Psikolojik siddetin kusursuzluğunu ve insan beynininin neler ile mücadele edebileceğini anlatan kısa ama bir o kadar da etkili olan bu kitap sayesinde Stafan Zwang ile tanışmis oldum.
Hiçliğin kara bir delik gibi olduğunu, o hiclikte kağıt üzerinde yazılı harfleri görmenin olağanüstü heyecanını anlattığında siz onun içinde bulunduğu durumu hissediyorsunuz. Ve durup düşünüyorsunuz; harflerin ve onların yazılı olduğu kağıt parcasinin kıymetini.
Polis -yargic sorgulamalarinın fiziksel olmasa bile psikolojik işkence altında nasıl yapıldığını ve bu yontemin diğerine göre daha etkili olduğunu anlıyoruz. Sorgulanmaya giderken geçtiği koridorlar, uzun bekleyişler, suçlayıcı sorular. .. ve hiçliğin otel odasi
Ayrıca Kitabı daha önce okumuştum. Okan Bayülgen'in seslendirmesiyle bir kere de dinledim. Sesli kitap'ta dinlemenizi de ayrıca tavsiye ederim. Bayülgen seslendirmesiyle farklı duyguları güzel yansıtmış.
Kitabı bir kaç saat içinde okudum. Güzel bir hikaye bir satranç dünya şampiyonu ve onu yenen bir eski hapishane mahkumunun hikayesi. Ama neden bu kadar popüler olduğunu anlayabilmiş değilim.
“O kitap tutunacak tek dalıydı” ve sonra satranç ustası oldu..İlgiyle okunacak bir kitap.Stefan Zweig’in muhteşem eserlerinden. #hayaldünyanaaçılankapıkitaptır
Satranç oyunu bilenlerin okumasını, bilmeyenlerin ise öğrendikten sonra okuduklarında daha fazla lezzet alacaklarına inandığım muhteşem bir eser. Şiddetle öneririm...
Fakat güzel delirdik!
Yazarin basarisi ,satranc gibi derinlemesine olan zeka oyununu yine derinlemesine belki de sayfalara sigmicak Nazizim ile bagdastirip incecik bir öyküyle yazıya dökmesidir. Sürükleyici olmasinin yaninda pskolojik belirlemelerimdeki anlatimi kitabi bir cirpida bitirmenizi sagliyor. Oyku icnde oyku olmasi sonra iki oykunun cakismasi ve sonuca ulastiginiz da, "ben ne okudum!" etkisi..
Gece yarısı New York’tan kalkıp Buenos
Aires’e gidecek olan büyük yolcu vapurunda basliyor oykumuz ve yine o gemide sonlaniyor.
Kitap bir Satranç oyununun hikayesinden çok, kendini bulmaya çalışan bir adamın hikayesini anlatıyor. Hikaye gemi yolculuğu sırasında bir oyunla başlıyor. Basit bir teklif ile başlayan oyun bir hırsa dönüşüyor. Kitapta Satranç oyunu hakkında bir çok çarpıcı mesaj da mevcut. Kitabın üslubu akıcı ve güzeldi, ben çok beğendim. Kısa olduğu için de kolaylıkla okunabilir. Kısa ama tadı damakta kalan kitaplardan. Tavsiye ederim, iyi okumalar.
Küçükken dedem satranç oynamayı öğretirken, beni defalarca ve defalarca yendi, hırs yapıp onu yenecek istek ben de yoktu ve ben de satrancı bıraktım hikaye buraya kadar dksjsjsjsjs ama arada kıskanmıyorum desem yalan olur. Bi ara Japon satrancı oynuyordum o da fena değildi son zamanlarda pandeminin de verdiği etkiyle popülerisi arttı ve tekrar diziler kitaplar yazıldı ama satranç çok eskiye dayanan bi oyun. Ben damanın değerlenmesini bekliyorum. Yolculukta okudum. Yani o kadar laf ediyorum Stefan’a ama o olmasaydı yolculuklarda ne okuyacaktım bilemiyorum tekrardan teşekkürler
Nasıl anlatmalıyım? Okumayı duru bir su kenarında, tahta bir masanın başında yazarlarla buluşmaya benzetirim derim ya hep; işte Stefan Sweig o masanın başına geldi, tuttu omuzlarımdan beni sarstıkça sarstı, sarstıkça sarstı. Bir heyecan, bir sabırsızlanma; kitabın sonuna yaklaştıkça içim içime sığmadı. Acaba neler olacaktı? İyi ki dedim yalnızca 85 sayfa. Ya 500 sayfa olsaydı?
Olay örgüsünün verdiği heyecan bir yana, beni asıl evrenine çeken şey Dr. B. Ve Nazi döneminde yaşadıkları. Kaba, kültürsüz, yalnızca paraya önem veren Satranç ustası Czentoviç’e hiç mi hiç değinmeye niyetim yok. Karakterlerin simgeledikleri şeylere, Nazi rejiminin temellerine, yazılanların yazarın hayatı ile ilişkisine girmeye de niyetim yok.
Avukat Dr. B nazi rejimi tarafından tutuklanır ve sorgulanmak üzere aylarca alıkoyulur. Diğer tutuklular gibi nazi kampına gönderilmez fakat kendisininde deyimiyle, kendini daha büyük bir işkence bekler: hiçliğe mahkum edilmek.
Kalemin, kağıdın, kitabın, yatağı dışında hiçbir şeyin olmadığı bir otel odasında düşünceleri ile baş başa bırakılır Dr. B. İşte şimdi düşüncelerinin hapishanesindedir ve belki de işkencelerin en ağırı sayılabilecek psikolojik şiddet başlar onun için.
Düşüncelerinizin içine hapsolmak esaretlerin en büyüğüdür, özgür gökyüzünün altında alabildiğine koşabilseniz bile. Hele yazamamak, hele suskunluğun esiri olmak… Kimisi bunu kalabalığın içinde yaşar, kimisi bir hapishanede, kimisi bir ilişkinin içinde. Dr. B.ninki dışardan gayet iyi görünen bir otel odasında olmuştu. Hatta muhtemelen nazi kampından birileri onu görse; haline şükret bak biz neler çekiyoruz derdi. İşte tam da bu noktada çok farklı bir bakış açısı getiriyor olaya Dr. B. Esaretin belki en çetinini; dokunamadığımız, söküp atamadığımız, elimizle alıp görmeyeceğimiz başka
SatrançStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2020279,1bin okunma
Kitap, anlatıcının dünyaca ünlü bir satranç şampiyonunun hikayesini anlatması ile başlıyor.
“Yolcu gemisinde satranç şampiyonu Mirko Czentovic var!”
Aslında olay örgüsünün bu karakter üzerine kurgulanacağı düşünülse de asıl kurgu, Czentovic’e karşı satranç oynayan yarım düzine adama dahil olup, inanılmaz taktikler vererek beraberlik duygusunu tattıran Dr. B ile şekilleniyor.
Bu beraberliği kendine yediremeyen Czentovic aniden çıkan bu Bey’e bir rövanş teklif ediyor. Hikayenin bundan sonraki kısmında anlatıcının Dr. B’ yi ikna çabaları sonucunda Dr. B hikayesini anlatmaya koyuluyor.
Açıkçası kitapta basit bir anlatım var ve pek ilgi çekici değil ama bir solukta okunabilecek 62 sayfalık(bendeki basım 62 sayfa) bir kitap için yeterli sayılabilecek bir olay örgüsü mevcut.
Kitap üzerine anlatılacak pek bir şey yok ama kitapta geçen “Ben satrancı sadece oynuyordum.”
Cümlesine benzer bir cümle kurup “Ben kitabı sadece okudum.” dememek adına kitaptan birkaç alıntı çıkardım ve en azından karakterin bu cümleler üzerine ne düşündüğünü kendi açımdan sizlere aktaracağım.
Dr. B, bu cümleleri bir hücrede tutuklu (tam anlamıyla hücre sayılamaz) kaldığı süreci anlatırken kullanıyor.
Not: tam olarak hücre sayılmaz çünkü psikolojik bir etki yaratmak adına Dr. B diğer tutuklular gibi bir hücreye değilde daha temiz şahsi bir odaya kapatılıyor burada amaç kimseyle ve hiçbir şeyle etkileşim kurmayıp tutukluyu yalnız bırakmak ve bir süre sonra bu “kendi ile baş başa kalma” hâline dayanamayacak boyuta getirip itirafı sağlamak.
Dr. B tutukluluk sürecinde devamlı sorguya götürülüyor ve bilinçli olarak sorguya alınmadan önce saatlerce bekletiliyor. Ve bu bekleyişi şöyle ifade ediyor;
“Beklemek korkunçtu. Anlamsızca, bir saat, iki saat, üç saat bekletiyorlardı.”
Normal bir insan için
Kitap bir geminin limandan hareket etmesiyle başlar. Ünlü dünya şampiyonu Mirko Czentovic gemiye binmiştir.Öykünün kahramanı, arkadaşının uyarmasıyla şampiyonu farkeder ve O’nunla tanışmak belki de bir maç yapmak için çeşitli denemelere girişir. Bu denemelerin ortasında iş rayından çıkar. Olayların akışı ana karakter tarafından kontrol edilemez bir biçimde gelişmeye başlar. İki ana karakter etrafında yer alır kurgu: Czentovic ve Dr. B. İyi ile kötünün, siyah ile beyazın karşılaşması. Dünya satranç şampiyonu olan Czentovic, yetim kaldığı için bir papaz tarafından büyütülen, zar zor okumayı öğrenebilen, zekası yetersiz, dünyaya ilgisiz, duygusal açıdan da oldukça sığ biridir. Başka tüm alanlara kapalı olan aklının satrançta inanılmaz derecede başarılı olduğu tesadüfen ortaya çıkar. Ancak kabalığı ve kültürsüzlüğü ile sadece paraya önem verir. Dr. B. ise Avusturya’lı bir avukattır. Nazi yönetimi tarafından, saray ve kiliseden olan müvekkilleri hakkında bilgi edinmek amacıyla tutuklanır. Toplama kamplarına gönderilmez ama başka bir psikolojik işkence yöntemi uygulanır: Hiçlik duygusu ile benliğini yok etmek. Tek başına, yanına kalem bile verilmeden, insan yüzü görmeden bir otel odasında yaşamak zorunda bırakılır. Bir gün sorgulama için beklerken bir kitap çalar. Bu kitap, bir satranç albümü, yüz elli ustanın oyunundan oluşan bir toplamadır. Dünyaya tutunacak başka bir dalı olmayan Dr. B., bu kitaptaki her oyunu kafasında defalarca oynamaya başlar. Dünyası siyah-beyaz taşlar üzerine kuruludur artık. Ancak, aklını yitirmemek için sarıldığı bu oyun onu deliliğin sınırına getirir.
Stefan Zweig, Avusturyalı yazar ve gazeteciydi. Edebi kariyerinin zirvesinde olduğu 1920'li ve 1930'lu yıllarda, dünyanın en çok çevrilen ve en popüler yazarlarından biriydi.
Zweig, Viyana, Avusturya-Macaristan'da büyüdü. Honoré de Balzac, Charles Dickens ve Fyodor Dostoyevski gibi ünlü edebiyatçılar hakkında Üç Büyük Usta (1920) ve belirleyici tarihsel olaylar hakkında Yıldızın Parladığı Anlar (1927) adlı tarihsel incelemeler yazdı. Ayrıca Joseph Fouché (1929), Mary Stuart (1935) ve Marie Antoinette'nin biyografilerini yazdı. Zweig'ın en bilinen kurgu eserleri arasında Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (1922), Amok Koşucusu (1922), Korku (1925), Karışık Duygular (1927), Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat (1927), psikolojik roman Sabırsız Yürek (1939) ve Satranç (1941) yer almaktadır.
1934 yılında Almanya'da Nazi Partisi'nin yükselişi ve Avusturya'da Ständestaat rejiminin kurulmasının bir sonucu olarak Zweig, İngiltere'ye göç etti ve 1940 yılında kısa bir süre New York'a ve daha sonra yerleştiği Brezilya'ya taşındı. Son yıllarında bu ülkeye aşık olduğunu ilan edecek ve Brezilya, Geleceğin Ülkesi adlı kitabında bu ülke hakkında yazacaktı. Yıllar geçtikçe Zweig, Avrupa'nın geleceği konusunda giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradı ve umutsuzluğa kapıldı. 23 Şubat 1942'de Petrópolis'teki evlerinde eşi Lotte ile birlikte aşırı dozda barbitürattan ölü bulundu. Eserleri birçok film uyarlamasına temel oldu. Zweig'ın anı kitabı Dünün Dünyası (1942), I. Franz Joseph yönetimindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküş yıllarındaki yaşamı betimlemesiyle dikkat çeker ve Habsburg İmparatorluğu hakkındaki en ünlü kitap olarak anılır.