Satranç, Stefan ZWEİG ‘in hayata veda mektubu niteliği taşımakta olan intihar eşiğindeki ruh hali ve düşüncelerini ifade eden son eseridir.Eseri daha iyi anlaya bilmemiz içi Zweig ‘ in hayatına gözatmak gerekir. Beni etkileyen kısımı paylaşmak istiyorum…. "oysa kendime karşı oynamayı denediğim andan itibaren bilincinde olmaksızın kendime meydan okumaya başlamıştım. iki ben'imden her biri, yani siyah ben ve beyaz ben, birbirleriyle rekabet etmek zorundaydılar ve her biri kendi adına galip gelmek, kazanmak için kendini bir tutkuya, bir sabırsızlığa
kaptırıyordu; siyah ben olarak yaptığım her hamlenin ardından, hararetle beyaz ben'in ne yapacağını bekliyordum. iki ben'den her biri, öteki bir yanlış yaptığında bir zafer sevinci yaşıyor ama bununla eş zamanlı olarak da kendi beceriksizliğinden ötürü öfkeye kapılıyordu."
......
"elimde kendime karşı oynayacağım bu anlamsız oyundan başka bir şey bulunmadığından, öfkem, öç alma tutkum fanatik bir biçimde bu oyuna akmıştı. içimde bir şey haklı çıkmak istemekteydi, ama ne yazık ki kendisiyle tek savaşabileceğim, içimdeki öteki ben'di..."
Müthiş.. stefan zweig zamanında hitlerin baskılarından kaçıp Londra’ya oradan da güney Amerika’ya gidip karısıyla beraber uyku ilacı içip intihar etmesi’nin nedenini azda olsa anlayabiliyorum galiba. Avrupa’nın çöküşünü çok içerlemişti, bu kitapta bile bunu hissettirdi kahramanımızın efsane satranç ezberi ve hafızası etkileyiciydi satranç oyununu ele alarak Avrupa’da ki insanlık dramını işlemiş, okunur okunması gerekir.
Tek nefeste ara vermeden okunacak güzel bir kitap başlangıç olarak çok sarmasada devamında merak uyandıran akıcı bir dille yazılmış okunması gereken tavsiye edebileceğim bir eser olmuş
Stefan Zweig’in okumuş olduğum üçüncü olan bu eserinde iki karakterin ön plana çıkmasıyla başlayan yine kısa,etkileyici ve psikolojimizi test eden bir Zweig eseri…
Mirko Czentovic ve Dr. B. bir yolcu gemisinde seyahat eden başrol karakterlerimizdir. Czentovic ile başlayacak olursam; satranç alanında ün almış, madalyalar ve şampiyonlukları bulunan ünlü bir satranç ustasıdır.
Küçük yaşlarında yoksul olmasının yanı sıra babası da ölünce bir din adamı tarafından bir çok alanda eğitimi verilir ancak maalesef eğitimini pek de başarıyla tamamlayamamıştır. Czentovic’in bu başarısızlığı açıkça belli olmasına rağmen aşikar olan tek başarısı ise satrançtır ki bu da onu konuşulmaya değer kılmıştır.
Dr. B. ise hikayeye sonradan enterasan bir giriş yapmakla birlikte aylarca işkenceye maruz kalmış birisidir. İşkence diyince çoğumuz bunu fiziksel olarak algılamıştır lakin ne yazıkki keşke öyle olsaydı diyebileceğimiz bir nokta. Çünkü Dr. B. işkencelerin en kötüsüne yani yalnızlığa,hiçliğe mahkum edilmiştir. Bu ona müthiş derecede psikolojik bir işkence etmiştir. Aylarca tek başına kaldığı oda da insan suretini geçtim, farklı tek bir şey göremez olmuş,odasında bulunan az da olsa var olan şeylere zamandan habersiz olmasına rağmen zaman geçirmek adına yorumlar getirmiş olsa da hem odasında ki az eşyanın oluşu hem de ezberlemesinden olsa farklı arayış içine girmektedir.
Bir gün bir sorguya tabii tutulacakken o an her şeyin değiştiği an olacaktır. Görmüş olduğu bir kitap sayesinde o yalnızlıktan,hiçlikten,aynı oluşluktan çıkacak ya da daha basitçe oyalanacak bir şeyi olmak için canı pahasına çalacak olduğu kitap Dr. B’yi kendisinin de tahmin edemeyeceği kadar hayatını değiştirecektir.
Ancak bu çalmış olduğu kitap onun için artık bir kurtuluş mu olacak yoksa yeni bir tutsaklığa mı
Nasıl anlatmalıyım? Okumayı duru bir su kenarında, tahta bir masanın başında yazarlarla buluşmaya benzetirim derim ya hep; işte Stefan Sweig o masanın başına geldi, tuttu omuzlarımdan beni sarstıkça sarstı, sarstıkça sarstı. Bir heyecan, bir sabırsızlanma; kitabın sonuna yaklaştıkça içim içime sığmadı. Acaba neler olacaktı? İyi ki dedim yalnızca 85 sayfa. Ya 500 sayfa olsaydı?
Olay örgüsünün verdiği heyecan bir yana, beni asıl evrenine çeken şey Dr. B. Ve Nazi döneminde yaşadıkları. Kaba, kültürsüz, yalnızca paraya önem veren Satranç ustası Czentoviç’e hiç mi hiç değinmeye niyetim yok. Karakterlerin simgeledikleri şeylere, Nazi rejiminin temellerine, yazılanların yazarın hayatı ile ilişkisine girmeye de niyetim yok.
Avukat Dr. B nazi rejimi tarafından tutuklanır ve sorgulanmak üzere aylarca alıkoyulur. Diğer tutuklular gibi nazi kampına gönderilmez fakat kendisininde deyimiyle, kendini daha büyük bir işkence bekler: hiçliğe mahkum edilmek.
Kalemin, kağıdın, kitabın, yatağı dışında hiçbir şeyin olmadığı bir otel odasında düşünceleri ile baş başa bırakılır Dr. B. İşte şimdi düşüncelerinin hapishanesindedir ve belki de işkencelerin en ağırı sayılabilecek psikolojik şiddet başlar onun için.
Düşüncelerinizin içine hapsolmak esaretlerin en büyüğüdür, özgür gökyüzünün altında alabildiğine koşabilseniz bile. Hele yazamamak, hele suskunluğun esiri olmak… Kimisi bunu kalabalığın içinde yaşar, kimisi bir hapishanede, kimisi bir ilişkinin içinde. Dr. B.ninki dışardan gayet iyi görünen bir otel odasında olmuştu. Hatta muhtemelen nazi kampından birileri onu görse; haline şükret bak biz neler çekiyoruz derdi. İşte tam da bu noktada çok farklı bir bakış açısı getiriyor olaya Dr. B. Esaretin belki en çetinini; dokunamadığımız, söküp atamadığımız, elimizle alıp görmeyeceğimiz başka
SatrançStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2020279,1bin okunma
Kitap, anlatıcının dünyaca ünlü bir satranç şampiyonunun hikayesini anlatması ile başlıyor.
“Yolcu gemisinde satranç şampiyonu Mirko Czentovic var!”
Aslında olay örgüsünün bu karakter üzerine kurgulanacağı düşünülse de asıl kurgu, Czentovic’e karşı satranç oynayan yarım düzine adama dahil olup, inanılmaz taktikler vererek beraberlik duygusunu tattıran Dr. B ile şekilleniyor.
Bu beraberliği kendine yediremeyen Czentovic aniden çıkan bu Bey’e bir rövanş teklif ediyor. Hikayenin bundan sonraki kısmında anlatıcının Dr. B’ yi ikna çabaları sonucunda Dr. B hikayesini anlatmaya koyuluyor.
Açıkçası kitapta basit bir anlatım var ve pek ilgi çekici değil ama bir solukta okunabilecek 62 sayfalık(bendeki basım 62 sayfa) bir kitap için yeterli sayılabilecek bir olay örgüsü mevcut.
Kitap üzerine anlatılacak pek bir şey yok ama kitapta geçen “Ben satrancı sadece oynuyordum.”
Cümlesine benzer bir cümle kurup “Ben kitabı sadece okudum.” dememek adına kitaptan birkaç alıntı çıkardım ve en azından karakterin bu cümleler üzerine ne düşündüğünü kendi açımdan sizlere aktaracağım.
Dr. B, bu cümleleri bir hücrede tutuklu (tam anlamıyla hücre sayılamaz) kaldığı süreci anlatırken kullanıyor.
Not: tam olarak hücre sayılmaz çünkü psikolojik bir etki yaratmak adına Dr. B diğer tutuklular gibi bir hücreye değilde daha temiz şahsi bir odaya kapatılıyor burada amaç kimseyle ve hiçbir şeyle etkileşim kurmayıp tutukluyu yalnız bırakmak ve bir süre sonra bu “kendi ile baş başa kalma” hâline dayanamayacak boyuta getirip itirafı sağlamak.
Dr. B tutukluluk sürecinde devamlı sorguya götürülüyor ve bilinçli olarak sorguya alınmadan önce saatlerce bekletiliyor. Ve bu bekleyişi şöyle ifade ediyor;
“Beklemek korkunçtu. Anlamsızca, bir saat, iki saat, üç saat bekletiyorlardı.”
Normal bir insan için
Kitap bir geminin limandan hareket etmesiyle başlar. Ünlü dünya şampiyonu Mirko Czentovic gemiye binmiştir.Öykünün kahramanı, arkadaşının uyarmasıyla şampiyonu farkeder ve O’nunla tanışmak belki de bir maç yapmak için çeşitli denemelere girişir. Bu denemelerin ortasında iş rayından çıkar. Olayların akışı ana karakter tarafından kontrol edilemez bir biçimde gelişmeye başlar. İki ana karakter etrafında yer alır kurgu: Czentovic ve Dr. B. İyi ile kötünün, siyah ile beyazın karşılaşması. Dünya satranç şampiyonu olan Czentovic, yetim kaldığı için bir papaz tarafından büyütülen, zar zor okumayı öğrenebilen, zekası yetersiz, dünyaya ilgisiz, duygusal açıdan da oldukça sığ biridir. Başka tüm alanlara kapalı olan aklının satrançta inanılmaz derecede başarılı olduğu tesadüfen ortaya çıkar. Ancak kabalığı ve kültürsüzlüğü ile sadece paraya önem verir. Dr. B. ise Avusturya’lı bir avukattır. Nazi yönetimi tarafından, saray ve kiliseden olan müvekkilleri hakkında bilgi edinmek amacıyla tutuklanır. Toplama kamplarına gönderilmez ama başka bir psikolojik işkence yöntemi uygulanır: Hiçlik duygusu ile benliğini yok etmek. Tek başına, yanına kalem bile verilmeden, insan yüzü görmeden bir otel odasında yaşamak zorunda bırakılır. Bir gün sorgulama için beklerken bir kitap çalar. Bu kitap, bir satranç albümü, yüz elli ustanın oyunundan oluşan bir toplamadır. Dünyaya tutunacak başka bir dalı olmayan Dr. B., bu kitaptaki her oyunu kafasında defalarca oynamaya başlar. Dünyası siyah-beyaz taşlar üzerine kuruludur artık. Ancak, aklını yitirmemek için sarıldığı bu oyun onu deliliğin sınırına getirir.
Bu kitabı, LULU Gül ablamın incelemesini okuduktan sonra merakımdan okumaya karar verdim ve gerçekten çok beğendim. Stefan Zweig’in Satranç kitabı, bana hem insanın aklının gücünü hem de yalnızlığın ne kadar zor bir şey olduğunu hissettirdi. Kitapta Dr. B adında bir adamın hikayesi anlatılıyor. O, esaret altında kalmış bir insan ama kendini tamamen kaybetmemek için satranç oynamayı öğreniyor. Sadece bir kitapla kendi kendine satranç oynaması bana çok ilginç geldi.
Kitabı okurken bazı yerlerde olaylar yavaş gidiyor ama dili sade olduğu için sıkılmadan okunuyor. Zweig, karakterlerin iç dünyasını çok güzel anlatmış. Dr. B’nin aklıyla hayatta kalmaya çalışması beni gerçekten etkiledi. Satranç oyunu sanki hayatta yaşadığımız mücadeleleri anlatıyor gibiydi.
Bence Satranç, kısa ama çok anlamlı bir kitap. Okuduktan sonra insana düşünmeyi öğretiyor. Zaman zaman insanın kendi iç dünyasıyla savaşması gerektiğini hatırlatıyor. Kısacası, Stefan Zweig’in bu kitabı hem duygusal hem de düşündürücü bir eser olmuş.
@Turkmnoglu6327 arkadaşımla birlikte okuduk çok beğendik
New York’tan, Buenos Aires’e gitmekte olan bir gemide geçiyor hikaye. Nazi döneminde hücrede işkence çeken birinin askerin paltosunun cebinden düşen satranç kitabıyla esaret günlerini yenmesi. Eser yazarın tamamlanmış son kitabı olma özelliği taşıyor. (Clarissa yarım kalmıştı) Yazar Stefan Zweig daha sonra eşiyle beraber intihar etmiştir...
Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
SatrançStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2020279,1bin okunma
Satranç , Stefan Zweig ’in ölümünden hemen önce tamamladığı uzun öykü . Stefan Zweig , bu metni tamamladığında, karısı Lotte ile Brezilya’ya taşınmıştı. Neredeyse tamamı Nazi işgali altında olan Avrupa’dan ayrılmıştı. Yahudi asıllı olması, Nazi’lerin onun kitaplarını yakması onu büyük baskı altında tutuyordu. Stefan Zweig ’in hem maddi açıdan hem de güvenlik açısından sorunlarının bulunmaması, Stefan Zweig’ı İkinci Dünya Savaşının atmosferinden uzaklaştırmaya yetmedi. Gestapoların yaptıklarını duydukça ve izledikçe oldukça karamsar bir atmosfere kapıldı ve sonunda arkadaşlarına yazdığı bir mektupta, “ Sizler yeni bir gün doğumunu bekleyebilirsiniz, benim buna gücüm kalmadı…” diyerek, 1942 yılında eşi ile beraber hayatını sonlandırır. Satranç’ı işte bu atmosferde kaleme aldı.
Satranç , Stefan Zweig ’ın psikoloji birikiminin ve Nazilere duyduğu öfkenin bir harmanıdır diyebiliriz. Kitaptaki olaylar bir gemide karşılaşan üç kişi çevresinde dönmektedir. Bunlardan ilki Mirko Czentovic, küçük yaşta ailesini kaybetmiş, bir rahip ona acıyıp yanına almıştır. Onu eğitmek istemiş fakat tüm çabaları sonuçsuz kalmıştır. Mikro, kendisine belki yüz kez açıklanmış olan harflere boş gözlerle bakmayı sürdürmüş; çok ağır çalışan beyni en basit ders konularını dahi içinde tutamamıştır. On dört yaşına geldiğinde dahi parmaklarıyla hesap yapmaktadır. Yazara göre bu “kalın kafalı çocuk” mutlak anlamda umursamazdır. Fakat Mirko’nun satranca olan ilgisi keşfedildiğinde olaylar oldukça farklılaşır.
Dünya şampiyonluğuna kadar yükselir. Dr.B. ise bir dönem kraliyet ailesinin avukatlığını yapmıştır. Nazilerin ülkeye saldırmasıyla o da tutuklanmış, kraliyet ailesinin gizli bilgilerini elde etmek amacıyla sorguya alınmıştır. Toplama kamplarına götürülmek yerine bir otel kapatılıyor ve hiçliğe gömülmüştür. Hayatındaki tek
Stefan Zweig, Avusturyalı yazar ve gazeteciydi. Edebi kariyerinin zirvesinde olduğu 1920'li ve 1930'lu yıllarda, dünyanın en çok çevrilen ve en popüler yazarlarından biriydi.
Zweig, Viyana, Avusturya-Macaristan'da büyüdü. Honoré de Balzac, Charles Dickens ve Fyodor Dostoyevski gibi ünlü edebiyatçılar hakkında Üç Büyük Usta (1920) ve belirleyici tarihsel olaylar hakkında Yıldızın Parladığı Anlar (1927) adlı tarihsel incelemeler yazdı. Ayrıca Joseph Fouché (1929), Mary Stuart (1935) ve Marie Antoinette'nin biyografilerini yazdı. Zweig'ın en bilinen kurgu eserleri arasında Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (1922), Amok Koşucusu (1922), Korku (1925), Karışık Duygular (1927), Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat (1927), psikolojik roman Sabırsız Yürek (1939) ve Satranç (1941) yer almaktadır.
1934 yılında Almanya'da Nazi Partisi'nin yükselişi ve Avusturya'da Ständestaat rejiminin kurulmasının bir sonucu olarak Zweig, İngiltere'ye göç etti ve 1940 yılında kısa bir süre New York'a ve daha sonra yerleştiği Brezilya'ya taşındı. Son yıllarında bu ülkeye aşık olduğunu ilan edecek ve Brezilya, Geleceğin Ülkesi adlı kitabında bu ülke hakkında yazacaktı. Yıllar geçtikçe Zweig, Avrupa'nın geleceği konusunda giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradı ve umutsuzluğa kapıldı. 23 Şubat 1942'de Petrópolis'teki evlerinde eşi Lotte ile birlikte aşırı dozda barbitürattan ölü bulundu. Eserleri birçok film uyarlamasına temel oldu. Zweig'ın anı kitabı Dünün Dünyası (1942), I. Franz Joseph yönetimindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküş yıllarındaki yaşamı betimlemesiyle dikkat çeker ve Habsburg İmparatorluğu hakkındaki en ünlü kitap olarak anılır.