• 228 syf.
    Bu benim çocukken -11 yaşında ilk Harry Potter kitabımı okuyana kadar- en sevdiğim kitaptı. Hala da çok severim, yeri çok ayrıdır bende. Keşke İpek Ongun'un diğer kitapları da böyle olsaydı ama değil ne yazıkki. Bundan sonra seveceğimi düşünerek Kamp Arkadaşları ve Mektup Arkadaşlarını da okumuştum ama hiç mi hiç aynı tat yoktu. Sonra gençlik serisine elimi bile sürmedim o yüzden :(
    Ama bu kitap ayrıdır, candır, baldır. Okuyun, çocuklarınıza okutun :)
  • Zaten, seni olsa olsa sezerim ben, istesem de bilemem. Sen de abartılacak kadar sıradan bir hayat yaşayan bu adamı bilme bence. Çünkü her zaman için sezmek, bilmekten iyidir. -Harfler ve Notalar "Okuyana Mektup"
  • 115 syf.
    ‘Aziz Nesinden Çocuklara En Güzel Hikâyeler’ adlı kitabın 52. sayfasında ‘Sinekler Olmasa,’ isimli küçük bir hikâye de yer alıyor. Bu hikâye, tembel insanın bahane üretirken ne kadar kabiliyetli olduğunu, istediği fırsat ayağına gelip yapıştığı zaman ise daha başka bahanelerle yeni istekler… Ve o isteklerin sonu hiç gelmeyen çok daha yeni isteklerin aldığı ve sonucunda ise hiçbir girişimin ve gayretin ortaya konmadığını, bunun yerine tembelliğe devam edip ömrünü nasıl heba ettiğini bir güzel bizlere anlatmış, (şeklinde biraz karmaşık bir cümle oldu, fakat cümleyi düzeltmeyeceğim). Aziz NESİN, tarz ve üslup olarak çokça iğneleyici ve çoğu zaman gerçek anlamda aşağılayıcı ifadeleri ‘tere yağından kıl çekme ustalığı’ ile şahsa dokundurtmadan 'mış' gibi yaparak, toplumun bir güzel eleştirisini yapar. Kanaatimce NESİN’in anlattıklarından hiç olmazsa ve hatta en azından bir takım kısımları şahıs olarak üzerimize alınmalı ve eleştirdiği eksikliği düzeltmek için harekette bulunmalıyız. Sözün özü kitap her ne kadar ‘Çocuklara’ diye kendine başlık bulmuş olsa da kasıt biz büyüklerdir. Tabii ki çocuklarında belli ölçülerde faydalanacağı bir kitap olması ayrı bir yana... Özellikle yetişkin sınıfındaki bizlerin ciddiyetle okunup, ders çıkarması gerektiğini kitap bas bas bağırıp, haykırıyor. Son söz olarak kitap içerisine başka bir romanından iliştirilmiş kurgu içerikli bir mektup, okuyana ziyadesi ile 'Hababam Sınıfı'nı hatırlatıp duruyor...
  • Sana yazmaktan değil, senin için yazmaktan korkarım. Başka bir ifadeyle, senin için yazmakla sana ve edebiyata en büyük kötülüğü edeceğimden korkarım.
    Hasan Ali Toptaş
    Sayfa 8 - Everest Yayınları
  • Tuğba
    Tuğba Körler İçin Mektup - Sağırlar ve Dilsizler Üzerine Mektup'u inceledi.
    132 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Aydınlanma dönemi Fransız yazar ve düşünürlerinden Denis Diderot’un fikirlerinden oluşan, 1749 yılında yayınlamış bir eser. Bu kitapta din hakkında belirttiği görüşleri yüzünden tutuklanarak üç ay hapsedilmiş. Yazar ve yayınevi adı taşımaksızın yayınlamış olduğu mektubun kendisi tarafından kaleme alındığını inkar etmiş, yayıncıların araya girmesiyle özgürlüğüne kavuşmuş.

    "Körler Üzerine Mektup" konusu itibariyle bilgi edinmede duyuların rolünü ele aldığı için okuyana sorgulama yönünden katkı sağlıyor. Gözleri görmeyenlerin hayata bakış açılarına ve başarılarına güzel örnekler verirken; görme duyusuna sahip olanların inkar edilemez güçlerine rağmen çok daha kör ve yeteneksiz olduğuna dikkat çekiyor. Bu anlamda ikinci bölüme göre daha akıcı ve ilgi çekici olduğunu söyleyebilirim.

    “Sağır ve Dilsizler Üzerine Mektup'' ise birinci bölümden farklı olarak, sağır ve dilsizlerle ilgili değil. Bu bölümde yazar dilin yapısı ve işlevi hakkında karşılaştırmalı bilgiler veriyor. Bu bölümün daha zorlayıcı olduğunu söyleyebilirim.

    Kitap, hacmine rağmen yoğun ve üzerinde düşünmeyi gerektiren felsefi fikirler barındırıyor. Bu sebeple bir çırpıda bitirmek çok da mümkün olmuyor. Farklı beklentilerle okumaya başladığımdan benim için zor ve uzun bir okuma süreci oldu. Felsefi bir okumaya hazır bilinçle okunması faydalı olacaktır.
  • 168 syf.
    ·2 günde·7/10
    Adorno'yu kültür endüstrisi, Frankfurt okulu gibi kavramlar aracılığıyla duydum. Geçtiğimiz yüzyılın en etkili filozoflarından biridir. Walter Benjamin ise şimdilik okuma listemde bulunuyor, nereden başlayacağımı bilmiyordum o yüzden Adorno'nun (sıkı dostu olan) W.B. hakkında yazdığı bu kitabı edindim... Eğer 20. yüzyıl felsefesine ilgi duyuyorsanız bu monografiyi kaçırmamalısınız.

    Ben sıkı bir caz hayranıyım. Miles Davis'ler ve Thelonious Monk'larla büyüdüm. Adorno, kendisi aynı zamanda bir müzik eleştirmeni olduğu için dönemin 'popüler' akımı caz üzerine söylediği küçümseyici sözleri anlamakta güçlük çekmişimdir. Jean-Paul Sartre, Miles Davis'in “Bitches Brew” albümü için 20. yüzyılı en iyi anlatan sanat eseri olduğunu söylüyor. Filozofların birçok alanda tezat görüşlerinin olması beni düşündürmüyor değil.

    Adorno denilince akla ilk "kültür endüstrisi" gelir. Bu kavramı duyduğumda "popüler kültür, yabancılaşma, tüketim toplumu, kitle kültürü, yalnızlık" gibi konular kafamda canlanıyor. Simülasyon teorisiyle Matrix filmine ilham kaynağı olan Jean Baudrillard da bu konular üzerine epey kafa yormuş bir filozoftur, Adorno'ya nazaran anlaşılması daha kolay bir dili vardır, eğer bu konulara ilginiz varsa mutlaka okumalısınız.

    Adorno'ya göre kültür bir "endüstri", insanlar ise kültürün öznesi değil nesnesidir. 1947 yılında “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı kitapta Adorno ve dostu Max Horkheimer kültür endüstrisinin insanları Hollywood filmleriyle, televizyondaki soap operalarla, radyodaki yayınlarla aptallaştırdığını savunmuştur. Kültür endüstrisi gerçekte "kötü" bir yer olan dünyayı(Adorno'nun ve Frankfurt okulunun temelinde dünyanın "kötü" olduğu düşüncesi yatar) toz pembe gösterir. Kültür endüstrisinin sahte 'hazlar'ı insanların gerçek hayattaki durumlarını düşünmelerini, onları değiştirmek için adım atması önünde bir engeldir. Adorno'ya göre dünya kötülüğün hakim olduğu bir yerdir ve “sanat” bu gerçeği anlatmak zorundadır.

    Şimdiye kadar kitaplarını tavsiye ettiğim hemen herkes Adorno'yu yarıda bıraktığını söyledi. Dili Hegel'de olduğu gibi ağırdır ve anlaşılması biraz güçtür. Bu durum Adorno'nun kitaplarını okumamda bir engel oluşturmadı. “Negatif Diyalektik” ve “Minima Moralia” gibi kült eserleriyle kıyasladığımızda Adorno'nun en kısa sürede okuduğum kitabı oldu.

    Gelelim Walter Benjamin'e... Bu kitabı okuyana kadar kendisi hakkında(erken yaşta intihar ettiği) dışında bir fikrim yoktu, kendisi 20. yüzyılın 'en önemli' kültür eleştirmenlerinden biri olarak kabul görüyor. Sinemada Andre Bazin neyse bu kulvarda da Benjamin öyle denebilir. Kitaptan kendisi hakkında öğrendiğim bazı bilgiler var, onları alıntılayacağım:

    - Çok büyük bir mektup yazarı olduğu,
    - Felsefe onun için büyük ölçüde yorum ve eleştiriden oluşmakta,
    - “Benjamin, kusursuz aşırı zarif ve kibar bir insandı: bu mektuplarıyla da belgelenmiştir. Bu açıdan ünlü tiyatro yazarı Bertolt Brecht'e benzer.” (ikisi de sıkı dostturlar)
    - “Mitin uzlaşması” felsefesinin ana konusudur,
    -”Benjamin'in felsefesinde ortaya çıkacak şeyi bilerek arayan ister istemez hayal kırıklığına uğrar Benjamin'in felsefesi sadece felsefesini enine boyuna düşünerek onun neleri kapsadığını kendi başına keşfeden kişiyi tatmin eder.”
    - Benjamin “iletişimsiz olanın iletişimini” kurmayı düşünüyordu,
    -Adorno'nun deyişiyle: “Benjamin kendisini tanıdığım dönemde 'ün' olarak nitelenen şeye sahip değildi”

    Sonuç: Bu kitap gençlik yıllarında Walter Benjamin'den oldukça etkilenen Adorno tarafından kaleme alınmıştır. Adorno, onu tanımlarken bir masal kahramanı gibi ifadeler kullanıyor. Dahilerin yaşam öykülerini okumayı severim. Kitapta sıklıkla 'pasajlar' adlı eserinin bir başyapıt olduğu vurgulanıyor. En kısa sürede Benjamin'nin bu kitabını okumayı düşünüyorum.