• 264 syf.
    John Maxwell Coetzee'nın okuduğum ilk kitabı. Kitap benim açımdan iki bölümden oluşmakta. İlk bölüm Profesör David Lurie'nin yaşlılığıyla ve karşı cinsle olan ilişkilerinde kendini o ilkel dürtülerin farkında olması fakat bunları dizginlemek adına çaba sarf etmeyişi hatta bu arzuların dizginlenişinin insanın doğasına aykırı olduğuna dair felsefi söylemler ardından kendinden 30 yaş küçük öğrencisiyle yaşadığı ilişki ve bu ilişkinin ifşa olmasından sonra üniversitenin disiplin kurulu tarafından sorgulanmasını etik bulmadığını çok kişisel bir yaşayışı toplumsal statülerden dolayı (öğretmen-öğrenci; güçlü ve güçsüz- yaş farkı) gibi kavramlarının içine çekilip sorgulanmasını doğru bulmadığı hatta buna savunma bile yapmanın gereksiz olduğuna dair benim beğendiğim Profesör David Lurie'nin entelektüel iç konuşmalarıyla kendini acımasız eleştirileri kendine dair dürüstlüğü, oldukça keyifli bir bölümdü diyebilirim. Tartışmaya açılmış ahlakçıları sinir edebilecek bir çok konu var diyebilirim bu bölümde..

    İkinci bölüm ise David'in üniversiteden istifa edip kırsal yaşam çiftlik hayatını seçmiş olan kızı Lucy'in yanına gidişi.. ve aslında gerçekten durağan sıkıcı kasvetli bir o kadar ilk bölümde okurun havai sorgularını karşısına dikilen ikinci bölüm işte gerçek anlamda sorgulamanın düşüncenin kelimelere dökülen kısmından ziyade.. Yaşananların utancı. Utanç duygusunun gerçek anlamda ne ifade ettiğine dair.. söylemlerden çok utancın oluşunu okuyoruz...

    Kent ve kırsal - her iki yaşam şeklinde de güç dengeleri benzer. Güçlü olanlar güçsüzleri eziyorlar ve onlardan faydalanıyorlar. Prof David’in kendinden küçük öğrencisinin odasına kapısını zorlayarak girip öğrencisiyle birlikte olması ve sessizce buna karşı koyamayan kız... karşılığında David’in kızı Lucy’in evine gelen ve ona tecavüz eden 3 zorba Afrikalı’n yaptığı arasında hiç bir fark yoktur . Özde aynı şeydir.

    Yazar; Utanç duygusunu somutlamış iki olayda ve öylesine bu iki olayın ardına gizlediği utançlar saklı ki satır aralarında .. özelikle 2. bölümde.. anlam veremeye zorlandığım... Yaptığın şey mi? Yoksa maruz kaldığın şiddet mi? Yoksa maruz kaldıkların karşısında takındığın tutum mu? Başkası adına derin bir utanma duygusu içine girebilir mi İnsan.. ?Utanması gerekenlerin pişkinliği karşısında .. hangisinden daha fazla utanabilir ki ?.. Hepsinden belki de birer parça.. Biçimler farklılık gösterse de utancın üstümüzdeki çıkmaz lekesi aynı kalıyor . Ve onunla yaşama zorunluluğumuz.. Güçlü gibi görünen kimliklerimiz; kabul edişimizde ki o suskun, buza kesmiş, taşa dönüşen duyarsızlığımızda gizli.. Sanırım bir kitap , uzun zamandır ilk defa bu kadar zorladı inceleme yazarken beni... Nedeni sanırım; Kitabın basit gibi görünen karmaşık yapısı ve benim 4-5 gündür yediğim ağrı kesiciler, iğne ve serumlardan kaynaklanıyor olsa gerek..

    İnsanlık utançları; sakat köpekler gibi engellenilemez ölçüde sürekli çiftleşip, doğuruyor, çoğalıyor ve bizler o köpekleri uyutup öldürdüğümüzde yakıp kül ettiğimizde bunlardan arınmış olduğumuzu sanıyoruz...

    Sonuç itibariyle kitaba dair başladığım nokta havai uçarı hafife aldığım insan zaafiyetleri...ile geldiğim nokta arasında ezici ağırlığını somutlamakta zorlandığım bir utanış oldu...
  • Sufi hareketinden önce Islamlık, daha çok bir kent diniydi. Gerçekten, şer'i hukukun kutsal töreniere ilişkin bazı buyrukları, ıssız kırsal bölgelerde yerine getirilebilecek şeyler değildi. Fakat "ermişlere" saygı, onların mezarlarına bağlılık ve vecde getirici derviş törenlerini izlemek, İslam topluluğunun üyesi olma yolunda atılan ilk adım sayılınca, basit köy halkı, kentin, karmaşık dinsel düşünceleri ve eylemleri benimseyen insanlarıyla aynı inancı paylaşabildi. Bir başka deyişle, Hinduizmde eskiden beri görülen, dinsel eylemlerde ve biçimlerde derecelendirmeye ve çeşitlendirıneye benzeyen bir nitelik Islama da girdi. Gerçekten, Ortadoğu gizemciliğinde Hint kaynaklı izierin bulunuşuna bakılarak, sufilerin izlediği yolun kazandığı zafer, Islamlığın Hintlileştirilmesi olarak tanımlanabilir.
    William H. McNeill
    Sayfa 345 - İmge Kitabevi - 17. Baskı
  • 160 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Küçük bir çocuğun dilinden kent ve kırsal hayatın karşılaştırılması, gerçek sevginin ne olduğu, doğayı sevmemin insana kattığı anlatılmış. Okurken sıcacık oldu içim. :)
  • 164 syf.
    Johann Wolfgang von Goethe Alman bir yazardır. Eserleri Doğu-Batı Divanı, en bilineniyse Faust’tur. Eserleri ile kişisel hayatı arasında bir bağ vardır. Sanatçı ister istemez yaşadığı toplumdan, sosyal hayattan ya da tanışık olduğu kişilerden etkilenir. Goethe de onlardan bir tanesidir.
    Genç Werther’in Acıları yazıldığında Goethe 24-25 yaşlarındadır. Yazıldığı döneme bakıldığında 1774-75’li yıllar Fransa’nın kaynadığı yıllardır. Eser gerçeklik payı da olan, Goethe’nin hayatından izler taşıyan, tanıdığı kişilerden izler taşıyan bir niteliğe sahiptir. Çok yakın bir arkadaşı, Werther’in yaşadığı şekilde bir aşk yaşamıştır ve intihar etmese bile ona meyl eden bir süreçten geçmiştir. Yani Goethe’nin yakından tanık olduğu bir olay anlatılır. Ancak eser, edebi bir kurgu olarak nitelendirildiği için yazarın hayatından bağımsız düşünülmelidir.
    Roman tamamen mektuplardan oluşmuştur. Olayın zamanı mektuplarla (zaman bakımından) incelendiğinde belirlenir. 1771 Mayıs’ında başlayıp 1772 Aralık’ında biten bir mektup silsilesi vardır. Olaylar kronolojik bir şekilde 1,5 yıllık bir süreçten oluşan bir zaman diliminde anlatılır. Mektuplarda anlatılanlar ile yaşananlar eş zamanlı olduğu için öykü zamanı ile öyküleme zamanı birbirine denktir. Eserin yazılma zamanı 1775’tir. Yani yazma zamanından önce yaşanmış bir olay anlatılır. Bu zaman diliminde (1700’lü yıllar) Fransız İhtilali, milliyetçilik akımı, din savaşları, ruhsal çöküntü, bunaltı, dine olan güvensizlik vardır. Werther’e bakıldığında dini eleştiri söz konusudur. Ön planda aşk hikayesinin anlatılmasına rağmen arka planda sosyal eleştiriyi barındıran bir eserdir.
    Romanın olay örgüsü Werther’in kentten rahatsız olup kasabaya göçmesi ve orada yeni bir hayata başlaması, Lotte’ye aşık olması, aşkı sonucunda yaşadığı buhranlarla intihara sürüklenmesi olarak üç bölümde incelenebilir. Kentten kasabaya göç eder. İşsizlik, sosyal baskı, hayat standartlarını arttırmak amacıyla göç etmiş olabilir. Memnuniyetsizlik… Göçün temelinde yatan şey memnuniyetsizliktir. Bu memnuniyetsizlik sosyal çevreden olabilir ya da baskı altında kalıyor olabilir. Ekonomik durumundan memnuniyetsiz olabilir, hayat standartlarını yükseltmek istiyor olabilir, yeni bir iş sahibi olmak istiyordur ya da bunaltı olabilir. Werther’in kentten kasabaya göçmesinin sebebi de kent hayatından bıkması ve bunalmasıdır. Bu nedenle de doğaya dönüş (kasaba kırsal olarak değerlendirilir.) olarak nitelendirilir. Werther’in göçünün altında yatan sebep budur.
    1700’lü yıllara bakıldığında, eser her ne kadar yazardan bağımsız değerlendirilse de, sosyal zaman ister istemez okuru yazarın yaşadığı döneme ya da eseri yazdığı döneme götürür. Bu yıllarda memnuniyetsizlikler, Fransız İhtilali’ni hazırlayan sebepler gündeme gelir. Bu süreç rahiplerin her şeyi ellerinde barındırdığı bir süreçtir. Skoslastik düşünce denilen bir düşünce sistemi vardır. Sadece dini değil, siyaseti de, devlet yönetimini de, doğal olarak insanların sosyal hayatını da kendi kıskaçlarına almış durumdadırlar. Martin Luther’in İncil’i Almancaya çevirmesiyle birlikte okuma-yazma oranı artar ve insanlar dini kendi kutsal kitaplarından (İncil’den) öğrenirler. Rahiplere ihtiyaç kalmaz. Zaten insanların Tanrı tarafından gönderilen bir kitabı vardır. Onu okuyarak Tanrı’ya ulaşabilirler. Böylece bir bunalım dönemine girilir. Rahiplere güven azalır. Kaos ortamı doğar. “Eğer Tanrı olmasaydı onu icat etmek gerekirdi.” sözü dönemi özetleyen bir sözdür.

    Orta Çağ dönemine bakıldığında kilisenin kendilerine öğrettiği dine inanç sarsılır. Bu sarsıntı yeni bir kaosa sebep olur. Kilise siyaseti, ekonomiyi ve sosyal hayatı elinde tutardı. Kilisenin elinde tuttuğu değerlere inanç azalınca siyasette de, ekonomide de, sosyal hayatta da bir kaos yaratır.
    Werther böyle politik bir ortamda, dolayısıyla din konusunda bunalıma, buhrana girmiş bir kişilik olarak çıkmaktadır. Sosyal hayatı eleştirileri söz konusudur. O dönemlerde burjuva doğar. Werther’e bakıldığında burjuva eleştirisi, aristokrat eleştiri vardır. Ön planda bir aşk hikayesi fakat arka plana bakıldığında sosyal hayatın, siyasi hayatın, dini yaşamın eleştirileri söz konusudur. Tanrı’yı sorgulamaları vardır. Arka planda yatan şeyler bunlardır.
    Romanın zamanı; öykü zamanı 1,5 yıllık bir zaman dilimidir. Öyküleme zamanıyla birbirine denktir. Yazma zamanı 1775’tir, olayın sosyal zamanı da 1171-72 yılları arasında Fransa’nın, Almanya’nın ve Avrupa’nın içinde bulunduğu kaotik ortamı anlatır. Bakış açısı ve anlatıcısına gelindiğinde I. şahıs kahraman anlatıcı olduğu söylenebilir. I. şahıs kahraman bakış açısıyla yazılmış bir eserdir.
    Eserin mekanı incelendiğinde, fiziksel mekan bir kasabadır. Fakat kasaba olgusal anlamda değerlendirildiğinde ilk başlarda Werther için fiziksel anlamda açık olan kasaba, olgusal anlamda da Werther için açık, geniş bir mekandır. Ancak Werther’in aşık olmasıyla birlikte Lotte’nin nişanlısının gelmesi, onunla arkadaşlık kurmak zorunda kalmış olması gibi sebeplerden dolayı kasaba olgusal anlamda daralmaya başlar.
    Genç Werther’ın Acıları yazıldığı yıldan sonra o çetin süreçte bu kitabı okuyan birçok genç intihar eder. Bu kadar etkilenilmesinin altında yatan sebepler, Werther’de kendilerini bulmaları, Werther’in kendileri gibi olduğunu düşünmeleri, Werther’in okurların acılarına tercüman olması, onların da Werther’in yaşadığı sonu yaşayamaya, onun gibi giyinmeye başlamalarıdır.
    Lotte’nin babası vardır, annesi ölmüştür. Kardeşlerine bakmaktadır. Bir çay davetinde Werther ile tanışır. Akrabaları Werther’i Lotte’ye aşık olmaması konusunda uyarır. Nişanlı bir kıza aşık olmaması gerektiğini söylerler. Werther yanındaki akrabalarını unutup tamamen Lotte ile meşgul olur. Aşık oluşu bu şekilde başlar. Werther, sonra nişanlısı Albert ile tanışır. Albert ahlak bakımından, güzellik bakımından o çağın aradığı kusursuz bir insandır. O yüzden Werther’e kızamaz, hatta onunla arkadaş olur. Werther’i Lotte’ye layık bile görür. Ardından paradoksla karşı karşıya kalır. Lotte ise Werther’e karşı boş değildir fakat sosyal hayatın vermiş olduğu baskıdan dolayı ikisi de aşkını yaşayamaz. En sonunda bunalıma giren Werther intihar eder.
    Werther’in yaşadığı sadece tek bir acı değildir. Onu intihara sürükleyen sebepler sadece Lotte’ye olan aşkı değildir. O aşkın ve onu intihara sürükleyen sebeplerden birisi toplum, sosyal hayat ve dindir. Werther’in bu acıları aşkın ardına saklanmış olan acılardır. Werther intiharı tercih etmeyip Lotte ile birlikte topluma karşı durup aşklarını yaşasalardı ölümü tercih etmek zorunda kalmazdı, kalmayabilirdi. Tüm bu çatışmalar da (topluma karşı duramayışları) onu intihar etme sürecine hazırlar. Tema olarak “ölüm, aşk, yabancılaşma, dönemin yozlaşması temel temalardır. Werther’in dini sorgulaması, kendini sorgulaması, toplumsal sorgulamaları vardır. Bunların hepsi Werther’de aşk örtüsü altında acıya dönüşür.

    Werther genç birisidir. Kentte yaşar. Kentin tüm o boğucu havasından, yozlaşan yabancılaşan insanından sıkılır; doğayı temsil eden kasabaya geçer. O kasabada daha rahat bir hayat yaşayacağını düşünür. Yazıldığı döneme bakıldığında temel anlamda doğaya kaçısın olduğu görülür. Birinci anlamda kaçış, dağların, ağaçların olduğu, doğayı uyanık kılan birinci anlamının dışında; insan doğasına, insanın özüne, tabiatına kaçışı… İnsan tabiatı denildiğinde, doğa denildiğinde insan doğası akla gelir. Doğaya kaçmak ister. Sembolik düzlemde kentten kasabaya kaçarken aynı zamanda yozlaşmışlıklardan, tükenişlerden, kendisini bunaltan tüm havadan insani öze (kasabaya) kaçış söz konusudur. Kentten kasabaya gidiş sadece bir yerden başka bir yere gidiş değildir. Göçün sebepleri arasında bulunduğu yerden memnuniyetsizlik vardır ya da yaşadığı hayat şartlarını değiştirme eğilimi vardır.
    Werther ilk etapta Lotte’nin fiziki güzelliğine aşık gibi görülse de onun ruhuna aşık olur. Önemli olan ruh ve insani özdür. Lotte hem fiziksel olarak, hem de ruhsal ve ahlaki bakımdan güzeldir. Lotte’nin aşık olduğu Albert de düzgün karakterli, aynı zamanda fiziksel güzelliği olan birisidir. Hem ahlaki, hem fiziki güzellik olarak Lotte’ye layık birisidir. Lotte’nin erkek versiyonu gibi de düşünülebilir. Hem güvenen, hem güven veren birisidir. Werther ile Lotte birliktelik yaşarlar fakat dostluğa dayanan bir birlikteliktir. İlişkilerinin temelini oluşturan kavram dostluktur. İlişkilerinin temelinde dostluk ve arkadaşlık yatar. Lotte, kardeşlerine bir anne şefkatiyle yaklaşır, yani koruyucu, kollayıcı bir kimliği, kişiliği de vardır.
    Kont ise tamamen kurallara bağlı olmayan birisidir. Kurallara bağlı olmaması, onun rahatsız olduğu anlamına gelmez. Ancak katı kurallar uygulayarak da insanları sıkmaz. Büyükelçi de tüm kuralları herkese uygulayan bir kişidir. Üstelik Werther orada memur olarak çalışır ve metin yazmakla görevlidir. Her şeyi yokuşa sürmeye çalışan, katılaşmış, taş yürekli bir insandır.
    Baskı, katı kurallar toplumun ilerleyişine bir engeldir ancak engellere takılıp kalınmamalıdır. İnsanların susması, onların tepkisiz kaldığını göstermez. Bir yerde direndiklerini de gösterir. Papaz, papazın karısı dinde yozlaşma teması altında değerlendirilebilir. Normal şartlarda rahiplerin daha hoşgörülü, dini özellikleriyle yaşaması, gerçekten okuduklarını anlayabilen ve anlatıcı olması gerekir. Orta Çağ Avrupası’na bakıldığındaysa kilise, papaz tüm her şeyi elinde bulunduran siyasi, sosyal, ekonomik getirileri elinde bulunduran ve bu yetkilerle insanlara baskı uygulayan kişilerdir. Papaz ve papazın karısında klasik skolastik düşüncenin ve klasik kilisenin papazları görülür. Papaz öldükten sonra yerine yeni bir papaz gelir. Önceki papaz ideal, olması gereken papazdır. İnsanlara çok da fazla baskı uygulamayan, dini kullanarak onları sömürmeye çalışmayan bir papazdır. Fakat onun yerine gelen papaz tamamen sömürü odaklı bir papazdır. Halka ait tarlaları alarak, kamuya ait olan malları alarak kişiselleştirir ve onu tekrardan halka satar. Papazın karısı da dini şeklen yaşayan birisidir. O da bir ağaç örneğiyle anlatılır. Evinin önünde bir ağaç vardır. Kadın bu ağaçtan rahatsızdır ve kestirmek ister. Gerekçelerinden ilki ağacın yaprağı dökülerek çevre kirliliğine dönüşü, diğeri toprak sulandığında çamura dönüşmesi, bir diğer gerekçe de ağacın üzerindeki meyvelerden almak isteyen çocukların ona taş atmaları ve kadının dikkatinin dağılması (İbadet ederken)… O yüzden bu ağacın kesilmesini ister, muhtar izin verir; ağaç kestirilir. Muhtarın izninin sebebi ağacın odunlarından ikisinin de faydalanmasıdır. Bu küçük hesaplar üzerinden yozlaşmalar görülebilir. Yani temelinde hiçbir manevi olgu yoktur. Dolayısıyla kişiler düzleminde papaz, papazın karısı ve muhtar karşıt güçtedirler.
    Werther büyükelçilikte çalıştığı sırada Kont’un evinde bir davet verilir. Werther de Kont ile arkadaş olduğu için onun evine gider fakat davetin olduğunu bilmez, sıradan bir gün gibi gider. O davette Werther daha alt tabakada olduğu için katılamaz. Ancak Werther oraya gittiği için Kont onu içeri davet eder. Lotte’nin dışında beğendiği bir kadın da vardır. O kadın da ona yüz vermez, konuşmaz. Konuşmaya çalıştığı kişiler de onu aşağılayan cümleler kurar. Werther sınıfın farkında bile değildir. Kont onu orada bulunmaması gerektiği konusunda uyarır. Zaten gitmek ister fakat Kont’un gerekçesi kırıcıdır. Orayı terk eder. Davetteki sandalyeler bile farklıdır. O yüzden oradaki sınıflı toplum, kast sistemi çok net bir şekilde görülür.
    Kitaba bakıldığında dönemin doğa ve sanatına aşina olunur. Werther intihar öncesinde kendisini ıhlamur ağaçlarının altına defnedilmesini ister. Lotte ile gayet iyi bir ilişkisi vardır. Ancak romanın sonuna kadar Lotte’yi cinsel obje olarak görmez. Werther romanın sonlarına doğru onu kaybetmiş olmanın acısıyla düşünür. Lotte Albert ile evlendikten sonra bu düşüncesi daha da artar. Lotte’yi görmeye başlar, onunla birlikte olduğunu düşünür. Bir kez de Lotte’yi gerçek hayatta öper. Lotte’yi öptükten sonra Lotte artık onunla konuşmak ve görüşmek istemediğini söyler. Albert, Lotte ile Werther arasında tensel bir şey olduğunu fark eder. Aralarında öyle bir ilişki varken Werther’in intiharından sonra Werther’in cenazesine katılmaz.
    Bunaltı esnasında Werther hayatına son vermeyi planlar. Kendisinin ıhlamur ağaçlarının altına gömülmesini ister. Çünkü ilk gördüğünde orayı çok beğenmiştir. Werther intihar ettikten sonra arkasında kimse olmaz. Hatta rahipler bile katılmaz, intiharından dolayı cenaze töreni düzenlenmez. Werther yalnız bir şekilde ölür.
    Werther, her şeyi ince eleyip sık dokuyan bir kişidir. Sonuçların altındaki sebepleri araştırmaya, sebep gösterilen şeylerin esas sebep olup olmadığını araştırmaya yönelten bir kişiliği vardır. Romanın başında Werther’in giydiği kıyafetlerin (sarı ceket, mavi pantolon) bir anlamı vardır. Sonbahar, ayrılık, hastalık sarının çağrışım değerleridir. Sonsuzluk, özgürlük, gelecek, ruhsal dinginlik de mavinin çağrışım değerleridir. Dolayısıyla giydiği kıyafette bir zıtlık görülür. Hastalıklı bir ruh yapısı ve dingin bir ruh yapısı bir aradadır. Roman boyunca bu çatışma fark edilir. Werther sürekli bir şeylerle çatışır. Yaşadığı olaylar ve toplum sürekli çatışır. Varlık ve yokluk, yozlaşma ve kendi olma, tutsaklık ve özgürlük, büyükelçi ve kont çatışır. Papaz, papazın karısı ve muhtar çağrışım değerleriyle çatışır. Yazar bu çatışmaları ilk olarak romanın başında Werther’in giydiği kıyafet üzerinden verir. Romanda bir dinginlik hissi ile solgunluk, bitkinlik hissi bir aradadır. Bu bıkkınlığı getirende dinginliğin karşısında bir hareketliliğin olması gerekir. Hareketlilik çok net görülmez. Ancak hareketsizlikten doğan bir bitkinlik, yok olma durumu söz konusudur. Romanda bu hareketsizlik bir harekete (intihara) dönüşür.
  • Kendi günlük yaşamlarımız da, kolektif cinneti nasıl savunduğumuzu gösteren basit örneklerle dolu. Hızlı, daha hızlı arabalar imal etmek ve satın almak için milyarlar harcarken, bir yandan da hız limitini denetlemeye ve azaltmaya çalışıyoruz. Yeryüzünde yaşayabileceğimiz bir sürü yer olduğu halde o kadar sıkışıp kaldık ki, ne zaman yürüyüp ne zaman duracağımızı gösteren ışıklara muhtacız. New York'ta otopark sorunu yüzünden birbirini öldürenler bile var. Bu kolektif cinneti öylesine benimsemişiz ki, onun mantığı bir zekâ ölçütü bile sayılıyor. Bu yüzden, dünyadaki en yaygın zekâ testinde şu soruyla karşılaşıyoruz: “Neden kent içindeki arazi, kırsal araziden daha pahalıdır?” Bu çılgın kolektif dü- zenin rasyonalizasyonu, zekânın bir belirtisi sayılıyor artık.
  • Zaire'de Başkan Mobutu ikide bir "aşın kent büyümesinin tehlikelerinden ve işsizlik ile suça eşlik eden kötülüklerden" dem vururken, bir yandan kırsal bölgeleri öyle acımasızca sıkıştırmaya devam etmişti ki, köylülerin önünde kentsel bölgelere kaçmaktan başka seçenek kalmamıştı.
  • Eu podia ser uma moça do interior, sem grandes histórias de vida para contar, sem o brilho e a presença das mulheres da cidade.

    Ben, kent kadınlarının parlaklığına ve gösterişine sahip olmayan, anlatacak ilginç hiçbir şeyi olmayan bir kırsal yöre kadınıyım.