• Birinci bölümde bilincin salt fiziksellik ile açıklanabilecek bir durum olduğunu söyleyen tekçi ve bilincin maddeden fazla bir şey gerektirdiğini söyleyen ikici bilinç kuramları genel hatlarıyla ele alındıktan sonra tarafsız tekçilik, idealizm ve modern anlayışta insan bilincinin bilgisayar metaforuyla açıklanmasına temel teşkil eden işlevselcilik ve idealizmin tezleri ortaya konur. Yine bu bölümde bir klasik olan Thomas Nagel'ın 1973 tarihli "Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?" makalesinin ortaya koyduğu argüman tanıtılır ana hatlarıyla; bir yaratığın öznel psikolojik gerçekliği bilimsel araçlarla anlaşılamaz, erişilemezdir. İkinci bölümde görülen odur ki 90'lar ile doğduğu sanılan bilinç bilimi 19. yüzyılın sonlarında zaten baş göstermiştir. 1920'lerden sonra 'bilinç' görmezden gelinerek, psikoloji artık bir bilinç biliminden ziyade bir davranış bilimi olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Çünkü bilinç öznelliktir ve bilimsel araştırma yöntemleriyle ele alınabilecek bir olgu değildir. Belki 1920'lerdeki davranışçılığa olan bu kayış, bilim tarihinin 'bilinç' ile tehlikeye sokulacağının sezilmiş olmasının önlemi, kaçışıdır. 1960'lardaki bilişsel psikolojiye evrilen anlayış bilince hala uzakta durmakta ve zihni bilgisayar metaforuyla açıklayarak bilgi işleme süreçlerine odaklanmıştır ve bilincin öznelliğinden söz açmaya yanaşmamıştır. Ancak 80'lerdeki bilişsel nörobilimin yükselişi ile ele alınmayan duygu ve bilinç artık 'araştırılası' gelmeye başlamıştır. Bilişsel nörobilimin amacı beynin biyolojik gerçekliği ile psikolojik (bilişsel) gerçekliğini ilişkilendirmektir. Üçüncü bölümde fenomenal bilinç, bilinç durumu ve içeriği, fenomenal bilincin yapısı, düşünümsel bilinç, seçici dikkat projektörü, içebakış ve türleri, bilinçdışı ve bilinçsiz bilgi, zombi metaforu ve son olarak bilinç kavramının, farklı kullanımları tanımlanmıştır. Sonraki bölümde günlük yaşamı deneyimlerken onun tam anlamıyla gördüğümüz gibi olduğu yanılgısına nasıl da düştüğümüzü gösterir. Görüş, fiziksel dış dünya ve onun görülebilir dalga boylarındaki elektromanyetik radyasyon ile başlar ve nörobiyoelektriksel enformasyonlara dönüştürüldükten sonra görsel bilinçle biter. Peki ama bilinç bu bir dizi aşamanın tam olarak neresinde ve nasıl belir(iver)ir? Bu bölümde görsel bilincin nöropsikolojik eksiklikleri üzerinden beynin algılarımız aracılığıyla deneyimlediğimiz dünyayı nasıl inşa ettiğini açıklanır. Beşinci bölümde, beyinde korunmuş ve zarar görmüş bilişsel işlevlerin terkibi olarak tanımlanabilecek olan "performans örüntüleri" birleşim ve ayrışım kavramları bağlamında ele alınır. Körgörü, prosopagnozi vb. olgulardan yararlanılmıştır. Yine beynin, duyusal girdiyi bilinçli ve bilinçsiz şekilde işlemesini modelleyen üç farklı kuram tanıtılır ; (1)Ayrık bilgi modeli (2) Bağlantısızlık modeli (3) Alçaltılmış temsil modeli. Altıncı bölümde daha önceki iki bölümde olduğu gibi ancak bu kez öz-farkındalığın nöropsikolojik olgularıyla bilincin nasıl öznelliğe kavuştuğu araştırılmaya devam eder. Yedinci bölümde bilincin nöral korelatlarını araştıran deney yöntemlerinin(fMRI, PET, EEG MEG) tanımları, benzerlikleri ve farklılıkları tanıtılır. Sekizinci bölümde sorulan soru şudur: beyinde bilinç "ışığını yakan" şeyin ne olduğunu görmek için kurulacak ideal deney nedir? Anestezi, epileptik nöbetler gibi nöropsikolojik olgulardan yola çıkıldığında beyinde talamusun, talamokortikal bağlantıların, kortikal-subkortikal yolakların, ve posterior kortikal alanların bilinç için önemli yapılar olduğu görülmüştür. Ancak bu henüz bilincin nöral korelatlarının aydınlığa kavuştuğu anlamını taşır değildir. Yalnızca olgulardan yola çıkılarak tasarlanan deneylerden öyle olmasını umduğumuz öngörülerde bulunuruz bu haliyle. Dokuzuncu bölümde "iki gözün rekabeti" olgusundan yola çıkarak görsel bilincin beyindeki lokalizasyonuna dair yapılan saptamalar ortaya konur ancak şu soru hala cevapsızdır, "Nerede, ne zaman ve ne tür nöral etkinliklerin görsel deneyime dahil olduğunu bulsak bile, nöral etkinliğin nasıl öznel, görsel fenomenolojiyle sonuçlandığını veya onu nasıl ürettiğini anlamış olacak mıyız? (s.267)." Felsefi kuramlar bölümünde bahsedilen teoriler arasındaki kopukluk barizdir. Öyle ki bu kuramların bilinç konusunda ihtilafa düşmedikleri nokta yoktur. Kimi kuramlar nitelcelerin ve fenomenal bilincin varlığını kabul etmezken kimisi de panpsişizme kayarak bilinci beyin-dışı bir konuma yerleştirebilmiştir. Buna karşın deneysel kuramların da üzerinde anlaşabildiği tek nokta bilincin beyin-içi bir konumda aranması gerektiğidir. Bilincin nöral korelatları ya da bilinç ile üst biliş arasındaki ilişkiler üzerine ayrılık devam etmektedir. Fenomenalitenin ölçütü nedir, bildirimsellik mi? Onikinci bölümde ele alınan DBD, kısaca 'deneyimin sıradışı çeşitliliği' olarak tanımlanabilir. Değişmiş bilinç durumları aynı zamanda düşünümsel bilinci de zorunlu kılar. DBD, varsanı ve sanrıların bileşimi olarak ele alınabilir. "Varsanılar tanım gereği gerçek uyaran ortamına tekabül etmeyen algı deneyimlerini içerir. Sanrılar, ise sıkıca benimsenen inançlara, yargılara ve mantığa aykırı veya açık nesnel kanıtlara karşıt olan sürekli olarak yetersiz bir akıl yürütmeye işaret eder. Dolayısıyla varsanılar, fenomenal veya algısal bilincin içeriklerini tahrif ederken; sanrılar da, düşünümsel bilinç düzeyindeki üst düzey düşünce süreçlerini bozar (s. 344). Uykuya dalış esnasında "içsel olarak meydana getirilen" imgelere "hipnagojik varsanılar" bu durumun tersine ise, yani uykudan uyanıklığa geçişte, "hipnopompik varsanılar" denir. Bu fenomenler bize yardım edebilir mi? Rüya, algılanan fenomenal dünyanın simülasyonudur? Bu simülasyon kimi bakımlardan hatalı işler örneğin rüyada eleştirel yoksunluk içerisinde olan biten mantıksız ne varsa onu olağanlıkla kabul ederiz(tümüyle olmasa da bunun dışında az örnek vardır) Bu simülasyonun arızaları, niteliksel, bağlamsal ve zamansaldır. Rüyada kimi zaman olayı, şuan ki ben'den farklı olan bir rüya-benliği yaşarken kimi zaman üçüncü-şahıs-perspektifindeki gözlemci yaşar. Rüyaların işlevini sorduğumuzda ise dört farklı kuram bununla ilgilenebilir; (1)Rastgele etkinleşme kuramı (2)Sorun Çözme Kuramı (3)Zihinsel Sağlık Kuramı (4)Tehdit Simülasyon Kuramı. Rüyanın evrensel nitelikleri göz önüne alındığında tehdit simülasyon kuramı daha açıklayıcı güce sahip görünür. Sonraki bölümde hipnozun bir DBD olarak değerlendirilebilirliği üzerinde durulmakla birlikte hipnotik tetikleme ve türleri, hipnotize edilebilirlik gibi kavramlara değinilmiştir. Son bölümde ise üst bilinç durumlarının bilinç araştırmalarındaki konumu işlenmiştir. Zor bir tanım gerektiren üst bilinç durumlarının ortak noktalarını oluşturulmaya çalışılmıştır. Bilinç bilimine giriş için yerinde bir kitap.
    İÇİNDEKİLER
    BİRİNCİ KISIM: BİLİNÇ BİLİMİNİN ARKAPLANI


    1. BİLİNÇ BİLİMİNİN FELSEFİ TEMELLERİ

    GİRİŞ

    1.1. BİRİNCİ AYRIM: İKİCİLİK VE TEKÇİLİK

    a. İkiciliğin Tanımı

    b. Tekçiliğin Tanımı

    1.2. İKİCİ BİLİNÇ KURAMLARI

    a. Etkileşimcilik

    b. Kartezyen İkicilik: Etkileşimciliğin En Tipik Örneği

    c. Epifenomenalcilik

    d. Koşutçuluk

    1.3. TEKÇİ BİLİNÇ KURAMLARI

    a. Maddeciliğin (veya Fizikselciliğin) Tanımlanması

    b. Elemeci Maddecilik

    c. İndirgemeci Maddecilik

    d. Mikrofizikselcilik; Nihai İndirgemecilik
    e. Belirimci Maddecilik
    f. Tekçi Maddeciliğin Özeti
    g. İdealizm
    h. Tarafsız Tekçilik
    i. İşlevselcilik
    1.4. ZİHİN-BEDEN SORUNU NEDEN ORTADAN KALKMAYACAK
    a. İzah Gediği ve “Zor Sorun”
    b. Öznellik
    c. Yarasa Olmak Nasıl Bir Şeydir?
    d. Geleceğin Bilimi ve Bilinç
    e. Felsefi Sorunlar ve Bilinç

    2. BİLİNÇ BİLİMİNİN TARİHSEL TEMELLERİ
    GİRİŞ
    2.1. 1800’LER: FELSEFEDEN DENEYSEL BİLİNÇ BİLİMİNE DOĞRU
    a. Frenoloji
    b. Psikofizik
    2.2. İÇEBAKIŞÇILIK; BİLİNCE DAİR İLK BİLİMSEL PSİKOLOJİ
    a. Wilhelm Wundt ve Psikoloji Biliminin Doğuşu
    b. Titchener ve Yapısalcılık: Bilincin Atomları
    c. William James ve Bilinç Akışı
    2.3. BİLİNÇ BİLİMİ OLARAK İÇEBAKIŞÇILIĞIN DÜŞÜŞÜ
    a. Geştalt Psikolojisi: Bilinç Atomcul Değil Bütüncüldür
    b. Davranışçılık: Bilimsel Psikolojide Bilnç Nasıl Tabu Haline Geldi
    c. Freud’un Bilinç Eleştirisi
    2.4. BİLİŞSEL BİLİMDEN BİLİNÇ BİLİMİNE
    a. Bilişsel Bilim: Bilinci Barındırmayan Bir Zihin Bilimi
    b. Anka Kuşu Yükseliyor: Modern Bilinç Biliminin Ortaya Çıkışı

    3. BİLİNÇ BİLİMİNİN KAVRAMSAL TEMELLERİ
    GİRİŞ
    3.1. BİLİNCİN ÖZNEL GERÇEKLİĞİ NASIL BETİMLENEBİLİR
    a. Fenomenal Bilinç: Öznelliğin Temel Biçimi
    b. Nitelceler
    c. Bilinçli Olma Durumu ve Belirli Bilinç İçerikleri
    d. Fenomenal Bilincin İç Yapısı: Merkez ve Çevre
    e. Dikkat ve Bilinç
    f. Değişim Körlüğü ve Dikkatsizliğe Bağlı Körlük
    g. Düşünümsel Bilinç
    h. İçebakış
    i. Öz-Farkındalık
    3.2. BİLİNCİN YOKLUĞUNU BETİMLEYEN KAVRAMLAR
    a. Bilinçdışı
    b. Bilinçsiz
    c. Öz-Farkındalık
    3.3. “BİLİNÇ” KAVRAMININ DİĞER TANIMLARI VE KULLANIMLARI
    a. Uyarıma Tepki Verme Kabiliyeti Olarak Tanımlanan Bilinç
    b. Dış Dünyadan Gelen Bilgiyi Temsil Etme Kabiliyeti Olarak Tanımlanan Bilinç
    c. Uyanıklık Olarak Tanımlanan Bilinç
    d. Çıktı Sistemlerine Erişim, Davranış Kontrolü veya Dünyayla Davranışsal Etkileşimler Olarak Tanımlanan Bilinç
    e. Bilinç ve Farkındalık

    İKİNCİ KISIM: BİLİNÇ BİLİMİNİN TEMEL İLGİ ALANLARI
    I. BİLİNCİN NÖROPSİKOLOJİSİ
    GİRİŞ: BİLİNÇ BİLİMİNİN TEMEL İLGİ ALANLARI NELERDİR?

    4. GÖRSEL BİLİNCİN NÖROPSİKOLOJİK EKSİKLİKLERİ
    GİRİŞ: GÖRSEL BİLİNCİN BİRLİĞİ
    4.1. BEYİNSEL AKROMATOPSİ: RENK NİTELCELERİNİN İZ BIRAKMADAN KAYBOLOŞU
    4.2. GÖRSEL AGNOZİ: TUTARLI GÖRSEL NESNELERİN KAYBI
    4.3. SEMANTİK BUNAMA: NESNENLERİN ANLAMININ KAYBI
    4.4. SİMULTANAGNOZİ: FENOMENAL ARKAPLANIN KAYBI
    4.5. İHMAL: FENOMENAL UZAYIN KAYBI
    4.6. AKİNEPTOPSİ:GÖRSEL HAREKETLİLİĞİN KAYBI

    5. GÖRSEL BİLİNCİN DAVRANIŞTAN NÖROPSİKOLOJİK AYRIŞIMLARI
    GİRİŞ: NÖROPSİKOLOJİK BİR AYRIŞIM NEDİR?
    5.1. AYRIŞIMLAR VE BİLİNÇ
    5.2. BİLİNÇLİ/BİLİNÇSİZ AYRIŞIM KURAMLARI

    6. ÖZ-FARKINDALIĞIN NÖROPSİKOLOJİK BOZUKLUKLARI
    GİRİŞ
    6.1. AMNEZİ
    6.2. AYRIK-BEYİN
    6.3. ANOSOGNOZİ
    6.4. SOMATOPARAFRENİ(ASOMATOGNOZİ)
    6.5. BİLİŞSEL NÖROPSİKİYATRİ VE İNANÇ SİSTEMLERİNİN EKSİKLİKLERİ
    a. Capgras Sanrısı
    b. Fregoli Sanrısı
    c. Sol-Yarıküre Yorumcusu ve Sağ-Yarımküre Şeytanın Avukatı

    II. BİLİNCİN NÖRAL BAĞINTILARI (BNB)
    GİRİŞ: “BİLİNCİN NÖRAL BAĞINTISI” (BNB) NEDİR?

    7. BNB DENEYLERİNİN YÖNTEMLERİ VE TASARIMI
    GİRİŞ: BNB DENEYLERİ NASIL TASARLANIR
    7.1. İŞEVSEL BEYİN GÖRÜNTÜLEME YÖNTEMLERİ: fMRI ve PET
    7.2. EEG ve MEG ile ELEKTROMANYETİK BEYİN ALGILAMA

    8. BİR DURUM OLARAK BİLİNCİN NÖRAL TEMELİ ÜZERİNE ÇALIŞMALAR
    GİRİŞ: BİR DURUM OLARAK BİLİNÇ
    8.1. ANESTEZİ
    8.2. EPİLEPTİK NÖBETLER VE DERİN UYKU
    8.3. İÇE-KİLİTLENME SENDROMU
    8.4. BİTKİSEL HAYAT VE DİĞER KAPSAMLI BİLİNÇ BOZUKLUKLARI
    8.5. TERSİNE ZOMBİLER

    9. GÖRSEL BİLİNCİN NÖRAL TEMELİ ÜZERİNE ÇALIŞMALAR
    GİRİŞ: GÖRSEL BİLGİ VE GÖRSEL BİLİNÇ
    9.1. İKİ GÖZÜN REKABETİ ÇALIŞMALARI
    9.2. GÖRSEL VARSANILAR
    9.3. GÖRSEL BİLİNÇ ÜZERİNE YAPILAN EEG ve MEG DENEYLERİ
    9.4. TRANSKRANİYAL MANYETİK UYARIM (TMS)

    III. BİLİNÇ KURAMLARI
    GİRİŞ: BİR BİLİNÇ KURAMI NEDİR?

    10. FELSEFİ BİLİNÇ KURAMLARI
    10.1. GÜNCEL FELSEFİ BİLİNÇ KURAMLARINA BİR BAKIŞ
    a. Çoklu Taslaklar Kuramı (Dennett)
    b. Duyu-Motor Kuramı (O’Regan ve Noe)
    c. Biyolojik Doğalcılık (Searle)
    d. Doğalcı İkicilik (Chalmers)
    e. Üst Düzey Bilinç Kuramları
    f. Dışsalcı Temsilcilik (Tye, Dretske)
    g. Nörofenomenoloji (Varela, Lutz, Thompson, Noe)
    h. Refleksif Tekçilik (Velmans)
    i. Sanal Gerçeklik Kuramı (Metzinger, Lehar)

    11. DENEYSEL BİLİNÇ KURAMLARI
    11.1. GÜNÜMÜZ DENEYSEL BİLİNÇ KURAMLARINA BİR BAKIŞ
    a. Kapsamlı Çalışma Alanı Kuramı (Baars)
    b. Nörobiyolojik Kuram (Crick ve Koch)
    c. Dinamik Çekirdek (Tononi ile Edelman) ve Bilgi Bütünleştirme Kuramı (Tononi)
    d. Talamokortikal Bağlanma Kuramı (Llinas)
    e. Tekrarlayan İşleme Kuramı (Lamme)
    f. Mikrobiinç Kuramı (Zeki)
    g. Olanın Hissi Anlamında Bilinç (Damasio)
    11.2. ANALİZ: BİLİNÇ KURAMLARINDA TARTIŞILAN TEMEL MESELELER

    a. Bilinci Konumu: Dışsalcılık ve İçselcilik
    b. Bilincin Temel Doğası: Fenomenoloji ve Biliş
    c. Fenomenal Bilincin Temel Biçimi: Atomculuk ve Bütüncülük

    IV. DEĞİŞMİŞ BİLİNÇ DURUMLARI

    12. “DEĞİŞMİŞ BİLİNÇ DURUMU” (DBD) NEDİR?
    GİRİŞ
    12.1. “DEĞİŞMİŞ BİLİNÇ DURUMU”NU NASIL TANIMLAYABİLİRİZ

    13. RÜYA GÖRME VE UYKU
    GİRİŞ: RÜYA GÖRME VE BİLİNCİN KISA TARİHİ
    13.1. HİPNAGOJİK VE HİPNOPOMPİK VARSANILAR
    13.2. UYKU FELCİ
    13.3. UYKU ZİHİNSEL ETKİNLİĞİ VE RÜYA GÖRME
    13.4. RÜYA İÇERİKLERİ
    13.5. NEDEN RÜYA GÖRÜRÜRZ
    13.6. BERRAK RÜYA GÖRME
    13.7. KÖTÜ RÜYALAR VE KABUSLAR
    13.8. GECE DEHŞETİ
    13.9. UYURGEZERLİK VE GECE GEZGİNLİĞİ
    13.10. REM UYKUSU DAVRANIŞ BOZUKLUĞU VE RÜYADA-GEZME

    14. HİPNOZ
    GİRİŞ
    14.1. HİPNOZUN KISA TARİHİ
    14.2. HİPNOTİK TETİKLEME
    14.3. HİPNOTİK TELKİN EDİLEBİLİRLİK
    14.4. HİPNOZLAR BİR DBD MİDİR?
    14.5. HİPNOZ ALTINDA BİLİNCE NE OLUR?

    15. ÜST BİLİNÇ DURUMLARI
    GİRİŞ
    15.1. MEDİTASYON
    15.2. OPTİMAL DENEYİM VE AKIŞ
    15.3. KOŞUCU COŞKUNLUĞU
    15.4. BEDEN-DIŞI DENEYİMLER (BDD’LER)
    15.5. ÖLÜME YAKIN DEENYEİMLER (ÖYD’LER)
    15.6. MİSTİK DENEYİMLER

    Sonsöz
    Sözlük
  • Otorite gerekli bir merci midir? İnsanların birbiri üzerinde tahakkümü olmazsa yaşamlarını sürdürmeleri kolaylaşır mı yoksa zorlaşır mı ? İnsanlar otoriteye ihtiyaç duyar mı ?? Otoritesiz bir toplum kurmak mümkün müdür? Sennet bu tarz sorulara cevap aramaktadır. Kitap temel olarak otorite sahiipleri ve buna eğenler arasındaki ilişkiye endekslenmiştir. İş hayatı ve sosyal hayattaki otoritenin ortaya çıkışı incelenmiştir. Weber'e göre otorite bir toplumda her zaman var olmuştur ve insanlar yöneticilere gönüllü olarak itaat ettiği zaman vardır. İtaata zorlanma varsa yöneticilerin meşru olmama söz konusudır. İkinci otorite ise çocukluğumuzda edindiğimiz otoriteye dair kavrayışların yetişkinlik yaşantımızda da bizietkilediğini ve otoriteye dair davranışlarımızın temelde anne be babamıza dair geliştirdiğimizduygular çerçevesinde oluştuğunu ortaya atmaktadır. “ Otorite kavramını en çok sorgulayanlar anarşistler olmuştur. Proudhon?du. Devlet otoritesinin olmadığı bir toplum Ütopyasını Mülkiyet Hırsızıktır ve Anarşi Düzendir diyerek savundu. Modern edebiyatta ise Cesur yeni dünya ve 1984 kitapları toplum ıslahını otoriteden kurtulmak olarak gördü.
  • Bir İstanbul portresi!

    Bir otel açılışında toplanan İstanbul’un önde gelen simalarının masalarında dolaşarak başlıyor roman.
    Oradan garsonların, güvenlikçilerin, kat görevlilerinin hayatlarına dokunuyor.
    Onlardan yola çıkarak sokaklarda, mahallelerde dolaşıyor…
    Yeri geliyor sıradan bir taksiciyi romanın baş kahramanı oluyor, yeri geliyor İstanbul’un geçmişinde yaşamış tarihi kişilikler sahneye çıkıyor…
    Köyden kente göç etmiş ve İstanbul’da yeni bir hayat, yeni bir kültür oluşturmuş ‘öteki Türkiye’ye’; hep üçüncü sayfa haberlerinde okuyup artık milletçe kanıksayıp yadırgamadığımız kadın cinayetlerine; ailesini geçindirmek için hırsızlık yapmak zorunda kalan sokak çocuklarına; zenginine-yoksuluna; zenginlik yolunda yoldan çıkana, bir şekilde yolunu bulana, çok kültürlülükten, ‘alt kültür’e geçerken, zevksizleşen, bayağılaşan, sıradanlaşan insan ırkına, çok bilene, az bilene, hiç bilmeyene, bildiğini sanana, bildiğiyle yetinip mutlu olana da dem vuruyor!

    Bize bizi anlatan bu bir çeşit toplumsal eleştiri romanının asıl baş kahramanı ise İstanbul!

    Romanda bir çok kahraman var ama Zehra ile Emre karakterleri biraz daha ön planda.
    Zehra karakteri, işinde başarılı, hırslı, yaşı 30’u geçkin, çalışkan, güzel ve bakımlı, günümüz İstanbul kadınını temsil ediyor. Çok şey anlatmak isteyen bu romanda kendisini derinlemesine tanıyamasak da, okudukça anlıyoruz ki Zehra, gerçekçi ve sağlam dış kabuğunun altında gizlenen duyarlı tavrı ile aslında paralel bir hayat yaşıyor.

    Emre ise edebiyat tutkusu, aşırı duyarlı ve hassas kişiliği, toplumsal gelişimi sanatı baz alarak eleştiren, sorgulayan ve kendini bir şekilde bu topluma ait hissetmeyen romantik tavrıyla Zehra’ya taban tabana zıt bir portre çizse de; bu iki insan, toplumsal duyarlılıklarının onları buluşturduğu Gezi Parkı Direnişi’nde tesadüfen bir araya gelip tutkulu bir aşk yaşamaya başlıyorlar.

    Bu iki modern çağın duyarlı kişiliğinin aşkları fonda çalan bir müzik gibi ara ara kulağımıza çalınırken, biz, kapı aralıklarından, pencerelerden, yer altından, gök kubbeden gelen her türlü sesi de duyuyor, İstanbul’u dinliyoruz ilmek ilmek dokunmuş roman boyunca…

    Herşey var bu romanda; İstanbul’un tarihi boyunca yaşanmış trajediler, ölümler, hastalıklar, savaşlar, barışlar, sefaletler de; zenginleşen, büyüyen, gelişen ve kimine göre mutlu kimine göre ise son derece sakil insan hayatları da…

    Sorgusuz sualsiz, gözü kapalı aldığım bir Zülfü Livaneli kitabıydı bu da.
    Açıkçası diğer kitaplarındaki tat kalmadı damağımda.
    Okurken çok hak verdim, çok etkilendim bir çok hikayeden..
    Bir İstanbul portresi çizip herşeyi içine katmaya çalışırken, hepsini bir romanda bütün halde sunmanın imkansızlığında kayboldum ben de zaman zaman…
    Ama başka türlü anlatılabilir miydi derseniz, burada Zülfü Livaneli’nin romancılıktaki ustalığına şapka çıkararak başka türlüsünün mümkün olmadığını da kabullenmek gerekir diye düşünüyorum.

    Diğer romanlarındaki tadın kalmama sebebine gelince..
    O romanlardaki kurgu, bütünlük, akıcılık ve ana hikayenin kuvveti bu kitapta yok ne yazık ki.
    Kitabın neredeyse ortalarına kadar tek tek anlatılan bu hikayelerin bir yerde bağlanmasını ve bir olay örgüsü ile şaşırtıcı bir noktaya varmasını bekliyorsunuz.. Sonra bir bakıyorsunuz ki kitabın amacı zaten o değil! Bu nedenle bu kitabı böyle bir beklentiyle okursanız hayal kırıklığı kaçınılmaz.
    Ben de romana adaptasyonda yaşadığım bu hezimeti üzerimden atlatıp romanın tadını çıkarmaya bıraktım kendimi sonunda.

    Ve tüm bunların sonunda damağımda kalan o acı-ekşi tat, anlatıcının da ara ara yinelediği gibi, zaman ne kadar değişirse değişsin, insanlık ne kadar yeni keşiflerle ilerlerse ilerlesin, tek bir şehrin tarihine bile bakarak anlaşılan, bu sonrasız döngü içinde herşeyin tekrarlandığı gerçeği oldu…
  • Modern çağda özgürlük, daha çok " yapma özgürlüğü" şeklinde algılanıyor. Büyük düşünürlerin söylediklerine baktığınız zaman bir şeyi reddetmeyi özgürlüğün tanımı olarak görebiliriz.

    | Ekrem Demirli
  • Diyalektik
    Diyalektik, Yunanca tartışma sanatı anlamına gelen dialektike tekhne’den türeyen bir terim olarak, genelde akılyürütme yoluyla araştırma ve doğrulara ulaşma yöntemi. Diyalektik kavramı, başlangıçta tartışma sanatı, ya da çelişkili yollardan muhataplarını ikna etme sanatı anlamına gelmektedir.

    Karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme biçimidir, diyalaktik ve Sokratik yöntem, tartışma ve düşünme sanatı olarak diyalektiğin Antik Çağ’daki en yetkin halidir. Değişimin ve hareketin sürekliliği düşüncesi bu aşamada diyalektik olarak ifade edilmiştir. Bir fikirden ya da ilkeden içerdiği olulmlu ve olumsuz bütün düşünceleri çıkarma yöntemine diyalektik denilmekteydi.

    Diyalektik, değişik dönemlerde ve değişik filozoflarda farklı bir anlam kazanmış olduğu için, yukarıdaki genel diyalektik tanımı, örneğin Hegel ve Marx’ın diyalektik anlayışını kapsamaz. Bu durum dikkate alındığında,

    1- Diyalektik her şeyden önce, bir tez ya da görüşü, onun mantıksal sonuçlarını incelemek yoluyla çürütme yöntemi anlamına gelir. Yine diyalektik,

    2- Sofistik akılyürütmeyi, cinsleri türlere bölmeyi ya da cinsleri türlerine ayırarak mantıksal bir biçimde analiz etme yöntemini gösterir. Bundan başka diyalektik,

    3- En genel ve soyut fikirleri, tikel örnek ya da hipotezlerden hareket edip bu fikirlere götüren bir akılyürütme süreciyle araştırma yöntemi olarak ortaya çıkar. Diyalektik,

    4- Daha olumsuz bir anlam içinde, yalnızca olasılı olan ya da genel olarak kabul edilmiş bulunan öncülleri kullanarak akılyürütmeyi ya da tartışma yöntemini ifade eder. Bu çerçeve içinde,

    5- Diyalektik yanılsama mantığının, aklın deneyime aşkın nesneleri konu alırken, deneyimin sınırlarını aştığı zaman düştüğü çelişkilerin gözler önüne serilmesi suretiyle, eleştirilmesi anlamına gelir. Ve son olarak

    6- Diyalektik, düşüncenin ve gerçekliğin bir tezle antitezden, söz konusu iki karşıtın bir sentezine varmak suretiyle, gelişmesini gösteren varlık ve düşünce yasası olarak ortaya çıkar.

    İşte bu genel çerçeve içinde, diyalektiğin farklı filozoflar için ifade ettiği farklı anlamları kısaca ele alacak olursak Aristoteles’e göre, bir yöntem olarak diyalektiği bulan filozof olan Zenon’da diyalektik, saçmaya indirgeme şeklinde gerçekleşen akılyürütmeye karşılık gelir. Buna göre, Zenon diyalektik yöntemini kullanarak, bir karşıtın tezini ya da inancını, onun kabulünden ya mantıksal bir çelişki ya da kabul edilemez bir sonuç çıktığını göstererek çürütür.

    Elea Okulunun karşısında yer alan Herakleitos’ta ise, diyalektik evrende hüküm süren ve kendisinden dolayı varolan her şeyin kendi karşıtına dönüştüğü değişme sürecini, karşıtların birliğini ve bunu ifade eden çelişki mantığını ifade eder.

    Oysa, diyalektik Sokrates’te, soru yanıt yoluyla tartışma tekniği ne; Sokrates’in tartışmak üzere karşısına geçen kişiye uyguladığı ve o kişinin verdiği tanımların mantıksal sonuçlarını çıkartmasından ya da tanımların çelişkilerini göstermesinden oluşan çürütme yöntemine karşılık gelir. Söz konusu çürütme yönteminde amaç,

    Sofistlerin yaptığı gibi, bir tartışmada kişinin karşıtını alt etmesi değil de, kişiye gerçek bilgiye erişebilmesi, araştırma yoluna girebilmesi için, bilgisiz olduğunu göstermektir. Diyalektik Sokrates’te, yine şeylerin nesne ya da öz tanımlarına ulaşmayı amaçlayan araştırma yöntemini, şeyleri sınıflarına, doğalarına ya da türlerine göre ayırma yöntemini ifade eder.

    Sokrates’in öğrencisi olan ve diyalektiği insan tarafından yaratılmış tüm sanatların en üstünü ve önemlisi olarak gören Platon’da, üç farklı diyalektik anlayışı söz konusudur:

    1- En yüksek felsefi yöntem olarak değerlendirilen diyalektiğin temelinde, Sokrates’ten miras alınan soru ve yanıt olarak diyalektik, uygun soru ve yanıtlarla tartışma, tekniği olarak diyalektik anlayışı vardır. Diyalektiğin konusu da her zaman aynıdır; onda filozof, diyalektiği kullanarak, var olan her şeyin değişmez özünü arar.

    2- Orta dönem diyaloglarında ise, diyalektik hipotezlerden yola çıkarak akılyürütme anlamına gelir.

    3- Buna karşın, yaşlılık dönemi diyaloglarında, diyalektik, bir yöntem olarak bölme tekniğine dönüşür. Platon’un yaşlılık dönemi diyaloglarında görülen söz konusu diyalektik ya da bölme anlayışı, bölünemez olan ve altında yalnızca bireylerin bulunduğu bir türün tanımına ulaşıncaya dek, cinsleri türlerine bölmekten meydana gelmektedir.

    Aristoteles’e gelince, o diyalektiği, kesin ve zorunlu sonuçlara götüren bir akılyürütme olarak olmasa bile, yararlı olan bir akılyürütme tarzı olarak görmüştür. Ona göre, öncülleri genel olarak hemen herkes tarafından ya da çoğunluk veya filozoflar tarafından kabul edilen bir akılyürütme, diyalektik bir akılyürütmedir; buna karşın, öncülleri yalnızca olasılı görünen bir akılyürütme ise, eristik akılyürütmedir. Aristoteles, diyalektiği bilimin yöntemi olarak görmez, çünkü biz bilimsel bilgide, doğru ve apaçık olan öncüllerden hareket eden geçerli akıl-yürütme olarak tanıtlamayı kullanırız. Bununla birlikte, onun tarafından bir olasılık mantığı’ olarak değerlendirilen diyalektik, üç bakımından, yani entellektüel eğitim ya da zihin jimnastiği olarak, başka insanlarla, onlar tarafından kabul edilen öncüllerin oluşturduğu temel üzerinde yapılan tartışmalar için ve bilimlerin kanıtlanamaz ilk ilkelerini incelemek bakımından önem taşır.

    Modern felsefede diyalektiği ilk kez olarak kullanmış olan Kant’ta diyalektik, deneyimin sınırlarının ötesine giden transendental yargıların yanlışını ya da çelişkilerini gösteren mantık türü anlamına gelir. Hegel’de ise, diyalektik bir düşünce ya da gerçek bir şeyi önce zorunlu olarak karşıtına (ya da çelişiğine) dönüştüren ve daha sonra da onların her ikisini birden içeren bir senteze (ya da birliğe) götüren sürece karşılık gelir. Buna göre, diyalektik, hem düşüncede ve hem de varlıktaki çelişkilerin karşıolumu aracılığıyla, bilgide ve varlıkta daha yüksek bir düzeye götüren değişme sürecine, yani sırasıyla varolan bir şey ya da düşünce (tez), onun karşıtı ya da çelişiği (antitez) ve nihayet onların karşılıklı eylem ve etkileşimlerinin sonucu olup, daha sonra başka bir diyalektik hareketin temeli olan birlik (sentez) gibi üç öğeyi içeren zorunlu değişme sürecine karşılık gelir.

    Kaynak: https://www.turkedebiyati.org/diyalektik/
  • NECİB MAHFUZ-MİRAMAR(11)
    NECİB MAHFUZ-ZAMAN VE MEKÂN(10)
    NECİB MAHFUZ-KARNAK KAFE(6)
    NECİB MAHFUZ-ZAMANIN HÜKMÜ(8)
    NECİB MAHFUZ-KUŞTİMAR KAHVEHANESİ(10)
    NECİB MAHFUZ-YAĞMURDA AŞK(10)
    NECİB MAHFUZ-SARAY GEZİSİ(22)
    NECİB MAHFUZ-ŞEVK SARAYI(23)
    NECİB MAHFUZ-BAŞKANIN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ GÜN(7)
    NECİB MAHFUZ-ŞEKER SOKAĞI(15)
    NECİB MAHFUZ-KAHİRE MODERN(12)
    NECİB MAHFUZ-CEBELAVİ SOKAĞI’NIN ÇOCUKLARI(19)
    NECİB MAHFUZ-HIRSIZ VE KÖPEKLER(9)
    NECİB MAHFUZ-DÜĞÜN EVİ(9)
    NECİB MAHFUZ-EZİLENLER(18)
    NECİB MAHFUZ-MİDAK SOKAĞI(17)
    KİTAPYURDU FİYATI 206 BENDEN 170 TL YE TEMİN EDEBİLİRSİNİZ.
  • Merhaba arkadaşlar. Bu incelememiz her zaman olduğu gibi Tarihsever arkadaşlara ayrılacak. Bir tarih kitabı olması ve İlber Hocamızın yazması nedeniyle de gene uzuuun (şaka şaka) bir inceleme olacağından heralde Spoiler-Tanıtım vs yazmama lüzum yoktur. Varsa da yazdık zaten. Her bölümün incelemesinin yanında elimde olsa başlık başlık da inceleme ekleyeceğim. Neyse, haydi Bismillah.
    Kitabımız aslında ta 1979 yılına uzanıyor ama 2007 yılında yoğun baskı ve şiddet (!) sonrası hocamız tekrar gözden geçirerek kitabı yayına hazırlıyor. Eh, ellerine sağlık demek lazım.
    --- 1. Bölüm ---
    Bu bölümde Sasaniler döneminde İran ve Bizans’ın yönetim yapısını inceliyoruz. Eyalet Yönetimleri, Hukuki Yapı, Toprak Rejimi, Kentsel ve Ticari Örgütler de bahsedilen alanlar. Neden İran ve Bizans derseniz, bahsedilen dönemde (3. yüzyıl) bu bölgede bulunan ve savaşan 2 devlet bunlar diyebiliriz.
    --- 2. Bölüm ---
    İslam Devtinde Yönetim başlığı altında Yönetim Örgütü, Görevliler ve Büroları, Hukuk Sistemi, Vergi ve Yargı Örgütü, Arazi Rejimi ve İslam Şehirleri sonrası bir de Sonuç kısmıyla toparlama görüyoruz. Peygamberimiz döneminde Arap bölgesi dışına çıkamayan Müslümanların, Ömer sonrası dönemde nasıl geliştiği ve bu gelişimin Akdeniz-Ortadoğu bölgesinde yeni bir oluşum getirdiği üzerine açtık bahsimizi.
    Burada özellikle dikkatimi çeken bir noktadan bahsedeceğim. Bu dönemde İslam henüz yeni. Peygamber vefat etmiş lakin mirasçıları var. Kavgalar da ortaya çıkıyor ama bölgede bir Arap üstünlüğü söz konusu. Buna rağmen İslam toplumu Hukuk’u alacağı yer olarak Kuran yerine; Roma, Bizans ve Sasani sistemlerini tercih ediyor. Bunun çarpıklığı aklımı oldukça çeldi diyebilirim.
    --- 3. Bölüm ---
    Bu bölümde “Ortaçağlarda Akdeniz ve İtalyan Denizci Devletleri” başlığını görüyoruz ancak dikkatimi çekti. Böyle bir kural var mı yoksa sırf gözümüze mi hoş geliyor bilmem ama başlıklarda bile bağlaçları yazarken hep küçük yazıyoruz. Nedenini de bilmiyorum.
    Tabi konumuza dönecek olursak bu devletleri; Amalfi, Pisa, Cenova, Floransa ve en önemlisi –yani bilineni- Venedik olarak sıralayabiliriz.
    --- 4. Bölüm ---
    Her ne kadar bu bölümde 12. YY ve 13. YY Anadolu üzerinde durulsa da Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve diğer Beylikler yanında 14. YY başında Doğu Avrupa ve İlber hocamızın asla vazgeçemediği Ortadoğu üzerine de değiniyoruz. Mesela aklımda en çok kalan Bulgarların yaşadığı ve geliştirdiği Avrupa’da bir anda nasıl çöktüğü ve Osmanlı’nın hakimiyetinin kolaylaşması hadisesi oldu.
    --- 5. Bölüm ---
    Osmanlı’nın Toprak Sistemi üzerine konuştuğumuz bu bölümde, Osmanlı’nın tarih sahnesine çıkışını değerlendirmeden tabii ki olmaz, Tımar Sistemini ele arak başlayıp; Vergi ve Kırsal Hayattan, isyanlara, hatta yetmezmiş gibi bu sisteme ilişkin teorilere de yer tutuyoruz.
    --- 6. Bölüm ---
    Bu bölüm, kitabımıza ait en uzun bölümlerden birisi. (110 sayfa) Osmanlı Devletinin Merkez ve Taşra Örgütü buraya konu ediniyor ama Osmanlı Padişahı ve Saray Yaşantısı, merak edilen Hilafet ve devletin Şeriat devleti olup olmadığı konularına değiniyoruz. Saray Teşkilatı, Divan-ı Hümayun, Sadrazamlık, oldukça merak ettiğim Bab-ı Ali konusu, Maliye, İlmiye, Ordu, Donanma… Bunların yanında Amerika’nın şuan kullandığı yapı olan Eyalet Sistemi ile bunun yapı ve idaresi konuları bizlere dolu dolu anlatılıyor.
    Bunların yanında üzerinde en çok durulan konular tabii ki yönetim sistemindeki o karışıklığı nasıl düzene oturttukları ve düzenin nasıl dağıldığı ile ilgili. Bununla beraber Kadı konusunda da öyle detaylı çalışma vermiş ki; bize 2 satır anlatılıp geçilen yerdeki bu sistemi böyle görünce insanın ağzı açık kalıyor desek yeridir. Şimdi hakimler bile bütün anayasayı bilmek zorunda değil. Avukatlar yasada bulunan maddeler ve boşlukları yakalamayı başarıyor. Bunu göz önüne alınca o dönemin kadılığı hususunda da çok şaşırdığımı belirtmeliyim. Zaten görevlerini tek alıntıda paylaştım. Görmüşsünüzdür.
    --- 7. Bölüm ---
    Çok detaylı bir konuya değindiğimizi söyleyebilirim. Konumuzun adı Osmanlı Şehirleri ve Ulaştırma. Konu böyle olunca uzunluğunu tahmin edebilirsiniz. Bölümü 2 başlık altında inceliyoruz. Kentsel-Bölgesel Ulaşım Sistemi ve Ticari Örgütlenme ile Osmanlı Şehirlerinin Yapısı bu konu başlıklarımız.
    Kentsel-Bölgesel Ulaşım Sistemi ve Ticari Örgütlenme bölümümüzde Endüstriden önce toplumdaki ulaşım sıkıntısına dikkat çekiliyor ki günümüzde bunu Doğu-Batı ayrımıyla da anlayabilirdik. Tabi Doğu bölgesinde gün geçmiyor ki yeni proje yapılmasın. Neyse bu bizim konumuz değil biz geçmişe bakıyoruz şimdi.
    Diğer konumuzda Osmanlı Şehirlerinin Yapısı ve Kurumsallaşması. Burada da şehrin mekânsal yapısı, yönetimi, modern şehir yönetimine neden geçildiği, yapısal özellikler, Avrupa şehirleriyle karşılaştırmalar yapılıyor. Üretim ve esnaf loncaları, narh işlemi, iaşe ve ibate (yiyip içme ve barınma), mahalle idaresi ve yapısı, altyapı ve hizmetler, en önemli konulardan ve gelir kaynaklarından biri olan Vakıflar, Yapılar ve Gayrimüslim denilen gruba dair yapılan şehir faaliyetleri bizim ana konularımızı oluşturuyor.
    --- 8. Bölüm ---
    Bölümümüz Siyasal ve Toplumsal Değişme Dönemini ele alsa da bunun temel kaynağı 2. Viyana Kuşatması olarak geçer. Viyana Kuşatmalarının başarısızlığı ve ardından gelen antlaşmalar ile Osmanlı’nın eski gücünde olmadığı, önceden vezirini başka bir ülkenin kralına eş tutan İmparatorluğun; halkının dahi padişahını umursamadığı bir döneme hızlı geçiş evresi olarak nitelendirebiliriz.
    Klasik Osmanlı düzenin birkaç yüzyıl daha kendini idare etmesi ama sonunda bozulması, Siyasal ve Sosyal değişmeler ve bunlara ayak uydurulamaması, Orta Anadolu’da gelenin gideni aratmaması ve yüksek enflasyon nedeniyle bunun acısını vergi veren köylünün çekmesi gibi olumsuz durumlar detaylı olarak ele alınıyor. Şunu da net söyleyebilirim ki, Halil İnalcık gerçekten de muazzam bir Osmanlı Tarihçisi ve eserlerini kaliteli baskı olarak yapan bir kurum maalesef YOK. Çünkü bizde tarihten sıkılmayan, seve seve okuyan kitle (bu işi yapan araştırmacı ve eğitimci zümre hariç) neredeyse yok gibi ve bu yokluk nedeniyle bu tarz işlere zaman harcanmıyor. Yazık.
    --- 9. Bölüm ---
    Tanzimat Dönemi – Yönetimin Modernleşmesi de sondan önceki bölümümüz. Tanzimat nedenlerinden başlayarak, Merkezi İdarede (Eğitim, Yargı, Hukuk vs) modernleşme, Taşra Yönetimi ve tabii Tanzimatın genel etki tepkileri işleniyor. Bir de son olarak ek bölüm ele alınmış ve Osmanlı Toplumunda Millet Sistemi olarak biraz derin bir bahsimiz var.
    Geç başlayan Türk Milliyetçiliği ile birlikte belediyecilik üzerinde de sıkça duruluyor. Bir Türk yurdunda nasıl olur da Türk Milliyetçiliği bu kadar geç başlar derseniz; aslında başlayan bir kavram hatta bir ülkü olan bu durum daha sonra unutulmuş, 4. Murad zamanında biraz hatırlansa da onun akabinde gene unutulmuş, modern tabir ‘Globallik’ adı altında gelişim yerine değişim yutturulmaya çalışılmış ve bunda da başarılı olunmuştur. Burada da dış devletlerin etkilerinin ne derece önemli olduğunu görüyoruz.
    Burada üzerinde durulan Millet konusundan bahsetmiştim. Bu konu aslında DİN odaklı bir merkez konusu ama dikkatimi çeken bu hak dinleri yaşayan her grubun kendi adetini yaşaması ve birbirine ne olursa olsun karışmaması geliyor ki bir İslam İmparatorluğunda bunu önceki devirde yalnızca dünyanın en büyük Hümanisti Fatih Sultan Mehmed Han yapmış olunca, gözüme hoş göründü. Ben Elhamdülillah Müslümanım lakin herkes benle aynı görüşü paylaşmak zorunda değil ve isteyen istediği inancı yaşamalıdır diye düşünürüm hep. Bunu burada da görebilmek; Osmanlıyı kötüleyenler adına bir kapak hatta logar kapağı mahiyetindedir. İyi olmuş bu çalışma. (Kaynak için s.454)
    --- 10. Bölüm ---
    Bu bölümde, Tanzimat olayına tam da başlıktaki gibi Genel Bir Bakışta bulunuyoruz. Burada dönemin bürokratları ve bürokrasisi incelenmiş, maliye üzerinde (saray özellikle) durulmuş, Taşra idaresi ve modern Osmanlı belediyelerinden bahsedilmiş. Bu idarenin nasıl kontrol edildiği, meşrutiyetin etkileri ve merkezi hükumetin yeniden yapılanması üzerinde durulmuş. Tabii en sonda da olaylı padişah –Ruhu Şad Olsun- 2. Abdülhamid dönemine bir vurgu yapılmış. Anayasal olarak.
    Tanzimat üzerinden aslında kaybolan ve geri getirilmeye çalışılan bir Türkçe üzerine duruluyor ki burada aslen Türk olmayıp da Türk’e ve Türklüğe hizmet eden birinden bahsedeceğim. Galatasaray Futbol Kulübü kurucusu Ali Sami Yen’in babası merhum Şemseddin Sami Bey’den bahsediyorum. İkisinin de ruhu şad olsun.
    Böylelikle güzel bir Tarih kitabının daha sonuna geldik. Aslında İlber Ortaylı hocama ait birkaç kitap daha var ama hepsini şimdiden tadarsam ilerde lezzetli bir şeyler bulamama ihtimalim yüksek diye neredeyse ayda bir Tarih okuyorum. Napayım elimde olsa 50 kitabını da alır hemen başlarım ama böyle değerli tarihçi hocalarımız o kadar az ki insan ne kadar uzatırsa o kadar faydalanıyor. Yani en azından bana öyle geliyor.
    Cümleten Allah’a emanet olun. Mutlu tatiller geçirin inşallah arkadaşlar. Bir de böyle güzel olduğunu düşündüğünüz, okumamı isteyebileceğiniz kitaplar varsa yorum yahut mesaj atarsanız sevinirim. Hazır hafta sonu gelmiş, fırsatım varken temin ederim. Kitaplı Günler..