkardı. Kapıyı açar açmaz... "Hoşgeldin, hoşgeldin, hoşgeldin." Diye tiz ve çocuk sesine benzer sesler gelmeye başladı. Sesin geldiği yöne doğru baktığımda, gümüş renkli bir kafeste bulunan, pembe, yeşil, kırmızı ve gri renklerinde bir papağan gördüm. Gagası vücudundaki renklerin aksine siyahtı. Ben ilk adımımı atar atmaz, "yabancı, yabancı, yabancı" demeye başladı.

    Etrafıma baktığımda kız yoktu. Öylece ayakta bekledim onu. Elinde su ve kuş maması olduğunu anladığım bir kapla geri döndü. Kuşun yanına gidip suyunu ve yemini verip; "yabancı değil, yabancı değil" diye kuşu sevip sakinleştirmeye çalıştı. Ve başardı kuş susmuştu. "Zifiri için özür dilerim." Dedi.
    Ne Zifir mi, bir kuşa bu ismi mi vermiş, hem de böyle rengarenk bir kuşa... başımı önemli değil dercesine salladım.
    "Ben daha renkli, çiçekli bir ismi vardır diye düşünmüştüm"
    Başını kaldırıp bana baktı.
    "Mesela benim gibi, adı Nazenin olan bir kız... intihara kalkışır mı? Beni başka bir yerde görseniz, bana züppe deme olasılığınız, benim intihara teşebbüs edeceğimi tahmin etme olasılığından çok daha yüksek. Çünkü dış görünüş insanlar için göz ardı edilemeyecek şeyler barındırır."

    Haklıydı, elbette tam da söylediği gibiydi.
    "Evet bu kuş rengarenk, fakat içinde bulunduğu kafesin onun içini karartmadığı ne malum?"
    Bu da doğruydu. Göz gözeydik, "tıpkı senin gibi" dedim. Yavaşça doğrulup ona yöneldim, o da aynı şekilde bana doğru geldi. Birden hıçkıra hıçkıra ağlayarak bana sarıldı, ve kulağıma şöyle dedi: "Evet bizim gibi. "

    Hikayedeki emekleri, katkıları ve kendilerine özgün yardımları için; hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim. Sevgi Erdoğan , Ayhan GÜVEN , Z.RaheL İbrahimoglu , Mills y. .