• Ucu ucuna dünyaya gelmişim, son demlerini yaşayan bir kadınla bir erkekten. Son yılın son ayının son saatlerinin son dakikalarında… ucu ucuna doğmuşum da kıçıma şaplak atmış ağlatmak için kendini bilmez doktor.

    Ucu ucuna dünyaya gelmişim, kardeşlerin en sonuncusu, tekne kazıntısı derler ya, işte o hesap. Ucu ucuna hayatta kalmışım, öldürmeyen Allah öldürmezmiş, o zaman öğrendim. Bakmayın böyle dediğime, aklım almıyor tabi o zamanlar böyle şeyleri.

    Ucu ucuna okula başlamışım. Sabahları ucu ucuna derslere yetişmişim, üstelik babam gelmezdi veli toplantılarına, onun imzasını taklit ederdim. Bir gün fark etti ve “benden daha güzel imza atıyon lan” dedi. Ucu ucuna kaçırdım ilk öğretmenler günü hediyemi. Hediye vermekten korktum öğretmenime, o zamanlar babadan anadan öteydi tabi öğretmenler. Analar gününü de ucu ucuna kaçırdım. Babam kızdı neden hediye almadın diye? Ben alabilirdim elbet ama ya hiçbir zaman alamayacak olanlar? Bu haksızlık değil miydi? Ucu ucuna babama diklenmiştim, ilk defa o zaman düşünmüştüm “acaba başkası ne yapardı yerimde olsa?”. Ucu ucuna ilk ve son hediyemi almıştım, maksat; adet yerini bulsun.

    Ucu ucuna liseye geçmiştim. Puanlar sınırda. Ucu ucuna ilk defa aşık oldum. Ucu, ucuna yetişmedi ne yaparsın? O zaman öğrendim sevda acısını. Sonra mahalle maçı, maç sonrası kavgalar, misket derken unutuvermişim, bunlar daha elzemdi o zamanlar. Yine ucu ucuna liseyi bitirdim, ucu ucuna üniversiteyi kaçırdım. Ucu ucuna hayatımdan insanları uğurladım, ağladım o zaman ilk defa, ilk defa yürekten. İnsanın yüreğinin de acıyabileceğini işte o zaman anladım. Evet, diz burkulması veyahut faili meçhul bir tokat gibiydi. Acıyordu, ama elden de bir şey gelmiyordu. Mecbur, acıyacak, ağlanacak, üflenecek, sonrasında geçecek.

    Ucu ucuna kaptanlığı kaçırdım, ucu ucuna üniversiteye girdim. Otobüs camından tanımadığım insanlara el salladım ucu ucuna. Kime sallıyorum kim bilecek? Ucu ucuna okula girdim, ucu ucuna ilk sevgilim oldu, hayatı farklı gördüm. Bir insan bir insanı pek ala sevebilirmiş, o zamanlar öğrendim. Ucu ucuna dersleri geçtim. Burslarla ucu ucuna yaşadım hep. Gelen para hep ucu ucuna yetiyordu. Ne zaman otobüse binsem, son bakiyemi basıyordum. Damacanada kalan suyun sonu hep bana denk geliyordu. Demlikten doldurduğum çay hep ucu ucuna. Aldığım kitapların parası, cebimdekine denk. Ne alsam ucu ucuna.

    Ucu ucuna işe girdim. Evim, hayatım, güneş ve yağmur.. hep ucu ucuna. Ucu ucuna ayrılığı yaşadım, bu da diğeri gibi yürek acıtan cinstendi. Ama üfleye üfleye o da rüzgar oldu gitti. Hayatımı ucu ucuna yok ettim, ucu ucuna hayatta kaldım. Bundandır belki ucu ucuna yazılarımı yazmam. Mürekkebim bittiğinde yazım da bitiyordu; sigaram söndüğünde ise kahvem. Ucu ucuna insanların yüzlerini gördüm, kağıt maskelerinin ardındaki suratları. Köpek korkumu ucu ucuna yendim bu zamanlar. Ucu ucuna salyangozları yolun karşısına geçirdim yağmur sonraları, günaydın diyerek. Köpekleri etrafıma toplayıp türkü dinlettim. Hepsi ucu ucuna mutlu oldular sanırım, bir daha havlamadılar.

    Hayallerim de ucu ucuna gerçek oldu. Uçurtmamın ipi bittiğinde, istediğim yüksekliğe gelmişti bile. Ucu ucuna zihnimde dünyaları dolaştım, bulutlara takılınca gözüm. Yağmurda bile ucu ucuna ıslandım, eve girince hep kesiliverdi.

    Herkese koşmaya çalıştım, kimseye yetişemedim, ucu ucuna kaçırdım herkesi. Herkesten uzaklaştım, en çok da kendimden. Ne geri dönebildim ne de devam edebildim. Bir gece vakti, kimsenin olmadığı bir yerde, ışıksız, ıssız bir yolda, otobüs şoförü olan eniştemin güzergahının, o yoldan geçme olasılığı ile meşguldü zihnim. Yanlış durakta doğru otobüsü beklemekten öteye gidemedi. “Bu kadar beklemişim az daha bekleyeyim” demek kadar çaresizlik içindeydim. Umut yoktu ama umuyordum işte. Sanırım çaresizlik bu olsa gerek: yoktan umut etmek.

    Ucu ucuna acele ettim hep. Her işim ucu ucuna yetişti. Otobüslere, vapurlara, trenlere, aşklara ve kuşlara hep ucu ucuna yetişiyordum, veya ucu ucuna kaçırıyordum. Arası olmadı hiç. İnsan avucunda ölümü bekleyen serçe ürkekliğinde atıyordu kalbim. Yorulunca bir hayali banka oturup, hayali okyanusu seyrediyordum, hayali insanlara açıyordum düşüncelerimi. Onlarla kavga bile ediyorduk, en son yine sarılıp barışıyorduk. Dostum değil misiniz, küslük olur mu hiç?

    Sıfatsız suretimde ne bir özne oldu ne bir zarf. Ne zaman, nereye kiminle... Özneler hep gizlendiler bilinmeyen dolaylı tümleçler ardına. Bir türlü yükleme sorup bulamadım yerlerini. Özneler perde ardında kaldı, üçüncü tekil şahıs, hep kendi karanlığında yaşadı.

    Ama her şey değişiyordu, bazı şeyler zaman alıyordu elbet. Zaten zaman, zaman almaz mıydı? Sadece bizim bildiğimiz bir yer vardı. Orada yaralar sarılıyor, çiçeklere su veriliyor, uçurtmalar göğe salınıyordu. Güneş daha bir sıcaktı orada, yağmur daha bir tatlı. Yakmıyordu denizin tuzu genzimizi ve her nefesle iyileşiyorduk. Sadece bizim bildiğimiz bir yer vardı, orada güneş yüzümüzü okşuyordu, gözlerimiz kapalı. Zamanı cebimize tıkıştıyorduk. Zaman akmıyordu, biz akıyorduk.

    https://youtu.be/Zx4Hjq6KwO0
    https://youtu.be/Oextk-If8HQ
  • Yazar: Li-3
    Hikaye Adı : Dünya
    Link: #31050326
    Müzik Parçası : Dünya

    Uçmak,
    Kuş olup uçmak
    Hiçbir yere
    Buradan çok uzağa
    Kanadım kırılıncaya,
    Yüreğim çatlayıncaya dek.
    Sadece uçmak.

    https://youtu.be/H-3japrHgyM

    Dünya; hepi topu bir kaç üzüntü, biraz sevinç, havada uçuşan umut tanecikleri, filizlenmeyi bekleyen düşler, yiten aşklar, uzayan ve kesilen saçlar, uçan kuşlar, geri gelmeyen kuşlar, ıssızlığı üzerine örtüp uyuyan insanlar, arada yüzüne güneş vuran suratlar, ağlayan veyahut parlayan gözler... dünya. Hepi topu bu kadar işte. İşte geldik ama ağırdan ağırdan gidiyoruz. Yolcu yolunda gerek, gidiyoruz ama bir yanımız da kalmak istiyor. Kalanlar ne istiyor kim bilir? Gidenlere mi üzülüyorlar yoksa kendilerine mi? İşte gidiyoruz hüznü ile bulamaç edilmiş önümüze gelmiş bir öğün hayat, sen okyanusun bir ucunda ben ise diğer ucunda. Kavuşmamızın mümkünü yok anlayacağın.

    Ne zaman açmayı bekleyen çam tohumlarına su versem, içimden bir şeyler akıp gidiyor, toprağa karışıyor. Onlar büyür belki ama ben de büyür müyüm peşleri sıra? Hayat acele etmek için fazla kısa değil mi, bunu en iyi çam tohumları bilir. Hayat değil kısa olan, dünya da değil. Akla hayale mantığa sığmayan evrende bir çam tohumunun ne önemi var? Ya da çam tohumunun bildiği yegane şeyin; yani büyümenin?

    Dünya işte; neresinden tutsa elinde kalıyor insanın. Varlığıma aklım ermiyor. Diğer şeyleri boşluyorum bazen ve hiçbir şeyin bir değeri kalmıyor, umursamıyorum. Falanca öldü demişlerdi, ama bana neydi? Biz de ölmüyor muyuz? Yaşıyoruz yaşamasına, yaşıyoruz öldüğümüz için. Kendi varlığımı hazmedememiş iken başkalarının varlığına kafa yormak ne kadar dürüst bir davranış olur? Seslensem sana, buradan, okyanusun en derin ucundan, duyabilir misin yüreğinin kökünde çığlığımı? Bir kelebeği ölüme sürükleyen şeyin zaman olduğunu mu düşünürsün yoksa dünya mı? Ne yapmış bu dünya bize? Kendi halinde dönüp duruyor, olmuş bir pervane. Günah keçisi olduğundan haberi bile yoktur kim bilir. Vay dünya dünya! Dünya be, hepi topu biraz gökyüzü biraz bulutlar biraz da güneş ışığı, soğuk suda duş etkisi, biraz ürperme; varlığını yüzüne buz gibi çarpan bir duş.
    Hiç boşa saran bir film makarası gördün mü? Perdeye yansıyan ışıkta boş boş uçuşan toz taneleri. Evet o tanecikler biz gibi. Oradan oraya savruluyor havada, boşlukta. Dünya diyorum dünya, hepi topu biraz toz tanesi biraz ışık, biraz perdeye yansıyan görüntü, yanılsama. Kanma kandırma yalan dolan üzerine kurulu sözler. Dünya işte, daha ne olabilir ki?
    ...
    Güneş yeni yeni batıyordu ve batmaya yakın hızlanmıştı sanki. Gökyüzünde kızıla çalan turuncu ışıklar, bulutları delip geçiyordu. Oradan sekenler ise adamın mavi takım elbisesine vuruyor, renkleri kızıla boyuyordu. Dünya dedi, dünya işte hepi topu bu kadar. Ayaklarını sarkıtmış gün batımını izliyordu mesai bitiminde. Aşağıda insanlar karınca gibiydi. Sanki yuvadan çıkmışlar ormana erzak toplamaya giden zibille karınca. Belli, her birinin acelesi var. Sağa sola hoyratça koşuşturuyorlar.

    Dünya işte, bir koşuşturmacadan ibaret. Acaba insanlar bu hayatta ne için uğraşıyorlar. Daha iyi bir iş, para, sevgili, mutluluk, cinsel zevkler... Neden yaşıyorlar acaba? Ben de çok düşündüm ve bir sebep bulamadım. Bulmayı çok isterdim ama ortada bir neden yoktu. Sıkılmak mı dersin yoksa bunalmak mı bilmiyorum. Zaten ortalıkta bir belirsizlik bulutu dolaşmakta ve zihinleri bulandırmakta. Hayatım baştan sona belirsizlik ve değişkenlik diye düşündü adam. Oturduğu yerde, esen rüzgar kravatını ve saçlarını uçuşturuyordu. Uzun süredir ciğerinde tuttuğu sigara dumanını dışarı üfledi. Gözleri uzaklara dalmıştı. Boş boş ve uzun bakıyordu uzaklara. Rüzgar kulaklarında uğulduyor acı feryatlar savuruyordu. Bir kuş olsam ne derdim olabilirdi ki diye söylendi. Arkasındaki havalandırma motorunun sesi kesilince iç sesini daha berrak duyabildi:"Dünya işte be! Hepi topu biraz ses ve sessizlik". Ayağa kalktı, sigarasından kalan son nefesi de çekip fırlattı boşluğa. İzmarit uzun ve rüzgarlı bir yolculuğa çıkmıştı. Savruluyordu, tıpkı kendisi gibi. Bulutlar ne güzel köpürmüş, köpürmüş de geliyor uzun uzun. Herkesin bir acelesi var bir yerlere yetişme çabasında. Ya ben ne yapıyorum? Dünya işte be; hepi topu biraz telaş biraz ter ve sevinç. Diyorum acaba buradan yani yükseklerden seslensem sana, duyabilir misin hüznümü? Yaşamak diyorum var olmak mıdır? Yoksa yok olmakla mı mümkündür var olmak? Bir ıssız ormanda yaşlı bir çalı olsaydım diyorum, yine de gelir beni bulurdu ormancının biri. Söker ateş yakardı benden. Yaşamak çare miydi, hastalık mıydı yoksa? Buradan seslensem sana, yani bilinmeyen ormanın en derinlerinden, duyabilir misin yapraklarımın seslerini, bulunduğun kalabalık içerisinde? Sen benim farkımda bile değilsin ki!

    Benden bir ruhsuz yaratmayı nasıl başardınız, benden bir hissiz yaratmayı nasıl başardınız, benden bir uyumsuz yaratmayı nasıl başardınız, benden sizden biri yaratmayı nasıl başardınız!

    Kuş olsam diner mi acaba içimdeki hırçın dalgalar, gökyüzüne erişir mi cıvıltılar? Dünya be dedi, hepi topu olup olacağı bu kadar!

    Kendini boşluğa bıraktı. Boşluk ki yıllardır içinde savrulduğu boşluktan daha merhametliydi. Bir kelebek değilim ama bir kelebek ölümü isteseydi, bu onun suçu olamazdı? Ölümü istemek suç olabilir miydi peki? Onun üzerinden tatminkarlık sağlamak ne kadar adil olurdu? Buradan, yani ıssızlığımın ve yalnızlığımın limanından demir almışken ve sensiz bir okyanusa açılmışken diyorum, seslensem sana, duyabilir misin düşüşümü? Acaba çam tohumlarım açtılar mı? Cevabını hiçbir zaman bilemeyeceği soruları ceketinin iç cebine tıkıştırıp boşlukta süzülmeye devam etti mavi takımlı adam. Artık yoktu, var olabildi sonunda.
  • Uçmak,
    Kuş olup uçmak
    Hiçbir yere
    Buradan çok uzağa
    Kanadım kırılıncaya,
    Yüreğim çatlayıncaya dek.
    Sadece uçmak.

    Yavuz Çetin & Erkan Oğur - Dünya
    https://youtu.be/H-3japrHgyM

    Dünya; hepi topu bir kaç üzüntü, biraz sevinç, havada uçuşan umut tanecikleri, filizlenmeyi bekleyen düşler, yiten aşklar, uzayan ve kesilen saçlar, uçan kuşlar, geri gelmeyen kuşlar, ıssızlığı üzerine örtüp uyuyan insanlar, arada yüzüne güneş vuran suratlar, ağlayan veyahut parlayan gözler... dünya. Hepi topu bu kadar işte. İşte geldik ama ağırdan ağırdan gidiyoruz. Yolcu yolunda gerek, gidiyoruz ama bir yanımız da kalmak istiyor. Kalanlar ne istiyor kim bilir? Gidenlere mi üzülüyorlar yoksa kendilerine mi? İşte gidiyoruz hüznü ile bulamaç edilmiş önümüze gelmiş bir öğün hayat, sen okyanusun bir ucunda ben ise diğer ucunda. Kavuşmamızın mümkünü yok anlayacağın.

    Ne zaman açmayı bekleyen çam tohumlarına su versem, içimden bir şeyler akıp gidiyor, toprağa karışıyor. Onlar büyür belki ama ben de büyür müyüm peşleri sıra? Hayat acele etmek için fazla kısa değil mi, bunu en iyi çam tohumları bilir. Hayat değil kısa olan, dünya da değil. Akla hayale mantığa sığmayan evrende bir çam tohumunun ne önemi var? Ya da çam tohumunun bildiği yegane şeyin; yani büyümenin?

    Dünya işte; neresinden tutsa elinde kalıyor insanın. Varlığıma aklım ermiyor. Diğer şeyleri boşluyorum bazen ve hiçbir şeyin bir değeri kalmıyor, umursamıyorum. Falanca öldü demişlerdi, ama bana neydi? Biz de ölmüyor muyuz? Yaşıyoruz yaşamasına, yaşıyoruz öldüğümüz için. Kendi varlığımı hazmedememiş iken başkalarının varlığına kafa yormak ne kadar dürüst bir davranış olur? Seslensem sana, buradan, okyanusun en derin ucundan, duyabilir misin yüreğinin kökünde çığlığımı? Bir kelebeği ölüme sürükleyen şeyin zaman olduğunu mu düşünürsün yoksa dünya mı? Ne yapmış bu dünya bize? Kendi halinde dönüp duruyor, olmuş bir pervane. Günah keçisi olduğundan haberi bile yoktur kim bilir. Vay dünya dünya! Dünya be, hepi topu biraz gökyüzü biraz bulutlar biraz da güneş ışığı, soğuk suda duş etkisi, biraz ürperme; varlığını yüzüne buz gibi çarpan bir duş.
    Hiç boşa saran bir film makarası gördün mü? Perdeye yansıyan ışıkta boş boş uçuşan toz taneleri. Evet o tanecikler biz gibi. Oradan oraya savruluyor havada, boşlukta. Dünya diyorum dünya, hepi topu biraz toz tanesi biraz ışık, biraz perdeye yansıyan görüntü, yanılsama. Kanma kandırma yalan dolan üzerine kurulu sözler. Dünya işte, daha ne olabilir ki?
    ...
    Güneş yeni yeni batıyordu ve batmaya yakın hızlanmıştı sanki. Gökyüzünde kızıla çalan turuncu ışıklar, bulutları delip geçiyordu. Oradan sekenler ise adamın mavi takım elbisesine vuruyor, renkleri kızıla boyuyordu. Dünya dedi, dünya işte hepi topu bu kadar. Ayaklarını sarkıtmış gün batımını izliyordu mesai bitiminde. Aşağıda insanlar karınca gibiydi. Sanki yuvadan çıkmışlar ormana erzak toplamaya giden zibille karınca. Belli, her birinin acelesi var. Sağa sola hoyratça koşuşturuyorlar.

    Dünya işte, bir koşuşturmacadan ibaret. Acaba insanlar bu hayatta ne için uğraşıyorlar. Daha iyi bir iş, para, sevgili, mutluluk, cinsel zevkler... Neden yaşıyorlar acaba? Ben de çok düşündüm ve bir sebep bulamadım. Bulmayı çok isterdim ama ortada bir neden yoktu. Sıkılmak mı dersin yoksa bunalmak mı bilmiyorum. Zaten ortalıkta bir belirsizlik bulutu dolaşmakta ve zihinleri bulandırmakta. Hayatım baştan sona belirsizlik ve değişkenlik diye düşündü adam. Oturduğu yerde, esen rüzgar kravatını ve saçlarını uçuşturuyordu. Uzun süredir ciğerinde tuttuğu sigara dumanını dışarı üfledi. Gözleri uzaklara dalmıştı. Boş boş ve uzun bakıyordu uzaklara. Rüzgar kulaklarında uğulduyor acı feryatlar savuruyordu. Bir kuş olsam ne derdim olabilirdi ki diye söylendi. Arkasındaki havalandırma motorunun sesi kesilince iç sesini daha berrak duyabildi:"Dünya işte be! Hepi topu biraz ses ve sessizlik". Ayağa kalktı, sigarasından kalan son nefesi de çekip fırlattı boşluğa. İzmarit uzun ve rüzgarlı bir yolculuğa çıkmıştı. Savruluyordu, tıpkı kendisi gibi. Bulutlar ne güzel köpürmüş, köpürmüş de geliyor uzun uzun. Herkesin bir acelesi var bir yerlere yetişme çabasında. Ya ben ne yapıyorum? Dünya işte be; hepi topu biraz telaş biraz ter ve sevinç. Diyorum acaba buradan yani yükseklerden seslensem sana, duyabilir misin hüznümü? Yaşamak diyorum var olmak mıdır? Yoksa yok olmakla mı mümkündür var olmak? Bir ıssız ormanda yaşlı bir çalı olsaydım diyorum, yine de gelir beni bulurdu ormancının biri. Söker ateş yakardı benden. Yaşamak çare miydi, hastalık mıydı yoksa? Buradan seslensem sana, yani bilinmeyen ormanın en derinlerinden, duyabilir misin yapraklarımın seslerini, bulunduğun kalabalık içerisinde? Sen benim farkımda bile değilsin ki!

    Benden bir ruhsuz yaratmayı nasıl başardınız, benden bir hissiz yaratmayı nasıl başardınız, benden bir uyumsuz yaratmayı nasıl başardınız, benden sizden biri yaratmayı nasıl başardınız!

    Kuş olsam diner mi acaba içimdeki hırçın dalgalar, gökyüzüne erişir mi cıvıltılar? Dünya be dedi, hepi topu olup olacağı bu kadar!

    Kendini boşluğa bıraktı. Boşluk ki yıllardır içinde savrulduğu boşluktan daha merhametliydi. Bir kelebek değilim ama bir kelebek ölümü isteseydi, bu onun suçu olamazdı? Ölümü istemek suç olabilir miydi peki? Onun üzerinden tatminkarlık sağlamak ne kadar adil olurdu? Buradan, yani ıssızlığımın ve yalnızlığımın limanından demir almışken ve sensiz bir okyanusa açılmışken diyorum, seslensem sana, duyabilir misin düşüşümü? Acaba çam tohumlarım açtılar mı? Cevabını hiçbir zaman bilemeyeceği soruları ceketinin iç cebine tıkıştırıp boşlukta süzülmeye devam etti mavi takımlı adam. Artık yoktu, var olabildi sonunda.
  • Albert Camus; varoluşçu veya absürdizmle ilişkilendirilmesine rağmen kendini tüm akımlardan bağımsız olarak nitelese de ben kitabı okurken istemsizce varoluşçu olduğunu düşünmeye başladım.Kitabı kapadığımda “Ben şimdi bu kitaptan ne anladım, bu kitap bana ne vermek istedi?” diye sorguladım çünkü başlarda kitabı yorumlamak bence biraz zordu ve kitap benim için altını çizdiğim cümlelere göre şekillendi.Kitabın ilk cümlesi şaşırtıcıydı: “Bugün annem öldü.Belki de dün, bilmiyorum.Bakımevinden bir telgraf aldım: Anneniz öldü.Cenazesi yarın kaldırılacak.Saygılar.”
    Annesiyle arası iyi bir insanın kurduğu bu cümle ve bu kadar nötr yaklaşması şaşırtıcı.Kitap otobiyografik ve aslında kitap boyunca sırf annesine değil, tüm dünyaya karşı beni şaşırtan nötr bir yaklaşımı var Camus’un.Hayatın getirdiklerine karşı bu kadar nötr olmak; ve düşüncesi bile etkileyebilecek bazı olayların olma ihtimalini böylesine kabul etmek (Uzun zaman sonra, ilk defa olarak Marie’yi düşündüm.Günlerden beri bana mektup yazmamıştı.O akşam düşündüm ve kendi kendime, belki de bir idam mahkûmunun metresi olmaktan bıkmıştır artık, dedim.Sonra belki hastalanmış veya ölmüş olacağı da aklıma gelmişti.Olağan şeyler bunlar.) sanırım anca Camus gibi gerçek bir felsefecinin sahip olabileceği bir bakış açısıydı.Ayrıca bir insanın fiziksel ihtiyaçlarının -olağandışı bir durum yokken- onun duygu dünyasını ve hayata bakışını bu kadar şekillendirmesi verem olduğunu öğrenmeden önce bencilce gelmişti gözüme.
    Kitapta Camus’un yer yer zıtlıklarla dolu olduğunu düşündüm.Sayfa 103’te (Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir.Aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değilim; çünkü her iki durumda da gayet doğal olarak başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu, binlerce yıl devam edecektir.Sözün kısası, bundan daha açık bir şey yoktu.Şimdi ya da yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim.O anda yapmakta olduğum muhakemede beni bir parça rahatsız eden şey, yirmi yıl daha yaşamak düşüncesinin içimde yarattığı o korkunç hamleydi.) umudun ölümü zorlaştırdığını düşünürken sayfa 102’de (Annem hep insanın tam anlamıyla mutsuz olamayacağını söylerdi.Gökyüzü renklenipte yeni bir gün hücreme sızdığı zaman, ona hak veriyordum.) hayatın her daim bize fark etmesekte umut ısmarladığını düşündüm.Ayrıca sayfa 105’e kadar ilgilerimizin bizi oluşturduğunu düşünürken şu alıntı (Her halükarda beni gerçekten ilgilendiren şeyin ne olduğundan belli emin değildim ama, beni ilgilendirmeyenin ne olduğundan emindim.s.105) bizi oluşturanın bir parçasınında bilmediklerimiz olabileceğini düşündürttü.
    Camus, içinde bulunduğu yaşamın çok iyi bir gözlemcisi fikrimce.Kitapta bir ara, zindandayken dünya üzerinde bir gün geçirmiş bir insana bunun ölene kadar yetebileceğini söylüyor.Yani Camus’un dediklerine göre; bence, yaşadıklarımız ve sahip olduklarımız yaşamımızı devam ettirmek için yeterince derin.
    Kitapta şöyle bir yer var: “Zaten o andan itibaren Marie’nin hatırası beni ilgilendirmez oldu.Ölmüşse artık bana neydi bundan.Ben öldükten sonra herkesin beni unutmasını doğal buluyorsam, bunu da öylece doğal buluyordum.Onların benimle ilgileri kalmamıştı artık.Böyle bir şeyi düşünmenin acı olduğunu bile söyleyemezdim.” Bu alıntı bana İsmet Özel’in şu mısrasını hatırlattı: Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar.
    Tavsiye edilebilecek bir kitap bence, özellikle de hayatınızda insanların aslında ne kadar yer kapladığını bu kitapta Camus’un bakışıyla görebilirsiniz.Ben bu açıdan baktım kitaba.İyi okumalar :)
  • Gerçek aşk, hiçbir şey yapmamaktır. Bir şeyler yapmak kolay; aramak, ağlamak, yalvarmak, kızmak, yalan söylemek dünyayı yerinden oynatmak.. Zor olan,bunların hepsini yapmaya gücün yetecekken hiçbir şey yapmamaktır. Beklemektir zor olan, herhangi bir beklentiye sığınıp yaslanmadan beklemek. Hiçbir şey ummadan, hiçbir şeyi değiştirmeye kalkmadan, gücünü sadece masumiyetten alan ve sabırla beslenen.
    Böyle zamanlarda eşya hayatla aranda bağ kurulmasını sağlıyor. İki kişilik kullanılmış tren bileti, yapım aşamasında yarım kalmış bir ney, bir zamanlar gerizekalı bir süs muamelesi yaparken en kıymetli eşyan haline gelen duvardaki dart, galata kulesi kartpostalı, yemek sonrası verilen küçük mor lokantacı şekeri, renkli fotokopi bir vesikalık resim, çantada muhafaza edilmiş alakasız bir kitap, Mcdonalds'dan alınan kredi kartı slipi, boş votka şişesi, boş ıce tea mango kutusu, boş Winston paketi ve dünyanın en güzel misketi.. Ve tüm bunlarla dolu bir oda. Beklerken hiçbir şey yapamadan, dua ettiğin kutsal objeler haline geliyor nesneler ve odanın kendisi..
    Ve uzaktaki eşya. Anları anı haline getiren ve hatırlandıkça katlanmayı zorlaştırıp beklemeyi kolaylaştıran eşyalar. Şu an seninle olmayan ama diğerlerinden hiç ayıramadığın eşyalar. Belki birgün bir araya getirip anıları birleştirmeni sağlayacak olan eşyalar. Sigara jelatininden mamül dünyanın en korunaklı yerinde saklanan galata kulesi maketi(ki külahını yapmak -bir kaç tuhaf girişimden sonra akıl edilebilen- çok yaratıcı bir hamleydi) ,cafede yıllardır duran ve muhtemelen kimsenin dikkat etmediği ve ihtimal kimsenin bakıp gözlerinin yaşarmasına neden olmayan bozuk gramofon ve onun artık nerede olduğu bile bilenmeyen karakalem resmi, başka bir ankara-eskişehir gidiş dönüş tren bileti, olmadık bir yerde koparılıp kurumaya bırakılmış bir gül, yeni baskı bir Salinger kitabı(Gönülçelen) , sendeki Galata kulesi kartpostalının bir eşi, içi dışı kara bir paket karanfilli sigara..
    Ve mekanlar tabi. Zamanın durduğu, gidildikçe hep o anları yaşatan ve dayanmak zor olduğundan mecburen uzak durulan ama bir şekilde hep etrafında dolaşılan mekanlar. Oralarda oldukça acı veren, ama çok uzak oldukça da her şeyin tamamen yitirilmesi demek gibi bir şey olacak olan yerler.. Çocukluğunu, sevdiklerini, hayallerini, duygularını Perec ve Oğuz Atay eşliğinde en sevdiğine servis ettiğin teras barı, onu beklerken her dakikanın bir saatte geçtiği cafe, yıllarca şehrin gürültüsünden kaçıp kafa dinlemek için gittiğin ve artık bambaşka bir şey demek olan kenardaki park ve onun yukarıdan dördüncü aşağıdan üçüncü bankı, dünyanın en güzel uykusuzluğunun yaşandığı kuşetli istanbul treni, hangisinin gerçek olduğu konusunda türlü münakaşalara girdikten sonra karar verilip girilen ve yemek gelir gelmez çakma olduğu anlaşılan sultanahmet köftecisi, son anda koşarak yetişilen ve 360 derece dönerken bile yüzündeki gülümsemeyi silemeyen lunaparktaki ölümcül makine, sinema tarihinin en rezil filminin büyük bir keyifle izlendiği sinema salonu, İstasyonun yanındaki trene binmeden son trenden inince ilk sigaranın birlikte içildiği çiçekli ağaçlı taşa oturmalı dış bahçe, binbir nazla geçilen üst geçit(bilen bilir oradan geçmek epey bir iştir) ,tavla oynanılan ve yenilince mahsustan küsmecilik oynanan çay evi, v.s... Ve odam tabi, odamız.. O kadar çoklar ki. Ama hepsinin yaşattığı duygu ortak. Hem en güzel anları oralarda yaşamış olmanın hatırlanmasıyla yüzde beliren tebessüm hem de o anları yitirmiş olma ve bir daha yaşayamama ihtimalinin verdiği acı. Tebessüm ve acı sadece anlar ve mekanlar birlikte hatırlanınca bu kadar yakışıyorlar birbirlerine. Keşke mümkün olsa da eşya gibi mekanları ve anları da bir odaya toplayabilsek. O zaman büyü yapmak daha kolay olurdu belki..
    En başta inanamamak. Hiç ihtimal vermediğin birşeyin kolayca oluvermesi. Ve neredeyse şaşkınlıktan sevinmeye vakit bulamamak. Bir taraftan onu haketmediğini düşünmenin yol açtığı kendine güvensizlik diğer taratan ise hiç alışık olmadığın güzellikler. İlk buluşmanın çocuksu heyecanı, trenden ineceği saati beklerken oynanan sevimli zaman hesaplaması oyunları, saatlerce ne yesek telaşına düştükten sonra aynı anda dillendirilen "yemek yemeyiverelim" keşfinin yol açtığı inanılmaz rahatlık, yağmur yağarken saçak altında geçen zamanda sigara içmekle öpüşmeyi aynı ana sığdırmaya çalışmanın kaçamak telaşı, mantıyı sarımsaksız salatayı soğansız yemenin tarifsiz lezzeti, kalkmasına az zaman varken ve anlatacakların hiç bitmeyecekken önündeki son yudumu içmemesi için bira bardağına çaktırmadan atılan yalvaran bakışlar, terlediğini farkederde elimi tutmayı bırakır endişesiyle başka bahaneler bulup kısa süreli elleri bırakıp kot pantolonun arkasında silme hınzırlığı, rüzgarın ağzına soktuğu saçlarını usulcacık çekip çıkarma ve bunu yaparken bir taraftan başka şeylerden bahsedip hiçbir şey olmuyormuş gibi hissettirme çabası, her gecenin son iyi geceleri -her sabahın ilk günaydını,güne onun sesini duyamadan başladığın anların tedirgin edici gerilimi, sigara jelatininden mamül kutsal kulenin başında geçirilen ömrünün en içten zamanları.. Hepsini bir arada hatırlamak mı daha çok acı verir yoksa teker teker hatırlayıp ayrı ayrı acı çekmek seyreltir mi biraz acıyı? Belki de tek bir acı var. Yoğunluğu hiç değişmeyen ve hep aynı şey demek olan tek bir acı. Çok özlemek demek olan, boşluğunu hiçbir şeyle dolduramayacağını bildiğin yitirilmiş zamanları kafanda tekrar tekrar yaşamanın sızısı..
    Ama bu haksızlık. Öylece çekip gitmek bu kadar kolay olmamalı. Gücünü yalnızlığından alan ve yalnızlığa alışkanlığını yıllar süren bir çabayla benimseyen birinin hayatına girip,onu kapandığı ve artık şikayet etmediği mağarasından çıkartıp hiç alışık olmadığı bir oyunun ortasında tek başına bırakıvermek. İnsafsızlık. Tamam insan kızar, küser, kavga eder, yanlış bir şey varsa yapanın burnundan getirir. Ama böyle basıp gitmek neyin nesi, insaf. Tamam artık aramaz seni diyerek telefonun sesini kısıp elinin eremeyeceği bir yere koyarken bile on dakikada bir telefonu kontrol etmek ve kendi kendine ben aslında saate bakıyorum kimseden telefon beklediğim yok diyerek yürek burkan yalanlar söylemek; iyi oldu zaten yürümeyeceği belliydi eninde sonunda bitecekti türünden avuntularla uykuya dalıp sonra sıçrayarak uyanmak ve bu zavallı avuntunun aslında seni hiç rahatlatmadığını farketmek; artık hiç işine yaramayacağını bilmene rağmen acı bir alışkanlıkla ve tükenmeyen alışkanlıktan da acı bir umutla 3900 dan 5000 sms almak; bin kere bilmene rağmen artık seni ilgilendirmediğini, kendini kendinden gizli acaba bu saatte o ne yapıyordur diye düşünürken yakalamak; geçen ay bu saatlerde şuradaydık, şu saatte şunları konuşuyorduk, eğer böyle olmasayadı şu gün şunları yapacaktık muhasebesine obsesifce takılıp kalmak; birlikte dinlediğiniz şarkılardan kaçmaya çalışırken mırıldandığını utanarak farkedip yarıda kesmek ama kafanın içinde şarkının devam etmesine engel olamamak; ikinizinde sevdiği yazarların kitaplarını kitaplığın en görünmez yerlerine sokuşturup,göz ucuyla yerlerinde olup olmadığını hızlıca kontrol etmek; nefret etmek için yüzlerce bahane üretip her birine tutundum zannedip bir süre rahatlamak ve sonra hiçbir işe yaramadığını süratle farkedip eskisinden daha beter kahrolmak; ve özlemek.. Hep özlemek; uyurken özlemek, uyanır uyanmaz özlemek, bir şeylerle uğraşmaya çalışıp bir süreliğine unutur gibi olduğunda farketmeden özlemek, hiçbir şey yapmadığın zamanlarda özellikle gece yarısından sonra ibadet eder gibi özlemek, yüzünü görsem bir kere,başkasıyla konuşurken bile olsa sesini duysam yetecek bana dedirtecek kadar özlemek. Özlemenin her çeşidini ezberler gibi özlemek. Yok, olmaz böyle,haksızlık bu..
    Sonra bütün günler birbirine benzemeye başlar. Ayrılığın ilk bir kaç günü deliren ve ne yapacağını şaşıran sen zaman geçtikçe acıklı bir suskunluğa bürünürsün. İnsanın en zavallı hallerinden biridir böyle zamanlarda yaşanılan. İlk gün, kızgınlığının etkisiyle burnundan kıl aldırmaz en söylenmeyecek lafları söylersin. Sonra aynı gece şaşkın ve ne yapacağını bilmez şekilde dolaşırsın ama seni çıldırtan şey öfkeymiş gibi gelir sana. Ona öyle kızıyorsundurki, sırf sana bunu yapmış olması bile affedilmez bir hatadır. Karar vermişsindir artık o seni aramaya kalksa bile konuşulmayacaktır. Evet her şey bitmiştir.. Öyle zanneder içebildiğin kadar içersin ve sızarsın sonra. Ama uyanınca aklın başına gelir. Önce bir önceki günü düşünürsün ve metafizik bir umutla bunun rüya olması için yalvarırsın. Ama rüya değildir, ayrılmışsınızdır artık. İçinde korkunç bir acı ve boşluk hissiyle atarsın uyku sersemliğini ve umutsuzca telefona saldırırsın. Ama ne bir arama vardır ne de mesaj. O zaman akşamki öfkenin yerini çaresizlik alır. Ve elinden bir şey gelmeyeceğini bile bile ama bir taraftan da her şeyi düzeltebilecekmiş gibi büyük bir enerjiyle sen ararsın. O da ne,telefonu kapalıdır! Defalarca denersin ama hep aynı şeyi duymaktasındır. "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor..." Aslında çok iyi bilirsin ki aradığın kişi artık geride bıraktığın kişi değildir. Bir şey olmuştur dün ve artık o başka birine dönüşmüştür. Ama bu düşünceyi şiddetle kovarsın kafandan. Hayır,bir kaza yaşadık dün, düzelecek mutlaka. Telefon elinde yataktan kalkıp sokağa atarsın kendini, çok erkendir gidecek yerin de yoktur. Hem olsa bile hiçbir yere sığamazsın ki.. Dolaşıp durursun gözünde akıtmaya utandığın kocaman yaşlarla. Ağlayamazsın ama henüz. Çünkü içinde hala bir umut vardır, zannedersin ki telefonu az sonra açılacak,konuşmaya başlayacaksınız ve o kötü kabus hiç görülmemiş gibi hayatınız devam edecek. Affetiririm kendimi diye düşünürsün, o da beni seviyor nasılsa, kıyamaz bana. Ne kadar pişman olduğumu görür, biraz kızar ama sonunda affeder. Yeter ki şu telefonu bir açsın, gerisi mutlaka hallolur, olmak zorundadır. Bu düşüncelerle dakikada en az üç kere arayarak şehrin muhtelif yerlerinde dolaşıp durursun, vakit ilerler ama telefon bir türlü açılmaz. Bu esnada telefon açıldığında ne konuşacağını kafanda kurgulamaya başlarsın ve o anda yapmış olduğun yanlışların hepsi birden aklına gelir. Ve beklerken bir taraftan da kendinle hesaplaşmaya başlarsın. Pişmanlık içinde çığ gibi büyümektedir. Sözler verirsin kendi kendine, söz dersin bir daha onu üzmeyeceğim, küçük kaprisler uğruna hayatı dayanılmaz hale getirmeyeceğim, onu mutlu etmek için elimden gelen her şeyi yapacağım, hatalarımın farkındayım asla hiçbiri tekrarlanmayacak. Onu ne kadar çok sevdiğimi göstereceğim ona her şey eskisinden de güzel olacak.. Bu esnada o kadar samimisindir ki gerçekte tutamayacağını bildiğin sözleri bile vermekten çekinmezsin. Trajiktir aslında, çünkü bir taraftan tükenmeye yüz tutmuşken diğer taraftan kendini hiç olmadığın kadar kuvvetli hissedersin. Kendi kendine tekrarlarsın, olmaz dersin böyle olmaz, düzelecek herşey yoluna girecek. O da üzülüyordur zaten, sen anlatacaksın o anlayacak ve eskisinden daha kuvvetli bağlarla sarılacaksınız birbirinize. Yeter ki telefonunu açsın.. Açsın artık telefonunu.. Sadece telefonunu açsın.. Açsın artık.. Açsın.. Ne olur açılsın artık o telefon.. Ve sonra açılır o telefon.. Alo dersin...

    Biliyor musunuz aslında neden zordur ayrılık? Neden kabul edemez insan? Bir bıçak kanatıp ruhunu kimsenin göremediği kanlar akıtır içine içine, neden? Aşık olduğun için mi? Onsuz yaşayamayacağın için mi? Hayatının anlamını kaybettiğin için mi? Sana haksızlık edildiğini düşündüğün için mi? Hayır hiçbiri değil. Başkasına da aşık olursun, o olmadan da yaşarsın, bir şekilde her şey yoluna girer. Bunu da herkes bilir. Peki bunu bile bile neden acı çeker insan biliyor musun? Çünkü onu başkasıyla düşünemezsin. Tuttuğun elleri başkasının tutması, öptüğün dudakları başkasının öpmesi, yaslandığın omuza başkasının yaslanması. Düşünmek bile delirtir insanı. Bu yüzden işte, herkes bilinçaltında sevdiğinin ölmesini ister. Sevdiğinin ölümü bile onu başkasıyla düşünmekten daha az acı verir. Aşk zihninin savunma mekanizması geliştiremediği tek yanılsamadır, hallüsinasyon gibi... Bir varmış bir yokmuş.. Uyarıcısı olmayan algı.. Her şey biter acı kalır. İşte o acı da bencilliğinden ve kibrinden kaynaklanan acıdır. Onu başkasıyla düşündükçe kendine acımaya başlarsın,çünkü bunu kendine yediremezsin. Ölse, mesele kalmayacaktır. Ama ölmez namussuz, gözünün önünde korktuğun her şey bir bir gerçekleşir. Bu yüzden acı çekersin işte.. İşte bu yüzden çok zordur ayrılık..
    Ali Lidar
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin dördüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/muhayyelll_ ve mithrandir21 | Uğur yazmıştır.

    10.
    Profesör Alex'in yaşlı bedeni, daldığı derin uykuda büyük bir patlamayla sarsıldı ve uyku mahmurluğu ile açılan gözleri hızla etrafa bakındı. Saniyeler sonra bedeni molozların arasında kalmış, vücudu hareket edemez olmuştu. Yaşlı kalbi son defa atarken , kurumuş dudaklarından silah seslerinin arasına bir fısıltı yayıldı: "TÜBEM..."

    ***

    Yavaş yavaş yürürken Russell Lili'nin kulağına fısıldadı. "Konuşmamız lazım. Alex'i kurtarabilirim." Lili şaşırmayı sonraya bırakıp başını salladı ve adımlarını hızlandırdı.
    Yarım saat sonra Son Umut'un gizli karargahlarından birindeydiler. Karargah, yerin 3 metre altında kurulmuş ve 6 odacıktan oluşuyordu. Russell, Lili'nin eşliğinde odalardan birine doğru yürüdü ve Lili boynumdaki kolyeyle kapıdaki mekanızmayı açtıktan sonra içeri girdiler.
    Russell toplantı odasına benzeyen salonu göz ucuyla inceledikten sonra Lili'ye döndü ve: "Evet, sanırım burada güvendeyiz." dedi. Lili, uzun toplantı masasının kenarındaki sandalyelerden birini çekip otururken: "Şimdilik güvendeyiz. Ama bu uzun sürmeyebilir. O yüzden hemen konuşmaya başlasak iyi olur." dedi.
    Russell düşünceli gözleriyle Lili'ye doğru bakarken: " Bak Lili, sen Son Umut'tan bahsettiğinde bu çok mantıklı gelmişti. Siz gerçekten bu insanlar için son umuttunuz ve ben size destek olmaya hazırdım. Ama bu ağır saldırıdan sonra, Son Umut bu kadar ağır bir kayıp vermişken dünyayı kurtarmaktan yana olamam. Siz de olamazsınız. Çünkü bu şartlar altında dünyadaki hayat devam edemez. Bu yüzden..." dedi ve sustu.
    Lili: "Neden böyle düşündüğünü anlayamıyorum. Evet, en güvenli karargahımızı kaybettik. Neredeyse tüm bilim insanlarımız ve çalışmaları bu saldırıyla birlikte yok oldu. Ama bak hala biz varız. Bunun gibi onlarca karargahımız ve karargahta destekçilerimiz var. Pekala, biraz uzun sürecek gibi görünse de dünyayı kurtarabiliriz." dedi. Russell oturduğu yerden kalkıp ağrıyan şakaklarını ovuşturmaya ve Lili'nin önünde bir o yana, bir bu yana yürümeye başladı: "Bizim dünyayı kurtarmaya gücümüz olabilir ama dünyanın buna gücü yok. Elimizdeki kaynaklar gün geçtikçe azalıyor. Dünya bu haldeyken bile son kaynaklarımızı silahlar ve yıkım için kullanmaktan çekinmeyen insanlar var karşımızda. Dünyayı kurtaramayız ama başından beri umut olduğunuz insanları kurtarmak için hala bir şansımız var. Onları Enceladus'a götüreceğiz."
    Lili şaşırmıştı: "Nasıl yani? Alex olmadan mı?"
    Russell olduğu yerde durdu ve gülümsedi: "Lili, Alex ve ben olmazsak Enceladus'da yaşam olmaz. En başta söylediğim gibi, Alex'i kurtarabilirim. Bu belki yıllar sürebilir ama Alex eninde sonunda yaşayacak." dedi.
    Lili: "Ama Russell, bir ölüyü diriltmek..." derken Russelll sözünü kesti: "Normal bir insanı diriltmek mümkün değil tabiiki. Ama ölen insan büyük bir bilim adamı ve ölümsüzlüğü bulan bir profesörse bu mümkün."

    ***

    Eartman görüntüyü durdurdu ve bakışlarını öğrencilerin üzerinde gezdirdi. Bu gün gözlüğünü takmamıştı ama Meryem'in bir soru sormak için kıvrandığını farketmiş, hatta ne soracağını anlamıştı.
    "Şimdi Russell ve Lili'yi karargahta bırakıp biraz geçmişe dönelim. Bakalım Alex ve Russell Encaladus'da başka neler yapmış." dedi ve kumandadaki sarı düğmeye bastı. Donan görüntü hızla geriye doğru gitti...


    ***

    Alex ve Russell uzay gemisindeki odalardan birindeydiler. Alex yatağa uzanmış dinleniyor, Russell ise masada bir şeyler yazıyordu. Uzun uzun yazdığı şeyleri defalarca gözden geçiren ve çoğunu karalayan Russell, sonunda kalemi bıraktı ve arkasına yaslanıp sıkıntıyla ofladı.
    Alex, gözlerini açmadan yattığı yerde kıpırdandı ve: "Ne oldu dostum? Bir sorun mu var?" diye sordu. Russell karaladığı kağıtlara dalgınca bakarken: "Eksik olan bir şey var. Ve bu eksik tamamlanmazsa, Enceladus'un sonu gelebilir." dedi.
    Alex yattığı yerden doğrulmuş ve kaşlarını çatarak Alex'e dönmüştü: " Ne demek istiyorsun? 5 yıldır buradayız ve hiçbir eksik yok. Her şeyi bizzat denetledik. Ve biz denetleyeceğiz."
    Russell Alex'e dönmüştü: "İşte anlatmak istediğim bu dostum. Her şeyi bizzat biz denetledik. Peki bizden sonra kim denetleyecek? Ölümsüz değiliz, eninde sonunda öleceğiz. Bizden sonra daha kaç yıl Enceladus'daki düzen böyle kalacak? Birine her şeyi anlatıp yerimize koysak, taht savaşları başlayacak yine. İnsanlar bunu kendi menfaatlerine çevirecekler. Ve Dünya'nın başına gelenler, Enceladus'un da başına gelecek."

    Alex uykuyu tamamen atmış ve düşüncelere dalmıştı. Uzun süren sessizliği, düşüncelerinin arasından sıyrılan Alex bozdu: "Çok eskilerde bir makale okumuştum. Bilirsin, bilimsel zımbırtılara fazla meraklıyım. Hele ki bu ilginç bir konuyla ilgiliyse. Şansımız yaver giderse, bu makale Enceladus'un sonunu değiştirecek." dedi. Russell, Alex'in neşeli ses tonundan aldığı enerjiyle karamsar havasından kurtulmuş ve Alex'in enerjisine kapılmıştı: "Yaa, demek öyle. Peki bu zeki Profesör benimle de paylaşacak mı bu makalenin konusunu?"
    Alex gözlerini kıstı ve gizemli bir ses tonuyla: "Tüm Beyin Emblasyonu, yani kısaca ölümsüzlük!"
    Russell'ın gözleri şaşkınlıkla, kocaman açılmıştı: "Evet evet. Bunu biliyorum. Randal Koene'un yarım kalan çalışması bu. Sahi, ne kadar ilerleme kaydedebilmişti Koene?"
    Alex küçümser bir havayla: "Bir solucanın beyin haritasını çıkardı. Eh, 2015 yılındaki bilimin zayıflığına bakarsak, bu fazla bile sayılır." dedi.
    Russell gülümseyerek: "Bazen benden daha zeki bir arkadaşım olduğu için kıskanmıyor değilim. Zekan beni büyülüyor dostum." dedi. Alex ufak bir kahkaha attı ve: "Vakit çok geç olmadan çalışmaya başlamaya ne dersin kıskanç arkadaşım." dedi.
    Russell yerinden kalkıp bir asker edasıyla: "Hemen şimdi başlayalım. Tembelliğe lüzum yok." dedi ve kapıya doğru yürüdü.

    ***

    Görüntü donduktan sonra uzun bir sessizlik oldu. Çocuklar Eartman'dan bir açıklama bekliyor, Eartman ise bu merak kokan havanın tadını çıkarıyordu.
    Dakikalar sonra Semih ayağa kalktı ve: "Profesör Eartman, bu Tüm Beyin Emilasyonu ne? Ve gerçekten ölümsüzlük mümkün mü?" diye sordu.
    Eartman'ın beklediği soru gelmişti. Uzun yıllar önce okuduğu ve kelimesi kelimesine aklında kalan Randal Koene'un reportajını gözlerinin önüne getirdi ve anlatmaya başladı:

    "Tüm Beyin Emilasyonu, beyin mekanizmalarının bulunup kodlara dökülmesi, bir diğer deyişle beynin haritalanmasıdır.
    Yapılan araştırmaların %99.9'una göre, beyin mekanizmalar ve bölümlerden oluşuyor. Yani hesap yapabilen, fonksiyonları işleyebilen bir yapı. Eğr bu yapının nasıl çalıştığı çözülebilirse onun yerine geçebilecek bir yapı tasarlanabilir. Ve bu yapı bilgisayar ortamına aktarıldığında, yıllar geçse bile beyin çalışmaya devam edecek."

    Semih ikna olmamış gibiydi: "Teori olarak mantıklı görünüyor. Ama bu bilimsel olarak mümkün mü? Yani, insanın özü nasıl haritalandırılabilir? Kimlik kodlara aktarılabilir mi?"

    Eartman gözlerini sınıfta gezdirirken Randal Koene'un cümlelerini anlatmaya devam etti:
    "Bu nöromların diğer nöronlarla bağlanma yoluyla, yani konektomla bağlantılı. Bir karar verme aşamasında beyindeki söz konusu eylem bir yerden bir yere taşınıyor. Sinaptik bağlantıların işleyiş şekilleri ve onların beynin belirli bir konumda yapılması gerçeği bize bir çeşit 'hatıra' kazandırır.
    Hatıranın ne olduğuna yönelik popüler kavram, 'gelecekteki eylemi etkileyen bir önceki eylem' gibi mühendislik ve bilimsel bir tanımdan çok daha öte. Hatıra büyük annenizin suratını hatırlamak veya iki dakika önce ne dediğinizden oluşmamaktadır. Hatıra dediğimiz şey bir konser piyanistinin neden belirli bir yöntemle piyona çaldığından tut, bir yöneticinin neden bir iş kararını o belirlenen yönde uyguladığına kadar gider. Bunun nedeni DNA'larının getirdiği kalıtımsal bilgilerin yanı sıra, geçmiş tecrübelerin de bulunmasıdır. Bu gerçekten bizi biz yapan özelliklerimizi; daha geniş bir terimle, kişiliğimiz hakkındaki her şeyi etkiliyor."

    Bu sefer, sınıfta hiç söz almayan Meryem, soru sormak için söz aldı: "Peki sisteme yüklenmiş bir zihin kendisinin farkında olacak mı?"

    Eartman, Meryem'in bu ilgisinden memnun olarak gülümsedi ve sınıfta dolanmaya başladı:
    "Şuna inanıyorum ki sergilediğimiz davranışlar, bütün beyin aktivitelerimiz, tecrübe edindiğimiz her şey beynimizin işleyiş şeklinin bir sonucu. Bu, öz farkındalığı da kapsıyor. Etrafında olup bitenlerin farkına varma, nasıl olduğun ve ne olduğun hepsi birer tecrübe. Tecrübe beyinde gerçekleşen bir işleme mekanizmasıdır. Yani bu işleme mekanizmasını tamamıyla kopyalayabilirsek, o zaman şunu da söyleyebilirim ki bu kopya öz farkındalığı da kapsayacaktır."

    Meryem donan görüntüye dalgınca bakarken: "Peki, Prof. Alex ve Prof. Russell bunu başarabildiler mi?" diye sordu.
    Eartman yerine oturmuştu: "Evet, başardılar. Aslında en büyük başarıyı sağlayan Russell oldu. Ve dünyaya geri dönmeden önce, arkalarında bıraktıkları robota beyin haritalarını yüklemişlerdi."


    Meryem ders çıkışı düşüncelerini toparlamaya çalışarak yapay göle gitti. Bir eli kolyesindeydi. Lili'nin kapıyı açarken kullandığı kolyenin birebir aynısıydı bu. Ve dün gece duyduğu konuşmalar, parçaları birleştirmesine yetiyordu. Kolyeyi çıkardı ve yüksek sesle kolyede yazanları okudu: "basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa"

    11. Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 31 Mart 2059
    Konu: New York Olay Raporu, 2059: Rapor
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/A
    Belge Türü: Çok Gizli

    Aşağıda, olayın meydana geldiği sırada XXX Caddesi XXX Okulundan, bombalama sonucu uzun süre bilinçleri kapalı olarak kalan çocukların kendilerine ilk geldiğinde ilk söylediklerinin kaydı yapılmıştır. Bazı kayıtlar direkt olarak personelimiz Teğmen Reese tarafından kayıt altına alınmış olup, bazı kayıtlar ise çevredeki insanlar tarafından yine Teğmen Reese’e söylenip kayıt altına alınması sağlanmıştır.

    Teğmen Reese’in şahsi izlenimleri: Çin tarafından atıldığını düşündüğümüz bomba kuvvetlerimiz tarafından ‘bilinen bir bomba’ olması üzerine bilinmeyen bir etki gösterdiği görülmüştür. Aldığı canların, yıktığı yapıların haricinde 6 ile 10 yaş arasındaki çocukların belli bir süre (ortalama olarak hepsinin birbirine yakın olduğu) bilinçlerinin kapandığı ve kendilerine geldiklerinde de anlamlı veya anlamsız olarak konuştukları fark edilmiştir. Bayılan çocukların hiçbir yerinden fiziksel olarak en ufak bir yara almadığı göze çarpmış, her ihtimale karşı da sağlık ekipleri tarafından kontrolleri yapılmış olup yine de fiziksel olarak en ufak bir sorun görülmemiştir.
    Hiç yara almayan bir okul personelinin patlama öncesini anlatması birebir olarak aşağıdaki gibidir (Kişisel anlatılanlar haricinde anlattıkları diğer birçok kişi ile de örtüşmektedir, bu kayıtları da dosyanın ilerleyen sayfalarında bulabilirsiniz. Personelin ufak tefek yüz hatları vardı ve boyu da ortalamanın biraz altındaydı. Yanıtları kolay anlaşılır olmasına rağmen olayın şokunu üstünden atamadığı belli ve ruhsal bir gerilim de yaşıyor gibiydi. Konuştukça konuşma hızı yavaş olmasına rağmen gittikçe de yavaşlıyordu.)
    “Sanırım saat sabah 10’u biraz geçiyordu. Çocuklar derslerine girmiş, ben de bahçedeki günlük rutin kontrollerimi yapıyordum. Tam saati hatırlamıyorum ama bir ara güneş ışığında, nasıl desem bir kırılma hissettim ve sanki üzerime anlam veremediğim bir ağırlık çökmüş gibi gelmişti. Gökyüzünde, çok yukarılarda gümüş rengi tonlarında bir ışık gördüm. Gümüş rengi ama çok kuvvetli bir ışık. Sanki dev bir metal yığınını gökyüzüne yerleştirmişler gibiydi. Hem çok yüksek olmasından ötürü hem de yaydığı ışığın kuvvetinden dolayı bu ışığın kaynağının şeklini tam olarak algılayamadım. Aklımıza o esnada bulunduğumuz savaş ve düşman devletlerinden bir tür bomba saldırısı olabileceği geldi; ama sanki ışık bizi etkisi altına alıyor ve bu güzel yansımadan bizlere kötü bir etki yapacak bir şeyin gelmeyeceğini de düşünmüştüm.

    (Teğmen Reese Notu: Kayıtlara Çin Halk Cumhuriyeti’nin bomba saldırısı olarak geçse de bu anlatılan gri ışık kaynağının geçtiği sırada hiçbir savunma kayıtlarında Çin ya da farklı düşman ülkenin herhangi bir aracının görülmediği daha doğrusu görüldüğü kayıtlara geçmemiştir)

    Işığın gücü artmaya başladıktan sonra sınıflardan çığlıklar gelmeye başladı, öğretmenler neler oluyor diye bağırmaya başlamıştı ve o anda büyük, yakıcı bir patlama oldu. Anladım ki savaş en sonunda New York’a da gelmişti, her yer toz duman içinde, çalan alarmlara da insanların çığlıkları karışıyordu. Bayılmadan son kez okula baktığımda ise okulun en ufak bir şekilde olsun zarar almadığını görmüştüm.
    (Teğmen Reese Notu: Sınıflardaki öğretmenler de okulun herhangi bir zarar görmemesinden dolayı sadece oluşan aşırı sesten rahatsız olmuşlar, sarsıntı ile yere düşüp ufak tefek çiziklerle kurtulmuşlardı. Raporun buradan sonraki kısmı sınıflardaki bir öğretmenin konuşmasına istinaden alınan kayıttır. Diğer öğretmenlerin dedikleri ile kişisel bilgiler hariç kayıta alınanlar tamamen örtüşmektedir. Öğretmen sarışın, uzun boylu ve yanık tenliydi. Yaşanılan bunca olaya rağmen konuşması sakin, cevapları tatminkâr ve gayet de düzgündü. Sorularıma önce kısa bakışlar atıp kısa bir an düşündükten sonra cevap veriyor, cevap verirken ise mimikleri ile en ufak bir şekilde şüpheye de yer bırakmıyordu.)
    “Camdan vuran güneş ışığının rengi değişmeye başlamıştı. Sanki bu anda tüm civarda bir sessizlik olmuştu. Bu esnada bazı çocuklar gerilmiş, bazıları ise iniltiler ile beraber anlayamadığım sesler çıkarıyordu. Birkaç öğrencimin ise sanki tekerleme ve ayin karışımı sözleri ardı sıra söylediği, her tekrarlamasında da ritmin daha uyumlu olduğunu hissetmiştim. Çocuklara sakin olmalarını söyleyecektim ki gümüşi renkteki ışığın yoğunluğunun arttığını, parlaklığının ise gözlerimi etkilediğini ve sanki yutarcasına güçlü bir ses çıkardığını işittim. İşte tam da bu sırada çocukların hepsi sanki uykuya yatar gibi ama biraz sertçe bayılmışlardı. Bu esnada korkmuş, bir köşeye sinmişken daha kuvvetli ve bomba etkisinde, kulakları yırtarcasına bir patlama sesi duymuş ve etraftan alarm sesleri ile insan çığlıklarını duymaya başlamıştım. Camdan hafifçe kolumu uzattığımda ise etrafta sadece güçlünün güçsüzü ezdiğini ve ölüm saçtığını gördüm. Korkup ağlamaya başladığımda ise çocukların yavaş yavaş kendilerine geldiğini fark edip ben de kendimi toparladım.”

    (Teğmen Reese’in Notu: Diğer öğretmenlerden de hemen hemen aynı şeyleri duydum ve kayıt altına aldım. Zaten yaşadıklarından ötürü kimsenin kafasından bir şey uydurmuş olabileceğini düşünmüyorum. Son olarak raporun giriş kısmına 9 yaşındaki Eva’nın baygınlıktan çıkış anını gireceğim. Eva’nın verileri tamamen benim gözlemimdir. Eva çocukların içinde en geç uyanını ve anlamsız sözleri de en anlaşılır söyleyeni. Eva, esmer, saçlarının uçları kıvırcık olan küçük sevimli bir kız çocuğu. Gayet sakin görünüyor. Sağlık kontrollerinde de herhangi bir en ufak sorun görülmedi. Olayın değil de daha çok etrafında yaşanılanların şokunda.)

    Ben Teğmen Reese. Tarih 30 Mart 2019. XXX Caddesi üzerindeki XXX okulundan Eva ile konuşmaya başlıyorum.

    “Eva, merhaba. Nasılsın?” (Eva sanki bir şeyler düşünüyor gibiydi)

    “İyiyim.”

    “Eva, yanında benden başka kimse var mı?”

    “Hayır yok, sadece siz ve ben varız.”

    “Bugün neler oldu peki, bana da anlatmak ister misin?”

    “Tüm arkadaşlarımla dersteyken bir ses, bir çağrı duyduk. Öğretmenimizin de duyduğunu ve cevap vermek için cama yaklaştığını gördük. Öğretmenimize cama yaklaşmamasını söyledik ama bizi pek dinlemedi.”

    “Sizleri duymuş ama anlamamış olabilir mi Eva ve neden cama yaklaşmamasını istediniz?”

    “Hayır bizleri duydu ve anladı da, sadece bizleri dinlemedi. Alice de aynısını söylüyor, hatta o öğretmenimize bizi dinlemedi diye o an çok kızdı da.”

    “Neler dediniz öğretmeninize?”

    “Cama yaklaşmamasını söyledik.”

    “Başka neler söylediniz?”

    “Sadece cama yaklaşmamasını ve uzak durmasını söyledik. Sebep olarak öğretmenimize bir şey olacak diye korkmuştuk.”

    “Anladım Eva, bu konuya sonradan tekrardan geleceğim. Sizler ve sen o esnada ‘basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’ tarzında bir şeyler söylemiş olabilir misiniz?”

    Eva komik bir şey söylenmiş gibi gülmüştü. “Bu çok komik. Ben böyle bir şey demedim ki. Annem de hep güler bana tekerleme filan söyleyemem diye. Ama telaş yapmanıza gerek yok, beni eğlendirmeniz de gerekmiyor. Ben gayet iyiyim şu an.”

    Buradan sonra konuşma benzer şekilde geçip sonlandırıldı. Gözlemleyebildiklerim bu kadar, sanırım Satürn’e giden Alex ve Russell ile bir an önce görüşmeniz gerek ve kaybolan bağlantıyı yakalayabilmeniz lazım. Sanırım diğer amacımız da sonuç almaya başladı.

    ******

    2071
    “Nasıl yani?” Diye şaşırarak sorusunu sordu Lily.

    “Tam manası ile dirilme değil, böyle bir şey tabii ki olmaz. En azından beyin dalgalarını ve gördüğü son 2 dakikayı alacağız. Bu tarz ölümlerde son 2 dakikalık görüntü pek işimize yaramasa da en azından hafızaları ve hafızalardan oluşturabileceğimiz algoritmalar ile düşünceler işimize yarayabilir.” Russell konuşurken durmuyor, hızlıca dışarı çıkıp karargâha gitmek için hazırlanıyordu.

    “Russell, bana anlatmak istediğin başka şeyler var mı?”

    Russell başını ovalamaya başlamış, derin ama kısa bir nefes alıştan sonra da oturabileceği ilk yere oturduktan sonra Lily’e bakıp, “Evet var” demişti ve “Sadece bir şey de değil. Bulduğumuz çok fazla sonuçlar var Lily ve hangi sıra ile anlatabilirim inan bilmiyorum.”

    “Dinliyorum Russell, lütfen anlat. Son Umut olarak yapabileceğimiz ne varsa yaparız biliyorsun.”

    Russell tüm vücuduna hâkim olan sıkıntı ve stresin etkisi ile oturduğu yerden kalkmış, bulundukları yerde turlamaya başlamıştı. “Öncelikle Lily şunu söylemek istiyorum sana, çok… çok gizli bir görevimiz vardı. Bilinen Satürn görevinin haricinde de görevimiz vardı ve bunu Alex ile beraber anlatmamız lazım iken ben şu an Alex’in öldüğünü öğreniyorum. Lily, Nasa ile ABD hükümeti ile görüşmem lazım benim. Daha fazla susamam zaten biliyorsun. Daha ne kadar burada susabilirim ki? Ama tabii bu saydıklarımdan geriye ne kaldı bu da ayrı bir dert konusu.”

    ******

    3071

    Dr. Whoo görüntüyü durdurdu ve sınıfa dönüp, hepsini kısaca süzdü.
    “Dün sanırım Earthman ile yeni konulara değinmiş ve hakkında da yeni yorumlar yapmışsınız.” Whoo tekrardan çocukların hepsini bu sefer gözlüğü ile süzüp durumlarını okudu ve sözlerine devam etti.
    “Farkındasınızdır, artık tarihimizi anlatırken sona gelmeye başladık. Fanus tarihimizde de hiç bu kadar detaylı olarak bu ders işlenmedi ve artık derslerimizi daha detaylı olarak işleyip geçmişimizi daha kapsamlı olarak öğreniyoruz, kim bilir belki de geleceğimizi daha iyi öğrenip ona göre adımlar atarız.”

    ******

    2071

    “Lily, bir bakımdan çok şanslıyım ki kimse üzerimi aramadı. Anlamsız şekilde üstümde duran uzay elbisemi değiştirmeme yardımcı oldular sadece. Çok fazla şey konuşmam gereken konular var ama anlıyorum ki giderken burada bıraktığımız konuşacağımız kişiler ve merciler ne yazık ki yoklar artık. En önemlisi Alex de yok artık ve hiç istemesem de bazı şeyleri sana anlatacağım çünkü bunları başkalarının da bilmesi gerek ve şu an tek güvenebildiğim kişi sensin” Russell konuşurken Lily dikkatli şekilde kendisini dinliyor ve sadece kafa sallamaları ile cevap veriyordu.

    Russell üzerinden bazı kağıtları çıkardı ve okuması için Lily’e uzattı. Elindeki kağıtların yanındaki tabletlerde de hard-disklerde de ve başka dijital ortamda da verileri tutuluyordu. Eski alışkanlıktan olsa gerek Dünya’ya ilk indiklerinde yer çekiminden etkilenmeyen yazıcısı ile çıktısını almış ve yanında taşımak istemişti. Russell elindeki evraklardan bazılarını eledikten sonra okuması için Lily’e verdi. Lily “Ne bu?” diye sormasına rağmen cevap beklemeden kâğıdı eline alıp göz atmaya başladı.

    Russell, Lily’e yukarıdan bakıp, “lütfen bitirmeden soru sorma ve sadece oku. Bu bizim diğer bir başka görevimizdi.” dedi.

    ABD NASA
    Yayın Dosya Numarası: 22 Ek: Yok
    İletim Yetkisi: Sınırlı Sayıda
    İletim Hedef Sınıflandırması: Koordinat Ondalık Derece ve Enlem: 37.7180504
    Ana Görev: Satürn ve Uydularını Araştırma
    Alt Görev: DDZA (Çok Gizli)

    Çalışma Dereceleri
    Enerji Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Kodlama Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Yükseltici Ünitesi: Tüm sistemler sorunsuz çalıştı.
    Girişim İzleme Ünitesi: Aralıklar kabul edilebilir düzeyde çalıştı.
    Geri Dönüş Beklentisi: Bilinmiyor (Hesaplanamadı).
    İletim Hedefi: Tüm sistemlerde arıza oluştu, sebep bilinmiyor.

    Russell, Lily’nin giriş kısmını okuduğunu anladıktan sonra kısa birkaç şey söyledi: “Alex ile birlikte tüm ekipmanlardaki ayarlamaları yaptıktan sonra DDZA sinyali için son kontrolleri de yaptık. Mesaj içeriği hazırdı, aslında bizzat Başkan tarafından hazırlanmıştı. Satürn üzerindeki radyasyondan yararlanarak mesaj içeriğimizi Dünya’dan kat be kat daha fazla ışık yılına gönderebilecektik.” Russell’ın cümlesi bittikten sonra Lily konuşmaya, daha doğrusu birkaç soru soracaktı ki (yüz ifadesinden yeterince anlaşılıyordu) Russell sanki iki elin parmağından biraz fazla kişinin kendilerini ekran başından izliyorlarmış gibi hissettiğinden dolayı etrafına kısa bir bakış atıp konuşmasına devam etti. “Lütfen Lily, dediğim gibi okuyana kadar soru sorma ve sadece oku. Daha cevaplanması gereken birçok soru işareti var ve bu maceramızın da daha başındayız.” dedi. Lily, Russell’ın uyarısını gülerek kabul edip okumaya devam etti.

    Lily, raporu okuduktan sonra soru soran ve hayret ifadesinin hâkim olduğu gözleriyle Russell’a bakarak. “Bunlar gerçek mi Russell?”

    ******

    3071

    Dr. Whoo simülasyonu durdurup tekrardan sınıfa döndü ve gözlükleriyle Levi’yi süzdü. Tüm sınıf pür dikkat olmuş ve tarihlerinin canlandırmasını izliyordu. Dr. Whoo sorusu olan var mı dedikten sonra kimseden cevap gelmediği için simülasyonu oynatmaya devam etti.

    ******

    2071

    “Evet gerçek Lily, hatta fazlasıyla da gerçek?”

    “DDZA çalışmalarınıza gerçekten de cevap geldi yani Russell öyle mi? Niye bundan hiçbirimizin haberi yok?”

    “Lily, niye haberinizin olmadığını tabii ki çok iyi biliyorsun. Dünya Dışı Zekâ Arayışı çalışmalarımızda 250 gigawatt gücünde sinyal gönderebildik ve bu da bizim Dünya olan irtibatımızı kopardı biliyorsun.”

    “O kadar gücü orada nasıl sağladınız Russell?”

    “Tabii ki Güneş sisteminin mücevheri olan Satürn’den faydalandık. Satürn’ün hidrojen ve helyum zenginliği bize inanılmaz seviyede bir enerji sağladı.”

    “Ve bu büyük enerji sayesinde de uzayın boşluğundan yararlanıp mesajınızı binlerce belki de milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki yıldızlara gönderebildiniz.”

    “Evet, gönderebildik. Kimi dalgadaki sinyallerin kısa sürelerde kimi dalgaların ise birkaç hafta sonra sonlandığını gördük. Yani veri kaybımız o zamanlarda oldu. Bilmiyorum belki de hâlâ yollarına devam etmiş de olabilirler.” Russell cümlesi bittiğinde bir şeyler mırıldanıyor gibiydi.

    “Peki sonra?”

    “Ne sonrası?” Diye sorusunu soruyla yanıtladı Russell.

    “Ah Russell, sinyali gönderdiniz ve sonradan neler oldu? Bir yanıt, bir tepkime yani neler oldu?”

    “Lily, yaklaşık olarak 3 hafta sonra cevap geldi. Evet biliyorum çok korkutucu ama 3 hafta sonra cevap aldık.” Russell’ın cümlesi bittikten sonra Lily çığlık atmıştı.

    “Nasıl yani Russell? Gerçekten de bu mesajınıza cevap mı geldi?

    Farklı yıldızlardan, farklı güneş sisteminden mesajınıza cevap geldi ve sinyalin gücünün fazlalığından dolayı irtibatımız kayboldu diye bunu bizler öğrenemedik mi yani?”

    “Evet Lily ve bu da işin korkutucu boyutunu daha fazla büyütüyor.”

    “Ne dediler peki, cevapları neydi?” Lily, Russell’a baktığından Russell’ın her susmasında yaptığı gibi yine bir şeyler mırıldandığını, bir şeyler sayıkladığını fark etti.

    “Ah Lily, nasıl sakince söyleyebilirim bunu bilmiyorum. Dediklerini hiç anlamadık ama onlar bizi anladılar diye düşünüyorum.” Russell derince bir nefes alıp devam etti, “Gönderdiğimiz mesaj bizi anlıyorsanız aşağıdaki matematiksel işlemin sağlamasını yapın diye bitiyordu ve onlar da sağlamasını yapmışlardı ama onların mesajını ise biz hiç anlayamadık.”

    “Sence bu ne demek oluyor?”

    “Ya dostlar, farkında olmadan böyle yazdılar ya da kötü niyetliler ve bizimle dalga geçiyorlar.”

    “Bunu düşünmek bile istemiyorum Russell, peki cevaplarında ne demişlerdi?”

    Russell bilgiç şekilde gülümseyip devam etti “Basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa"

    ******

    3071
    Levi izledikleri ve duyduklarından sonra kuvvetli bir şekilde çığlık attı. Başta Dr. Whoo olmak üzere tüm sınıf kendisine dönerek meraklı gözlerle baktılar. Levi gelen soruları tek bir cevapla geçiştirip iyi ve bir şeyi olmadığını belirtti.

    “Evet arkadaşlar, simülasyondan da anlayacağımız üzere Alex ve Russell’in Satürn’de buldukları ve kolay kolay açıklama yapamadıkları konuları tabii ölümsüzlük veya beyin klonlama değil Dünya dışı zekâ arayışlarına yanıttı. SC hiçbir zaman bu sınıfın içine giremez, hem genel olarak aradığımız zekâ bu sevimli canlılarda yoktu ve hem de bizlerin yapması sonucu ortaya çıkmıştı; ama anlıyoruz ki beklenilen seviyede, sürekli bilim kurgu filmlerine ve kitaplarına konu olacak şekilde DDZA çalışmasının olumlu sonuçlandığını öğrenmiştik. Aynı bizler gibi başlangıçtan itibaren kendi güneş sistemlerinde kendi yıldızlarının yörüngesinde yaşayanlardı.”

    “Peki DDZA dediklerimiz aynı bizler gibi Dünya’dan göç etmiş farklı insanlar olabilir mi?”

    “Igor, sorunu daha açık sormanı isteyeceğim.”

    “Demek istediğim, Dünya tarihte bir kere daha bu yaşanılan felaket gibi bir felaket yaşamış olsa ve daha daha eski atalarımız Dünya’yı haliyle de kendi güneş sistemimizi terk etmiş olabilirler mi? Kendilerine gerekli enerji kaynaklarını ve teknolojiyi götürüp Dünya’yı tamamen bırakmış olabilirler mi? Kim bilir sonradan farklı şeyler gelişmiş olabilir ve Dünya tekrardan canlanıp buralara gelmiş de olabilir.”

    “Güzel soru Igor ama bunu maalesef bilemeyiz. Farklı bir güneş sistemine yolculuk şu an ki teknolojik hızımıza göre ortalama 10000 yıl sürer. Böyle bir şey olduysa da bu kişiler geride hiçbir şey bırakmamışlar. Ve unutmayalım insanlık tarihi boyunca sürekli şanslıydı. İlk insandan, sizlere daha önceden anlattığım Taş Devri dediğimiz zamandan bugüne kadar hiç gerçek bir kriz yaşamadı. Ama artık inanıyoruz ki bir gün bu şans ters dönecek. Bilmiyorum çocuklar belki de bu şans ters döndü de diyebiliriz, onun için en kötüye her zaman hazırlıklı olalım.”

    “Dr. Whoo, bu sözünüzden ne anlam çıkartmamız gerektiğini anlayamadım. Yani genel olarak anladım ama en kötüye hazırlıklı olun kısmını tam olarak anlayamadım ve sanırım diğer arkadaşlarım da anlamadı.”

    “Zamanı gelince her şeyi öğreneceğiz.” Diye cevap verdi Dr. Whoo.

    “Peki insanlık şanslıydı derken 15 yıl savaşlarında yaşanılanlar veya Nuf Tufanı ya da diğer olaylar, bunlarda da gerçekten şanslıydık diyebilir miyiz?”

    “Diyebiliriz tabii ki Meryem. Gerçek bir kriz değildi çünkü. Gördüğünüz gibi şu an buradayız ve hepsinde de öyle veya böyle yaşamaya devam edebilmişiz.”

    “Dr. Whoo peki Nuh Tufanı ile 15 yıl savaşlarını ve devamını bir tutabilir miyiz? Sonuçta biri insanların yaptığı bir şey diğeri ise tanrısal bir şey. Tufandan insanlar mı şanslarıyla kurtuldu yoksa Tanrı mı kurtulunması istedi?” Dr. Whoo bu sorudan sonra belli bir müddet Levi’ye baktı ve oturuşunu düzeltti.

    “Bu da güzel bir soru Levi, ama seni hâlâ tedirgin ve telaşlı görüyorum. İyisin değil mi?”

    “Evet, iyiyim.”

    “Öncelikle burada artık dinsel öğeler olmasa da Tanrı’ya inandığımı sizlere söylemek isterim; ama direkt şekilde bizlere ne şekilde etkisi var onu da bilemiyorum. Yani Tufan’da etkisi yoktur diyemeyiz.”

    “Yani Tanrı’nın biz insan hayatına, fizik kurallarını yok sayarak etki ediyor mu diyorsunuz?”

    “Evet Levi, aynen bunu söylüyorum ama sen sormadan kısa bir şekilde de açıklamaya yapayım. Çünkü devam etmemiz gereken ve acil olarak işlememiz gereken bölümler var” Levi dün duyduğu konuşmadan sonra ve izlediklerinden sonra ortaya bir şeyler çıkacağını artık kesin olarak biliyordu. Dr. Whoo Levi’nin duygularını gözlüğünden görmüş olacak ki boğazını seslice temizleyip konuşmasına devam etti. “Bunun için Levi, öncelikle izafiyet teorisine ve uzay zaman ilişkisine vakıf olmamız gerekmektedir. Ama ben şimdi bunları burada anlatmayacağım. Bu ayrı bir konu. Şimdi simülasyona devam edelim.”

    ******

    2071

    “Bir kabilenin dans ederken ki çıkardığı sözcükleri gibi” dedi Lily.
    “Evet, ilk duyduğumuzda ve kayıttan tekrardan dinleyip hatta “writer” üzerinden defalarca okumamızda da hem çok şaşırdık hem de bir anlam veremedik. En kötüsü de anlık olarak yakaladığımız sinyallere rağmen Dünya ile bağlantımız yoktu. Öncelikle ikili sayı sistemine çevirdik ve karşımıza

    00010000011011000010001100011010101011000110001100 100000000110110101100000100001101010011011000110001100001100 1000111001110011000000010000011010100110100010110001100 010101100110101000011011010110011000110001100 01110100101000111001110011100110101101101011010110110011000100001 00010110011000000001100000001000001000010000100001101010110001100 1000111001101010000110000011000110010001100010000100001001010110001100 00010110011000110001100010001000001000010000110101000011110000001

    böyle bir sayı sırası çıktı. Alex bu esnada eline kurşun kalemi alıp bu ikili sayı sistemini ondalık sayıya çevirdi. Aldığımız rakam ise 3.226.320.128.955.811.713’tü.”

    “Üç kentilyon iki yüz yirmi altı kat trilyon üç yüz yirmi trilyon yüz yirmi sekiz milyar dokuz yüz elli beş milyon sekiz yüz on bir bin yedi on üçü başka ne yaptınız? Bu sayıda da bir şeyler olması lazım.”

    “Maalesef bin türlü matematik işlemleri yapsak da hiçbir sonuca varamadık. Hatta ışık yılına çevirdik ama bunda da bir anlam bulamadık.”

    ******

    Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 4 Mayıs 2059
    Konu: New York Olayı Sonrası Raporu, 2059: Rapor/2
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/B
    Belge Türü: Çok Gizli
    “Ben Teğmen Kyle Reese, New York olayı sonrası tüm araştırmalarıma devam ediyorum. İnsan ölümleri çok fazla olmasına rağmen özellikle öğlen saatlerine doğru çocuk bayılmaları da devam etmekte. Birkaç tane çocuğun ayıldığı anda “CYK-3071-KMQ-3/A” belge tasnif numaralı raporda Eva isimli 9 yaşındaki kız çocuğunun dillendirdiği gibi birbirini devam eden anlamsız sözleri söylediği görülmüştür. Şunu da söylemek isterim ki, sizlerin de anlayacağı üzere bu sözlerin bize anlamsız geldiği bir gerçektir. Çocuklar kendilerine geldikten sonra onlara soru sorduğumda ise bu sözleri hatırlamamakla beraber aksine bayılmadan önce ve ayılmadan hemen sonra anlamlı şekilde konuştuklarını dile getirmektedirler. Bir başka dikkat çeken nokta da her bir çocuğun anlamlı olarak dile getirdim dediği sözlerin birbirinden tamamen farklı olmasıdır.”

    Bölüm 12

    3071
    Earthman’ın sınıfa girmesiyle ders bölünmüş, Dr. Whoo da Earthman’a kafa hareketiyle selam verdikten sonra sınıfa dersin bugünlük bu kadar olduğunu ve akşam görüşme odasında önemli bir görüşmenin olacağını ve çocukların da gelmesinin istendiğini söyledi. Sözlerinin ardından Whoo Earthman ile çocuklara el sallayıp sınıftan beraber olarak çıktılar.

    “Meryem? Konuşmamız gerekiyor biliyorsun değil mi?” diyerek Levi Meryem’e yaklaşmıştı.

    “Levi, ben çok şaşkınım. Söylediğimiz o sözler atalarımızın dersinde karşımıza çıktı. Kendimi tutamadım ve istemsiz olarak sen de çığlık attın.”

    “Biliyorum Meryem. Sence ne olabilir? Ben hiçbir şey bilemiyor ve düşünemiyorum. DDZA çalışmasında ne gibi ilgimiz olabilir? Çığlığımdan sonra Whoo’nun önce bana sonra da sana bakışını fark ettin mi? Bence Whoo bir şeyler biliyor, bundan eminim.”

    “Sence o varlıklarla olan ilgimiz onlardan biri olmamız olabilir mi Levi?”

    “Oh hayır, bunu istemiyorum. Öyle bir şey olsa bile bunun için bir amacımızın olması lazım.”

    “Ne gibi?”

    “Diyelim ki biz gerçekten Dünya insanından değiliz, ya bizleri Dünya insanı bir şekilde bulup kendi aralarına getirdi ya da onlar bir amaçla Dünya insanının arasına bıraktı.”

    “Ama Levi ne gibi bir amacımız olabilir ki? Bizler daha çocuğuz ve hiçbir şeyden haberimiz de yok. Sadece şu an kendimiz bir şeyleri düşünüp bir araya getirmeye çalışıyoruz.”

    “Öğreneceğiz Meryem, bu yılın bu detaylı tarih dersinin elbet anlamı olmal…” Levi sözünü bitiremeden kendini tekrardan o sözleri dile getirirken buldu. “‘basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

    Levi kendine geldiğinde odasında kendini yatıyor buldu ve Dr. Whoo’nun dediği akşam ki görüşmeye geç kalmak üzere olduğunu fark ederek süratle odasından ayrıldı. Levi ani hareketler yapıp attığı adımlarını büyütüyordu. Her ne kadar fanus içinde yapay yer çekimi olsa da Enceladus’un yer çekimi yine de düşüktü ve maalesef burada tam olarak oturtamadıkları teknoloji ise bu yapay yer çekimi mevzusuydu. Günün belli vakitlerinde yapay yer çekimi tamamen ortadan kalkıyor ve tüm hayat Enceladus’un 0,113 m/sn2’lik yoka yakın olan yer çekimine kavuşuyordu. Bu zamanlar önceden bilindiği için hem halk hazırlıklı oluyor hem de Sophia’nın sistemleri ve Sophian’nı childleri tarafından (R2D2 ve C3PO) bildiriliyordu. Ani hareketlerde ve ani hızlanmalarda özellikle çocukların bünyeleri yapay yer çekimine karşı koyup ilginç hareketler ortaya çıkarabiliyordu. Bu durumdan dolayı da fanus içinde görünen en büyük sıkıntılardan bir başkası da başta çocuklar olmak üzere yeterli seviyede kas gelişimlerinin olmamasıydı. Sonuçta Enceladus’un yer çekimi Ay’dan bile ortalama 12 kat daha düşüktü. Yapay yer çekimi ile zaman zaman aksaklıklar olsa da Dünya’ya yakın bir yer çekimi genel olarak sağlanabiliyordu, en azından günün çoğunluğu Dünya’nın yer çekimine uygun bir ortamda geçiyordu. Tabii ki de halkın gün ve zaman anlayışı genel olarak hâlâ DSİ üzerineydi, ama yine de eskilerden Dünya üzerinde farklı şehir saatlerinin yan yana yazılması gibi hem Satürn’ün hem de hem de Enceladus’un zaman kavramı sürekli olarak belirtiliyordu. Levi uzunca bir adımın yenisini atmaya hazırlanırken sistemlerden yapay yer çekiminin başlamasına 5 saniye kaldığını belirten anonsu duyup bir yerden destek alarak da kendini sabitledi. Dr. Whoo’nun dediği görüşme büyük salonda yapılacaktı. Büyük salon diyordu ama esas adı Neil Armstrong Salonuydu ve Fanus’un ileri gelenlerinin yani yönetim kadrolarının görüşmeleri sadece burada yapılıyordu ve böyle bir görüşme için de Levi ve arkadaşları bizzat Whoo tarafından davet edilmişlerdi. Levi, Buzz Aldrin Salonu’nun önünden geçip Yuri Gargarin toplanma alanını da geçtikten sonra önünde tek olarak Mark Watney koridoru kalmış ve oradan da koşarak Armstrong Salonu’na gelmişti.

    Salon kapısının üstünde bazı işlemeler ve motifler vardı. Bunlardan bazılarını işledikleri Dünya tarihi derslerinden biliyordu. Baktığı resim mesela Charles Duke’un aile fotoğrafıydı veya kabartma yapılmış birkaç tane de ayak izi. Levi içeri girdi, salonun yan ile arka taraflarında olan, sanki bir jüri koltukları gibi dizilmiş koltuklara oturdu. Ortada ise küçük denemeyecek bir masa ve önlerinde de ekranlar vardı. Levi anladı ki bugün burada önemli bir görüşme yapılacak ve bu önemli konunun da kendileriyle olan ilgisinden dolayı dinlenmeleri istenecekti.


    ******

    Amerika Hava Kuvvetleri Haber Alma Masası Raporu
    Hazırlanış Tarihi: 8 Haziran 2059
    Konu: New York Olayı Sonrası Raporu, 2059: Rapor/3
    Belge Tasnif Numarası: CYK-3071-KMQ-3/C
    Belge Türü: Çok Gizli

    “Ben Teğmen Kylee Reese, uzun süredir çocuk bayılmaları olmadığı için gözlemleyemiyordum, yalnız bayılmanın aksine çok fazla insan ölümü var. Sivil veya asker ayrımı yapılamayacak kadar çok fazla. Ölüleri toplamak ise neredeyse imkânsız. Sinekler, her yer sineklerle dolu. Normal boyutlarının çok üstünde beden yapıları var bu sineklerin.”

    ******


    3071

    Masanın etrafı dolmaya başlamıştı. Dr. Whoo, Dr. Earthman masada yerlerini almışlardı. Yanlarında fanus için birçok önemli görevleri olan, Reinhard Stumpf, Thomas O’Brien, Sergei Krikalyov, Pete Conrad, Alan Shepard ve David Scott vardı. Aralarında sadece Stumpf ve Krikalyov farklı ırktan olup, Stumpf Alman Krikalyov ise Rustu. Bir de ek olarak Fanus’un yapay zekâsı, tüm yapay zekaların sunuculuğunu sağlayan Sophia vardı. Sophia, Eddie’nin gerçek manada gelişmiş bir kodlama sistemiydi. Mekanik bir bünyeden ziyade daha çok ekrandan sesi olan bir sistemdi. Ve sunucularının bağlı olduğu her sistemde kendini çalıştırabilir ve kodlarını koşturabilirdi. Eddie geliştirildikten sonra tamamen rafa kaldırılmış, bu yeni sisteme de Sophia adı, yani bir kadın adı verilmişti. Birçok uzay aracına ve kasırgalara kadın ismi verilmesi gibi bu yapay zekaya da kadın ismi verilmiş, açıklaması ise her zamanki gibi kadınların tahmin edilmesinin ve keşfedilmesinin zor olması denilmişti. Sophia’nın baş mimarı ise Krikalyov’du. Dr. Whoo genel başlangıç konuşmalarını, ne derece önemli bir görüşme olduğunu ve öğrencileri de bu konunun çok ilgilendirdiğini söyleyerek görüşmeye giriş bölümünü yaptı.

    “Evet, dediğim gibi birçoğumuz bugün öğreneceklerimizden zaten haberdardı ve kalanlarımız da bugün öğrenecek. Bugünden sonra Enceladus devri yeni bir devir oluyor. Sizlere Dünya tarihi için kısa ama detaylı bir özet geçtim.” Whoo bunu söylerken masadakilere değil de izleyenlere hitap etmişti. “Öğrencilerimiz de tam bu anlattıklarıma kadar olan kısımları simülasyon ile izlediler. Şu andan itibaren sizler de kalan kısımları burada bizimle hep birlikte izleyebileceksiniz.” Whoo oturan halktan cevap bekliyormuş gibi kısa bir müddet durakladı ve sonra devam etti. “Sophia?”

    “Efendim Dr. Whoo.” Sophia’nın sesi her ne kadar insansı bir ses olsa da mekanik tonu her zaman belli oluyordu. Krikalyov insan sesinden ayrımı yapmak istemese de diğer üyeler tarafından özellikle istenmişti.

    “Bugün derste kaldığımız yeri biliyorsun. Simülasyonu tüm Armstrong salonunun görebileceği ölçüde başlatır mısın?”

    Sophia cevap vermeden çok kısa bir bekleme süresinden sonra salonun ortasından, dört yön tarafına da görüntü veren ultra hologram görüntüyü yansıttı.


    ******

    2071

    “Çok ilginç” dedi Lily kısık bir ses tonuyla, “matematiksel olarak bir şey ifade etmesini aslında ben de ilk olarak beklerdim; ama belki doğru işlemi yapamamış da olabilirsiniz.”

    “Bilmiyorum, olabilir. Bildiğim şeylerden bir şey var ki Dünya ile irtibatımızı kaybetmeyi göze aldığımız sinyal gönderiminde cevap aldık, ve biz eğer olur da cevap gelirse onları kendi zekamızla ezeriz, onları düşünce içine sokarız diye düşünürken onlar bize düşünce içine sokt…” Russell’ın sesi büyük bir patlama ve sallantı ile kesildi. Bir yerlerde hatta yakın bir yerlerde çatışmalar devam ediyordu. Gelen büyük patlamanın ardından şiddeti daha düşük ama farklı tonlarda olmak üzere birçok patlamalar daha oluyordu.

    “Bizi bitirmek istiyorlar Russell. Hiçbir zaman Son Umut’a bu kadar büyük saldırmamışlardı. Senelerdir onlarla çarpışıyoruz ama bugün olanlar bir başka.”

    “Biz insanların her zaman yaptığı bir şey bu zaten. Surun ötesindeki esas tehlikeyi, esas düşmanı görmeyiz ama çıkarlarımız için birbirimizle savaşır dururuz.” Diye yanıtladı Russell. Lily, Russell’ın cümlesinden sonra bakışlarıyla Russell’ı süzdü ve dediklerini anlamaya çalıştı.

    “Ne demek istiyorsun Russell? Esas tehlikemiz ne, esas düşmanımız ne?”

    “Lily, beni iyi dinle ama sanırım öncelikle buradan çıkmamız gerekiyor çünkü pek fazla ayakta kalmayacak gibi burası ve sonra sana Satürn yörüngesinde neler bulduğumuzu daha detaylı anlatayım. Yaptığımız tek keşif DDZA değildi, yani istemeden başka bir şey daha bulduk ve iyi ki de bulduk diyorum. Hadi ayaklan, çıkalım buradan ve sana yolda ya da müsait bir zamanda bulduklarımızı anlatayım ama kısa bir örnek vermem gerekirse Dünya’nın neden ısındığını sana anlatacağım diyebilirim.”


    ******
    3071

    “Dr. Whoo, sanırım burada sizin herkese açıklama yapmanız gerekiyor veya ben de anlatabilirim.” Mekanik ses tonu ile konuşmasını bitirdi Sophia.

    “Sağ ol Sophia” Whoo Sophia’a teşekkür ettiğinde Krikalyov’un yüzünde göğsü kabarmışçasına oluşan bir gülüş belirdi. Kendi kod dehasına Fanus’un ileri gelenleri gün geçtikçe daha çok hayran kalıyor ve teşekkürlerini sıralıyorlardı.

    Whoo ayağa kalkarak hem masanın başındakilere hem de izleyenlere ortak hitabını vücut dilinden belli ederek “Alex ve Russell biliyorsunuz ki Dünya’ya indiklerinde Alex Russell’dan termometreyi istedi hatta dijital termometre diyerek isteğini daha net olarak da belli etti. Evet yok mu dikkatinizi çeken bir şey burada?” Masadakiler hafiften bıyık altından gülmeye başlamışlardı. Whoo da tüm kişilere tebessüm ederek bakıyordu. “Sophia lütfen sen devam eder misin.”

    “Tabii Dr. Whoo.” Sophia ilk önce ekrandaki görüntüyü Alex ve Russell’ın o anki görüntüsüne getirdi. “Görüyorsunuz ki burada uzay giysileri üstünde. Uzay giysilerinin en önemli amacı biliyorsunuz ki siz canlı kişilerin basınçtan etkilenmesini önlemek ve tabii ki gerek uzay boşluğunda gerekse de farklı gezegenlerde veya uydularda insan vücudunu ısıdan korumak veya donmadan korumaktır. Onun için uzay giysilerinde vücut ısısı ile beraber etrafın ısısını da ölçen termometre özellikli devreler vardır. Ya kasklarındaki cama bilgisi yansır ya da kollarındaki ekrandan takip ederler; ama görüyorsunuz ki tam da burada Alex termometreyi istiyor.”

    Öğrenciler konuşmak, soru sormak isteseler de bu görüşmede onların bunları yapabilmesine hiç imkan yoktu ve hiçbir zaman olmamıştı ve hiçbir zaman da olmayacaktı. Sophia’nın sözü bittikten sonra Whoo Stumpf’tan devam etmesini rica etti. Stumpf ayağa kalktı ve Whoo’nun çarprazında durdu. Uzun boyu, güçlü yapısı ve omuzlarının genişliği görünüşünden en başta saygıyı hak ediyordu.
    “Burası aslında hafıza okuma teknikleri ve ışık hızı ile çıplak gözle görme mercekleri sayesinde daha ilk başlarda dikkatimizi çekmişti. Russell’dan buraya ilk gelenlere mesaj geldiğinde de bu konunun ayrıntısı anlamıştık. Alex’in sorusuna dikkat ederseniz Russell hiç şaşırmadan termometreyi getiriyor ve sözde etrafı ölçüyorlar. Bu kısma neden çok takıldığımızı kısa bir süre sonra anlayacaksınız ama demem o ki Alex ve Russell Dünya’ya indiklerinde her şeyden önce çok şaşkınlardı ve de korkuyorlardı ve bunun için de etraflarında nelerin döndüğünü bilmiyorlardı ve yine bunun için de dinlenme, gözlenme gibi ihtimallere karşı Satürn’de esas olarak neler bulduklarını ve Dünya’nın ısınmasına karşılık diğer gözlere karşı böyle bir oyun oynadılar. Sophia devam etmek ister misin?”

    “Teşekkür ederim Stumph, Alex ve Russell burada oyun oynadılar, Dünya’yı kendi bildikleri ile belki de kandırmak istediler. Şimdi ise simülasyonumuza devam ederek Russell’ın Lily’e anlattıklarına şahit olacağız.”
  • Kitaptaki başkahraman Meursault hayattaki herşeyi çok fazla önemsemeyen, hayatı hep aynı tekdüzelikte seyreden, nesnel bir bakış açısına sahip, soğukkanlı ve toplumun normlarına ters düşen bir karakter. Kitap Meursault’un annesinin ölümü ile başlıyor annesinin kaldığı huzurevine gittiğinde bile aynı şekilde bu ölüm karşısında kayıtsız davranmış ve yaşanan durumu rutin bir süreçmiş gibi karşılamış hiçbir üzüntü belirtisi göstermemiş ve sonrasında hayatına kaldığı yerden devam etmiştir. Bir sebepten cinayet işleyip hapse girdiğinde işlediği suçtan çok annesinin ölümü karşısındaki kayıtsız tavırları eleştirilmiş ve cani olarak ilan edilip idamla cezalandırılmıştır. Kitapta en etkilendiğim bölüm Meursault’un Papazla olan diyaloğuydu. Meursault aslında anlaşılmak ve kabullenilmek istiyordu yargılanmak değil kendini açıkça ifade etmek istiyordu. Ama yapamadı, toplum buna izin vermedi..kitap farklı ve değişik aynı zamanda bazı gerçeklere parmak basmaya çalışan bir kitaptı ve dili de gayet akıcıydı. Camus’un başka kitapları da okunur bence. .
    .
    “Ben dinliyor, bana zeki dendiğini duyuyordum. Fakat sıradan bir insanın sahip olduğu niteliklerin, bir suçluya yöneltilen ezici suçlamalar haline nasıl gelebildiğini anlayamıyordum.”
    .
    “Evet, bu hayat bana ait değildi ama en küçük ve en güçlü mutluluklarımı; sevdiğim mahalleyi, gökyüzünün akşamları aldığı her çeşit hali, Marie’nin gülüşlerini ve giysilerini o hayatta bulmuştum ben. Burada oluşumun lüzumsuzluğu birdenbire Çan’ıma tak etti ve içimde yalnız bir tek şey İçin sabırsızlık hissettim: Bu işin bitmesi, hücreme ve uykuma dönmek.”
    .
    “Umut, koşup giderken bir sokağın köşesinde, daha kurşun havadayken vurulup ölmekti.”
    .
    “Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir.”
    Sevgilerimle...