Adı:
Sefiller
Baskı tarihi:
1970
Sayfa sayısı:
399
Format:
Karton kapak
ISBN:
---
Kitabın türü:
Çeviri:
Bülent Bigeç
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Başkent Yayınevi
Kitabı elime ilk aldığımda farklı bir duyguya kapıldım. Bunun sebebiyse meşhur “Vatan Şairimiz Namık Kemal”di. Hayranı olduğum bir yazardır “Namık Kemal”. Sürgün yıllarında son günlerini yaşarken elinde “Victor Hugo’nun Sefiller” kitabı varmış. Bu kitabı okurken gözlerini yummuş hayata. “Hürriyet Kasidesi” gibi devasa bir şiiri o zamanın şartlarında yazabilmiş bir yazarın, son okuduğu kitabın “Sefiller” olması benim için baya değerliydi.

Kitabı bu duygu içinde alıp okumaya başladım. Tadını çıkara çıkara, azar azar… Neticede 23 günde kitabı bitirebildim. Kitap bittiğinde ise evet dedim. Bir esere eğer “Klasik” denilecekse böyle bir kitap olmalı. Ki çoğu klasik denen eser benim nezdimde hiçte klasik olmayı hak etmiyor. Ama “Sefiller” tam tamına bir klasikti.
Peki, neden tam tamına klasikti? Kitabın olumlu veya olumsuz özelikleri nelerdi?
Başlayalım Efendim…

1. Cesaret
Yazar kitabın yazıldığı döneme göre çok cesaret gerektiren bir iş yapmış. O zamanın karanlık Avrupa’sında sürgün ve hapis hayatı yaşayacağını bile bile “Özgürlük, Adalet, Eşitlik” gibi konuları işlemek bir cesaret işidir. Cesur yazar her zaman takdiri hak eder. Ayrıca kendinden sonraki birçok yazara da “Hugo” bu konuda örnek olmuştur. Onların açtığı çizgiden yürüyen yerli yazarlarımız “Tanzimat Dönemi” ile birlikte bu konuları işlemeye başlamıştır.

2. Evrensel Konular
Kitabı ana konusu sefillik. Fakat sefilliğin çeşitleri yok mudur? Örneğin bir hayat kadının sefilliği, bir mahkûmun yaşadığı sefillik, bir yetim kızın sefilliği, bir dilencinin sefilliği, devrik bir liderin sefilliği, bir kaçağın sefilliği, bir hırsızın sefilliği, bir devrimcinin sefilliği, bir vicdan sefilliği… Sefillik diye düşünmeye başlasak bu ve buna benzer birçok şey sıralayabiliriz. Kitabı beğenmemin bir nedeni de aklımıza gelebilecek bütün bu alt dalları çok başarılı bir şekilde işlemiş. Özelikle kitabın bir bölümünde “Cosette” adlı kadının yaşadığı sefillik öyle güzel anlatılmış ki hayran kalmamak elde değil.

Kitabın güzel taraflarından bir tanesi de “Sefillik” etrafında birçok konuyu muhteva etmesi oldu. Evrensel konular sayılabilecek bütün konular hemen hemen işlenmişti. Ki bu gayet kaliteli bir iş çıkarma anlamına gelir. Örneğin kitabı bitince damağınızda bir polisiye zevki, bir aşk romanı zevki, bir siyasi roman zevki, bir tarihi roman zevki bırakıyordu.

3. Olay Örgüsü
Benim kendi değerlendirmelerim içinde bir kitabın en önemli yeri bence olay örgüsüdür. Ayrıca bir kitabı da kitap yapan kesinlikle olay örgüsünün başarılı bir şekilde kurgulanmış olmasıdır. Sefiller kitabına gelecek olursak kitabın olay örgüsüne tek kelime bayıldım. Çok güzel bir şekilde kurgulanmış bir olay örgüsü mevcut. Yaptığım araştırmalar sonucunda kitabın olay örgüsünü en güzel karşılayabilecek ifadeyi buldum: “Örümcek Ağı”. Evet, tamamen bir örümcek ağı gibi yapılmış bir olay örgüsü. Hele de kitabın sonlarına doğru bu ağ çözülünce keyfinize diyecek yok.

4. Kahramanlar
“Kahramanlar veya kahraman yaratma” bir kitabın kalıcı olmayı başarmasın koşullarından biridir. Kahramanların akılda kalıcı olması kitabın başarısıyla doğru orantılıdır. Hatta çoğu başarılı kitap artık kendi ismiyle değil bizzat başkarakterinin ismiyle anılır. Sefiller kitabını okuduktan sonra artık hayatınızdan hiç ayrılmayacak Jean Valjean, Marius, Fantine, Cosette, Gavroche gibi kahramanlarla tanışmış oluyorsunuz.

5. Akıcılık
Kitabın tek olumsuz yanı bu konu herhalde. Kitap bazı yerlerde çok akıcı ilerken bazı yerlerde ise insanın canını baya bir sıkıyor. Çünkü Victor Hugo kitapta kendini gizlemiyor. Çoğu yerde anlatımı kesip okuyuncaya bilgi veriyor. Verdiği bilgilerde de öyle ayrıntılara giriyor ki neredeyse inciğini boncuğunu ortaya döküyor. Bunların bir kısmı gerekliyken gerçekten de bir kısmı gereksiz olabiliyor. Örneğin kitabın bir bölümünde kahramanlardan biri Paris sokaklarında bir lağıma girmek zorunda kalıyor. Hugo burada kitaba yaklaşık bir 50 sayfalık ara veriyor. Başlıyor lağım tarihin anlatmaya. Lağım ile ilgili bütün ayrıntıları anlattıktan sonra kitaba devam ediyor. Benim bu şekilde gereksiz bulup işaretlediğim yerler baya fazla. Sadece bunlarda değil “Sefiller” roman olmanın ötesinde bir de sanki Hugo’nun köşe yazılarında derlenmiş bir kitap gibi. Çünkü Hugo çoğu yerde olay akışını kesip her konuda görüşlerini açıklayan yazılar yerleştirmiş araya. O dönemin şartlarına bakınca normal olabilir ama bence bu bölümlerin kitaptan çıkarılıp kitabın biraz daha sade halinin basılması daha uygun olur.

Hugo bunları, etkisinde kaldığı Romantizm akımının bir gereği olarak yapıyor. Çünkü Romantizm akımın en büyük özelliği tiyatro ve romanı halkı eğitmek için bir araç olarak görmeleri. Bu yüzden yazalar eserlerini okuyucu bilgilendirmek amacıyla yazar. Amaç okuyucu bilgilendirmek olduğu için bu şekilde her konuda okuyucuya bilgi verilir. Çeşitli konular hakkında bilgi almak her ne kadar güzel olsa bile romanda akıcılığa büyük bir darbe vuruyor.

Son olarak kitap bence herkes için kesinlikle okunması gereken kitaplar arasında yer almalı. Fakat incelememde de dediğim gibi benim tavsiyem sağlam bir yayınevi tarafında sadeleşmiş halinin basılması ve onun okunmasıdır. Kitabı bu haliyle okumak bana pek mantıklı gelmedi. Çünkü hem canınız sıkılıyor hem de zaman israfı…

Not: Daha önceki yazarlarda gördüğüm bir özellik Hugo’da da kendini göstermiş. Bu eserde de Türk Milletinden söz ederken aşağılayıcı ve hakaret eden bir dil kullanılmış. Şahsen bunu Hugo’nun eserinde görmem beni üzdü. Dünyada belki ilk defa eşitlik, özgürlük, adalet kavramları işleyen bir yazardan bir milletin hepsi için bu şekilde hakaret etmesi beni sukutu hayale uğrattı. Ayrıca hemen hemen bütün kitaplarında bizden bu şekilde söz eden bir Batı Milleti karşımızda varken. Bu kitaplarla büyüyen çocukları şimdi karşımızda dururken Avrupa Birliğine gireceğimizi düşünmek bence tamamen saflık. Bin yıl bile geçse Avrupa bize karşı içinde taşıdığı bu kin ve öfke ile bize dost olmaz.

Selam ve sevgi ile…
Dünyanın ne kadar küçük olduğunu Sefiller’de attığımız adımlardan anliyoruz.
Sırf yeğenlerinin karnını doyurabilmek için ekmek çalan ve19 yıl kürek mahkumuna çaptırılan Jan Valjin'in hayatıni ,yaşamın gerçeklerini , iyilik ve kötülük gibi kavramların arka planında ki gerçekleri görmenize katkı sunuyor, intikam almanın en güzel yolunun ona iyilik yapmak olduğunu, sen bıraksan da geçmişin senin peşini bırakmayacagini tokat gibi çarpıyor Victor Hugo. Ve sevgi… Sevgi dişlerini 1 lira karşılığında kerpetenle kopartman oluyor.kitap her mısralarinda etkisi altina alıyor.
Ve...Sayfanın sonunda ne akıtacak gözyaşın ne de adalete bir güvenin kalıyor.Kesinlikle muhtesem bir eser.
“Garip değil mi ruhunu bile değiştirebilen insanoğlu, kaderini değiştiremiyordu.”
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.766 Oy)8.234 beğeni22.421 okunma4.709 alıntı137.608 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.972 Oy)9.239 beğeni30.372 okunma918 alıntı147.138 gösterim
  • Çalıkuşu
    8.8/10 (4.449 Oy)5.314 beğeni19.582 okunma888 alıntı81.141 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.940 Oy)6.048 beğeni20.741 okunma932 alıntı107.803 gösterim
  • Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
    8.3/10 (3.300 Oy)3.504 beğeni15.759 okunma901 alıntı49.572 gösterim
  • Aşk
    7.7/10 (5.074 Oy)5.738 beğeni19.159 okunma972 alıntı95.883 gösterim
  • İnsan Neyle Yaşar
    8.4/10 (4.497 Oy)4.412 beğeni16.763 okunma1.609 alıntı81.740 gösterim
  • Olasılıksız
    8.6/10 (6.403 Oy)7.130 beğeni20.941 okunma798 alıntı117.446 gösterim
  • Bin Muhteşem Güneş
    8.9/10 (5.048 Oy)5.607 beğeni16.925 okunma1.010 alıntı79.842 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (8.286 Oy)9.279 beğeni27.743 okunma2.970 alıntı122.191 gösterim
Kitabı anlatmaya kelimeler yetmez aslında. :-)
Sefillik içinde yaşanılan hayatın içine biraz da aşk katılınca tadına doyum olmamış. Olayların birbirine bağlantıları gerçekten mükemmel. Kötü yerlerde içime dokunan, mutlu yerlerde yüzümde tebessüm açtıran, aşk konularında heyecanlandıran, keşke daha önceden okusaydım dedirten bir kitap :-)
Spoiler İçerebilir !!!

*Kısa Bilgi*

Sefiller, Victor Hugo tarafından yazılan toplumsal romandır. İlk olarak 1862 yılında yayınlandı. 19. yüzyılın en büyük eserlerinden biri olarak kabul gördü. Hugo, bu destansı romanında, seçkin sınıftan olmayan halkın ve toplum dışında kalmış insanların da dünyalarına, duygu ve düşüncelerine yer vermiştir. Dünyada yazılmış ilk sosyal romandır.

*Konu*

Jan Valjean, ailesini doyurmak için ekmek çaldığı için kürek mahkumu edilir. Kaçmaya çalışmasına rağmen başarılı olamaz. Özgürlüğüne kavuştuğu zaman öfke ve ümitsizlik içindedir. Fransa'nın güneyinde bir kasabaya gider;iş arar ama kimse ona iş vermez. Kasabanın psikoposu ona yardım eder. Valjean ise bu iyiliğe onun değerli yemek takımını çalarak karşılık verir.Yakalanarak psikoposun yanına getirilir. Psikopos yemek takımlarını ona hediye ettiğini söyler iki de gümüş şamdan verir. Valjean bundan etkilenerek iyi insan olmaya karar verir. Valjean, Madlen takma adıyla mücevher imalatçılığı yapar. Kasaba halkının güvenini kazanarak belediye başkanı seçilir. Polis müfettişi Javer ondan şüphelenir. Onu yakalayacağı sırada başka bir yerde Valjean olduğu söylenen birinin yakalandığını öğrenir. Javer, Madlen'den özür diler. Madlen ise masum birinin acı çekmesini kabul edemez ve gidip teslim olur. Birkaç yıl sonra kaçar, kuzeye giderek yanında çalışan Fantin'in kızı olan Kozet'i evlat edinmeyi amaçlar. Manastırda bahçıvanlık yaparak Javer'den kurtulur. Kozet büyüyünce Marius'a aşık olur. Valjean'ın rızası olmadığı halde görüşmeye devam eder. Ülkede iç çatışma başlar. Valjean ve Marius sosyalistlerin yanında yer alırlar. Valjean, çatışmada sosyalistler tarafından öldürülmek üzere iken Javer'i kurtarır. Javer gururuna yediremez ve intihar eder. Marius, bir çatışmada yararlanır. Valjean ona yardım eder ve Kozet ile aralarına girmemeye karar verir. Valjean ölüm yatağında iken, psikoposun verdiği şamdanları kendisini ziyarete gelen Kozet ve Marius'a verir ve ölür.

*Düşüncelerim*

Sefiller, Victor Hugo ile tanıştığım eser oldu. Yazarın en büyük eseri olan bu romanı okumak gerçekten heyecan vericiydi. İçeriği o kadar harika ki okurken sürüklenip gidiyorsunuz. Dünya edebiyatının en büyük başyapıtlarından kabul edilen bu eser gerçekten anlatıldığı kadar varmış diye düşünüyorum. Kahramanımız basit bir suç işlemek zorunda kalıyor ve tüm hayatını işlediği bu suçun bedelini ödemekle geçiriyor. Kovalamaca ve iyi-kötü savaşı içinde geçen bu romanda haksız bir yargı ile toplumdan dışlanmış bir insanın neler yaşayıp, neler hissettiğini görüyoruz. Yazıldığı dönemin tüm özelliklerini ve insan tiplerini barındıran roman adeta 19. yüzyıl Fransa'sına ayna tutuyor. Ayrıca kitapta dini semboller kullanmış ve din kavramının en büyük özelliğinin ruhu aydınlatması olduğu anlatılmak istenmiştir. Kitapta aslında her insanın içinde iyilik olduğu ve bu iyiliği ancak kendisinin ortaya çıkarabileceği fikri de okuyuculara aşılanmak istenmiştir. İnsanda şefkat, merhamet ve sevgi duygularını uyandıran, insan olmanın gereklerini hatırlatan harika bir başyapıt...Sözün özü şu ki;herkesin kitaplık rafında bulunması gereken, herkesin okuması gereken güçlü, akıcı ve sürükleyici bir dille yazılmış muhteşem bir kitap olduğu kanısındayım.

⭐Devamının kitapla bir ilgisi yok. Victor Hugo'yu merak edenler için eklemek istedim.⭐

*Yazar Hakkında Bilgi*

Victor Hugo, 1802’de Fransa’nın doğusundaki ufak bir şehirde doğar. Babası Napolyon ordusunun önemli komutanlarından biri, annesi ise denizcilikle geçinen bir ailenin kızıdır.
Victor, çocukluğu boyunca babası ve iki abisinden hiç sevgi göremez. Bunun üzerine annesi, diğer çocuklarına nazaran Küçük Victor’a daha fazla ilgi ve şevkat gösterir. Annesiyle aralarındaki bu güçlü bağ, hayatı boyunca sürecektir. Hugo büyüdükçe, annesi ondaki cevheri sezip yeteneklerini geliştirebilmesi için elinden geleni yapar.
Hugo’nun yetiştiği yıllar, Napolyon’un savaştan savaşa koştuğu yıllardır. Babasının ordudaki görevi sebebiyle, çocukluğu boyunca ailesiyle oradan oraya göç etmek zorunda kalır. Sonunda Paris’e yerleşirler.
Paris’te oturdukları evlerden biri onun çocukluk anılarında yer tutar: “Ne yazık ki pek kısa süren sarışın çocukluğumda üç hocam oldu benim: Bir bahçe, yaşlı bir rahip, bir de annem.” Sözünü ettiği yaşlı rahip ise karısı ile birlikte ev ev dolaşıp, işçi çocuklarına okuma yazma öğreten Mösyö La Rivière’dir. Hugo’lara da sık sık gelir ve üç kardeşe Latince dersi verir.
Victor’a çocukluğunda yön veren kişilerden biri de vaftiz babası General Lahorie’dir. Küçük çocuğun okumaya pek meraklı olduğunu ve zekasının da büyük eserleri kavramaya elverişli olduğunu gören Lahorie, onu Latin tarihçilerle tanıştırır.
Victor Hugo’nun çocukluğu sıkıntılarla geçer. Hafta sonlarında abisi Abel tarafından pek sert ve cimri bir kadın olan halasına bırakılan Victor, babasının kendisine verdiği harçlıkla kitap ve defter bile alamaz.Genç şair, 15 yaşına henüz bastığında, Fransız Akademisi’nin düzenlediği bir şiir yarışmasına girer. “Hayatın çeşitli durumlarında bilginin sağladığı mutluluk” konusu üzerine yazdığı 300 dizelik şiiri, yarışmada mansiyon ödülü alır. Akademi üyeleri çocuk denecek yaştaki şairin üstün yeteneği karşısında şaşkına döner. İçlerinden biri onunla şiirsel mektuplarla yazışmaya girişir. Şairlik hayatına resmen adım atan Hugo, 17 yaşına geldiğinde de Toulouse Akademisi’nin şiir yarışmasında en büyük ödülü Altın Zambak’ı kazanır.
Kardeşiyle beraber, bir edebiyat dergisi yayınlamaya başlar. Burada bütün kalem denemelerine geniş bir alan bulan Victor Hugo’ya, Chateaubriand “Dahi, yüce çocuk” iltifatında bulunur.
Kendisini tümüyle edebiyata veren Hugo’nun ilk büyük eserleri gelmekte gecikmez. “Övgüler, Çeşitli Şiirler” adlı ilk kitabı, o 20 yaşındayken yayınlanır. Gerek Paris edebiyat çevrelerinde, gerek yayın hayatında ünü gittikçe yayılan şairin şiir ve roman kitapları birbiri ardına yayınlanmaya başlar.
Devrimler Fransası’nın çalkantılı atmosferinde Hugo’nun siyasi tavrı, uzun süre netleşemez. Önceleri annesinin etkisiyle Kralcı olarak yetişen Hugo, daha sonra Cumhuriyetçiliğe yönelir. “Sefiller” adlı ölümsüz eserini yazacağı olgunluk çağına doğru emin adımlarla ilerler.

Okuduğunuz için teşekkür ederim
Bir yanda böyle bir eserin bitmesinin hüznü, diğer yanda ise 1700 sayfalık dev bir eseri bitirmenin huzuru ve mutluluğu var.
Hani bazı kitapları o kadar çok okumak istersiniz ama bit türlü başlayamazsınız. Buna ister korku deyin , ister çekingenlik deyin size kalmış.

Böyle bir etkinlik düzenleyip kıvılcımı ateşleyen Hakan S. hocama ayrıca teşekkür ediyorum. Diğer bir kıvılcım ise daha kitabın ilk sayfasını açar açmaz Victor Hugo’nun İtalyan yayıncıya yazmış olduğu mektup diye nitelendirebilirim.
Yazar mektupta, “Tüm halklar tarafından okunur mu bilmiyorum ama bu kitabı herkes için yazdım” diyor. “Erkeğin cahil ve umutsuz olduğu, kadının ekmek için bedenini sattığı, çocuğun kendini eğitecek bir kitabın, kendini ısıtacak bir ailenin yokluğunda acı çektiği her yerde sefiller kitabı kapıyı çalıp şöyle diyor” sizin için geldim sayfaları çevirin…
İşte bu da ikinci kıvılcım. Sonrası ise çorap söküğü gibi geliyor. Artık gerisi sizde.

Bu mektupta bahsettiği sorunların sadece Fransa'yı değil İngiltere'yi, İtalya'yi vs. herkesi ilgilendirdiğine değinmesi, yazarın nasıl evrensel bir ruha sahip olduğunun kanıtıdır.

Burada yazarın hayatı hakkında da ufak bilgiler vermek gerekiyor.
Babası Napolyon ordusunda bir general. Annesi ve babası arasındaki geçimsizliklerden dolayı annesinden uzaklarda babası ile kalıyor. Babası Madrid’de valilik yapıyor. Yazar da orada ilkokula başlıyor. Yazar ilk ayrımı burada yaşıyor. Okul İspanyol aristokratların çocuklarının gittiği bir okul ve yazarın burjuva generalin oğlu olmasının öğrenilmesi ve alay konusu olması. Sonrasında Napolyon’un imparatorluğunun sonra ermesi kendisi ve ailesi için zor günlerin başlangıcı olmuş. Annesinin ölmesi ile iyice sefaletin içine düşmüştür. Maddi sıkıntılar ve toplumsal durumlardan dolayı doğru düzgün eğitim alamamış. Ancak kendi kendini geliştirip şiirler yazmıştır. 18.Louis tarafından kendisine aylık bağlanmış.
Bunları yazmamın sebebi aslında kitap için bir referans olarak gösterilebilir. Aslında bu kitap yazarın hayatı ile ilgili çok derin izler taşıyor.

Kitabın diline, anlatımına gelecek olursak gerçekten son derece akıcı ve anlaşır olması okuyucu için büyük bir şans. 1700 sayfa olması gözünüzü korkutmasın çok güzel bir şekilde akıcı ve anlaşılır dil kullanmış. Anlamını bilmediğiniz kelimeler neredeyse yok gibi. Rahatlıkla okuyabiliyorsunuz.

Kitabın konusunun geçtiği yer olan Paris’in sokaklarını, caddelerini yazar öyle güzel tasvir ediyor ki adeta o sokaklarda caddelerde geziyormuşsunuz hissi uyandırıyor insanın içinde.
Yazara, karakter oluşturma ve onları tahlil etme konusunda hayran kalmamak mümkün değil.


SPOİLER İÇERİR.

Kitap iyiliklerle, güzelliklerle başlıyor. Bu güzellikler karşısında adeta mest oluyorsunuz. Mösyö Myriel’in Digne piskoposluğuna atanması ve hastaneyi ziyaretinde hastaların durumunu görüp, “siz küçücük binaya 26 hastayı sığdırmaya çalışıyorsunuz biz 3 kişi bu kocaman sarayda kalıyoruz bunda bir terslik var” demesi ve kendi sarayını onlara vermesi gerçekten etkileyici bir başlangıç sunuyor. Bu Piskoposun, nasıl da alçak gönüllü biri olduğunun kanıtıdır.
Mösyö Myriel’in mütevazi yaşamı bana Uruguay'ın eski Devlet Başkanı Jose Mujica'yı hatırlattı. Jose Mujica bir röportajında
“Halkın büyük çoğunluğu gibi yaşamaya çalışıyorum çünkü karar veren halktır. Çoğunluğun daha iyi yaşadığı gün belki biz de daha iyi yaşarız ve daha fazla harcarız. Hayatta en güzel şey özgürlüktür. Sevdiğimiz şeyleri yapabilmek için, özgür olmak daha fazla vakte sahip olmak demektir. Yoğun bir hayatım büyük bir evim ve hizmetçilerim olursa bunlara dikkat etmek için çok çalışırım. Bu nedenle de daha az özgür olurum. Benim işlerime dikkat etmesi için başkasını görevlendirirsem bu kez de onun vaktini çalmış olurum. Bu nedenle hayatta hafif olmak, bagajsız olmak daha fakir olmak değildir, özgür olmaktır." diyor. Sanırım bu sözler Myriel’i daha iyi anlamak için referans olabilir.

Ve baş kahramanımız Jean Valjean

Digne sokaklarında tabir-i caizse pespaye, döküntü bir adam geziniyordu. Girdiği hanlarda kimse kendisine yemek ve yatacak yer vermiyordu. Çaresiz bir şekilde yollarda dolaşan bu adamın elinden hiçbir şey gelmiyor ve cezaevinin kapısını çalıp bir geceliğine beni içeri almaz mıydınız? diye sorması çaresizliğin son noktasıdır. Şunu belirtmekte fayda var bu adamın parası da var. Parası olduğu halde bunlar başına geliyor. Burada ben kendi kendime bu adam bunları hak edecek ne yapmış olabilir ki diye sordum. Ve eminim sizde soracaksınız.
Gecenin ilerleyen saatlerinde hava tamamen karardığında açlığı unutup soğuktan korunmak için gördüğü bir kulubenin içine girmek ister ancak orası bir köpek kulübesidir ve kendini oradan zor kurtarır. Kurtulduktan sonra söylediği şu söz ise yürekleri dağlamaktadır. “Tanrım bir köpek kadar olamadım.”

Ve kaderin ağlarını ördüğü an, o bahsettiğimiz adam Piskopos’un evinde.
Burada yine piskopos’un alçak gönüllü hali devreye giriyor kendisine yemek ve yatacak ver veriyor.


Yazar burada kahramanımızın hayatı ile ilgili bilgiler veriyor. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden Jean Valjean’nın hayatı çalışmak dışında hiçbir şeyle geçmemiştir. Ablası ve 7 çocuğa bakmak zorundadır. İşsiz kalmış ve açlık had safhadadır. Sonunda 1 ekmek çalmak istemiş ancak yakalanmıştır.
5 yıl kürek mahkumiyeti cezası alır, kaçmaya teşebbüs eder her seferinde yakalanır ve cezası toplam 19 yıl olur.
Burada yozlaşmış olan adalet sistemine atıfta bulunuyor. Her şeye sonuç odaklı bakılması, nedenlerinin öneminin olmaması gözler önüne seriliyor.

Kahramanımız içerde kendi kendini yargılamaya çalıştı ve hatalı olduğunu biliyordu. Ancak bunun cezasının bu olmaması kanaatindeydi.
Neden bu hale düştüğünü suçlunun sadece kendisi olmadığını, diğer suçluların da kim olduğunu burada tek tek anlatıyor ve eminim benim gibi sizde hak vereceksiniz.
Bu arada içerde okuma yazmayı, hesap yapmayı öğreniyor kendini geliştiriyordu.

Yazar burada bir suçlunun yaşadığı tüm evreleri baştan sona tek tek anlatıyor. Bu hale nasıl geldi, kendisini suça itecek durumlara nasıl düştüğünü yazar anlatıyor sizde yaşıyorsunuz.

Ve Jean Valjean içerden çıkıyor, ancak mahkumiyeti kendisine verilen sarı kimlik yüzünden hiç bitmiyordu.

Yazarın olayları anlatış biçimi kronolojik olmaması ara ara kahramanlarla ilgili bilgilere yer vermesi okuyucu açısında konudan kopmamak adına gayet güzel.

Jean Valjean piskoposun evinde yatarken gece uyandı ve piskoposun gümüş takımlarını ve paralarını çalarak kaçtı. Tekrardan yakalanıp piskoposun yanına getirilmesi ve piskoposun onu ele vermemesi Jean Valjean’nın insanlığa olan inancının biraz olsun yerine gelmesini sağlıyor.
Sonrasında başka bir kasabaya gidip orada ticaret yapan ve kasabanın refah seviyesini yükselten bu kahramanımız orada Madeleine Baba olarak tanındı. Çünkü içerden çıkarken verilen sarı kimlik peşini bırakmıyordu.
Madeleine Baba ile kasaba adeta bir dev olmuştu. Herkes mutlu huzurlu yaşıyordu.
Kötü yola düşen kızları o yoldan çevirmesi, herkese iş vermesi piskopos’dan gördüklerini uyguladığı anlamına geliyor ve burada yapılan bir iyiliğin insanın hayatının nasılda değiştirdiğine şahit oluyoruz.


Madeleine Babanın yolu burada Fauchelent’in hayatına kurtarıyor daha sonra yolları tekrardan kesişiyor ondan dolayı bunu belirtmek gerekiyor. Bu esnada Javert adında komiser Madeleine Babayı birine benzetiyor ancak emin olamıyor. Benzettiği kişi eski kürek mahkumu Jean Valjean.

Ve Fantine
Hayatın bütün sillesini suratında acımasız bir şekilde hissetmiş bir kadın. Çocuğuyla beraber sokaklarda kalmış. Çocuğunu Thenardier adında meyhane işleten birinin yanına bırakmak zorunda kalarak doğduğu yere gelip çalışmaya başlıyor. Burada geçmişi peşini bırakmıyor. Çalıştığı yerden iftiralar sonucu atılıyor. Burada karakola düşüyor ve Madeleine Baba onu Javert’in elinden kurtarıyor.
Fantine çocuğunun hasretine dayanamayıp hastalanıp yatağa düşüyor. Madeleine Baba ona çocuğunu getirmek için söz veriyor ancak öyle bir ikilem içinde kalıyor ki kendi deyimiyle "Cennnette kalıp şeytana dönüşmek mi? Cehenneme gidip melek olmak mı?" bunun kararını kendi kendine yaptığı konuşmalarla iç sesini dinleyerek karar veriyor.
İkilemin sebebi ise kendine benzeyen birini Jean Valjean olarak içeri atmak istemeleri ve Madeleine Babanın bunu öğrenmesi. Burada vicdan devreye giriyor ve kendine benzetilen kişiyi kurtarıyor.


İçerden çıktıktan sonra Fantine’nin çocuğu olan Cosette’yi bulmak için yollara düşüyor. Cosette’yi Thenardier’ın elinden alıyor uzaklarda bir yerlerde yaşamaya başlıyor. Burada çok fazla olay geçiyor onları da yazmaya kalksam gerçekten çok fazla olabilir 

Ve diğer bir kahramanımız Marius devreye giriyor.

Marius’un babası Napolyon’un ordusunda subaylık yapmış biridir. En başta yazarın hayatı ile ilgili yazmış olduğum anektod burada devreye giriyor. Victor Hugo’nun babasıda Napolyon’un ordusunda görev almıştır. Buradan yola çıkarak bu karakterin yazarın kendisi olduğu kanısına varabiliriz. Marius dedesinin yanında ayrılıp yalnız yaşamaya başlıyor.
Marius ve Cosette’nin yolları bir partka birbirlerini görmeleri ile kesişmiş oluyor. Yazar burada ikisi arasındaki aşkı öyle güzel anlatıyor yazarın anlatımına aşık olmamak imkansız. Marius’un Cosette’ye yollamış olduğu mektup ise benim için son nokta olmuştur.

Sonrasına iç karışıklık çıkıyor çatışmalar yaşanıyor Marius, Jean Valjean çatışmalara giriyor. Bu arada Javert ellerinde esirdir. Öldürmek istemektedirler ve bu görevi Jean Valjean üstlenir. Ancak daha önce Javert sayesinde Thenardier’in elinden kaçmayı başarmıştı sanırım o iyiliğin karşılığında öldürmüyor.
Marius yaralanıyor ve Jean Valjean bir loğar kapağının içine girerek kurtarıyor. Ancak ölümü yoksa yaşıyor mu bilmiyor. Lağımın içinde geçen onca süreden sonra tabi bu arada durmuyor sürekli ilerliyor bir çıkış yolu arıyor. En sonunda bir çıkışa geliyor ancak burada biriyle karşılaşıyor oda Thenardier. Thenardier onu tanıyamıyor ancak Jean Valjean onu tanıyor. Burada Thenardier Javert’in elinden kaçarak buraya girmiştir. Javert pusu kurmuş beklemektedir. Thenardier parasını alıp Jean Valjean’i oradan çıkarıyor ancak dışarıda onun neyin beklediğinin farkında değil. Çıkar çıkmaz Javert Jean Valjean’i enseliyor. Ancak Javert de kendisine yapılan iyiliği unutmamış olacak ki Jean Valjean’i salıyor.
Sonrasında Javert de adalet sistemini sorguluyor içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve sonrası malum.
Marius ve Cosette birbirlerine kavuşuyorlar ancak Jean Valjean’nin içi hiç rahat değildir. Kim olduğunu Marius’a anlatıyor. Ama tabi hepsini değil. Thenardier sonrasında Marius’a Jean Valjean’in kim olduğunu anlatıyor. Tabi bildikleri dışındakileri. Kendisini o çatışmanın içinden kurtaranın Jean Valjean olduğunu öğreniyor vs.
Kitabın sonrarına doğru şöyle bir söz var “Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç.” Yazar burada Jean Valjean’in hayatı üzerinden, sonuçta herkes ölecek ancak tüm mesele yaşayabilmekte mesajını veriyor.

Ne kadar yazsam da eksik kalacağını bildiğimden burada bitiriyorum. Böyle bir kitabı okuduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Vaktiniz varken, çok geç kalmadan okumanızı diliyorum.
Yayınevi konusunda da ben İş Bankası Kültür Yayınları 5 ciltlik olanını okudum. Çeviri gayet güzeldi. Toplam 1724 sayfa ancak 5. Cilt şeklinde bölündüğü için taşıma konusunda da rahatlık sağlayacaktır.
İki kez kitabını okuduğum Viktor Hugo'nun muhteşem eseri.. Beni günlerce ağlatmışlığı vardır.. Klasik Dünya Edebiyatı sevenlerin mutlaka okuması gerekir.
3 gündür kitabı okuyorum. Bir türlü bırakamadım bitmeden. Tek kelime ile mükemmel bir kitap. Sınavların bitiminde pcye kavuşunca kitap hakkında asıl yorumumu yapacağım inşallah. Bu kitaba 3 cümlelik yorum yapmak ayıp olur. Herkese iyi geceler, iyi okumalar.
(imza: sınav dönemlerinde okumaktan aldığı hazzın hunharca katlandığı kötü okur)
Jan Valjin'in yörüngesinde yazılmış bir yapıt . Aşk-heyecan-dram ne ararsanız var zaten boşuna dünya klasiği değil ve her dünya klasiği gibi içinde bolca toplumsal mesaj var
Kişisel problemlerden dolayı ara verdiğim bu kitabı sonunda bitirebildim. Sevinsem mi yoksa böyle muhteşem bir eserin sonuna geldiğim için üzülsem mi bilemiyorum. Ama kitabın sonunda gözümden birkaç damlanın aktığını biliyorum.

Jan Valjan karakteri artık hayatımda önemli bir yere sahip. Onun sahip olabildiği güce ve inanca sahip olabilseydik de her şeyden kolayca vazgeçip, hemen ümidini kaybedip ye’se düşen birileri olmasaydık. Belki bundan sonra, bu kitaptan sonra kendi hayatımda bir şeyler değişir…

Panama yayınlarından çıkmış olan kısaltılmış sürümünü okudum. O kadar etkileyiciydi ki tam metin halini de kesinlikle okuyacağım. Aşağıda kitapta geçen karakterlerden bahsettiğim için Spoiler olabilir. Okumadan önce ona göre düşünün.
Kitapta bir sürü karakter olduğu için aklım karışmadı değil. Lakin ilerledikçe her şey yerli yerine oturdu.

Tenardiyen ailesinden ne kadar nefret ettim anlatamam. İşleri güçleri üçkâğıtçılık olan, zenginken dipleri boylayan ve sonunda dağılan bir aile…

Javer’i sevmemiştim ama sonradan ısındım. Takıntılı bir kişiliği var. Kurallara bağlı yaşayan bir polis şefidir. Hayatını da bu kurallardan birine uymadığını için kendi sonlandırır.

Fantin talihsiz bir kadındır. Kızı için her şeyi yapabilecek bir anne. Kızının özlemiyle ölür.

Yetim, öksüz küçük bir çocuk olmasına rağmen büyük acılara göğüs gören Kozet… Jan Valjan sayesinde hayatı kurtulur.

Oğlunun özlemiyle yaşayan, onu sürekli uzaktan izleyen ve kucaklayamadan bir damla gözyaşı dökerek hayata veda eden Binbaşı Baron Pontmercy…

Babasını öldükten sonra tanıyan, onu taparcasına sevmeye başlayıp, sonradan onun görüşlerini benimseyip dedesine rest çeken Marius Pontmercy.
Jan Valjan kızı gibi gördüğü sevgili Kozet için bu karakterimizin de hayatını kurtarmıştır.

En baba karakter ise Jan Valjan’dır. Yeğenlerinin aç kalmaması için çalınan bir ekmek. Ceza olarak ise 19 yıl hapis... Yapmadığı iş kalmamıştır. Kürek mahkûmuyken en yükseklere çıkabilmiştir. Birden fazla kimliğe bürünmüştür. Aslında onu doğru yola ileten piskoposu da unutmamak gerekir.
Aslından en başından beri suçsuzdu değil miydi Jan Valjan?
Kendisine kötü denilse de, kendisini kötü bir insan olarak görse de özellikle piskoposun evinde yaşadığı olaydan sonra hayatı değişmişti.
Kozet’i o nefret edilesi yerden yanına alması ile yeni bir değişim daha geçirmişti. Sevmeyi öğrenmişti. Biri için yaşamayı, birini mutlu etmeyi…
Zaman Jan Valjan’ı değiştiriyordu. Yaşam onu çevresindeki olaylar ile eğitiyordu. Hayatında hiç yaşamadığı duyguları, hisleri öğreniyordu.

Yaşam kimine tatlı gözükse de aslında acı bir şey. İnsanı olgunlaştıran da bu acılar değil mi?

Kitap da geçtiği gibi Piskopos onun ufkunda dürüstlük güneşini parlatmış, Kozet ise sevgi güneşini alevlendirmişti…
Bundan 15 sene evvel lise yıllarımda tam metin zannedip okuduğum 500 sayfa civarı bir kitaptı Sefiller. Bana Dünya Klasikleri'ni sevdiren bir kitap oldu. Ama zirveden başlamışım sanırım başka hiçbir kitapta bu tadı bulamadım. Daha sonraları tam metninin 1700 sayfa civarı olduğunu öğrenince çok sevinmiştim. Tüm ayrıntılarıyla okuyabilecektim. Ve bugün ne yazık ki bu kitap nihayete erdi. Ne yazsam eksik kalacak olan incelemeyi yazmak benim için bu kitaba karşı bir ödevdir. Öyleyse bunu yerine getireyim:

"Adım Jean Valjean. Kürek mahkumuyum. 19 yıl hüküm giydim." İşte böyle başlıyor bütün hikaye. Ablasının 7 çocuğuna bakmak için canını dişine takıp var gücüyle çalışan namuslu bir adamın, mecburiyetten ve aslında daha derine inilirse vicdanından ötürü çalmak zorunda kaldığı bir ekmek yüzünden, hayır hayır aslında bir ekmek yüzünden değil, onu bu duruma düşüren toplumun ve bu masum suçuna karşılık kürek mahkumiyeti cezasına çarptıran kanunların, el birliğiyle bir hayatı nasıl berbat ettiğini vicdanı dayanabilen varsa buyursun okusun.

İnsanlar tarafından yapılan, fakat insaniyetle hiç bağdaşmayan kanunların felakete uğrattığı ilk hayat değildi onunkisi, son da olmayacaktı.

Asıl sefillik cebinizin boş olması değil yüreğinizde sevgi adına bir duygunun kalmamış olmasıdır. Ve insan isterse dışarıdan hiçbir destek görmesin, "doğruluk, insaniyetlik" kavramlarını kendi içine bakarak öğrenebilir. Jean Valjean bunu yaptı.. Etrafı onur yoksunu SEFİLLERle doluyken alnındaki yaftalarla bunu başardı..

Cennette kalıp şeytana dönüşmek mi cehenneme gidip melek olmak mı? Hayatımızın bazı dönüm noktalarında aklımızla kalbimizin, çıkarlarımızla vicdanımızın çatıştığı gibi iç çatışma yaşıyordu Jean Valjean.


Jean Valjean.. Kötülüğü iyilikle karşılayan, erdemli olma ilkesinin zirvesine daimi sahip olan iyiliksever bir suçlu, halkın bakarken iğrendiği bir kürek mahkûmu.. İnsan bir kere hata yapmayagörsün, sonrasında dünyanın en erdemli insanı da olsa alnındaki o yafta bir türlü çıkmıyor. Jean Valjean.. Onurlu bir adam.. Kendisini parçalamaya and içmiş vahşi kan içicilere bile merhamet gösterebilen ideal insan..

Vicdan mı yoksa kurallar mı? Hangisine uymak daha ulvî, daha yücedir? İkisinin çeliştiği yerde hangisine uymak insan yüreğini daha çok tatmin eder, en doğrusunu yaptığı hissini verir? Bu soruları cevapsız bırakmıyor yazar, cevap da vermiyor; bu soruyu sorup cevabını hiçbir şüpheye yer bırakmadan kendi kendinize bulmanızı sağlıyor.

Kanunlar ve bu kanunlara aykırı davrananlara uygulanan cezalar neden var? Sadece bir insanın ceza çektiğini görüp hakettiğini buldu diye sevinmek için mi? Hiç sanmıyorum.. Uygulamada ne yazık ki şahit olduğumuz tutum bu olsa da asıl olması gereken o suçlunun ıslah edilip içindeki virüsten kurtulmasını sağlayıp topluma kazandırmak. Belki de olabilecek en kaba insanlardan biri olan, çaldığı ekmek yüzünden 19 yıllık kürek mahkûmluğu cezası alan Jean Valjean'ı bu 19 yılda daha kaba hale getiren ceza sistemi mi, yoksa cezasını çektiği halde her gören suratını ekşitip kaçarken, insan yerine dahi koymazken onu yargılamaktansa bir gece evinde misafir edip müthiş bir hoşgörü gösterip insanlık dersi veren rahibin tavırları mı doğru yola sevketmiştir? Ceza sistemine yaptığı bu eleştirilerle, adeta canına okuyan Victor Hugo'yu ayakta alkışlıyorum..

Hayatlarında kimi hisleri hiç yaşamadıklarından dolayı bu deneyimsizlikleri hareketlerine ayrı bir hüzün katan ihtiyar bir adamla genç bir kızın romanıdır bu..
Olay örgüsünü adeta bir gergef gibi işleyen müthiş bir zeka ürünü bir roman Sefiller..
Bu kitap, insanların değişebileceğini anlatıyor. İnsanları sadece dış görünüşlerine göre yargılamamamız, ve ne olursak olalım, geçmişte ne hata yaptıysak onları gelecekte düzeltebileceğimiz anlatılıyor. Ayrıca kitap ilköğretim 100 temel eser arasında. Bu kitabı da kesinlikle okumanızı önemle tavsiye ediyorum.
Monte Kristo Kontu, Martin Eden, Moby Dick gibi Sefilleri de büyük bir zevkle okudum. Uzun romanların tadı, dünya klasiklerinin kalitesi bir başka oluyor. Bir hafta, on gün boyunca roman ile beraber yaşıyorsunuz. Romandaki karekterler ile beraber üzülüyor, beraber seviniyorsunuz. Olaylar, bağlantılar o kadar güzel örgüleniyor ki hayran kalıyorsunuz. Sefiller bence o büyük ününü fazlasıyla hakediyor.
Tanrı, hiç bir çocuğu kötü olsun diye yaratmaz! Onu kötü yapan, kötü eğitimdir!..Kötü anne-baba, kötü çevre, kötü yönetim balçık gibidir, zavallı yavruları da çekip yutar.
...toplum ücretsiz eğitim vermediği için suçludur, kendi karanlığını kendi yaratıyor.
''Bazı insanların yüzüne bakmak, onlardan kuşkulanmak için yeterlidir.''
Victor Hugo
Sayfa 212 - İletişim Yayınları , İletişim Klasikleri
”14 yaşımdayken karnımı doyurmak için bir parça ekmek çaldığımda beni zindana attılar ve orada tam 6 ay bedava ekmek verdiler. Hayatın adaleti budur.”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sefiller
Baskı tarihi:
1970
Sayfa sayısı:
399
Format:
Karton kapak
ISBN:
---
Kitabın türü:
Çeviri:
Bülent Bigeç
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Başkent Yayınevi

Kitabı okuyanlar 17.650 okur

  • Murat Tunç
  • Bade ϜϓſϞ
  • Feray Tehneldere
  • Selin Sözen
  • Mahinur Tekin
  • Burcu Kılıç
  • Chemical Analyst
  • Gamze Özmen

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0 (1)
9
%0 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları