• Tabiat ayaklarımızın altından kaçıyor da hep yakalamak için onun peşindeyiz. Bunun içinde büyümek, daha iri adımlar almak, uçurumları daha çabuk inmek gerekiyor.
  • “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti” diye devam ediyor hâkim bey. “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’m iki çocuğundan biri olan Ebru kaçırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş: Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu Sibel’in annesine bırakmışlar. Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş. Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra, sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş. Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor. Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette. Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış. Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış, ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş Ne var ki hiç ses seda çıkmamış. Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basma intikal etmiş. Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş. Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kızını kaçıran kişi olduğunu belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş. Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini, bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor, ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş. Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş. Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış. Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış. Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldığı için o bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş. Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar, diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış. Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün. Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış. Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş. Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların: Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan... Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş. Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki beş mumu üfleyerek sön- dürüyormuş. Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun, mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine bakıp günlerce ağlamışlar. Sibel Hanım’ım kızı resimlerde büyümeye başladı. Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor, mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor, nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu. Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan. Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu, çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor, Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek, hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu. En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu görünüyordu. Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş bir çocuk mutluluğu okunuyordu. İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti. O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu. Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı, bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu. Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor, belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor, ya kaybolursa diye de büyük bir çöküntü yaşıyordu. Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu. Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü, koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı. Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır, her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi- Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrul- sa bile yine de onun sağ ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı. Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam saçı vardı işte. Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı, gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme sorumluluğu mu, günlerini dışarda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı. Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor, sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor, kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar. Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi. Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı, sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen vakitleri sadece eğlenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti. İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa. Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü. Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu. Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu. Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları, okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de. Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi. Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı. Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa. Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu; Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sınıfı, numarası belliydi. Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde, Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü. Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın da ama o resimde görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi; İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nunkiyle aynı yıl, yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti. Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kızı olduğunu, karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor, işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu. Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu. Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu. Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı. Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım, Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti. Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışıyordu. Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu. Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi. Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı, hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor, bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu. Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın, kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince, baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur” diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi. Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı. Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi. Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi. DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu. Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı. Oysa herkes sonuçtan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi, çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamıştı. Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı. “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi. Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu. “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti, mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size. Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum. Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor, çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim. Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı. Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı. Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak, belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu. Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı. Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten. Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları, nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum. Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim. Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim. Hepimizin dünyası yıkıldı.” Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu, kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bu şaşkınlık içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş Sibel Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar. Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı. Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü, Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm, çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.
  • 244 syf.
    ·11 günde
    Öncelikle arkadaşlar bu incelemeyi bir pedagog bir öğretmen veya bir eğitimci edasıyla yazmadığımı belirtmek isterim. Kaleme alırken bir sosyolog ve 20 yıl bu eğitim sisteminin içinde olan bir fert olarak kaleme aldım. Elimden geldiğince bilimselliğe girmemeye sadece kendi alanımın noktalarına değinmeye çalışacağım. Önce kitap hakkında sonrada şahsımın eğitim sistemine dair fikirlerini ifade edeceğim.

    KİTABA DAİR

    Söz konusu olan kitabımız “ Zorunlu Eğitime Hayır “ bir annenin kızına karşı hissettiği sorumluluk gereği eğitim sisteminin onun şahsi özgürlüğünü engelleyeceği kaygısıyla kızını okula göndermemesi ile başlıyor. Aslında kitabın yazılma sebebi birilerine bir şey anlatma kaygısı da değil kitap kızına ithaf edilerek yazılmış kızına karşı hissettiği sorumluluk sebebiyle kızına bir açıklama ifadesi. Ne kadar da aciz bi davranış değil mi günümüz yetişkinleri çocuklarına hiçbir açıklama yapmazken bu kadın Catherine Baker kitap yazmış bildiğiniz. Olay örgüsü 1980 dönemindeki eğitim şartlarında geçerken aslında o dönem ki Fransanın sahip olduğu eğitim şartlarına günümüz Türkiyem hala sahip değil. Ne gibi mi? Misal zorunlu eğitim var lakin okulda zorunlu eğitim diye bi kaygısı yok Fransanın. Ebeveynler isterlerse çocuklarını evde veya sivil toplum örgütlerinin kurduğu eğitim kurumlarında eğitimlerine olanak verebiliyor. Peki bu annemizin sorunu ne? Catherine Baker karşı çıktığı her türlü yetişkin ve çocuk ayrımını ortadan kaldırıp aynı noktada yetişkinlerin otoritesi altındaki eğitim sistemini eleştiriyor. Anne baba eksenindeki ev eğitimini de doğru bulmuyor çünkü aslında toplumun ilk otorite figürünün ebeveynler olduğu noktasını vurguluyor.

    Burada bir diğer nokta ise çocukların robotlaşması ve öğretmen kisvesi altındaki eğitimciler tarafından yönlendirilmelerisi noktası. Bazılarımız çocukların yönlendirilmesi gerektiğini düşünebilir çünkü yaşam onları bu savaşa hazırlamalı diye düşünebilir lakin sadece öteliyoruz çocuklarımızın karşılacağı zorlukları. Eğitim onlara bunlarla başetmeyi öğretiyor mu diye düşündüğümüz de çoğumuz tabiki diyordur. Lakin yanlış cevap eğitim kurumları maalesef sadece çocukları yaşamdan soyutluyor ve yaşama dair deyim yerindeyse kafes eğitimiyle yetiştirmeye çalışıyor bir nesli. Eğitim kurumları sadece teori kısmını o da devletin çıkarları odaklı bir teori eğitimi vermektedir. Kafeste doğan bir kuşa özgürlük kavramını sorduğunuzu düşleyin lütfen. Kuş nasıl bir tanımlamada bulunabilir bilmediği deneyimlemediği bir şeyi nasıl tasvir eder? Tabiki anne babasının ona tanımladığı gibi veya eğitimcisinin ne verdiğine bağımlı olarak bu tanımlama değişir. En doğru tanımlama bireyin deneyimlediği gözlemlediği ve sorguladığı bilgidir genelde. Bunların dışında kalan bilgilerin hepsi birilerinin çıkarlarına hizmet ediyordur.

    Son olarak kitaba dair yazar bir çözüm yolu sunmuyor çözümün bireye bağlı olduğu ve herkesin çözümünün farklı olabileceğine inanıyor. Peki ama eğitim bir çoğula seslenmek zorunda değil mi? Benimde aynı fikirde olduğum alternatif eğitim sistemlerinin mevcut olduğu bunun yanısıra eğitimi dört duvarla sınırlamamak gerektiğini ifade ediyor yazarımız. Kısaca çocuk okula gitmek istemiyorsa gitmeyebilir ailesinin yanında eğitimine devam eder, çocuk kurumlar aracılığıyla eğitim almak istiyorsa alabilir… (dikkat ettiyseniz çocuk iradesi geçerli ebeveyn veya yetişkin iradesi değil.) Çocuk yanlıış karar verirse diye soruyorsunuz değil mi ? Bırakın şu iyilik meleğini oynamayı o yaşam size ait değil siz sadece bir yaşama hükmetmek egosuyla yanıp tutuşuyorsunuz. Kendi yaşam hatalarınızı o çocuk üzerinden düzeltmeye ve hayallerinizi o bedene sığdırmaya çalışan bir avuç gerzekten başka bir şey değilsiniz.

    KÜÇÜK BİR ANI

    Yıl 1994 Doğu karışık hemde öyle böyle değil babam artık burdan hayır gelmez diye İzmir yollarına düştük. Fakirlik bir yandan İzmirde baskı bir yandan direnmeye yaşama tutunmaya çalışıyoruz. 1995 Eylül ayı geldi dediler ki okula gideceksin o da nedir? Ben dağ bayır gezerken mahalle aralarına düşmüş ruhumu bedenime hapsetmişim. Neyse okul başladı gidip geliyoruz ben suskun sesim çıkmıyor bir yandan yabancılık hissediyorum bir yandan dil sıkıntısı var. Herkes okumayı söktü ben de tık yok.:) Neyse öğretmen bir gün beni çağırdı bu kağıdı al babana ver diye. Üstüne bakıyorum kağıdın okumada yok ya ne yazıyor acaba diye düşünüyorum eve gidinceye kadar. Akşam oluyor babam işten gelmiş yorgun ve sinirli ne diyeceğim diye düşünüyorum. Kağıdı versem mi vermesem mi? Sonunda vermekte karar kılıyorum babama uzatıyorum kağıdı, uzatmakla tokat yiyişim arasında 30 saniye oynuyor. O zamana kadar çok dayak yemişimdir çocuklardan ama babamdan ilk tokat yiyişim . Ablalarım ( biri 8 diğeri 9 yaşında ) var iki tane bana annemden öte annelik yapan ikisi birden sarılıyorlar bana, büyük ablam önüme geçiyor o küçük bedeniyle babam vurursa ona gelsin diye.Babam sen oğlansın diye seni okula yolluyorum sen disleksi mi neymişsin diyor. :) Öğretmen hanım öğrenme geriliği yazmayı da akıl etmiş zaten baba onu görünce tokatı yapıştırmış kendi söylemine göre. Neyse doktora götürülmemi söylemiş öğretmen hanım sabah erkenden büyük ablam aldı götürdü 9 yaşında çocuk bana annelik yapıyor.  Gittik bir hafta boyunca doktor bir şeyler soruyor resim gösteriyor daha doğrusu konuşmaya çalışıyorum bende kendimce. Bir hafta sonunda doktor amcam başımı öpüp o güzel gülümsemesiyle beni eve yolluyor. Babama kağıt ulaşıyor tabii yine bakıyor kağıda sonra yüzüme tepki yok al öğretmenine götür diyor. Ablalarım okula gitmemiş onlarda okuyamıyor tabii ben bu süreçte öğretmene kinlenmişim bana aptal demiş diye düşünüyorum. Neyse öğretmene kağıdı uzatıyorum bakıyor bu doktor da hiçbir şey bilmiyor demek ki diyor.:) Ben oturuyorum yerime sınıf tekrarı yapacağım büyük ihtimal ama nasıl oluyorsa bol iki dolu bir karne ile ikinci sınıfa geçiyorum. Üç ay doyasıya oynamış arkadaş edinmiş çat pat Türkçe konuşuyorum artık ama okulun ilk günü yine geldi. Aynı sorun yine var okuyamıyorum ama sınıfa başka bir öğretmen geliyor kısa saçlı gülümseme yüzünde değil de sanki yüzü gülümseme altına iliştirilmiş. Sene içinde bakıyor ki ben okuyamıyorum herkesle ilgilendikten sonra her ders gelip bana başka bir şey yaptırıyor alfabeyi yazdırıyor, toplama çıkarma gösteriyor kontrol ediyor. Sınıf mevcudu da az değil ha 40 üstünde bi mevcut var. Çok uzattım kusuruma bakmayın senenin sonuna doğru okumayı söküyorum ama Ayfer Hocam gideceğini söylüyor seneye gelmeyecekmiş artık ben ağlıyorum sürekli. Tabiki gitti sonra öğreniyorum Hocamın engelli bir kızı varmış ve öyle güzel gülümsüyordu ki sanki hayatta en dertsiz tasasız kişisi oydu. Her öğrencisi onun için özeldi hiçbir şeyi bize yansıtmamış. Öğretmenim giderken “ Öğretmenim sizin gurur duyacağınız biri olacağım söz.” demiştim . Ne mi oldu? İlkokul da okul birinciliği, lisede derece, ÖSS de 380 puan üzerinden 312, İki üniversite… Ayfer Hocam bana bir yol açtı ben öğrenmek için öğrendim yoksa okul için değil. Okulda rol yapmam gerektiğini lisede farkettim başka bir gözümün nuru sayesinde onu da başka bir zamanda anlatırım şimdi bu kadar neden uzattım biliyor musunuz hani şu televizyonda çıkan disleksi reklamı var ya öğretmen farkedemiyor öğrencilerin rahatsızlığını işte ben direkt öğretmen tarafından uzmanlık alanı olmamasına rağmen yanlış teşhis konmuş bir öğrenciyim. Oradaki doktor ve Ayfer Hocam olmasa sonum ne olacaktı arkadaşlar ? Bu bir de şans yani şansa işimi bırakmam ama şans olmasa yanlış teşhis sonrada okuldan alınma gerisini siz tasvir edin…


    FİKİRLER DÜNYASI

    “Zorunlu Eğitim gerekli midir?” sorusuna verilecek cevap herkese göre değişecektir lakin soruyu “ Eğitim gerekli midir? ” diye düzenlersek çoğumuz buna evet diyecektir diye düşünüyorum. Önemli olan bu son sorunun içeriğini belirlemektir diye düşünüyorum.

    Okullarda sürekli eğitimci konuşur öğrenci söz hakkı alıp sadece o da konuyla ilgili olacak şekilde sadece öğretmenin bildiği konularda konuşabilir ve soru sorabilir. Eğitimci bilmiyorsa ben her şeyi bilemem ki teranesiyle cevap verir oysaki onun uzmanlık alanı. O da olmadı sen araştır yarın bize anlatırsın der aslında buradan da şu çıkıyor ben çok gerekli değilim ama ben sizin çobanlığınızı yapıyorumdur. Çoban olmasa ne olur? Kuzucuklar hepsi bir yerlere dağılır. Başka otlarla beslenir oysaki biz bunu istemiyoruz bu otlar yenecek diyor eğitimci. Oysaki öğrenciler birlikte öğrenmek yanında öğrendiklerini aktarmaktan zevk alırlar. Bu zevkten onları alıkoyuyor eğitimci. Ayıca istenilen ve tasarlanan bir tasarı konumunda öğrenci. Oysaki yaşça küçük diye onu istediğiniz gibi yoğurmaya kalkışmak kadar çirkin başka bir şey yoktur. Anaokulları da zorunlu eğitim kademesi içerisine alınmasının en büyük sebebi ağaç yaşken eğilir politikasıdır. Gözü açılmış hayatın farkına varan bireyler tehlikelidir.Bunun için hayal edenleri sonrada düşünen bireylere zincirler vurulmalıdır ki sesleri kısık çıksın veya yeri geldiğinde gösterilen uçmaya kalkışan bireyleri toplum sindirebilsin.Eğitim sisteminde eğitimci yönlendiren değil sadece sınıf içerisindeki koordinasyonu sağlayan birey olmalıdır. Kavramların nesnel ifadesi yapıldıktan sonra öğrenci istediğini sahiplenme özgürlüğü sunulmalıdır. Ama bu tehlikeli değil mi ? :) Tehlikeli tabiki devletler varolmalı sonuçta insanlar devletler için var (!).

    Sık karşılaşmışsınız eğitimcilerin çoğu eğitim camiasını eleştirir lakin sözkonusu öğrenci olunca bırakın onlardan bir şey olmaz derler. Öğrenciye kulak tıkamış eğitimcilerin bu davranışı onların eleştirisinin ne kadar ciddiye alınması gerektiğini ifade ediyor. Eğitimci eğitime sadece bir araç noktasına yaklaşan aradaki kuklalardır. Dışarda öğrencisini görenlerin büyük çoğunluğu onları görmezden geliyor veya geçiştiriyor. Çünkü onların amacı sırtını devlete yaslamak ve para kazanmak. Açlık sınırında yaşayın veya maaş almayın demiyoruz lakin her eleştiri konusunda maaşı konuşan eğitimciler azınlıkta değil maalesef. Eğitimci öğrencisini tanımıyor onun için devam eden öğrenci önemli.Korku üzerine inşaa ettikleri disiplin kuleleriyle o küçük bedenlere hükmetmek hoşlarına gitmiyor değil. Çünkü eğitimcilerin çoğu aciz kuklalardan başka bir vasıfları yok üniversiteden kalma kitapları oturma odasını süslüyor tozlu raflarda. Bi süre eğitim verdiğim bi okulda Türkçe öğretmeni üniversiteden sonra hiç kitap okumamış sonra Sosyal Bilgileri öğretmeni hiç tiyatroya gitmemiş. Neden mi? Cevapları basitti maaş yetmiyormuş. Demek ki kitap alan,tiyatroya veya sinemaya giden insanlar zengin .:)

    Diğer konu ise eğitimcilerin saygı beklemeleri öğrencilerden. Saygı bence gerekli olan seni dinleyen ve sana değer veren insanlara verilmeli olan bir kavramdır. Biri gelip sistemin öngördüğü şeyleri ezberleyip anlatıyor kisvesi altında veriyor diye benden saygı beklemesi doğru gelmiyor.

    Bir başka nokta ise okullar yaşama hazırlıyor diye bi sav var lakin yaşama dair hiçbir şey mevcut değil bu kurumlarda.Yaşamdan kopuk bireyler yetiştirip iktidarların ideolojik aygıtları olmaktan başka yüklendikleri bir işlevleri mevcut değil. Okulların çoğu dört duvardan ibarettir oysaki eğitim bir süreç olayıdır. Hani Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfında şöyle bir dialog vardır ya:

    Mahmut Hoca:Okul sadece dört yanı duvarla çevrili, tepesinde dam olan yer değildir. Okul her yerdir. Sırasında bir orman, sırasında dağ başı. Öğrenmenin, bilginin var olduğu her yer okuldur.

    Tulum Hayri: Allah aşkına hocam, bu okulda insan ne öğrenir?

    Mahmut Hoca: Yaşamayı, mücadele etmeyi, doğa ile savaşmayı öğrenirsiniz. Bilgili olmayı, en önemlisi kendinize karşı saygıyı öğrenirsiniz. Bu saydıklarım eğer bir okulda yoksa, orada sadece bir taş yığını vardır.

    Eğitim üzerine bu kadar okuma yapmadan önce okulları hapishanelere benzetirdim sonra ne mi oldu büyük sosyologlarda aynen öyle düşünüyormuş. Hapishanelerde hava almak için avlulara çıkartılır öğrencilerde teneffüs aralarında hava almaya çıkartılıyor. Okul çıkışlarına dikkat edin nerede olduğu pek önemli değil öğrenciler ahırdan çıkan hayvanlara benzerler özgürlüğe koşan hayvanlar gibi.

    Victor Hugo’nun “Bir okul açan bir hapishaneyi kapatır.” diyeceksiniz ben de size hapishaneler çoğalıyor nerde o romantizm diyeceğim.Bu arada da açılan okulunda bi farkı yok zaten hapishanelerden ; tel örgüler, yüksek duvarlar, nöbetçi öğrenciler, yoklamalar, okuldan firar eden kaçaklar, otoriter yapı, kısmen kıyafet zorunluluğu, motivasyon kaybı ( sen öğrencisin o öğretmen üst ne derse haklıdır.), özgüve kaybı, sessiz olma zorunluluğu, karar vermek için inisiyatif kulanamama ( eğitimcide de rütbe önemli), zorunlu boş zaman, yemek düzeni, düzen … az mı oldu. :)

    Modernleşme kisvesi adı altında “okullu olma” kavramı getirilmiştir öğrencilerin pratikten koparıp teori sınıflarına hapsettik. Okullar sağ ve sol için birer ideoloji kalesine dönmüş noktadalar. Bunun değerlendirmesini de okulda sınavlar aracılığıyla not ile belirledik. Size tavsiyem aptalı oynayın zekiler çünkü sistem aptalı oynamanızı istiyorsa aptalı oynayın. Robert Pirsig “ Okul size taklit etmeyi öğretir. Öğretmenin istediği şeyi taklit etmezseniz kötü not alırsınız. Tüm derece ve not sistemini kaldırırsanız gerçek bir eğitim verebilirsiniz.” diyor. Bunu aklınızdan çıkarmayın.

    Bauman’ın mektuplarından birinde yazdığı üzere: … alternatifler “bulunan nesneler” değildir; alternatiflerin üretilmesi, yaratılması gerekir. Alternatifler kendi başlarına var olmaz, bizim girişimlerimizle ortaya çıkarlar. Alternatifler, şeylerin olduğu gibi kalmalarına izin vermeyi reddetmekle tasarlanır ve o şeyleri değiştirmeye yönelik çabalarımız süresince olgunlaşır. Diyalojik uğraş lehine argümanlar yığıp onun erdemlerini, getirilerini ve yararlarını sıralamak kâfi değil. Bu argümanlar kulağa ne kadar ikna edici gelirse gelsin, eğer hakiki bir diyaloğun –bizim reddettiğimiz görüşlere sahip kişilerle (bu tür bir diyalogdan şeytanın kutsal sudan kaçtığı gibi kaçanlar da dahil olmak üzere) kurulan bir diyaloğun– gerçekçi bir alternatif olmasını istiyorsak başka bir şeye daha ihtiyacımız var. Bu “başka bir şey” kesinlikle ehemmiyetsiz bir şey değil: Dünyada var olma şeklimizin gözden geçirilmesinden ve nevi şahsına münhasır bir kültürel devrimden aşağı kalır yanı yok.

    Çok mu eleştirdik hadi biraz çözüm üretelim o zaman. Bundan sonra tavsiye ettiğim ve benden daha iyi analiz yapan insanların konuşmalarına yer vereceğim.
    Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Eğitimde “bazı şeyleri” değiştirme gerekliliği, ülkemizde olduğu ka¬dar, dünya düzeyinde de sürekli gündemde olan bir konu. Şu ana kadar yapılan değişikliklerin dünyamıza pek bir katkısı olduğu söylenemez. Köktendinci akımların yayılması, terörizmin bir dünya problemi haline gelmesi, yoksullar ile zenginler ve yoksul ülkeler ile zengin ülkeler arasındaki uçurumun gitgide genişlemesi, bu konuda mesafe alamadığımızın belli başlı göstergeleri olsa gerek. Yaygın düşünme biçimlerinin değişmesi -kafaların değişmesi- süregelen bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor.
    Peki ama bu değişiklik nasıl bir eğitimle gerçekleşebilir?
    Okuyacağınız yazı Edgar Morin’in UNESCO ’nun isteği üzerine kaleme aldığı, bu konudaki düşüncelerinden oluşuyor. Morin, bugünkü eğitimde genellikle eksik olan yedi önemli nokta saptıyor ve bu eksikliklerin giderilebilmesi için, eğitimde temel alınması gereken “yedi bilgi” öneriyor. Yazara göre bu “bilgiler”, kişilerin bir bütün olarak bilgisel ve etik yeteneklerini geliştirebilmelerine yardımcı olabilir.
    Nelerdir bu eksiklikler? Nereden kaynaklanıyorlar? Ve bunları giderebilmenin yolları ne olabilir?

    Ana başlıklar halinde bu yedi bilgiden bahsedelim sizlere…
    1- Bilmenin Körlükleri: Hata ve Yanılsama
    Eğitimde görülen en önemli bir eksiklik, eğitilenlerin, bilmenin ne olduğu üzerinde düşündürülmemesi, onlara bilgiler aktarmakla yetinilmesidir. Böylece, hazır bilgilerle yüklenen insanlar, çok defa yanıldıklarının farkına varamaz, bilgi ile kuruntuyu birbirinden ayıramaz. Bilgi, doğası incelenmeden kullanılabilecek hazır bir araç olarak düşünülemez. Bu nedenle bilmenin bilinmesi, insan aklını durmadan karıştıran sürekli hata ve yanılsama riskleriyle karşılaşmaya hazırlık işlevi görebilecek öncelikli bir gereklilik olarak görülmelidir.
    Bu sorunun üstesinden gelebilme konusunda Morin ’in çok önemli bir önerisi, “gözlem yapma etkinliklerimizin kendimizi gözlemekten, eleştirilerimizin kendimizi eleştirmekten, nesneleştirme süreç-lerinin de kendimiz üzerine düşünme süreçlerinden ayrılmaması gerektiğidir. Bu, kendini bilme gerekliliğidir.

    2- Akla Uygun Bir Bilginin İlkeleri
    Çok önemli bir sorun da global ve temel sorunları yakalayabilecek ve bu sorunlar içine kısmi ve yerel bilgileri yerleştirebilecek bir bilgiyi geliştirmenin gerekliliğidir. Günümüzde eğitim bütünü/bütünleri görebilecek biçimde tasarlanmamıştır, dolayısıyla kişiler onlara sunulan parça parça bilgileri, ait oldukları bütüne ya da çerçeveye yerleştirememektedir. Dolayısıyla kişi bilme konusu yaptıklarının bağlantılarını görememekte, bağlantılı düşünememektedir. İnsan zihninin, tüm bilgilerini bir bağlam ve bir bütün içinde konumlandırmaya olan doğal yatkınlığını geliştirmek gereklidir.
    Bunun üstesinden gelebilmekle ilgili olarak Morin’in önerisi, eğitimde, bir “parça”nın öğretimi üzerinde yoğunlaşırken, bu “parça”nın bütünle ilgisini göstermek, bir bütünü ele alırken de parçalarının açık bilgisine dayanmak gerektiğidir. Böylece eğitilenin, varolanın ve gerçekliğin çokboyutluluğunu ve karmaşıklığını görebilecek bir göz kazanmasına yardımcı olunabilir.

    3- İnsanlık Durumunu Öğretmek
    İnsan hem fiziksel, hem biyolojik, hem psişik, hem kültürel, hem toplumsal, hem de tarihsel bir varlıktır. Öğretim içinde, disiplinler yoluyla bütünüyle parçalanan da aslında insanın doğasının bu karmaşık birliğidir. Oysa nereden gelirse gelsin herkes hem kendi kimliğinin karmaşık niteliğinin, hem de diğer tüm insanlarla ortak kimliğinin bilgisi ve bilincine sahip olmalıdır.
    Bu, mevcut disiplinlerden hareketle, doğa bilimleri, beşeri bilimler, edebiyat ve felsefe içinde dağılmış olan bilgileri düzenleyerek, insanın birliği ve karmaşıklığını görmenin ve insani olan her şeyin birliği ile çeşitliliği arasındaki koparılamaz bağı göstermekle mümkün olacaktır.

    4- Dünyalı Kimliği Öğretmek
    Küresel çağın gelişmelerinin bilinmesi ve dünyalı kimliğin tanınması, öğretimin önemli konularından biri olmalıdır. Eğitim insan türünün “dünyasal kimliği”ni, tüm insanların aynı kaderi paylaştığını göstermeli, böylece de eğitilende insansal dayanış¬ma isteğini uyandırmalıdır.
    20. yüzyıla damgasını vuran küresel ölçekteki krizler bütününe, bundan böyle aynı yaşamak ya da ölmek sorunlarıyla karşı karşıya olan bütün insanların ortak bir kaderi paylaştıklarını vurgulamak gereklidir.

    5- Belirsizlikleri Göğüslemek
    Bilimler bize pek çok kesinlik kazandırdı ama aynı zamanda sayısız belirsizlik alanının olduğunu da gösterdi. Öğretim; fizik bilimleri (mikrofizik, termodinamik, kozmoloji), biyolojik evrim bilimleri ve tarihsel bilimlerde ortaya çıkan belirsizliklerin öğretilmesini de içermelidir.
    Böylece de insanları beklenmeyeni beklemeye alıştırmalı ve şaşırtıcı bir olguyla karşı karşıya geldiklerinde üstesinden nasıl gelebileceklerini öğretilmelidir.
    Öğretme yükümlülüğündeki herkesin, içinde yaşadığımız zamanın belirsizliğinin ön saflarında yer alması gereklidir.

    6- Anlamayı Öğretmek
    Anlayış, insan iletişiminin hem aracı, hem amacıdır. Oysa anlamanın öğretilmesi öğretimimizin dışında kalmıştır. Gezegenimiz, her yönde karşılıklı anlamayı gerektirir. Yaşadığımız birçok sorunun ırkçılığın, yabancı düşmanlığının vb, insanların birbirini anlayamamalarından kaynaklandığını göz önüne alarak, eğitimde anlama öğretilmelidir. Geleceğin eğitiminin ürünü bu olmalıdır.
    Yakın olduğu kadar yabancı insanlar arasında da karşılıklı anlam, insan ilişkilerinin barbar anlayışsızlık durumundan çıkması için artık hayatidir. Bu da anlayışsızlığı kendi kökleri, biçimleri ve sonuçları içinde incelemeyi gerektirir. Böyle bir inceleme için, nefretin belirtilerine değil, köklerine yöneleceği göz önüne alınırsa, gerekliliği ortadadır.

    7- İnsan Türünün Etiği
    Etik eğitimi, ahlâk dersleri verilerek yapılmamalı, etik kaygıların kafalarda oluşmasına yardımcı olmalıdır. Her insanın, hem bir kişi, hem bir toplumun üyesi, hem de insan türünün bir üyesi olduğu bi-lincini kazandırmalı, böylece de kişilerin özerkliğinden, toplumsal katılımından ve insan türüne ait olma bilincinin gelişmesinden oluşan “insansal gelişme”yi sağlamalı, “yurdumuzun dünya olduğu” bilincini kazandırmalı, bu bilinci de “dünya vatandaşlığını” gerçekleştirme isteğine dönüştürmeye katkıda bulunmalıdır.
    Edgar Morin’in 20. yüzyılın sonlarında yapılan eğitimlerdeki belli başlı eksikliklere ilişkin teşhisleri kadar, bu eksiklikleri gidermeye ilişkin önerileri de son derece önemli. Genel olarak okura, özellikle de eğitimci olan okura, düşünmek için bol bol malzeme sağlıyor. Okuyup üzerinde düşünmenizi öneririz bizde.
    21. yüzyılın başında, dünyanın bugünkü koşullarında dünyaya gelen her kişinin bu tip insanlar yetiştirebilecek eğitmenlere şiddetle ihtiyacı var.

    Okulları İyileştirmek Cesaret İstiyor

    Cesaret sadece liderlere özgü bir şey değil. Bir okulun gelişmesini isteyen herkesin buna ihtiyacı var. Ayrıca girişimde bulunmaya hazır olmaya ve yürek isteyen konuşmalara katılmaya da ihtiyaç var.
    Size besa örneğini anlatmak isterim. Bu, Arnavutluk kültürünün temel değerlerinden biridir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler, Arnavutluk’u istila ettiklerinde bütün Yahudilerin teslim edilmesini istediler. Ancak, kişinin kendi hayatı pahasına konuklarını korumaya verilen değer anlamına gelen besa yüzünden Arnavutluk halkı herhangi bir toplantı yapmadan ya da kendilerinden böyle bir şey istenmeden bütün Yahudileri ailelerinin içine aldılar.
    Arnavutluk Kralı, Nazi liderleriyle karşı karşıya geldiğinde Arnavutluk’ta hiçbir Yahudi olmadığını ve isterlerse gelip bakabileceklerini söyledi onlara. Arnavutluk halkına özgü olan besa değeri cesaretle hayata geçirilmişti.
    Bazı zamanlar, Arnavut halkı kadar olmasa da, elinizden gelenin daha fazlasını yapmanız gerekebilir. Sınırlarınızı aşmak, yani bir vizyon sahibi olmak ve daha fazla işbirliği, düzenleme ve dayanışma gerektiren bu vizyona göre hareket etmek cesaret ister. Cesaret, meslektaşlarınız ve üstleriniz tarafından onaylanmama korkusuyla yüzleşmeyi ve bunun üstesinden gelmeyi gerektirir.

    Cesur Konuşmalar Planlamak

    Kişinin kendi okulunu iyileştirmesi dürüst konuşmalar gerektirir ve bu da cesaret ister. Belki her zaman öyle olması gerekmez, ama çoğu durumda gerekir. İşte öğretmen kadrosu toplantılarında, sınıf ya da branş planlama ya da hazırlık yapma dönemlerinde ya da bir mesleki gelişim faaliyeti olarak kullanabileceğiniz sorular:
    Tartışma Soruları
    • Okulda şu an yaptığınız hangi uygulamayı yapmayı bırakmak isterdiniz?
    • Okulunuzda yapmadığınız hangi uygulamayı yapmaya başlamak isterdiniz?
    • Okulunuzda yaparken sürekli sorguladığınız ve artık ortadan kaldırmak istediğiniz şey nedir?
    Eğer Cesaretiniz Olsaydı . . .
    • Yaptığınız şeyi, nasıl yaptığınızı ve insanların birbirine nasıl davranması gerektiğini en iyi anlatan temel etik ilkeler hakkında okulunuzdaki insanlarla yapacağınız bir konuşmaya nasıl başlardınız?
    • Okulunuza adım atan, içinde dolaşan ve zaman geçiren birinin bu değerleri deneyimlemesini/bilmesini/görmesini/duymasını/hissetmesini hangi ritüeller, rutinler ve diğer somut belirtiler sağlar? (Özellikle girişleri, sınıfları, bahçeyi, koridorları, yemekhaneyi ve personel odalarını düşünün.)
    Nasıl Başlayabilirsiniz?
    Yukarıdaki soruları ve önerileri, okulunuzdaki meslektaşlarınızla yapacağınız cesur konuşmaları başlatmak için kullanın. Bazen boş kağıtlar dağıtmak ve insanların cevpalarını bunlara yazmasını istemek ve genel bir tartışmaya geçmeden önce bu cevapları çiftler ya da küçük gruplar halinde paylaşmak faydalı olabilir. Umarım bu herkes için aydınlatıcı ve özgürleştirici bir faaliyet olur. Çünkü herkes yapması gereken ve yapmaması gereken şeyleri, değiştirmek istediği ama asla o noktaya gelemediği şeyleri çok iyi bilir.
    Özellikle temel etik değerlerle ilgili konuşma çok önemlidir. Çok sayıda değer ortaya çıkacaktır ama daha küçük bir gruba, örneğin üç ila beş değere ve okul kültürünün ve okul ikliminin bir parçası olarak uygulamaya ciddi anlamda çabalayacağınız değerlere odaklanın.
    Örneğin saygı, adalet, değer verme, bütünlük ve destek bunlara birkaç örnek olabilir. Bazı ilkelere odaklanmanız diğerlerini reddetmeniz anlamına gelmez. Sadece öğrencilere, öğretmen kadronuza, velilere ve daha geniş kitlelere aktaracağınız anlamına gelir. Aynı zamanda öğrencilere de bu ilkeleri kazandırmaya yönelik deneyimler yaratacağınız anlamına gelir.
    Sadece birkaç meslektaşınızla bile bu tür konuşmalar yapmak, neredeyse her seferinde okul ikliminde gelişmelere, öğrenciler için daha iyi deneyimlere ve daha iyi sonuçlara sebep olur.
    Öğrenmeyi Seven Bir Lise Öğrencisi Anlatıyor: Neden Okuldan Nefret Ettim?
    Başlığı dikkatli okuyun. Okul diyorum, eğitim değil. Evet, arada bir fark var.
    Bu sene lise ikinci sınıf olacağım ve şu ana kadar sadece bir sene liseye gitmiş olsam da, okuldan biraz nefret ettiğimi söyleyebilirim. Bu aslında bir klişedir; okuldan nefret eden lise öğrencisi, bütün gün telefonunda mesajlaşır, partilere gider vs. İşin aslı bu üç şeyden sadece bir tanesi bana uyuyor. Ama bir an için okuldan hiç de nefret etmediğim zamana geri saralım: Anaokulundan dördüncü sınıfa kadar olan bölüm…
    Nefret çok güçlü bir kelime. Okuldan nefret etmiyorum, sadece ilkokul günlerimdeki aşırı mutlu ve coşkulu halimle şimdiki duygularımı kıyaslıyorum. O zamanlar okulu çok severdim. En sevdiğim yerdi, çünkü her zaman öğrenmeyi çok seven biriydim. Harika bir çocukluk geçirdim (yani, teknik olarak hala çocukluk çağımdayım ama şimdilik bunu görmezden gelebilirsiniz); her gün kitap okuyarak, hayvanlar hakkında daha fazla şey öğrenmek için hayvanat bahçesi maceralarına çıkarak, yıldız gözlemi yapmak için rasathaneye doğru uzun yürüyüşler yaparak, mümkün olan bütün müzeleri gezerek ve daha pek çok güzel şey yaparak büyüdüm. Merak tohumu zihnime çok erken yaşlarda ekilmişti ve bugün hala büyümeye devam ediyor. Bir soru sormak ve beni tatmin edecek bir cevaba ulaşmak çok hoşuma gidiyor, ama beni esas heyecanlandıran şey bu cevaplarla bir şeyler yapabilmek. İşte bu, bilgiyle bilgelik arasındaki fark.
    Şimdi küçük bir anaokulu çocuğu olarak hayal edin beni; bütün sorularıma (yani, neredeyse) cevap alabildiğim bir odada (olayı daha da heyecanlı bir hale getiren bir gökkuşağı halısının üzerinde) oturuyorum. Okumayı, yazmayı ve sayı saymayı öğrenebiliyorum. Farklı hayvanlar, bitkiler ve dünya hakkındaki pekçok şeyi anlayabiliyorum. Atalarımı ve her şeyin tarihini öğrenebiliyorum. Sadece bununla da kalmıyor, çok da eğleniyorum! Renkli karbon kağıtlarını bir araya getirip bir yapboz gibi onları yapıştırmak varken, bitkilerin farklı bölümlerini neden sadece okumakla yetinesin ki? Hatta daha da güzeli, kendi yetiştirdiğin bitkinin büyümesini izle! Benim için okul inanın bir çeşit cenneti.
    Peki okula duyduğum sevgi nasıl oldu da değişti? Basit: Okul öğrenmekle ilgili olmayı bıraktı. Liseye hatta ortaokula başladığımda, çevremdeki herkesin, öğretmenlerin ve aynı şekilde öğrencilerin zihniyeti aynıydı: “Çalış, çalış, çalış, iyi not al, iyi not al, iyi not al.” Yararsız bilgileri kafana mümkün olduğu kadar hızlı tıkmakla meşgullerdi. “Anlamasan da olur, sadece ezberle ve sınavdan en iyi notu al!” Ya sınav? Hiç konuşmadan bir odada geçen bir saat. Kaygı baloncukları midende uçuşurken, çoktan seçmeli cevapların arasından doğru baloncukları işaretlemelisin. Okul yavaş yavaş kuru bilgiyi sadece en yüksek notu alana kadar ezberimde tutmam gereken bir yere dönüştü. İyi bir üniversiteye gitmek için gerekli şartları yerine getiriyordum. Bütün olay üniversiteye girmek ve akranlarından daha iyi olmaktı. Sınıf arkadaşına neden yardım edesin ki? Üniversiteye gitme zamanı geldiğinde, rekabet edeceğin insan sayısının azalması için neden onları sabote etmeyesin ki? İşte bu zihniyetten nefret ettim. Ama çevremdeki herkes böyle düşünüyordu, hatta belki ben bile.
    Neden okul öğretmenlerin yavaş öğrettiği, öğrencilerine eşit müdahale ettiği ve onlarla anlamlı sohbetler ve tartışmalar yaptığı bir yer olamıyor? Bir zamanlar soru soran herkese bağırıp çağıran bir matematik öğretmenim vardı, çünkü matematik dersindeydik ve bunları bilecek kadar zeki olmalıydık. Neden okul her tür soruyu hoş karşılayan ve bu soruları sormak için insana zaman tanıyan bir yer olamıyor? Ertesi sabah her şeyi unutmak için sınavlara çok çalışmaktan inanılmaz bıktım. Gerçek hayatta sınırsız kaynaklarımız var. İnternet, kütüphane, akranlarımız. Bir odada oturup bir saat boyunca baloncukların içini doldurmaktansa, neden sınıf arkadaşlarımızla bir araya gelip dersle ve aynı zamanda gerçek hayatla ilgili olan karmaşık ve eleştirel düşünmeyi harekete geçiren bir soru üzerinde elimizdeki kaynakları kullanarak çalışmıyoruz?
    Dünyadaki açlık sorununu ya da başka sorunları çözmek için zihinleri ancak bu şekilde büyütebilirsiniz. Öğrencilerinizin merakını ve ilgisini ancak böyle uyandırır ve belli bir konu hakkında heyecan duymalarına böyle sebep olursunuz. Okullar testleri ve ödevleri kaldırmalılar demiyorum, okulun esas işinin daha çok öğrenme deneyimi yaratmak olması gerektiğini ve daha fazla gerçek hayatla ilgili olması gerektiğini söylüyorum. Testler ise eleştirel düşünme ve ön bilginin bir kombinasyonunu kullanmalı; beynin sadece bilgiyi ezberleyen bölümünü soyutlamamalı, çünkü öğrenciler bunların yarısını anlamıyor zaten!
    Ben de kendimi bu acı gerçeğe kaptırdım. Her şeyi sınavdan sonra unutacağımı bile bile çalışmak için gece geç saatlere kadar uyanık kaldım. En yüksek notu alacak, kendimi zorlayacaktım. Ama ne pahasına? Sonunda bir boşluğa düştüm, kaygı ve obsesif kompülsif bozukluk yaşamaya başladım ve eğer buna hemen bir son vermezsem bu listeye depresyonu da ekleyebilirim. Okul kendimi zorlamaya devam etmem için beni teşvik ediyor, peki ama kırılma noktama ulaşmam daha ne kadar sürecek? Bugünlerde yaptığım tek şey ödev ve ders çalışmak. Lisenin ilk yılında o kadar stres yaşadım ki, sadece kendimi hastanede bulmakla kalmadım, aynı zamanda bütün yıl boyunca okul harici tek bir kitap bile okumadım. Benim için ikincisi çok daha trajikti. Sadece 10’uncu sınıftayım ama sanki bıçak kemiğe dayanmış gibi hissediyorum.
    Evet, okul berbat bir şey! Ama bu, öğrenmek de öyle olmalı anlamına gelmiyor. Bugünden itibaren kendime bir söz veriyorum: Hangi üniversiteye gidersem gideyim, en sonunda kendimi hangi işi yaparken bulayım, öğrenmeyi her zaman seveceğim ve her zaman daha fazla bilmek için çabalayacağım. Ve bu yazı da söylediğim her şeye rağmen hala okula gitmekten zevk alıyorum ve eğitimimi hiçbir şeye değişmem. Her zaman “Eski Yunan Mitolojisi” ya da “Hayvanlara Dair A’dan Z’ye Her Şey” ile ilgili kitaplar okuyan türde bir insan oldum, öğrenmeyi bu kadar çok istediğim için, o insan olmaya devam etmeyi umuyorum.

    Okula Gereğinden Fazla Anlam Yüklemek

    “Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro bölümüne gitmek istiyorum baba” dedim, gözümün içine baktı, “boşver oğlum” dedi, “para kazanacağın bir meslek seç, tiyatroyu da sonra yaparsın”. Ailenin yüzlerce müdehalesinden biriydi bu, benim değil ailemin isteklerini yaşıyordum. Lise son sınıfa dair verdiğim örneği geri sardıkça duygularımın, ilgilerimin, seçimlerimin çoğunda ailemi görürüm. Tek olmadığımı, çoğumuzun ailelerimizin yaşamımızı şekillendirdiği öykülerle büyüdüğümüzü biliyorum.
    Psikoloji alanında birçok kuram, kişilik gelişiminin küçük yaşlarda edinildiğini söyler. Eric Berne tarafından geliştirilen Transaksiyonel Analiz kuramı da hepimizin içinde yer alan sistemin ilk beş yılda beynimize kaydedilen kodlar olduğunu ve silinmesinin çok zor olduğunu savunur. Doğum öncesi başlayan kişilik gelişiminin ilk yılları çok değerli ve biz bu yılları ailemizle geçiriyoruz. Bugünlerde sıkça rastladığımız “Hayatta en büyük mucize, küçükken iyi bir öğretmene
    rastlamaktır” cümlesini yeniden düşünmek gerekiyor. Acaba mucize küçükken iyi bir öğretmene rastlamak mıdır yoksa küçükken kişilik gelişimimize zarar vermeyecek, iyi rol model olacak anne babalara rastlamak mıdır? Bu karşılaştırmanın amacı kefelerinin hangisinin
    aşağıda olacağını görmek değil, her iki kefenin de değerini iyi analiz etmektir.
    Okulların açılmasıyla, mucize beklentileri de artmaya başladı. Sanırım öncelikli olarak bilimsel gerçekle yüzleşmeliyiz, mucize yoktur. İyi öğretmene denk gelmek tabi ki değerlidir ve öğretmen rol modeli öğrenciler için etkilidir. Çocukların gelişim süreçlerindeki yükün hepsini okulda öğretmene bırakmak ise hayalciliktir.
    Kitap okunmayan bir evdeki çocuğun okula giderek kitap kurdu olmasını beklemek, müzikle ancak düğünlerde karşılaşılan evlerdeki çocuklardan klasik müzik dinleyicisi yaratmak, fırsatçılığın erdem olarak görüldüğü ortamlarda yetişen çocukların vicdanlı olmasını beklemek, cep telefonun elden düşmediği yetişkinlere maruz kalan çocuklara bilgisayar oyunlarını sınırlamak…
    Eğitim yüzyıllar içinde evrilirken, klasik okulların yerini alternatif okul arayışları almışken hatta okulsuzluk (homeschooling) okullluluğa tercih ediliyorken, dünyadaki yaratıcı başarılı bireylerin okullarında nasıl da başarısız olduklarına dair her gün yeni haberler çıkıyorken bizlerin okullardan çocuklarımızın gelecekleri ile ilgili beklentilerimizi yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Okullara gereğinden fazla anlam yüklemeden, çocuğumuzun yaşamını okul üstünden zehir etmeden güzel bir yıl geçirebiliriz. Nasıl mı?
    Evde cep telefonu elimizde olmadan, çocuğumuzla okul konuşmadan, onunla oyun oynayabilir ya da televizyon kapalıyken güzel bir müzik eşliğinde beraber kitap okuyabiliriz.
    Çocukların onları okulla besleyen değil okuldan bağımsız besleyen yetişkinlere ihtiyacı var.

    Not Yok, Ders Programı Yok: Berlin’de Eğitimi Altüst Eden Bir Okul

    Anton Oberländer, ikna etme yeteneği yüksek biri. Geçtiğimiz yıl, o ve bir grup arkadaşının planladıkları kamp gezisi için paraları yeterli gelmedi. Anton bir şekilde Almanya’nın ulusal demiryolları işletmecisi ile konuşup onu kendilerine bedava bilet vermesi konusunda ikna etmeyi başardı. Şirketin yönetimi Anton’un cesaretinden o kadar etkilenmişti ki, 200 kişilik bir çalışan grubuna motivasyon konuşması yapması için onu tekrar davet ettiler.
    Bu arada belirtilmesi gereken önemli bir nokta var: Anton henüz 14 yaşında.
    Berlinli gencin özgüveni, büyük ölçüde, geleneksel eğitimin kurallarını radikal bir şekilde altüst eden benzersiz bir eğitim kurumunun ürünü. Oberländer’in okulunda öğrenciler 15 yaşına gelene kadar hiç not yok. Ders programı yok ve ders tarzında anlatım yok. Her ders için ne üzerinde çalışmak istediklerine ve ne zaman bir sınava girmek istediklerine öğrenciler kendileri karar veriyor.
    Okulun müfredatı her helikopter ebeveynin kabusu olacak türden. Belirlenmiş konular matematik, Almanca, İngilizce ve sosyal bilimlerle sınırlandırılmış. Bu derslere “sorumluluk” ve “meydan okuma” gibi çok daha soyut dersler ekleniyor. Meydan okuma için yaşları 12 ile 14 arasındaki öğrencilere 150 Euro veriliyor ve tamamen kendi başlarına planlamaları gereken bir macereya atılmaları bekleniyor. Bazıları kano yapmaya, bazıları bir çiftlikte çalışmaya gidiyor. Anton, İngiltere’nin güney kıyısında trekking yapmaya gitmiş.
    Bu yeniliklerin altındaki felsefe basit: “İş piyasasının beklentileri değiştiğine ve akıllı telefonlar ve internet genç insanların bilgiyi edinme yollarını dönüştürdüğüne göre bir okulun öğrencilerine miras bırakabileceği en önemli beceri, kendi kendini motive etme kapasitesidir” diyor okulun müdürü Margret Rasfeld.
    “Üç ya da dört yaşındaki çocuklara bakın, özgüvenle dolular” diye devam ediyor Rasfeld. “Genellikle çocuklar ilkokula başlamak için sabırsızlanırlar. Ancak okulların çoğu, sinir bozucu bir biçimde bir şekilde bu güveni eğitim yoluyla çocukların elinden alır.”
    Rasfeld’e göre Evangelical School Berlin Centre (ESBC), bir okulun ne olduğunu “yeniden icat etmekten” başka birşey yapmıyor. “İlerici bir okulun misyonu, genç insanları değişimle baş etmeye hazırlamak ya da daha da iyisi, değişmeye can atan insanlar olmalarını sağlamak olmalıdır. 21’inci yüzyılda okullar, güçlü kişilikler geliştirmeyi kendi işleri olarak görmelidir.”
    “Öğrencileri 45 dakika boyunca bir öğretmeni dinlemeye zorlamak ve herhangi bir çalışmada işbirliği yaptıkları için onları cezalandırmak, sadece modern iş dünyasının beklentileri ile örtüşmemekle kalmıyor aynı zamanda onunla ters düşüyor” diyen Rasfeld şöyle devam ediyor: “Hiçbir şey öğrencileri, kendi istedikleri bir konunun arkasındaki anlamı keşfetmek kadar motive edemez.”
    Okulundaki öğrenciler, kazandıkları becerilerini kanıtlamak için farklı yollar bulmak konusunda teşvik ediliyorlar. Örneğin bir matematik sınavına girmek yerine bir bilgisayar oyunu için kod yazmak gibi… Kamp gezisi “meydan okuması” girişimine kadar daha önce hiç üç haftalığına evden uzaklaşmamış olan Oberländer, seyahati boyunca okulda birkaç yılda öğrendiğinden çok daha fazla İngilizce öğrendiğini söylüyor.
    Almanya’nın federal bir eğitim yapısı bulunuyor. 16 eyaletin hepsi bu yapının içinde kendi eğitim sistemini planlıyor. Bu da “özgür öğrenme” modellerinin gelişmesine olanak tanıyor. Ancak Sudbury, Montessori ya da Steiner okullarından farklı olarak Rasfeld’in okulu, diğerlerine göre daha katı bir kurallar sisteminin içine öğrencinin özgür iradesini oturtmaya çalışıyor. Dersler sırasında aylaklık eden öğrenciler, geride kaldığı konuları yakalamak için Cumartesi sabahı okula gelmek zorunda. Buna “silentium” cezası deniyor. “Ne kadar fazla özgürlüğünüz olursa, o kadar fazla yapılandırmaya ihtiyaç duyarsınız” diyor Rasfeld.
    ESBC’nin Almanya’nın en heyecan verici okulu olarak ün kazanmasının temel nedeni, deneysel felsefesinin etkileyici sonuçlar getirmeyi başarmış olması. Rasfeld’in okulu her yıl, Berlin’deki diğer tüm okullar arasında en yüksek notları almayı başarıyor. 2007 yılında sadece 16 öğrenciyle açılan okul, bugün 500 öğrencisi ve yeni başvurulardan oluşan uzun bir listeyle eğitim hayatına devam ediyor.
    Kulaktan kulağa yayılan başarısı göz önünde bulundurulduğunda, Rasfeld’in yaklaşımının ülke çapına yayılması çağrıları hiç de şaşırtıcı değil. Ancak bazı eğitim uzmanları okulun yöntemlerinin dışarıya kolayca aktarılıp aktarılamayacağını sorguluyor. Onlara göre okulun Berlin’deki en gelecek vadeden başvuruları, ancak varlıklı ve ilerici ailelerden gelebilir. Rasfeld ise bu eleştirileri reddederek okulun farklı kesimlerden gelen öğrencilerden oluşan heterojen bir karışım hedeflediğini ısrarla söylüyor. Okulun toplantı salonunda bir haç asılı olsa da ve her okul günü ibadetle başlasa da, mevcut öğrencilerin sadece üçte biri protestan. Öğrencilerin yüzde 30’u göçmen ailelerden geliyor. Yüzde 7’si ise hiç Almanca konuşulmayan ailelerden.
    Her ne kadar ESBC, Almanya’nın 5,000 özel okulundan biri olsa da fiyatlar örneğin İngiltere’deki özel okullarından nispeten daha düşük. Öğrencilerin yüzde 5’i ödemelerden muaf.
    Ancak Rasfeld bile okulun öğrenme yöntemlerine uyum sağlayabilecek öğretmenler bulmanın, öğrencilere aynı şeyi yaptırmaktan çok daha zor olduğunu kabul ediyor.
    Temmuz ayında emekliliği gelmesine rağmen 65 yaşındaki Rasfeld’in hala heyecanla savunduğu iddialı planları var. Okulda bulunan dört kişilik bir “eğitim inovasyon laboratuarı”, ESBC’nin izinden gitmek isteyen okullar için eğitim materyalleri geliştiriyor. Almanya’daki yaklaşık 40 okul, Rasfeld’in bazı ya da tüm yöntemlerini uyarlama sürecine girmiş bile.
    “Eğitimde ancak alttan bir değişim yaratabilirsiniz. Eğer emirler yukarıdan gelirse, okullar buna direnecektir. Bakanlıklar dev petrol tankerleri gibiler; onları altüst etmek çok uzun zaman alır. Oysa bir şeyleri farklı yapabileceğimizi göstermek için ihtiyacımız olan şey çok sayıda sürat teknesi.”

    “Bırakın Sınıf Kurallarını Öğrenciler Koysun!”

    “Okullardaki ‘basit kurallar ve standartlar’ tedavülden kaldırılmalı ve disiplinle ilgili kararların alınmasında öğrencilere yönlendirme olanağı verilmeli” diyor Sean Bellamy. Öğretmen ve İngiltere’deki Sands Okulu’nun kurucularından Sean Bellamy, öğrencilere becerilerin “şiddetsiz iletişim ve uzlaşma” içinde öğretilmesi gerektiğini ve öğrencilerin disiplinle ilgili prosedürlere karar veren konseyler kurmalarının desteklenmesi gerektiğini söylüyor.
    2016 Global Öğretmen Ödülü adaylarından Bellamy şöyle devam ediyor: “Öğrencilerin sınıf kuralları ile ilgili sağduyulu kurallar getirebileceklerine güvenebilmeliyiz. Ve bu tür bir inisiyatifin okulların “daha huzurlu yerler” olmalarını sağlayabileceği gibi aynı zamanda genç insanlara yaşama dair beceriler kazandıracağına inanmalıyız.”
    Sands Okulu, öğrencilerden ve eğitim kadrosundan oluşan bir konseyin, okuldaki yaşam ve derslerle ilgili her tür kararı aldığı İngiltere’deki birkaç demokratik okuldan birisi.
    1987 yılında kurulan okul, bugün yaşları 10 ile 17 arasında değişen 70 öğrenciye sahip. Eğitimci Bellamy’e göre genç insanlar, yetişkinlerin de desteğiyle nasıl eğitim göreceklerini seçebilmeli. Bellamy, kuralların ve standartların ilişkilere müdahale edebileceğini iddia ediyor. Sands Okulu’nda öğrenciler ve çalışan personel birbirlerine ilk isimleriyle hitap ediyor.
    Bellamy soruyor: “Peki ya disiplinle ilgili prosedürler öğrenciler tarafından tasarlansa ne olur? Neden içinde çözümler üretme konusunda bilgili ve becerikli genç insanların olduğu ‘yargı’ konseyleri kurmuyoruz ki?”
    “Ben cezalandırıcı olmayan çözümleri hedefliyorum” diye devam ediyor Bellamy. “Bizim deneyimlerimize göre ceza, öğrencileri düşünmeye sevk etmiyor.”
    Sean Bellamy Sands Okulu’nda öğrencilerle beraber.
    Ancak şunu da ekliyor Bellamy: “Elbette bazı kesin kurallarımız var; örneğin sigara, alkol ve uyuşturucularla ilgili kurallarımız oldukça sabit. Ancak sonuçlar her zaman o kadar sabit olmuyor.”
    Okul politikalarını ana hatlarıyla anlatan Bellamy, yeni kurallar hakkındaki kararlar için önce öğretmen gruplarına başvurulduğunu ve burada üslubun tartışıldığını söylüyor. Çok sayıda öneri, tartışılmak üzere bir okul toplantısında herkesin görüşüne sunuluyor. Burada oylama yapılarak karara varılıyor.
    “Bir kural, çoğunluğun kararı olsa bile, bazen çoğunluk yeterli olmayabiliyor. Örneğin, yeni personelin alınması. Bu konuda çocukların da önemli bir söz hakkı oluyor” diyor Bellamy.
    “Eğer bir çocuk derse 10 dakikadan fazla geç kalırsa, grup çocuğun derse alınıp alınmayacağına karar veriyor. Eğer okulda yemek yiyorsanız bulaşıklarınızı yıkamak zorundasınız. Eğer unutursanız, sorun yok. Ama eğer bunu reddederseniz bir hafta boyunca öğle yemeği yiyemiyorsunuz. Bir çocuk, geleceğe yönelik makul bir yol bulacak olan okul konseyine başvurabiliyor” diye devam ediyor Bellamy.
    Bellamy, eğitim sistemlerinin eğitimde önemli bir püf noktasını gözden kaçırdıklarını ve önemli kararlar vermenin çocuklara eylemlerinin sonuçlarını anlamayı öğrettiğini düşünüyor.
    “İki yaşındaki çocuklar ne yapmak istedikleriyle ilgili zekice kararlar alır, ama 11 yaşındakiler bocalar. Çocuklar gerçekten zekidir. Ve bu zekanın bir bölümü karar vermekten ve hata yapmaktan kaynaklanır. Bütün olay, eylemlerinin sonuçlarını anlamalarıdır.”
    “Bence okullar insanların duyarlılık ve bilgelik kazanabilecekleri ve hata yapabildikleri yerler olmalı. Eğer her şeyi test için öğretirsek, bunu asla başaramayız.”
    “Çocuklara kendi eğitimlerini etkileme fırsatı vermek, onların eğitim isteklerini artırabilir” diyen Bellamy şöyle devam ediyor: “Kendi fikrinizin bir okulu değiştirebileceğini gördüğünüz demokratik bir ortamdaysanız, dünyayı gerçekten değiştirebileceğiniz inancına sahip olursunuz.”
    “Demokratik okullara yatırım yapılmalı. Çocukları dinlemelisiniz; o zaman size hayatlarını neyin değiştireceğini söylemeye başlayacaklardır.”
    “Tanıştığım her öğretmen, çocukların yapabileceklerinin en iyisini yapmaları arzusunu taşıyor” diyor Bellamy, “Ama ‘en iyi’nin tanımı yıllar içinde çok değişti. Okullar ‘en iyi ürün’ fabrikalarına dönüştü.”

    Okulda Farkına Bile Varmadan Öğrendiğiniz Üç “Yıkıcı” Şey

    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu fark edersiniz.
    Lisedeydim. 16 yaşındaydım ve çok öfkeliydim. İngilizce öğretmenim bize bir yaratıcı yazı ödevi vermişti: Lisede olmakla ilgili herhangi bir şey yazın. Herhangi bir şey.
    Ben de bir okul katliamıyla ilgili radikal bir hikaye yazdım. Hikayem berbat bir not aldı. Tıpkı okuldaki çoğu yazı ödevim gibi. Her zaman aynı eleştirileri alıyordum: Bana verilen ödev konusunu saptırıyordum; yazdıklarımda çok fazla kişiseldim ve çok fazla şey paylaşıyordum; yazdıklarım bazen saldırgandı ya da fazla tuhaftı.
    Okul beni berbat bir yazar olduğuma ikna etti. Ki bu çok tuhaf çünkü şu anki mesleğim yazarlık. Üstelik tam zamanlı bir yazarım ve tek geçim kaynağım da yazı yazmak. Bu da size gelsin Bay Jacobs! Ve esas ironik olan insanların beni okuma sebebi, okulda aldığım kötü notlarların sebebiyle aynı: Geleneksel konulardan sapıyorum. Aşırı derecede kişiselim ve kendimle ilgili çok şey paylaşıyorum. Hikayelerim bazen saldırgan ya da fazlasıyla tuhaf.
    Eğitim sistemimizin ne öğrettiğini ve nasıl öğrettiğini eleştiren pek çok insan var. Ben bir uzman değilim, bir öğretmen de değilim. Sadece internette bir şeyler yazıyorum ve insanlar bu yüzden beni Facebook’ta beğeniyor.
    Ancak eğitimin bir öğrenme platformu olarak değil ama bir sosyal/duygusal gelişim platformu olarak nasıl işlediğine dair bazı fikirlerim var.
    Geçtiğimiz iki yılda yaptığım araştırmam boyunca, kendimizi nasıl tanımladığımız ve bunun mutluluğumuz için ne anlama geldiği konusunda çok şey araştırdım. Neden bazı insanlar duygusal olarak istikrarlı ve dengeli oluyor da bazı insanlar olamıyor? Neden bazı insanlar bağımsız olmak ve sorumluluk almak konusunda rahatken bazıları olamıyor?
    Araştırmanın derinlerine daldıkça, büyümekte olan bir çocuk için ne tür dış etkenlerin sağlıklı ya da sağlıksız olduğunu daha net görmeye başladım. Ve sürekli okulu ve şu yazı ödevlerimi düşündüm.
    Çocukluğumuz ve ergenliğimiz, dünyayla ve diğer insanlarla nasıl bir ilişki kuracağımızı keşfetme zamanıdır. Başarının ne olduğunu ve ona nasıl ulaşıldığını öğrenme zamanıdır. İlk değerlerimizi oluşturduğumuz ve kimliğimizin parçalarını ilk oluşturduğumuz zamandır. Şüphesiz okul, bu dönemde üzerimizdeki tek etken değil. Ebeveynlerimiz ve akran grupları çok daha etkili. Ama yine de okul çok büyük bir etkiye sahip.
    Eğer okula bilgiyi öğrendiğimiz bir yer olarak değil de kendimiz hakkında bir şeyler öğrendiğimiz bir yer olarak bakarsanız, farkına bile varmadan aldığımız bazı dersler olduğunu da fark edersiniz.

    1. Başarının başkalarının onayından geldiğini öğrendiniz.

    Bugün insanların, önemli olandan çok önemli gibi görünüyor olanı dikkate aldığı bir kültürde yaşıyoruz. Bakınız: Kardashian kardeşler, Donald Trump, tüm Instagram kullanıcılarının yüzde 63’ü, rap albümleri yapan sporcular vs.
    Bunun pek çok sebebi var, ama en büyük sebebi büyürken başka insanların standartlarının onayına göre ödüllendirilmiş ya da cezalandırılmış olmamız, kendimizinkine göre değil. Yüksek notlar al. Testlerden geç. Bunlar üretken bir işgücü yaratabilir ama mutlu bir işgücü yaratmaz.
    Dünyanın en iyi reklamcısı olabilirsin, ama sahte ve yalan bir ürünün reklamını yapıyorsan yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi yatırımcısı olabilirsin, ama eğer yolsuzluk ve insan kaçakçılığı üzerinden kazanç sağlayan yabancı firmalara ve ülkelere yatırım yapıyorsan, yeteneğin topluma yarar değil zarar verir. Dünyanın en iyi iletişimcisi olabilirsin ama eğer dini fanatizmi ve ırkçılığı öğretiyorsan, o halde yeteneğin topluma yarar değil zarardır.
    Sana söylenen her şeyi yapmak, çevrendeki insanların onayını kazanma amacından başka bir şey değildir. Başkalarının standartlarını memnun etmektir. Büyürken, “Bu çok anlamsız. Bunu neden öğrenmem gerekiyor ki?” şikayetini kaç kez duydun? Peki ya yetişkinlerin, “Ne yapmak istediğimi bile bilmiyorum, tek bildiğim mutsuz olduğum” dediğini kaç kez duyuyorsun?
    Bizim sistemimiz performans odaklı, amaç odaklı değil. Taklitçiliği öğretiyor, tutkuyu değil.
    Üstelik performans odaklı öğrenme etkili bile değildir. Eğer matematik ve fizik, arabaları çok seven bir çocuğa sevdiği şeyler aracılığıyla anlatılabilse o çocuk matematik ve fizik öğrenmekten çok daha büyük keyif alacaktır. Aklında çok daha fazla şey kalacaktır ve kendi başına daha fazla keşfetmeyi merak edecektir.
    Ama eğer öğrendiği şeyin “neden”inden sorumlu değilse, o zaman öğrendiği şey fizik ya da matematik olmaz, sadece birilerini mutlu etmek için öğreniyormuş gibi yapmak olur.Ve bu bir kültürün içine işlemek için çok kötü bir alışkanlıktır. Yüksek verimli ama özgüveni düşük insanlardan oluşan bir kitle üretir.
    Son yıllarda, ilgili ebeveynler ve öğretmenler bu “özgüven” meselesine çare olarak çocukların kendilerini başarılı hissetmelerini kolaylaştırmayı buldular. Oysa bu, problemi sadece daha da kötüleştirdi. Çocuklara, özdeğerlerini başkalarının onayına dayandırmayı öğretmekle kalmıyorsunuz, aynı zamanda bu onayı kazanmak için aslında hiçbir şey yapmalarına gerek kalmadığını da öğretiyorsunuz.
    Bir noktada eğitime mutlaka kişisel amaç ilave edilmelidir. “Neden” sorusu öğrendiğin şeye mutlaka eşlik etmelidir. Sorun herkesin “neden” sorusunun kişisel olması ve bunun ölçülmesinin imkansız olmasıdır. Özellikle de öğretmenler bu kadar fazla çalışıp bu kadar düşük maaşlar alıyorken.

    2. Hatanın bir utanç kaynağı olduğunu öğrendiniz.

    Bu yılın başlarında “insanüstü” birisiyle tanıştım. Dört üniversite okumuştu. Buna MIT ve Harvard’dan aldığı master ve doktora dereceleri de dahildi. Kendi alanında en tepelerde yer alıyordu. En prestijli danışmanlık firmalarından birinde çalışmış ve önde gelen CEO ve yöneticilerle birlikte çalışarak bütün dünyayı dolaşmıştı.
    Ve bu insan bana kendisini tıkanmış hissettiğini söyledi. Kendi işini kurmak istiyordu ama nasıl yapacağını bilmiyordu. Ne yapmak istediğini bilmediği için tıkanmamıştı. Ne yapmak istediğini gayet iyi biliyordu. Kendini tıkanmış hissediyordu, çünkü bunun yapılacak doğru bir şey olup olmadığını bilmiyordu.
    Hayatı boyunca ilk denemede doğru yapma sanatı konusunda uzmanlaştığını söyledi. Okullar sizi böyle ödüllendirir. Şirketler sizi böyle ödüllendirir. Size ne yapmanız gerektiğini söylerler ve siz de hedefi on ikiden vurursunuz. Ve o her zaman sürekli on ikiden vuranlardandı.
    Ama iş yeni bir şey yaratmaya, inovatif bir şey yapmaya, bilinmeyene adım atmaya geldiğinde, bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Korkuyordu. İnovasyon hatayı gerektirir ve o nasıl hata yapılacağını bilmiyordu. Daha önce hiç hata yapmamıştı!
    Malcolm Gladwell, Davut ve Golyat isimli kitabında inanılmaz derecede başarılı insanların ne kadar yüksek bir oranda dislektik ve/veya lise terk olduklarından bahseder. Gladwell’in buna basit bir açıklaması var: Bunlar, her ne sebeple olursa olsun, hayatlarının erken dönemlerinde hataya ve başarısızlığa alışmaya zorlanmış yetenekli insanlar. Hatalara karşı rahat olmak, daha fazla hesaplanmış riskler almalarını ve daha sonra başkalarının bakmadığı fırsatları görmelerini sağladı.
    Hata bize yardım eder. Bizler böyle öğreniriz. Hatalı iş başvuruları bize nasıl daha iyi başvuran olabileceğimizi öğretir. Hatalı ilişkiler bize nasıl daha iyi birer eş olabileceğimizi öğretir. Sonradan batan ürünleri ya da hizmetleri piyasaya sürmek, bize nasıl daha iyi ürünler ve hizmetler yaratabileceğimizi öğretir. Hata büyümeye giden yoldur. Ancak yine de beyinlerimize durmadan, hatanın asla kabul edilemez olduğu ve yanlış yapmanın utanılacak bir şey olduğu “çakılır” adeta. Ve aynı zamanda tek bir şansınızın olduğu ve eğer onu batırırsanız, kötü bir not alacağınız her şeyin sona ereceği…
    Oysa hayat hiç de böyle işlemez.

    3. Otoriteye bağlı olmayı öğrendiniz.

    Bazen okuyuculardan bana hayat hikayelerini anlattıkları ve ne yapmaları gerektiğini söylememi istedikleri e-mailler alırım. Anlattıkları genellikle inanılmayacak kadar kişisel ve karmaşıktır. Benim cevabım da genellikle “Hiçbir fikrim yok” olur. Bu insanları tanımıyorum. Neye benzediklerini bilmiyorum. Değerlerinin neler olduğunu bilmiyorum ya da ne hissettiklerini ya da nereli olduklarını. Ben sadece bir yazarım, nereden bilebilirim ki?
    Sanırım çoğumuzda, bize ne yapmamız gerektiğini söyleyen birilerinin olmaması korkusu var. Ne yapmanız gerektiğinin söylenmesi rahatlatıcı olabilir. Güvende hissettirebilir çünkü sonuç olarak başınıza gelecekler için asla kendinizi sorumlu hissetmezsiniz. Sadece hareket planını takip edersiniz.
    Otoriteye bağımlılık, tıpkı amaç yerine performansa odaklanmak gibi, sanayi tarihimizin bir eseridir. Bundan 100-200 yıl önce itaat büyük bir sosyal değerdi. Toplumun gelişmesi için gerekliydi.
    Bugün körü körüne itaat, problemleri çözmekten çok problem yaratıyor. Yaratıcı düşünmeyi öldürüyor. Akılsızca papağan gibi tekrar etmeyi ve anlamsız kesinliği teşvik ediyor.
    Bu, otorite her zaman zararlıdır anlamına gelmiyor. Otoritenin hiçbir amaca hizmet etmediği anlamına da gelmiyor. Otorite her zaman var olacaktır ve iyi işleyen bir toplum için her zaman gerekli olacaktır.
    Ancak hepimiz hayatlarımızdaki otoriteyi seçebilmeliyiz. Otoriteye bağlılık asla zorunlu ve sorgulanamaz olmamalıdır. İster dini bir lider olsun, ister patronunuz, öğretmeniniz ya da en iyi arkadaşınız. Hiç fark etmez. Kimse sizin için en doğru şeyin ne olduğunu sizin kadar iyi bilemez. Ve çocukların kendileri için bu gerçeği keşfetmelerine izin vermemek, belki de en büyük hatalardan biri olabilir.

    KAYNAK
    Kaynakların ilk adresini paylaştım arkadaşlar bana doğru geldiği için.

    Edgar Morin – Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

    Matematiksel

    https://www.edutopia.org/...ow&utm_term=link

    https://medium.com/...-boring-221cc1a67576

    https://www.theguardian.com/...own?CMP=share_btn_fb

    http://www.telegraph.co.uk/...ducation-expert.html
  • Kayıp babasıyla doğacak çocuğu arasında kalmış bir kadın… Hayatın anlamını arayan bir insan: Karen Kimya… Kapıları sırlara açılan bir kent… Sırların mucizelere dönüştüğü geceler. Mucizelerin hakikat sayıldığı zamanlar… Yedi yüz yıl öncesinden gelen bir fısıltı… Aşkı sadece aşkla tartanların ıtırlı soluğu… Ölümün yok edemediği bir sevda… Yıllara direnen bir sevgi; Şems-i Tebrizi ve Mevlâna Celaleddin-i Rumi… Günümüzden yedi yüz küsur yıl öncesine uzanan gerilim dolu, heyecan yüklü, mistik bir serüven…

    “Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye… Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu tahta kapıya…

    Taşta kan vardı. Bahçede ürkütücü bir serinlik. Cinayetin tek tanığı dolunaydı. Hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkmadan bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yapraklarının arasından. Yedi kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya. En yaşlı olanı çağırmıştı içeridekini. Yedi kişinin yedisi birden saplamıştı bıçaklarını içeriden çıkana.

    Taşta kan vardı. İnsanların yüreklerinde nefret, dolunayda derin bir sükûnet…

    Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye… Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanla­rının bulunduğu tahta kapıya…

    Taşta kan vardı. Bahçede ürkütücü bir serinlik. Cinayetin tek tanığı dolunaydı. Hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkma­dan bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yaprakları­nın arasından. Yedi kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya. En yaşlı olanı çağırmıştı içeridekini. Yedi kişinin yedisi bir­den saplamıştı bıçaklarını içeriden çıkana.

    Taşta kan vardı, insanların yüreklerinde nefret, dolunay­da derin bir sükûnet. Bir bebek ağlıyordu uzaklarda bir yer­lerde, bir bebek kıpırdanıyordu evlerden birinde. Genç bir kız uyuyordu uzaklarda, genç bir kızın bedeni ağır ağır çü­rüyordu toprağın altında. Yedi kişiden en genç olanı saplar­ken bıçağı adama, kıpırdandı mezarda çürümekte olan genç kızın körpe bedeni. Bir gülümseme yayıldı ölümün bile ör- seleyemediği yüzüne. Yedi kişiden en genç olanı, saplarken bıçağı, bir oh çıktı genç kızın boğazında düğümlenip kalmış son nefesinden.

    Taşta kan vardı, yedi biçtik, yedi yara açmıştı. Yedi kızıl fıskiye. Yedi kez sarsılmıştı adam, yedi kez sarsılmıştı bıçağı saplayan yedi kişi. Ama yerin altındaki kızın körpe bedeni kı­pırdamıyordu artık. Genç kızın bedeni gibi yerin üstü de ses­sizdi şimdi. Sanki dünyanın son vaktiymişçesine canlı cansız ne kadar mahlukat varsa susmuş, kıpırtısız kalmıştı. Taştaki kan kıpırtısızdı. Taştaki kanın içinde sönmekte olan dolunay kıpırtısızdı. Uzun boylu kavaklar, katmerlenen kış gülleri, ta­zelenen nergisler, toprak kokulu bahçe… Canlı cansız ne ka­dar mahlukat varsa hepsi susmuş, hepsi hapsolmuştu taştaki kanın içinde…

    “…bozkırın içinden bir şehir çıkıvermişti karşıma”

    Uçağın inişe geçmesine sadece yarım saat kalmıştı, ama bu bile gidermiyordu içimdeki huzursuzluğu. Çok iyi bili­yordum kİ, indiğim yerde de bırakmayacaktı bu karamsarlık yakamı. Keşke bu işi hiç kabul etmeseydim. Kendini yeryü­zünün en iyi yöneticisi sanan Simon’ın işgüzarlığı işte. Yok Türkçe biliyormuşum da, yok Türkleri tanıyormuşum da… Dava da herkese verilemeyecek kadar önemliymiş. Üç mil­yon poundluk bir poliçe söz konusuymuş. Keşke hiç tanımasaydım Türkleri, keşke bu kente daha önce hiç gelmeseydim. Sıkıntıyla ofladım ama oflamanın puflamanın hiçbir yararı yoktu, olan olmuştu; bu da ötekiler gibi sadece bir işti. Altı ay önce gittiğim Rio gezisinden ne farkı vardı ki? Üstelik Bre­zilyalılar hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Ama en azından bu ülkenin çok da yabancısı değildim. Evet, artık kendimi işime vermeliydim. Bakışlarımı, dizlerimin üstünde duran bilgisayarımın ekranındaki sayılara çevirdim. Sayılar, hadi artık başla dercesine bana bakıyordu. Başladım; poliçe tu­tarına baktım, Yakut Otel yangını için ödenecek tazminatı hesaplamaya çalıştım, ama ikinci işlemden sonra dikkatim dağıldı. Hayır olmuyordu, kafam karmakarışıklı, çalışamıyordum. Bilgisayarı kapattım. Çantama yerleştirdim. Çanta­yı koltuğun altına koymak için eğilirken birden hatırladım. Böyle iki büklüm eğilerek, bebeğe zarar mı veriyordum aca ba? Daha neler… iki aylık bile yok… Ona bebek bile denemez. Zaten Londra’ya döner dönmez kurtulacaktım ondan. Böy­le düşünmeme rağmen ona zarar veririm kaygısıyla hızla doğruldum. Ansızın yanımdaki orta yaşlı kadının meraklı gözleriyle karşılaştım. Uçağa bindiğimizden beri, konuşmak için can atıyordu. Nereden geliyormuşum, nereye gidiyormuşum, kimmişim? Ama ben onunla sohbet edecek halde değildim. Gülümsemedim bile, başımı çevirip, pencereden dışarıya baktım.

    Hava açıktı; ufukta batmakta olan kıpkırmızı bir güneş, aşağıda incelmiş bir bulut kümesinin binlerce metre altında koyu kahverengi bir toprak parçası uzanıyordu. Ağaçsız, ırmaksız, dümdüz, kocaman bir toprak, tik kez otobüsle geç­miştim bu topraklardan. îlk kez babamla gelmiştim buralara. Yirmi beş yıl önce miydi, belki daha da fazla… O zamanlar Konya’ya uçak yoktu, Ankara’ya inmiştik. Sonra dört saatlik bir otobüs yolculuğu… Bir türlü bitmek bilmeyen bozkır. Ve uçsuz bucaksız bu kahverengi düzlüğün ortasında bir muci­ze; bembeyaz bir göl.

    “Baba bu gölde balık var mı?” diye sormuştum.

    Kara gözleriyle, bembeyaz göle baktıktan sonra yanıtla­mıştı.

    “Yok kızım, bu gölde hayat yok, ama hayat için çok gerekli bir şey var: Tuz…”

    Dokuz yaşında mıydım o sıralar, belki daha küçük. Annem yoktu yanımızda, sadece babam ile ben. Sıkılmıştım saatlerce uzanan dümdüz ovadan.

    “Ne zaman varacağız baba?”

    Babam gülümsemiş, sağ eliyle gözlerimi kapatmıştı.

    “İçinden on ikiye kadar say.” demişti. Saymıştım; babam ellerini gözlerimin önünden çektiğinde yol bitmiş, bozkırın içinden bir şehir çıkıvermişti karşıma… Müthişti. Babama hayran hayran bakarak mınldanmıştım:

    “Sen büyücü müsün baba?”

    Alnıma bir öpücük kondurmuştu.

    “Sadece bu toprakların insanıyım, kızım.”

    O zamanlar çok etkilemişti bu sözler beni, ama sonra… Babam bizi terk edip gittikten sonra… Babamı hatırlayınca içimdeki huzursuzluk iyice arttı. Zayıf, orta boylu bir adam dı. Kısa, kumral saçlar, dar alnında uyumlu iki çizgi gibi du­ran kaşlarının altında üzüm karası iri gözler, kemerli, sivri bir burun ve yüzünü çevreleyen bakıra çalan kırçıl sakallar… Ve ince uzun yüzünden hiç eksik olmayan o müzmin keder. Keder çoğu insana yakışmaz, ama babamın yüzüne tuhaf bir güzellik katardı. Annem bayılırdı bu kedere. “Kederin bu kadar yakıştığı başka bir adam görmedim,” diye söylenerek dudaklarından öperdi onu. Babam utanırdı galiba, aslında tam hatırlamıyordum. Ama onun ince, solgun yüzünü ve kara gözlerindeki kederi hiçbir zaman unutamadım. Üstelik unutmayı çok istememe rağmen… Çünkü babam hiçbir açık­lama yapmadan, hem de başka bir erkekle çıkıp gitmişti ya­şamımızdan… Hayır, onu hatırlamak istemiyordum. Babam­la ilgili anıları kovmak için bakışlarımı pencereden aldım, yeniden önüme döndüm, ama yanımdaki kadının hâlâ beni izleyen meraklı gözlerini görünce canım sıkıldı. Bu defa pen­cereye dönmek yerine gözlerimi kapadım. Şimdi sadece jet motorlarının gürültüsünü duyuyordum. Bir de içimdeki şu endişe olmasa… Düşünmemeye çalıştım. Ne her an, her da­kika karnımda büyümekte olan bebeği, ne babamı, ne de hiç istemediğim halde gitmek zorunda olduğum onun şehrini… Geçmişten, bugünden, gelecekten kopmak istedim. Uyku­nun o simsiyah, o en derin, en huzurlu bahçesinde bir süre kaybolmak istedim… Bedenimi, aklımı ve yüreğimi hiçliğin emrine vermek…

    “Onun ismi Karen, Kimya değil”

    O anda duydum sesi… Bir erkek sesi… Yumuşak, sıcak, se­vecen. Önce ne dediğini anlayamadım, kulak kesildim. Bir mırıltıya benziyordu, içten bir serzeniş, sevgi yüklü bir si­tem. Derken hiç kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık olarak işittim.

    “Kimya… Kimya… Kimya Hanım…”

    İrkilerek gözlerimi açtım. Önce yanımdaki kadına bak­tım, hayır, artık benimle ilgilenmiyordu; gözlerini yukarıda­ki elektronik tabelaya dikmiş, yere ne zaman ineceğimizi öğ­renmeye çalışıyordu. Merakla arkaya döndüm… Arkadaki iki koltuk boştu. Ön tarafa baktım… Genç bir kız ile erkek arka­daşı oturuyordu. Yok, etrafta bana “Kimya,” diye seslenecek kimse yoktu. Galiba rüya görmüştüm. Ama ne zaman uyu­muştum ki? Gözlerimi kapadığımda dalıp gitmişim demek. Aynı sesi yeniden duyar gibi oldum. Hayır, bu kez sadece ha­tırlıyordum. “Kimya… Kimya Hanım!” Çok uzun zamandır kimse bana böyle seslenmemişti… Babam bizi terk edip gitti­ğinden beri. Sadece babam, “Kimya,” diye çağırırdı beni… Bir de Şah Nesim… Babamın arkadaşı, gönül dostu, onu bizden koparıp götüren adam. O da, “Kimya Hanım,” derdi bana. Uzun boylu, uzun yüzlü, uzun parmaklı bir adamdı. Açık kahverengi, nerdeyse san renkli gözleri vardı. Sarı renkli gözleri her zaman sevgiyle bakardı. Ya da ben öyle hatırlıyo­rum. Zaten belleğimde ona dair hiçbir kötü anı yok; babamı bizden koparıp götürmesi dışında. Annem çok öfkelendiği anlarda, “Sarı gözlü şeytan,” derdi ona. Ama zaman geçip yü­rek acısı durulunca daha az kötü konuşmaya başlamıştı. “Bel­ki de onlar bizden şanslı,” derdi, “evet benciller, ama daha şanslılar, çünkü uğrunda çok sevdikleri insanlardan bile vaz­geçebilecekleri bir amaçlan var.” Bu amacın ne olduğunu tam olarak kavrayamasam da din olduğunu bilirdim, bir tür inanç. Babamdan duyduklarım, bana verdiği mistik kitap­lardan okuduklarım, birbirinden renkli masallar, misaller, çoğunu unuttuğum dualar… Evet bütün bunlar bir dinle ilgi­li olmalıydı. Gençlik çağına gelince, belleğimde yüzü hiçbir zaman silikleşmeyen babamı ve sarı gözlü şeyhini anlamaya çalıştım. Bir neden bulmak istedim. Beni deliler gibi seven babamın bir gün apansız çekip gitmesini gerektirecek hak­lı bir neden. Ama bulamadım. Annem onu bağışlamış olsa bile, ben işte bu yüzden babamı bağışlayamadım. Yine bu yüzden onun bana verdiği Kimya ismini hiç kullanmadım. Kimliğimde yazılı olsa da, babam gibi, bu ismi de unutmaya çalıştım. Zaten annem başından beri “Kimya” ismine sıcak bakmamıştı. Babamla mutlu günlerindeyken, Doğu kültü­rüne duyduğu hayranlık sürerken bile bir kez olsun bana “Kimya,” diye seslenmemişti. Onun için hep Karen’dım ben. Ama babamın beni “Kimya,” diye çağırmasına da aldırmaz­dı. Sadece bir defa Şah Nesim’i uyarmıştı. Babamın bizi terk etmesinden iki ay kadar önceydi. Sık sık yaptıkları gibi Şah Nesim ile babam odaya kapanmış, saatlerce dışarı çıkmamış­lardı. Bir ara Şah Nesim kapıda görünmüş, “Kimya, Kimya Hanım,” diye seslenmişti. “Allah rızası için bir bardak su ve­rir misin?”

    Annem ile ben salondaydık. Adamın su istemesine değil de kocasıyla saatlerce kapalı bir odada kalmasına sinirlenen annem sonunda patlamıştı.

    “Onun ismi Karen, Kimya değil.”

    Ardından da kalkmış ağzına kadar su dolu sürahiyi kendi elleriyle götürmüştü odaya. En küçük bir alınganlık belirtisi göstermeyen Şah Nesim, sürahiyi kapının aralığından alır­ken, “Allah’ın inayeti üzerinize olsun,” demişti sadece.

    Annem çıldırmış gibiydi, kendi evinde, kendi kocasının odasına bile sokmamıştı adam onu. Ama öfkesini içine atmış­ tı annem, en azından ben okula gidinceye kadar. Sonra Şah Nesim bir daha evimize gelemez olmuştu. Belki de bu yüzden babam evi terk etmişti. Bunu hiç konuşmamıştım annemle. Çünkü hiçbir önemi yoktu. Gerçek ortadaydı. Nedeni ne olur­sa olsun, babam, bir başka adam için bizi bırakıp gitmişti. Bir daha da kimsenin bana “Kimya,” diye seslendiğini duyma­mıştım; rüyalarımda bile. Ama şimdi bir an gözlerimi kapa­mışken… Yoksa rüya değil miydi? Babam ile Şah Nesim’de bu uçakta mıydı? Bunun saçma bir düşünce olduğunu bile bile koltuğumda doğrulup, uçağın içine bakmaktan kendimi ala­madım. Davranışıma anlam veremeyen yanımdaki kadın da benimle birlikte etraftaki koltukları kuşkuyla süzmeye başla­dı. Tabii ne babam, ne de Şah Nesim vardı uçakta.

    “iyi misiniz?” diye sordu kendini daha fazla tutamayan kadın. “Kötü bir şey yok ya?”

    Zoraki gülümsedim.

    ‘İyiyim, iyiyim, hostese bakmıştım sadece.”

    Sakin olmalıyım, diye düşündüm yerime otururken. Bel­li ki bir rüya görmüştüm. Londra’dan İstanbul’a, oradan da hiç dinlenmeden Konya uçağına binince böyle oluyordu işte. Gece de doğru dürüst uyuyamamıştım. Yanımda Nigel olma­sına rağmen bu bunaltı dün akşam da bırakmamıştı yakamı. Oysa alt tarafı kısacık bir geziydi. Birkaç gün sürecek bir iş. Hafta sonu yine Londra’da olacaktım. Annemi, Nigel’ı hatır­ladım. Londra’yı düşününce içim aydınlandı, sıkıntım azalır gibi oldu. Belki de uçak inmeden birazcık daha kestirsem iyi olacaktı. Yeniden gözlerimi kaparken kulaklarımda çınlayan bir sesle irkildim. Gözlerimi açtım, hayır, bu çağrı sadece be­nim için değildi, hostes herkese sesleniyordu:

    “Sayın yolcularımız, lütfen koltuklarınızı dik konuma geti­rip kemerlerinizi bağlayın, uçağımız inişe geçmek üzeredir.”

    “… sarıklı mezar taşları”

    Havaalanındaki insanlara bakıyordum. Yolcuları bekle­yenler arasında, elinde adım yazılı bir karton, gülümseyen bir yüz, beni arayan bir çift göz yakalamaya çalışıyordum; yoktu. Karşılamaya kimse gelmemişti. Uçakta yanımdaki koltukta oturan meraklı kadın, onu almaya gelen iki kızma özlemle sarıldı; önümde oturan genç çift, yaşlı bir adamla kucaklaştı; bense elimde valizim, omuzumda bilgisayar çan­tamla ortalık yerde öylece kalakaldım. Ne yapacaktım şimdi? Böyle çaresizlik içinde sağa sola bakınmanın yaran yoktu, valizimi sürükleyerek çıkış kapısına yöneldim. Sevdiklerine kavuşmanın mutluluğunu yaşayan kalabalığın arasından sıyrılmak üzereydim ki, “Miss Karen… Miss Karen…” diyen cılız bir erkek sesi duydum. Döndüm, gri takım elbisesinin içinde orta boylu, şişmanca bir adam duruyordu. Nefes nefese kal­mıştı, alnında pul pul ter damlaları vardı. Yetişmek için koş­muş olmalıydı. Ezilip büzülerek bozuk bir İngilizceyle sordu: “özür dilerim. Siz Bayan Karen mısınız?”

    Adamın bu utangaç hali, telaşlı davranışı, bozuk aksanı beni iyice sinirlendirdi.

    “Evet,” dedim, “evet, ben Karen Greenvvood…”

    Artık rahat bir nefes alacağına yüzü iyice kıpkırmızı oldu, “özür dilerim, geç kaldım…” diye açıklamaya çalıştı gide­rek daha da kötüleşen İngilizcesiyle. “Aslında dilinizi bilen bir arkadaş karşılamaya gelecekti sizi ama…”


    Biraz Oku Sonra Al
    Menü
    Facebook SayfamızTwitter Sayfamız Google+ Sayfamız Arama:
    Kitap, yazar, yayınevi
    Ara
    ^


    Bab-ı Esrar
    Haziran 30, 2012 Everest Yayınları, Roman (Yerli)

    Bu kitabı satın alın »
    Kayıp babasıyla doğacak çocuğu arasında kalmış bir kadın… Hayatın anlamını arayan bir insan: Karen Kimya… Kapıları sırlara açılan bir kent… Sırların mucizelere dönüştüğü geceler. Mucizelerin hakikat sayıldığı zamanlar… Yedi yüz yıl öncesinden gelen bir fısıltı… Aşkı sadece aşkla tartanların ıtırlı soluğu… Ölümün yok edemediği bir sevda… Yıllara direnen bir sevgi; Şems-i Tebrizi ve Mevlâna Celaleddin-i Rumi… Günümüzden yedi yüz küsur yıl öncesine uzanan gerilim dolu, heyecan yüklü, mistik bir serüven…

    “Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye… Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu tahta kapıya…

    Taşta kan vardı. Bahçede ürkütücü bir serinlik. Cinayetin tek tanığı dolunaydı. Hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkmadan bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yapraklarının arasından. Yedi kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya. En yaşlı olanı çağırmıştı içeridekini. Yedi kişinin yedisi birden saplamıştı bıçaklarını içeriden çıkana.

    Taşta kan vardı. İnsanların yüreklerinde nefret, dolunayda derin bir sükûnet…

    Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye… Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanla­rının bulunduğu tahta kapıya…

    Taşta kan vardı. Bahçede ürkütücü bir serinlik. Cinayetin tek tanığı dolunaydı. Hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkma­dan bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yaprakları­nın arasından. Yedi kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya. En yaşlı olanı çağırmıştı içeridekini. Yedi kişinin yedisi bir­den saplamıştı bıçaklarını içeriden çıkana.

    Taşta kan vardı, insanların yüreklerinde nefret, dolunay­da derin bir sükûnet. Bir bebek ağlıyordu uzaklarda bir yer­lerde, bir bebek kıpırdanıyordu evlerden birinde. Genç bir kız uyuyordu uzaklarda, genç bir kızın bedeni ağır ağır çü­rüyordu toprağın altında. Yedi kişiden en genç olanı saplar­ken bıçağı adama, kıpırdandı mezarda çürümekte olan genç kızın körpe bedeni. Bir gülümseme yayıldı ölümün bile ör- seleyemediği yüzüne. Yedi kişiden en genç olanı, saplarken bıçağı, bir oh çıktı genç kızın boğazında düğümlenip kalmış son nefesinden.

    Taşta kan vardı, yedi biçtik, yedi yara açmıştı. Yedi kızıl fıskiye. Yedi kez sarsılmıştı adam, yedi kez sarsılmıştı bıçağı saplayan yedi kişi. Ama yerin altındaki kızın körpe bedeni kı­pırdamıyordu artık. Genç kızın bedeni gibi yerin üstü de ses­sizdi şimdi. Sanki dünyanın son vaktiymişçesine canlı cansız ne kadar mahlukat varsa susmuş, kıpırtısız kalmıştı. Taştaki kan kıpırtısızdı. Taştaki kanın içinde sönmekte olan dolunay kıpırtısızdı. Uzun boylu kavaklar, katmerlenen kış gülleri, ta­zelenen nergisler, toprak kokulu bahçe… Canlı cansız ne ka­dar mahlukat varsa hepsi susmuş, hepsi hapsolmuştu taştaki kanın içinde…

    “…bozkırın içinden bir şehir çıkıvermişti karşıma”

    Uçağın inişe geçmesine sadece yarım saat kalmıştı, ama bu bile gidermiyordu içimdeki huzursuzluğu. Çok iyi bili­yordum kİ, indiğim yerde de bırakmayacaktı bu karamsarlık yakamı. Keşke bu işi hiç kabul etmeseydim. Kendini yeryü­zünün en iyi yöneticisi sanan Simon’ın işgüzarlığı işte. Yok Türkçe biliyormuşum da, yok Türkleri tanıyormuşum da… Dava da herkese verilemeyecek kadar önemliymiş. Üç mil­yon poundluk bir poliçe söz konusuymuş. Keşke hiç tanımasaydım Türkleri, keşke bu kente daha önce hiç gelmeseydim. Sıkıntıyla ofladım ama oflamanın puflamanın hiçbir yararı yoktu, olan olmuştu; bu da ötekiler gibi sadece bir işti. Altı ay önce gittiğim Rio gezisinden ne farkı vardı ki? Üstelik Bre­zilyalılar hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Ama en azından bu ülkenin çok da yabancısı değildim. Evet, artık kendimi işime vermeliydim. Bakışlarımı, dizlerimin üstünde duran bilgisayarımın ekranındaki sayılara çevirdim. Sayılar, hadi artık başla dercesine bana bakıyordu. Başladım; poliçe tu­tarına baktım, Yakut Otel yangını için ödenecek tazminatı hesaplamaya çalıştım, ama ikinci işlemden sonra dikkatim dağıldı. Hayır olmuyordu, kafam karmakarışıklı, çalışamıyordum. Bilgisayarı kapattım. Çantama yerleştirdim. Çanta­yı koltuğun altına koymak için eğilirken birden hatırladım. Böyle iki büklüm eğilerek, bebeğe zarar mı veriyordum aca ba? Daha neler… iki aylık bile yok… Ona bebek bile denemez. Zaten Londra’ya döner dönmez kurtulacaktım ondan. Böy­le düşünmeme rağmen ona zarar veririm kaygısıyla hızla doğruldum. Ansızın yanımdaki orta yaşlı kadının meraklı gözleriyle karşılaştım. Uçağa bindiğimizden beri, konuşmak için can atıyordu. Nereden geliyormuşum, nereye gidiyormuşum, kimmişim? Ama ben onunla sohbet edecek halde değildim. Gülümsemedim bile, başımı çevirip, pencereden dışarıya baktım.

    Hava açıktı; ufukta batmakta olan kıpkırmızı bir güneş, aşağıda incelmiş bir bulut kümesinin binlerce metre altında koyu kahverengi bir toprak parçası uzanıyordu. Ağaçsız, ırmaksız, dümdüz, kocaman bir toprak, tik kez otobüsle geç­miştim bu topraklardan. îlk kez babamla gelmiştim buralara. Yirmi beş yıl önce miydi, belki daha da fazla… O zamanlar Konya’ya uçak yoktu, Ankara’ya inmiştik. Sonra dört saatlik bir otobüs yolculuğu… Bir türlü bitmek bilmeyen bozkır. Ve uçsuz bucaksız bu kahverengi düzlüğün ortasında bir muci­ze; bembeyaz bir göl.

    “Baba bu gölde balık var mı?” diye sormuştum.

    Kara gözleriyle, bembeyaz göle baktıktan sonra yanıtla­mıştı.

    “Yok kızım, bu gölde hayat yok, ama hayat için çok gerekli bir şey var: Tuz…”

    Dokuz yaşında mıydım o sıralar, belki daha küçük. Annem yoktu yanımızda, sadece babam ile ben. Sıkılmıştım saatlerce uzanan dümdüz ovadan.

    “Ne zaman varacağız baba?”

    Babam gülümsemiş, sağ eliyle gözlerimi kapatmıştı.

    “İçinden on ikiye kadar say.” demişti. Saymıştım; babam ellerini gözlerimin önünden çektiğinde yol bitmiş, bozkırın içinden bir şehir çıkıvermişti karşıma… Müthişti. Babama hayran hayran bakarak mınldanmıştım:

    “Sen büyücü müsün baba?”

    Alnıma bir öpücük kondurmuştu.

    “Sadece bu toprakların insanıyım, kızım.”

    O zamanlar çok etkilemişti bu sözler beni, ama sonra… Babam bizi terk edip gittikten sonra… Babamı hatırlayınca içimdeki huzursuzluk iyice arttı. Zayıf, orta boylu bir adam dı. Kısa, kumral saçlar, dar alnında uyumlu iki çizgi gibi du­ran kaşlarının altında üzüm karası iri gözler, kemerli, sivri bir burun ve yüzünü çevreleyen bakıra çalan kırçıl sakallar… Ve ince uzun yüzünden hiç eksik olmayan o müzmin keder. Keder çoğu insana yakışmaz, ama babamın yüzüne tuhaf bir güzellik katardı. Annem bayılırdı bu kedere. “Kederin bu kadar yakıştığı başka bir adam görmedim,” diye söylenerek dudaklarından öperdi onu. Babam utanırdı galiba, aslında tam hatırlamıyordum. Ama onun ince, solgun yüzünü ve kara gözlerindeki kederi hiçbir zaman unutamadım. Üstelik unutmayı çok istememe rağmen… Çünkü babam hiçbir açık­lama yapmadan, hem de başka bir erkekle çıkıp gitmişti ya­şamımızdan… Hayır, onu hatırlamak istemiyordum. Babam­la ilgili anıları kovmak için bakışlarımı pencereden aldım, yeniden önüme döndüm, ama yanımdaki kadının hâlâ beni izleyen meraklı gözlerini görünce canım sıkıldı. Bu defa pen­cereye dönmek yerine gözlerimi kapadım. Şimdi sadece jet motorlarının gürültüsünü duyuyordum. Bir de içimdeki şu endişe olmasa… Düşünmemeye çalıştım. Ne her an, her da­kika karnımda büyümekte olan bebeği, ne babamı, ne de hiç istemediğim halde gitmek zorunda olduğum onun şehrini… Geçmişten, bugünden, gelecekten kopmak istedim. Uyku­nun o simsiyah, o en derin, en huzurlu bahçesinde bir süre kaybolmak istedim… Bedenimi, aklımı ve yüreğimi hiçliğin emrine vermek…

    “Onun ismi Karen, Kimya değil”

    O anda duydum sesi… Bir erkek sesi… Yumuşak, sıcak, se­vecen. Önce ne dediğini anlayamadım, kulak kesildim. Bir mırıltıya benziyordu, içten bir serzeniş, sevgi yüklü bir si­tem. Derken hiç kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık olarak işittim.

    “Kimya… Kimya… Kimya Hanım…”

    İrkilerek gözlerimi açtım. Önce yanımdaki kadına bak­tım, hayır, artık benimle ilgilenmiyordu; gözlerini yukarıda­ki elektronik tabelaya dikmiş, yere ne zaman ineceğimizi öğ­renmeye çalışıyordu. Merakla arkaya döndüm… Arkadaki iki koltuk boştu. Ön tarafa baktım… Genç bir kız ile erkek arka­daşı oturuyordu. Yok, etrafta bana “Kimya,” diye seslenecek kimse yoktu. Galiba rüya görmüştüm. Ama ne zaman uyu­muştum ki? Gözlerimi kapadığımda dalıp gitmişim demek. Aynı sesi yeniden duyar gibi oldum. Hayır, bu kez sadece ha­tırlıyordum. “Kimya… Kimya Hanım!” Çok uzun zamandır kimse bana böyle seslenmemişti… Babam bizi terk edip gitti­ğinden beri. Sadece babam, “Kimya,” diye çağırırdı beni… Bir de Şah Nesim… Babamın arkadaşı, gönül dostu, onu bizden koparıp götüren adam. O da, “Kimya Hanım,” derdi bana. Uzun boylu, uzun yüzlü, uzun parmaklı bir adamdı. Açık kahverengi, nerdeyse san renkli gözleri vardı. Sarı renkli gözleri her zaman sevgiyle bakardı. Ya da ben öyle hatırlıyo­rum. Zaten belleğimde ona dair hiçbir kötü anı yok; babamı bizden koparıp götürmesi dışında. Annem çok öfkelendiği anlarda, “Sarı gözlü şeytan,” derdi ona. Ama zaman geçip yü­rek acısı durulunca daha az kötü konuşmaya başlamıştı. “Bel­ki de onlar bizden şanslı,” derdi, “evet benciller, ama daha şanslılar, çünkü uğrunda çok sevdikleri insanlardan bile vaz­geçebilecekleri bir amaçlan var.” Bu amacın ne olduğunu tam olarak kavrayamasam da din olduğunu bilirdim, bir tür inanç. Babamdan duyduklarım, bana verdiği mistik kitap­lardan okuduklarım, birbirinden renkli masallar, misaller, çoğunu unuttuğum dualar… Evet bütün bunlar bir dinle ilgi­li olmalıydı. Gençlik çağına gelince, belleğimde yüzü hiçbir zaman silikleşmeyen babamı ve sarı gözlü şeyhini anlamaya çalıştım. Bir neden bulmak istedim. Beni deliler gibi seven babamın bir gün apansız çekip gitmesini gerektirecek hak­lı bir neden. Ama bulamadım. Annem onu bağışlamış olsa bile, ben işte bu yüzden babamı bağışlayamadım. Yine bu yüzden onun bana verdiği Kimya ismini hiç kullanmadım. Kimliğimde yazılı olsa da, babam gibi, bu ismi de unutmaya çalıştım. Zaten annem başından beri “Kimya” ismine sıcak bakmamıştı. Babamla mutlu günlerindeyken, Doğu kültü­rüne duyduğu hayranlık sürerken bile bir kez olsun bana “Kimya,” diye seslenmemişti. Onun için hep Karen’dım ben. Ama babamın beni “Kimya,” diye çağırmasına da aldırmaz­dı. Sadece bir defa Şah Nesim’i uyarmıştı. Babamın bizi terk etmesinden iki ay kadar önceydi. Sık sık yaptıkları gibi Şah Nesim ile babam odaya kapanmış, saatlerce dışarı çıkmamış­lardı. Bir ara Şah Nesim kapıda görünmüş, “Kimya, Kimya Hanım,” diye seslenmişti. “Allah rızası için bir bardak su ve­rir misin?”

    Annem ile ben salondaydık. Adamın su istemesine değil de kocasıyla saatlerce kapalı bir odada kalmasına sinirlenen annem sonunda patlamıştı.

    “Onun ismi Karen, Kimya değil.”

    Ardından da kalkmış ağzına kadar su dolu sürahiyi kendi elleriyle götürmüştü odaya. En küçük bir alınganlık belirtisi göstermeyen Şah Nesim, sürahiyi kapının aralığından alır­ken, “Allah’ın inayeti üzerinize olsun,” demişti sadece.

    Annem çıldırmış gibiydi, kendi evinde, kendi kocasının odasına bile sokmamıştı adam onu. Ama öfkesini içine atmış­ tı annem, en azından ben okula gidinceye kadar. Sonra Şah Nesim bir daha evimize gelemez olmuştu. Belki de bu yüzden babam evi terk etmişti. Bunu hiç konuşmamıştım annemle. Çünkü hiçbir önemi yoktu. Gerçek ortadaydı. Nedeni ne olur­sa olsun, babam, bir başka adam için bizi bırakıp gitmişti. Bir daha da kimsenin bana “Kimya,” diye seslendiğini duyma­mıştım; rüyalarımda bile. Ama şimdi bir an gözlerimi kapa­mışken… Yoksa rüya değil miydi? Babam ile Şah Nesim’de bu uçakta mıydı? Bunun saçma bir düşünce olduğunu bile bile koltuğumda doğrulup, uçağın içine bakmaktan kendimi ala­madım. Davranışıma anlam veremeyen yanımdaki kadın da benimle birlikte etraftaki koltukları kuşkuyla süzmeye başla­dı. Tabii ne babam, ne de Şah Nesim vardı uçakta.

    “iyi misiniz?” diye sordu kendini daha fazla tutamayan kadın. “Kötü bir şey yok ya?”

    Zoraki gülümsedim.

    ‘İyiyim, iyiyim, hostese bakmıştım sadece.”

    Sakin olmalıyım, diye düşündüm yerime otururken. Bel­li ki bir rüya görmüştüm. Londra’dan İstanbul’a, oradan da hiç dinlenmeden Konya uçağına binince böyle oluyordu işte. Gece de doğru dürüst uyuyamamıştım. Yanımda Nigel olma­sına rağmen bu bunaltı dün akşam da bırakmamıştı yakamı. Oysa alt tarafı kısacık bir geziydi. Birkaç gün sürecek bir iş. Hafta sonu yine Londra’da olacaktım. Annemi, Nigel’ı hatır­ladım. Londra’yı düşününce içim aydınlandı, sıkıntım azalır gibi oldu. Belki de uçak inmeden birazcık daha kestirsem iyi olacaktı. Yeniden gözlerimi kaparken kulaklarımda çınlayan bir sesle irkildim. Gözlerimi açtım, hayır, bu çağrı sadece be­nim için değildi, hostes herkese sesleniyordu:

    “Sayın yolcularımız, lütfen koltuklarınızı dik konuma geti­rip kemerlerinizi bağlayın, uçağımız inişe geçmek üzeredir.”

    “… sarıklı mezar taşları”

    Havaalanındaki insanlara bakıyordum. Yolcuları bekle­yenler arasında, elinde adım yazılı bir karton, gülümseyen bir yüz, beni arayan bir çift göz yakalamaya çalışıyordum; yoktu. Karşılamaya kimse gelmemişti. Uçakta yanımdaki koltukta oturan meraklı kadın, onu almaya gelen iki kızma özlemle sarıldı; önümde oturan genç çift, yaşlı bir adamla kucaklaştı; bense elimde valizim, omuzumda bilgisayar çan­tamla ortalık yerde öylece kalakaldım. Ne yapacaktım şimdi? Böyle çaresizlik içinde sağa sola bakınmanın yaran yoktu, valizimi sürükleyerek çıkış kapısına yöneldim. Sevdiklerine kavuşmanın mutluluğunu yaşayan kalabalığın arasından sıyrılmak üzereydim ki, “Miss Karen… Miss Karen…” diyen cılız bir erkek sesi duydum. Döndüm, gri takım elbisesinin içinde orta boylu, şişmanca bir adam duruyordu. Nefes nefese kal­mıştı, alnında pul pul ter damlaları vardı. Yetişmek için koş­muş olmalıydı. Ezilip büzülerek bozuk bir İngilizceyle sordu: “özür dilerim. Siz Bayan Karen mısınız?”

    Adamın bu utangaç hali, telaşlı davranışı, bozuk aksanı beni iyice sinirlendirdi.

    “Evet,” dedim, “evet, ben Karen Greenvvood…”

    Artık rahat bir nefes alacağına yüzü iyice kıpkırmızı oldu, “özür dilerim, geç kaldım…” diye açıklamaya çalıştı gide­rek daha da kötüleşen İngilizcesiyle. “Aslında dilinizi bilen bir arkadaş karşılamaya gelecekti sizi ama…”
  • Kaçırılan bir çocuğa dair

    ...
    Genç kadınların ısrarı üzerine hâkim bey kibarca öksürüp
    sandalyesinde biraz doğruluyor. Herkes ağzına bakarken,
    “Sizleri meşgul etmekten çekiniyorum gerçekten” diyerek
    yan çizme eğilimini belli edince karısının,
    “Hadi ama uzatma, herkes dinlemek istiyor” demesi üzerine tane tane,
    güzel bir Türkçeyle hikâyeyi anlatıyor.

    “Kırk iki yıl hâkimlik yaptım, Allah’a çok şükür vicdanı­ mı rahatsız eden,
    çoluk çocuğumu utandıracak, iki dünyada da hesabını veremeyeceğim
    hiçbir karara imza atmış de­ğilim. (Bunlar böyle uzun uzun girizgâh
    yapmadan konuşamaz diye düşünüyor banka patronu, ama çok ilgiliymiş
    gibi bir yüz ifadesiyle dinlemeye devam ediyor.)

    Yalnız bir hadise var ki hâlâ rüyalarıma girer, her gün üzerinde düşündü­rür,
    acaba farklı davranıp da can kurtarabilir miydim, olanların önüne geçebilir
    miydim diye vicdan azabı duymama sebep olacak sorular sordurur.”
    Atıfet Hanım’m, “Evet hâkim bey, sonra?” demesi, hâkim beyin konuya gelmesi
    için bir işaret oluyor. Yoksa adamcağız bu minval üzere devam edip gidebilir.
    Çünkü zamanı başka türlü algılayan bir nesle mensup hâkim bey;
    her yere ve her şeye yetişmeye çalışırken yaşamı unutan, nefes nefese,
    telaşlı bir kuşağı anlayamaz. Ona göre, sohbet dediğin yavaş ve uzun olur.
    Ama karısının uyarısı üzerine, “Bu hadise İzmir’de ağır ceza reisliği sırasında
    başıma geldi ve üzerinden de çok geçmedi” diye anlatmaya devam ediyor.
    “Yani mezar hâlâ taze ve zavallı fail hâlâ hapiste cezasını çekiyor. Zavallı fail...”

    Bu sözler ilgi çekici olsa da, gençler, özellikle de genç kadınlar
    hâkim beyin kullandığı birçok kelimeyi anlamadıkları için Atıfet Hanım arada
    bir tek tek kelimelerin Türkçesini söylüyor, konuşmanın ritmini
    bozmadan açıklamalarda bulunuyor.
    “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti”
    diye devam ediyor hâkim bey.
    “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu
    yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’ın
    iki çocuğundan biri olan Ebru ka­çırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş:
    Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru
    yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında
    yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten
    oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu
    Sibel’in annesine bırakmışlar.

    Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna
    oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin
    işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş.
    Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra,
    sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden
    çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş
    ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş.
    Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle
    kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı
    ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor.
    Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette.
    Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış.
    Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne
    yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı
    görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan
    soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle
    televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış,
    ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş.
    Ne var ki hiç ses seda çıkmamış.

    Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen
    bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basına intikal etmiş.
    Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan
    ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş.
    Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin
    adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kı­zını kaçıran kişi olduğunu
    belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş.
    Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini,
    bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor,
    ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar
    verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş.
    Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona
    kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi
    işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş.
    Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış.
    Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne
    de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden
    postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış.

    Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah
    postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün
    sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta
    ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu
    bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldı­ğı için o
    bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana
    duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş.
    Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar,
    diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış.
    Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün.
    Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış.
    Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş.
    Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların:
    Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan...
    Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş.
    Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara
    sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki
    beş mumu üfleyerek söndürüyormuş.
    Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun,
    mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine
    bakıp günlerce ağlamışlar.

    Sizi sıkıyor muyum böyle uzun uzun anlatarak bilmem ama bu hadise
    bana çok tesir ettiği için mazur görün.” Atıf Bey'in bu geri çekilme girişimine
    en büyük itiraz genç kadınlardan geliyor. “Ne olur anlatın” diye ısrar ediyorlar.
    Anlatı sanatının değişmez ilkesi olan, kahramanla özdeşlik kurma,
    onun gibi hissetme kuralı işlemeye başlamış anlaşılan.
    Hâkim bey anlatırken genç anneler kendilerini Sibel'in yerine koyuyor,
    onun yaşadıklarını yüreklerinde duyumsuyorlar.
    Hikâyeyi dinlerken sık sık kulak memelerini çekip, üçüncü parmaklarının
    eklemiyle masaya vurmaları da bu yüzden işte.


    Hikâyenin devamı

    ...
    Sibel Hanım’m kızı resimlerde büyümeye baş­ladı.
    Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar
    içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor,
    mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor,
    nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu.
    Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan.
    Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu,
    çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor,
    Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek,
    hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu.
    En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu gö­rünüyordu.
    Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş
    bir çocuk mutluluğu okunuyordu.
    İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti.
    O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha
    anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her
    doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl
    Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu.
    Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı,
    bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim
    ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir
    suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu.

    Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış
    olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük
    devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor,
    belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor,
    ya kaybolursa diye de bü­yük bir çöküntü yaşıyordu.
    Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve
    Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu.
    Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü,
    koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu
    alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı.
    Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır,
    her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi-
    Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrulsa bile yine de onun sağ
    ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı.
    Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam sa­çı vardı işte.

    Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı,
    gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme
    sorumluluğu mu, günlerini dışarıda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele
    etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar
    kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu
    Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı.
    Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor,
    sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor,
    kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki
    kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar.
    Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk
    -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi.

    Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı,
    sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da
    bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen
    vakitleri sadece eğ­lenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti.
    İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci
    gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında
    bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa.
    Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun
    üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü.
    Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu.
    Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka
    bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu.
    Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları,
    okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de.
    Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi.
    Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı.
    Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra
    pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa.
    Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta
    net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu;
    Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sını­fı, numarası belliydi.
    Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde,
    Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü.

    Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme
    yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın­da ama o resimde
    görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi;
    İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini
    yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nun kiyle aynı yıl,
    yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri
    gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti.
    Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kı­zı olduğunu,
    karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor,
    işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu.
    Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu.
    Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu.
    Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı.

    Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım,
    Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını
    canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti.
    Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışı­yordu.
    Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu.
    Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün
    delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek
    açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi.

    Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı,
    hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor,
    bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu.
    Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki
    onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in
    hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın,
    kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından
    önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli
    tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince,
    baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek
    hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur”
    diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi.

    Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı.
    Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi.
    Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete
    düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi.
    DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu.
    Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı.
    Oysa herkes sonuç­tan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak
    istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi,
    çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamış­tı.
    Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu
    çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı.
    “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu
    Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi.
    Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu.
    “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu
    kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim”
    dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim.
    “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim.
    “Hayır efendim” dedi sanık.
    “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık.
    “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı
    uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim”
    diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu
    hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti,
    mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne
    geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak
    tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size.

    Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de
    yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı
    yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum.
    Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor,
    çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim.
    Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı.
    Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı.
    Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak,
    belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu.
    Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı.
    Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi
    haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten.
    Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları,
    nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum.

    Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem
    azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim.
    Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak
    deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim.
    Hepimizin dünyası yıkıldı.”
    Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu,
    kimse ne diyeceğini bilemiyordu.

    Bu şaşkınlık içinde, yü­zü bembeyaz kesilmiş Sibel
    Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar.
    Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı
    tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı.
    Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü,
    Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak
    hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm,
    çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.”
    Ağzından bundan başka söz çıkmadı.

    Müziğin bir ara hafiflemesini fırsat bilerek hikâyesini tamamlayan
    Hâkim Atıf Bey’in “Demek ki gerçeği bilmek her zaman iyi sonuç vermiyor,
    bazı şeylerin gizli kalması daha iyi” derken sesinin titrediği duyuluyor,
    gözlerinin buğulandığı görülüyor.
    Cebinden düzgünce katlanmış beyaz bir mendil çıkarıp kahverengi kalın
    bağa gözlüğünün camlarını silerken, “O günden beri düşünürüm” diyor.

    “Gerçek her zaman iyi midir? Daha doğrusu gerçeği ortaya çıkarmak
    her zaman iyi sonuç verir mi, yoksa yaşayabilmeleri için, insanların
    sahte dünyalarına göz yummak daha mı doğru?”

    Sonra “Müsaadenizle efendim” diyerek ayağa kalkıyor.
    Hâkim bey tuvalete doğru yürürken Atıfet Hanım, “İş­te böyle” diyor,
    “acı bir hikâye bu, her anlatışında sarsılı­yor ama ben de anlatmasını,
    içini dökmesini istiyorum. Belki böyle rahatlar.
    Bu hadiseden sonra emekliliğini istedi; hâlâ her ay İzmir'e gider,
    cezaevindeki Sibel Hanım’ı ve zavallı Fatih Bey’in mezarını ziyaret eder.
    Bu arada günahsız Esra’yı da biz okutuyoruz.
    Çok acı bir hikâye.”
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 163 - Kaçırılan bir çocuğa dair