• 430 syf.
    ·24 günde·8/10
    Bir bölgeye veya bir ülkeye egemen olan güçler o bölge ve ülke insanlarını olumlu veya olumsuz yönde etkilemişlerdir. Ama bu egemen güçlerin sık sık değişmesi genelde insanları olumsuz yönde etkiler. Çünkü egemen olan her güç egemen olduğu insanları; düşüncesi,inancı,kültürü ile kendine benzetmek ister. Bu toplumu dönüştürme, kendine benzetme süreci de çok zor olur. Maalesef genel de bu zorluklar baskı ve zulüm ile bertaraf edilmeye çalışılmıştır. Böyle olunca o topraklarda yaşanan zulüm ve baskı hikayeleri çok çeşitli olur. Evet, kitabın konusu olan Afganistan bu anlattıklarımıza en uygun düşen ülkelerin başında gelir. Afganistan’a egemen olan güçler sık sık değiştikleri için ülke de birçok acıların yaşanmasına neden olmuştur. Kitapta sadece birkaç kişi anlatılmış. Ama daha birçok anlatılmayan acı hikayeler var. Kitabın ana kahramanları kadınlardır. Aynı zamanda en çok zulüm ve baskın görenlerde onlar. Kitap, Afganistan’a egemen olan ve egemen olmaya çalışan güçlerin kadına bakış açısı, kadın için çıkarttıkları zorluklar, hor görünmeler ve en kötüsü erkek cinsine göre bir türlü eşit görülmemesi konusunu güzel bir şekilde işlemiştir. Afganistan'da kadın olmayı başka bir yazar bu kadar güzel anlatabilir miydi emin değilim. Bu kitap tam anlamıyla acı kokuyor. İnsanların, insanlığın, aslında hepimizin ortak acısı... Ve aslında bu insanlık suçu hepimize ait. Şeriatla, baskı ve zulümle yönetilen toplumların uçuruma sürüklendiğinin çok güzel bir örneği. Hem tarihi bilgiler ediniyorsunuz hem de oradaki insanların acılarına ortak oluyorsunuz. Feminizm açısından kadınların nasıl tahakküm altına alındığını, ne tür işkence ve zulümlerle karşılaştığını yazar erkek olmasına rağmen çok güzel empati kurup eserine aktarmış. Bu kitapta insanlık suçunun yanı sıra kadınlara karşı işlenen korkunç ve gaddarca suçlara ağırlık veriyor yazar, iyi de yapıyor. Hepimizin okuyup ders çıkarması gereken bir kitap olduğuna inanıyorum.
  • 432 syf.
    ·7 günde
    Kimi zaman çocuğum,
    Bir müzik kutusu başucumda
    Ve ayımın gözleri saydam.
    Kimi zaman gardayım
    Yanımda bavulum, yılgın ve ihtiyar.
    Ne zaman bir dosta gitsem,
    Evde yoklar.

    Bekliyorum bir kapının önünde,
    Cebimde yazılmamış bir mektupla.
    Bana karşı ben vardım
    Çaldığım kapıların ardında,
    Ben açtım, ben girdim
    Selamlaştık ilk defa.

    Metin Altıok

    Olaylar nasıl başladı?

    2 Temmuz günü Cuma namazının ardından etkinliklerin yapıldığı kültür merkezinin önüne bir yürüyüş başladı.

    "Sivas laiklere mezar olacak" atılan sloganlardan biriydi. Saldırgan grubun bir kısmı yeni dikilen "Halk Ozanları" heykelini yıkıp, yerde sürüklerken; bir kısmı Valilik önünde Ahmet Karabilgin'i protesto etti.

    Valinin katliam sonrası İçişleri Bakanlığı'na gönderdiği rapora göre, saldırganların sayısı her saat artıyordu. Yine aynı rapora göre, akşam saat 18:00'de Madımak Oteli'nin önünde o ana kadar hiçbir aşamada dağıtılmamış 15 bin kişi vardı. Otel önündeki araçlar ve sürüklenen heykel ateşe verildi, otelin camları kırıldı.

    Katliamın yaşandığı Madımak Oteli'nin kapatılmadan hemen önceki görüntüsü.
    Yaklaşık 2 saat sonra otel ateşe verildi, saldırgan kalabalık sloganlarına devam etti.

    Madımak Oteli'nin önünden çekim yapan İhlas Haber Ajansı'nın görüntülerinde otelin etrafını kuşatanların sloganları yanında sözleri de duyuluyordu. Biri otelin birinci katına çıkan saldırgana "Lan yakın" diye seslenirken, bir diğeri ilk alevin görünmesiyle "Cehennem ateşi işte" diye sesleniyordu.

    Kente davet edilen takviye kuvvetler ise zamanında gelmedi veya gelenler yetersizdi. 35 kişi otelde hayatını kaybetti.

    https://www.bbc.com/...ler-turkiye-44677994


    Birimize bir şey olursa kalanlar ne yapar diye sorulduğunda, 'kalanlar, ölenler için şiirler yazar.' denilerek bekleniyordu ölüm.

    (Aziz Nesin 02.07.1993 Madımak)

    Ne zaman aklıma düşse Metin Altıok, Madımak Oteli’nin merdivenlerinde oturmuş, elinde sapı kırılmış fırçayı tutmuş objektife bakar. Kararlı, biraz sert, belki bir miktar olup bitene bir türlü inanamayan.

    Hemen yanı başında bir şair daha, Uğur Kaynar; düşünceli, eli çenesinde. Ve iki basamak aşağıda bir başka şair Behçet Aysan; önüne bakıyor, biraz yorgun sanki.

    Belki dışarıdan gelen gürültüyü çıkaranların nefretinin nedenini anlamaya çalışıyor. Ayaklarının dibinde bir yangın söndürme tüpü; kırmızı, tehdit kokan. Yaklaşık beş saat sonra dışarıda toplanan katiller, ateşe verecek Madımak Oteli’ni. Tüm kelimeler gibi o kırmızı tüp de kifayetsiz kalacak.

    Metin Altıok ne zaman aklıma gelse, Battal Pehlivan’ın çektiği o fotoğraf; üç şair Madımak Oteli’nin merdivenlerinde…

    https://imgyukle.com/i/o7wBcq

    (HALUK KALAFAT)

    ------------------------------------------------
    Bir düş gördüm geçenlerde
    Görmez olsaydım ah olsaydım
    İçime şeytan girdi sandım
    Keşke hiç uyumasaydım

    Birdenbire
    Ateş ve duman
    Feryad-ı figan
    Sanki elele
    Geliyor habire
    Üstümüze, üstümüze

    Canlar, sazlar
    Kan oldular
    Kesildi teller
    Durdu nefesler
    Ama hala
    Dimdik ayakta
    Ayaktalar

    Çığlık kalleş
    Sessizlik mi dost
    Ateş ve duman
    Hain düşman
    Issızlığın ortasında
    Issızlığın ortasında

    Moğollar

    https://www.youtube.com/watch?v=btafzpG7vdY

    Zülfü Livaneli Yangın Yeri
    https://www.youtube.com/watch?v=R0HlRdijGF0

    Edip Akbayram Türküler Yanmaz
    https://www.youtube.com/watch?v=iNs5atFK-uY

    Madımak Belgeseli
    https://www.youtube.com/watch?v=rMpA-qFmOOE


    --------------------------------------------------------------

    Sonra geldin bir şeydin
    Tanrı da tanrı misafiri bu dünyada
    Diyenlerin arasına girdim; hafif ıslak bir ağız vardı avuçlarımda
    Dört tarafı cüce zürafalarla çevrili bir ormandaydım
    En iyisi ben seni seveyim dedim kestirmeden
    O patikadan, o biraz engebeli yoldan, çıkayım seni seveyim dedim
    Kim bilir, üçümüz beşimiz bir araya gelir indiririz mahlukatı
    Sen de unutursun eski arkadaşlarını beni seversin
    Benim mürekkebim leke yapar ellerine
    Gece yarısı şarap içeceğine birileriyle
    Beni okursun onlara sahilde saat ikide, dertliyken,
    Delirmiş kadınlar gibi bağıra bağıra gemiler geçer ansızın
    Sersem sepet kabarır deniz, su sıçratır, aşk sıçratır
    Diye.

    Sonra geldin bir şeydin

    Ağlıyordun, kucağında yandıkları iyi oldu bu şairlerin diye diye
    Şiir yazdığını sanan bir celladın kitabı
    Celladın sırtını sıvazlayan bir tıfıl zakkum
    Zakkumun dibinde ise tırtıllar, böcekler ona alkış tutan ..
    Ama ben geldim aşkım, sen daha zehir zemberek bir tohumsun
    Açacaksın, zıplayacaksın aha gökyüzü şuracıkta
    Tutup indireceksin göğü
    'oteller kenti'ni otellerin yağmalandığı bir memlekete dönüştürenlerle
    hayatını bir otelde kalınanın mahcubiyetine sığdıranlar arasında
    kalacaksın incecik bir gevşeyişle.

    Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım
    Böyle bir lüksüm yok, böyle bir kimlikle gelmedim yeryüzüne;
    Seninle aynı gezegeni paylaşmak evrenin en güzel şeyi, amma,
    Onlarla paylaştığım oksijenden nefret ediyorum
    Ateşi, ah o otel ateşini körükleyen pis kokulu her nefeslerinde.

    Sonra ben geldim sen hep bir şeydin, bunları dedim tek tek,

    Kelime kelime,
    Ağlıyordun, gözyaşların yere düşmeden önce
    Ben düştüm yere,
    Oraya.
    Hayatın kefenini diken sahte şairlerin
    Parmaklarımla kazdığım

    Mezarına Şerefine.

    Küçük İskender

    --------------------------------------------------------------------


    Metin Altıok’un emekli olduktan sonra Bingöl’den Ankara’ya taşınması 1990 yılına denk gelir. Enver Ercan da bu yıllarda Metin Altıok’la bir röportaj yapar.



    Metin Altıok, yeniden Ankaralı. Bingöl ve Karaman’da geçen 12 yılın ardından, eşi Nebahat Hanım’la Ankara‘ya dönüp yerleşmişler.. Şu anda felsefe öğretmenliğinden emekli ve zamanının çoğunu şiire ayırıyor. Evlerine konuk olduğumda ona sormayı düşündüğüm soruları not etmiştim ama içeriye adımımı atar atmaz ve Metin Altıok‘u tanır tanımaz öylesi bir söyleşinin fazla kuralcı olacağını düşündüm. Sohbetimiz bizi nereye çekerse oralardan sorular sormak daha açımlayıcı olacaktı çünkü. Eşi Nebahat Hanım da benim gibi bir çay tiryakisi.. Çaylarımızı yudumlarken çoktan konuşmaya başlamıştık bile..



    – Hep sorarlar ya, sizi şiire yönlendiren kimler oldu, çıkış noktanız neydi diye.. Aile içinde sizi de yönlendirenler var mıydı?



    Hayır olmadı.. Beni yönlendiren “acı” oldu. Benim hayatımda hep bir acı vardı; hep acıdan yola çıktım. Çok fukara bir çocukluğum oldu benim.. Sevgisiz üstelik.. Bu yüzden kendimi hep garip bir leke gibi gördüm bu dünyada; ama tertemiz zamanlardan kalma bir leke..



    – Peki öğrencilik yıllarınızda öğretmenlerinizin katkısı oldu mu? Aklıma Nusret Hızır’ın öğrencisi olduğunuz geliyor..



    Oldu diyemem. Nusret Hoca ile çok güzel sarhoşluk serüvenlerimiz oldu ama. Mesela Nusret Hoca’yla Sirkeci Garı’na gider içerdik. Hoca bana, “herkes gelip gidiyor görüyorsun. Bizse oturup onları seyrediyoruz” derdi. Çok hoşumuza giden bir duyguydu bu..

    #MetinAltıok



    – Nusret Hoca’nın şiirinize hayli katkısı olmuş o zaman.. Siz şiirlerinizde sık sık garlara düşen bir şairsiniz. Ve “o günden beri bakışlarınızda bir otobüs penceresinin hızla geçişi” var..



    Haklısın.. O günlerden kalma, Nusret Hoca’yla birlikte geçirdiğimiz günlerin izi onlar.. Doğru.



    – Bir de tabii “gezginliğiniz”. İlk kitabınızın adı da zaten “Gezgin”. Ve siz hep bir yerlere ait olmayan, hep yolculuğa hazır bir şair kimliği çiziyorsunuz bende.



    Olamadım.. Olamıyorum işte.. Hiçbir yere ait olamıyorum..



    – Son günlerde iki kitabınız birden yayınlandı. Dergilerde şiirleriniz yayınlanıyor.. Üretken bir döneminizdesiniz.. Son iki kitabınız “Gerçeğin Öteyakası” ve “Dörtlükler ve Desenler”de belirgin bir politiklik var. Hatta “İpek ve Kılabtan”da başlamıştı. Yani “Küçük Tragedyalar”dan sonra değişti şiiriniz.. Politik tavır anlamında söylüyorum tabii.



    Doğru söylüyorsun. O kadar ilginç o kadar önemli şeyler yaşadım ki Bingöl’de.. Benim için ikinci üniversite oldu. Hayatı gördüm. Mesela bir şey anlatayım size.. Bir gün Bingöl’e iki ceset getirdiler. Bingöl bu ölülerle çalkalandı. Kahveler boşaldı. Herkes görmeye gidiyor. Ben de gittim. Morga götürüyorlardı cesetleri. Biri erkek, daha bıyıkları terlememiş, öbürü bir kız.. Erkeğin elbiseleri üstünde, kız çırılçıplak. Ama erkeğin yüzü dümdüz, burnu yok, baldırından da lop et koparılmış, parmakları mürekkepli. Parmak izi almışlar. Çok etkilendim bu olaydan ve tabii rakıya vurdum. Sonra bir de şiir yazdım. Bak şöyle: “Öyle ak öyle ak ki teni / ipekten biçilmiş sanki / duyulmamış bu yüzden üstünü örtmek gereği / Çırılçıplak incecik, sedyede bir kız cesedi / Onparmağı boyalı / Bulaşmış ıstampa mürekkebi / Bir kızım sağsa eğer, bir kızım morgta şimdi.”



    – İçkiyi çok mu seviyorsunuz?



    Evet.. İçmeden yapamıyorum. Bu bir sığınma ya da kaçı değil ama.. Şimdi ne yapacağım biliyor musun, kardeşime bir kaktüs deseni çizeceğim.



    – Sizin resimle de ilgilendiğinizi biliyorum. Son kitabınızı da desenlerinizle birlikte yayınladınız. Bu ilgi nereden kaynaklanıyor?



    Resim yapmayı, desen çizmeyi seviyorum. Bak sana ne göstereceğim. (Metin Altıok, sekiz on tane ana tanrıça heykelciği getiriyor içerden.. Kendi yontmuş.. Taşlar oldukça sert.. Tırnak törpüsü ve çakı kullanıyormuş bu heykelcikleri ortaya çıkarmak için.)



    – Siz divan şiirinden biçim olarak yararlanıyorsunuz. Ama halk şiiriyle de ilişkiye giren bir şiiriniz var. Halk şiiri hangi bakımdan ilgi alanınıza giriyor?



    Şimdi bakın halk şiiri kullanılması gereken büyük bir kaynaktır. Halk şiirindeki kimi şeyleri bugün değme şair yazamamıştır. Mesela diyor ki; “Ben de bu dünyaya geldim geleli / Emaneten bir don giymişe döndüm.” Büyük bir laf. Neden yararlanmayayım bu kaynaktan. Ayrıca, diyor ki; “Kırmızı gül sende kaldı tamahım.” Bu benim şiir serüvenime uygun düşüyorsa, hatta tırnak içinde alır kullanırım bunu. Niye kullanmayayım.



    – Ama Divan şiirinden yalnızca biçim olarak yararlanıyorsunuz.



    Özleri beni ilgilendirmiyor. Biçim olarak yararlandığım doğru; biliyorsun gazeller yazdım. Gazellerde bir ustalık meselesi vardır, o açıdan ilgilendiriyor beni.



    – Siz eskilerin deyimiyle mısra-ı berceste’ye meraklısınız. Söz düşürmeyi sevdiğinizden belki de gazel yazmaya yöneldiniz.



    Kolaydan kaçma meselesidir, belki.. İnsan kendini bazen zora koşar.. Şiirde zora koşar; belki de odur. Ahmet Oktay benim için bir yazı yazmıştı. “Duygu için formlarla şiir yazıyor Metin Altıok” diyor. Bu lafı çok tuttum. Form boyunduruk gibi bir şey. Korkunç bir coşku seli şair için, şiir için tehlikeli olabilir..



    – Bundan sonra da böyle yazmayı mı düşünüyorsunuz?



    Bilemiyorum.. Bingöl’deki 10 yıllık yaşantıdan sonra kendimi frenlemem gerekiyordu.



    – O zaman Metin Altıok şiirini “Bingöl’den önce – Bingöl’den sonrası” diye iki döneme mi ayırmalıyız?



    Bingöl bir dönemeçti. Büyük bir duygu seli yaşadım orda. Tabii insanın hayatında duygu seli her zaman vardır. Şimdi bir başka ruh halindeyim. Şunları yazıyorum mesela: “Bir anahtar verdindi bana, / Kabaran yüreğimi bilerek. / Kullanıp durdum onu gönlümce, / Aşkıma kenar süsü diyerek; / Aşındırdım dişlerini zamanla. / Geriye ben kaldım işte / Yalan olur sevmedim dersem; / Ama yolcu yolunda gerek. / Ey ömrümün uğuldayan durağı; / Yanlış bir hesaptan dönerek, / Benli günlerini sil istersen / Geriye sen kaldın işte.”

    Metin Altıok



    – Bir de son dönem şiirlerinizde “entel” tutumlara karşı öfkeli olduğunuz seziliyor.





    Züppeliğe çok kızıyorum. O tavra karşıyım. Kimi dergiler şiir istedikleri halde göndermedim bu yüzden. Niye göndereyim. Bir yerde yaşantım var benim; yaşadığım şeyler var. Niye ihanet edeyim.



    – Az önce şöyle birdeğindik ama, şu içki konusuna dönmek istiyorum. Örneğin alkol-şiir ilişkisi nedir, nasıl bir ilişkidir sizce?



    Bir şiirin yaratımında mantık ve düşünce çizgisi önemli bir yer tutmaz. En önemli olan şairin yaratıcı imgelemidir. Sözü biraz daha açarsak, alkol, insanı olaylar ve eşyalar arasında, mantık ve düşünce sınırlarını aşan ilişkiler kurmaya yöneltir. Denilebilir ki alkol şair beynini bir imge kaleydoskopu durumuna getirir. Eğer şair seçiciliğini yitirmezse bu sasalama eylemiyle bu olaydan seçkin sonuçlar çıkarabilir. Bu kolay iş değildir elbette. İmgeyle saçma arasında seçiciliğini iyi kullanması gerekir şairin. Bir olay anlatmak istiyorum burada; alkollü bir dost meclisinde gözüm birden kapı arkasındaki askılıkta duran bastona ilişti. İşte o baston bir araç olmanın dışında, birdenbire aksayan yaşamımın bir imgesi oldu. Şöyle bir üçlük doğdu kafamda: “Kapı arkalarında, askılıklarda durdum / Ben, yıllarca aksak bir aşka / Boynu bükük baston oldum.” İnanın alkollü olmasam o bastonun bendeki karşılığını bu kadar net görüp yazamazdım.



    – Zaten şiiri hayata karışmış, hayata bulaşmış imgelerle yazıyorsunuz. Masa başında bulunmuş, kitap karıştırırken yakalanmış imgeler değil hiçbiri. Hep hayatla yüz yüze.



    Şiirim yaşantımdan kaynaklandı hep. Bundan da çok memnunum. Şiirin hayata yapışık olmasını istiyorum. Başka türlüsü yapay geliyor bana. Cambazlık geliyor. (Yine yerinden kalkıyor Metin Altıok. Odasından bir dosya getiriyor. İlk kez ben görüyormuşum. Bir dosya dolusu şiir. Hepsinde de biçim denemeleri var. O kadar değişik şeyler denemiş ki, şaşırıyor insan. Bir tanesi şöyle –tabii aynı biçimiyle alamıyorum buraya- :”Bir pazarlamacı kılığında / Uçurum kırpışıp bulanık gözleri / Yalnızlık akşam vakitleri.”



    – Şiirinizin yaşantınızdan kaynaklandığını söylüyorsunuz. Nesnel gerçekle şiirin gerçeği diye de bir şey var. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz.



    Şiir nesnel gerçekliği bozar, değiştirir. Hatta ona ters düşer. Bu doğal bir şeydir. Çünkü şiir bir anlamda nesnel gerçeklikle boy ölçüşen bir sanat dalıdır. Bu, şairin bir başka gerçekliğin eşiğinde olduğunu gösterir. Şairin evreni dildir. Şair dünyaya sözcüklerle bakar ve yeni bir dünya oluşturur. İşte bu yenidünyadaki gerçeklik, nesnel gerçekliğin dışında, onunla gerçek olmak bakımından yarışan bir dil olmak gerçekliğidir. Bu bakımdan, şairin nesnel gerçekliği bozması, şiirin doğası gereğidir. Ne var ki şair bu bozuşun hesabını okura vermek zorundadır. Bu hesap ise bozulanın yerine konan şeyle verilir. Eğer şair bu hesabı veremezse ortaya şiir yerine saçmalık çıkar. Okur bir şiirde nesnel gerçekliğin dışında bir olguyla karşılaştığı zaman ‘olmaz böyle şey’ diyememelidir.



    – İnandırmak zorundadır okuru, öyle değil mi?



    Eğer şiir, okuru bir mantık çatışmasına düşürüyorsa suç şiirin ve şairindir. Çünkü bu durumda şair, sadece nesnel gerçekliği bozmakla kalmamış, onun yerine şiirsel bir gerçeklik getirmemiştir.



    – O zaman şairin nesnel gerçekliği bozduğu da kuşkulu değil midir?



    Evet. Aslında bu şairin nesnel gerçekliği de bozmadığını gösterir. Çünkü amaç, nesnel gerçekliği kağıt üzerinde değil; okurun kafasında, düşüncesinde bozmaktır. Okurun ‘olmaz öyle şey’ demesi, nesnel gerçekliğin onun kafasında bozulmadığını gösterir. İstersen şiir üzerinde somut olarak bakalım olaya.. Refik Durbaş’ın “Buse” adlı şiiri şöyle: “Kaç / yıldır / saklıyorum / Puslu / bir / ilkyaz / gecesi / üçüncü / sınıf / bir / sokak / aralığında / Avcumun / içinde / söndürdüğün / sigara / yanığının / izinde / ilk / öpüştüğümüz / anın / heyecanını”. Şair tek cümleyi her sözcüğünü alt alta yazarak, şiir şekline sokmuş. Bu şiirde bir ilk öpüşle, avuçta söndürülen sigaranın bıraktığı yanık izi arasında bağ kurmakta, ilk öpüşün heyecanını somut bir yanık izinde saklamakta. Bir genç kız sevgilisinin avcunda sigarasını neden söndürsün. Bu ancak patolojik bir duyguyla açıklanabilir ki, böyle duygular sanatın dışındadır. Görüldüğü gibi, şiir ister istemez insanın aklına sorular getiriyor; inandırıcılığını, sahiciliğini yitiriyor. Kaldı ki şiirde bir de Türkçe yanlışı var; avuçta söndürülenin sigara yanığı olduğu anlamı çıkıyor.

    Bir de Cemal Süreya’nın dizesine bakalım: “Babası ip yerine yılana çekilmiş / bir çocuğun çifte korkusu böyledir.” Süreya, asılma olayının dehşetini ipin yerine yılanı geçirerek şiddetlendirmiştir. Biz bu iki mısra karşısında bir insanın yılanla asılamayacağını hiç mi hiç düşünmeyiz. Sadece nesnel gerçekliğin yerine getirilen şiirsel gerçeklik karşısında müthiş bir duyguya kapılırız. Buradaki şiirsel gerçek, artık bize nesnel gerçekliği aratmaz. Bu durum bize şiirsel gerçekliğin kendine has bir sahiciliğe sahip olduğunu göstermektedir.



    – Şiirimizde çokça tartışılan bir konu da biçim-içerik konusu.



    Pavase “Yaşama Uğraşı” adlı kitabında 6 Ekim 1935 tarihli güncesine şunları yazmış: “Özünü yenilemek için biçim değiştirme düşüncesi, acınası bir özenti gibi geliyor bana.” Bunca yıllık şiir uğraşımda böyle bir özentiye kapılmamış bir şair olarak, bu sözün doğruluğu ve haklılığı benim için gerçektir. Değişik biçimlerdeki kapları suyla doldurursanız, su o kapların biçimini alır. Ne var ki değişik biçimlerdeki kapların içindeki aynı şeydir. Kuşkusuz bu basit benzetme, şiirde öz-biçim ilişkisini açıklamaktan uzaktır.

    Ama söz konusu biçimcilikse bu basit benzetmenin bile bir gerçekliği vurguladığını belirtmeden geçemeyeceğim: Şiire biçimsel olarak yaklaşmak ve oyalanmak boş bir çabadan başka bir şey değildir. Şiir, şairin usuna bir dize ya da imgeyle gelir. İşte şairin işi, o dize ya da imgedeki özü geliştirmek, açımlamak ve o özün olanaklarını bütünüyle ortaya koyup tüketmektir. Mesela benim öznel duygularım önemli değildir. Şiirsel duygu dışa vurulmuş duygudur. Yani seninle paylaşır hale gelmiş duygudur. Söyleyeceğim bu.



    – Paylaşılmayan bir duygunun sizce anlamı yok o zaman..



    Anlamı yok tabii. Şimdi mesela şu; birey olmak hiçbir zamana insan yetmemiştir. Bu çok önemli bir şey. İnsan daima diğer duyan ve düşünenlerle bütünleşmek istemiştir. Sanat, insanı insanla bağlayıcı, bütünleştiricidir. Cervantes, Shakespeare.. ne getiriyor bunlar bize. Yüzbinlerce yıllık geçmişten insanı. Türkiye’de normal insan hayatı 59 yıl. 59 yıl içinde insan hiç aşık da olmayabilir, kin de duymayabilir, hiç kimseyi sevmeye de bilir. Nerden öğreniyoruz bu duyguları: Edebiyattan.. Kardeşim bilim havadır bana sorarsanız. Yeryüzünde edebiyattan daha önemli şey yoktur..



    – Öyleyse bu konuyu biraz daha açalım: Peki şiir neye yarar?



    İnsanların duygu dünyaları arasında bağ kurarak, bu öznel dünyaların ortak bir duygu acununda birleşmesine yarar. İnsanın hayatta olan tarihsel savaşımının ürünü olan duygu birikimine sahip çıkmasına yarar. İnsan soyunun evrensel tınısı olarak, kişinin her türlü yabancılaşmalardan kurtulmasına yarar. Kötülüklerden arınmaya yarar.

    Son olarak da şunu söyleyeyim: Şiir insanları sevmeye yarar…
  • 171 syf.
    Hasan Uygun: Köpek Yarası

    Uygun, 1970 Edirne doğumlu. Edirne Ticaret Lisesini bitirip Diyarbakır Dicle Üniversitesinin iki yıllık Muhasebe Meslek Yüksek Okulunda eğitim almış. Biraz zorlayıp dört yıllığını okuyup Mali Müşavir olsaydı kanımca çok daha fazla para kazanabilirdi yaptığı işten. Ancak edebiyat âleminde sürünenlerden olmayı tercih etmesi de ayrı bir takdir edilesi durum diye düşünüyorum. Kendisi hali hazırda, İstanbul il sınırları (Kadıköy) içinde editörlük yapan, kitap emekçilerinden biridir.

    Bu onun ilk kitabı (sanırım) ve bir öykü derlemesi. Kitabı okuduktan sonra vardığım kanıya gelince! Belki tuhaf bir benzetme olacak, ancak Uygun’u bir açıdan hepinizin çok iyi tanıdığı Cem Yılmaz’a benzetebilirsiniz. Neden derseniz; Yılmaz da, belki öyle çok yakışıklı, dünya güzeli, korkunç akıllı ve inanılmaz üst düzey eğitimli bir adam değil sizlerin de bildiği gibi. Kendinden önce giden götü-göbeği, kiloları, kısa boyu ortada, yani çirkin bir adam. Asabi, benmerkezci ve hatta narsis bir kişiliği de var. Ancak Yılmaz’ı eşsiz kılan bir yeteneği var: GÖZLEM GÜCÜ! Cem’i, tüm Türk halkına sevdiren yegâne özelliği de budur diye düşünüyorum. İşe bakın ki, aynen Uygun hocamızın da takdir edilesi, bu minvalde bir melekesi var. Derlemedeki yazılarını okuduktan sonra, yazılar diyorum çünkü birçoğu aslında öykü değiller; Fanzin dergilerde çıkan anlatı-aforizma-manifesto hatta deneme tipi yazılar bunlar, ancak derlemenin içinde birkaç tane çok iyi öyküsü yok değil hani, oraya da geleceğiz…

    Uygun’un kafasının içini, yazdıklarına bakarak çok net görebiliyorsunuz. Mesela o, bir sokağa giriyor ve o sokaktaki hemen her şeyi tek bir bakışla görebiliyor: Asfaltı, kaldırım taşlarını, elektrik direklerini, kedi ve köpekleri, mahalle esnafını, kaldırım üstündeki araçları, yerdeki izmaritleri, tükürük ve balgamları, dirseğini camın pervazına dayayıp bir elinde sigara diğer elinde aşağı sarkıttığı sepeti tutup mahalle bakkalından sipariş ettiği gazete ve ekmeği bekleyen anneleri, evde kalmış kız kurularını, işe giden babaları ya da bekâr abileri, okula yetişmeye çalışan ve sırtlarındaki çantaları kendilerinden büyük olan bacaksız öğrencileri, T cetvelleri kıçlarına kaçmış olan üniversiteli abla ve abileri, evlerin içinden gelen televizyon ve müzik seslerini, mutfaklardan yükselen kötü yemek kokularını, tumturaklı aile kavgalarını, otomatik çamaşır makinesi zırıltılarını, sabah işe gitmeden eşiyle cima eden kocaların hızlı devinimlerini, çok yaşlı olmalarına rağmen bir türlü ölemeyen yaşlıların oflayıp puflamalarını, kapıcıların merdiven basamaklarını silip süpürmelerini, farelerin kanalizasyonlardaki tıkırtılarını; özetle o sokakta bulunan hemen her şeyi tek bir bakışla yakalayıp size peş peşe aktarıyor yazar. Ancak, tüm bunları aktarırken bazen bir kolaj yapıyor ve aklınızı darmaduman ediyor; daldan dala atlıyor, konunun tamamen dışına çıkıp zihninizi allak bullak ediyor, küfür ediyor (hem de çok ağır küfürler), hem kafalarını hem de bacalarını (Freudvari) temizleyen insanların ağızlarının içlerindeki mır mır konuşmalarını ya da kafataslarının içindeki iç sesleri size peş peşe, mermi hızıyla aktarıyor. Bazen yolunuzu kaybediyorsunuz, “Ben ne okuyordum ya!” telaşına düşüyorsunuz. Mevsim yazken birden kışa dönüyor; aradaki sonbaharsa çok görülüyor size!

    Fanzin kültürünü biliyorsunuz. Bolca küfür, aleni muhabbetler, sohbet eder, içki içer ya da seks yapar gibi ergen konuşmalarıyla dopdolu bir edebiyat! Mesela “Bok Kültürü” adlı bir Fanzin dergi vardır; derginin yazarı özeleştiri tadında, adını çok güzel koymuş kendi Fanzininin! Bu tip dergilerde yazarın genç ya da yaşlı olması önemli değildir. Yazar, sansürsüz bir şekilde sokabildiği kadar sokar aletini, cümle hayatın boğazına kadar! Sonra da buna edebiyat derler. Küfrün ya da argonun edebiyatta yeri var elbette, ancak usturuplu yapıldığı takdirde. Aksi durumda okuyucuyu irrite eder bu kadar çok küfür. Ancak Uygun da -sözlerimi mazur görün lütfen- aynı Fanzin düşüncesiyle hayatın anasını bellemiş bazı yazılarında. Kitaba ismini veren “Köpek Yarası” tam bir fikir kolajı ve sinkaf yazısı. Öykü değil de, filozofça bir aforizma metni adeta…

    Metinlerdeki bazı içerik ve anlatım sıkıntılarına rağmen, yazılanlardan çıkarımınız, Uygun’un entelektüel bir insan olduğu yönünde olacaktır. Bir bilgi toplayıcısıdır kendisi! Hayatta işine lazım ne varsa toplayıp biriktirmiş, sonra da bunu yazılarına taşımış. Adeta edebi bardağı dolmuş ve taşmış. Genelde erkek (özellikle Yahudi) komedyenlerde ve kadın neslinde olan üstün gözlem yeteneği onda da var. Kılı kırk yaran detayların içinde, boğulmadan ama nefes nefese ilerliyorsunuz. Söylemeden geçmeyeyim, birkaç öyküsünü çok beğendim. Özellikle “Bir Serçeparmağı Öyküsü”. Öykü yazmanın tüm kurallarına uyuyor, nefis, hikâyesi de güzel. Sonra “Caprice”, “İyi Biri Olacaktım” ve “Böcek” (Kafkavari) de var mesela. Yazarın ellerine sağlık diyorum! Ayrıca “Yazara Mektup” öyküsü bence Orhan Pamuk’a bir gönderme olarak yazılmış. Ya da sanırım ben Orhan Pamuk okuyamayan biri olduğumdan böyle algıladım…

    Son söz; Uygun, bir editör olmasının verdiği birikimle, kendi metninde neredeyse sıfır hata yapmış. Bir-iki dizgi hatasının dışında kusursuz bir baskı olmuş “Köpek Yarası.” Öykü ve anlatı meraklılarının okuması dileğiyle…

    Süha Demirel, İstanbul, 20 Aralık 2015.
  • 575 syf.
    ·18 günde·8/10
    Serinin diğer iki kitabına göre okuması çok daha kolay bir kitaptı Guermentes Tarafı. Seri her ne kadar yedi kitaptan oluşuyor olsa da aslında tek bir kitapmış gibi düşünmek çok daha doğru geliyor bana. Ondandır ki her kitabı kendi özelinde inceliyor olsam da temel görüşüm serinin bütününe ilişkin oluyor. Diğer iki kitap için incelemelerime buradan bakabilirsiniz: #47102686 , #47929813

    Önceki incelemelerimde bu seriye ait okuduğum kitapları krema bolluğundan yenilemeyen pastaya benzetmiştim. Guermentes Tarafı kitabında, bu his bende biraz azaldı ama yerine geçen duygu ise şu oldu: "Üzerine yapay frambuaz sosu dökülmüş cheesecake tadı". Bu tabirle esasında şunu anlatmak istiyorum. Hani yapay soslu "cheesecake"i yediğinizde önce hem görünüşü sizi çeker hem de yeyip bitirdikten hayatınızda yediğiniz en güzel tatlı hissiyatı verir. Fakat bu hissiyat aldatıcıdır ve ağzınızda sonradan oluşan acımsı tadı duyumsadığınızda yediğinizin doğallıktan uzak olduğunun farkına varırsınız.

    Evet diğer iki kitaba göre çok daha rahat okunan, akışkanlığın daha iyi olduğu bir roman olmasına rağmen "fazlalık" hissiyatı seri için bende devam etmekte. Serinin kalan kısmında olduğu gibi bu romanın da edebi dili harikulade ve Roza Hakmen'in çevirisi mükemmel ama ne anlatım ne de içerik açısından ne yazık ki yine beni tatmin edemedi.

    Peki bu kitabımızda neler vardı? Marcel'in bir Guermentes olan asker arkadaşı Saint-Loup'la vıcık vıcık ilişkileri, büyükannenin ve büyük yazar Bergotte'un ölümleri, eski sevgilisi Albertine'in yeniden romana girişi, Mme de Villaparisis'in salonu, M. de Norpois'in türlü türlü garip davranışları ve saçmalıkları ve Mme de Guermantes'in salonuyla birlikte bitmez bilmeyen sosyete, aristokrasi anlatımlı sayfalar, sayfalar...

    En başından beri gıcık olduğum konulardan biri de ultra kibar, sanat anlayışı zirvelerde ergen kardeşimiz Marcel'in kadınlara bakışı. Tamam anlıyorum, ergenlikte hormonlara tavan yapar, uçana kaçana karşı bir ilgi oluşur ama bu ultra kibar arkadaşta duygunun "d" harfi bile bulunmamakta. Tüm kadınları kendi kafasında yarattığı "aşk" hayalinin tekdüze bir vücuda gelmiş hali olarak görüp sanki üzerlerinde çalıştığı bir sanat eseriymişçesine yaklaşmasına ayrı bir gıcığım. Arkadaşına, büyük annesine, tiyatrodaki izlediği sanatçılara bile bünyesinde ultra, delux, süper, hiper, mega hisler barındıran canımız ciğerparemiz "Allah tepesinden bakasıca" Marcel'imiz, ne hikmetse kadınlara karşı bu hisleri bir türlü gösterememekte.

    Fakat şunu da söylemeden geçemeyeceğim, sağolsun Proust Amcamız bu sefer dört başı mamur bir arıza karakter olan M. de Norpois'ya kitapta daha fazla yer vermiş de baştan sona rengi gri olan eserimize biraz can, kan ve kırmızı renk gelmiş. Gerçi Norpois'nun dengesizliklerinden dolayı canım ciğerparem Marcel'ime üzülmedim de değil ama en azından o sayfalarda kısmen olsa bile bir hareketlilik mevcuttu.

    Serinin diğer iki kitabına göre temposu az biraz daha yüksek olsa da romanımız, başrol oyuncusunun yüzüne kamera sabitlendikten sonra, sahnenin dakikalarca devam edip akışta çok az şeyin değiştiği bir sanat filmi kıvamında sürüp gitmekten ne yazık ki bir türlü kurtulamadı. (Bunları Nuri Bilge Ceylan sinemasına hayran birisi olarak yazıyorum. Sinemada bu sahnelere hayranlıkla bakan bir izleyici olmama rağmen inanın sevgili okurlar bu durum kitabı çekilmez kılıyor)

    Hatta benzetmeye benzetme katarak kitabı ve seriyi en doğru şöyle tanımlayabilirim: arkadaşlarına hiç pas atmayıp, çalım üstüne çalım atan, hatta işi abartıp kendi kendine de çalım atmaya kalkan, ne gol ne de asist yapmayı becerebilen Brezilyalı çelimsiz on numara futbolcu.

    Kitapla ilgili yukarılarda birçok negatif cümle kurmuş olsam bile yine de belirtmem gerekir ki, özellikle Fransız Edebiyatı seven, klasik edebiyattan doyasıya haz alan ve de Proust'un yüksek edebiyatıyla, büyülü diliyle karşılaşmak isteyenler için Kayıp Zamanların İzinde serisi bulunmaz bir nimettir. Ne demek istediğime kitaptan şöyle birkaç örnek vereyim:

    "Sessizliğin bir güç olduğu söylenir; bambaşka bir anlamda, sevilen kişinim emrinde, korkunç bir güçtür. Bekleyenin sıkıntısını artırır. Bir kişiye yaklaşmaya insanı en fazla davet eden şey, kendisini ondan ayıran şeydir; sessizlikse, aşılması en imkansız engeldir!"

    "Ben Taquin ile Superbe'ı çok beğendim doğrusu, diyerek, "espri" ertesi gün öğle yemeğinde, soğuk olarak, sırf bunun için davet edilen arkadaşlarla birlikte yenir, hafta boyunca da, değişik soslarla sunulmaya devam edilirdi."

    İncelemeyi burada noktalarken ya da noktalamıyor da olabilirim, olmayabilirim de, dün dündür bugün hiçbir gün değildir; buradan sonrasını okursanız, okuduklarınız aslında ne bir gerçektir ne de hayal.

    Mme de Guermentes'in evindeyiz. Ortam rengarenk gökkuşağı gibi. Prensler, prensesler, markiler, markizler, dükler, düşesler, kontlar, kontesler havada uçuşuyor. Ortam buram buram sosyete kokuyor en nefisinden. Yemeklerin en güzelleri, şarapların en nadideleri ortamı kaplıyor; keman melodileri piyanonunkilere karışıyor ve valsler valsleri kovalıyor. İşte tam bu sırada Marcelo Joao de Joyce Proustinho salona giriyor ve birdenbire her şey bambaşka bir renge bürünüyor.

    Oğlum biz Montpellier çocuğuyuz, taramalı tüfeğe kelime takar püskürtürüz harfleri sosyetiklerin üzerine. Sosyete bulamacıyla soslarım seni tatsız tuzsuz kafasında tuzluklu aristokrat beyzadem. Burjuvaya burjuvazi katar burjelarabın en üst katından atarım seni de kemiklerinden mis gibi en kalitelisinden organik un olur, sonra değmesin sıcak sıcak fırından yeni çıkmış ekmeğimize. Ne diyorduk markilerlemarkizlerden halay takımı kurduk, ver orangutandan bir "Aristokratım Ezelden" türküsü. Alayına, balayına, halayına gider şappi şappi der bizim düttürüdükümüzledüşesler. Kontlakontesler çiğ küfte partisi yapar sarayın en mahrem bölgesinde, halaybaşı kıvamında çiğ küfteler atar avizelerin kristallerine.

    Dakikadoksanbeşuzatmalarınsonanlarındayızsayınseyircilerveseyretmeyenler evetşutveyinegoldeğil yine vurdu dağlara taşlara proustinho. Hakemdüdüğüöttürdüvemaçbitti taraftarlar bağırıyor hep birden "Ölürsem kabrime gelme istemem"

    https://www.youtube.com/watch?v=5DUY40gLMPs

    Bu da bonus

    https://www.youtube.com/watch?v=2k-B90vYKTk

    Finalimizefinkattıkveson
  • Sevmek, uyuşturucu almak gibidir. Başlangıçta kendini iyi hissedersin, bütünüyle verirsin. Ertesi gün daha fazlasını istersin. Henüz zehirlenmemiş, o duygudan hoşlanmışsındır ve onun üzerindeki egemenliğini sürdürebileceğini sanırsın. Sevdiğin kişiyi iki dakika düşünür, sonra üç dakika boyunca unutursun. Ama yavaş yavaş onun varlığına alışır, ona bütünüyle bağımlı hale gelirsin. Yakınında değilse, bağımlıların uyuşturucu bulamadıkları zaman hissettikleri şeyi hissedersin. Uyuşturucu bağımlılarının, gerek duydukları şeyi bulamadıkları zaman hırsızlık yaptıkları, kendilerini aşağıladıkları gibi aşk için her şeyi yapmaya hazırsındır.
  • Vay Be! Dedirten 10 Hızlıca Okunası Hikaye

    1.Kimin parası daha değerli?
    Olay, henüz döviz kurlarının uygulanmadığı yıllarda ABD-Kanada sınırındaki bir şehirde geçmektedir: ABD ve Kanada malum ki para birimi olarak 'dolar' kullanmaktadırlar. Yalnız her iki ülke de kendi paralarının daha değerli olduğunu iddia etmektedirler. Şöyle ki Kanadalılara göre:

    .1 ABD Doları= 90 Kanada Centi, Amerikalılara göre ise :
    .1 Kanada Doları= 90 ABD Centi.

    Bir Amerikalı, cebindeki 1 dolarla dolaşmaya çıkar. Bir ara karnı acıkır ve simit alır (amerikan simidi!). Simidin fiyatı 10 centtir. Cebindeki 1 doları verir. Simitçi bozuk para ararken cebinin bir köşesinde 1 Kanada doları bulur, onu verir (90 cente eşit ya!). Derken sınırı yürüyerek geçer ve Kanada'da dolaşmaya başlar. Kaleme ihtiyacı olduğunu hatırlar. Girer bir kırtasiyeciye. Kalemin fiyatı da 10 Kanada centidir. Cebindeki 1 Kanada dolarını verir. Kırtasiyeci de para üstü olarak 1 ABD doları verir. Oradan da ayrılıp evine döner. Sonra düşünmeye başlar:

    -** Yahu sabah evden çıkarken cebimde 1 ABD dolarım vardı, şimdi de 1 ABD dolarım var. Pekiyi simitle kalemin parasını kim verdi?**

    2.Miras
    Zengin bir köy ağası vefat eder. Vasiyeti açılır. Mallarının yarısını(1/2) büyük oğluna, dörtte birini(1/4) ortanca oğluna ve beşte birini(1/5) küçük oğluna bırakmıştır. Bütün mallar paylaşılır ancak Ortada 19 tane de "at" vardır. 19'u ne ikiye, ne dörde, ne de beşe bölmek mümkündür. Köyün en akıllı adamına gidip akıl danışırlar. Adam da onlara yardımcı olabileceğini söyler. Der ki: -"Benim de bir atım var. Alın bunu size veriyorum. Oldu mu 20 at? Yarısını sen al bakalım (10). Dörtte birini de (5) ortanca kardeşin alsın. Beşte birini de (4) en küçüğünüze verelim. On, beş daha onbeş. Dört daha ondokuz. Verin bakalım şu bizim geriye kalan düldülü...

    3.Ölüm sigortanız var mıydı?
    ABD'nin New York şehri,trafik yoğunluğu en çok olan dünyanın belli başlı metropollerinden biridir. İşte, New York'un bu oldukça hareketli günlerinin birinde şehrin 5. caddesinde yürüyen bir adama bir otomobil hafifçe çarptı. Bu istenmeyen kazada yayaya bir şey olmamıştı. Otomobilin şoförü yayayla konuştu, özür diledi ve iş tatlıya bağlandı.Fakat yaya düştüğü yerden kalkmaya hazırlanıyordu ki, hadiseyi uzaktan görüp gelen bir aklı evvel, düşen adamın yanına gelerek yerinden kalkmadığı taktirde yaralandığını öne sürerek sigortadan hatırı sayılır miktarda para alabileceğini söyledi. Bir anda emeksiz kazanacağı yeşil dolarları gözünün önünde canlandıran adam, paranın cazibesiyle doğrulduğu yerden yeniden arabanın önüne yattı.Araç sürücüsü ise bütün bu olanlardan habersiz, adamın gittiğini düşünüp, bir an önce hadise mahallinden uzaklaşma telaşıyla arabasını çalıştırıp gaza bastı.Bir anlık hırsa kapılan arabanın altındaki adam, daha ne olduğunu bile anlayamadan hırsının bedelini canıyla ödedi.

    4.Arkadaş, son nefesine kadar arkadaşındır.
    Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve şöyle dedi: 'Teğmenim fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?' Delirdin mi? der gibi baktı teğmen. 'Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın.' Asker ısrar etti ve teğmen "Peki " dedi.. "Git o zaman..." İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşınan arkadaşına döndü: 'Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez,demiştim. Bu zaten ölmüş. ' Değdi teğmenim. dedi asker.' 'Nasıl değdi? dedi teğmen. Bu adam ölmüş görmüyor musun? 'Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için.'Ve arkadaşının sözlerini hıçkırarak tekrarladı:'Jim!.. Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı... Geleceğini biliyordum..'

    5.Sorumluluk almanın mükafatı
    Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına ıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde. "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."

    6.Bill Gates'i de bozarlar
    Bill Gates Microsoft'un bir seminerinde bilgisayar sektöründeki gelişmenin hızını anlatmak için şöyle bir benzetme yapmış.
    "Eğer Volkswagen firması son 25 yıl içinde bilgisayar sektörü kadar hızlı gelişmiş olsaydı bugün 500 dolara alacağımız arabalara 25 dolarlık benzin koyup dünya turu atmamız mümkün olacaktı." Birkaç gün sonra VW firmasının bir basın açıklaması yayınlanmış. "Eğer otomotiv sektörü Bill Gates in işletim sistemi gibi gelişmiş olsaydı, her alacağımız arabada tek koltuk olacak, diğer koltuklar için ekstra lisans parası ödemek zorunda kalacaktık; arabamız sadece bizim ürettiğimiz benzinle çalışacak; gösterge tablosundaki tüm ikaz ve uyarı ışıkları yerine üzerinde, 'Arabanız geçersiz bir işlem yürüttü ve kapatılacaktır.' yazan tek bir lamba olacaktı. Ayrıca her kazadan sonra arabanın hava yastıkları açılmadan önce bir düğmenin üzerinde 'Hava yastıkları açılacak, emin misiniz?' diyen bir ışık yanacaktı".

    7.Tesadüfen Robin Hood
    Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir TV röportajında anlatıyor : İtalya' da Napoli' nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar da, espressolarimizi içiyoruz.İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor. Biraz sonra iki kişi içeri giriyor: "due caffee e un sospeso" (iki kahve ve bir askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın üstündeki çiviye... Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyor. Derken üstü başı biraz eski, püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi, barmene "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, para ödemeden çıkıp gitti. Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi...


    8.Hayat paylaşınca yaşanabilir
    Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" Bakın göstereyim demiş, ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. "Ermiş bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine şimdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan işte demiş ermiş, 'kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse,o aç kalacaktır. ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz ve şunu da unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima.

    9.Algıda seçicilik
    Büyük gazetelerimizin birinde yönetici semineri veren uzman Türklerin dünyada en kötümser milletlerden biri olduğunu iddia etmiş. Peşinden küçük bir test yapmış. Bitişik sözcüklerden oluşan aşağıdaki cümleyi birkaç saniyeliğine gösterip yöneticilerden okumalarını istemiş:
    "THEGODISNOWHERE" Katılımcıların hepsi bu cümleyi:
    "The God is no where" diye okumuş. Yani "Tanrı hiçbir yerde değildir" seklinde. Uzman acı acı gülümsemiş... "Tam beklediğim gibi" diye mırıldanmış. Batı ülkelerindeki seminerlerde katılımcılar bu cümleyi söyle okurlarmış: "THE GOD IS NOW HERE" Yani: "Tanrı şimdi burada"...

    10.Sabır profesyonellik dinlemiyor
    WordPerfect'in yardım hattında banda alınmış bir telefon konuşması. Bu konuşma sonrası yardım hattındaki eleman işinden kovuluyor. Kovulduktan sonra da şirketi kendisini "Gerekçesiz" isten çıkardığı için mahkemeye veriyor. İşte telefon konuşması :
    - Yardım hattı, buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?
    - Bir sorunum var.
    - Nasıl bir sorun?
    - Yazı yazıyordum, birden bütün kelimeler gitti?
    - Gitti mi?
    - Yok oldu!
    - Ekranda şu anda ne görüyorsunuz?
    - Hiçbir şey.
    - Hiçbir şey mi?
    - Yazdığım hiçbir şey ekrana çıkmıyor.
    - Hala Wordperfect programında mısınız yoksa programdan çıktınız mı?
    - Bunu nereden bileyim?
    - Ekranda bir "C" harfi görüyor musunuz?
    - Bir "hece" mi...
    - Boş verin. Ekranda yanıp sönen bir çizgi var mi?
    - Söyledim ya hiçbir şey yazmıyor.
    - Monitör üstünde yanan bir lamba var mi?
    - Monitör ne?
    - Ekranı olan yer, televizyon gibi... Çalıştığını gösteren küçük bir lamba var mı?
    - Bilmiyorum.
    - Monitörün arkasına bakın, oraya bir elektrik kablosu giriyor olması lazım. Görebiliyor musunuz?
    - Evet.
    - Harika, o kabloyu takip edin duvarda elektriğe bağlı mı bana söyleyin.
    - Bağlı
    - Harika. Monitörün arkasına bakınca bağlı olan tek kablo mu gördünüz, yoksa iki tane mi?
    - Görmedim.
    - Tekrar bakar mısınız, ikinci bir kablonun da bağlı olması lazım.
    - Evet buldum.
    - Tamam, simdi onu takip edin bilgisayara bağlı mı diye bakın.
    - Kabloya ulaşamıyorum.
    - Ulaşmayın, bağlı mı diye bakabilir misiniz?
    - Olmuyor.
    - Bir şeyden destek alıp eğilip bilgisayarın arkasına baksanız....
    - Eğilmek dert değil, karanlık olduğu için bakamıyorum.
    - Karanlık?
    - Ofisin ışıkları kapalı, pencereden gelen ışık yetmiyor.
    - Ofisin ışıklarını yakın.
    - Yanmaz.
    - Neden?
    - Elektrikler kesik.
    - Elektrikler mi kesik. Tanrım...!(kısa bir sessizlik) Bilgisayarın kutusu, kitapları her şeyi duruyor mu?
    - Evet dolapta.
    - Simdi bilgisayarı sökün , aynen aldığınızdaki gibi paketleyin ve aldığınız dükkana iade edin.
    - Durum bu kadar kötü mu?
    - Korkarım öyle!
    - Peki tamam. Onlara ne diyeceğim?
    - "Ben bilgisayar kullanamayacak kadar aptalım" diyeceksiniz...

    Kaynak:https://www.google.com/...dio.com/haber/251033
  • “Günaydın” dedi, Nazım. Kendisini, dün ve ondan önceki günler gibi yine aynı yerde, aynı ağırlıkta bulmuş, bedeninden kurtulmak isteyen bir kafanın kaçışını anlatan gerinmesinin ardından, kendisini güne adapte etmeye çalışan kısık bakışlarını bir yere sabitleyip, alışık olduğu teselli cümlelerine kaldığı yerden devam ederek günün ne kadar da güzel gözüktüğünü, bugün kayda değer şeyler yapabileceğini garip bir beklentiyle mırıldanmaya başlamıştı bile. Yine aynı sadelikte ve sessizlikte kalkıp sigara içmeseydi, biraz önce yatakta mırıldandığı umut ve inanç dolu sözler anlamlı gelebilir, uyanır uyanmaz kendine verdiği o sözleri gerçekleştirmek için uğraşır; zihninin bulanıklığına rağmen çabalayıp yok etmek isterdi, bu korkunç aynılığı. Gece yine aynı yatağa, aynı bedenle, tek kişi girecek olmanın hüznü ve telaşı şimdiden onu sarmıştı.


    Güzel yüzüne ait güzel dudakları,
    -benzetme yerinde olacaksa, yüzüne, gökyüzüne çakılmış ay misali, parlaklık ve ihtişam veren etli dudakları- bu telaşı kaldıramamış, titremeye başlamıştı. Yüzünün biraz yukarısında, dudaklarından iki öpücük uzaklığında bulunan gözlerinden ılık damlacıklar yine aynı dudaklara doğru yüzünde iz bırakarak akmış, korkunç aynılığı yırtmak ister gibi öne çıkık dudaklarının üstünden yeni yakılmış sigarasının ucuna düşmüştü.

    .............