Sefiller (Küçük Cozette)

·
Okunma
·
Beğeni
·
126.322
Gösterim
Adı:
Sefiller
Alt başlık:
Küçük Cozette
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
128
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754051681
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Altın Kitaplar
Hayata umutla sarılmayı, mücadele etmeyi, iyilikseverliği; güzel ve iyi fikirler geliştirerek yaşamayı gösteriyor bize Sefiller romanının kahramanları. Sefiller'de okur, kötülükten iyiliğe, adaletsizlikten adalete, sahtelikten gerçeğe, hırstan vicdana, çürümüşlükten hayata, canavarlıktan görev duygusuna, cehennemden cennete uzanan bir yürüyüşe tanık oluyor âdeta.
Victor Hugo (1802-1885) da, bu eşsiz eserinin ön sözünde, "erkeğin yoksulluk yüzünden alçalması, kadının açlık yüzünden düşkünleşmesi, çocuğun cehalet yüzünden yeteneklerini geliştirememesi sorunları çözümlenmedikçe … yeryüzünde cehalet, sefalet bulundukça bu gibi kitaplar faydasız olmayacaktır" diyor.

Eleştirmenlerin tüm zamanların en iyi romanlarından biri olarak nitelendirdikleri Sefiller, pek çok defalar beyaz perdeye ve tiyatroya uyarlanmasının yanı sıra müzikal olarak da sergilenmiş bir klasiktir.
1724 syf.
·23 günde·8/10
Kitabı elime ilk aldığımda farklı bir duyguya kapıldım. Bunun sebebiyse meşhur “Vatan Şairimiz Namık Kemal”di. Hayranı olduğum bir yazardır “Namık Kemal”. Sürgün yıllarında son günlerini yaşarken elinde “Victor Hugo’nun Sefiller” kitabı varmış. Bu kitabı okurken gözlerini yummuş hayata. “Hürriyet Kasidesi” gibi devasa bir şiiri o zamanın şartlarında yazabilmiş bir yazarın, son okuduğu kitabın “Sefiller” olması benim için baya değerliydi.

Kitabı bu duygu içinde alıp okumaya başladım. Tadını çıkara çıkara, azar azar… Neticede 23 günde kitabı bitirebildim. Kitap bittiğinde ise evet dedim. Bir esere eğer “Klasik” denilecekse böyle bir kitap olmalı. Ki çoğu klasik denen eser benim nezdimde hiçte klasik olmayı hak etmiyor. Ama “Sefiller” tam tamına bir klasikti.
Peki, neden tam tamına klasikti? Kitabın olumlu veya olumsuz özelikleri nelerdi?
Başlayalım Efendim…

1. Cesaret
Yazar kitabın yazıldığı döneme göre çok cesaret gerektiren bir iş yapmış. O zamanın karanlık Avrupa’sında sürgün ve hapis hayatı yaşayacağını bile bile “Özgürlük, Adalet, Eşitlik” gibi konuları işlemek bir cesaret işidir. Cesur yazar her zaman takdiri hak eder. Ayrıca kendinden sonraki birçok yazara da “Hugo” bu konuda örnek olmuştur. Onların açtığı çizgiden yürüyen yerli yazarlarımız “Tanzimat Dönemi” ile birlikte bu konuları işlemeye başlamıştır.

2. Evrensel Konular
Kitabı ana konusu sefillik. Fakat sefilliğin çeşitleri yok mudur? Örneğin bir hayat kadının sefilliği, bir mahkûmun yaşadığı sefillik, bir yetim kızın sefilliği, bir dilencinin sefilliği, devrik bir liderin sefilliği, bir kaçağın sefilliği, bir hırsızın sefilliği, bir devrimcinin sefilliği, bir vicdan sefilliği… Sefillik diye düşünmeye başlasak bu ve buna benzer birçok şey sıralayabiliriz. Kitabı beğenmemin bir nedeni de aklımıza gelebilecek bütün bu alt dalları çok başarılı bir şekilde işlemiş. Özelikle kitabın bir bölümünde “Cosette” adlı kadının yaşadığı sefillik öyle güzel anlatılmış ki hayran kalmamak elde değil.

Kitabın güzel taraflarından bir tanesi de “Sefillik” etrafında birçok konuyu muhteva etmesi oldu. Evrensel konular sayılabilecek bütün konular hemen hemen işlenmişti. Ki bu gayet kaliteli bir iş çıkarma anlamına gelir. Örneğin kitabı bitince damağınızda bir polisiye zevki, bir aşk romanı zevki, bir siyasi roman zevki, bir tarihi roman zevki bırakıyordu.

3. Olay Örgüsü
Benim kendi değerlendirmelerim içinde bir kitabın en önemli yeri bence olay örgüsüdür. Ayrıca bir kitabı da kitap yapan kesinlikle olay örgüsünün başarılı bir şekilde kurgulanmış olmasıdır. Sefiller kitabına gelecek olursak kitabın olay örgüsüne tek kelime bayıldım. Çok güzel bir şekilde kurgulanmış bir olay örgüsü mevcut. Yaptığım araştırmalar sonucunda kitabın olay örgüsünü en güzel karşılayabilecek ifadeyi buldum: “Örümcek Ağı”. Evet, tamamen bir örümcek ağı gibi yapılmış bir olay örgüsü. Hele de kitabın sonlarına doğru bu ağ çözülünce keyfinize diyecek yok.

4. Kahramanlar
“Kahramanlar veya kahraman yaratma” bir kitabın kalıcı olmayı başarmasın koşullarından biridir. Kahramanların akılda kalıcı olması kitabın başarısıyla doğru orantılıdır. Hatta çoğu başarılı kitap artık kendi ismiyle değil bizzat başkarakterinin ismiyle anılır. Sefiller kitabını okuduktan sonra artık hayatınızdan hiç ayrılmayacak Jean Valjean, Marius, Fantine, Cosette, Gavroche gibi kahramanlarla tanışmış oluyorsunuz.

5. Akıcılık
Kitabın tek olumsuz yanı bu konu herhalde. Kitap bazı yerlerde çok akıcı ilerken bazı yerlerde ise insanın canını baya bir sıkıyor. Çünkü Victor Hugo kitapta kendini gizlemiyor. Çoğu yerde anlatımı kesip okuyuncaya bilgi veriyor. Verdiği bilgilerde de öyle ayrıntılara giriyor ki neredeyse inciğini boncuğunu ortaya döküyor. Bunların bir kısmı gerekliyken gerçekten de bir kısmı gereksiz olabiliyor. Örneğin kitabın bir bölümünde kahramanlardan biri Paris sokaklarında bir lağıma girmek zorunda kalıyor. Hugo burada kitaba yaklaşık bir 50 sayfalık ara veriyor. Başlıyor lağım tarihin anlatmaya. Lağım ile ilgili bütün ayrıntıları anlattıktan sonra kitaba devam ediyor. Benim bu şekilde gereksiz bulup işaretlediğim yerler baya fazla. Sadece bunlarda değil “Sefiller” roman olmanın ötesinde bir de sanki Hugo’nun köşe yazılarında derlenmiş bir kitap gibi. Çünkü Hugo çoğu yerde olay akışını kesip her konuda görüşlerini açıklayan yazılar yerleştirmiş araya. O dönemin şartlarına bakınca normal olabilir ama bence bu bölümlerin kitaptan çıkarılıp kitabın biraz daha sade halinin basılması daha uygun olur.

Hugo bunları, etkisinde kaldığı Romantizm akımının bir gereği olarak yapıyor. Çünkü Romantizm akımın en büyük özelliği tiyatro ve romanı halkı eğitmek için bir araç olarak görmeleri. Bu yüzden yazalar eserlerini okuyucu bilgilendirmek amacıyla yazar. Amaç okuyucu bilgilendirmek olduğu için bu şekilde her konuda okuyucuya bilgi verilir. Çeşitli konular hakkında bilgi almak her ne kadar güzel olsa bile romanda akıcılığa büyük bir darbe vuruyor.

Son olarak kitap bence herkes için kesinlikle okunması gereken kitaplar arasında yer almalı. Fakat incelememde de dediğim gibi benim tavsiyem sağlam bir yayınevi tarafında sadeleşmiş halinin basılması ve onun okunmasıdır. Kitabı bu haliyle okumak bana pek mantıklı gelmedi. Çünkü hem canınız sıkılıyor hem de zaman israfı…

Not: Daha önceki yazarlarda gördüğüm bir özellik Hugo’da da kendini göstermiş. Bu eserde de Türk Milletinden söz ederken aşağılayıcı ve hakaret eden bir dil kullanılmış. Şahsen bunu Hugo’nun eserinde görmem beni üzdü. Dünyada belki ilk defa eşitlik, özgürlük, adalet kavramları işleyen bir yazardan bir milletin hepsi için bu şekilde hakaret etmesi beni sukutu hayale uğrattı. Ayrıca hemen hemen bütün kitaplarında bizden bu şekilde söz eden bir Batı Milleti karşımızda varken. Bu kitaplarla büyüyen çocukları şimdi karşımızda dururken Avrupa Birliğine gireceğimizi düşünmek bence tamamen saflık. Bin yıl bile geçse Avrupa bize karşı içinde taşıdığı bu kin ve öfke ile bize dost olmaz.

Selam ve sevgi ile…
1724 syf.
·13 günde·Beğendi·9/10
Sefiller kitabını kısaca yorumladığım video:
https://youtu.be/Jq8mQGv-pY4

Sefillik* temalı bu inceleme bana 13 gün boyunca arkadaşlık etmiş 1724 sayfalık dünyanın en uzun sefalet destanının sadece birkaç sayfalık özüdür. Elek hayat, elekten geçemeyen taşlar ise sefil insanlardır. Bu incelemeyi benim ellerim değil, sefil insanların kanları yazmıştır.

Peki, nerede, kimde, neden aramalı bu sefilliği? Kimdir bu sefil insanlar? İncelemenin okuyucusu bu cevapsız sorulara cevap aranacağını kendisi anlamıştır.

https://i.ibb.co/...yoksulluk-varken.jpg
Belki de bu fotoğraftan başlamalı sefilliğin tanımını aramaya. Ellerinde "Onca Yoksulluk Varken" kitabı ve devamında kafalarında "Bize mi çattı bu sefillik?" düşünceleri. Gülüşsüz, parıltısız gözlerde, renksiz, cansız bir tende sefilliğin tezahür ettiği duygusal yansımalar. Sefilliği aramaya bu çocuğun göz bebeklerinin içinde başladım yıllar önce fakat dünyanın kaçınılmaz yuvarlaklığı gibi kendimi yine başladığım yerde elde 0 halimle buldum.

Devam ettim sefilliği aramaya.
https://i.ibb.co/3yNHKZY/umran.jpg çıktı karşıma. Bilmediği bir hayatta bilmediği birileri tarafından yüzü, gözü bu hale getirilmişti. Kimdi, ne istiyordu bu insanlar? Anlayamamıştı. Anlatmamışlardı. Üstündeki renksiz ve duyguları yok edilmiş tezahürünün, cansız ve bitkin bakışlarının nedenini bile soramayacak sefillikte bulunmuştu.

Devam ettim sefilliğin kaynağını bulmak için...
https://i.ibb.co/CKLmk7g/aylan.jpg çıktı karşıma. İsimlerin ne önemi vardı? Nasıl olsa çoktan unutmuştuk onları, değil mi ama? Bana yüzünü dön, dedim. Seni göremiyorum, dedim. Dönmedi, dönemedi. Denizin kumları, deniz suyu, tuz, medcezir, dalgaların oluşmasını sağlayan bütün gemiler, denizin köpüğü, deniz kızları, su altı canlı aleminin hiçbiri onu bana döndüremedi. Bugüne kadar hiçbiri böyle bir sefillik türüyle karşılaşmamışlardı. Bilimselliğe boyun eğen denizin dalgaları, yıkamaya devam etti cesedi, bütün sefilliğiyle.

Şimdi de esas sefile gelelim: https://i.ibb.co/...ukluk_fotografim.jpg
Nasıl da gülüyor, nasıl da gözlerinin içi parlıyor. Nasıl güzel ve tertemiz kıyafetleri var. Ne güzel yukarıdan kafasına bomba düşmeyen, tamamen güvenlikli bir bölgede ve evde yetiştiriliyor. Neden gülmesin ki? Cesedinin fotoğrafının çekilemeyeceği bir yaş ve koşulda.
Battaniyesi var üşüdüğünde üstüne örtebilecek,
Yiyeceği var tıka basa karnını doyurabilecek,
Parası var istediği gibi harcayabilecek,
Ailesi var istediği gibi sevebilecek...

Aslında esas sefilin kendim olduğunu anlayalı o kadar uzun zaman geçti diyeme... DANK!

O da ne? Kafama bir şey dank etti. Bir kitap. Adı Sefiller. Kendi kendine 1656. sayfası açıldı:
"Mutlu olmak korkunç bir şey! İnsan halinden nasıl da memnundur! Bunun kendisi için yeterli olduğuna nasıl da inanır! Yaşamın yanlış hedefi olan mutluluğa yönelirken, gerçek hedef olan sorumluluk nasıl da unutulur."

Bu kitap mı anlatabilecekti bana sefilliğin tanımını, kaynağını, bütün çeşitlerini, aşağıda olmayı ve aşağılık olmayı? Bu kitap mı anlatabilecekti bana "sfl" kökünden gelen kelimenin harflerini kanla ve açlıkla seslendirmeyi?

Akson ve dendrit uçlarım arasında gelip giden sinirlerime, duygularıma sirayet eden bütün bu sayfalarda duyguların rengarenk uçlarını Sefiller karakterleriyle mi adlandıracaktım artık?

Vicdan azabının Jean Valjean ve Javert karakterleri arasındaki psikolojik gelgitlerini gözlerimin hüzün ordusu olan gözyaşlarıyla mı okuyacaktım?

Liderleri çarpışırken sefalet içinde kıvranan insanın içinde olup biten manevi savaşları mı yoksa Wellington ile Napolyon'un 1815 yılının bir günü Waterloo Savaşı sahnesinde en sefil ordunun kim olduğunu kanıtlama amacıyla karşılaşıp bir hendek yüzünden sefaletin vahşet ve kan ile elde edildiğini mi düşünecektim aklımın odalarında?

Zeka ve ileri görüşlülük gerektiren savaş taktikleri mi yoksa yiyecek ve para gerektiren hayatta kalma taktikleri mi sefilliği alıp götürecekti bir lağımın içerisinde başka diyarlara?

Zaferlerin azaldıkça özgürlüğün arttığı 19. yy Fransa siyasi ve toplum düzeninde, karakterlerin sefaletle birlikte tam tersine düşünce dünyalarının enginliği betimlenecek ve zenginlerin düşünce dünyalarının darlığı mı eleştirilecekti?

Manastır hayatı ve çilehanelerin dışarıdaki sefil insanları görmemizi engelleyen bir göz bandı oldukları mı kanıtlanacaktı?

Suçunun pişmanlığıyla, ahlaka yönelim ve örnek insan olmayla, itiraflarla, adalet ve vicdan gelgitleriyle, Paris lağımlarıyla bir insan id-ego-süperego döngüsünü nasıl tekrar tekrar yaşayabilecekti?

Salt ekmek hırsızlığı yüzünden kürek mahkumiyeti gibi yüz kızartıcı bir suçla birlikte hayatı boyunca etiketlenmekten kaçamamak hukuk sisteminin sistemsizliğine mi verilecekti?

1789 ve 1830 Fransız ihtilalleri, 1832 Saint-Denis sokağı barikatlarının direnişiyle birlikte aynı zamanda tinsel bir devrime, askeri düzenin acımasızlığına, devrimi ve rejimi savunan toplumun farklı katmanlarındaki insanların toplum hayatındaki konuşmalarına mı tanıklık edecektim?

Kurşunun bir silahın namlusundan çıkma anıyla hayat dolu bedenlere bir bir saplanmaları arasında geçen süreyi hesaplayıp, dünyada o kesitte neler olup bittiğini mi düşünecektim?

Yoksa dünyanın en uzun sefalet destanının içerisine polisiye ve gerilim esintileri de serpiştirilip çocuk-anne-baba psikolojileriyle, sefilliğin çaresizliğinden hayatla oynadığı kumarda kitaplarını, dişlerini, saçlarını ve hayatını ortaya koyan insanlarla mı tanışacaktım?

Sefiller bir duygu gökkuşağıdır. Hiçbir duygunun eksiksiz bırakılmadığı ve unutulmadığı bu sefalet destanında aklıma gelen duygulara göre karakterlerin eşleştirilmesi aşağıdaki gibidir:
ACI : Fantine, Jean Valjean, M. Gillenormand
HIRS : Javert, Jean Valjean, Enjolras, Courfeyrac, Grantaire
NEFRET : Thenardier, Javert, Eponine, Azelma, M. Gillenormand
KISKANÇLIK : Eponine, Azelma
İFFET : M. Myriel, Cosette
UTANÇ : Cosette, M. Gillenormand
FEDAKARLIK : Fantine, Jean Valjean, Gavroche, Fauchelevent, M. Mabeuf
KORKU : Jean Valjean, Cosette, Claquesous, Montparnasse, Babet, Gueulemer
CESARET : Jean Valjean, Enjolras, Gavroche, Marius, Courfeyrac
UMUT : Jean Valjean, Fantine, Cosette
MERAK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Gillenormand
SEVGİ : Fantine, Marius, Cosette, Jean Valjean
TUTKU : Marius, Cosette, Javert
ÇARESİZLİK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Mabeuf, M. Gillenormand, Gavroche, Petit-Gervais, Dükkandan kovulan iki çocuk
HÜZÜN : Fantine, Cosette
MERHAMET : Fantine, M. Myriel, Jean Valjean
ŞÜPHE : Javert

Bu duygu panoramasının hepsini yaşatabilen yazar Victor Hugo'dan, yazarın yazdıklarını okuyup kendisini dünyanın en sefil insanı hissetmesi gereken ise okurdan başkası değildir.
İncelemenin okuru eğer incelemeyi buraya kadar okumuşsa sorulması gereken soruları esas kendisine sorması gerektiğini anlamıştır.

SAKIN AMA SAKIN!
Kimse sefilliği başkasında aramasın.
En büyük sefiller güruhu bu ekranda yazılmış olan bu cümleleri harika bilgisayarları, son teknoloji telefonları, engelsiz vücutları, gören gözleri, duyan kulakları, eksiksiz giyimleri, sosyal medya profilleri, güzel kitapları, sıcak evleri, güvenlikli şehirleri ile birlikte okuyandır.
Esas Fransız İhtilali, esas Saint-Denis barikatları direnişi, esas Gezi Parkı, esas ruhumuzun Sarı Yelekler'i bu kaçınılmaz gerçeği anladığınızda direnmeye güç bulacaktır.

Uyanmanın zamanı gelmedi mi artık?
Kim diyor ulan sana bunları yapmanı?
Kim sana boyun eğ diyor?
Teslim olma, diren isteklerine, diren kendi lüksüne, diren kendinin sefaletine...
https://www.youtube.com/watch?v=_XSBEAmMD9c

"Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık." Dostoyevski
Her şeyi fazlasıyla anlayıp hayat boyu geçmeyen bir hastalığa sahip olmaktır *sefillik.
  • Suç ve Ceza
    9.2/10 (7.724 Oy)9.473 beğeni26.266 okunma6.725 alıntı162.367 gösterim
  • Çalıkuşu
    8.7/10 (5.056 Oy)5.964 beğeni22.601 okunma1.196 alıntı91.126 gösterim
  • İnsan Neyle Yaşar
    8.4/10 (5.361 Oy)5.313 beğeni20.700 okunma2.172 alıntı96.790 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (7.029 Oy)7.189 beğeni25.051 okunma1.222 alıntı126.197 gösterim
  • Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
    8.3/10 (3.856 Oy)4.030 beğeni18.657 okunma1.289 alıntı57.437 gösterim
  • Aşk
    7.7/10 (5.625 Oy)6.286 beğeni21.988 okunma1.153 alıntı101.076 gösterim
  • Olasılıksız
    8.5/10 (7.127 Oy)7.882 beğeni24.184 okunma955 alıntı127.720 gösterim
  • Bin Muhteşem Güneş
    9.0/10 (5.753 Oy)6.407 beğeni19.903 okunma1.449 alıntı87.956 gösterim
  • Simyacı
    8.6/10 (9.722 Oy)10.776 beğeni33.216 okunma4.136 alıntı140.561 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (7.403 Oy)7.931 beğeni21.678 okunma4.160 alıntı106.666 gösterim
357 syf.
·30 günde·Beğendi·9/10
Sefiller, epey zamandır varlığının bilincinde olduğum fakat okumaktan (onca övgüye rağmen) kaçındığım bir kitaptı.

Neden mi?

Çünkü acıtasyonun, dramın ve gözyaşının oluk oluk aktığı, acıdan reyting devşirme peşinde olan bir ülkenin dizileriyle ve filmleriyle büyüdüm. Dolayısıyla yoksulluk ve sefalet (Emrah filmleri, Ferdi Tayfur filmlerine maruz kalmış bir bünyenin haklı isyanı bu sanırım) artık o kadar iğreti geliyordu ki; bu kitabı okuma kararı almak gerçekten zor oldu. Fakat her şeye rağmen okumalıydım bu klasiği. Onca insan yanılıyor olamazdı.

Konuya derinden girmeyeceğim her zaman ki gibi. Zira bu kitabın özeti, içeriği ya da yazar ve kitap hakkında her şey internette tonlarca (bu doğru bir ölçü birimi oldu mu bilmiyorum) var. Onun yerine kendimce bir şeyler yazmayı tercih edeceğim çoğunlukla yaptığım gibi. Değerli arkadaşlarım bu kitapla ilgili son derece güzel incelemeler yazmışlar. Sefillik kavramını da detaylı bir şekilde irdelemişler. -Ki; söylediklerine ben de katılıyorum. Ben daha farklı bir şeyler söylemeliyim durum bu olunca.

Girişte yaptığım açıklamaya binaen yoksulluğun ve fakirliğin derinliklerinde boğacak bir romana daldığımı düşünürken kendimi çok daha farklı bir yerde buldum. Elbette yoksulluktan ve açlıktan, açlığın insana neler yaptırabileceğinden net bir şekilde bahsediyordu. Fakat amaç kesinlikle duygu sömürüsü değildi. Ortada bir gerçek var ve bu gerçeği olabildiğince güzel aktarıyordu yazar. Benim gibi bir dram düşmanı bile keyifle okumaya devam ediyordu. Bir yandan şaşkınlık içindeydim, diğer yandan büyük ölçüde düşürdüğüm beklentimin çok çok üzerine çıkmış olan roman etrafımı çeviriyor ve o günün Paris’ine doğru çekiyordu.

Kitabın kahramanları da son derece güzel işlenmiş (Jean Valjean, Javert). Yazarların, istediği an istediğini yaptırabilmek için özellikle belirsiz bıraktığı karakterler olur (tabii bunlar kaliteli yazarlar değildir). Hiç sevmediğim bir durumdur bu. Fakat Victor Hugo’nun karakterleri son derece net. Bu da ona çok hoş ters köşeler yapma fırsatı sunmuş.

Kitabın önsözünde geçen ‘Yeryüzünde cehalet ve sefalet hüküm sürdüğü müddetçe bu tip kitaplar yararsız addedilemez.’ cümlesi bile yazarın ne kadar bilinçli bir şekilde bu romanı yazdığını ve dönemini aşıp günümüze, hatta daha ilerilere gideceğinin ne kadar bilincinde olduğunun ispatıdır.
Bir de şunu eklemeden bitirmeyeyim; bu kitap bana ne katabilir ki diye düşündüğüm için üzgünüm şu anda. Çünkü ecnebi bir ülkede geçmiş, yıllar yıllar öncesini anlatan, dini farklı, kültürü farklı, dili farklı bir toplumda olmasına rağmen insanın temelde ne kadar da aynı olduğunu gösteren nefis bir başyapıt.

Ve toplumca unutmak için son derece hevesli olduğumuz çok önemli bir detayı bağırdı yüzüme kitap boyunca: VİCDAN YARGIÇTIR!
448 syf.
·5 günde·10/10
Dünyanın ne kadar küçük olduğunu Sefiller’de attığımız adımlardan anliyoruz.
Sırf yeğenlerinin karnını doyurabilmek için ekmek çalan ve19 yıl kürek mahkumuna çaptırılan Jan Valjin'in hayatıni ,yaşamın gerçeklerini , iyilik ve kötülük gibi kavramların arka planında ki gerçekleri görmenize katkı sunuyor, intikam almanın en güzel yolunun ona iyilik yapmak olduğunu, sen bıraksan da geçmişin senin peşini bırakmayacagini tokat gibi çarpıyor Victor Hugo. Ve sevgi… Sevgi dişlerini 1 lira karşılığında kerpetenle kopartman oluyor.kitap her mısralarinda etkisi altina alıyor.
Ve...Sayfanın sonunda ne akıtacak gözyaşın ne de adalete bir güvenin kalıyor.Kesinlikle muhtesem bir eser.
“Garip değil mi ruhunu bile değiştirebilen insanoğlu, kaderini değiştiremiyordu.”
1724 syf.
·Beğendi·10/10
Kitabı anlatmaya kelimeler yetmez aslında. :-)
Sefillik içinde yaşanılan hayatın içine biraz da aşk katılınca tadına doyum olmamış. Olayların birbirine bağlantıları gerçekten mükemmel. Kötü yerlerde içime dokunan, mutlu yerlerde yüzümde tebessüm açtıran, aşk konularında heyecanlandıran, keşke daha önceden okusaydım dedirten bir kitap :-)
496 syf.
·51 günde·Beğendi·9/10
Spoiler içermez!

*Kısa Bilgi*

Sefiller, Victor Hugo tarafından yazılan toplumsal romandır. İlk olarak 1862 yılında yayınlandı. 19. yüzyılın en büyük eserlerinden biri olarak kabul gördü. Hugo, bu destansı romanında, seçkin sınıftan olmayan halkın ve toplum dışında kalmış insanların da dünyalarına, duygu ve düşüncelerine yer vermiştir. Dünyada yazılmış ilk sosyal romandır. (Vikipedi)

*Düşüncelerim*

Sefiller, Victor Hugo ile tanıştığım eser oldu. Yazarın en büyük eseri olan bu romanı okumak gerçekten heyecan vericiydi. İçeriği o kadar harika ki okurken sürüklenip gidiyorsunuz. Dünya edebiyatının en büyük başyapıtlarından kabul edilen bu eser gerçekten anlatıldığı kadar varmış diye düşünüyorum. Kahramanımız basit bir suç işlemek zorunda kalıyor ve tüm hayatını işlediği bu suçun bedelini ödemekle geçiriyor. Kovalamaca ve iyi-kötü savaşı içinde geçen bu romanda haksız bir yargı ile toplumdan dışlanmış bir insanın neler yaşayıp, neler hissettiğini görüyoruz. Yazıldığı dönemin tüm özelliklerini ve insan tiplerini barındıran roman adeta 19. yüzyıl Fransa'sına ayna tutuyor. Ayrıca kitapta dini semboller kullanmış ve din kavramının en büyük özelliğinin ruhu aydınlatması olduğu anlatılmak istenmiştir. Kitapta aslında her insanın içinde iyilik olduğu ve bu iyiliği ancak kendisinin ortaya çıkarabileceği fikri de okuyuculara aşılanmak istenmiştir. İnsanda şefkat, merhamet ve sevgi duygularını uyandıran, insan olmanın gereklerini hatırlatan harika bir başyapıt...Sözün özü şu ki;herkesin kitaplık rafında bulunması gereken, herkesin okuması gereken güçlü, akıcı ve sürükleyici bir dille yazılmış muhteşem bir kitap olduğu kanısındayım.
1633 syf.
·20 günde·Beğendi·10/10
Sefiller kitabını neden okumalısınız?

- Bir Fransız klasiği olduğu için mi?
- Bir dönem romanı olduğu için mi?
- İçe işleyen çok acıklı bir kurgusu olduğu için mi?
- Ebru Ince önderliğinde sitedeki bir grup insan bu kitabı okuduğu için mi?
- Bir tuğla bitirmenin verdiği keyif için mi?

Size 1630 sayfalık sefaletin içime dokunan hangi kısmından bahsedeyim de okumanız gerektiğine inanın?

2019 yılına girdiğimizden beri Fransa tarihinde, acılarla, fedakarlıklarla, kötülüklerle dolu bir yolculuktayım. Tarihle kurgunun mükemmel bir şekilde kaynaştırıldığı bir kitap okudum. Hatta okumadım satır satır yaşadım.

Suç ve ceza dengesinin mükemmel bir eleştirisi, mükemmel bir dönem okuması, harika bir vicdan sorgulaması ve hüzünlü bir hikayeler geçidi.

Kitabı okurken sık sık burada da dile getirdiğim şekilde keşke Fransa tarihine, Napoleon’a, Waterloo’ya dair biraz daha bilgim olsaydı da kitaptan extra extra keyif alsaydım. Bu okumaktan aldığım keyfi kesinlikle etkilemese de bir parça sıkıp, bunalttığı da bir gerçek. Tarihi kronoloji kısımlarında sık sık duraksayarak hangi olay ne zaman olmuştu, kim kimden sonra tarih sahnesinin hangi köşesine çıkmıştı gibi google araması yapmak durumunda kaldım. Bu sebeple eğer kitabı hala okumadıysanız okumadan önce aşağıdaki linklerde güzel bir Fransa tarihi özeti bulabilirsiniz.

https://sekerinyeri.wordpress.com/...ern-fransa-tarihi-i/
https://sekerinyeri.wordpress.com/...rn-fransa-tarihi-ii/
https://sekerinyeri.wordpress.com/tag/1830-devrimi/


Kitabın yarısında şöyle bir not almışım. “Victor Hugo kesinlikle içinde bulunduğu dönemde ülkesini ve genel gündemi çok iyi takip etmiş. Çok düşünmüş bunlar üzerine, iyi bir analiz çıkarmış. Çok fazla okuma yapmış olduğunu düşünüyorum, acayip birikimli... Siyasi tarihe ve kişilere detaylı değiniyor. Hatta aşırı detaylı bir neden sonuç ilişkisine dayalı bir anlatımı var kitabın. Ülkesine aşık, milletinin ateşli devrimciliğine hayran acayip bir Fransız övgüsü var kitapta. Bir de tabiki Tanrı'ya inancı kuvvetli, tüm olan şeylerin sonucunun (Waterloo, Temmuz Devrimi, 1830 vs.) hak böyle istediği için olduğu vurgusu var ki bunun bir parça hayran olduğu halkına haksızlık olduğunu düşünüyorum.”

Az bile söylemişim… Böyle bir Fransa aşkı, böyle bir Paris hayranlığı yok. Bir insan bir şehrin lağımlarının tarihçesini bile anlatacak denli detayı yazabiliyorsa(20 sayfa), bu aşktır. Bir şehre, bir tarihe, bir millete olan aşk! Kusurlarıyla da sevmek deyiminin karşılığı sanırım Victor Hugo. Bir yerde Paris bir gayya kuyusudur derken, diğer yerde Fransa’yı göklere çıkartır. Kitabın başından sonuna kadar zaten bir millet ve Tanrı hayranlığı var. Bir de çok fazla nasihatvari aforizma yazmış, bazen amma uzattın yeter diyesim geldi.

Charles Baudelaire önsözde bu kitap bir merhamet kitabıdır demiş. Bence bu kitap bir hüzün kitabı, vicdan kitabı. Bir aşk kitabı. Çocuğa aşk, sevgiliye duyulan aşk, Tanrı'ya aşk, millete aşk, ülkeye aşk...

Bir tabir vardır hani “Filler tepişirken olan çimenlere olur.” diye. İşte bu kitap o çimenleri anlatıyor. Napoleon ve Wellington savaşırken ölen altmış bin insanın hikayesi… Bir ülkenin savaşa harcadığı paralar yüzünden yoksul düşmüş, aç kalmış, sefalet içinde yaşayan insanların hikayesi… Bir evi olmadığı için sokaklarda yatan çocukların hikayesi.

Kitabın ana hikayesini bilmeyen yoktur sanırım. Aç olan kız kardeşinin çocuklarına ekmek alacak parası olmadığı için ekmek çalıp yakalanan, işlediği suç sebebiyle kürek mahkumu olarak bambaşka bir insana dönüşen Jean Valjean’ın hikayesi.

Çok dağınık anlatıyorum farkındayım ama Victor Hugo da bundan farklı bir anlatım yapmamış inanın. Jean Valjean’ın hikayesini okurken birden kendimizi Waterloo Savaşı’nı oluşturan şartları okurken buluyoruz, dönüyoruz Fantine ve Thenardierler’in hikayesine bir göz atıyoruz, birden Cosette ile Jean Valjean’ın kaderi nasıl kesişti kısmından manastırların tarihçesine dalıyoruz. Kitap bizi bilgiye ve detaya boğuyor, bir büyük olayı meydana getiren ufak tefek tüm olayların detaylarını ve tarihin önemsemediği küçük insanların yaşam çizgisini anlatıp, büyük resimde tümünü birleştiriyor.

Tarihi kısımda çok hayranlıkla okuduğum iki tane kısım var. Birisi Waterloo Savaşı’nın anlatıldığı kısımdaki “çukur” sahnesi… İkincisi ise “Haziran Ayaklanması” kısmı. Özellikle ayaklanma kısmında direnişi yaşadım. Mabeuf “Yaşasın Cumhuriyet!” diye bağırırken içimden ben de onunla bağırdım. Gavroche tüm alaycı pervasızlığı ile kahramanca düşerken sanki barikatı izliyordum. Barikat ele geçirildikten sonra Enjolras finalinde gözlerim doldu.

Karakterler bazında ise şu karakter daha iyi yazılmış diyemeyeceğim, hepsiyle ayrı ayrı ilgilenmiş, detaylıca kurgulayıp sokmuş hikayeye; ama Fantine’i betimlemesi karakteri ete kemiğe büründürmüş, yazar neredeyse yazdığı karaktere aşık olmuş gibi bir tasvir. Tabi Jean Valjean’ın mükemmel vicdan hesaplaşmaları, bir aziz olarak tasvir edilmesi, Javert’in sondaki vicdan muhakemesi ve sistem sorgulaması müthişti.

Klasikler neden klasik? Çünkü her dönemde seslenişlerine karşılık bulabildikleri için.
“Büyük tehlikelerin güzel yanı şudur ki, birbirlerini hiç tanımayan insanlar arasında kardeşliği gün ışığına çıkarır.” satırlarını okuduğumda gözümde şu kare canlanıyor örneğin.

https://listelist.com/...-yapanlar_584794.jpg

19.yy’da Hugo’nun umut ettiği iyimser gelecekte yaşıyor olsaydık keşke fakat 21.yy’ın 19.’dan çok da farkı yok. Gelirin eşit dağılımı yok, eğitimde ve sağlıkta adalet yok. Artık savaşlar ovalarda karşılıklı yapılmıyor ama hala çimenler eziliyor. Bourbon Hanedanı yok ama hala açlık çeken, sefalet içinde yaşayan çocuklar var. Hala direniyoruz ama kaybediyoruz. Ben bu satırları yazarken bile bir yerlerde bir kadın geçimini sağlamak için vücudunu satıyor. Geleceğe umut içinde bakmak her geçen gün zorlaşıyor. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik sadece birer kelime olarak hayatlarımızda yer almakta.

Uzun zaman sonra ilk defa bir kitabı gözyaşlarıyla bitirdim. Yaşayamadan ölen kitap karakterlerine, yaşayamadan ölen insanlara. Gezi parkında, 15 Temmuz’da, yurdumun dört bir yanında yapılan canlı bomba saldırılarında hayatını yitirenlere, Soma faciasında ölenlere, Aylan bebeğe, minik Leyla’ya, karlı bir günde babasının sırtında bir çuval içinde bu dünyadaki son yolculuğunu yapan bebeğe, Suriye Savaşı’nda katledilenlere ağladım. Ben bu satırları sıcacık evimde yazarken kışın soğuğunda sabaha varma savaşı verenlere ağladım. Pastayı paylaşamayan büyük adamların sebep olduğu bir gecede değişen hayatlara ağladım. En son da oturdum kendi hayat keşmekeşimde unutup gideceğim tüm bu şeyler için kendime ağladım. #39467876

Victor Hugo demiş ki “Neyse ki Tanrı, bir ruhu nerede bulacağını bilir.”

Soruyorum Tanrım kaybolan tüm ruhların yerini biliyorsun, öyleyse onları bulup geri vermen için insanlık daha ne kadar acı çekmeli?

İncelememi kitaptan son bir alıntı ve bir video ile bitireyim.

“Tanrı’nın çare bulmaktan yana bu güçsüzlüğü beni şaşırtıyor doğrusu. Olayların çarkını her an yeniden yağlaması gerekiyor. … Bu pis yağ yüzünden Tanrı’nın elleri hep yağlı, kara.”

https://youtu.be/1MhEZizEqVE
1692 syf.
"SEFALET DE ,BAŞKA ŞEYLER GİBİDİR.GİDEREK KATLANILMASI MÜMKÜN HALE GELİR."


Sefiller İlk olarak 1862'de yayınlandı. 19. yüzyılın en büyük eserlerinden biridir.Fransa'nın topumsal ve politik kargaşasını, halkın mücadelesini,hayata tutunma çabalarını gözler önüne seren bir romandır.Tarihi bir şölen sunan Sefiller kaçak bir hayat yaşayan Jean Valjean'ın yaşamını bu yüzyılın şartlarında neler yaşadığını.Kimin onun hayatına dokunduğunu O'nun kimlerin hayatına dokunduğunu hepsini büyük bir heyecan duyarak okuyacaksınız.Victor Hugo'nun tarihi romanıdır.Fakat romanın önsözünü yazan Charles Baudelaıre 'ya göre merhamet kitabıdır,yoksulların savunucusudur...
“Sefiller bir merhamet kitabıdır, kendisine fazlasıyla sevdalı ve ölümsüz kardeşlik yasasını pek az dert eden bir topluma sersemletici bir hizaya gelme çağrısıdır … yoksulların savunusudur.”
-CHARLES BAUDELAIRE-
Ben okuyucuya göre tarih ,merhamet,sefalet,aşk,sevgi,vicdan .....daha bir çok unsur sayabilirim.Bu romanda ne arıyorsanız onu bulacaksınız.Kitaba başlarken baya önyargılı olmama rağmen çok keyifli ilerledim.İletişim yayınlarından okuduğum kitapta çeviriyle ilgili bir sıkıntı yaşamadım.
Bazen savaşın acımasız yollarında kaçarken buldum kendimi,bazen Jean Valjean'ın Cosette ile kurdukları hayatta verdikleri yaşam mücadelesini yaşadım.Thenardierlara söverken buldum kimi zaman kendimi bazen de Mariusa söylenirken .Bu kadar çok duyguyu birden yaşayacağınız nadir romanlardan bu tuğla.
Her ay bir tuğla okuyalım dedik Ebru Ince öncülüğünde yine güzel bir kitapla kendime çok şey kattığına inandığım bu romanı herkese tavsiye ederim.Victor Hugo'yu ilk defa okudum ve ne aşırı dinci ne de inançsız bir yazar kendisi.Kalemini ve tarzını çok beğendim.
Victor Marie Hugo Romantik akıma bağlı Fransız şair, romancı ve oyun yazarı olarak anılır. En büyük ve ünlü Fransız yazarlardan biri kabul edilir. Hugo'nun Fransa'daki edebi ünü ilk olarak şiirlerinden sonra da romanlarından ve tiyatro oyunlarından gelir. . Ben kendisini en beğenilen romanıyla tanımış olmaktan çok mutlu oldum. Diğer eserlerini de okuyacağım tuğlalardan fırsat bulabilirsem.Özellikle şiirlerini merak ediyorum.
Romanın sonunda çoğu okur gibi bende gözyaşlarıma hakim olamadım.
"BİRİ VAR Kİ ,GİDERKEN GÖKYÜZÜNÜ DE BİRLİKTE GÖTÜRDÜ" diyor ve spoiler vermeden incelememe burada son veriyorum.

Sevgiler ...Saygılar...
1724 syf.
Bir yanda böyle bir eserin bitmesinin hüznü, diğer yanda ise 1700 sayfalık dev bir eseri bitirmenin huzuru ve mutluluğu var.
Hani bazı kitapları o kadar çok okumak istersiniz ama bit türlü başlayamazsınız. Buna ister korku deyin , ister çekingenlik deyin size kalmış.

Böyle bir etkinlik düzenleyip kıvılcımı ateşleyen Hakan S. hocama ayrıca teşekkür ediyorum. Diğer bir kıvılcım ise daha kitabın ilk sayfasını açar açmaz Victor Hugo’nun İtalyan yayıncıya yazmış olduğu mektup diye nitelendirebilirim.
Yazar mektupta, “Tüm halklar tarafından okunur mu bilmiyorum ama bu kitabı herkes için yazdım” diyor. “Erkeğin cahil ve umutsuz olduğu, kadının ekmek için bedenini sattığı, çocuğun kendini eğitecek bir kitabın, kendini ısıtacak bir ailenin yokluğunda acı çektiği her yerde sefiller kitabı kapıyı çalıp şöyle diyor” sizin için geldim sayfaları çevirin…
İşte bu da ikinci kıvılcım. Sonrası ise çorap söküğü gibi geliyor. Artık gerisi sizde.

Bu mektupta bahsettiği sorunların sadece Fransa'yı değil İngiltere'yi, İtalya'yi vs. herkesi ilgilendirdiğine değinmesi, yazarın nasıl evrensel bir ruha sahip olduğunun kanıtıdır.

Burada yazarın hayatı hakkında da ufak bilgiler vermek gerekiyor.
Babası Napolyon ordusunda bir general. Annesi ve babası arasındaki geçimsizliklerden dolayı annesinden uzaklarda babası ile kalıyor. Babası Madrid’de valilik yapıyor. Yazar da orada ilkokula başlıyor. Yazar ilk ayrımı burada yaşıyor. Okul İspanyol aristokratların çocuklarının gittiği bir okul ve yazarın burjuva generalin oğlu olmasının öğrenilmesi ve alay konusu olması. Sonrasında Napolyon’un imparatorluğunun sonra ermesi kendisi ve ailesi için zor günlerin başlangıcı olmuş. Annesinin ölmesi ile iyice sefaletin içine düşmüştür. Maddi sıkıntılar ve toplumsal durumlardan dolayı doğru düzgün eğitim alamamış. Ancak kendi kendini geliştirip şiirler yazmıştır. 18.Louis tarafından kendisine aylık bağlanmış.
Bunları yazmamın sebebi aslında kitap için bir referans olarak gösterilebilir. Aslında bu kitap yazarın hayatı ile ilgili çok derin izler taşıyor.

Kitabın diline, anlatımına gelecek olursak gerçekten son derece akıcı ve anlaşır olması okuyucu için büyük bir şans. 1700 sayfa olması gözünüzü korkutmasın çok güzel bir şekilde akıcı ve anlaşılır dil kullanmış. Anlamını bilmediğiniz kelimeler neredeyse yok gibi. Rahatlıkla okuyabiliyorsunuz.

Kitabın konusunun geçtiği yer olan Paris’in sokaklarını, caddelerini yazar öyle güzel tasvir ediyor ki adeta o sokaklarda caddelerde geziyormuşsunuz hissi uyandırıyor insanın içinde.
Yazara, karakter oluşturma ve onları tahlil etme konusunda hayran kalmamak mümkün değil.


SPOİLER İÇERİR.

Kitap iyiliklerle, güzelliklerle başlıyor. Bu güzellikler karşısında adeta mest oluyorsunuz. Mösyö Myriel’in Digne piskoposluğuna atanması ve hastaneyi ziyaretinde hastaların durumunu görüp, “siz küçücük binaya 26 hastayı sığdırmaya çalışıyorsunuz biz 3 kişi bu kocaman sarayda kalıyoruz bunda bir terslik var” demesi ve kendi sarayını onlara vermesi gerçekten etkileyici bir başlangıç sunuyor. Bu Piskoposun, nasıl da alçak gönüllü biri olduğunun kanıtıdır.
Mösyö Myriel’in mütevazi yaşamı bana Uruguay'ın eski Devlet Başkanı Jose Mujica'yı hatırlattı. Jose Mujica bir röportajında
“Halkın büyük çoğunluğu gibi yaşamaya çalışıyorum çünkü karar veren halktır. Çoğunluğun daha iyi yaşadığı gün belki biz de daha iyi yaşarız ve daha fazla harcarız. Hayatta en güzel şey özgürlüktür. Sevdiğimiz şeyleri yapabilmek için, özgür olmak daha fazla vakte sahip olmak demektir. Yoğun bir hayatım büyük bir evim ve hizmetçilerim olursa bunlara dikkat etmek için çok çalışırım. Bu nedenle de daha az özgür olurum. Benim işlerime dikkat etmesi için başkasını görevlendirirsem bu kez de onun vaktini çalmış olurum. Bu nedenle hayatta hafif olmak, bagajsız olmak daha fakir olmak değildir, özgür olmaktır." diyor. Sanırım bu sözler Myriel’i daha iyi anlamak için referans olabilir.

Ve baş kahramanımız Jean Valjean

Digne sokaklarında tabir-i caizse pespaye, döküntü bir adam geziniyordu. Girdiği hanlarda kimse kendisine yemek ve yatacak yer vermiyordu. Çaresiz bir şekilde yollarda dolaşan bu adamın elinden hiçbir şey gelmiyor ve cezaevinin kapısını çalıp bir geceliğine beni içeri almaz mıydınız? diye sorması çaresizliğin son noktasıdır. Şunu belirtmekte fayda var bu adamın parası da var. Parası olduğu halde bunlar başına geliyor. Burada ben kendi kendime bu adam bunları hak edecek ne yapmış olabilir ki diye sordum. Ve eminim sizde soracaksınız.
Gecenin ilerleyen saatlerinde hava tamamen karardığında açlığı unutup soğuktan korunmak için gördüğü bir kulubenin içine girmek ister ancak orası bir köpek kulübesidir ve kendini oradan zor kurtarır. Kurtulduktan sonra söylediği şu söz ise yürekleri dağlamaktadır. “Tanrım bir köpek kadar olamadım.”

Ve kaderin ağlarını ördüğü an, o bahsettiğimiz adam Piskopos’un evinde.
Burada yine piskopos’un alçak gönüllü hali devreye giriyor kendisine yemek ve yatacak ver veriyor.


Yazar burada kahramanımızın hayatı ile ilgili bilgiler veriyor. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden Jean Valjean’nın hayatı çalışmak dışında hiçbir şeyle geçmemiştir. Ablası ve 7 çocuğa bakmak zorundadır. İşsiz kalmış ve açlık had safhadadır. Sonunda 1 ekmek çalmak istemiş ancak yakalanmıştır.
5 yıl kürek mahkumiyeti cezası alır, kaçmaya teşebbüs eder her seferinde yakalanır ve cezası toplam 19 yıl olur.
Burada yozlaşmış olan adalet sistemine atıfta bulunuyor. Her şeye sonuç odaklı bakılması, nedenlerinin öneminin olmaması gözler önüne seriliyor.

Kahramanımız içerde kendi kendini yargılamaya çalıştı ve hatalı olduğunu biliyordu. Ancak bunun cezasının bu olmaması kanaatindeydi.
Neden bu hale düştüğünü suçlunun sadece kendisi olmadığını, diğer suçluların da kim olduğunu burada tek tek anlatıyor ve eminim benim gibi sizde hak vereceksiniz.
Bu arada içerde okuma yazmayı, hesap yapmayı öğreniyor kendini geliştiriyordu.

Yazar burada bir suçlunun yaşadığı tüm evreleri baştan sona tek tek anlatıyor. Bu hale nasıl geldi, kendisini suça itecek durumlara nasıl düştüğünü yazar anlatıyor sizde yaşıyorsunuz.

Ve Jean Valjean içerden çıkıyor, ancak mahkumiyeti kendisine verilen sarı kimlik yüzünden hiç bitmiyordu.

Yazarın olayları anlatış biçimi kronolojik olmaması ara ara kahramanlarla ilgili bilgilere yer vermesi okuyucu açısında konudan kopmamak adına gayet güzel.

Jean Valjean piskoposun evinde yatarken gece uyandı ve piskoposun gümüş takımlarını ve paralarını çalarak kaçtı. Tekrardan yakalanıp piskoposun yanına getirilmesi ve piskoposun onu ele vermemesi Jean Valjean’nın insanlığa olan inancının biraz olsun yerine gelmesini sağlıyor.
Sonrasında başka bir kasabaya gidip orada ticaret yapan ve kasabanın refah seviyesini yükselten bu kahramanımız orada Madeleine Baba olarak tanındı. Çünkü içerden çıkarken verilen sarı kimlik peşini bırakmıyordu.
Madeleine Baba ile kasaba adeta bir dev olmuştu. Herkes mutlu huzurlu yaşıyordu.
Kötü yola düşen kızları o yoldan çevirmesi, herkese iş vermesi piskopos’dan gördüklerini uyguladığı anlamına geliyor ve burada yapılan bir iyiliğin insanın hayatının nasılda değiştirdiğine şahit oluyoruz.


Madeleine Babanın yolu burada Fauchelent’in hayatına kurtarıyor daha sonra yolları tekrardan kesişiyor ondan dolayı bunu belirtmek gerekiyor. Bu esnada Javert adında komiser Madeleine Babayı birine benzetiyor ancak emin olamıyor. Benzettiği kişi eski kürek mahkumu Jean Valjean.

Ve Fantine
Hayatın bütün sillesini suratında acımasız bir şekilde hissetmiş bir kadın. Çocuğuyla beraber sokaklarda kalmış. Çocuğunu Thenardier adında meyhane işleten birinin yanına bırakmak zorunda kalarak doğduğu yere gelip çalışmaya başlıyor. Burada geçmişi peşini bırakmıyor. Çalıştığı yerden iftiralar sonucu atılıyor. Burada karakola düşüyor ve Madeleine Baba onu Javert’in elinden kurtarıyor.
Fantine çocuğunun hasretine dayanamayıp hastalanıp yatağa düşüyor. Madeleine Baba ona çocuğunu getirmek için söz veriyor ancak öyle bir ikilem içinde kalıyor ki kendi deyimiyle "Cennnette kalıp şeytana dönüşmek mi? Cehenneme gidip melek olmak mı?" bunun kararını kendi kendine yaptığı konuşmalarla iç sesini dinleyerek karar veriyor.
İkilemin sebebi ise kendine benzeyen birini Jean Valjean olarak içeri atmak istemeleri ve Madeleine Babanın bunu öğrenmesi. Burada vicdan devreye giriyor ve kendine benzetilen kişiyi kurtarıyor.


İçerden çıktıktan sonra Fantine’nin çocuğu olan Cosette’yi bulmak için yollara düşüyor. Cosette’yi Thenardier’ın elinden alıyor uzaklarda bir yerlerde yaşamaya başlıyor. Burada çok fazla olay geçiyor onları da yazmaya kalksam gerçekten çok fazla olabilir 

Ve diğer bir kahramanımız Marius devreye giriyor.

Marius’un babası Napolyon’un ordusunda subaylık yapmış biridir. En başta yazarın hayatı ile ilgili yazmış olduğum anektod burada devreye giriyor. Victor Hugo’nun babasıda Napolyon’un ordusunda görev almıştır. Buradan yola çıkarak bu karakterin yazarın kendisi olduğu kanısına varabiliriz. Marius dedesinin yanında ayrılıp yalnız yaşamaya başlıyor.
Marius ve Cosette’nin yolları bir partka birbirlerini görmeleri ile kesişmiş oluyor. Yazar burada ikisi arasındaki aşkı öyle güzel anlatıyor yazarın anlatımına aşık olmamak imkansız. Marius’un Cosette’ye yollamış olduğu mektup ise benim için son nokta olmuştur.

Sonrasına iç karışıklık çıkıyor çatışmalar yaşanıyor Marius, Jean Valjean çatışmalara giriyor. Bu arada Javert ellerinde esirdir. Öldürmek istemektedirler ve bu görevi Jean Valjean üstlenir. Ancak daha önce Javert sayesinde Thenardier’in elinden kaçmayı başarmıştı sanırım o iyiliğin karşılığında öldürmüyor.
Marius yaralanıyor ve Jean Valjean bir loğar kapağının içine girerek kurtarıyor. Ancak ölümü yoksa yaşıyor mu bilmiyor. Lağımın içinde geçen onca süreden sonra tabi bu arada durmuyor sürekli ilerliyor bir çıkış yolu arıyor. En sonunda bir çıkışa geliyor ancak burada biriyle karşılaşıyor oda Thenardier. Thenardier onu tanıyamıyor ancak Jean Valjean onu tanıyor. Burada Thenardier Javert’in elinden kaçarak buraya girmiştir. Javert pusu kurmuş beklemektedir. Thenardier parasını alıp Jean Valjean’i oradan çıkarıyor ancak dışarıda onun neyin beklediğinin farkında değil. Çıkar çıkmaz Javert Jean Valjean’i enseliyor. Ancak Javert de kendisine yapılan iyiliği unutmamış olacak ki Jean Valjean’i salıyor.
Sonrasında Javert de adalet sistemini sorguluyor içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve sonrası malum.
Marius ve Cosette birbirlerine kavuşuyorlar ancak Jean Valjean’nin içi hiç rahat değildir. Kim olduğunu Marius’a anlatıyor. Ama tabi hepsini değil. Thenardier sonrasında Marius’a Jean Valjean’in kim olduğunu anlatıyor. Tabi bildikleri dışındakileri. Kendisini o çatışmanın içinden kurtaranın Jean Valjean olduğunu öğreniyor vs.
Kitabın sonrarına doğru şöyle bir söz var “Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç.” Yazar burada Jean Valjean’in hayatı üzerinden, sonuçta herkes ölecek ancak tüm mesele yaşayabilmekte mesajını veriyor.

Ne kadar yazsam da eksik kalacağını bildiğimden burada bitiriyorum. Böyle bir kitabı okuduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Vaktiniz varken, çok geç kalmadan okumanızı diliyorum.
Yayınevi konusunda da ben İş Bankası Kültür Yayınları 5 ciltlik olanını okudum. Çeviri gayet güzeldi. Toplam 1724 sayfa ancak 5. Cilt şeklinde bölündüğü için taşıma konusunda da rahatlık sağlayacaktır.
1724 syf.
·10/10
İki kez kitabını okuduğum Viktor Hugo'nun muhteşem eseri.. Beni günlerce ağlatmışlığı vardır.. Klasik Dünya Edebiyatı sevenlerin mutlaka okuması gerekir.
1724 syf.
Hepimizin hayatında sarıp sarmaladığı, kendine ait hissettiği bir kitabı vardır.
İşte benimki de Sefiller!!

Yollarımız ilk olarak bir köy okulundayken kesişti.
Küçücük ellerimle okulun sobasını yakmaya çalışırken sefilliğin ne olduğunu o an anlamıştım.
Kitabı okumaya başlayınca hayatta ne denli sefilliklerin olduğunu görmüş cosette'nın üşüyen ellerinin acısını ben de hissetmiştim. O küçük yaşıma rağmen kitaptan hayli etkilenip herkese anlatmaya başladım.

İkinci karşılaşmamız bir pansiyon odasında soğuktan olmasa da açlıktan uyuyamadığım bir gecede oldu. Okurken o zaman Mabeuf babanın açlığını düşünemeyecek kadar kendi sefilliğimle meşguldüm.

Üçüncü Karşılaşmamız bir evin sıcaklığında olduğu halde anlatılanlar daha önce hissettiklerimden daha çok canımı acıttı.
Karakterlerin hayatları ve kendi yaşadığım hayatı karşılaştırdım.
Hah işte hayat tam da böyle değil mi?
Her zaman kendi acımızı, çaresizliğimizi sefiliğimizi bir başkasınınkiyle karşılaştırır ve vicdanımızı rahatlatmaya çalışırız.

Ama kitabı tekrar okuyunca vicdanımın bu sefer daha yüksek sesle bağırdığını duydum. İçimdeki bu huzursuzluğun esas kaynağı o.
Ben bugün sıcak yatağımda uyurken, dışarıda biri soğuktan donmak üzere olabilir. Yediğim yemeği beğenmezken, bir insan daha yemek bulamadığı için ölmüş olabilir. Ben bugün babamın bana aldığı elbiselerin güzel olmadığından yakınırken, hayatı boyunca çocuklarına tek bir elbise bile alamamış babalar olabilir.
Durup bir dakika bu ihtimalleri düşününce bile büyük bir acı duydum. Bu inceleyi okuyan okuyucu sen hiç mi bunları düşünmüyorsun?

Hepimiz adına düşünen ve bunları dile getiren bir yazar var ve iyi ki de yazmış bunları. İçinde yaşadığı toplumu çok iyi gözlemlemiş, gerçek hayatta karşılaştığımız olayları kafamıza vura vura anlatmaya çalışmış.

Kitap farklı karakterde insanların sefillikleri üzerinden birbirleriyle kesişen hayatlarını konu alıyor. Yazar karakterleri anlatırken o kadar güzel tasvirler ve tahliller yapıyor ki karakterlerin içinde bulundukları duygu durumunu siz de yaşıyorsunuz. Onlarla birlikte öfkeleniyor, kızıyor, üzülüyor, seviniyor, hüzünleniyor..

Bir kürek mahkumuna hayatı boyunca toplum tarafından hep bir suçlu gözle bakılmasına öfkeleniyor, bir annenin kızına bakmak için yaptığı fedakarlıkları (saçları,dişleri daha sonra bedeni) görünce hüzünleniyor, küçük bir çocuğa yapılan kötü muameleyi görünce üzülüyor, bir insanın düşüncesi yüzünden yargılanmasına kızıyor, yiyecek bir lokma ekmeği olmadığı için kitaplarını satmak zorunda kalan adamın çaresizliği karşısında ağlıyor, annesine verdiği sözü tutup kimsesiz ve perişan haldeki çocuğu kurtarıp, bir baba şefkatiyle büyüten adamı görünce seviniyor, birbirini seven iki insanın kavuşmasıyla mutlu oluyorum

Bu kadar duyguyu bir arada veren bunu anlatırken de içinde yaşadığı dönemi anlatmaktan geri kalmayan bir yazar ile karşı karşıya kalacaksınız. Yeri geliyor kendinizi bir savaşın içinde buluyorsunuz. yeri geliyor direnişçilerle birlikte yaşasın cumhuriyet diye bağırıyorsunuz. Yeri geliyor bir lağımda yaralanan biri ile birlikte yol almaya çalışıyorsunuz. Yeri geliyor kendinizi bir manastırda dua ederken buluyorsunuz. Ve yeri geliyor adalet sistemini sorgulayan vicdanının sesini bastıramayınca intihar eden adamın bulunduğu yerde buluyorsunuz kendinizi. Bunların hepsine hazır değilseniz sefiller size göre bir kitap değil. Çünkü yazar olayı anlatırken başka bilgiler vermekten çekinmiyor ve bunu sayfalarca anlatıyor. Tabi ki de içinde bulunulan dönemi ve yazarın bağlı olduğu akımı düşününce anlatılan şeylerin o zamanın koşulları için gerekli bir anlatım olduğunu düşünüyorum.

Bir kürek mahkumunun hayatına dokunan bir piskopos olmasaydı o insan hayatına nasıl devam edecekti?
Toplum tarafından etiketlenen, nereye giderse gitsin öteki olan ve bunu da aç kaldığı için bir ekmek çalmak zorunda kalan bu insanın suçu ne?
Ona temel ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli koşulları sağlamayan sonra da onu öteki olarak gören toplum değil mi?
Bir kadın çocuğuna bakmak için kendi bedeninden fedakarlık yapmak zorunda mı?
Küçük yaşta okula gitmesi gerekirken çocuklar neden çalışmak zorunda bırakılır?
Bir insan düşüncesi yüzünden yargılanabilir mi?
Yiyecek bir lokma ekmekleri olmayan insanlar varken bir kara parçası için savaşmak doğru mu?
Bize kötülük yapmış bir insana iyilik yapmak ne derece mümkün?
Böyle sorular ve daha niceleriyle karşılaşacağınız, hayatın seslerini duymak için oturduğunuz yerden kalkıp harekete geçmenizi sağlayacak bir kitap.

Açın kulaklarınızın kör tıkaçlarını.hayatın sesleriyle dolu olan bu yaşamlar bizim duymamız için bağırıyorlar. Kimi sesini duyurmayı başarıyor kimi ise hâlâ o karanlıkta sesini duyurma peşinde. Ben biliyorum ki bu kitabı okuduktan sonra hiçbir insan aynı kalamaz ve o seslerin peşine düşmeye başlar. Bugün incelemeyi yazdıktan sonra evden çıktım ve sesleri aramaya başladım. Hemen ilk sokakta karşıma çıkan ses küçük bir çocuğun sesiydi. Soğuktan üşüdüğü her halinden belli olan çocuk beni görür görmez "mendil ister misin abla" dedi. İşte o sesi duyunca okuduğum bu kitabın ben de oluşturduğu acıyı bir kez daha hissettim.

Sefillik hayatımızın her yerinde var onu göremeyen kör gözlerimiz, sıcak evlerimizde oturmuş dün çektiğimiz fotoğrafın sosyal medyada kaç beğeni aldığını görebiliyorsa insanlığın geldiği son noktayı sorgulamamız gerekir. Sorgulayan ve çözüm üretmek için harekete geçen bireylerin çoğalması dileğiyle.

Son olarak bu güzel ve farkındalık yaratan kitabı okumak için etkinlik düzenleyen Ebru Ince ablaya çok teşekkür ediyorum.
1724 syf.
·Beğendi·9/10
3 gündür kitabı okuyorum. Bir türlü bırakamadım bitmeden. Tek kelime ile mükemmel bir kitap. Sınavların bitiminde pcye kavuşunca kitap hakkında asıl yorumumu yapacağım inşallah. Bu kitaba 3 cümlelik yorum yapmak ayıp olur. Herkese iyi geceler, iyi okumalar.
(imza: sınav dönemlerinde okumaktan aldığı hazzın hunharca katlandığı kötü okur)
Tanrı, hiç bir çocuğu kötü olsun diye yaratmaz! Onu kötü yapan, kötü eğitimdir!..Kötü anne-baba, kötü çevre, kötü yönetim balçık gibidir, zavallı yavruları da çekip yutar.
''Bazı insanların yüzüne bakmak, onlardan kuşkulanmak için yeterlidir.''
Victor Hugo
Sayfa 212 - İletişim Yayınları , İletişim Klasikleri
Ey aşktan acı çekenler, sevmekten vazgeçmeyin. Durmadan sevin, aşktan ölmek, aşkla yaşamak kadar asildir.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sefiller
Alt başlık:
Küçük Cozette
Baskı tarihi:
2000
Sayfa sayısı:
128
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754051681
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Altın Kitaplar
Hayata umutla sarılmayı, mücadele etmeyi, iyilikseverliği; güzel ve iyi fikirler geliştirerek yaşamayı gösteriyor bize Sefiller romanının kahramanları. Sefiller'de okur, kötülükten iyiliğe, adaletsizlikten adalete, sahtelikten gerçeğe, hırstan vicdana, çürümüşlükten hayata, canavarlıktan görev duygusuna, cehennemden cennete uzanan bir yürüyüşe tanık oluyor âdeta.
Victor Hugo (1802-1885) da, bu eşsiz eserinin ön sözünde, "erkeğin yoksulluk yüzünden alçalması, kadının açlık yüzünden düşkünleşmesi, çocuğun cehalet yüzünden yeteneklerini geliştirememesi sorunları çözümlenmedikçe … yeryüzünde cehalet, sefalet bulundukça bu gibi kitaplar faydasız olmayacaktır" diyor.

Eleştirmenlerin tüm zamanların en iyi romanlarından biri olarak nitelendirdikleri Sefiller, pek çok defalar beyaz perdeye ve tiyatroya uyarlanmasının yanı sıra müzikal olarak da sergilenmiş bir klasiktir.

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

  • 11 defa gösterildi.

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları