• 136 syf.
    Uzunca metin incelemesi aşağıdadır. Kitabın video değerlendirmesi için buraya bakabilir ve aynı kanalda diğer kitap eleştirileri ve seslendirilmiş alıntıları da takip edebilirsiniz: https://youtu.be/Ljb_v1Hjwwk

    Rousseau tarafından 1756-1760 yılları arasında yazılmış olan ve ilk baskısı 1762'de yapılan kitap Türkiye'de ise Hasal Âli Yücel Klasikler Dizisi adıyla İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basıldı ve bu versiyonunu okudum.

    "Toplum Sözleşmesi" aslında Rousseau'nun yazmayı tasarladığı "Politik Kurumlar" isimli büyükçe bir eserin bir parçasıdır. Rousseau bu planladığı büyük eseri tamamlayamayınca, taslak hâlinde kalan "Toplum Sözleşmesi", bağımsız bir kitap olarak basılmaya başlanmış.

    Kitapta Rousseau kendine göre "doğru bir toplum"un temellerini atmaya çalışıyor. Rousseau'ya göre, insanlar doğal yaşama hâlindeki ilk özgürlüklerinin özlemini çekmektedirler. Ona göre bu doğal yaşama hâlinde tamamen doğa yasaları çerçevesinde yaşayan insanlar, özgür ve eşittirler. Fakat insanlar ne zaman ki toplum düzenine geçmiştir, doğal düzendeki mutluluklarını özgürlüklerini işte o zaman yitirmişlerdir.

    Bu kayıp, temelinde özel mülkiyet tutkusu ile bağlantılıdır. Rousseau'ya göre insanların doğal durumdaki "her şey herkesindir" anlayışından, toplum hâline gelince "bu benimdir" anlayışına varmaları, bozulmaya sebep olmuştur ve insanlar özgürlüklerinin yanı sıra mutluluklarını da böylece kaybetmişlerdir. Ayrıca, mal-mülk anlamında güçlü olan insanların güçsüzleri kontrol ve etki altına almasıyla da kölelik-efendilik ilişkileri çıkmıştır. Kısacası toplumsal düzene geçen insanın yaradılışı, toplumun kendi işleyişiyle çelişmiştir. Bu kitap da işte bu eşitsiz, insana aykırı durumu insana dönük ve eşitlikçi bir duruma getirebilmenin bir teorisidir.

    İnsan özgür olduğu doğal yaşama hâline artık dönemeyecektir. Bunun Rousseau da farkındadır doğal olarak. Bu sebeple, "zorunlu olarak" toplum içinde yaşayan insanlar için "yeni nesil" doğal haklar sağlanması gerekli görülmüş ve bunun üzerine de bu gibi bir kitap kaleme alınmıştır.

    Kitap dört parçaya bölünmüştür. Birinci parçada, toplumun bir sözleşme yoluyla doğduğundan; ikinci parçada "egemen varlık"tan, egemenlik ve genel istemden; üçüncü parçada, yürütme gücü olarak çeşitli yönetim biçimlerinden (demokrasi, aristokrasi, monarşi gibi); dördüncü parçada da sistemin işleyişinden ve dinin toplumsal rolünden bahsedilmekte.

    #80712683 numaralı alıntıda da geçtiği üzere insanlar Toplum Sözleşmesi ile "sahiplik" hakkı kazanmışlardır ve böylece özgürlüklerini elde etmişlerdir. Çünkü öncesindeki karmaşada, yani doğal düzenin bozulması sonrası ortaya çıkan yapıda, herkes istediğini alıp "elinde bulundurma" durumundayken -ki elinde bulunan şey, başkası tarafından da ele geçirilmeye çalışılacaktır- artık sözleşme durumunda insanlar şey'lere "sahip" olmaktalardır ve bu sahiplik sözleşme ile garanti altına alınmaktadır.

    Özü bu anlaşmaya ya da sözleşmeye dayalı olan kitap, benim için sıkıcı bir hâlde geçti. Ya kitabı üçüncü kez okumuş olmamdan ya da zaten bunları farklı biçimlerde, başka kaynaklarda da tek tek okumuş olduğumdan bilemiyorum; fakat bu kez son derece sıkıldım. Bu arada, kitabı en son üniversite yıllarımda, yani takribi 15 sene kadar önce okumuştum. Bu sebeple ikinci seçenek daha anlamlı gibi dursa da özetle diyeceğim o ki kitap özellikle siyasal meselelerin geçmişine ve toplumsal düzene meraklılar için bir "kaynak" oluşturabilecekken kesinlikle "okumak için okunacak bir kitap" değil. Eğer siyasal düzlemde kaynak sorunu yaşıyorsanız, belki; fakat "haydi bir kitap okuyayım, o da Toplum Sözleşmesi olsun" ise, hayır...
  • 496 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Günümüz ve geçmiş yıllarda var olmuş ülkelerin, birbirlerine nazaran neden farklı ekonomik durumlarda olduklarına akılcı bir yaklaşım. Daron acemoğlu Türkiyenin iktisadi anlamda büyük bir değeri.
  • 136 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Bence okunması gereken bir kitap.

    Rousseau'nun o dönemde bu kadar bilgiyi nasıl elde ettiğine, bu kadar bilgiye nasıl ulaştığına şaştım, kaldım. Hem de kendinden önce bu konuda yazılmış düzenli, planlı, programlı bir eser yokken.

    Ayrıca bu eser; batı toplumlarının, batı yasalarının ve siyasi yapısının önemli kodlarını içermektedir

    Yer yer düşük cümleler, yersiz ve yanlış sözcük kullanımları olmasına rağmen tercüme yine de fena değil. Ama daha iyi olabilirdi...
  • 416 syf.
    Mehmet Ali Birand'ın hayatını sade, akıcı bir dille anlatan zaman zaman kurgu roman hissi veren bir kitaptı. Çocukluğu, lise Galatasaray Lisesinde geçen yıllarını ve gazeteciliğe adım atmasını ve ülke siyasetinde ve Türk basınındaki rolünü Can Dündar'ın kaleminden okumak güzeldi okumayanlara tavsiye ederim.
  • 208 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Anarşizm Üzerine Marx ve Engels'in çeşitle eser broşur ve mektuplarinda Anarşistlere giriştikleri polemiklerin toplandığı bir eser olmakla birlikte 1.Enternasyonalin Marks ve Engels açısından kişisel tarihini de yansıtan bir kitap.Bu eserde özellikle 1.Enternasyonalde Anarşistlerle girişilen mücadalenin sebeblerini ortaya koyarken Marx ve Engels Bakunini hedef tahtasina koyuyor ve onun cahilliğini teori yoksunluğunu ve sözde nefret ettiği otoritenin papasına dönüşümünü ifşa ederken Anarşist kaymalardan ötürü özellikle Ispanyadaki Birinci Cumhuriyet doneminin burjuvazi tarafindan ezilişini gözler önüne seriyor.
  • 112 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bu kitabı okurken hepinize tanıdık gelecektir, sitem edilen konular. Paul Lafargue'nin tembellikten kastettiği, insanın yeteneklerini ortaya çıkaracağı ve kendini geliştireceği boş zamanın oluşmasıdır. Birey 12-14 saat çalışarak, ve bunu günlerce, aylarca sürdürerek; önce ruhunu tüketir, sonra bedenini. Yaptığı işten de verim almaz. İnsan bir makine değildir. Çalışması da belli ölçütler dahilinde olmalıdır.
    Bu deneme ile belki bazı şeyleri daha iyi anlayabiliriz. Kesinlikle okunulmalı.
  • 44 syf.
    Eser, Andre Malraux (1901- 1976) anlatımıyla babasının batılı bir ajan olarak Jön Türklerin ve Enver Paşa'nın nasıl yönlendirildiğine dair anılarını içermektedir. Kimi görüş ve ideallerin, sömürgeci devletlerin kendi çıkarları için
    nasıl ustaca pohpohlandığına iyi bir örnek. Kitap oldukça kısa zaten, okumakta fayda var.
  • 130 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Önce biraz dergimizin ilk sayısından kesitler sunayım. Necdet sevinci bir tanıyalım. Daha sonra inceleyip, yorumlayacağım...

    10 mart 1944: Necdet Sevinç dünyaya geldi.


    7 haziran 1962: Müstehcen bir yayın olan peri mecmuasını henüz lise yılların da iken basıp yakmıştır. Emniyet müdürlüğü 1'inci şube tarafından ifadeleri alınıp serbest bırakılmıştır.


    1962: Gaziantep lisesinde "allahsız nahit" olarak bilinen hocası ile olan tartışması sonucu okuldan atıldı. Haber gazetesinde çalışmaya başladı.


    1963: Bitliste lise öğrenimini tamamladı.


    18 ocak 1971: Bizim anadolu gazetesinde çalışmaya başladı.


    1971: Ordular, masonlar, komünistler kitabı çıktı.


    9 eylül 1972: Necdet sevinç, bizim anadolu yazıhanesinde kurşunlandı.


    30 mayıs 1973:  Sevgi kalender hanım efendi ile gazinatep'te nişanlandı.


    Ekim 1973: Yazarını kurşunlatan isimli kitabı çıktı.


    1974: Ülkücüye notlar ve sanık yazılar kitapları çıktı.


    Mayıs 1974: Necdet sevinç 1974 basın affından yararlanmak için teslim oldu. 15 günlük mahkumiyetin ardından bayrampaşa cezaevi'nden çıktı.


    7 nisan 1974: Sevgi hanımla evlendi.


    1975: Ajan okulları ve Tutanak isimli kitapları çıktı.


    18 şubat 1976: Hergün gazetesinde çalışmaya başladı.


    17 ağustos 1976: Sevinç ailesinin ilk evlatları Neslihan isimli bir kızı dünyaya geldi.


    25 ağustos 1977:  Sevinç ailesinin ikinci kızları Asena Sevinç dünyaya geldi.

    1978: Osmanlılar da sosyo-ekonomik yapı kitabının ilk cildi çıktı.


    10 nisan 1981: "Basın suçu" işlediği gerekçe gösterilerek, önce paşakka daha sonra silivri ceza evine gönderildi.


    25 ağustos 1981: Silivri cezaevi'nden çıktı.


    10 ocak 1982: Tekrar Basın suçu işlediği öne sürüldü. Sağmacılar cezaevine gönderildi.


    03 haziran 1982:  Sagmacı cezaevi'nden çıktı.


    1983: Gaziantep'te yer adları ve Türk Boyları, Türk Aşiretleri, Türk oymakları isimli kitabı çıktı.

    Necdet Sevinç en önemli özelliği olan dik duruşu ve korkusuzluğu ile öne çıkar. Devletin zor zamanlarında hiçbir güçten hiçbir tehditten yılmayan, kendi kitabına'da verdiği "Yazarını kurşunlatan yazılar" adıyla ne olduğunu bizlere göstermiştir. Kalemini kıramayanlar, onun canına kast etmiş yine de başarılı olamamıştır. Gazeteci-Yazar Necdet Sevinç benimde içinde büyüdüğüm Gaziantep'in bir evladı. Bir yiğitlik timsali. Koca bir ordu...


    Hiçbir zaman kendinden taviz vermeyen bu yiğit adamın Türk milleti hep var olsun diye yaptıkları için sonsuz teşekkürlerimi sunar, aziz ruhlarının şad olmasını temmeni ederim. Mekanın cennet olsun büyük adam. Necdet ustam... Necdet ağam.

    Bu değerli şahsiyeti bizlere tanıtan çelebi dergisi ailesine teşekkürler dilerim. Her Türk bireyinin, okuması ve öğrenmesi gereken bir şahsiyet necdet sevinç. Okutanlara selam ve saygı ile...

    #kitapşuuru
  • 408 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Ülkücü bir yazar tarafından Ülkücü gençliğin bu büyük komutanı tanıması için kaleme alınmış. 20 yılı aşkın bir zaman diliminde Che Guevara ile ilgili 30 kitap, makale, gazete yazıları vb. Okunarak oluşturulmuş bir kitap. Ülkücü yazar Tuncer Günay Che Guevara'ya olan hayranlığını ve saygısını dile getirmiş. Sağ-sol demeden tüm insanlığın bu büyük devrimciyi tanıması gerektiğini ifade etmiş.
  • 256 syf.
    NEO-LİBERALİZME KISA BİR GİRİŞ VE HARVEY
    ‘’GERÇEĞİ DEĞİŞTİREBİLMEMİM İLK KOŞULU, ONU TANIMAMDIR.’’
    Yayınlanma tarihi üzerinden on beş sene geçmesine rağmen güncelliğini koruyan ‘’Neoliberalizmin Kısa Tarihi’’, başarılı analitik yaklaşımlarıyla bildiğimiz Harvey’in mevcut ekonomik-politik sistemin ne denli kırılgan olduğunu örnekler üzerinden değerlendirdiği başlıklardan oluşuyor. Birleşik Devletlerin Irak işgali ardından kaleme alınan bu incelemede, neoliberealizmin devlet aygıtı ile ilişkisinin sınıf iktidarlarının yeniden oluşturulması ve sermaye birikiminin tekelleşmesinin ardından demokrasi bilinci üzerinde oluşturduğu yozlaşma ele alınıyor.
    Peki piyasa aklının yaşam hakkından önce geldiği; emek sömürüsü üzerinden yalnızca sayısı gittikçe belirginleşerek azalan bir azınlığı zenginleştirilen bu sistem nasıl oluştu, ve insan onuruna taban tabana zıt bu yabancılaşma herhangi bir alternatif yokmuşçasına, kitlelerce kanıksanarak, nasıl normalleştirildi?
    ‘’Çok zengin insanlardan oluşan görece küçük bir grubun, küresel iktidara sahip olduğu bir küresel plütokrasinin yükselişine tanıklık ediyoruz’’ diyor Branko Milanovic, bahsedilen azınlığın ekonomik güce sahip olmasının bir ardılı olarak sahip oldukları politik gücü oluşturan, oligarşi ve kapitalist sınıf açısından sualsiz bir leyhte işleme kapasitesini içinde barındıran fakat aynı ölçüde kaçınılmaz yoksullaşma ve yok oluşu beraberinde getiren neoliberal aklın yakın tarihteki dinamiklerini ele alarak ‘’başka dünyaları’’ mümkün kılacak yaklaşımlara perde aralamaya çalışalım.
    Şirket aklının meşrulaştırılmasına giden süreci tarihsel dönüm noktalarıyla ele almak için ikinci dünya savaşı sonrası ideolojik kamplaşmanın dünya siyasetini belirleyeceği dönemin başlangıcı olan soğuk savaştan biraz bahsetmekte fayda var, öyle ki faşist Hitler rejiminin yıkıcı etkisini yok etmek adına bir araya gelen Stalin, Churchill ve Roosevelt ittifakının sıcak çatışmaların yerine ‘’stabilizasyona’’ bırakmasıyla giriştikleri politik mücadele eksenindeki ekonomik yeniden yapılandırma ve akabinde oluşacak sonuçlar mevcut neoliberal yerleşkenin tohumlarını taşımaktaydı. Savaş sonrası ikinci defa yerle bir olan Avrupa’nın toparlanması Batı değerlerinin ve hegemonik gücünü, savaşı atom bombası gücüyle bitiren Amerika için kaçınılmaz bir fırsattı, aynı zamanda kapitalizm eksenindeki dünyada Sovyet komünizmi, liberal Batı için bir ‘’tehdit’’ oluşturmakta ve ideolojik ayrımın çizgisini kalınlaştırmaktaydı.
    Bu şartlar altında kutuplaşan dünyada, eski ittifakın yeni düşmanlıkları ‘’Demir Perde‘’ konuşmaları ve Amerika’nın dünya genelinde özgürlük polisliğine soyunması uluslararası ilişkilerde ‘’Nükleer caydırıcılık’’ olarak da bilinen bir siyaset yapma biçimini literatüre soktu, nükleer caydırıcılık doğrultusunda tarafların hızlandırılmış silahlanma politikaları ekonomi-politiğe büyük etki etmekle beraber iki kutuplu dünyayı Batı’nın liberal değerleriyle Doğu’nun komünist duruşu arasında bir tercihte bulunmaya itiyor ve mevcut dengelerin oluşmasında büyük etkene sahip revizyonist devlet yapılanmasının tohumlarını taşıyordu. Bu süreç, savaş sonrası Amerikan hegemonyasının Britanya’yı gölgede bırakarak ‘’Bretton Woods’’ isimli Amerikan doları merkezli sistemin dolaşıma sokulmasıyla hız kazanacak ve çevreleme politikası olarak da bilinen Truman doktrini doğrultusunda oluşturulan Marshall Yardımları ile emperyalizmin bugünkü biçiminden çok da farklı olmayan yüzüyle, kamplaşmada stratejik önemi olan ülkelere girecek ve ülkelerin ağır sanayilerinin Amerika’ya bağımlı hale getirilmesinin önünü açacak, en nihayetinde sistem ileride kendini üzerinde daha da konsolide edecek olan güç politikalarıyla gösterecekti.
    Konumuz neoliberalizmin tarihsel gelişimi odaklı olduğundan soğuk savaş parametrelerine oldukça az değinmeye, fakat Bretton Woods’tan Washington mutabakatı olarak adlandırılan ve Harvey’in değişiyle gömülü liberalizmi (embedded liberalism) açığa çıkaran dinamiklere eğilmeye devam edelim; başta Avrupa olmak üzere savaş sonrası ekonomik yapılanmada esas alınan Keynesyen politikalar (Post-war Keynesian Consensus) devletin piyasa üzerindeki düzenleyici etkisini sosyal ve politik sınırlamalar ağı üzerinden gösteren devlet eliyle planlamaların önemli sektörlerdeki öncüllüğüne dayanmaktaydı, savaş öncesi İtalya, Fransa ve Britanya’da kullanılan bu tür politikalar özel teşebbüsleri yok saymamakla beraber devletin piyasalar üzerindeki güçlü eline işaret etmekteydi. Gömülü liberalizmin bu fazında ekonomi, savaştan sonraki on beş yıl boyunca gelişmiş kapitalist ülkelere yüksek büyüme oranları getirdi. Sistem, bu büyümeyi Amerika’nın hegemonyasını korumak adına verdiği bütçe açıklarına ve ülkelerdeki bütün fazladan malları satın almaya hazır alım gücüne borçluydu. Keynesçi politikalar dönemi, devletin sınıf ilişkilerini içselleştiren bir kuvvet olması adına önemlidir, refah devletin gelişmesine paralel olarak güçlenen sendikal hareketler ve yeniden dağıtım politikaları işçi sınıfının ana akım politikaya entegrasyonunu kolaylaştırmış ve işçi sınıfı kurumları ile sol hükümetler devlet üzerinde hatrı sayılır bir güç elde etmişlerdi.
    Fakat 1960’ların sonuna gelindiğinde sermayenin aşırı birikmesinden kaynaklanan kriz, Keynesçi ekonomi politikaların başarısızlığını vurguluyor; işsizlik ve alım gücünün düşmesinin önüne geçebilmek adına sosyal politikalara eğilen devletler mali borç krizlerine giriyordu. Bretton Woods sisteminin böylelikle çöküşü, başka bir ‘’alternatif’’ olarak sunulacak ‘’yeni liberalizmi’’ sahneye davet ediyor; soğuk savaş ise arka planda devam ediyordu.
    Neoliberalizmin başat bir alternatifmişçesine servis edilmesi bugünkü sorunlarımızın temel kaynaklarından birini oluşturuyor, devlet düzeninden yoksun serbest piyasa ekonomisine geçmeden önce Keynesçi birikim krizlerinin kontrol altına alınması adına ekonomik düzenlemeler üzerindeki devlet kontrolünü korporatist stratejiler kullanarak derinleştirmek isteyen kemer sıkma politikaları, maaş ve fiyat kontrolleri üzerinden emeği zedeleyen birtakım ‘’çözümlere’’ başvuruldu ki bu ara kriz döneminin yöneticileri Avrupa’daki sosyalist ve komünist parti kadrolarından oluşmaktaydı; giriştikleri bu süreci ‘’Avrupa Komünizmi’’ olarak adlandıran hükümetler stagflasyonun etkisinden çekinen kitlelerce iktidara taşınmış ve mevcut iktidarlarını sürdürmüşlerdi. Arkalarındaki bu kitlesel güce rağmen Sol, korporatist çözüm önerilerinden ileriye gidemeyerek geleneksel çizgisinde saymaktan başka bir çıkış kapısı oluşturamadı ve fakat bu tür çözüm biçimlerinin sermaye birikim krizinin üstesinden gelemeyeceği 1970’lerin ortalarındaki ekonomik durumla ortaya çıkmış ve iş dünyasının önde gelenlerinin çıkar çatışmaları doğrultusunda pragmatik politikalardan başka bir çıktı oluşturulamamıştı.
    Krizinin aşılması ve kapitalist üretim biçiminin yegâne unsuru olan sermaye birikiminin devamı için olmazsa olmaz koşullar bu şartlar altında sağlanacaktı.
    Harvey tam bu noktada, Keynesçi politikaların sürüklendiği kriz koşullarından neoliberalizme geçen bu ara süreçte, oldukça dikkate değer bir duruma vurgu yapıyor, Harvey’in vurgusu kentli toplumsal hareketlerin işçi hareketleriyle birleşmesinin sermayedârlarca nasıl algılandığı ile ilgili. Stagflasyon etkisiyle hoşnutsuzluk ortamının gelişmesi, Solun yükselişine eğilim oluşturmaktaydı, öyle ki, ‘’<Rehn-Meidner> isimli plan doğrultusunda, insanlar çalıştıkları işyerlerini kademeli olarak satın alıp ülkeyi bir işçi-hissedar demokrasisine dönüştürmeyi ciddi ciddi önermişlerdi.’’ Bu ve benzer süreçlerin en çok ‘’tehdit ettiği’’ kesim ortada, nitekim, azınlığın zenginliğinin yegâne sebebinin yığınların üzerindeki devasa emek sömürüsünden kaynaklandığı unutulmaması gereken bir kapitalizm gerçeği iken.
    Bu konjonktür içerisinde neoliberalizmin ilk yansımaları tarih sahnesine utancı unutulmayacak bir darbeyle giriş yaptı: 1973 Şili Darbesi ile. CIA’nın büyük yardımları ve üst sınıfların da teşvikleriyle General Pinochet, Şili halkının demokrasi aracılığıyla iktidara gelen ilk sosyalist başkanları Salvador Allende’nin öldürülmesiyle iktidarı ele geçirdi. Şili halkı Pinochet kuklalığında sürdürülen iktidar boyunca o denli fakirleşti ki bir Latin Amerika yerlisinin tipik fiziki özelliklerini göstermemesine rağmen General Pinochet’nin gözlerinin rengi, televizyon üzerinden yapılan uzun konuşmaları sevmesine rağmen uzun yıllar halk tarafından fark edilmedi, çünkü halkın renkli televizyon alacak parası yoktu, artık yer altı zenginlikleri bakımından parmakla gösterilecek olan Latin Amerika coğrafyasının kalbi olan Şili’de renkli televizyon sahibi olmak bir statü göstergesi olur hale gelmişti. Amerika destekli Şili darbesi arkasında uzun yıllar aşılamayacak bir siyasi diktatorya, bir sömürü mekaniği, korku, güvensizlik ve yoksulluğun egemen olduğu bir halk bıraktı.
    Bugün, gelir eşitsizliğinde gelinen durumun göz önünde bulundurulması bunun yalnızca bir başlangıç olduğunu gözler önüne sermeye yetiyor. Kitleler böylelikle yoksullaştırılırken ‘’refah’’ gittikçe daralan küçük bir azınlığın elinde toplanıyor ve teknoloji devrimlerinin de etkisiyle emek sömürüsü, emeğin coğrafyalarca sömürüsünü kolaylaştırıyor, hızlandırıyor ‘’esnek çalışma saatleri’’ adı altında ve güvenceden yoksun şartlarla birlikte kolonyal çağı aratmayacak ölçüde gelişiyordu.
    Neoliberalizm eleştirilerine geçmeden, teorinin yükselişine vurgu yapmakta fayda var, Harvey’in öne sürdüğü gibi ‘’bir seçkinler iktidarı’’ olan neoliberalizmin teorik yapılandırmasının hikayesi de oldukça ilgi çekici, ‘’Mont Pelerin Cemiyeti’’ olarak hatırlayacağımız bu heyet neoliberalizmin değerlerini meşrulaştırmak adına bildirilerinde ‘’medeniyetin temel değerlerinin’’ tehlikede olduğunu belirterek, ‘’insan haysiyeti ve özgürlüğün asli koşullarının yitmeye yüz tuttuğunun’’; bunun önüne geçmek için rekabete dayalı piyasanın ve özel mülkiyetin konsolide edilmesi gerektiğinin altını çizmişlerdi. Şimdi, serbest piyasa süresince gerçekleşen ekonomi politikalarla gelinen noktada insan haysiyetinin ne olduğuna ve ne olamayacağına biraz göz atalım:
    - Neoliberalizmin laboratuarı olarak addedilen Latin Amerikadaki Hatiti batı yarımkürenin en yoksul ülkesidir. Haiti’de, ayakkabı boyacısından çok ayak yıkayıcısı vardır. Küçük çocuklar, birkaç kuruş karşılığında, boyatacak ayakkabıları olmayan müşterilerin ayaklarını yıkarlar. Atölyelerde çocuklar günde bir dolara elektronik parçalar birleştirirler, elbette serbest piyasa ekonomisinin ihraç ürünüdür bunlar ve elbette kârlar ihraç edilir. (Eduardo Galeano/ Latin Amerika’nın Kesik Damarları)
    - Balık konservesi fabrikasında çalışan işçiler dışarıya sızan şiddetli gaz kokusu yüzünden içeriye girmeyi reddedince işten atılmakla tehdit edilmiş, karşı koydukları için asker gücünün sevk edilmesi tehdidiyle baş başa kalan işçiler bunun üzerine içeriye girince aralarından dördü ölmüş, birçoğu da hastaneye kaldırılmıştır. Yaşananların ardından yapılan araştırmalar sonucunda dışarıya sızan gazın amonyak gazı olduğu anlaşılmıştır. (Galeano’dan devam)
    - Kullan-at işçi figürünün neoliberalleşmeyle, emeğin değersizleştirilmesiyle beraber oluşturduğu sömürünün boyutu da örneğin, insan haysiyetinin geldiği noktayı tam olarak gözler önüne seriyor, Levi-Strauss için üretim yapan bir kadın fabrika işçisi şunları dile getiriyor: ‘’Sürekli aşağılanıyoruz, Patron kızdığında kadınlara köpek, domuz, sürtük diyor, bunların hepsine de ses çıkarmadan dayanmamız gerekiyor. Yaşadığımız yerden fabrikaya yürüyerek gidiyoruz. İçerisi çok sıcak. Binanın çatısı metal, işçiler için yeterli alan yok. Tıklım tıklım. Çoğu kadın 200’den fazla insan çalışıyor; ama bütün fabrikada tek tuvalet var… işten eve geldiğimizde, yemek yiyip uyumaktan başka bir şeye zamanımız kalmıyor.’’ (David Harvey/ kitabın Neoliberalizm Yargılanıyor bölümünden)
    Bu ve daha binlercesi doğrultusunda yaşananlar ‘’insan haysiyeti ve medeniyet’’ tanımını üzerine düşünmemizin önemine bir kere daha vurguda bulunuyor. Bunun yanı sıra, liberal dünyamızdaki yoksullaşmanın muhakeme sürecine rağmen, ana akım muhalefetin; yani neoliberalizmin siyasi ayağını oluşturan teorik yapılanmanın ekonomi ve siyasete bilfiil uygulanmamasından kaynaklı olduğunu düşünenler grubuna karşılık Harvey, neoliberal aklın istenmeyen sonuçları gibi servis edilen gelir eşitsizliği, yoksullaşma, çevresel kaynaklara ulaşımın tekelleşmesi, sosyal devletin giderek silikleştirilmesi sonucu hatrı sayılır ölçüde azalan sağlık, eğitim ve iş güvencesi gibi kazanımların erozyona uğraması mevcut sistemin tesadüfi bir arızasından kaynaklanmıyor diyor ve, neoliberalizmin atar damarlarından birisinin, piyasa işlemlerinin ve tüketim oranlarının her şeyden önemli görüldüğü şirket aklında bütün insan eylemlerinin piyasa ortamına taşınması olarak vurguluyor.
    Harvey’in de saptadığı gibi neoliberal şirket aklının sonuçlarından olan bu tür yağma ve yozlaştırma olaylarının kaçınılmaz niteliğine rağmen, çoğunluğun çıktıların tüm ceremesini çekmesine ve gittikçe küçülen seçkin bir azınlığın varlığının gözle görülür, hissedilebilir biçimde güçlenmesine rağmen ‘’niçin bugün başka bir alternatif yokmuşçasına sistemi sürdürmeye devam ediyoruz?’’ sorusu da elbette oldukça büyük bir öneme sahip oluyor. Ekonominin politikadan ve bu ayrılmaz ikilinin de güçten ayrıştırılamayacağı günümüz siyasetinde cevap, birbirine kardeşmişçesine kenetlenmiş tekelleşen şirketler, lobicilik faaliyetleri, ana akım medyanın ve tüketim kültürünün manipüle ettiği yığınların başını çektiği bir silsileden ibaret.
    ‘’Düşünüyorum, öyleyse varım’’ felsefesinden ‘’alışveriş yapıyorum, öyleyse varım’’ düsturuna döneli epey oluyor, peki tükettikçe var olduğu yanılsamasındaki insan, doğa üzerindeki ezeli galibiyetini (!) ona verdiğimiz zararlar neticesinde onun bırakın hakimi olduğunu bir parçası dahi olamadığını fark ettiğinde neler olacak?
    Sözü yeniden Harvey’e bırakıp bitirelim: ‘’Neoliberalizmin yönetici sınıfın iktidarını yeniden kurmayı amaçlayan başarılı bir projeyi maskeleyen başarısız olmuş ütopik bir retorik olduğu ne kadar çabuk kabul edilirse, daha fazla ekonomik güvence, adil ticaret, ekonomik adalet isteyen eşitlikçi siyasi talepler dillendiren kitle hareketlerinin yeniden hayat bulacağı zemin o kadar hızlanmış olur.’’
    Son olarak demem o ki, ‘’Toplum diye bir şey yok, sadece tek tek insanlar var’’ diyen Thatcher zihniyetinin ve aşırı bireyciliğin (hyper-individualism) sonuçları ortadayken nostaljiye özlem duyarak vahlanmayı bir kenara bırakmalı ve değişen dünyanın koşullarıyla, bir bütünü kucaklayarak diyalektiği görmek zamanı diye düşünüyorum, neoliberal aklın tüm çirkinliğine rağmen teknoloji devriminin ve ‘’küresel’’ dünyanın nimetlerinden yararlanarak, ulus milliyetçiliği ile perçinlenmiş gerici tavırların ve sağ rejimlerinin yükselişini göz önünde bulundurarak dünya emekçilerinin yalnızca işçi karakteriyle değil, egemen kültürce marjinalize edilmiş farklı hayat stillerini ve yeni başkaldırı dinamiklerini esas almalı sürekli bir devrim anlayışı ile kapitalist sömürünün yalnızca emek üzerindeki değil hayatımızın her alanına sızmış işgalci ve baskılayıcı boyutunun farkına vararak yeni direniş sahaları oluşturmalıyız.
    ‘’Özgürlüklerin şu ya da bu biçimine karşı olanlar bütün özgürlüklere karşıdırlar.’’
    K. MARX