Kitap boyunca Machiavelli, ideal bir hükümdar profili çizmez; bunun yerine iktidarı ele geçirmek, korumak ve kaybetmemek için hangi yolların gerçekten işe yaradığını anlatır. Merhamet, adalet ve erdem gibi kavramları mutlak değerler olarak değil, gerektiğinde bir kenara bırakılabilecek araçlar olarak ele alır. Onun için belirleyici olan niyet değil, sonuçtur. Bu yaklaşım, Prens’i ahlâk öğreten bir metinden çok, iktidarın çıplak anatomisini çıkaran bir kitap hâline getirir.
Machiavelli’nin dili serttir ama samimidir. Okuru teselli etmeye ya da ikna etmeye çalışmaz; olanı olduğu gibi söyler. Bu yüzden de çoğu insan Machiavelli’yi sevmez. Fazla acımasız, fazla gerçekçi, fazla dürüst bulunur. Ancak tam da bu nedenle ben Machiavelli’yi seviyorum. Çünkü süslenmiş idealler yerine, rahatsız edici doğrularla konuşur. Yumuşatmaz, saklamaz, arkasını toplamaz.
Kitapta dikkat çeken noktalardan biri de Machiavelli’nin Türklerden ve Osmanlı yönetim anlayışından bahsetmesidir. Bunu küçümseyici bir yerden değil; aksine güçlü, merkeziyetçi ve çözülmesi zor bir devlet yapısı olarak ele alır. Türkleri örnek verirken kurduğu cümleler, dönemin Avrupa merkezli bakış açısı düşünüldüğünde oldukça dikkat çekicidir ve metne tarihsel açıdan ayrı bir derinlik katar.
Machiavelli, sevilmek mi yoksa korkulmak mı daha güvenlidir sorusuna tereddütsüz cevap verir: korkulmak. Çünkü sevgi geçici olabilir; ama korku daha kalıcıdır. Bu düşünce okuru rahatsız eder. Ancak Prens tam da bu rahatsızlık üzerinden çalışır; okuru kendi ahlâk sınırlarıyla yüzleştirir.
Sonuç olarak Prens, okurunu rahatlatan bir kitap değildir. Ama dürüsttür. Gücü anlamak isteyen, siyasetin arka planına bakmaya cesaret eden herkes için hâlâ güçlü ve düşündürücü bir metindir. Machiavelli’yi sevmek zorunda değilsiniz; ama onu