Binboğalar Efsanesi

·
Okunma
·
Beğeni
·
9059
Gösterim
Adı:
Binboğalar Efsanesi
Baskı tarihi:
Şubat 1996
Sayfa sayısı:
271
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Adam Yayınları
Baskılar:
Binboğalar Efsanesi
Binboğalar Efsanesi
Binboğalar Efsanesi
Yüzyıllarca yerleşik düzene geçmemek için direnen Türkmenler'in romanı Binboğalar Efsanesi Hıdrellez şenliklerinde, göçerlerin kış için sığınacak topraklar bulma dilekleriyle başlar. Ancak, kış onlar için bir yok oluş öyküsüne dönüşecektir. Yörüklerin yok oluşuna yakılmış bir ağıt.
"Yaşar Kemal bir kültürün nasıl yittiğini Binboğalar Efsanesi ile sarsıcı bir biçimde betimledi." - Allan Sandström, Wasterbottes Kurriren, (İsveç) "Yaşar Kemal'in yazdıkları, bu evrenin çöküşünü, ondokuzuncu yüzyılda başlatılan ve yirminci yüzyılda ansızın piyasa ekonomisine geçilmesiyle sonuçları şaşırtıcı boyuta ulaşan zorunlu yerleşik yaşamın getirdiği tarihsel çöküşü anlatır." - Jean-Pierre Deleage, (Fransa) ''Yaşar Kemal'in görkemli, şiirsel, aynı zamanda modern anlatım tarzı sonsuz sürükleyici...O, kazancakis ve Neruda gibi klasik 'büyük tarz'ı yüceltti.''- Majbritt Sjödin -Hans Artberg, Folket, (İsveç)''Zengin bir geleneğin hüzünlü, yavaş masalı..''- Daily Telegraph, (İngiltere)''İnsanı canlandıracak basitlikte, güzel, ahlaki bir öykü..''-Birmingham Post, (İngiltere)
289 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Mayıs ayında ..
Beş Mayısı bağlayan gecede ..
Sakın Uyuma ....

SPOİLER #
Hızır ile ilyas buluşsun, iki yıldız tek yıldıza dönüşsün. .
Bir Mağrıptan biri Maşruktan kopsun gelsin ..
Dünyada "tekmil " yaşam dursun ..
Sonra herşey birden "uyansın"

DEHŞET BİR YAŞAM "PATLASIN"

Bir hikaye okudum ki ..
Yangın kokulu ..
Zulüm kokulu..
Kan kokulu. .
Çağresizlik,dermansızlık,bir o kadar da "umut "kokulu ..
Insanın olduğu her yerde hırs ,eza kokulu
Toprak ,sevda ,sürgün ,dağ, demir kokulu

Sevdiklerimde çok oldu ,sevmediklerimde ..
hak da verdim ,hak da aldım Oktay beyden,Çoban Resulden ,dağlar meskeni kanlı gömlekli Halilden. .

Bir ova ki "Çukur " bataklık sıtmadan kırar geçirir ..Gavurdaģından ,Harrandan, Sivastan top sesleri duyulur ..

Türkmen göç ister ..
Devlet "toprağa çakıl ,vergi ver,asker ol"
Vurur da vurur ,yanar da yanar topraklar ..
Sıcağından durulmaz ..
Alazından kaçılmaz ..

Kokulu yoğurtlar döktüm ,bakır sini de koyunlar ,keçiler ,ak pilavlar pişirdim. .
Koca Allahım dan dilek diledim ..
"Çukurda bir kışlak ver kışlayayım
"Aladağ da bir yaylak ver yaylayayım

... çok sıkıştık yetiş Allahım

Kerem şahin ister ,istediğine pişman
Ceren, Halil der "der de der" gün ola pişman ..
Müslüm Lokman hakim der ,çiçek der ölmek istemez ..

Insanız derdimiz bitmez ..
Göçecek bir avuç toprağımız kalmaz ..
Devran döner değişmeyen de değişir ..
Ağalar değişir paşalar değişir
"sistem" __değişmez ..__

Gülbenkler çekilsin ,demeler söylensin
Ateşler yansın ,niyaza durulsun..
Nur olsun ..
Sır olsun ..
Hüüüü ...

Pir ustama. .
Kalbi geniş ustama ..
Son "demirci ustama" selam olsun
Otuz yıl göz nuru el emeği kılıça "altın" olsun .
Görenlerin dili boğazına aksın. .

"Her biri bir kan potası ,uzun kılıçlar ...
" önünde niyaza durulan ,can veren can alan uzun kılıçlar ..
"Seksen bin Anadolu erleri ..
"Doksan bin Horasan pirleri. .
Ya Allah ..

https://youtu.be/afnrSxgCMXU

Her halin bir bitimi vardır da ..
Yazılanlar silinmez ..
Kitaplar tükenmez
Bu toprakta efsaneler bitmez ,Yaşar Kemal "ölmez"
#Yaşar Kemal Türkiyedir

Saygıyla Andım. .
283 syf.
Öncelikle yörükler hakkında kısa bir bilgi vermek isterim ki roman içeriği bunu gerektirir. Yörük, göçebe yaşam tarzını seçmiş halklardır. Anadolu'da yaylak-kışlak olarak tanımlanan, yazın yaylalara çıkarak özgürce, havaların soğuması ile de daha sıcak bölgelere, ovalara inerek yaşamlarını sürdüren bu topluluklara verilen ad aynı zamanda Türkmen aşiretleri için de kullanılır.

Yörükler Orta Asya’dan İran’ın kuzey taraflarına oradan da Anadolu’nun fethi ile Anadolu’ya gelmiş Türklerdir. Anadolu’da ki yaşamlarında da törelerine sadık kalmış ve sıkı bir dayanışma içerisinde hayat mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Küçükbaş hayvanları besleyerek geçimlerini sağlamışlardır. Özellikle Akdeniz Bölgesinde yoğun bir nüfusa sahip olmakla birlikte zamanla Anadolu’ya hatta Balkanlar’a kadar yayılmışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu uzun yıllar boyu göçerleri yerleşik düzene geçmesi için baskılamıştır. Baskılara dayanamayan yörük obaları zamanla göçebe hayattan yerleşik haya geçtiklerinden yörük obalarının sayısı da gittikçe azalmıştır. Yerleşik düzene geçen oba fertleri bir yandan yeni hayatlarına intibak sürecinde doğal olarak sorunlar yaşamışlardır.

Yaşar Kemal’in destansı romanlarından üçüncüsü olan Binboğalar Efsanesi 1971 yılında Cem Yayınları tarafından basılmıştır. Yaşar Kemal bu, bilenler bilir; kahramanları, olay örgüsü, özgün betimlemesi ile yine bu destansı romanında da yapacağını yapmış. "Binboğalar Efsanesi" bir Türkmen- yörük efsanesi olmakla birlikte efsaneye göre sevenlerin kavuşmasına izin verilmeyince Toros Dağları öfkelenmiş, bin tane boğaya dönüşüp Çukurova'nın üzerine yürümüş olduğunu bir yerlerde okuduğumu anımsıyorum.

Bu romanında son yörük obası olan Karaçullu obasının Çukurova coğrafyasındaki yaşamlarını konu edinmiş, aynı zamanda konar-göçer yaşamın adeta yok oluşunu belgelemiş. Yaşam ki ne çetin koşullar ve törenin merkezinde, alışkanlıkların, vazgeçilmezlerin, sevdaların, düşmanlıkların harmanlandığı bir zor çizgi.

Güçlü olmanın ve zenginliğin vermiş olduğu haklılık(!) karşısında, yer yurt edinme amacının, ötelenmenin vermiş olduğu tedirginlik duygusu, umutların tükenişi ve çaresizliği ile adeta yörüklerle yaşıyorsunuz.

Toprağı sahiplenme mücadelesi: Kim ne zaman Çukurova’yı sahiplenmiştir, kimin hakkıdır Çukurova’da yaşam hakkı, konar-göçer olmak, onlara o topraklarda yaşama hakkı vermez mi? Yaşama hakkı tayini birilerinin tekelinde mi? Bu ne bencilce bir durum, kabul edilemez yok sayma çirkinliği. Dağ bastı parası nedir Allah aşkına! Yörüklere dünyayı neden dar ederler, söz konusu yörükler olunca sinekten yağ çıkarma çabasını anlamak da güç.

Cömert ve geniş Çukurova’nın, yörüklere dar edildiğini, yaşam hakkı tanınmadığını, törelerinin, inançlarının küçümsenmesini hazmedemiyorsunuz. Doğasını, insanlarını olayları o kadar güzel, anlatıyor ki Yaşar Kemal, sert bir zemine çarparak çın çın eden, otuz yıllık emeğin, umudun ürünü kılıç elinizde sanki. Bir çiçekli püren çalısını yanı başınızda hissediyorsunuz, börtü böceklerin cümbüşünde. Kurtun, çakalın, avcıların göz koyduğu kuyruğa sahip tilkinin indiği derenin debisi ile taşlara vurarak çıkardığı şırıtlısını duyarsınız adeta derinlerden.

Hızır ile İlyas’ın buluşmalarının gelenekseliğini, saygınlığını ve ona var olan inancı hepimiz biliriz. Güzel dileklerde bulunup, geç saatlere kadar dualarla 5’ini 6’sına bağlayan mayıs gecesini yörükler gibi bir çoğumuz yaşamıştırız mutlaka. Bunlar hiç de yabancı gelmiyor okuyunca.

Yaşar Kemal bu romanında yine o kadar ince sözler göndermiştir ki bize, etkisinde kalıyorsunuz mutlaka, sizi düşünmeye sevk ediyor. Dalıp düşünürken o güzel sözleri birkaç satırı hiç de anlamadan geçtiğinizin farkına varıyor, o satırları yeniden okuma gereği duyuyorsunuz. Bu sözlerin hiçbirini diğerinden ayıramayız, hepsi anlamlı, hepsi bir başka düşüncenin merkezi. Ancak bu kitaptaki en etkilendiğim ve alıntı olarak paylaştığım sözlerden birini buraya iliştiriyorum. #35963826

İyi okumalar.

Melih Cevdet Anday’ın güzel şiiriyle başlayan romana yapmaya çalıştığım incelemeyi ben de yine aynı şiirle bitireyim.


“Ağlar bu mezarlıkta yörükler her gece
Bıkıp iri yıldızları davar sanmaktan
Düşünür eski günleri . . . iskandan önce
Geride kalmanın hüznü yamanmış yaman.”
283 syf.
Ey koca Çukurova,
Dertli insanı aşık edersin, ağıtlar, türküler yaktırırsın, taşın toprağın altın olsa da kıymat mı bilirsin... Ne fayda!
...
Dilim döndüğünce, bir yerli köylünün ağzından Yörükleri ve de kitabı anlatayım.

Çukurova'nın altını üstünü, her dağını her taşını öğrendiğim annemden,

" Babamın ebesi derlerdi, bir Paşa Karısı varmış, adı Fatma'imiş. Ta bu Paşa karısının çocukluğu zamanlarında, Aydınlı Yörükleri buralara göçerlermiş Çukurova'dan yaylamaya, buradan da Kiraz, Obruk, Çatak yaylalarına...
Benim küçüklüğüm zamanlarında da gelirdi kızım aha şu gördüğün yazıya, yazı kapkara davar olurdu bir geldiler miydi. Develerinden korkar kuyuya suya gidemezdik bir koca olurlardı. İşte kızım bu babamın ebesi dediğim Paşa Karısı'nın da bir kardaşı, daha çocuğken bu Aydınlı Yörüklerine karışmış gitmiş neye gitmiş niye gitmiş bilen yok. Ne izini gören, ne sanını bilen, ne de bir arayan çıkmış, aradan yıllar yıllar geçmiş Paşa Karısı yaşlanmış epeyce... Yine bir yaz mevsiminde Aydınlı Yörüklerinin yaylak zamanında bir adam gelmiş evine, (dedemin şimdiki evi) vardan yoktan çok şeyler istemiş bulgur, yarma, setik, soğan, papates, pekmez, sarı kabağa varıncaya kadar. Paşa Karısı da Allah Rızası, adamın istediğini, elinde olduğunca vermiş.
Adam koymuş çuvala aldığını, sırtlamış, düşmüş yola evden aşağı, uzaklaşınca biraz, dönmüş arkasını bir izleyivermiş Sahancık dağının başını, Mıklı yollarını, Tekeç'in çamlarını, meşelerini... Paşa karısı evden ırak bunu görünce anlamış o adamın kardaşı olduğunu 'kardaşım' demiş yekinmiş ama yetişememiş ardından. Bir ağıt bir gözyaşı kalakalmış öylece... "

Daha nice nice yaşanmışlıklar, nice olaylar...

Annem çok anlatır bunu, her yaz Aydınlı Yörükleri gelip de konunca bizim ekin yerlerine, şimdilerde tabii deve yok, eşek yok, at yok, kara kıl çadırları yok. Eskilerden kalan bir tek at kadar büyük çoban köpekleri var. Onların yerine bir traktör bir römork öyle geliyorlar.
Eskiler anlatılınca yeniler gibi olmuyor benim gördüklerim gibi olmuyor daha ilginç geliyor daha güzel geliyor. Okudukça okuyayım dinledikçe dinleyeyim. Hele bir de bu kadar yazmışken, bizim köylerin bir Aşığı da vakti zamanında bir Yörük kızına sevdalanmış, sevda bu yol mu bilir yordam mı bilir. Almış sazını eline, vermiş sözünü ağzına söyleyivermiş bir türkü...

https://youtu.be/GyHpfqS_S_s

Kitap dedim adını yazmadım daha, Binboğalar Efsanesi de bir Yörükler kitabı, acısıyla tatlısıyla, Hıdırelleziyle, ve daha her şeyiyle bir Yaşar Kemal mükemmeli... Ta Horasan'dan gelip buralarda kök salan kültür, gelenek, görenek...

Bir de ithafım var buraya kadar okuyup gelenler için :)
Canım Hemşehrim, ben kadar Çukurova kokan, biricik Liliy'im (Liliyar) bu incelemem senin için...
283 syf.
·17 günde·8/10
“Benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İnsanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin.
"Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.
"Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar."
Diyor büyük usta, son nasihatlerinde… Ne zaman Yaşar Kemal romanı okusam betimlemelere hayran kalırım, ezilen insanları gözümde canlandırır, konuşma şivelerindeki üslubu sanki duyuyormuşum gibi hissederim. Anadolu’nun saf-temiz- insanını sıradan bir konuyla harmanlayarak ortaya yürek burkan hayatlar, ağıtlar çıkarır Yaşar Kemal. O, yok olan, yitirilip giden, yok edilen kültürleri anlatmıştır, Anadolu uygarlıklarının, halkların yaşamları şiirsel bir tarz ve vicdani bir hüzüne dönüştürür, konu olur onun romanlarına. Binboğalar Efsanesi de böyle bir hüznü, ayrılığı ve zorluğu anlatıyor, “hüzün” neredeyse bütün romanlarının temasıdır.

Toros eteklerinde Türkmen göçeberin yerleşik düzene geçmeleriyle ortaya çıkan güçlükleri, düş kırıklıklarını ve geçmiş yaşamlarına duydukları özlemi konu alır Binboğalar Efsanesi.
Osmanlı İmparatorluğu binlerce yıldır konar göçer yaşayan Yörükleri yerleşik hayata geçirmek için çeşitli baskılar uygulamıştır. Yörük topluluklarının, yüzyılları kapsayan doğayla kurmuş olduğu etkileşimin bir anda kendi doğasının dışındaki güçler tarafından belirlenmeye çalışılması acı dolu olayların yaşanmasına neden olur. Ve bunun sonucu olarak 20.yy gelindiğinde geriye sadece birkaç yörük obası göçer olarak kalmıştır. Yörükler, yayladan düze inmişler, konmak için bir düzlük aramaktadırlar. Nereye gitseler insanlar tarafından hakir görülmüşler, saldırıya uğramışlardır.
Bütün bu olayların çevresinde Horasanlı Demirci Haydar Usta’nın çareler araması, torunu Kerem ve Yörük güzeli Ceren’in başından geçenler anlatılır.
Haydar Usta bir ayrılığın ve yakıcı özlemin duygusunu kitap boyunca okuyucuda hissettirir.
Aladağ Yörüğünün ölümü, varolduğu topraklardan ayrılmaya zorlanmasıdır. Hep bir sürgün göçü ve yer edinme telaşı mezarlarına dek yansır: “Yörüklerin mezarları vardır da mezarlıkları yoktur. Yolda belde, kim nerede ölürse, öldüğü yere gömüverirler…”
Yörüklerin Çukurova’daki mücadelesi yıllarca sürer. Yerleşmek için mücadele verenlere, sürülenlere, kurulu devletin bakış açısı Yörükler için kavga, ölüm, mal kaybı olur, yörükler gün geçtikçe zulüm sivrildikçe çadırlarını kuracak bir toprağın yakıcı özlemini taşır dururlar. Yurtları olmayan Obanın hüzünlü türküsü gibi destansı anlatısıyla…
Binboğalar Efsanesi bir Yörük efsanesidir. Efsaneye göre sevenlerin kavuşmasına izin vermeyenlere öfkelenen Toros dağlarının bin tane boğaya dönüşüp Çukurova’nın üzerine yürümesidir. Konacak bir yer hayali ve istekleri, insanların çeşitli efsanelere yönelmesini sağlamış; yıldızların birleşmesi anında söyenilen bir dileğin kabul olunduğuna inanılmıştır. Yaşar Kemal’in çeşitli efsaneleri usta diliyle anlatısı gerçekten saygıya değer.
Binboğalar Efsanesi’ni bitirirken, Üç Anadolu Efsanesini, son olarak da İnce Memed serisini okuyup noktalayacağım.
304 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Yaşar Kemal, Binboğalar efsanesi..
Aslında benim yaşar Kemal için söyleyecek çok bir şeyim kalmadı, daha önce okuduğum kitaplarında yeterince anlattım sanırım duygularımı.
O yüzden genel olarak kitaptan bahsedicem, elimden geldiği kadar kitabın konusuna çok girmemeye , yeni deyimle spoiler vermemeye çalışacağım(hiç sevmiyorum böyle yabancı kelimeleri kullanmayı ama işte neyse).
Kitap genel olarak konar göçer yaşamın tarihsel süreçlerinden bahsediyor. Tabi tarih kitabı gibi değil daha çok efsaneleştirerek anlatılıyor bu süreçler.
Osmanlı döneminde iskan politikasına karşı çıkan yerleşmeyi reddeden Türkmenlerin(yörüklerin), Osmanlı ile olan savaşından başlayan cumhuriyetin kuruluşu, İnönü dönemine kadar devam eden, konar göçer olarak yaşama savaşları...
Tabii ki bu savaşın kazananı yörükler olmayacak da, bu kadar acı çekmelerinin, işkence görmelerinin hesabını kim kimden soracak. Zaten onlara bu acıları çektirenlerde bir zamanlar kendileri gibi olan yörükler değil mi?
Aslında bizler birbirimize eziyet etmeye bayılıyoruz, bir zamanlar yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen insanlar en çok canımız yakıyor ya da biz onların canını yakıyoruz. Düzen bozuk, insanlar paraya tapıyor, dostluk kardeşlik çoktan uzaklara göçüp gitmiş...
Her duyguyu öyle güzel işliyor ki yaşar KEMAL.
kitabın belirli bir kısmından sonra sürekli ya bu Çukurova ne illet bir memleket deyip durdum gerçekten.
Kitabın belirgin bir karakteri var mı dersen bence yok, diğer kitaplarına göre bu kitapta belirgin sürekli öne çıkan net bir karakter seçemedim.
Çünkü işlediği her karakter çok ama çok derin olmuştu. Düşünüyorum şu an hepsi neredeyse ana karakter niteliğinde benim için.
Akışı bence biraz yavaştı diğer eserlerine göre, yani ince Memed'le kıyaslayınca bu kitap biraz daha yavaş ilerledi ama ince memed benim favorim olduğu içinde bana öyle gelmiş olabilir.
En çok güvendiğim karakterlerden birinin de son 10 sayfada beni bu şekilde hayal kırıklığına uğratması şaşırtıcı oldu gerçekten. Her kitabında farklı cümlelerle ifade ettiği insanoğlu çiğ süt emmiştir lafını net olarak karaktere geçirmiş yaa helal olsun.
Kitabın sonuna gelince benim için hüsran oldu çünkü mutlu son isterdim ama hayatın yansıması olan bir kitapta ne mümkün. Yaşar Kemal'in kitaplarını bitirme şeklini aslında başka bir yazar yapsa eminim sevmem ama bu ona ayrı bir güzellik katıyor. Kendimi bir kara delikte gibi hissediyorum uzun lafın kısası yaşar kemal okurken. Nereye gittiğimi nerde olduğumu ne düşündüğümü bilmiyorum. Etkisinden de çıkamıyorum ama okumayı da bırakamıyorum. Mazoşiştlik mi var acaba bende biraz, okuyunca üzüleceğimi biliyorum ama okumaktan vazgeçemiyorum:)
Neyse Yine çenem düştü, Okumak isteyen herkese keyifli okumalar diliyorum şimdiden:)))
304 syf.
·3 günde·Beğendi·6/10
Yaşar Kemal ustanın bölge kültürünü aktarmadaki becerisi okuyucuya keyf veriyor. Yaşar Kemal Avrupalı, Amerikalı veya Rus olsaydı, hemen hemen bütün eserleri Nobel alırdı diye düşünüyorum. Okuyun, okutun.
283 syf.
·3 günde·Beğendi·7/10
Yayla zamanı bitip kış mevsimi yaklaştığı vakit, Yörükler aşağılara inerek konacak yer ararlar fakat vicdanlarını para, mal, şöhret uğrunda kaybeden insanların zulümlerine uğrayarak canlarını koruma derdine düşüp oradan oraya savrulurlar.
Romanda, yerleşik düzene geçmek istemeyen Türkmenler ile yerleşik hayata geçmiş olan insanlar arasında, toprak kavgalarıyla başlayan toplumsal bir çatışma gözler önüne serilmiştir.
Bir Hıdrellez günü bütün obanın tek dileği Hızır' ı görerek konacak bir toprak istemektir fakat dileklerini Hızır'a söylemek için birbirlerinden ayrıldıklarında obanın isteğini unutarak kendi arzularını düşünmeye başlarlar. Böyle başlayan macera Yörüklerin toprak arayışıyla ve çektikleri sıkıntılarıyla devam eder.
Bu kitapta Türkmenlerin yerleşik hayata geçerek çeşitli sebeplerle yitirdikleri gelenek ve göreneklerini, vicdanı solmamış insanlığı, masumluğu Yörüklerde görerek adeta benliğini yitirmiş insanların duyduğu azabı yaşıyoruz.
Herkese keyifli okumalar dilerim.
283 syf.
Yörüklerin hayatını ve karşılaştıkları zorlukları anlatan, her şeye rağmen ayakta durma ve hayatta kalma çabalarını çok güzel ifade eden bir kitap. Yazları yaylara çekilip, kış olunca Çukurova'ya inen, ancak Çukurova'daki köylüler tarafından istenmeyen ve her geldiklerinde toprak parası adı altında, herkesin sahibi olduğunu iddia ettikleri topraklar için beylere para vermek zorunda kalan, paraları azalınca da, tekrar başka yere göç eden yörüklerin yürek burkan hikayesi diyebilirim. En ilginç nokta da, İlyas ve Hızır'ın birleştiğine inanılan Hıdırellez gecesi, tüm obanın ayakta olması ve her birinin aslında birbirlerine, kışları ve yazları rahatlıkla konaklayabilecekleri toprak isteyeceklerini söylemelerine rağmen, çoğunun farklı dileklerde bulunması... Hıdırellez gecesi nehirin donduğu, gökyüzünde iki büyük ışık saçan yıldızın çarpışarak birleştiği anda dilek dilendiğinde kabul edileceğine inanıp, bu olayı gördüklerini iddia ederek, içlerinden en iyi olduklarını düşündükleri kişiyi dilek dilemeye gönderip, kendilerinin de sabırsızlıkla bekledikleri anlar çok güzel anlatılmış. Yörüklerin çektikleri, yaşam tarzları, aile yaşantıları, hayatları çok güzel anlatılmış ve kötü karakterlerin tasvirleri de çok iyi yapılmış. Bence okunması gereken kitaplardan. Bazı yerler var ki, defalarca okutuyor.
283 syf.
·8 günde·Beğendi·7/10
Aslında yörüklerin bitişini, bitirilişini, bununla birlikte bir çağında kapandığını gösteren, bizi ve geldiğimiz noktayı acınası bir şekilde anlatan, Cumhuriyet döneminden sonra çıkarılan iskan kanunuyla beraber yerleşik hayatta zorlanan ve ayrıca yerleşecek bir parça toprak dahi bulamayan dahası kendilerine toprak da verilmeyen, gözü doymaz ağa kısmını sert, güçlü ve acımasız bir şekilde anlatan belki de gerçekten yaşanmış bir Anadolu hikayesidir.
...
Ağlar bu mezarlıkta yörükler her gece,
Bıkıp iri yıldızları davar sanmaktan,
Düşünür eski günleri... iskandan önce,
Geride kalmanın hüznü yamanmış yaman.
283 syf.
·Puan vermedi
Kitapta zenginlikleri yaşayışlarıyla dillere destan yörüklerin iskanla beraber başlayan çileli günleri anlatılıyor. İskandan önce her yere diledikleri gibi yerleşen yörükler iskan çıkınca basacak tek karış toprak bulamaz bunu üzerine çare aramaya başlar olmadık insanlarla işbirliği yapıp büyük kayıplar verirler. Sonunda kime dayanacağını şaşıran çilekeşlerimiz umudu Hıdırellez şenliklerinde tutacakları dileklere bağlarlar ve yörükteki her bireyin o seneki şenlikte toprak istemesini söylerler herkes bunu kabul eder ama gerçekten dileyecekler mi orası bilinmez. Kitap benim için biraz yavaş ilerledi çünkü okuduğum sırada : 'Ah ne olacak şu yörüklerin hali ' deyip aciz bir okuyucu olarak çözüm yolları aradım. Ayrıca kitapta yörüklerin yaşayışları çadırları bu çadırları nasıl dizayn ettikleri hakkında da bilgiler verilmiş ve bu bilgiler kitaba ayrı bir güzellik katmış . Keyifle okuduğum - her ne kadar yörüklerin hazin sonundan büyük esef duymuş olsam da- bir Yaşar Kemal klasiği idi. Okumayı düşünen arkadaşlara keyifli okumalar dilerim.
283 syf.
·18 günde·Beğendi·10/10
Yoğun olarak Selçuklular döneminde Anadolu'ya gelen Yörüklerin yerleşik hayata geçebilmesi oldukça uzun bir zaman almıştır. Yörükler son olarak 1865 yıllında, Derviş Paşa komutasındaki Osmanlı Fırka-i Islâhiyye ordusunun baskısıyla yerleşik hayata geçmeye zorlanmıştır. Türkmen Beyleri orduyla kavgaya tutuşmuş, çok kan akmış, çok can yitip gitmiştir.

Osmanlı'da 1683'ten sonraki dönemde, yapılmakta olan seferler nedeniyle taşrada bulunan idarecilerin büyük çoğunluğunun sefere gitmiş olmasına bağlı olarak, ortaya çıkan otorite boşluğu, Anadolu’nun birçok bölgesinde karmaşanın, eşkıyalık olaylarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ortaya çıkan aşiret kavgaları, karmaşa, eşkıyalık olaylarının en önemli unsurlarının arasında konar ve göçer olarak yaşayan Yörük aşiretleri vardır.

Çukurova bölgesinde yaşayan konar ve göçer aşiretler, bölgenin iklim özellikleri ile birlikte, sahip oldukları hayvanlarına otlak bulmak amacıyla, yaz mevsimlerinde yaylaya giderler. Yaylaya gidiş ve gelişler sırasında bu aşiretlerin mensupları, yolları üzerinde bulunan yerlerdeki yerleşik halkın köyleri ve arazilerine zarar vermekteydiler. Genellikle ekili arazileri hayvanlarına otlatan bu aşiretlerin mensupları, bazı dönemlerde ise, adam öldürme, mal gaspı ile kadın ve kız kaçırma olaylarına da neden olmaktaydılar. Osmanlı bu durumu devletin varlığını ve yerleşik hayatın esası olan can ve mal güvenliğini tehdit eder bir hal olarak görmüştür.

Bu aşiretlerin devlete vergi ödememesi, asker vermemesi gibi durumlarda söz konusudur. Osmanlı'nın ekonomik durumu ve asker ihtiyacı gibi durumlar da bu aşiretlerin düzenini sağlamak amacıyla zorunlu iskânlarına sebep olmuştur. Osmanlı bu iskân faaliyetleriyle her zaman için siyasi, iktisadi, askeri, sosyal vs. alanlarda hep bir çıkar, bir fayda ummuştur.

Devlet idaresine karşı itaatsiz davranan ve eşkıyalık olaylarına karışan aşiret mensuplarına karşı yürütülen askerî faaliyetlerin sıklığına rağmen, Yörüklerin, tam olarak itaat altına alınması mümkün olmamıştır. Yapılan askerî harekatların sonucunda, dağlık bölgelere kaçarak buralara sığınan aşiret mensupları, kaçacak yerleri kalmadığı zaman, affedilmelerini talep etmişler ve çoğunlukla da affedilmişlerdir. Ayrıca yaylak-kışlak hayatı yaşayan Yörükler bu yaşam tarzlarından ötürü yerleşik hayatı bir türlü benimseyememişler ve yerleşik hayata adapte olamamışlardır.

Bu Yörük aşiretleri yıllarca hem birbirleriyle, hem de başları sıkışınca birlik olup devlete karşı mücadele etmiş, kavga etmiş ve çatışmışlardır.

Nitekim dünya ne Osmanlı Paşalarına, ne de Türkmen Yörük Beylerine kalmıştır. Geçip giden seneler nice yiğitleri alıp gitti. Nice geleneği, adeti, töreyi, güzelliği unutturdu. Derviş Paşa'nın zalimliği, Mürsel Bey'in Kozanoğlu'nun yiğitliği, Demirciler Piri Yörük kocası bu ocağın son ustası Haydar Usta'nın yaptığı göz kamaştıran kılıçları, güzellikleriyle dillere destan olan burnu hırızmalı Yörük kızları ve Ceren, ünü İran'dan Turan'a, Umur'dan Şam'a ulaşmış Türkmen destanları, Türkmen Ozanları, Yörük kilimleri, Yörük Ağaları, kolunda şahin gezdirip kuş avlayan Yörük çocukları ve Kerem, küsüp dağlara yaslanan Yörük gençleri ve Halil senelerdir dilden dile, kulaktan kulağa, nesilden nesile anlatılır durur.

Son olarak kitaptan uzunca bir alıntı ekliyor, sizi Yaşar Kemal'in eşsiz üslubuyla baş başa bırakıyor, iyi okumalar diliyorum.

"Kalktık Horasandan sökün eyledik. Parlar omuzumuzda uzun şelfeler. Kurt sürüleri gibi dağıldık dünyaya, yayıldık mağrıptan maşrıka dek. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımızı Sind suyuna, Nil suyuna sürdük. Memleketler, kaleler, şehirler aldık, devletler kurduk. Harran ovasına, Mezopotamyaya, Arabistan çölüne, Anadoluya, Kafkas dağlarına, geniş Rus bozkırlarına, on bin, yüz bin kara çadırla kartallar gibi indik. Uzun, yedi direkli, keçi kılından kara çadırlarımız… Her birinin içi insan hünerinin en büyük, en güzel, en ince renkleri, nakışlarıyla işlenmişti. Ya şelfelerimiz, ya kılıçlarımız, hançerlerimiz, fildişi sapları altın işleme tüfeklerimiz, dibeklerimiz ,hırızma, gerdanlık, tepeliklerimiz, kilim, keçe, çullarımız… Harran ovasında binlerce kişi ceylanlara karışıp semah döndük. Ulu şahinler gibi. Şölenler tuttuk, kutsal cemler büyüttük… Ulu denizlerden ulu denizlere dalgalarca çalkalandık. O kıyıdan bu kıyıya vurduk. Kaleler, şehirler, memleketler, ırklar, soylar karşımızda boyun eğdi. Tutsak kıldık bir çağı. Çok şey yaptık insanoğluna. Ama onları hiçbir zaman aşağılamadık, insanları aşağılamak geleneğimizde yoktu. Yoksula, yetime, düşmüşe, kadına, hangi soydan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun dokunmadık, saygıda kusur etmedik. Dost olsun, düşman olsun onları bizim düşkünümüzden, yaşlımızdan, çocuğumuzdan, kadınımızdan ayırt etmedik. Elaman demişin kılına dokunmadık. Kalın, işlemeli, türlü damgalı yurtlar yaptık keçelerden, sıcak sağlam. Hiçbir saray böylesine bu yurtlar gibi görkemli olamazdı. Dünyanın üstünde konduk kalktık, özgür, tutsak, yenilmiş, yenmiş… Yüzyıllar geçti, parça parça bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu. Ulu dağlara, sulara, topraklara, ovalara, ülkelere ad verip, damgamızı bastık. Anadoluda karşımıza çıktı Kayseri dağı, Ağrı, Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo dağı… Vardık Anadoluda da karşımıza çıktı Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Seyhan, Ceyhan suyu… Anadolu ovası, Tuz gölü, kehribar sarısı üzümleriyle Ege ovaları… Ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına damgamızı bastık. Her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk. Unutulmasın, bir ulu toprakta, soyumuz boy versin diye… Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan. Düşürdüler bizi halden hallere… Anadolu’nun taşıyla toprağıyla akan suyu, esen yeliyle, binlerce yıldan bu yana işlenmiş, gelişmiş, yeşermiş, boy atmış kervansarayları, sarayları, tapınakları, ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, görgüsü, bilgisiyle bir olduk kaynaştık. Etle kemik gibi… Yağmurla toprak gibi… Her bölüğümüz bir ilde, bir ülkede, bir toprak parçasında kaldı… Çadırımızın her bir parçası bir yerde unutuldu, bir toprakta çürüdü. Gür, sonsuz, ulu, kaynayan bir su gibi bir kökten çıktık. Göz göz olduk… Dağıldık, ufaldık, azala azala tükendik, bittik. Artık türkülerimiz belki de hiç söylenmeyecek, semahlarımız dönülmeyecek, dostlar, canlar, erenler bir yürek olamayacak. Ay gün bizim baktığımız gibi doğmayacak, batmayacak. Usumuz, geleneğimiz, göreneğimiz, ağacın tomurcuklanması, yelin esmesi, insanın doğması, büyümesi, ölmesi üstüne düşüncelerimiz, duygularımız, bilinmeyecek, anılmayacak. Çiçeğin açması, kaplanın heykirmesi, yağmurun yağması üstüne, toprağın yeşermesi, bir kartalın yumurtlaması, bir tor şahinin, uzun boyunlu tor atların alıştırılması, dünyaya, her yaratığa sevgimiz, dostluğumuz, onlardan bir parça olma gücünün harikulade sağlamlığı hiç bilinmeyecek, namımız insan soylarınca söylenmeyecek. Birdenbire değil, binlerce yıldan bu yana azala azala, ufalana, küçüle, her toprakta bir parçamızı bırakarak tükendik… Bir aydınlık su gibi bu toprağın üstünden aktık. Geldik Anadoluda da karşımıza çıktı Kayseri dağı. Ulu, temiz, alımlı, yakışıklı, ışığa batmış. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımız… Harran ovasında, Mezopotamyada yüz bin ulu kartal konmuş gibi kıl kara çadırlarımız. Binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte semah tuttuk üç gün üç gece, kırk gün, kırk gece…"
(sf.263)
Herkes göremez yavrum.Yalnız günahsızlar, iyilikseverler görür onları.Kötü insanlara, kuşlara, arılara, insanlara zulüm yapanlara gözükmez onlar.Sana gözükür yavrum.Belki bana da...
“…Neden aşağılıyorlar insanlar böyle biribirlerini? Neden, neden, neden? Biribirlerini aşağılamaya can atıyorlar, deli divane oluyorlar… Onların onurlarını kırmak, onları küçültmek, kötülemek için neler yapıyorlardır, neler! Bir başkasını aşağılayan insan önce kendisini aşağılamıyor mu? Bunun kimse farkında değil mi? Ağacı, kuşu, akarsuyu, börtü böceği, yerdeki karıncayı, en alçak insanı kutsayan, yücelten, güzelleştiren insan güzelleşir, öyle değil mi? Niçin insanlar azıcık akıllı, azıcık daha güçlü değiller?…”
"Türkmenin kadınları bu dibeklerde kahve döverken, dibek seslerinden dünyanın en nazlı türkülerini yaparlardı..."
Yaşar Kemal
Yapı Kredi Yayınları Mayıs 2017 (PDF)

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Binboğalar Efsanesi
Baskı tarihi:
Şubat 1996
Sayfa sayısı:
271
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Adam Yayınları
Baskılar:
Binboğalar Efsanesi
Binboğalar Efsanesi
Binboğalar Efsanesi
Yüzyıllarca yerleşik düzene geçmemek için direnen Türkmenler'in romanı Binboğalar Efsanesi Hıdrellez şenliklerinde, göçerlerin kış için sığınacak topraklar bulma dilekleriyle başlar. Ancak, kış onlar için bir yok oluş öyküsüne dönüşecektir. Yörüklerin yok oluşuna yakılmış bir ağıt.
"Yaşar Kemal bir kültürün nasıl yittiğini Binboğalar Efsanesi ile sarsıcı bir biçimde betimledi." - Allan Sandström, Wasterbottes Kurriren, (İsveç) "Yaşar Kemal'in yazdıkları, bu evrenin çöküşünü, ondokuzuncu yüzyılda başlatılan ve yirminci yüzyılda ansızın piyasa ekonomisine geçilmesiyle sonuçları şaşırtıcı boyuta ulaşan zorunlu yerleşik yaşamın getirdiği tarihsel çöküşü anlatır." - Jean-Pierre Deleage, (Fransa) ''Yaşar Kemal'in görkemli, şiirsel, aynı zamanda modern anlatım tarzı sonsuz sürükleyici...O, kazancakis ve Neruda gibi klasik 'büyük tarz'ı yüceltti.''- Majbritt Sjödin -Hans Artberg, Folket, (İsveç)''Zengin bir geleneğin hüzünlü, yavaş masalı..''- Daily Telegraph, (İngiltere)''İnsanı canlandıracak basitlikte, güzel, ahlaki bir öykü..''-Birmingham Post, (İngiltere)

Kitabı okuyanlar 1.215 okur

  • Reşit Öztürk
  • Selin

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları