• Olan olmuştur olacak olan da olmuştur..

    ..saat kurarak güne başlayanların hikayeleri…

    Çaresiz insanlar son bir umut olarak son bir kurtulma arzusuyla toprağın altına girer gibi, karanlıkta bir okyanusun sularına dalar gibi gözlerini kapatırlar. Gözlerini kapamak çocukluktan kalma ilkel bir savunma silahıdır; hiçbir sorunu çözmez, sadece sen görmeden olup biter her şey, bu da iyi bir şeydir.

    Kendi evinde yabancılık hissetmek artık iflah olmamak demektir; bu keskin bir düşüşün bir işaretidir, herhangi bir müdahalenin, yardımın sonuçsuz kalacağının da. Bir an bile olsa, ‘’burası neresi, hangi oda nerede, ben neredeyim? ‘’ şaşkınlığına düşmek yüksek düzeyli bir tehlike işareti olarak kabul edilmelidir.

    Kapıya doğru yürürken içimden geçen onca makul sebeple teselli ararken hiçbirinin doğru olmadığını içimin en derinlerinden biliyordum. Kötülüğün ayak seslerini metafizik gerilimini, kalp çarpıntısını fark edebiliyorum. Bazı insanlara bahşedilmiş bir mucize bu. Kötülüğün ayak seslerini tanımak. Mucize değil de buna lanet diyebiliriz; kötülüğün kalp çarpıntısını bile fark edebildiğin halde ortaya çıkmasına engel olamamak mucize değil olsa olsa lanettir.

    Yürüdüğün yolun ışıklandırılmış olması, gideceğin yolun aydınlık olması anlamına gelmez.

    Hakikatin bir kere yara açtığı adama bundan sonra ne tabipler ne de mal mülk dünya çare olur.

    Giden bir kadının bir adamın kalbinden götürdüğünü bütün dünya bir araya gelse yerine koyamaz.

    Tek bir hakkım olacaksa kaybolarak var olmanın sırrını bulabilmiş olmayı dilerdim. O sırrı bulduktan sonra dilimi kesip kimselere söylememeyi, parmaklarımı bir bir kesip hiçbir yerlere yazmamayı gözlerimi oyup buna dair hiçbir imada bulunmamayı isterdim. Kaybolarak var olmayı.

    Ben bu şehri susarak yaşama bilgeliğine eriştim. Bu şehri susarak yaşayan mutsuz azınlığa dahil olmaktan hiç gocumuyorum. Gece ateşler içinde, kimsesizlikten kıvranırken kelimeler döküldü.

    Etrafımdaki herkes yalnızlığımı haksızlığıma delil olarak gösteriyor; oysa yalnızlığım yürüdüğüm yolun zorluğundan kaynaklanıyor.

    Sokakta ille de bir şey olur. Biz, bir şeylerin ansızın olabildiği yere sokak diyoruz çünkü. Beklenmedik umutların olduğu kadar, büyük acıların da mekanıdır sokak. İnsanların pek çoğu sokakta ölür, kaybolur ya da umudu bulur. Sokakta yürümek, derdini iyi anlatanlar için dermandır. Sokak bir masala başlamaktır; öykü en sıkıcı tekdüze haliyle akarken birazdan çok geçmeden bir şeyler olacağının ilk belirtisidir sokakta yürümek.

    İnsanın en iyi gizleme yolu, gözlemek istediği şeyin çok yakınında gezinmesi ve kalabalık cümleler kurmasıdır.

    İçinde bir yerde, çok derinde bir yerde, kimsenin sapından tutup çıkaramayacağı bir yerde eski, paslanmış bir bıçak saplı duruyor. Kimsenin eli yetişmediği gibi kendisi de çıkaramıyor. Birileri denemeli bıçağı oradan çıkarmayı. Bazen benim çıkarmamı isteyecek gibi oluyor fakat vazgeçiyor. Biri o bıçağı oradan çıkaracak olursa belki de kan kaybından ölecek.

    İnsan kendi ile yaşar, kendi yerine ölür oğlum. Yüzünü kalbine dön. Yalancı bir peygambere inanmaktan daha kötüsü bir peygambere yalandan inanmaktadır.

    Gerçekliğimiz hepimiz için bir saygınlığı bir hatırı var, bunca zaman kabullenmesi güç meselelere ben de buna hürmeten razı geldim. Ama gerçeklik aklımla oynayacak kadar beni hafife alacaksa bu kadarı nefsime ağır gelir.

    Gece her şeyin üzerini örter, diye düşünür insan. Oysa, gecenin örttüğünden çok hatırlattıkları vardır. Hatırlatırken sarstıkları, sarsarken suskunlaştırdıkları, suskunlaşırken acıttıkları.

    Bir kadının kıyısında uyuyorum, bir uçurum kıyısında uyuyorum..

    Anne bir kere öldü mü artık bütün zaman dilimleri, olaylar onun ölümüyle tarif ediliyor; annem öldükten bir yıl sonra, annem ölmeden iki ay önce, annemin öldüğü yıl. İnsanın aklında bir tek o kalıyor, sonrası gereksiz teferruat. Anlatmak istediğin her şey aslında annemin ölümünü söylemek için bir sebebe dönüşüyor. Sadece onu söylemek istiyorsun ama söze bir yerden başlamak lazım.

    Derdi olanın cümlesini tamamlamaya nefesi yetmez.

    Bir anneye nasıl ağlaması gerektiğini insan ancak annesi ölünce öğrenebiliyor. Başka bir ağlamaya benzemiyor çünkü. Öğrenilmiş tecrübe edilmiş bir gözyaşı değil bu. Sadece anneye özgü bir ağlama biçimi. Anneye veda etme biçimi.

    İnsanın annesi ölünce, o güne kadar kapandığını sandığı bütün yaraları yeniden açılıyor, kanamaya başlıyor. Bağışıklık sisteminin çökmesi gibi bir şey; artık bütün hastalıklara açık hale geliyorsun. Her şey öldürücü olabiliyor kalbin için. Seni hayatın zehirli yüzlerine karşı korunaklı kılan bütün dirençlerini yitiriveriyorsun. Öyle bir şey…

    O an ölseydim dünyayı güzel bir yer olarak hatırlayacaktım. O an ölseydim dünya güzel bir yer olacaktı, ben de mutlu bir insan.

    “sen susalı üç hafta oldu ve bazen karıştırıyorum hangimizin öldüğünü. önce senin öldüğünü sandım. çok üzüldüm biraz zaman geçince fark ettim ki ölen benmişim ama farkında değilmişim. seni arayınca anladım gerçeği çünkü ben her daim bir yaranın sızısıyla sana koşuyorum, kanar kanamaz elimle bastırıp sana koşuyorum, yaramı sar beni öp mırıltıyla dua oku diye sana koşuyorum. üç haftadır sana yetişmeye çalışırken kaç kere öldüğümü sayamadım. insan böyle zamanlarda anlıyor ölümden önce bir hayatın olmadığını. ayrılığın olduğu yerde hayat da olmaz. bütün kuşkularım bitti sen susunca, ölümden önce bir hayat yok. bir tarifi olmalı diye düşünebilir insan ama yok. senin olmadığın bir hayatın tarifi yok senin olmadığın anın tek izahı geçmeyen bir ağrı o derece kaplıyor ki insanın her yanını nerenin ağrıdığını bile ayırt edemeyecek hale geliyorsun. sadece ağrı var. hayatım ağrıyor yani anne çok anlaşılır olmadığının farkındayım ama ancak böyle söyleyebilirim hayatım ağrıyor eksiklik diyesim geliyor bazen ama eksiklik deyince sanki bir şeyler varmış da bir şeyler yokmuş gibi oluyor. hayır öyle değil eksiklik değil bunun adı boşluk hiçlik karanlık havasızlık suskunluk gibi ama eksiklik değil hani bizim evin balkonuna eski evin balkonunu kastediyorum balkona bir kumru dişi bir kumru yuva yapmıştı sen çok mutlu olmuştun hatırlıyor musun. sonra o kumrunun iki tane yavrusu olmuştu sen daha da mutlu olmuştun. o kumruların yavruları dünyamıza yeni nazil olmuş ayetler gibi umut olmuştu neden anlayamıyordum ben neden bir kumrunun yuvası ve yavruları senin için böylesine büyük bir umut ve huzur kaynağı olmuştu bilmiyorum işte. o kumru yavruları olduktan sonra bir süre ortadan kaybolmuştu sen nasıl kötü oldun hatırlıyorum sen de hatırlıyor musun telaştan yüzün solmuştu bu yavrular ne olacak diye nasıl da üzülmüştün sonra anne. kumru geldi de yüzün gülmeye başladı belki de çok uzun zaman geçmemişti aradan ama yine de korkmuştun üzülmüştün anne gelince nasıl da rahatladın. ben de seni öyle görünce mutlu oldum. bunları neden anlatıyorum biliyor musun o yavru kuş gibiyim şimdi sen susunca o yavru kuş kadar korunmasız çaresiz yalnız kaldım ben bu dünyada bir balkon duvarının üzerindeki yuvasında nasıl yalnız kaldıysa yavru kuşlar öyle insan alışır diye teselli bulmaya çalışıyor birileri öyle söylüyor ama doğru değil. doğru olan bir şey var ki insan birden büyüyor beni görsen sen sustuktan bir gün sonra çok büyüdüm ama aklım kalbim ruhum yetişemedi bu büyümeye içim bomboş dokunsalar kırılacağım bir zayıf dal gibiyim dokunsalar paramparça olacağım. korkumdan kaçıyorum senden sonra boğazımdan tek bir lokma geçmedi yani bir şeyler yedim onu kastetmiyorum ama ekmek gibi değildi su gibi değildi susuzluğum geçmiyor mesela nasıl bir şeyse bu geçmiyor üşümem de geçmiyor bir türlü sen dikkat et üşüme dediğinde geçen üşümem şimdi geçmiyor bir garip susuzluk hali bir garip üşüme hali yakama yapışmış düşmüyor. bir anda sıradanlaştım zaten hepimiz sıradan insanlarız diyeceksin biliyorum tabii ki öyle ama birbirimize değer katıyoruz ya onu söylemek istiyorum. Birbirimizi sevince çok sevince ölesiyle sevince öyle demek istemedim çok çok sevince birden daha özel daha kıymetli insanlar oluyoruz ya onu kastediyorum. sen susunca hiçbir kelime beni boğulmak üzere olduğum bu derin hayattan çekip kurtarmaya yetmiyor sen öyle bir ada gibi dört yanı sularla çevrili ama korunaklı bir ada gibi beni bu allahsız karmaşadan çekip çıkarıyordun o lafı kullanma diyeceksin biliyorum çok kızdığını biliyorum özür dilerim bir daha söylemem ama ancak böyle anlatabilirim gibi geldi yoksa haşa allah yoksa ne var bu ellerimizle yolumuzu bulmaya çalıştığımız tedirgin edici karanlıkta kim tutar korkudan buz kesmiş ellerimizi. bir şey diyeceğim sana bu aralar şarkı filan dinlemiyorum ödüm kopuyor içinde anne geçecek diye bir şiirde öyküde bir filmde anne geçecek diye ödüm kopuyor dinlemiyorum okumuyorum izlemiyorum biri anne diyecek diye çocuklardan bile uzak duruyorum sanki bu dünyada anne lafını duyar duymaz geberinceye kadar ağlayacak gibiyim. peki şimdi ağlıyor musun diye sorma ağlamıyorum yazı bitince ağlayacağım gözlerimden yaş retina gözbebeği şu bu ne varsa akana kadar ağlayacağım en son gözümden ruhum akacak ve susacağım insanın gözünden ruhu akarsa susar belki insanın ruhu gözünden akınca hiçliğe erişir ve artık hiçbir ağrı yara sızı acıtmaz olur. Hiçlik sayesinde insan bir çeşit özgürleşme yaşamaya başlar hiçliğin özgürlüğü bunu istiyorum fakat kendimi tutuyorum bir yandan da özgürleşmekten korkuyorum hiçlikten senin suskunluğunla buna erişmek duygusunu kabullenemiyorum dönüp dönüp kendime aynı soruyu soruyorum. peki ben şimdi ne yapacağım ben sen sustuktan sonra ne yapacağım bu soruyu sorar sormaz ne kadar acınacak bir halde olduğumu düşünüp kendi kendime üzülüyorum. tuhaf değil mi kendine acımak yani insanın annesi susunca kendine acımayı öğrenebilmesi gerekiyor yemek yapmayı öğrenme zorunluluğu gibi aslında başka yerlerden gidip bir şeyler yemek mümkün ama gidip de birilerinden sana acımasını nasıl isteyebilirsin satın alınabilir bir şey de değil ki bu. öğrenmem gereken en zorlu şey galiba kendine acımayı öğrenmek bu ağır bir zorunluluk insanın hayatında kendisine acıyabileceğinden hiç kuşku duymayacağı biri olmalı zira kendime acımayı öğrenmem gerekiyor yoksa bütün kan içime sızacak ve kıpkırmızı çıkacak çektirdiğim röntgenler renksiz de olsa kıpkırmızı çıkacak işte böyle daha bir sürü şey aklıma üşüşüyor. hepsini anlatamıyorum bir yandan saçma gelecek bir yandan da seni üzmek istemiyorum son bir şey isteyeceğim senden eğer mümkünse bunu çok istiyorum hem de. ölünce senin yanına gömülmeyi istiyorum bunu neden benden istiyorsun diyeceksin tabii ki bu kısmı değil önemli olan senin yanına gömülmeyi istiyorum ve mezardan korkuyorum aslında soğuk geliyor benim için ısıtır mısın diye geçti içimden buz gibi bir kış gecesinde bir çocuğun yatağını ısıtır gibi mezarımı ısıtır mısın anne?”

    “Yazıda gramer, dilbilgisi filan neredeyse yok. Biraz zor oluyor okuması.”
    “Annenin ölümünün dilbilgisi grameri olmuyor ki Eda. İnsanın annesinin ölümü zaten hayatın anlatım bozukluğu.”

    Geçmişten söz etmek, bende kaybolma hissi uyandırıyor. Bir daha asla yolunu bulamama endişesiyle dolu kaybolma hissi.

    Her şey üstüme üstüme geliyor, nefes alamıyorum, pencere olduğunu sandığım yerlere doğru koşuyorum, duvardan başka hiçbir şey yok. Bir kabus bu. Her seferinde kaldığı yerden devam eden bir kabus.

    Geçmişi anlatmak her seferinde yolumu kaybettiriyor ve sonunda beni getirip aynı karanlık, rutubetli, boyası dökülmüş, küf kokan odanın ortasında yapayalnız bırakıyor.

    İhtimaller arasında en kötüsünü seçmek gibi maharetlerim var.

    İnsanın çaresizliği ne kadar büyükse, kendisini teselli edebilecek en saçma hayallere inanma ihtiyacı da o kadar büyüktür.

    Gitmek daha iyidir, ama bana sorarsan sakın gitme, nasılsa tekrar geri gelirim diye gider insan, ama sonra dönebileceğin bir yer kalmaz. Bırak dönebileceğin yeri, üzerinde yürüyebileceğin bir yol da kalmaz. Gidip de dönen yok mudur? Var elbette, bazılarının gitmesi de elzemdir.Ama seninki böyle değil. Gitme.

    Konuşmak için değil, sadece şu sözü söylemek için ağzım var; günah işledim ya Rab, günah işledim, bana merhamet et, beni bağışla.

    Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da.Dışarıdan gelen hiçbir gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız sessizliğini bozmaya yetmiyor, annem benim için mutfaktan gelen tabak çanak sesleridir; mutfaktaki su sesi, pencereyi açma sesi, namaz kılarken duyulan fısıltı sesidir, ev sesleri annemdir, annem biraz da ev sesleridir, bir anda mutfak kapısından kafamı içeri uzatsam annemi göreceğimi sandım, annem mutfak tezgahının başında arkaya dönüp yüzüme bakıp sevgiyle gülümseyecek sandım.

    Bazı anlar uzun sürer; arkasından kötü şeyler olacağını düşündüğümüz anlar özellikle. O anın içinde geçmişinizdeki bütün acı kötü, sarsıcı deneyimlerin izleri ardı ardına sıralanır, zamanı uzatan insanın geçmiş acılarının toplamını bir duygu olarak o an diliminde yaşamasıdır.

    Bir kere aklından geçsem bir daha yalnızlık nedir bilmez kalbim.

    Bir kadını tanımaya başlamanın ilk adımlarından biri o kadına ne zaman yaklaşmaman gerektiğini bilmendir.

    O’nun yüzü dışında her şey yok olacaktır.

    Sonradan pişman olacağımı bile bile bir meselenin içine dahil olmak, geçmişte başımı bin türlü belaya soktu. Bu belaların sürpriz olduğunu söyleyemem; neredeyse tamamı bağıra çağıra göstere göstere ayan beyan üzerime geldi. Asla yapmamam gereken kesinlikle uzak durmak gereken tek bir şey oluyordu ve ben onu yapıyordum.

    Kendimi yavaş yavaş öldürmeyi hak edecek ne yaptım diye soruyorum bazı zamanlar.

    Masumiyetime ikna olmayı çok istedim.

    İnsana dair bütün meselelerin karanlıkla aydınlık arasında salınıp durduğunu, insan doğasının öngörülemez bir biçimde bu aydınlık veya karanlıklar içinde büyük, akıl almaz mesafeler alabileceğini kendime hatırlatıp masumiyet aradım. Her seferinde sözler verdim; gayet anlaşılabilir, makul ölçüde tutulabilir, sabretmem neticesinde kendimi daha iyi hissetmeme yardımcı olacak sözler.

    Gözümü bürüyen karanlık yaşadığım her anı yutabilecek büyük bir karanlık olarak her geçen gün büyüdü, her şeyi karanlığın içinden görmeye başladım ve sonunda karanlığın kendisi oldum.

    Bir kötülüğün içine düştüğümde düştüğümde değil bile isteye adım attığımda tanıdığım en temiz saf masum yüzler aklıma üşüşüyor ve o an oturup ağlayasım geliyor. Gerçekten ağlamak ama. İçimi çeke çeke hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Onların temiz yüzleri gözümün önüne geldikçe pişmanlığım artıyor ve daha iyi bir insan olmak için tekrar kendime sözler veriyorum. Bu sözü de tutamıyorum.

    Kulun kendisiyle böyle kavga etmesi Allah’ın hoşuna gider, sürekli pişmanlık ve tevbe hali…

    Acılı bir kadının yüzünü okumaya kalkarsan ateşe dokunmayı bir uçurumdan yuvarlanmayı çoşkulu bir nehirde boğulmayı göze almışsın demektir.

    Kainatta her mesafe ölçülebiliyor ama birbirine uzak iki hayatın arasındaki mesafeyi ölçmenin imkanı yok.

    Çaresizlikten yapılan şeylerin masumiyetini sorgulamanın anlamı yok. Dünyanın en alçak şeylerinden birini yapsanız da çaresizliğin doğurduğu masumiyet bir iç sızısı olarak alttan da merhameti çağırır.

    Öldürmeye çalıştığım bir benliğim vardı ve bütün kişisel geçmişimi tekrar düşünmek zorunda kalacağımı bilmiyordum. Epeyce gerilere doğru gitmek zorunda kaldım; ellerimle tek tek boğduğum hatıralarıma. Talan edilmiş bir şehirde yürümek gibiydi. Bir tabuta girmek gibiydi. Bir mezar toprağını eşelemek gibi. Ölü bedenimi kurcalıyordum. Sıra annemin ölümüne gelince orada durdum. Orada her şey duruyor; zaman yol inanç fikir her şey.

    İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir.

    ben seni bir kerecik görsem, yalnızca bir kerecik daha, seni görsem. anne. kafesinde deli gibi kanat çırpmaktan kanatları kan revan içinde kalmış bir kuş gibiyim. kendi tırnaklarıyla yüzünü paramparça eden bebekler gibi çaresiz, kimsesiz. evin yolunu kaybettim, evimizin yolunu, çocukluğumun, pencere önündeki çicek kokularının yolunu, bir türlü bulamıyorum. sokaklar birbirine benziyor, evler birbirine benziyor ve hiçbirini hatırlamıyorum. nerede olduğumu da. anne elimden tut. anne beni buradan al, götür; uzaklara, rüyalarında gördüğün yerlere götür,kendi çocukluğuna, senin beşiğine saklanalım, dedemin Mushaf muhafazasına saklanalım.

    anne ben âşık oldum, aşık oldum, aşktan oldum. bir parça nefes alabilseydim eğer vazgeçerdim. hiç olmamış gibi. şimdi geç kaldım. çok geç. dokundum, yandım, dokunanı yaktım, sen elini çekme üzerimden. aldığım her nefes içimi çürütüyor. bir de ilaçlar. artık çok ilaç içiyorum, çok, kızma. içine bir ateş parçası düşmüş sünger gibi için için yanıyorum, kül oluyorum.senin yüzüne bakmaya, senin toprağına bakmaya çok utanıyorum, bağışla. birinin peşinden gidiyorum ben, hiç durmuyor; durup arkasına dönüp göz ucuyla da olsun bir kez bakmıyor. artık nereye gideceğimi bilmiyorum anne. yol bitti, iz bitti, şarkı bitti, ilkbahar bitti, sayfalar bitti, şehit bitti, merhamet bitti. her şey bitti ve o yürümeye devam ediyor. arkasında ben. yoruldum. elleri titreyen bir cerrah, gözleri kör olmuşbir türbedar, felçli bir duvar ustası. burada, bu mezarlıkta, senin yanında yörende yatanlardan daha cansız, daha ölü. yoruldum. geri dönebilmek için küçük bir işaret beklerken sürekli, şimdi dönüşsüz kaldım. evsiz. muhtaç.

    Artık kimseler inanmayacak bir zamanlar bir kalbim olduğuna. Kimseler inanmayacak bir zamanlar bir yaranın hatırına gözlerimden kan akarcasına şahdamarım çatlayacakmışçasına sustuğuma. Bir ismim olduğuna. Yaşadığıma. Kimse inanmayacak, inanmasınlar olsun. Ben de inanmıyorum. Onlara onların inandıklarına kendime.

    Gerçek bende nefes darlığı yapıyor.

    Bir kadını sevmeye başladığınızda dünya gitgide tenhalaşıyor. Başka hayatların izleri tek tek silinmeye başlıyor; başkalarının sesleri, başkalarının ayak izleri, başkalarının hatıraları. Sonra sizden ve o kadından başkası kalmıyor. Öncesinde de hiç kimse yaşamamış gibi. Boşluktan doğmuş gibi. Sonra siz de yok oluyorsunuz ve sadece o kadın kalıyor. Aşk bir kadının bu dünyadaki yalnızlığıdır ona aşık olan adamın her şeyi ve nihayetinde kendisini, kadının varlığında yok etmesidir.Ben henüz yok olmamıştım .Şimdilik.

    Bilen söylemez söyleyen bilmez.

    Bir şey unutmuşum gibi geliyor, gidenlere hep öyle gelir; bir şey unutmuşlar gibi. Oysa zaten bir şey unutmak için gider insan, giderken bir şey unutmak sorun değil; insan çok daha büyük bir şeyi unutmak için gider. Geride kalanların ne anlamı olabilir mi?

    Önce düşünüp sonra karar vermek yerine, önce karar verip sonra düşünmek alışkanlığımdan kurtulamıyorum.

    İstanbul sadece fotoğraflarda yoksulların arkasında durur.

    Yaşamak insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir, bazılarından biraz daha uzun süre kaçabiliyoruz ama er ya da geç yakalanıyoruz, yaşlanmak artık kaçma teşebbüsünde bulunamayacak kadar yorulmak demektir.

    Yol insanın araf duygusunu en çok hissettiği yer sanırım; bir yerden bir yere giderken aslında hiçbir yerde olamamak halini yaşıyorum, iki mekan arasındaki hiçlik. İki hal arasındaki yokluk. İki menzil arasındaki zaman boşluğu..

    Bir adamın gidişiyle başlayan hiçbir hikaye geri dönüşle sona ermiyor. Gerçekten gidebilmek böyle olsa gerek.

    Ben de öyle düşünmüştüm, bir önceki gün geldi sonra aklıma. Eda’nın sarılma anı. Gülümsedim. İyi tarafından bakalım. Mutlu bir adamım ben.
  • “Belki bana neden çağırıldığımı söyleyebilirsin,” deme cüretini gösterdi Zak, sesinde alaycı bir tonlamayla. “Uykuma geri dönmeyi yeğlerdim. Hun’ett Evi’ne yorgun bir silah ustası avantajını vermemeliyiz.”

    “Drizzt gitti,” diye gürledi Malice.

    Bu haber üzerine, Zak kendini paçavra gibi hissetti. Doğruldu ve yüzündeki alaycı gülümseme kayboldu.

    “Emirlerime rağmen evi terketti,” diye sürdürdü Malice.

    Zak görülür şekilde rahatlamıştı. Malice Drizzt’in gittiğini söylediğinde, Zak’ın ilk aklına gelen, Malice ve onun sapık işbirlikçilerinin Drizzt’i kovdukları ya da öldürdükleri olmuştu.

    “Ele avuca sığmaz bir çocuk,” dedi Zak. “Mutlaka yakında dönecektir.”

    “Ele avuca sığmaz,” diye tekrarladı Malice, ancak ses tonu bu tanımlamayı olumlu bir ışık altında göstermemişti.

    “Dönecektir,” dedi Zak yeniden. “Böyle paniğe, böyle aşırı önlemlere gerek yok.” Sertçe Briza’ya baktı, ancak Saygıdeğer Malice’in onu huzuruna, Drizzt’in ayrılışını söylemekten daha fazlası için çağırdığını iyi biliyordu.

    “İkinci Oğul Saygıdeğer Ana’ya itaatsizlik etti,” dedi Briza hırlar gibi. Bunu daha önceden prova ettiği belliydi.

    “Ele avuca sığmıyor,” dedi Zak bir kez daha, kıkırdamamaya çalışarak. “Ufak bir münasebetsizlik.”

    “Bu münasebetsizlikleri sık sık yapıyor,” diye yorum yaptı Malice. “Tıpkı Do’Urden Evi’nin bir başka ele avuca sığmaz erkeği gibi.

    Zak yeniden ayağa kalkıp selamladı ve bu sözleri bir iltifat olarak kabul etti. Malice onu cezalandırmak istiyorsa, çoktan cezasına karar vermiş olmalıydı. Şimdiki tavırlarının, bu yargılamada-eğer bu bir yargılama ise-küçük bir etkisi olurdu.

    “Çocuk Örümcek Kraliçe’yi hoşnutsuz kıldı!” diye gürledi Malice, açıkça öfkelenmiş ve Zak’ın alaycılığından bıkmış halde. “Sen bile bunu yapacak kadar budala değildin!”

    Zak’ın yüzünden karanlık bir bulut geçti. Bu toplantı gerçekten de ciddiydi, Drizzt’in yaşamı tehlikede olabilirdi.

    “Ama sen onun suçunu biliyorsun,” diye sürdürdü Malice, yeniden arkasına yaslanarak. Zak’ın endişelenmesine ve savunmaya geçmesine neden olmak hoşuna gidiyordu. Zak’ın zayıf noktasını bulmuştu. Şimdi alaya alma sırası onundu.

    “Evi terk etmek mi?” diye karşı çıktı Zak. “Küçük bir düşünce hatası. Lloth böyle önemsiz bir konuya aldırış etmez.”

    “Cahil numarası yapma, Zaknafein. Elf çocuğunun yaşadığını biliyorsun!”

    Zak soluksuz kaldı. Malice biliyordu! Hepsine lanet olsun, Lloth biliyordu!

    “Savaşa girmek üzereyiz,” diye sürdürdü Malice, sakince, “Lloth’un gözünden düştük ve bu durumu düzeltmeliyiz.”

    Doğrudan Zak’a baktı. “Yöntemlerimizin farkındasın ve bunu yapmamız gerektiğini biliyorsun.”

    Kapana kısılan Zak başını salladı. Şu anda karşı çıkmak için yapacağı her şey, işleri daha da kötüleştirirdi-eğer Drizzt için daha kötüsü varsa.

    “İkinci oğul cezalandırılmalı,” dedi Briza.

    Bir başka çalışılmış söz, diye düşündü Zak. Briza’yla Malice’in, bu karşılaşmanın provasını kaç kez yaptıklarını merak etti.

    “O halde, onu ben mi cezalandıracağım?” diye sordu Zak. “Çocuğu kırbaçlamayacağım; bu benim işim değil.”

    “Ona verilecek ceza seni ilgilendirmez,” dedi Malice.

    “O halde neden uykumu berbat ettiniz?” diye sordu Zak, kendisininkinden çok Drizzt’in hatırı için, kendini Drizzt’in içinde bulunduğu açmazdan sıyırmaya çalışarak.

    “Bilmek isteyeceğini düşündüm,” diye yanıtladı Malice. “Bugün, idman salonunda, sen ve Drizzt birbirinize çok yakındınız. Baba ve oğul."

    Görmüştü! Malice ve muhtemelen şu sefil Briza, tüm olanları izlemişlerdi! Drizzt’in açmazında istemeyerek bir rol oynadığını anlayınca, Zak’ın başı önüne düştü.

    “Bir elf çocuğu yaşıyor,” diye söze başladı Malice yavaşça ve her bir sözcüğü vurgulu bir şekilde yuvarlayarak, “ve genç drow ölmeli.”

    “Hayır!” Söz Zak’ın ağzından, o daha konuştuğunu fark edemeden çıkmıştı. Bir kaçış yolu bulmaya çalıştı. “Drizzt gençti. Anlayamadı...”

    “Ne yaptığını tamamen biliyordu!” diye haykırdı Malice ona. “Yaptıklarından pişmanlık duymuyor! Sana öyle benziyor ki, Zaknafein! Hem de çok fazla.”

    “O halde, öğrenebilir,” diye mantık yürüttü Zak. “Sana yük olmadım, Mali-Saygıdeğer Malice. Varlığımdan kazanç sağladın. Drizzt benden daha az yetenekli değil; bizim için değerli olabilir.”

    “Bizim için tehlikeli,” diye düzeltti Saygıdeğer Malice. “Sen ve o, bir arada? Bu düşünce hoşuma gitmiyor.”

    “Ölümü Hun’ett Evi’nin işine yarar,” diye uyardı Zak, saygıdeğer ananın niyetini alt etmek için bulabildiği herşeye sarılarak.“

    Örümcek Kraliçe onun ölümünü istiyor,” diye yantıladı Malice, sertçe. “Eğer Daermon N’a’shezbaernon’un Hun’ett Evi ile çatışmasında bir umudu olacaksa, Lloth memnun edilmeli.”

    “Sana yalvarıyorum, çocuğu öldürme.”

    “Şefkat mi?” dedi Malice eğlenerek. “Bir drow savaşçısına yakışmıyor, Zaknafein. Savaşma arzunu mu yitirdin?”

    “Ben yaşlıyım, Malice.”

    “Saygıdeğer Malice!” diye karşı çıktı Briza, ama Zak ona öylesine soğuk bir bakış fırlattı ki, yılan kırbacını kullanma fırsatını bulamadan aşağı indirdi.

    “Drizzt öldürülürse, yine yaşlı olacağım.”

    “Bunu da istemiyorum,” diye onayladı Malice, ama Zak onun yalanını anladı. Örümcek Kraliçe’nin memnuniyetini kazanmanın ötesinde, ne Drizzt’i, ne de başka bir şeyi umursuyordu.

    “Ancak, başka seçenek göremiyorum. Drizzt Lloth’u öfkelendirdi ve savaş başlamadan önce Örümcek Kraliçe tatmin edilmeli.

    ”Zak anlamaya başlamıştı. Bu toplantının Drizzt’le hiç ilgisi yoktu. “Çocuğun yerine beni al,” dedi.

    Malice’in belli belirsiz sırıtışı yapmacık hayretini gizleyemiyordu. “Senin de zaten itiraf ettiğin gibi, değerin küçümsenemez. Seni ona kurban etmek Örümcek Kraliçe’yi yatıştıracaktır, ancak sen gidince Do’Urden Evi’ndeki boşluk ne olacak?”

    “Drizzt’in doldurabileceği bir boşluk,” diye yanıtladı Zak. Gizliden gizliye, Drizzt’in, kendisinin tersine, tüm bunlardan bir kaçış yolu bulabileceğini, Saygıdeğer Malice’in uğursuz entrikalarından sıyrılabileceğini umut ediyordu.

    “Bundan emin misin?”

    “Dövüşte bana eşit,” diye garanti verdi Zak. “Zaknafein’in şimdiye dek ulaşabildiğinin ötesinde bir güce de sahip olacak.”

    “Bunu onun için yapmaya gönüllü müsün?” diye sırıttı Malice, salyaları akarak.

    “Olduğumu biliyorsun,” diye yanıtladı Zak.“

    Her zamanki budala,” dedi Malice.

    “Umudunu kıracak ama,” diye sürdürdü Zak yılmadan, “Drizzt’in de benim için aynısını yapacağını biliyorsun.”

    “O genç,” dedi Malice. “Daha iyi eğitilecek.”

    “Beni eğittiğin gibi mi?” diyerek cevabı yapıştırdı Zak.

    Malice’in muzaffer sırıtışı çatık kaşlarla yer değiştirdi. “Seni uyarıyorum, Zaknafein,” diye gürledi tüm uğursuz hiddetiyle. “Eğer Örümcek Kraliçe’yi tatmin etme törenini bozacak herhangi bir şey yaparsan, eğer sefil yaşamının sonunda beni son bir kez daha öfkelendirmeyi seçersen, Drizzt’i Briza’ya teslim ederim. Drizzt’i, Lloth’a, o ve işkence oyuncakları verir!”

    Korkusuz Zak başını kaldırdı. “Kendimi önerdim, Malice,” dedi tükürürcesine. “Fırsatın varken keyfini çıkar. Sonunda, Zaknafein huzura kavuşacak; Saygıdeğer Malice Do’Urden ise hep savaşacak!”

    Zafer anı birkaç basit sözcükle çalınan Malice öfke ile titrerken sadece fısıldayabildi. “Götürün onu!”

    Vierna ve Maya kendisini mabetteki örümcek şekilli sunağa bağlarlarken, Zak hiç direnmedi. En çok Vierna’yı izledi ve sessiz gözlerini gölgeleyen şefkat kırıntısını gördü. Vierna da kendisi gibi olabilirdi, ancak bu olasılık için besleyebileceği bütün umutlar, uzun zaman önce, ardı arkası kesilmeyenÖrümcek Kraliçe vaazları altına gömülmüştü.
    R. A. Salvatore
    Sayfa 293 - ARKA BAHÇE YAYINCILIK
  • 262 syf.
    ·Puan vermedi
    Daha önce bu yazımda #36743054 Katalonta'ya Selamı okurken aklıma Malraux'un Umutu gelecek ve Orwell'i küçümseyeceğim gibi bir laf etmiştim.Lafımı geri alıyorum,saygılar Orwell ya da Blair.Umut'un yeri çok ayrı o başka ama iç savaşta siyasi çekişmeleri anlamam bu kitap sayesinde oldu.Şimdi yazacaklarım çok sıkıcı şeyler önerim hiç okunmaması yönünde,tamamen kendimi aydınlatmak için yazacağım.
    Ortak düşman Franco mu? Görünürde öyle fakat uygulamada bir düşman daha var "Devrim" Franco karşıtı grupların en güçlüsü P.S.U.C.yani koministler,ayrıca yanlarına esnaf,memur zengin köylüleride alarak önemli olanın savaşı kazanmak olduğunu savunuyorlar,devrim savaşı kazandıktan sonra konuşulacak bir şey.Ki bu daha sonra lafı tüm daha sonralarda olduğu gibi kandırmacadır,devrim işlerine gelmiyor çünkü.
    P.O.U.M
    Devrime inanan İşçilerin dahil olduğu grup,hiyerarşi yok,generalle er aynı seviyede,aynı yemeği yeyip aynı yerde yatıyorlar.Devrimle savaşı ayıramazsınızı savunuyorlar ki bence haklılar.işçiler ve anarşistler bu grubun başlıca güçleri.Zamanla iki güçlü grup çatışmaya başlıyor, p.s.u.c ve p.o.u.m yani,güçlü olan psuc mevki,toprak vb.şeylerin ağırlığıyla taraftarlarını arttırıyor,anarşistler neredeyse silahsızlandırılıyor,o kadar ki Franco şunları kesip biçsede bir kaç ağıt yakıp işimize baksak der gibiler.Rusya koministlerden yana çünkü Fransayla müttefik Fransanın son isteyeceği şey Devrimci bir komşu,Fas'da devrim dışı bir cumhuriyetin kurulmasından yana,İngiltere'nin epeyi bir parası var İspanyada,devrime yedirmek istemiyor bu paralarını,dolayısıyla ingilterede devrime karşı.Franco ise bu durumdan mutlu tabiki ,Madridi ayaklarının altına almak için gün sayıyor.

    Aragon (yine mi Aragon bu Louis olanı değil ,neyse)bölgesinde onbin kişilik milis grubu şans eseri hemen hemen aynı kafaya sahip adamlardan kurulu,Orwell de onlardan biri.Yerel bir sosyalizm içinde yaşıyorlar,belki açlar,açıktalar,fareler tarafından kemiriliyorlar ama eşitler...Belki her gün uyandıkları yeni güne lanet ediyorlar ama bu guruptan sağ kalanlar yıllar sonra hayatlarının en güzel anlarını bu cephede geçirdiklerini söyleyeceklerdir,hiyerarşisiz bir topluluk,para hırsı yok,patron yok,komutan yok,yemek az ama eşit,sigara bile eşit,tiryakilik seviyesine göre değil herkese eşit dağıtılıyor ,ah bu sigara ne zaman bir savaş romanı okusam sigaraya yeniden başlıyorum.Orwell de yırtik postallarıyla çorapsız olarak cephede dolaşırken,gecenin bir vakti üç beş tane patates için metrelerce sürünürken lanet etmiş ama yaklaşık 4 ay süren cephe kariyeri onun için unutulmaz bir tecrübe olmuş.Sosyalizmin varolabileceğini-herkes karşı çıksada profösörler bir takım çok bilmişler ne kadar karşı çıksada ,sosyalizmin de bir çeşit kapitalizm olduğunu savunsalarda- bu cephede görmüş ve ömrü boyunca etkisinden kurtulamamış.
    Kendi askerlik dönemim geliyor aklıma, komutanlardan it gibi korkardık orası ayrı ama eşittik sanki,ne kadar eşit olabiliyorsak o kadar eşittik işte,disiplin sınırsızdı ama belimize kadar karın içindeyken hep beraber üşürdük,Merzifonlu Devran borazan gibi sesiyle günaydın lan derken hepimiz küfrederdik,Devran küfürü yemezse işini tam yapmıyor demekti.Her gece başka bir koğuş nöbetçisi olurdu ama bizi hep Devran uyandırırdı,nedenini hala bilemem.Uyanmazdık ,hep birlikte ısrarla uyurduk, hayatımız kaymıştı nasıl olsa,kahvaltı etmesekde olur,kahvaltı dediğin demir tasa yapışmış donmus patatesle taş gibi ekmek değil mi sonuçta.Hayvan adam Ramazan palaskayla suratımıza suratimiza vurmayı şaka olarak tanımlamıştı,en manyağımız dahil hepimize vururdu ama kimse laf etmezdi şakaydı sonuçta ve istisnası yoktu, adam Hayvan Adamdı ve hepimize eşit sayıda vururdu sonuçta. Palaska darbesi çok acıtır ama eşitse o kadar da acıtmaz demek istiyorum.Ölmek acıtır ama ölüm şartlarımız aynıysa çok da acıtmaz demenin acemi askercesi yani.Ne demek istiyorum, bizim zamanımızdaki askerlik eşitlik üzerine mi kuruluydu? Korkunç bir ast üst ilişkisi vardı,vardı ama rahatsız olmazdık,geberip gidecektik hepimiz sonuçta bu ölüm duygusu hepimizin içindeydi ve hepimiz,komutanlar dahil bu buz cehenneminden paçayı kurtaracağımız konusunda umutlu değildik,bu umutsuzluk bizi kardeşliğe yaklaştırmıştı,teğmen ve binbaşı dahil hepimiz kardeşe yakın bir şey olmuştuk,şartlara küfredip dururduk elbette,dünyanın en şanssız insanları bizdik sanki ve hepimizin hayali aynıydı,sıcak bir oda,temiziz,bembeyaz bir yatak ve yastık sonrası derin bir uyku.Askerden sonra ,yıllar sonra bir şeyler dank eder kafamıza,hemen hemen hepsiyle konuştum,biz aslında hayatımızın en mutlu günlerini askerdeyken geçirmiştik ama haberimiz yoktu bundan,kendimizi cehennemde sanan cennetliklerdik biz.Askerde kimse kimseyi küçümsemez,küçümser derse yalan söyler,kimse kimsenin aklını geliştirmez ,cahil cühela adamları etkiledim ,düşünce yapısını değiştirdim diyen yalanın kuyruklusunu söyler,yalan söylemiyorsa askerlik filan yapmamıştır zaten.Askerde sadece bir şey öğrenilir ya da öğretilir; kardeş olmak! Gerisi yalan dolandır.Kardeş edinmeden terhis olanlarsa farkında değillerdir ama çok şey kaybetmişlerdir.Onbeşbin TL karşılığında olası kardeşlerini satanlaraysa lafım yok.Sami kardeşim, bu kardeşin seni düşünüyor,ölene kadarda bir telefon uzağında olacak.Hayvan Adam,ne zaman iki metrelik bir kar yığını görsem üstüne çıkar Hayvan Adam yazarım,nereden baksan görürsün o kadar kocaman yazarım.Kardeşlik sayesinde gelen ölümler ve kardeşlik sayesinde gelen kurtuluşlar.Ölen askerleri kardeşlik öldürdü kalanlarıysa kardeşlik kurtardı.En güzel ölüm ve en güzel kurtuluşla.Selamlar hepsine.

    Nereye bağlayacağım konuyu,pek bağlayacak halim kalmasada bir yerlere bağlamalıyım.Her şey hakkında çok atıp tuttuk her şeyi bildik herkesi etkilemeye çalıştık ,sinir bozucu şeyler yazdık ve okuduk,sinir bozucu olduğunu bilmeyerek,bazı şeyleri çok kolay söyledik(benim Orwell i küçümseyeceğim demem gibi) biz kim oluyoruz da bu kadar kolay atıp tutabiliyoruz,üç beş kitap okuduk mu felsefenin içinden geçtiğimizi sanıyoruz,basit insanlar olduğumuzu,bir halta yaramadığımızı,esasen kendimize bile bir faydamız yokken büyük büyük laflar ettiğimizi görmüyoruz,"çok bilmiş" olmayı erdem sayıyoruz ama bunun aslında korkunç bir kusur olduğunu bilmiyoruz,aynı tastan yemek yediğimiz arkadaşımızı engin düşüncelerimizle "adam etmeyi" övünerek anlatırken iğrençleştiğimizi görmüyor muyuz? Askerlik denilen şeyi "çalışacak adamı,en verimli çağında salakça bir göreve çağırmaya" indirgeyerek neyi amaçlıyoruz,askerliğini doğru düzgün yapan bir genç,bu kısacık zamanda kendini olağanüstü bir şekilde keşfeder,neleri yapabileceğini görür,bu paha biçilmezdir,çok değil sadece bir tane bile kardeş kazansa bu ömrünün 20 yıllık çalışmasına bedeldir.Kitabımızla ne ilgisi var şimdi bu dediklerimin,askerliği şiddet olarak görmek,ne bileyim en basiti bir tüfeği söküp yeniden takmasını bilmemek olası bir savaşta ölüm demektir,sadece kendi ölümü değil tüm ailesinin ölümü,silah söküp takmak için kaybedecek zamanı olmayanlara sözüm,ne yapmaya vaktiniz var,yarın öbürgün mecbur kalırsan bu nasıl çalışıyor diye sorduğunda öldün demektir ,askerlikle oynamayalım,bedellisi bedelsizi uzunu kısası...Mayamızda askerlik varken ,bu ülke evlatlarının yaptığı en iyi şeyi hemde tüm dünyadaki herkesten daha iyi yapabildiği belkide tek şeyi ellerinden almakla neyi amaçlıyor olabiliriz.Yine kitabı bağlayamadım,tekrar deneyeceğim.Sen kalk İngiltereden gel İspanya'ya hemde kendi ülken içten içe karşı tarafı desteklerken yap bunu,niye yaparsın böyle bir şeyi,Katalonya'ya selamı neden çakarsın,tahmin etmek zor değil,kardeşlik için tabiki,4 ay aç susuz ,kir pas içinde ne zaman öleceğini bilmeden sıcak yatağından kalkıp geliyorsan kardeşlik için yaparsın bunu başka bir şey için değil,savaşlar ve asker olmak insana nasıl kardeş olunur onu öğretir,hayatta kalmayı filan geçin.Barselona savaştan biraz uzak kalması sebebiyle,savaşın,yoldaşlığın etkisi yavaş yavaş etkisini kaybedince,isçi tulumları görünmez olur,şık giyimli insanlar caddelerde dolaşmaya başlar,lüks otellerde parası olan herkese sınırsız yiyecek vardır,Madridte çocuklar yiyecek ekmek bulamazken Bardelonada şişko şişko adamlar bıldırcın yerler,bu nedendir.Savaşın olduğu Madrid te insanlar daha gerçektir daha eşittir ve daha kardeştir.Tepenizde sürekli uçan kurşunlar görüyorsanız paraya olan ihtiyaç pek akla gelmez.Malraux İspanya'da sigara ikramı paket uzatılarak yapılmaz demişti,pek anlam verememiştim,şimdi anlıyorum.Tütün Faroe Adalarinda üretiluyor oda Franconun elinde,dışardan tütün getirtmekse yasak,paralar yiyecek ve cephane için kullanilmali,tütüne verilecek para yok.Sigara kıtlığibda elbette paketle ikram edilmez bir tane çıkarılır verilir o kadar.Biri paket uzatıyorsa onun devrim karşıtı olduğundan şüphe etmek komik bir düşünce olmasa gerek,Malraux bunu anlatmak istemiş galiba.Diyeceğim şu,iki saattir kıvranıyorum,gurbet,sıla özlemi,can korkusu,iki nöbetçiye güvenerek çekilen tatlı uykular,konserve kutular.Bir erkek,en güzel uykusunu askerdeyken uyumuştur,en lezzetli gelen yemeğini askerde yemiştir,en güzel çayını askerde içmiştir,özlemin en derinini oradayken tatmıştır,en anlamlı telefon görüşmesini oradayken yapmıştır.Askerlik bitincede aynı çocuk değildir artık,ömür boyu sürecek kardeşlikler edinmiştir.Bu fırsatı üstüne birde para vererek tepmek garibime gidiyor yeri gelmişken söyleyeyim dedim,söyleyeceklerim bu kadar,kitaba geri dönersek,aslında kitaptan hiç çıkmadık desem yalan söylemiş olmam.Orwell savaş karşıtı bir roman yazmamış,onu destekliyor mu,bunu söyleyemem,çare arıyor ve bunu savaşta buluyor; kardeş olabilmenin çaresi...
  • "Sizin yaşınızda hayata inanılır, inanmak ve umut etmek gençliğin ayrıcalığıdır; ama yaşlılar ölümü daha açık görürler."
  • Sizin yaşınızda hayata inanılır, inanmak ve umut etmek gençliğin ayrıcalığıdır; ama yaşlılar ölümü daha açık görürler. Ah! işte... ölüm geliyor...
  • Sizin yaşınızda hayata inanılır, inanmak ve umut etmek gençliğin ayrıcalığıdır; ama yaşlılar ölümü daha açık görürler.
  • Hepimiz suçluyuz.
    Ben, ailem, arkadaşlarım, okuldaki hocalarım, metrobüsteki vatandaş, mahalledeki bakkal, plazalardaki beyaz yakalılar, Boğaz’daki villasında çayını içen müteahhitler, en sevdiğim yazarlar, oyunculuklarına hayran kaldığımız sanatçılar, bizden önceki nesiller, ilk insandan bu yana yaşayıp ölenler ve hala yaşamaya devam eden tüm insanlık; hepimiz suçluyuz.

    Bu bir kara düzen ve bizden önce de böyleydi, böyle de devam edecek ve hiçbirimiz topyekün bu kara düzeni düzeltemeyeceğiz. Her gün yollarda, toplu taşıma araçlarında peçete satmakta olan çocuğa, çocukları tarafından terk edilip huzurevinde yaşamaya devam eden yaşlılara, ülkesindeki savaştan kaçıp bir umut başka diyarlara sığınmak zorunda kalan mültecilere, su bulamadığından yahut açlıktan ölümü bekleyen ilkel(!) kabilelere ve daha birçok adaletsizliğe karşı hepimiz suçluyuz. Bunları kendimi rahatlatmak için yazmıyorum; belirtmek isterim ki hepimizin bir parça katkısının olduğu bu kara düzende en büyük suçlu politikacılardır.
    Yapabileceğimiz en azından dibimizdekilere yardımcı olmaya çalışmak ve tek varımız olan ümidimizi kaybetmemek. Yine de hayatı sevmeye her şeye inat devam etmek.