Meyhane'den sonra okuduğum ikinci Zola romanı. Önceden eleştiri tarzında Suçluyorum adlı eserini de okumuştum. Natüralist, sosyalist, komünist diye nitelendirilen Zola'nın kaleminin gerçekten kuvvetli olduğunu söylemeliyim. Bunu, okuduğum üç eserinde de gördüm. Natüralizm'in "yola tutulan ayna" olduğunu düşünürsek Zola'nın romanlarındaki betimlemelerinin gücü buradan geliyor diyebiliriz. Örneğin Zola, bu romanı yazmadan önce Anzin madenlerine giderek günlerce gözlem yapmış, işçilerin yemeklerinden havasızlığına kadar her şeyi not etmiş. Germinal'de madende çalışanların, Catherine'nin kadın oluşundan dolayı yaşadığı zorlukların, kimi ölen kimi sakat kalan yedi çocuk sahibi anne Maheude'un çilelerini, karısının yeğeniyle yattığını öğrenen Bay Hannebau'nun yaşadığı acıyı okurken iliklerime kadar ben de onlarla aynı acıyı, sefaleti, çaresizliği, hayal kırıklığını hissettim. O satırları okudukça acının, sefaletin, yokluğun, zor hayatların renginin olmadığı ve tüm bunların evrensel olduğunu düşündüm ("Gözyaşlarının rengi yoktur."). 'Tarih boyu zorluk çekmiş millet' savındansa 'tarih boyunca zorluk çeken insanlık' savını tercih ederim; acıyı bireyselleştirmek yerine evrensel anlamda hissetmenin bizi daha da insan yapacağına inanıyorum; hangi millet uğramış olursa olsun ayrım yapmadan her türlü zorbalığa, zalimliğe, savaşa karşı çıkmalıyız.
Zola bu eserinde madde ve mana dengesizliği, şehvet düşkünlüğü, liderliğin yanlış anlaşılması, halkın bilinçsizliği, sermaye ve bu sermayeyi elinde bulunduranların vurdumduymazlığı, din ve siyaset, gerçeği sorgulama, sosyal hayat gibi kavram ve yaklaşımları eleştiriyor. Eseri gözümde kılan yönlerden birinin de bu olduğunu düşünüyorum. Suç sadece halkta veya sermayede değil, her kesimde. Ama suçun büyüğü kanımca halkta çünkü ya bedel