• Nazım’ın ‘Severmişim meğer’ şiiri son 50 yılın en güzel şiiri seçildi
    Londra’da bulunan sanat merkezi Southbank Center, son 50 yılın en güzel 50 aşk şiiri arasına Nazım Hikmet’in ‘Severmişim Meğer’ şiirini de aldı.

    Şiirler, Southbank Center’ın şiir dalında uzman ekibi tarafından bir yıllık bir çalışmayla 30 ülkeden şairleri arasından belirlendi. Seçmeler yapılırken modern döneme ağırlık verildi.

    Ekip üyelerinden James Runcie, ”Gerçekten uluslararası ve üslup bakımından da çeşitlilik barındıran bir liste oldu. Zor olan, sadece 50 şiir seçmekti” dedi...

    Severmişim Meğer..

    Yıl 62 Mart 28
    Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
    akşam oluyor..
    dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer..
    akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedimtoprağı severmişim meğer..
    toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
    ben sürmedim..
    Platonik biricik sevdam da buymuş meğer
    meğer ırmağı severmişim..
    ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde..
    doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
    ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
    bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
    bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
    bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
    bilirim benden önce duyulmuş bu keder
    benden sonra da duyulacak
    benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
    benden sonra da söylenecek
    gökyüzünü severmişim meğer
    kapalı olsun açık olsun
    Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe
    hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ı
    kulağıma sesler geliyor
    gök kubbeden değil meydan yerinden
    gardiyanlar birini dövüyor yine
    ağaçları severmişim meğer
    çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino’da kışın
    çıkarlar karşıma alçakgönüllü kiba
    kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
    İzmir’in kavakları
    dökülür yaprakları
    bize de Çakıcı derler
    yar fidan boylum
    yakarız konakları
    Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
    ucu işlemeli
    yolları severmişim meğer
    asfaltını da
    Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e
    asıl adı Göktepe ili
    bir kapalı kutuda ikimiz
    dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak
    hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
    eşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
    yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok
    ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
    bunu bir kere daha yazd
    çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum Ramazan gecesi
    önde körüklü kaat fen
    belki böyle bir şey olmadı.....
    ….
    çiçekler geldi aklıma her nedense
    gelincikler kaktüsler fulyalar
    İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı
    ağzı acıbadem kokuyoryaşım on yedi
    kolan vurdu yüreğim salıncak buluklara girdi çıktı
    çiçekleri severmişim meğer
    üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
    yıldızları hatırladım....

    severmişim meğer
    gözümün önüne kar yağışı geliyor
    ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
    meğer kar yağışını severmişim
    güneşi severmişim meğer
    şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
    güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
    ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın
    meğer denizi severmişim
    hem de nasıl
    ama Ayvazofki’nin denizleri bir yana
    bulutları severmişim meğer
    ister altlarında olayım ister üstlerinde
    ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara
    ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası
    severmişim
    yağmuru severmişim meğer
    ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim
    beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın
    içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
    yağmuru severmişim meğer
    ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
    yanında pencerenin
    altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
    bir eski ölümdür benim için
    Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    zifiri karanlıkta gidiyor tren
    zifiri karanlığı severmişim meğer
    kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
    kıvılcımları severmişim meğer
    meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
    Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
    yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek....

    Nazım Hikmet Ran

    19 Nisan 1962
    Alıntıdır..
  • İÇİNDEKİLER



    ÖNYAZI

    Rasim Özdenören/Kafka’nın Bir Küçürek Öyküsü / 5

    FOTOĞRAF ÖYKÜ

    Selçuk Azmanoğlu / 7

    ÖYKÜ

    İsmail Kıllıoğlu/Düny’oyun / 8

    Necati Mert/Gelen Yoktu / 18

    Mihriban İnan Karatepe/Çakıllar Elmas Olur / 21

    Handan Acar Yıldız/Kanyon Halkı / 27

    Abdullah Harmancı/Güvercin Kanadı / 31

    Emin Gürdamur/Burhan / 35

    Müzeyyen Çelik/Üzgünlük / 39

    Yunus Nadir Eraslan /Ameri-Kan / 43

    Esra Özdemir Demirci/Muhatap / 45

    Soner Oğuz/Bir Evin Makûs Talihi / 47

    Mesut Doğan/Tevil / 50

    ÖYKÜ ÜZERİNE

    Emin Gürdamur/Öykü ve Vicdan / 53

    Nagihan Şahin/Modern Kısa Öyküde Dil / 57

    AYIN SÖYLEŞİSİ

    Hatice Bildirici /Mustafa Çiftci ile Öykü Üzerine / 60

    İLK KİTAP SÖYLEŞİSİ

    Esra Özdemir Demirci /Yunus Nadir Eraslan ile Çırak Üzerine / 66

    TOPLANTI

    Eksik Bir Seremoni Üzerine /Yöneten: Ali Necip Erdoğan / 70

    Katılanlar: Mehmet Narlı, Ertan Örgen,

    Emin Gürdamur, Tuba Dere, Yunus Nadir Eraslan,

    Sema Bayar, Fatma Aydar



    ANIT ÖYKÜLER

    Handan Acar Yıldız/Sadık Hidayet’in “Af Talebi” Öyküsü Üzerine / 77

    FİLM ÖYKÜ

    Hatice Bildirici/Beyaz Geceler / 81

    YAŞADIĞIM GİBİ

    Mehmet Aycı/Cengâver / 87

    BAŞKA DÜNYALARIN ÖYKÜLERİ

    Varlam Şalamov /Türkçesi: Merve Ay Karakuş/Marangozlar / 89

    ÖYKÜ

    Sema Bayar/Tahta Kaşıklar / 95

    Ali Necip Erdoğan/Zaman Taciri / 99

    Sercan Ceylan/Kamanlı Bir Editörün Kayıp Gazeteci Kitabından / 104

    Mustafa Uçurum/Yarım Kalan Hüzzam Faslı / 111

    Tuba Dere/Sır Çekilmiş Pencereler / 114

    Gülay Ünsal Bulduk/Adem’in Hikâyesi / 117

    Cahid Efgan Akgül/Çalıntı Şiirler / 120

    İbrahim Halil Çelik/Dirgen Ali / 125

    HECE ÖYKÜDE İLKLER

    Zekiye Yaldız/Ölüm Döşeği / 129

    Vildan Gürsoy/Dağılan Sırrı Aynanın / 134

    İzzet Eşen/Değişen Bakış / 139

    Veli Dönmez/Karate / 142

    KİTAPLIK

    Sadık Yalsızuçanlar/Yunus Nâdir’in “Çırak”ı / 146

    Fatma Aydar/Nohut Oda / 149

    Ayşe Sena Er/Allah Her Yüreğe Dokunur / 150

    Ayşegül Özdoğan/Kristal Sapan / 151
  • 444 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Eğer bir kitap onu bitirdikten bir ay sonra dahi ‘Beni inceleee.. analiz eeeet.. beni görmezlikten gelemezsin değil mi?’ diye kımıl kımıl kulağınıza sokuluyor, peşinizi bırakmıyor, kendini ille de yazdırtıyorsa o kitap olmuş-uçmuş-pişmiş bir kitaptır. Evet 'Divan’ın haykırışlarına karşı koyamadım. Boynu büyük durdu sanki yorumumu esirgeyince. ‘Sen’ dedi, ‘Benden bu denli lezzet, bilgi, hayat ve alan dersi aldıktan sonra beni nasıl bir köşeye itersin?’ ‘Ölürüm Allah yakanı bırakmam!’ ‘Borcunu öde.’ Haklıydı. Bu borcu ödemezsem rüyalarımdan çıkmayacaktı. Ki bu kitabın bu kadar kült olup çok az yorum alması da beni üzdü. İşte böyle böyle kanıma girdi veled..

    Öncelikle birazdan hafiften psikoloji kavramlarıyla da süslediğim yazımda kitaba önyargı ile yaklaşırsanız suçlusu benimdir, kitap değil. Affola. Zira kitap herkesi kucaklayan türden. Kitabın dili son derece açık ve anlaşılır. Evet yer yer alan terimleri geçiyor fakat kitabın dilinin çok ağır olduğuna dair bazı yorumlara epey bi gönül koydum. Salt bu alanı ilgilendiren değil, her kitap okuyucusunun keyif alacağı ve yaşamını gözden geçirteceği bir kitap. Zaten Nietzsche Ağladığında’yı okuyanlar Yalom’un her kesime hitap ettiğini bilir. Siz efenim bu yorumlara kulak asmayın. Kitabın bunun aksine çok sıcak bir dili var. Çevirisini başta yapay hatta acemice, komik bulduğum ama sonrasında bana kitabı ve olayın geçtiği yeri içimizdeymişçesine hissettirdiği için sevdim, benimsedim, içime aldım. Kabulümdür. Çevirmen yahut yayınevi bu yolu bilinçli tercih ettiyse eğer onları tebrik ediyorum. Amerikan futbolunu bizim holiganlara dönüştürerek kitabı ısıttırmayı başarmış çünkü böylece. Fakat yok eğer hiç böyle bir amaç gütmediyse çok garip bi çeviri. İnşaallahlar, ekmek çarpsınkiler, Allahın izni ileler… Daha neler neler. Hayır şaka değil. Üstelik bir iki yerde de değil kitap boyunca bu üslup kullanılıyor. Özellikle kumarbaz hastamız Shelly’nin konuştuğu kısımlar evlere şenlik. Bir iki örnek vermezsem gözüm açık gider: “ ‘Hey Doktor, nassın yav? Vay, n’aber kız Sheila’ diyerek garson kıza bir öpücük gönderdi ve ‘Bana da Doktorun yediğinden getir’ dedi”. “Hişşş, Doktor. Şu ‘Bay Merriman’ı bırakalım artık. Bu alemde sizi, bizi bırakacaksın. Racona uyacaksın. ‘Shelly’ ve ‘Marshal’ anlaştık mı?”. İşte böylece Shelly’i kadırgalı Nusret’e çeviren Özden Arıkan’a selam olsun!. Her ne olursa olsun sırf bu detaylar bile kitabı okurken gülümsetiyor insanı..

    Kitap temelde psikiyatr/terapist/psikolog/psikolojik danışman v.b. meslek erbapları için çok mühim bir konuyu ele alıyor. Birçok alan kitaplarında geçen sıkıcı, bazen çok katı bazen ise yer yer ucu açık, muğlak, netlik kazanmayan/kazanamayan ve biraz da yerden yere, kişiden kişiye, olaydan olaya şekil alan ‘Etik’ konusuna yer veriyor. Olayların tamamı ise bu pencerede keyifle, baymadan, asla uyutmadan; tersine heyecanlı, merak uyandıran, roman havasının hakkını veren bir eda ile çerçeveleniyor. Bu etik mevzusunun içinde Danışan(hasta) ile Danışman(terapist) arasında geçen para, cinsellik, seks, duygusal aktarım, mesafenin ölçüsü, yakınlığın sınırı v.s. bir çok konu var. Ki bunlar alanımızın “işin içine girince bakarız yeaa” diye kulak ardı ettiğimiz, hocalarımız salık verince pekte ciddiye almadığımız epey önemli mevzular. Mevzularmış. Çünkü bunu kitabı okuyunca fark ediyorsunuz. Danışan ve psikolojik danışman arasında ki yoğun duygu aktarımının onları ne boyutlara iteceğini ve olayları nereye taşıyacağını bin nasihat yerine bir musibetle tek tek hatta birazda ufaktan kafaya tokmakla dokunarak gösteriyor. Zaten kitap terapist Dr. Trotter’in hastasıyla girdiği cinsel ilişkinin Psikanaliz Enstitüsü tarafından yargılanmasıyla başlıyor. Sonrasında kahramanlar, hastasıyla yaşadığı cinsel,duygusal,maddi sorunlarla çıkmaza giriyor. Bazısı hasta ile girilen bu ilişki boyutunun zararlarından yakınırken bazısı bu yakınlaşmanın terapinin doğasında var olması gerektiği savını inatla sürdürüyor. Öyle ki hasta ile terapist arasındaki seans ücretlerini bile samimiyetsiz ve çıkarcı bulduğu hissine kapılıyor zaman zaman. Danışan ile Danışman arasındaki ilişkinin merdümperest ve agape(Yunan mitolojisinde 4 sevgi türünden biri. Karşılıksız, boyut aşmış sevgiye tekabül eder) şeklinde olması gerektiğini vurguluyor. Ve Yalom gerçek yaşamda yıllarca bu konulardan kaçan terapistleri, kahramanları vasıtası ile romanında açık yüreklilikle konuşturuyor.

    Kitabın ele aldığı bir diğer konu günümüz modern psikanalizi ile kurallara hala sıkı sıkıya tutunan eski dogma psikanalizi kıyaslaması. Terapistlerin de sıkı analizlerden geçme şartını benimseyen Dr. Marshal ile psikanalizin artık çağdaş psikanalize geçilmesi gerektiğini alttan alta veren öğrencisi Dr. Ernest'in fikirleri temsili olarak sürekli karşı karşıya geliyor. Carl Rogers’ın: “ psikoterapist yetiştirmekle vaktinizi boşa harcamayın, asıl mesele psikoterapist olabilecek adamı seçmektir.” Sözü daha en başta temel fikri veriyor. Ayrıca eski kalıp teknikler yerine terapistin her hasta için yeni bir terapi dili, hastaya özel spontan terapi tekniği geliştirilmesi gerektiği dile geliyor. Ve bunlar hastayla işbirliği içinde gelişirse süreçteki iyileştirme gücüne dönüşmesinin vurgusu yapılıyor. Özellikle de hasta–terapist ilişkisinin artık sahicilikten uzak olmaması ve terapistin terapötik ilişki namına terapi süresince kendini daha sık açması gerektiğini öne atıyor. Daha sonra bu kendini açmanın sınırlarından, ‘hastanın yararına olacaksa kendini aç’a geliyor konu. Ve kitapta bu ilişki ileri boyuta giderse başımıza ne belalar geliri gösteriyor.

    Yalom tüm kitaplarında varoluşçu düşünceyi habire oraya buraya serpiştirir. Temelde bir varoluşçu olduğundan bu kitabının tümünde de bu düşüncenin hakim olmasını beklerken bizi sürprizlerle donatıyor. Varoluşçuluğun yanında Freud, Jung ve Fromm’ un izlerini görüyoruz sık sık. Yalom Dr. Ernest’i adeta kendi sesinden konuşturuyor.Rüya analizleri bir hayli ön planda. Ayrıca Freud’un dogmatizmine zıt olan Jung’un mistitizmi, personaları, köken aile teorisi, mitleri havada cirit atıyor. “insanın hayatının ilk yıllarında yaşadıklarının onu böyle programlamış olması ne kadar ürkütücü.” diyip Fred’un psikosekseksüel kuramının determinizmine atıfta bunulurken; Bir yandan da “Başkalarının kişisel sorumluluklarını gasp etme. Bütün kainatı emziren bir meme olmaya heves etme. İnsanların büyümesini istiyorsan, kendi ana-babası olmayı öğrenmelerine yardım et” o kadar diyerekten Fromm’a sürüklüyor bizi. Muazzam. Ama tabiî ki varoşsal terapiden de mahrum bırakmıyor bizi. Sorumluluk, kişisel seçimler, özgürlük ve bunların getirisi götürüsü hakkında düşündürtüyor. Alın yazım böyle imişe tokat vuruyor. Özellikle Marshal’ın son sayfalarda kendisiyle, seçimleriyle, paraya ve hayatındakilere atfettiği değerlerle yüzleşmesi varoluşa tam bir el sallama. Bakmayınız böyle terimsel anlattığıma, tüm bunları günlük bir havayla sunuyor. Marshal’ın eşine karşı koyduğu mesafe ve cinsel isteksizliğin, eşinin -eşi Budist ve ikebana (Japon çiçek tasarımı) terapisine merak salmıştır- bir açıdan Jung’u, Rollo May’i yahut Freud’un yani aslında Marshal’ın mesleki görüşüne kim ters ise onu temsil ettiği hissine kapıldığından ötürü bunu bir hakaret olarak algılayıp kin beslediğini fark ettiği büyülü an…

    Son olarak kitabın dokunduğu diğer mesele ise terapistlerin de özünde insan oldukları. Ellerin de sihirli değneğin olmadığı. Olsa zaten kel kalmayacaklarını vurguluyor. Klasik düşünce terapisti daima kendine hakim, duygusunu ölçülü ve yerli yerinde hiç şaşmadan ifade eden, yaşamındaki tüm problemlerin üstesinden gelmiş ermiş kişiler olarak görür. Ama onlarında zaafları olduğu, hastalarına karşı duygusal oluşumlar hissedebilecekleri, pot kırabilecekleri, hatta sık sık kendi hayatları ile çıkmaza girdikleri, öyle ki terapistlerinde bir terapiste ihtiyaç duydukları çoğusunun aklına gelmiyor. ‘Yok ya sen Psikolojik danışmansın halledersin’e yumruk atıyor. Terapistin merhem olması için en önce kendisinin ilaç alması gerektiğini yüksek sesle fısıldıyor..
  • DEKALOG
    kieslowski'nin, polonya televizyonu için, tanrı'nın musa'ya gönderdiğine inanılan "on emir"inden yola çıkarak çektiği on kısa filmden oluşan televizyon dizisi.

    1988 yılında çekimine başlanan ve her birinde ayrı öykülerin anlatıldığı bu on kısa film, bilinen "dizi" film formatında değildir. her bölümün öyküsü ve oyuncuları farklıdır. buna rağmen, devamlılığı olmayan "dekalog"da oyuncular, kendi oynadıkları bölüm dışında da yer yer görünürler. zaten bütün olaylar aynı bölgede olmaktadır. aynı blokta oturan bu oyuncular zaman zaman asansörde, apartman girişinde, taksi beklerken, postanede vb. yaşamın içinde karşılaşırlar. bunun yanı sıra bütün bölümlerde yer alan "gizemli" bir karakter de vardır; yönetmen, kanımca bu karakterin on ayrı öyküye tanıklık etmesini sağlayarak bütünlüğü korumaya çalışmıştır.

    dekaloglar, büyük bloklarda yaşayan insanların küçük dairelerindeki öykülerdir. dekalog, bir bütün olarak üç bin yıldır en büyük öğreti olarak insanın önüne konan din, ahlak, erdem gibi kuramlara yine aynı insan - bu kez 20. yüzyılda yaşayan "modern" insan- tarafından yapılan bir eleştiridir. bu eleştiri, bölümler boyunca doğrudan göndermeler yerine sembol ve imgelerle yapılır. her bölüm, insana açılan bir pencere gibidir.
    Kaynak:https://eksisozluk.com/entry/9951630 @sozluk
  • Marx'ın öngördüğü modern dünya celişki üstüne oturan, olumsuz sürecin itici güc görevi yaptığı bir yerken; zaman içinde giderek abartılı boyutlara ulaşan kusursuzlaşma çabasıyla şeylerin var olabilmek için artık karşıtlarına gerek duymadıkları, ışığın var olabilmek için artık gölgeye, dişinin var olabilmek için artık erile (ya da tersi) ihtiyaç duymadığı, iyiligin artık kötülüğe, dünyanın ise artık bizim varlığımıza gerek duymadığı bir yer haline gelmiştir.
  • Modern çağın aşk evlilikleri iki yıl sonra tükeniyor.modern zamanların insanlarına evliliklerinin en başında yine Cibran ın dizgelerini hatırlatmalı.
    Fakat eğer korkularınız içinde,sadece aşkın huzurunu ve hazzını aramaksa muradınız,
    O zaman çıplaklığınızı örtüp aşkın döven yerinden çıkın daha iyi,
    Girin güleceğiniz ama doyasıya gülemeyeceğiniz,
    Ağlayacağınız ama bütün gözyailarınızı dökemeyeceğiniz o mevsimsiz dünyaya.
    Aşkla yapılmış bir evlilikten dikensiz gül bahçesi beklemek.işte en büyük yanılgı bu.
    (Elbette öyle,hem seven hem sevilen insanların ömrü uzun olur tabi ki,önemli olan kayıtsız kalmak değil,bildiğini veya bilmediğini yaşıyor olsa da tabiki de sessiz kalabilmek,en başta edep,nezaket,şefkat olursa herşey kolaylaşır,herşey aşk olur,,,Burçin teyze))
  • Batı Avrupa'nın yüzyıllar boyunca süregelen herkese teşhir edilen idam ve bedensel cezalardan kademeli bir geri dönüşü ve yazar Victor Hugo'nun 1874 yılında "artık işkencenin sonu geldi" açıklamasını yapmasına yol açan modern Avrupa ceza sistemlerinin ilk adımlarına tanıklık etmesi on sekizinci yüzyılda bir zaman dilimine denk gelmektedir. Bedensel cezalar ele alındığında çok da haksız olmadığı görülmektedir. (...) Ancak Avrupalı devletler yabancı ülkelerde sömürgeler oluşturmaya başlayınca her ne kadar farklı kılıklarda olsa da işkence sahnelere geri dönmüştür. Işkencenin devlet eliyle gerçekleştirilmesi on sekizinci yüzyılda Avrupa'yı terk etmiş olsa da modern çağda Çarlık Rusya'sı, devrim sonrası Sovyetler Birliği, Nazi Almanya'sı, savaş sonrası Yunanistan, Şili, Portekiz, İspanya ile birlikte her devlette hayata dönüşüne tanıklık edilebilmektedir.