Başarılı ve kendi çapında bilinen bir doktorun, bir anlık gurur ve kibrine yenik düşüp nasıl pişman olduğunu görüyoruz bu hikayede. Yardım edebileceği bir insana yardım etmemenin verdiği pişmanlıkla her şeyini geride bırakıp nasıl amok koşucusuna dönüştüğünü görüyoruz. Bir doktorun çırpınışını ama geç kalışının nasıl hayatının amacı haline dönüştüğünü…
Pişmanlık insanı ne kadar değiştirebilir? Hayatını, bir insana yardım etmek uğruna hiçe sayabilecek kadar değiştirebilirmiş. Duygular ne kadar bir arada bulunabilir? Nefret, kibir, pişmanlık, yardımseverlik, belki de aşk… Bunların hepsini birlikte görüyoruz ve hissediyoruz. . O amaçsız, kimseyi görmeden koşmanın nasıl olduğunu, saygın bir insanın o gülünç duruma düşerken nasıl bu kadar hedefinden sapmadığını görebiliriz.
İnsan ruhunun karanlık ve kontrol edilemeyen yönlerini anlatan, tutkuların insanı nasıl esir alabileceğini gösteren bir öykü olmuş. Yalnızca bir aşk hikâyesi değil; gurur, pişmanlık, vicdan, yalnızlık ve insanın kendi içindeki çatışmalara değinildiği, bir insanın yıllar boyunca bastırdığı duyguların, tek bir olayla nasıl yıkıcı bir güce dönüşebileceğini göstermiş.
Kitabın merkezindeki doktor karakteri, dışarıdan bakıldığında mesleğine bağlı, eğitimli ve akılcı bir insan gibi görünür. Ancak içinde taşıdığı yalnızlık, kibir ve bastırılmış arzular onu geri dönüşü olmayan bir yola sürükler. Karşılaştığı gizemli kadınla yaşadığı olay, onun sadece hayatını değil, kendisine bakışını da değiştirir. Bu noktadan sonra karakter, mantığın değil, takıntının ve suçluluk duygusunun yönettiği bir insana dönüşür.
Romanı okurken insan kendine şu soruları sormadan edemez: Bir insan, yaptığı bir hatanın bedelini ödemek için ne kadar ileri gidebilir? Vicdan azabı gerçekten bir kurtuluş mudur, yoksa insanı daha büyük bir karanlığa mı sürükler?
Kitapta aşkın, pişmanlığın ve suçluluk duygusunun insanı nasıl değiştirebileceğini göstermiş ve aynı zamanda insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesini anlatmış.
Kitabın ana karakteri akıl sağlığını yitirmiş ve bir aşkı saplantı haline getirmiş kişinin hayat hikayesini konu alıyor. Bu sebeple kitapta bir amok koşucusu olmanın bedeli hem kendi hem de etrafındaki insanların hayatını mahvetme olarak karşımıza çıkıyor. Stefan Zweig Y bu kitabında kendi hayatını anlatmış olsa gerek. Zira kendisi de zaten bir amok koşucusuydu.
Amok koşucusu, insanı olay örgüsü ile etkileyen bir kitap. Önüne gelem her şeyi yıkıp geçen ve geriye bakmadan durmadan koşan bir karakteri simgeler Amok Koşucusu. Tavsiye ettiğim değerli bir kitap.
Amok KoşucusuStefan Zweig · Tibet Yayıncılık · 2020134,9bin okunma
Okuduğum her kitabından sonra Zweig'e hayran kalıyorum. Muazzam bir kurgu, hayal gücü...
Kürtaj yaptırmak için doktora giden kibirli ve güzel İngiliz kadın, doktorun hayatında kazanabileceği parayı kürtaj yapması karşılığı doktora teklif ediyor. Doktor kadının tavırlarından ve kibrinden dolayı teklifi reddediyor ve kadına birlikte olmaları karşılığında yardımcı olabileceğini söylüyor. Kadın bunu reddedip mekanı terk ediyor ve doktorun peşinden gelmemesini söylüyor. Doktor kısa süre içinde yaptığı hatayı anlıyor ve kadının peşine düşmeye karar veriyor. Bundan sonra doktorun tek bir amacı var sadece kocasını aldatan bu kadına yardım etmek...
Doktorun psikolojisini o kadar iyi anlatıyor ki Stefan Zweig gözünüzü kırpmadan okumaya devam ediyorsunuz. Anlattığım yerler kitabın başlangıcı sadece olağanüstü bir kurgu var Amok Koşucusu kitabında.
Tek solukta okunacak çok sürükleyici bir eser. Okunmasını tavsiye eder, iyi günler dilerim.
Amok KoşucusuStefan Zweig · Tibet Yayıncılık · 2020134,9bin okunma
“Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum… Neden bu kadar çok Zweig kitabı okumaya başladım, bilmiyorum...”
Stefan Zweig okuyanlar bilir, Zweig'in bir kitabını okuyan kişi artık iflah olmaz ve bütün kitaplarını okumaya başlar. Adeta bir Amok Koşucusu gibi...
Peki Amok koşucusu nedir? Hemen cevaplayayım, bir tür çıldırma durumudur. Bu tabir, bugün dünyanın her yerinde benzer cinnet olaylarında faili tanımlamak için kullanılır. Kökeni bir çeşit intihar saldırısı geleneğine dayanır. Amok koşucusu sonuna kadar savaşır sonunda savaştığı şey uğruna ölür.
Hem ülkemizde, hem de dünyanın pek çok yerinde, bir dizi insanı öldürüp ardından kendisini öldüren insanların haberlerini sürekli duyuyoruz/okuyoruz. İşte bunların hepsi birer amok koşucusu. Bu durumun aktörlerinden, şayet hayatta kalanlar varsa, ifadeleri de genelde şöyledir; “Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum, bana ne oldu bilmiyorum…”
İşte amok koşucusu da böyledir. Bir çıldırma haliyle harekete geçer. Kendisinin gücü kalmayacak ve artık düşüp ölecek hale gelene kadar karşısına çıkan her şeyi yok etme eğilimindedir.
Esasen yazarımız Stefan Zweig da bir amok koşucusudur. Yaşamına intihar ederek son verdiğini düşünürsek, kısmen de olsa yazarın da bir amok koşucusu olduğunu söyleyebiliriz.
İlk okumaya başladığımda ne okuduğumu anladım desem yalan olur derken bir anda olayların içerisinde buldum kendimi. Kitap nedenini bilmediğimiz bir kaza ile başlıyor, kahramanımız olayları anlatmaya başlıyor. İnsanların birbiri ile muhabbetinden, gülüşmelerinden, mutluluklarından rahatsız olan kahramanımız huzuru gündüzleri uyuyarak, geceleri ise ayakta kalarak bulmaya çalışıyor. Bir gece huzuru tek başına bulduğunu sandığı bir zamanda yanan piponun çıkardığı ışık bulunduğu ortamda yalnız olmadığını öğrenmesine vesile oluyor.
Kitabın kapağındaki Amok Koşucusu ismi; Malezyalı iyi yürekli sıradan birinin içkisini içip, duygusal olarak umursamaz ve monoton bir moda girdikten sonra bıçağını kaparak, hızla at gözlüğü takmış gibi hedefe kilitlenip dosdoğru koşmasından bahsediyor.
Kahramanımız yalnızlığını başka biriyle paylaştığı gecelerde artık hikâyesini Amok Koşucusuna benzeterek anlatmaya başlıyor. Başarılı bir doktor olan kahramanımızın kibir ve egosuna yenilerek nasıl bu duruma düştüğünün hikâyesini anlatıyor. Kahramanımızın hikâyesinde kibri, nefreti, duygusallığı, aşkı ve sonunda yaşamış olduğu pişmanlığa tanıklık ediyoruz. Yaptıklarını takdir etmeyenler olabilir ama sonunda sözüne sadık biri olduğunu göstermiş olması kahraman üzerindeki olumsuz havayı dağıttı diyebilirim.
İnce bir kitap, başlarda biraz sıkıcı gelse de ilerleyen sayfalarda hikayenin akışına kapılıp gidiyorsunuz.
Keyifli okumalar dilerim…
Çok söze gerek yok. Mutlaka okunması gereken bir kitap.. ben çok beğendim. Zweig farkını ortaya koymuş. Amok Koşucusu, bireyin yalnızlaştıkça kendi iç sesine hapsolduğunu ve bu iç sesin kontrolsüz hâle geldiğinde yıkıcı bir güce dönüşebileceğini anlatır. Zweig’in dili sade fakat son derece yoğundur. Bu yönüyle eser, kısa olmasına rağmen uzun süre etkisini sürdüren, düşündürücü ve sarsıcı bir edebi metindir.
Ah Stefan Zweig sen gene neler yazdın, bizi nerelere sürükledin. Film izler gibi canlandı gözümün önünde yazdıkların.
Ne demek amok; hastalık cinnet hali.
Amok hastalığına yakalanan kişi kendini kaybediyor. Bizler de bazen kendimizi kaybetmek istemez miyiz bilinmezlerin içinde. Aslında çoğumuz yaşadığımız birçok şeyi unutup bir amok koşucusuyuzdur belki de hayatta.
Bir kasabada doktor olan adam karşısına çıkan bir kadının peşine takılır ve her şeyini geride bırakır. Doktorun tek amacı kadının son isteğini yerine getirmek... Ey aşk sen ne yaramaz çocuksun, kime nerede, ne zaman, ne yaptıracağım belli olmuyor.
Kısa etkileyici güzel bir kitaptı ve en güzel öğretisi verilmiş olan bir sözün ne pahasına olursa olsun tutulması gerektiği.
Hepimizin verilmiş olan sözlerimizi tutabilme cesaretini gösterebilmesi dileğiyle...
Keyifli okumalar
Amok KoşucusuStefan Zweig · Venedik Yayınları · 2019134,9bin okunma
Öykü adını, Malezya'da bir tür cinnet halini tarif etmek için kullanılan "amok" tabirinden alır. Basit ama akıcı bir kurguya sahiptir. Bir doktorun, mesleki hayatını bir tutkuya ve bir kadının sırrını saklamaya feda edişini çok güzel anlatmıştır. İyi okumalar dilerim.
Stefan Zweig, Avusturyalı yazar ve gazeteciydi. Edebi kariyerinin zirvesinde olduğu 1920'li ve 1930'lu yıllarda, dünyanın en çok çevrilen ve en popüler yazarlarından biriydi.
Zweig, Viyana, Avusturya-Macaristan'da büyüdü. Honoré de Balzac, Charles Dickens ve Fyodor Dostoyevski gibi ünlü edebiyatçılar hakkında Üç Büyük Usta (1920) ve belirleyici tarihsel olaylar hakkında Yıldızın Parladığı Anlar (1927) adlı tarihsel incelemeler yazdı. Ayrıca Joseph Fouché (1929), Mary Stuart (1935) ve Marie Antoinette'nin biyografilerini yazdı. Zweig'ın en bilinen kurgu eserleri arasında Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (1922), Amok Koşucusu (1922), Korku (1925), Karışık Duygular (1927), Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat (1927), psikolojik roman Sabırsız Yürek (1939) ve Satranç (1941) yer almaktadır.
1934 yılında Almanya'da Nazi Partisi'nin yükselişi ve Avusturya'da Ständestaat rejiminin kurulmasının bir sonucu olarak Zweig, İngiltere'ye göç etti ve 1940 yılında kısa bir süre New York'a ve daha sonra yerleştiği Brezilya'ya taşındı. Son yıllarında bu ülkeye aşık olduğunu ilan edecek ve Brezilya, Geleceğin Ülkesi adlı kitabında bu ülke hakkında yazacaktı. Yıllar geçtikçe Zweig, Avrupa'nın geleceği konusunda giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradı ve umutsuzluğa kapıldı. 23 Şubat 1942'de Petrópolis'teki evlerinde eşi Lotte ile birlikte aşırı dozda barbitürattan ölü bulundu. Eserleri birçok film uyarlamasına temel oldu. Zweig'ın anı kitabı Dünün Dünyası (1942), I. Franz Joseph yönetimindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküş yıllarındaki yaşamı betimlemesiyle dikkat çeker ve Habsburg İmparatorluğu hakkındaki en ünlü kitap olarak anılır.