Stefan Zweig, bu eserde Yahudilere yapılan zulmün gölgesinde kalmış bir adamın, yalnızlıktan korkup sığındığı bir satranç kitabına olan tutkusunu anlatıyor. Kitapta bu duyguyu hüzünlü bir şekilde yaşıyorsunuz, ama inanın filmde daha çok yaşıyorsunuz. Bir kitabı okumadan önce filminin izlenmesinden yanayım. Çünkü kitapları yaşıyoruz, ama filmdeki bölümler ile onu yaşamak çok daha farklı...
Şah mat c1, d2; kulaklarınızda çınlıyor. Çünkü karakter, o ufacık kitap ile öyle bir bağ kurmuş ki kıyamıyorsunuz.
Hiçbir zaman kötülükten yana olmadım. İnsanların dili, dini, ırkı, onların zulme ve şiddete mağruz kalmasını gerektirmiyor. Dönem dönem fırsat buldukça insanlar birbirlerine dayanılması güç şeyler yapıyor. Keşke insanlar kardeşçe yaşamayı becerebilse.
Satranç bir strateji oyunu; kendini kaybedersen, şahını kaybeden bir satranç oyuncusu gibi boynu bükük kalırsın.
Kitabı da okuyun, filmi de izleyin. Çünkü gerçekten başarılı ve üzücü de olsa kitabı yaşatıyor.
Sadece merak ettiğim bir şey var: Zweig, aynı zulmü şu anda kendi insanlarının başka insanlara bin misli şeklinde yaptığını bilse, mezarında ters döner miydi? Çünkü bu kitabı yazdıktan sonra eşiyle bu durumlara dayanamayıp intihar etti. Bu hayatta bize verilen canı Allah verdi, Allah alır. Bunun haricinde insanların birbirlerini öldürmesini kabul edemiyorum.
Bu kitap, yazarın okuduğum ikinci kitabı. Kısa bile olsa bize her duyguyu yaşatıyor. Hayat bir satranç oyunu gibidir. Siz şahınızı hiçbir zaman kaybetmeyin ve hiç bir kötüye boyun eğmeyin. Bir cümle de olsa fikrinizi merak ediyorum. Keyifli okumalar.