1000Kitap Logosu
Tembellik Hakkı
Tembellik Hakkı
Tembellik Hakkı

Tembellik Hakkı

OKUYACAKLARIMA EKLE
7.6
1.319 Kişi
4.401
Okunma
988
Beğeni
31,5bin
Gösterim
64 sayfa · 
 Tahmini okuma süresi: 1 sa. 49 dk.
Basım
Türkçe · Türkiye · Sel Yayıncılık · Mayıs 2019 · Karton kapak · 9789755709901
Orijinal adı
Le Droit a la Paresse
Diğer baskılar
Çalışmanın, bize dayatıldığı kadar doğal ve ezeli bir yeti olmadığını anlatan, yüzyıllar aşarak günümüze ulaşabilmiş bu küçük kitapçık için Paul Lafargue’a teşekkür borçluyuz. Tembellik Hakkı, bir aylaklık çağrısı değil, vahşi kapitalizmin kadın, erkek, çocuk demeden herkesi mecbur kıldığı çalışma mevhumuna, yaratıcılık yitimine bir itirazdır. Ücretli kölelik düzenini tümüyle reddetmek yerine insanca “çalışma” talebini en başa yazarak boş vakit hakkından vazgeçen işçilere, bu düzeni değiştirilemez sayarak içinde debelenen hepimize, yaklaşık yüz elli yıllık güçlü bir sövgü ve yergidir. Özgün bir Marksist olan Lafargue, kendi tarihsel düşüncesini Proudhoncu görüşler ve Paris Komünü’nün etkileriyle harmanlayarak “çalışma-tüketme-uyuma” cehennemi döngüsünü parçalamaya vurgu yapar. 19. yüzyılın kolektif zihniyet yapılarının analizini ve entelektüel monografisini sunarken, hedefinde bu çalışma aşkının esas kaynağı; din adamları, ekonomist ve ahlakçılar vardır. Gerçek yaşamın, bir azınlığı zenginleştirmeye devam etmek için çalışmak ve tüketmek arasında yitip gittiği gerçeğini görmek isteyenlere...
5 mağazanın 105 ürününün ortalama fiyatı: ₺7,83
7.6
10 üzerinden
1.319 Puan · 294 İnceleme
Miss Nobody
Tembellik Hakkı'ı inceledi.
64 syf.
Peki sizce ileride yok olacak meslekler neler?
Fark ettiniz mi bazı kadınlar, bilhassa ömrünü ev hanımlığına adamış olanlar, makinelerden ve makineleşmekten hoşlanmazlar. Mutfağa aldığınız en küçük bir alete bile karşı çıkarlar. Çünkü onların hayatları boyunca öğrendikleri tek şey ev işleridir. Gelişen teknoloji ve icat edilen makineler, bu kadınların yaptıkları işleri daha kısa sürede, daha az hatalı ve daha az emek harcayarak yapmaya başlayınca, bu kadınlar hayatlarını bir hiç uğruna harcamış gibi hissediyorlar ve makineleri hayatlarına dahil etmekte zorlanıyorlar. Örneğin hamur yoğurmak, hamur açmak, sarma sarmak vs. öğrenmesi zor ve meşakkatli işlerken ve ev hanımlarınca bir üstünlük göstergesiyken birkaç liraya alınan bir makinenin de aynı işi yapabileceği fikri hoşlarına gitmiyor ve kabul etmeyi reddediyorlar. Makineleşmek, ev hanımlığı gibi (bunu bir meslek olarak adlandırmak doğru mu bilmiyorum) çoğu meslek kolunun işini kolaylaştırırken çoğu meslek kolunu da ortadan kaldırdı ve kaldırmaya da devam ediyor. Gelişen teknolojiyle birlikte son bulan mesleklere dair bir araştırma yaparken “Gerçekten mi, böyle bir meslek mi varmış?” derken buldum kendimi sürekli. Ama sanırım o kadar eskilere gitmeye gerek yok çünkü günümüzde de birçok meslek kaybolmaya yüz tuttu. Örneğin bankacılık. Bütün işlerimizi telefon bankacılığı ve ATM’lerden halledebiliyorken banka çalışanlarının ömrünün çok da uzun olmadığını kestirmek zor değil. Ya da esnaflık. Artık tüm dünyanın daha çok tercih ettiği bir alışveriş türü var ki o da online alışveriş. Market malzemeleri, kıyafetler, çantalar, ayakkabılar ve kitaplar… Bunları satan insanlar da ileride işsiz kalacaklar arasında başı çekiyorlar. Hele ki büfeler… Bir otomat da pekala bir büfecinin yerini tutabilecekken bu mesleğin daha ne kadar devam edeceği meçhul… Kitabın bir bölümünde insanların makinelere savaş açtığından ve onlarla rekabet ettiğinden bahsediliyordu. Sanırım o insanlar bu insanlar… Makineleşme, yalnızca iş gücünün pahalı olduğu yerlerde popüler olabilir ve hayata geçirilebilir. Çalışan nüfusun fazla olduğu yerlerde, insanlar iş bulabilmek pahasına emeklerini satabildikleri kadar ucuza satarlar. Bu haksız rekabet ortamında hangi yönetici kendisine daha pahalıya patlayacak olan makineleri tercih eder ve işsizlik sorunun büyümesine katkıda bulunur? Hele de din adamları, devamlı çok çalışmayı iyi bir meziyetmiş gibi anlatıp dururken?.. Üniversitede harçlığımı çıkarmak adına günde 12 saat çalıştığım zamanlar geliyor aklıma. Sabah dokuzdan akşam dokuza kadar bütün günüm bir mağazada geçiyordu. İşten çıktığım zaman hiçbir şey yapmaya takatim kalmıyordu, yalnızca yatıp uyuyor ve ertesi gün için güç topluyordum. Ben her ne kadar haftanın 2-3 günü orada çalışıyor olsam da, diğer tüm çalışanlar haftanın bir gün tatil yapmak üzere tam zamanlı çalışıyorlardı. Altı gün boyunca o kadar yoruluyorlardı ki, tatil günlerini evde dinlenerek geçiriyorlardı. Düşünsenize kazandıkları parayı bile harcayamıyorlardı. Çoğu ilkokul mezunu olan bu çalışanların tek hayali evlenmek ve kalan ömürlerinde çalışmamaktı… Martin Eden’ı okuyanlarınız hatırlar, bütün gün ütü yaptığı ağır bir işte çalışıyor ve para biriktiriyordu kitabın bir bölümünde. O üretken ve çalışkan adamın o yerde çalışmaya başladıktan sonra hayat enerjinin nasıl söndüğünü hatırlarsınız. Hayata dair hiçbir hevesi kalmamış, bütün üretkenliğini kaybetmişti Martin. Kitap yazmayı ve okumayı bırakmış, hiçbir hobisine ayıracak vakti ve takati kalmamıştı. İşte günde uzun saatlerce çalıştırılan ve emekleri sömürülen insanlar böyle uzaklaşıyor insanlıktan… İnsanlar işlerini yapacak makineler icat etmezlerse, işte böyle şartlarda çalıştırılırlar ve zamanla kendileri makineleşirler… Kitap, bir kapitalizm eleştirisi. Sanayileşme sonrası işçilerin nasıl daha uzun süreler çalıştırıldığı, bunun nasıl mümkün olabildiği anlatılıyor. Proleterler ise yerden yere vuruluyor her seferinde. İncecik bir kitap ama insanı nasıl düşünmeye ve sorgulamaya sevk ediyor anlatamam, kitabı okurken düşündüklerimin yalnızca bir kısmını aktardım incelemeye. Bu çok değerli kitabı okumasını ve inceleme yazmasını istediğim insanlar var sitede, o yüzden kitabı takipte olacağım. Hayatta hep iyi kitaplarla karşılaşmanız temennisiyle, keyifli okumalar herkese.
Tembellik Hakkı
7.6/10
· 4.401 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
44
Merve
Tembellik Hakkı'ı inceledi.
56 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
Küba’lı marksist ideolog Paul Lafargue aynı zamanda Karl Marx’ın damadı olarak tanınıyor. Örgütlü kitlesel mücadelenin, sosyalizm ve devrim davasının en ateşli savunucularından. Marksizm düşüncesi ve ruhuyla bilinçlenecek ve örgütlenecek olan işçi sınıfının, burjuvazi iktidarını devirip, komünist düzeni kurması için savaşan fikir neferlerinden biri. Kitap çok kısa olmasına rağmen Komünist Manifesto’dan sonra en çok dile çevrilen, en çok baskısı yapılan ve tartışılan kitaplardan ve okuduktan sonra bunu hakettiğine kani oldum. Kitap Ekim Devrimi üzerinde de önemli bir etkiye sahip. Kitapta 19.yy sonlarında sanayileşme sonrası çalışma saatlerinin nasıl on yedi saate kadar vardığını, küçücük çocukların bile saatlerce acımasızca çalıştırıldığını anlatıyor Lafargue. Hıristiyan bağnazlığı ve kapitalist faydacılığın yozlaştırdığı proleteryanın düştüğü büyük girdabin özeti niteliginde... Proleterya’yı çok sert eleştirmiş.Kitap bittikten sonra 19.yy’dan 21. yy’a geldigimizi ve kapitalizmin daha vahsi bir hal aldigini düşünürken buldum kendimi. Lafargue’nin şu tanımı ise günümüz Türkiye’sinin özeti gibi : “Azla yetinme dini...” Mutlaka okuyun ve üzerine düşünün.
Tembellik Hakkı
7.6/10
· 4.401 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
49
Göksel ONAY
Tembellik Hakkı'ı inceledi.
72 syf.
Tembellik Savunulabilir mi?
Tembellik Hakkı’nın çok yanlış anlaşıldığını düşünüyorum ve bunu sadece Lafargue özelinde de söylemiyorum; Tembellik ve Hak’lar temelinde de böyle bir iddiada bulunuyorum. Elbette Tembelliğe dair hakların temel kaynağı, insanların insafsızca çalışma koşullarına karşı bir tepkidir. 30. Sayfada da bahsedildiği üzere: “On iki saatlik çalışma, hem de ne çalışma! On iki yaşında olmayan çocuklara dayatılan çalışma!” Esasen Tembellik her ne kadar, hiçbir şey yapmama anlamında olsa -ki bu da insanı, örneğin bir köpekten farksız kılar- bu zorlu çalışma koşulları, doğal olarak çalışmaya karşı bir cephe oluşturmuştur. Bu da onun tam karşıtı olacağı anlamına gelebilir -ki burada eleştireceğim nokta da budur-. O halde çok çalışma veya daima çalışmanın karşıtı olan tepki de hiç çalışmama olacaktır. Bu da beraberinde hayvanca bir yaşamın övgüsünü getiriyor bu eserde. Oysa esasen buradaki durumu anlamak için belirli bir ayrımı; tembellik ile boş veya serbest zaman arasındaki farkları bilmek gerekiyor. Bu ayrım Antik Yunan’dan beri var ve bugün de bizzat aşinayız bu duruma. Etimolojik olarak Schole’den türeyen bu bakış açısına göre serbest zaman, tembellik gibi hiçbir şeyin yapılmadığı zamanlar değildir. Serbest zaman herhangi bir çıkar gözetmeden gerçekleştirilmeye değer etkinlikleri kapsar. Arendt’in deyişiyle, geçimimizi sağlamak gibi zorunluluk alanından ve gündelik hayatın monoton işleyişinden uzaklaşmaktır. O halde serbest zaman, hiçbir şey yapılmayan zaman değil, yapılan şeylerin herhangi bir zorlama olmaksızın, kişinin tercih ettiği şeyleri yaparak geçirdiği zamanlardır. Daha da anlaşılabilir olsun diye paragrafın başında da bahsettiğim aşinalığı açacak olursam: kelimelere ve seslendirilişlerindeki uyuma dikkat edin: Schole, school, okul… Bunlar tesadüfü olarak gerçekleşmiş şeyler değiller; gerçekten de birbirlerinden türemişlerdir. Tabi Schole’nin hemen ardına skolastik’i de sıkıştırmak kaydıyla… Bugün tüm dünyada var olan eğitim sisteminin temeli, skolastiklere dayanır. Yani sadece isim türemesi yoktur, aynı zamanda sistemin bizzat kendisi de oradan kaynağını alır. Dolayısıyla aslında okullar da serbest zamanın gerçekleştiği alanlardır. Çünkü ne matematik ne geometri ne de felsefe karın doyurur. Bunlar yaşamın devamlılığının zorunlu koşulları değillerdir. Tabi ki bunlarsız bir hayatın yaşanmaz olduğu da söylenebilir ama başka bağlamlarda… Ayrıca burada daha açıkça da belirtmek gerekir ki insan da bir hayvandır elbette. Burada insan-hayvan ayrımı daha çok insanı, diğer hayvan türlerinden ayıran kabiliyetlerine referanstır. Şimdi sanatsız, felsefesiz, geometrisiz; sadece yiyip içen ve ölümü bekleyen canlılarsak, hakikaten insanlık diye belirttiğimiz değerler toplamının ne anlamı kalır? Elbette insanın hayvandan beter olduğu iddiası ve isyanının da haklı gerekçeleri var. Ancak bu, daha geniş bir tartışma alanı gerektirdiği için girmiyorum o konuya. Hayvanla insan arasında bir hiyerarşi kurmanın öyle kolay ve doğru olmadığını, aksine tehlikeleri olabileceğini vurgulamakla şimdilik yetinelim… Buradaki fark insanın, diğer canlı türleriyle arasında yaşam farkı olduğudur. Peki Lafargue bu ayrımların önemini gözden kaçırmış, bir nefret ve fanatizmle duygularına yenik düşmüş ve insanları hayvanlaşmaya teşvik etmiş diyebilir miyiz? Motivasyonu ne olursa olsun, ister öfke, ister fanatizm… Ortaya çıkardığı sonuçları reddedip eleştirmek zorundayız. İkinci kısım ise haklar meselesidir… Haklar kendi içlerinde zorlu bir ayrımı gerektiriyor. Öncelikle onun doğal yapısıyla alakalı bir güçlük var. Ardından onun evrensel geçerlilik problemi var. Şimdi ilkini ele alalım: Haklar nasıl oluşurlar? Bir grup insan bir araya gelerek kendi aralarında nasıl yaşayacaklarına karar verirler: birarada yaşayacaksak, şunları yapalım, şunları da yapmayalım derler. Bu sınırlar içerisinde hareket etmenin kendisine de özgürlük diyoruz. İkinci mesele de buradan kaynaklanır. Eğer haklar sadece bu sınırlamayla kalırsa haksızlığın kaynağı olurlar. Çünkü böyle olursa, herkes bir araya gelir, kafalarına göre kurallar koyarlar. Oysa insan olmanın bir onuru da vardır. Ayrıca insan değişkendir ve yeni doğan nesiller bu anlaşmayı kabul etmemişlerdir. Dolayısıyla evrensel bir dayanağa ihtiyacımız vardır; bunun beraberinde getirdiği tartışmalar ise “meşruiyet tartışmaları” başlığı altında yürütülürler. Antigone adlı eser, bunun bir örneğidir… Şimdi tembellik bir hak olarak sunulabilir mi? İnsanların, hayvan olmaya hakları var mıdır? Bunun sonucu elbette hoş değil ama soruyu bir başka şekilde de düşünmek zorundayız; insanları zorla insan olmaya teşvik etmek ne kadar insanidir? Belli ki herkesin felsefeyle, sanatla, edebiyatla uğraşma zorunluluğu söz konusu değildir. Bunlar kişilerin kişisel tercihleridir. Elbette insanlar boş zamanlarını, hiçbir şey yapmadan da geçirebilmelidirler. Ancak bunun övgüye değer bir şey olduğu da düşünülmemelidir. Elbette insanların tembellik etmeye de hakları vardır; ancak tembellik etmenin cezasını sadece kendileri göreceklerse… Örneğin kanunları öğrenme konusunda tembellik eden birisini düşünün. Şimdi bu kişinin istediği kişiyi öldürme hakkı olduğu savunulabilir mi? Veya hiç çalışmamanın beraberinde yoksullaşmayı getirdiği adil bir toplumu hayal edin… Burada tembellik, beraberinde yoksulluğu da getirecekse eğer, bu kişiye daha yüksek refah seviyesinde yaşaması için kaynak aktarılmalı mı yoksa tamamen ölüme mi terk edilmelidir? Şüphesiz günümüz sosyal devlet anlayışına bu da terstir. Koşullar ne olursa olsun, insanlar, insani yaşamın asgari düzeyinin altına düşürülmemelidirler. Fakat tembellere en üst düzeyde kaynak aktarılması da belli ki pek adil görünmüyor. Zaten bunun için bolluğun olması da zorunludur. Ancak tembellerden oluşmuş bir toplumun nasıl bolluğa sahip olacağı ayrı bir sorundur. Dolayısıyla tembelliğin bir hak olarak tanınması ve herkesin de bu haktan faydalanması söz konusu olursa, bu toplum nasıl geçimini sağlayacaktır? Hiçbir şey üretilmezse, tüketilecek bir şey de elde olmaz. O halde tam bir makineleşmeye geçmiş ütopik bir toplumsal düzende yaşamıyorsak, toplumun devamlılığı için de asgari çalışma düzeyi olmak zorundadır. Haklar daima talep edilmesi gereken şeylermiş gibi lanse ediliyor. Oysa her ne kadar tembellik de bir hak olsa da bu hakkı herkesin talep etmesi, insanca yaşanabilir bir toplum oluşturamaz. Sevdiğiniz sanatçıları, filozofları düşünün… Ya tembellik edip de o ürünleri ortaya koymasalardı? İzlediğiniz filmleri düşünün… Oyuncular bir sahneyi defalarca çekiyor, gecelerce uykusuz kalıyorlar… Sanatta felsefede her ne kadar insanın biyolojik yaşamı için zorunlu ürünler elde edilmese de bu etkinliklerden elde edilen ürünler olmadan yaşam çok daha tatsız, çok daha keyifsiz olurdu. Ayrıca kim samimi bir şekilde tembelliğin bir hak olduğunu söyleyebilir; kim samimi bir şekilde tembellik hakkını talep edebilir? Gerçekten tembel olan biri asla bu çabalara girişmez, hele hele kitap yazmaya hiç… Lafargue’nun tembelliği savunusunda samimi olan tek şey, kitabının sayfa sayılarının az olmasıdır. Yoksa tembelliği içselleştirmiş hiçbir dürüst insan, kitap yazacak kadar zahmetli bir işe kalkışmaz. Sonuç olarak her hakkın övgüye değer olduğunu, bize tanınan her hakkı talep etmek zorunda olduğumuzu ya da tembelliğin yüce bir değer olduğunu, değerli olan şeylerin parayla, metalarla sınırlandırılacağını sanmayalım. Bu yüzden para için veya hayvanca bir yaşam için değil, insanlığa bir katkıda bulunmak, güzellik katmak için çabalayalım. Keyifli Okumalar…
Tembellik Hakkı
7.6/10
· 4.401 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
2
18