• 11. Vicdan, saldırgan ve tiksinti uyandıran duyguların kontrol edilmesini buyurur. Bu duyguları açığa vurmanın bir saldırı olabileceği durumlarda onları gizlemek ortak dünyevi aklın temel kuralıdır. Sy:212
    12. Hırslı insan hiçbir şeyi karşılıksız yapmaz. Yaptığı her şeyi karlı olmalı, her zaman kendi menfaatini düşünüyor. Öngörülü insan sadece sonucu düşünür. Görünüşte karşılık almadan pek çok şey yapabilir. Fakat öngörülerinde onları hesaba katar ve değerlerine göre kaydeder. Eylemlerinin nihai bilançosu yalnızca tüm kayıpları telafi etmekle kalmaz, aynı zamanda asıl harcamanın ötesine geçen bir kar gösterir. Bu kar onun hedefidir. Sy:213
    13. Hırslı insan önündeki yolun sadece küçük bir kısmını görür. Tesadüflere bağlı olduğunu bilir ve şansının yaver gitmesini umar. Fakat öngörü sahibi biri olarak kendini üstün ve özgür hisseder, hedeflerinden emindir ve ne kadar kendi sabit yörüngelerini takip eder gibi görünüyor olabilirlerse de, zihni ile kontrol ettiği ve kararlarına göre yönlendirdiği kaynaklarının efendisidir. Sy:213
    14. İnsan mutluluk arayışında sanki mutluluk varolması gereken bir yermiş gibi onu çok güçlü olduğu yada ortadan kaybolacağı, 10’u başkalarının götüreceğimden korktuğumuz için ona kolayca erişilmesi gerekiyormuş mücadele eder ve aceleci davranır. Sy:215
    15. İnsan, araçlar üzerindeki denetim olarak akılcı seçim yapma yeteneğini tanımlarken kendi potansiyel özgürlüğünün bir kısmını zıttına dönüştürür ki, bunun kendisi en başta sadece hayaliyken yürürlüğe konma sürecinde gerçek bir hal alır. Daha önceden kendi kendinin efendisi olan insan, kendini kısıtlayarak kendinin borçlusu ve uşağı olur.Sy:217
    16. Yargıda bulunup, kalp ve vicdanı onaylayan dostlardır. Eğer bir insanının dostları, düşmanlara karşı saldırgan eylemlerin cazip ve şerefli eylemler olduğunu düşünüyorsa, o zaman o insanın içi rahat ednjner( tabii söz konusu insan aklını kaçırıp dostlarına iyilik yapmak istemiyorsa). Sy:227
    17. Çünkü Spinoza’nın tanımına göre haz daha büyük, acıysa daha küçük bir mükemmelliğe geçiştir. Sy:245
    18. Hayata bakmanın başka bir yönü, onu, hayal kırıklığı. edilen mutlak bir mutlu sona erişme amacıyla, bir işmiş gibi idare etmektir. Sy:255
    19. Kaya üzerine düşen bir su damlasının hareketi, damla aşağıya doğru bir yol arıyor ve bunun için ya da en güçlü çekimin olduğu hatta bulunuyor gibi göründüğü için hem özgür hem de mecburidir. Konumu ve doğrultusu her zaman kendi gücü ve ivmesiyle belirlendiği için özgürdür. Fakat diğer dış kuvvetler ve ivmelerle belirlendiği için de mecburidir. Dolayısıyla insanların en üstün zihinsel ve akılcı duyguları bile, kısmen kendi özgür iradeleri kısmen de koşulların başkasıyla açıklanmalıdır ve irade, koşullara tabi olduğu ölçüde özgür değil, baskı altındadır. Sy:269
    20. Dahi insan sanatçı insandır.Sy:279
    21. Genç kadın gerçek kadındır. Yaşlı kadınsa daha çok erkeğe benzer. Genç erkeğin de doğası epeydir dişidir hala. Yaşlı olgun erkek ise gerçek erkektir. Sy:281
    22. İnsan engelsiz ve dikkatlice düşünmek yolunda özgürleşir. Sy:282
    23. Gençler amaçlarına ulaşmak için hayatını tehlikeye atmaya daha çok hazırdır. Çünkü doğal bir umursamazlıkla kol kola giden bir cesaretleri vardır. Yine de tamamıyla özgür akılcı davranışın başlıca şartı her zaman için düşünen zihin ve onun kaynaklarının bağımsızlığıdır. Sy:283
    24. Bazı insanlara gösterebileceğimiz belli şeyleri herkese söylememeli, göstermemeli ve herkes için yapmamalıyız veya sadece birkaç kişiden gördüğümüzde kabul ettiğimiz, alışkanlık olarak sevdiğimiz ve hatta hakkımız diye talep ettiğiniz şeyleri, herkes bunların yaptığında, katlanmak zorunda değiliz. Sy:288
    25. Utanç duyan kişi kendini aşağılanmış, kirli hisseder. Onur ve ruhunun sağlamlığı ve güzelliğinin bütünlüğü artık bozulmuştur. Onur bir gerçeklik olarak deyimlenir ve öyle olduğu düşünülür topluluğun iyi bir şey olduğu düşünülür ve topluluğun iyi bir şey olduğuna inandığı ve onu böyle onayladığı sürece doğal iradeyle özdeştir. Sy:288
    26. Hiç kimse kötü bir itibar olsun istemez. Çünkü bu ona kendini iğrenç ve sefil hissettirir. Sy:289
    27. Ağacı kesseniz de ayaklarınız köklerine takılabilir. Fakat artık başınızı ona çarpamazsınız. İnanç halkın, inançsızlıksa bilim insanları ve eğitimli insanların karekteristik özelliğidir. Sy:292
    28. Zanaatkarların da dediği gibi; “ Hiç gezmemiş bir kalfa gezinti bir bakireden daha yeğ değildir.” Sy:294
    29. Beynin ve elin kademeli gelişimi ile beceri elde ederek bir şeyler olmaya duyulan gençlik arzusunun aksine, Kapitalist üretim sadece herhangi bir andaki emek gücüyle ilgilenmektedir. Bu güçten faydalanılabilir mi ya da faydalanılamaz mı? “ Makine kas gücünü ekarte ettiği sürece, henüz gelişimini tamamlamamış, fakat büyük oranda esnek olan veya fiziksel gücü az olan işçileri kullanma aracına dönüşür. Dolayısıyla kapitalistlerin makine gücünü kullanmadaki ilk hamleleri kadın ve çocuk emeği olmuştur! Emek ve emekçilerin yerini alan bu güçlü şey, işçinin ailesindeki herkesi yaşına ve cinsiyetine bakmadan sermayenin doğrudan hakimiyeti altına alarak ücretli işçilerin sayısını arttırma aracına tek seferde dönüştürmüştür.Sermayedar için mecburi emek sadece çocukların oyunlarını gasp etmekle kalmayıp ailenin iyiliği için evde makul sınırlar içinde faydalanılan ücretsiz emeğin de yerini gasp etmiştir. Sy:303
    30. Tüccar, eğitimli bir insanın tüm niteliklerini kendinde toplar. Evi olmayan bir seyyahtır, yabancı sanat ve geleneklerine aşinadır. Fakat belli hiçbir ülkeninkine gönül vermez veya kendini adamaz. Pek çok dilde konuşur, hazırcevap hilekardır. Akıllı ve uyumludur, ama hedefinden asla şaşmaz. Bir yerden diğerine geçerken kıyafet değiştirir gibi karekter ve tutumlarını ( inanç ve fikirlerini) değiştirerek oradan oraya hızla ve kolayca hareket eder. Eski ve yeniyi kendi menfaatine dönüştürerek burnunu her işe sokar ve her şeyi karara bağlar. Sy: 306
    31. Tüm insanlar doğal kişiler olarak eşittir. Herkes, istediği amaca istediği araçları kullanarak yönelme konusunda sınırsız (doğuştan gelen) bir özgürlük ile donatılmıştır. Her insan kendisinin efendisidir, hiç kimse bir başkasının efendisi değildir. Birbirlerinden mutlak olarak bağımsızdır. Sy:321
    32. Toprağı ilk başta değerli kılan şey tarımdır. Sy:405
    33. İnanç esas itibari ile kitleler ve altsınıflar arasında bulunur. En çok da kadınlar ve çocuklar arasında canlıdır. Öğretisi sadece bazılarının kavrayabileceği ve hatta daha azının tamamen anlayabileceği bir şeydir. Sy:422
    34. Gazeteler, tıpkı bir otel mutfağının her biçimde miktarda sunduğu yemek ve içecek servisi gibi önümüze sunulur. “Basın,” kamuoyu düşüncesinin gerçek aracı veya organı onu nasıl kullanması gerektiğini bildirenlerin ve kullanmak zorunda olanların elinde bir silahtır. 426
  • 120 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Merih Günay’ın tesadüfen elime geçen ve okuduğumda, bende inanılmaz, tarifi mümkün olmayan hazlara sebep olan, ağlatan, tebessüm ettiren, güldüren, düşündüren, heyecanlandıran, merak uyandıran, farklı duyguları tek bir sayfada yaşatma becerisi ile yazılmış romanları ‘’Martıların Düğünü’’ ve ‘’Tatlı Çikolata’’ dan sonra merakla yeni yayınlanan kitabına odaklanmıştım.

    Yazarımız Merih Günay’ın ‘’Gezinti’’ adındaki yeni romanının daha önceki romanlarının devamı niteliğinde mi yoksa bağımsız bir roman mı olduğu konusunda içimde sonsuz bir merak uyanmıştı. Kitabı elime aldığımda ilk dikkatimi çeken kitabın kapak tasarımının ‘’Martıların Düğünü’’ ve ‘’Tatlı Çikolata’ya çok benzemesi idi. Bu benzerlik bende yine doyumsuz betimlemelerle karşılaşacağım bir aşk romanı okuyacağım hissiyatını uyandırdı ve bu hissiyat beni ziyadesiyle mutlu etti.

    Gezinti romanında kahramanımız, yıllar önce tanıdığı ancak aşka dair içinde en ufak bir kıpırtı dahi hissetmediği, ‘’yüzüne doğru dürüst bakmadım desem bile yalan olmaz’’ şeklinde ifade ettiği aşkı ile ‘’Gerçek Aşkın ateşinde kavrulma hikâyesini’’ anlatıyor. Bir aşk hikâyesi bu denli güzel anlatılabilir, bu denli ince mesajlar iletir okurlarına. ‘’Düşündüğümüz gibi, bizim bir araya gelmemizi ikimizden başka da isteyen bir şeyler, bizi seven ve koruyan, zaman ve mekândan üstün, ikimizi de uzun zamandır tanıyan öyle birileri varsa iyi olur gerçekten.’’ Cümlelerini kahramanına söyleterek zaten yazarımız ani gelişen bu aşk hikâyesinin üstün bir güç tarafından korunduğunu ve aslında kaderin en önemli parçası olduğunu yineliyor. Aslında bu ifadesi ile aşka mistik bir hava da yüklüyor ki zaten okurda en çok merak uyandıran da yazarın bu ve buna benzer samimi sözcükleri.

    Farkında olmadan bazı ifadelerle yazarımız, aşkın bağlılık mı, bağımlılık mı ikilemini çözmenin mutluluğunu yaşatıyor okurlarına. Evli olan ve yoğun aşk duygularını sevgilisi ile yaşayan, bu yönü ile sevgilisine aslında sadece bağlı olan bağımlı olmayan ancak eşine ise sadece bağımlı olan bir perspektif çiziyor kahramanımız. Bu bağlılık-bağımlılık çıkmazı yeri geliyor okuru kızdırıyor, kahramana vefasız yaftası takılmasına kadar gidiyor bu kızgınlık. Ancak bir sayfa önce kahramana vefasız yakıştırması yapan okur, diğer sayfaya geçtiğinde yazarın gerçek aşkı yakalamanın hazzı ile yaptığı aşka dair söylemlerin içinde adeta kayboluyor ve duygusal yoğunluğun çok ötesinde bir beklenti, umut içinde buluyor kendini. Kızdığınız kahramanın aşk söylemlerine ağlarken buluyorsunuz kendinizi.

    Romanın belki de en dikkat çeken tarafı, kahramanın sevgilisi ile olan diyalogları. Bu diyaloglar basit, yalın bir dille kaleme alınmış olmasına karşın aşk çemberinde yanan çiftin yanında buluyorsunuz kendinizi. Yeri geliyor bir otel odasında kahve içiyorsunuz çiftimizle, yeri geliyor dar, bakımsız sokaklarda yağmur altında yürüyorsunuz. Ya da Kaz Dağları’nın eteklerinde küçük bir barakada çiftimizle mütevazi bir akşam yemeği yiyorsunuz. Çiftimizin arasındaki kilometrelerce mesafeye kızıyor ve daha fazla bir arada olmaları için bir yol ararken buluyorsunuz kendinizi.

    Romanın bir diğer dikkat çekici yanı ise şimdiye kadar aşka dair, sahiplenmeye ve sahiplenilmeye dair hiç duyulmamış ifadelerle bezeli olması. Aşka, sevmeye, sevilmeye, umuda, var olmaya dair söylenen tüm sözcükleri, yaşanmışlıkları, davranışları basit hale getiriyor bu söylemler. Klişelerden uzak tutmuş yazarımız çiftimizin aşkını ve bu yönü ile de farklı bir aşk romanı haline gelmiş kitap.

    Kitabı okumayı bitirdiğinizde tatlı bir tebessüm oluşuyor yanaklarınızda. Aşkın en sade, en saf hâli ile kesişen çiftimizin bir araya gelmesine seviniyor ve bunun ucunun açık bir tarih olmasına ise üzülüyorsunuz. Yine o sonsuz merak ve bitmeyen bitiş çizgisi üzerinde bırakıyor yazar okuru. “Üzme kendini sevgilim. Kopmayan, bitmeyen, birbirimize hep geri dönmek üzerine kurulu bir bağ bizimkisi, zamanı geldiğinde mutlak geri döneriz.”

    Ve zihinlerimizde aşkı yeryüzünün ötesinde, dünya ile sınırlı olmayan, bedenlere indirgenemeyecek kadar yoğun, fizik ötesi, beden ötesi bir kavram olarak yerleştiriyor yazarımız. ‘’Sözcükleri dikkatli kullanmak önemlidir… Sözcükler bir bağ yaratır ya da yaratmazlar. Bu kadar kesin. Cennet ve cehennem zihinlerdedir.’’

    Sernur Kocagöz
  • Günaydın. Bazen öyle anlar oluyor ki, beklemek sonsuz bir hâl alıyor. Bir şeyleri beklediğimizin farkında bile olmuyoruz artık. Picoult'un bir başka eserinde şöyle anlatılır bu: "Daha bekliyoruz. Bazen düşünüyorum da tek yaptığımız şey bu." Klişe olacak ama ömür beklemekle geçmiyor sevgili okur. Var olun. Jodi Picoult
  • Allah’ın varlığının ve birliğinin delilleri nelerdir?
    Allah inancı insanda fıtrî (yaratılıştan) olduğu için, normal şartlarda çevreden olumsuz bir şekilde etkilenmemiş bir kişinin Allah’ın varlığını ve birliğini kabullenmesi gerekir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ’dan bahseden âyetlerin çoğu, O’nun sıfatlarını konu edinmiştir.

    ALLAHIN VARLIĞININ VE BİRLİĞİNİN DELİLLERİ
    Allah’ın var oluşu konusu, Kur’an’da insan için bilinmesi tabii, zorunlu ve apaçık bir gerçek olarak kabul edilmiştir. İslâm akaidine göre Allah birdir ve tektir. Bu bir oluş, sayı yönüyle bir “bir”lik değildir. Çünkü sayı bölünebilir ve katlanabilir. Allah böyle olmaktan yücedir. O’nun bir oluşu, zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde, rab oluşunda ve hâkimiyetinde eşi ve benzeri olmayışı yönündendir. İhlâs sûresinde Allah’ın bir olduğu, hiçbir şeye muhtaç olmadığı, doğurmadığı ve doğurulmadığı, O’nun hiçbir denginin bulunmadığı ifade edilirken, Kâfirûn sûresinde de ibadetin ancak Allah’a yapılacağı, Hz. Peygamber’in, kâfirlerin taptıklarına önceden tapmadığı gibi, sonra da tapmayacağı ısrarla vurgulanmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok sûresinde Allah’ın birliğini, eşi ve benzerinin bulunmadığını vurgulayan pek çok âyet vardır:

    “Allah evlât edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilah da yoktur. Aksi takdirde her ilah kendi yarattığını sevk ve idare eder ve onlardan biri mutlaka diğerine üstünlük sağlardı. Allah onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.” (el- Mü’minûn 23/91) “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı yer ve gök kesinlikle bozulup gitmişti…” (el-Enbiyâ 21/22) Evrendeki düzen Allah’ın birliğinin en açık delilidir.

    Şu uçsuz bucaksız kâinatta akılları hayret ve acze düşüren bir nizam ve âhenk olduğu âşikârdır. Bu nizam ve âhenk, kâinât yaratıldığından beri son derece mükemmel, ince ve hassas hesapların ebedî dengesi içerisinde, hiç şaşmadan devam edip gitmektedir.

    Bir meyve bahçesinin sahibi, bir sabah kalktığında fidanların bâzılarının düzensiz bir şekilde devrilmiş bulunduğunu görse, bunu bir fırtınanın veya tabiî bir âfetin neticesi olarak kabullenebilir. Ancak ağaçların devrilişinde bir hesap ve düzen olsa, meselâ her üç veya beş ağaçtan biri sırayla devrilmiş bulunsa, bunun tabiî bir âfetle meydana geldiğini kabul edemez. Anlar ki, bu hasara, hesaba muktedir bir varlık sebep olmuştur. O hâlde düşünmelidir ki, beş-on ağacın devrilmesinden ibaret bir hâdisenin, şuuru olmayan sebeplere bağlanmasını kabul edemeyen idrâkler, kâinattaki bunca hesâbî inceliğe rağmen onun tesâdüfen veya kendi kendine var olduğunu iddiâ etmesi ne abes bir gaflettir![1]

    Şâir Necip Fazıl, böyle bir gaflete sürüklenenlere şöyle seslenir:

    Yön yön sarılmışım ne yana baksam,

    Sarılan olur da saran olmaz mı?

    Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam;

    Geçip de aynaya soran olmaz mı?

    Fıtratı bozulmamış her sâlim akıl, kâinattaki sebepler zincirini şuurlu bir şekilde fark eder ve hepsinin bir müsebbibü’l-esbâba, yani bütün sebeplerin asıl sebebi olan Cenâb-ı Hakk’a vardığını idrâk ile îmân eder. Ancak bu hususta şeytan, beşer tefekkürünü yanıltmak için her köşe başında insanoğluna binbir hîle ve tuzak kurmuştur. Dolayısıyla, sâlim bir kafayla düşünüp insafla hareket ederek şeytanın tuzaklarından kurtulmak îcâb eder.

    Kur’ân-ı Kerîm’de:

    “Kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar Allah’tan (lâyıkıyla) korkarlar.” buyrulur. (Fâtır, 28)

    Bu sebeple Allâh’ın azamet ve kudretini lâyıkıyla kavramak, her şeyden önce bir ilim işidir. Bu gerçek dolayısıyladır ki makro ve mikro âlemlerin incelikleri üzerinde çalışan âlimler, müşâhede ettikleri dehşet verici nizam ve kânunlar sebebiyle Yaratıcı’nın varlığını ve kudretini herkesten daha mükemmel bir şekilde idrâk ederler.

    Bunun bir misâlini Hint âlimlerinden Doktor İnâyetullah el-Maşrikî şöyle anlatır:

    1909 yılında yağmurlu bir Pazar günü Cambridge Üniversitesi profesörlerinden meşhur astronomi âlimi Sir James Jones’i gördüm. İncil ve şemsiyesi koltuğunun altında olduğu hâlde kiliseye gidiyordu. Ona yaklaşarak selâm verdim, cevap vermedi. Tekrar selâm verince:

    “–Benden ne istiyorsun?” dedi.

    “–İki şey istiyorum beyefendi! Birincisi, yağmurun bu şiddetine rağmen şemsiyeniz neden koltuğunuzun altında duruyor?” dedim.

    Gülümseyerek derhâl şemsiyesini açtı. Devamla dedim ki:

    “–İkincisi de, sizin gibi dünya çapında söz sahibi olan bir âlimi kiliseye gitmeye sevk eden şey ne olabilir?”

    Sir James, bu suâlim karşısında kısa bir süre durakladıktan sonra:

    “–Bugün bize gel de akşam çayını birlikte içelim!” dedi.

    Akşam evine gittiğimde, bana semâvî cisimlerin yaratılışından, onlardaki müthiş sistemlerden, aralarındaki korkunç uzaklık ve farklardan, bu cisimlerin mâcerâlarından, mihverlerinden, çekimlerinden, akıllara durgunluk veren ışık tufanlarından vs. bahseden bir konferans vermeye başladı ki, o anda kalbimin Allâh’ın azamet ve heybetinden titrediğini hissediyordum. Sir James’in ise Allah korkusuyla saçları diken diken olmuş, gözlerinden yaşlar boşanmış ve elleri tir tir titriyordu. Bir ara durdu ve sözlerine şöyle devâm etti:

    “−İnâyetullah dostum! Allâh’ın yaratmış olduğu bütün bu güzelliklere ve ihtişâma göz attığımda, Allâh’ın celâlinden vücûdum titremeye başlar. Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda eğilerek O’na: «Allâh’ım Sen büyüksün!» dediğimde, vücûdumdaki her bir hücrenin bu sözümü tasdik ettiğini hissederim. İşte o zaman ben, büyük bir huzur ve saâdet duyarım ve bu saâdetimin, diğer insanların saâdetinden bin defa daha üstün olduğunu bilirim.”

    Bunun üzerine ben de kendisine, o anda hatırıma gelen şu âyet-i kerîmeyi okudum:

    “Kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar Allah’tan (lâyıkıyla) korkarlar.” (Fâtır, 28)

    Sir James, âyet-i kerîmeyi işitince birdenbire haykırdı:

    “–Ne diyorsun, «Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkarlar.» öyle mi? Bu çok müthiş, aynı zamanda çok garip ve acâyip bir şey!.. Benim elli yıllık uzun araştırma ve tecrübelerim neticesinde keşfettiğim bir şey, Hazret-i Muhammed’in önceden haber verdiği şeyler arasında mı bulunuyor? Bu âyet hakîkaten Kur’ân’da var mı? Eğer öyleyse, Kur’ân-ı Kerîm’in Allah tarafından vahyedilmiş bir kitap olduğuna şâhitlik ettiğimi bir tarafa yaz!.. Hazret-i Muhammed ümmî idi, okuma-yazma bilmiyordu. Bu yüzden O’nun bu sırrı kendi kendine keşfetmesi mümkün değildir. O hâlde bu sırrı O’na bildiren Cenâb-ı Allah’tır.” (Vahidüddin Han, İslâm Meydan Okuyor, s. 251-253)

    Böyle müsbet ilimlerle meşgul olan nice gayr-i müslim ilim erbâbı müslüman olmuş ve niceleri de îmân etmese bile kendilerini hakkı teslîm etmek mecbûriyetinde hissetmişlerdir. Bu hâl, Kur’ân-ı Kerîm’in bir mûcizesidir. Allah Teâlâ buyurur:

    “(Habîbim!) Gerçek ilim erbâbı, Rabb’inden Sana indirilen ilâhî vahyin tamâmen hakîkatten ibaret olduğunu ve Hamîd olan Allâh’ın yoluna ilettiğini elbette göreceklerdir.” (es-Sebe’, 6)

    “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun (Kur’ân’ın) hak olduğu kendilerine iyice belli olsun! Rabb’inin her şeye şâhid olması yetmez mi?..” (Fussilet, 53)

    Kâinâta ibret nazarıyla bakan her göz, onda bu âyet-i kerîmelerin sayısız tezâhür sahnelerini seyreder:

    KUDRET-İ İLAHİYYE MİSALLERİ
    Dünyada sadece insanlar ve hayvanlar mevcut olsaydı, havadaki bütün oksijeni kullanıp karbondioksite çevirirler ve bir müddet sonra oksijenin azalmasına mukàbil gittikçe artan karbondioksit ile zehirlenip yok olurlardı. Ancak bu âlemi var eden kudret bir de bitkileri yaratmış ve onlara da karbondioksiti kullanıp oksijene dönüştürme kâbiliyeti vermek sûretiyle âlemde bir denge ve devam edip giden bir akış meydana getirmiştir.

    Diğer taraftan Cenâb-ı Hak, dünyanın dörtte üçünü su ile doldurmuştur. Dörtte birinin büyük kısmını da bitki yetiştirme kâbiliyeti olmayan kayalıklar veya çöller olarak yaratmıştır. Geride kalan çok az bir kısmı topraktır. Ancak o ne yüce bir kudrettir ki, bu toprağı, ebedî bir değişim ve hâlden hâle geçiş ile bütün canlıları doyuracak gıdâların kaynağı kılmıştır. Şöyle ki:

    Bir hayvan türünü ele alalım. Bu türden ne kadar canlı gelmiş ve gelecek ise hepsi dünyaya bir anda gönderilmiş olsa idi, dünya mekân olarak sadece o türe kâfî gelmeyeceği gibi, gıdâlar da onlara yetmezdi. Ancak Allah Teâlâ, onları zaman sırrı ile mekândakinden daha geniş bir şekilde yayıp bir teselsül kanunu ile yaratmaktadır. Bütün canlılar için aynı nükte geçerlidir. Dolayısıyla Dünya, zaman ve mekân sırrı ile, normal kapasitesinin trilyonlarca katı fazlasına sahne olabilmektedir. Yani varlıkların âlemimizde yer alışları da bir denge ile tahdîde tâbîdir.

    Meselâ bir çınar ağacı, her yıl milyonlarca tohum üretir. Bunların etrafa dağılması için tüyden âdeta birer paraşütleri bulunur. Bu tohumlar rüzgâr vâsıtasıyla çok uzak mekânlara ulaşır. Eğer bir tek çınar ağacına âit bütün tohumlar yeni bir çınar olsaydı, kısa bir zaman sonra Dünya’nın her tarafı çınarların istilâsına uğrardı. Yani koca Dünya bir tek ağaca dar gelirdi. Diğer bütün varlıklar için de bu misâli şümullendirmek mümkündür. Bu da kâinatta kolay kolay akıl sır erdirilemeyecek bir âhenk ve dengenin mevcûdiyetini gösterir.

    Böylesine mükemmel, girift ve çok ince bir hesap mekanizmasının varlığı, Yaratcı’sının varlık ve birliğine, kudret ve azametine ulvî bir nişânedir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

    “O, semâyı yükseltti ve mîzânı (ölçü ve dengeyi) koydu.” (er-Rahmân, 7)

    “O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allâh’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.” (el-Mülk, 3-4)

    Ayrıca Cenâb-ı Hak, bütün bu canlılara öyle husûsiyetler vermiştir ki, benzer gıdâlarla beslenenler dahî farklı mahsuller meydana getirmekte ve bunlar da hayatı bütünüyle mümkün kılacak şekilde birbirlerini tamamlamaktadır. Meselâ yeşil bir dut yaprağını sığır veya koyun yese, ondan et, süt ve yün hâsıl ettiği hâlde, küçücük bir kurtçuk olan ipek böceği aynı yapraktan ipek istihsâl etmektedir. Aynı şeyi bir cins geyik yese, ondan misk yapar. Arının çiçek tozlarından bal yapabilmesi, kâinattaki en mükemmel varlık olan insanın iktidârı hâricindedir. Çiçeklerin topraktan bulup çıkardığı renkler, kokular ve hayat kudretini hâiz yapraklar, hiçbir kimyagerin muktedir olamayacağı hârika keyfiyetlerdir. Hayvan, otu et ve süt yaparken, insan bir kimya laboratuvarında tonlarca ottan bir gram et veya süt îmâl etmeye muktedir değildir.

    Akl-ı selîm sahibi bir insan bu kâinâtta nereye yönelse, Allâh’ın varlık ve azametini seyreder. Peygamber göndermek, onların diliyle, ilmiyle, ahlâkıyla beşeriyeti kemâle erdirmek, aralarından âlimler yetiştirmek gibi tecellîler, hep ilâhî lûtfun eseridir. Diğer taraftan insana binbir istifadeler takdîm ederek hizmet eden bütün ilimlerin neticesi de, nihâyet Allâh’ın varlık ve azametini gösterip beşere aczini tattırmak ve bulunduğu kulluk makamını idrâke yardımcı olmaktır. İnsan kendisine ve kâinâta insafla bakınca derhâl anlar ki, zâhir olan ilâhî kudret ve saltanat karşısında îmân etmemek ne kadar gülünç ve tuhaf olur!

    Gökyüzünde siyah ve beyaz delikler mevcuttur. Cenâb-ı Hak, müsbet ilmin yeni keşfettiği bu boşluklara şöyle yemîn etmektedir:

    “Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” (el-Vâkıa, 75-76)

    Bugünkü ilmin henüz tespit edebildiği şu hakîkat ne kadar dehşet verici bir ihtişamla karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Yıldızların doğduğu yere beyaz delik; öldüğü yere de kara delik adı verilir. Beyaz deliklerden küçük bir cisim çıkmakta ve ânî bir genişlemeyle gövdesinin trilyonlarca katı büyüyerek dev bir yıldız kütlesini meydana getirmektedir. Diğer taraftan dünyamızdan kat kat büyük nice dev yıldızlar da, vakti gelince kara deliklerin içine girip ölmektedir. Bu itibarla bizim semâmızı aydınlatan Güneş de bir gün:

    “Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman...”[2] âyetinde buyrulan gerçeği yaşayacaktır.

    O gün onun ömrü de sona erecektir. O gün elbette ki kıyâmet günü olacaktır. Oradan ötesi!..

    İnsan için, derhâl secdeye kapanıp Allâh’a sığınmaktan başka bir çâre yok!

    Elhâsıl gören gözler idrâk eder ki, ilâhî saltanat karşısında bu dünya, fezâda yüzen milyarlarca, trilyonlarca tozdan sadece bir tanesidir. Dağlar, ovalar, okyanuslar ve insan da bu tozun içerisindedir. İşte bu acziyetiyle insan, kulluğu dışında sadece bir hiçten ibârettir!..

    Okyanuslardan bir damla kabîlinden verdiğimiz bu misâller; Hâkim, Kâdir, Kayyûm, Rezzâk… bir varlığın mevcûdiyetini kabul etmenin mantıkî bir zarûret olduğunu ifâdeye kâfîdir. Fakat bu hakîkati görmek için basardan ziyâde basîretin, yani baş gözlerinden ziyâde gönül gözlerinin açık olması lâzımdır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (el-Hac, 46)

    HER ŞEY HAREKET VE DEĞİŞİM HALİNDE
    Düşünecek olursak, şu gördüğümüz âlemde her şey değişiyor. Bir sûretten diğer bir sûrete geçiyor. Meselâ nutfe alekaya, aleka mudğaya, mudğa et ve kemiğe dönüşüyor. Bu tür tahavvülât/değişim, yıldızlarda, gezegenlerde, madenlerde, bitkilerde, yani her şeyde oluyor.

    Atomun içinde muazzam bir hareket var. Elektronlar çok ince bir hesapla ve akla hayâle sığmayacak bir hızla dönüyorlar. Çekirdek elemanları olan proton ve nötronlar ise, çok daha küçük bir hacme sıkıştıklarından, hızları da elektronlara nisbetle fevkalâde yüksektir. Öyle ki saniyede yaklaşık 60.000 kilometreyi aşan bir hızla dönerler.

    Bir milimetre kare kabul ettiğimiz bir toplu iğne başında yaklaşık 100 trilyon atom olduğunu hatırlarsak, kâinâttaki hareketleri idâre eden Yüce Zât’ın kudretini tam olarak anlamanın imkânsız olduğunu daha iyi idrâk ederiz.

    İşte bütün bu hareket ve değişimin meydana gelmesi için hakîkî bir müessire ihtiyaç vardır. O da Hallâk-ı Müteâl olan Allah Teâlâ’dır. Zira aklı hayrete düşüren şu hârikulâde hâllerin herhangi bir müessir olmadan meydana gelmesi veya şuursuz bir fâilden zuhûr etmesi, kesinlikle mümkün değildir.

    Bunları tefekkür ettiğimizde, eserden müessire intikal edebilmek için bir zerrenin bile kâfî olduğunu görürüz. Şâir bunu ne güzel ifâde eder:

    Varlığın bilme ne hâcet küre-i âlem ile,

    Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile. (Şinâsî)

    AYNI MADDEDEN FARKLI EDERLER VÜCUDA GELİYOR
    Çevremizde gördüğümüz farklı varlıkların aslı hep aynıdır. Hepsi de maddeden vücûda gelmiştir. Farklı unsurlar hep aynı mâhiyetin parçalarıdır. Meselâ gök cisimleri de hep aynı maddeden meydana gelirler. Ancak her birinin kendine mahsus bir hüviyeti, vaziyeti, miktarı ve ömrü vardır. Bir kısmı soğuk, bir kısmı son derece sıcaktır…

    Azot, karbon, oksijen, hidrojen gibi elementlerden bitkiler ve hayvanlar meydana geliyor. Hâlbuki bu maddelerle hayat arasında ve hele ilim, irâde, kudret, işitme, görme gibi sıfatlar arasında aslâ bir münâsebet yoktur.

    İşte bütün bunlar, ilâhî sanat hârikalarıdır. Kâinâtta gördüğümüz bu kadar farklı ve mükemmel varlık, yüce kudret sahibi bir sanatkârın eseridir. Bu kadar sanat hârikasını meydana getiren bir varlığın sonradan olanlara benzemesi mümkün değildir. O, Vâcibu’l-Vücûd olan, yani varlığı zarûrî, kendinden ve ezelî olan Cenâb-ı Hak’tır.

    HER ŞEY BİR GAYE İLE YARATILMIŞ
    Şu âlemde her şeyin bir hikmet ve fayda için yaratıldığı açıkça görülüyor.

    - Güneş ve Ay’ın ışığıyla Dünya üzerindeki mahlûkât aydınlanıp neşv ü nemâ buluyor. Dünya ve Ay’ın Güneş etrafında dönmesiyle vakitler meydana geliyor. Yer’in dönüşüyle mevsimler, seneler, gün ve geceler; Ay’ın dönüşüyle aylar husûle geliyor.

    - Devamlı teneffüs ettiğimiz hava, akciğere giderek kanı temizliyor. Vücûdumuzun her şeyden çok ona ihtiyacı olduğu için hava son derece kolay ve çok bulunuyor.

    - Rüzgârlar bulutları sevk ederek ihtiyaç olan yere yağmur götürüyor. Yine rüzgârlar, bitkileri ve ağaçları aşılıyor, sıcaklığı ayarlıyor, havayı temizliyor…

    - Aynı şekilde denizlerin faydaları da saymakla bitmez…

    Bütün bunların ve burada saymakla bitiremeyeceğimiz daha nice hususların, insan hayatındaki ehemmiyeti mâlûmdur. Dolayısıyla bunları ibret nazarıyla seyredip tefekkür eden bir insan şu neticeye varır ki, bütün eşyânın yaratılışında büyük bir hikmet ve gâye bulunmaktadır. Bunu tesâdüf olarak kabullenmek ise, akıl, iz’an ve insafın iptali demektir. Bunlar, ilim, hikmet, kudret ve azamet sahibi bir Zât’ın eseridir. O da Allah Teâlâ Hazretleridir.

    Hâsılı akl-ı selîm sahibi olup da tefekkür eden bir insanın Rabb’ini bulması, O’na ve bu ilâhî ihtişam ve azamete hayran olması gâyet kolaydır. Bu, selîm aklın ve berrak bir vicdânın en tabiî neticesidir. Bir insan, kâinâtta ve kendisinde olup bitenleri hakkıyla tefekkür etse, kâfir ise îmâna kavuşur, mü’min ise îmânına seviye kazandırır; mârifet ve muhabbet basamaklarında yol almaya başlar.

    Dipnotlar:

    [1] Bkz. İsmâil Fennî Ertuğrul, Îman Hakîkatleri Etrafında Suallere Cevaplar, İstanbul, 1978, s, 21-22.

    [2] el-Tekvîr, 1.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Din İslam, Erkam Yayınları
  • Melek kelimesi sözlükte haberci, elçi, güç ve kuvvet anlamlarına gelir. Terim olarak “Allah tarafından yaratılmış, çeşitli şekillerde görülebilen, zor işlere gücü yeten, erkeklik ve dişilikleri olmayan ve Allah’a itâatten ayrılmayan latîf varlıklar” diye tarif edilir. Melekler, duyu organlarımızla idrak edilmeyen, gözle görülmeyen ruhâni ve nurâni varlıklardır.

    MELEKLERE İMAN İLE İLGİLİ AYETLER
    Kur’an’da meleklere imanın farz olduğunu bildiren birçok ayet vardır. Bir âyette şöyle buyrulur:

    “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, Peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam manasıyla sapıtmıştır.”[1]

    Şu ayet-i kerimelerde de meleklere iman konusuna dikkat çekilir:

    “Peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü’minler de… Hepsi Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına peygamberlerine iman ettiler...”[2]

    “...Asıl iyilik Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman edenlerin iyi amelidir...”[3]

    Meleklere inanmayan kişi, bu ayetlerin hükmünü inkâr etmiş olduğu için kâfir olur. Ayrıca Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerim’de, meleklere düşman olanları kâfir diye nitelemiş ve öyle kimselerin Allah’ın da düşmanı olduğunu vurgulamıştır:

    “Kim Allah’a, meleklerine, Peygamberlerine, Cebrail’e, Mikail’e düşman olursa bilsin ki Allah da kâfirlerin düşmanıdır.”[4]

    Meleklere inanmamak, dolaylı olarak vahyi, Peygamberi, peygamberin getirdiği kitabı ve tebliğ ettiği dini de inkâr etmek anlamına gelir. Çünkü dini hükümler, Peygamberlere melek aracılığıyla indirilmiştir.

    MELEKLERİN ÖZELLİKLERİ

    Melekler, duyu organlarıyla algılanamayan, gözle görülmeyen, iradeleri sadece hayra ve iyiliğe doğru işleyen ve dolayısıyla Allah’a kulluk eden ve günah işlemeyen varlıklardır. Melekler yemeye ve içmeye ihtiyaç duymazlar. Melekler fizik ötesi âleme ait varlıklar olduğundan onların özellikleri akılla da tam olarak anlaşılamaz. Onlar hakkında bilgi kaynağımız vahiy ve Allah Resulü’nden bize kadar ulaşan sahih hadislerdir. Bir diğer ifadeyle bu konudaki bilgi kaynağımız nakildir. Melek inancı konusunda bu kaynaklarda bulunan bilgilerle yetinilmesi gerekir. Melekler konusunda ayet ve hadislerin verdiği bilgilerin dışında fikir yürüterek bir bilgiye ulaşmak da mümkün değildir.

    Meleklerin gözle görülmemesi ve duyu organlarıyla algılanamaması, inkâr edilmeleri için bir gerekçe olamaz. Aynı şekilde akla ve pozitif bilimlere dayanılarak, meleklerin var veya yok olduklarına dair kesin deliller ileri sürmek de mümkün değildir. Çünkü melekler, gözlem ve deneye dayanan pozitif bilimlerin konusu dışında kalan fizik ötesi varlıklardır. Bu durumda konuyla ilgili kesin bilgi veren, manası apaçık ayetler ve hadisler bu husustaki tek bilgi kaynağıdır.

    Meleklerin neyden yaratıldıkları konusunda Kur’an’da bir bilgi verilmemiştir. Fakat Peygamber Efendimiz: “Melekler nurdan, cinler yalın ateşten, Adem ise (topraktan) yaratıldı.”[5] buyurarak, meleklerin nurdan yaratıldığını haber vermiştir.

    İlgili ayetlerden anlaşıldığına göre melekler, insanlardan önce yaratılmışlardır. Zira, Allah Teâlâ, insanı yaratacağını ve onu yeryüzünde halife (kendisini temsil eden bir varlık) yapacağını meleklere haber vermişti. Melkelerin “ ... Biz seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek, insanı mı halife kılıyorsun? ...” diye sormaları üzerine , ”Sizin bilemeyeceğinizi şüphesiz ben bilirim..”[6] buyurmuştur.

    Melekleri diğer varlıklardan ayıran bir takım özellikler vardır. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür:

    1- Melekler nurdan yaratılmış, nûrânî ve rûhânî varlıklardır

    Yemek, içmek, erkeklik, dişilik, evlenmek, uyumak, yorulmak, usanmak, gençlik, ihtiyarlık gibi insana ait fiil ve özelliklerden uzaktırlar.

    İradeleri sadece hayra ve iyiliğe yöneldiğinden nefsâni istekleri de yoktur. Dolayısıyla iştah, şehvet ve hırs gibi duyguları da bulunmaz.

    Melekler kibirlenmezler, yorulmazlar, usanmazlar:

    “... O’nun huzurunda bulunanlar, O’na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah’ı) tesbih ederler”[7]

    “Onlar Rahman’ın kulları olan melekleri dişi kabul ettiler. Acaba meleklerin yaratılışını mı görmüşler, onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.”[8]

    2- Melekler Allah’a isyan etmezler

    Melekler Allah’ın emrinden çıkmaz, asla günah işlemez, hangi iş için yaratılmışlar ise o işi yaparlar. Sürekli Allah’a itaat ve kullukla meşgul olurlar.

    “Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne emredilirse onu yaparlar.”[9]

    3- Melekler devamlı Allah’a ibadet ederler

    Kur’an’da meleklerin devamlı Allah’a ibadet ettiklerini, O’nu tesbih ettiklerini ve O’nu zikrettiklerini bildiren ayetlerden birinde şöyle buyrulmaktadır:

    “Meleklerin, Arşın etrafını çevirmiş oldukları halde, Rablerini hamd ile tesbîh ettiklerini görürsün”[10]

    4- Melekler kanatlı, son derece süratli ve güçlü varlıklardır

    “Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer üçer ve dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a hamdolsun. O, yaratmada dilediği artırmayı yapar. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir.”[11]

    Her mü’min meleklerin kanatları olduğuna inanır. Fakat bu kanatların nasıl olduğunu biz bilemeyiz. Meleklerin nûrânî varlıklar olduğu göz önünde tutulursa, bunları kuş ve uçak kanatları gibi maddi nitelemelere konu etmenin doğru olmayacağı ortadadır. Kanatların mahiyetini ancak Allah ve melekleri gören peygamberler bilebilirler. Meleklerin kanatlarının fazlalığı, onların güç ve sürat yönünden derecelerini, Allah katında değerlerini gösterdiği şeklinde anlaşılmıştır.

    Bir ayette “O gün Rabbinin arşını, onların üstünde bulunan sekiz melek yüklenir.”[12] buyrulmuştur. Arş, Allah’ın yarattığı en büyük varlığı ifade ettiğine ve bunu kıyamet gününde sekiz melek taşıyabileceğine göre, bu ayetten son derece güçlü ve kuvvetli varlıklar olduğu anlaşılmaktadır.

    Melekler çok kısa zamanda, çok uzun mesafelere gidebilirler. Fakat onların gelip gitmesi, inmesi çıkması, insanlarınkine benzetilemez. Bir saniyede gökten yıldırımlar indiren Allah, onlara da dilediği zaman bütün yerleri ve gökleri dolaştırabilir. Bir ayette “Melekler ve ruhlar oraya, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar”[13] buyrularak, onların ne derece süratli oldukları haber verilmektedir.

    5- Melekler Allah’ın emir ve izni ile çeşitli şekil ve kılığa bürünebilirler

    Cebrail aleyhisselâm, bazen Hz.peygamber’e sallallahu aleyhi ve sellem ashabdan Dıhye şeklinde görülmüş, bazen de kimsenin tanımadığı bir insan şeklinde gelmiştir. Yine Kur’an’da anlatıldığı üzere Cebrail (a.s.), Hz.Meryem’e bir insan şeklinde görülmüştür.[14] Meleklerden bir grup Hz.İbrahim’e bir oğlu olacağı müjdesini getiren insanlar şeklinde gelmiştir. O da onları misafir zannederek, kendilerine yemek hazırlamış, fakat yemediklerini görünce korkmuş, sonra da melek olduklarını anlamıştır.[15] Bu ayetten meleklerin yiyip içmedikleri, sonucu da çıkmaktadır.

    6- Melekler gözle görülmezler

    Onların görülmemeleri, yok olduklarından değil, insan gözünün onları görebilecek kabiliyet ve kapasitede yaratılmamış olmasındandır. Eğer Yüce Allah insan gözünü onları görebilecek yetenekte yaratsaydı görülebilirlerdi. Melekler peygamberler tarafından asıl şekilleriyle görülmüşlerdir. Asıl şekillerinden çıkıp, bir başka maddi şekle, mesela insan şekline girmeleri durumunda diğer insanlarca görülmeleri mümkün olur. Cibril hadisi diye bilinen, iman, İslam ve ihsan kavramlarının tanımlarının yapıldığı hadiste belirtildiği gibi, Cebrail aleyhisselâm ashab tarafından insan şeklinde görülmüştür.[16]

    Meleklerin gözle görülmeyişleri onları inkar etmeyi gerektirmez. Melekler de ruhumuz ve aklımız gibi gözle görülmeyen varlıklardır. Peygamberler onları görmüşler, Cebrail aracılığıyla Allah’tan emir almışlardır. Kur’an da Peygamberimize böyle gelmiştir. Kur’an-ı Kerim ve hadisler meleklerin varlığını kesin bir biçimde ortaya koymaktadır.

    MELEKLERİN ÇEŞİTLERİ VE GÖREVLERİ
    Ayet ve hadislerde sayıları hakkında herhangi bir bilgi bulunmayan fakat çok oldukları anlaşılan meleklerin temel görevleri Allah’a kulluk etmek ve Allah neyi emrederse onu yerine getirmektir.

    Kur’an’da aynı zamanda meleklerin sayısının ne kadar çok olduğunu da ifade eden ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

    “Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez. Bu ise, insanlık için ancak bir öğüttür.”

    Bazı melekler ve görevleri şunlardır:

    1- CEBRAİL ALEYHİSSELAM (CEBRAİL (A.S.) KİMDİR, GÖREVİ NEDİR?)

    Dört büyük melekten biridir. Vahyi getirmekle görevlidir. Cebrail’e (a.s) güvenilir anlamına gelen “emîn” de denilmiştir.

    Ayette şöyle buyrulur: “O ( Kur’an’ı ), Ruhu’ l – Emin uyarıcılardan olasın diye senin kalbine indirmiştir.”[17] Bir başka ayette de ona Ruhu’l-Kudüs adı verilmiştir: “...Kur’an’ı Rabbinden hak olarak Rûhu’l – Kudûs indirmiştir.”[18]

    Cebrail meleklerin en üstünü ve en büyüğü, Allah’a en yakını olduğu için kendisine meleklerin efendisi anlamında “Seyyidü’l-Melâike” denilmiştir.

    2- MİKAİL ALEYHİSSELAM (MİKAİL (A.S.) KİMDİR, GÖREVİ NEDİR?)

    Dört büyük melekten biri olan Mikail aleyhisselâm, kâinattaki tabii olayları ve yaratıkların rızıklarını idare etmekle görevlidir.

    3- İSRAFİL ALEYHİSSELAM (İSRAFİL (A.S.) KİMDİR, GÖREVİ NEDİR?)

    Büyük meleklerdendir. Görevi Sûr’a üflemektir. İsrafil aleyhisselâm, Sûr denilen alete iki kez üfleyecektir. Bunların ilkinde kıyamet kopacak, ikincisinde ise tekrar diriliş meydana gelecektir.

    4- AZRAİL ALEYHİSSELAM (AZRAİL (A.S.) KİMDİR, GÖREVİ NEDİR?)

    Büyük meleklerden bir diğeridir. Görevi ölüm sırasında canlıların ruhunu almak olduğu için “melekü’l-mevt/ölüm meleği” adıyla anılmıştır.

    “De ki: Size vekil kılınan ölüm meleği, canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”[19]

    5- KİRAMEN KATİBİN MELEKLERİ (KİRAMEN KATİBİN MELEKLERİ İSİMLERİ VE GÖREVLERİ)

    Bunlar iki melek olup, biri insanın sağında, diğeri solunda bulunur. Sağdaki melek, iyi iş ve davranışları, soldaki ise kötü iş ve davranışları tespit etmek ve yazmakla görevlidir. Bu melekler, kıyamet günü hesap sırasında yapılan işlere şahitlik de edeceklerdir. Kur’an’da bu melekler hakkında şöyle buyrulur: “İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.”[20]

    “Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler (koruyucular), değerli yazıcılar vardır. Onlar, yapmakta olduklarınızı bilirler.”[21]

    Bu melekler aynı zamanda insanları çeşitli tehlikelerden korumakla da görevli oldukları için bunlara “Hafaza melekleri/Koruyucu melekler” de denir.

    Ayet-i kerimede buyrulur:

    “(Allah), sizin üzerinize koruyucu (melekler) gönderir.”[22]

    6- MÜNKER VE NEKİR MELEKLERİ (MÜNKER VE NEKİR KİMDİR, GÖREVLERİ NELERDİR?)

    Ölümden sonra kabirde sorgu ile görevli iki melektir. “Bilinmeyen, tanınmayan, değişik kılık ve kıyafette olan” anlamındaki münker ve nekir, mezardaki ölüye daha önce hiç görmediği bir şekilde görünecekleri için bu ismi almışlardır. Bunlar kabirde ölülere, “Rabbin kim? Peygamberin kim? Kitabın ne?...” diye sorular yöneltecekler, kişinin iman ve ibadet bakımından durumuna göre kendisine muamelede bulunacaklardır.

    Peygamberimiz buyurdular ki:

    “Kul kabrine konulup, yakınları da ondan ayrılınca -ki o, geri dönenlerin ayak seslerini işitir- kendisine iki melek gelir. Onu oturtup: “Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) denen kimse hakkında ne diyordun?” diye sorarlar. Mü’min kimse bu soruya: “Şehadet ederim ki, O, Allah’ın kulu ve elçisidir!” diye cevap verir. Ona: “Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı cennette bir mekâna tebdil etti” denilir. (Adam bakar) her ikisini de görür. Allah da ona, kabrinden cennete bakan bir pencere açar.

    Eğer ölen kâfir ve münafık ise (meleklerin sorusuna): “(Sorduğunuz zâtı) bilmiyorum. Ben de herkesin söylediğini söylüyordum!” diye cevap verir. Kendisine: “Anlamadın ve hakka uymadın!” denilir. Sonra kulaklarının arasına demirden bir sopa ile vurulur. Kişi (sopanın acısıyla) öyle bir çığlık atar ki, o sesi (insanların ve cinlerin) dışında ona yakın olan bütün (kulak sahipleri) işitir.”[23]

    Bu hadis-i şerif, Münker-Nekir meleklerinin, kabirde insanları sorgulayacaklarını haber vermektedir.

    7- HAMELE-İ ARŞ MELEKLERİ (HAMELE-İ ARŞ MELEKLERİ KİMDİR, GÖREVLERİ NELERDİR?)

    Bunlar arşı taşıyan meleklerdir. Kur’an’da onlar hakkında şöyle buyrulur:

    “Arşı yüklenen, bir de onun çevresinde bulunanlar melekler Rablerini hamd ile tesbih ederler. O’na iman ederler. Mü’minlerin de bağışlanmasını isterler..”[24]

    8- CENNET VE CEHENNEMDEKİ İŞLERİ YÜRÜTMEKLE GÖREVLİ MELEKLER

    Cennete giren mü’minlere selam veren ve hizmet eden çok sayıda melek vardır. Bunların başı “Rıdvan” adlı melektir.

    “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar, bölük bölük cennete sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında (cennet) bekçileri onlara: ‘Selam size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!’ derler.”[25]

    Cehennem melekleri (zebâniler) ise kâfirlere azapla görevlidirler. Bunların başkanı da “Mâlik” adlı melektir.

    “O küfredenler, bölük halinde cehenneme sürülür. Nihayet oraya geldikleri zaman kapıları açılır, bekçileri onlara: Size, içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden Peygamberler gelmedi mi? derler. “Evet geldi” derler ama, azap sözü kâfirlerin üzerine hak olmuştur.”[26]

    Cehennemde görevli meleklerin, iri gövdeli, sert tabiatlı ve haşin oldukları Kur’an’da haber verilmektedir.[27]

    9- MUKARREBUN VE İLLİYYUN MELEKLERİ VE GÖREVLERİ

    Bu melekler hakkında Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır:

    “Ne Mesîh ve ne de Allah’a yakın melekler, Allah’ın kulu olmaktan geri dururlar!”[28]

    10- DİĞER MELEKLER

    Tüm meleklerin sayısını ve görevlerini ancak Yüce Allah bilir. Ancak bize bildirilen, Kur’an ve hadislerde anlatılan diğer meleklerden bazılarını şöylece sıralayabiliriz:

    * Bir kısım melekler, mü’minler için duâ ederler.[29]

    * Bir kısım melekler, insanın kalbine doğru olan şeyleri ilham ederler, aynı zamanda mü’minlere hayır ve iyiliklerde destek olurlar.

    “Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi imân edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına! diye vahyediyordu.”[30]

    * Bir kısım melekler, mü’minleri cennetle müjdeler.[31]

    * Bir kısım melekler, kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vurarak “Tadın cehennemin azabını!” derler.[32]

    * Bazı melekler zikir meclislerini arar bulur, onlara katılırlar.[33]

    * Bazı melekler, Kur’an okunan yere inerler ve Kur’an dinlerler.[34]

    * Bir kısım melekler, mü’minlerin dualarına “amin!” derler.[35]

    Bizim adını ve vazifesini bilemediğimiz daha nice melekler vardır. Onların sayısını ancak onları yaratan Allah bilir.

    MELEKLERE İMANIN FAYDALARI
    Meleklerin var olmasındaki hikmeti gerçek anlamda ancak Allah bilir. Bununla birlikte meleklere inanmanın pek çok faydası bulunduğu ve insan hayatında önemli bir yeri olduğu göz önünde tutularak şunları söylemek mümkündür:

    1- Meleklerin varlığına inanan kimse yüce ve gizli kuvvetlerin gözetimi altında olduğunu, Kiramen Katibîn adı verilen meleklerin, yaptığı her işi adeta ilahi bir kamerayla kaydettiklerini bilir. Kişi, bu bilinçle sürekli iyi ve güzel şeyleri yapmaya yönelir. Meleklere iman, ahiret sorumluluğunu her an hatırlatır.

    2- Melekleri kendisi için örnek edinen kişi, onlar gibi olmaya gayret ederek, Allah katındaki derecesini yükseltmeye çalıştığı gibi başkasının hakkına, malına, canına değer verir ve saygı gösterir.

    Meleklere inanan bir insan, kendisini iyiliğe çağıran her sese kulak verir. Çünkü bunun meleğin sesi olduğuna, şeytanın ise insanı kötülüğe çağırdığını bilir. Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber Efendimiz bu konuda şu uyarıyı yapmıştır: “Şeytan da melek de insanoğluna sokularak, kalbine birtakım şeyler getirirler. Şeytanın işi kötülükle korkutup hakkı yalanlamaktır. Meleğin işi ise, iyiyi tavsiye edip Hakk’ı doğrulamaktır. İçinde böyle bir his ve düşünce bulunan kimse onun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamd etsin. Şeytanınkini bulan ise, şeytandan koruması için Allah’a sığınsın.”[36]

    3- Meleklere iman davranışlarımızda, sözlerimizde ve başkalarıyla olan ilişkilerimizde ölçülü olmamızı gerektirir. Çünkü meleklere inanan kişi sürekli yapıp ettiklerinin kaydedildiğinin bilincindedir.

    4- Koruyucu meleklerin kendisini koruduğu, yine meleklerin kendisine dua ettikleri ve kendisi için istiğfarda bulundukları bilgisi ve düşüncesi, bir mü’min için büyük bir manevi destektir.

    MELEKLERİN NAKLEN İSPATI VE AKLEN KABULÜ
    Ruhânî ve nurânî varlıklar olan meleklerin varlığı apaçık ayetler ve sahih hadislerle ispatlanabilir. Zaten herhangi bir etki altında kalmadan düşünebilen akıl da meleklerin varlığını kabul eder, bunu imkânsız bir şey olarak görmez.

    Melekler duyu organlarıyla algılanamayan ve gözle görülemeyen varlıklar olduklarından, onlar hakkındaki tek bilgi kaynağımız vahiydir. Melekler hakkında ayetlerde ve sahih hadislerde bulunan bilgilerle yetiniriz. Bunun ötesinde onlar hakkında kesin bir bilgiye ulaşmayız. Ancak meleklerin herkes tarafından gözle görülememesi ve duyu organlarıyla hissedilememesi onların varlığını inkâr etmek için bir sebep olamaz. Çünkü hiç kimse akla, mantığa ve pozitif bilimin verilerine dayanarak, meleklerin yokluğuna dair kesin deliller ileri sürülemez. Zira melekler gözlem ve deneye dayanan pozitif bilimlerin yetki alanı dışında kalan fizik ötesi (metafizik âleme ait) varlıklardır.

    Bugün pozitif bilimlerin henüz açıklayamadığı akıl, ruh, bilinç gibi pek çok şeyin varlığını kabul ediyoruz. Yine görmediğimiz halde bazı şeyleri eserleriyle biliyoruz. Mesela elektriği görmüyoruz ama elektrik nakleden tellerde akım olduğunu kontrol kalemiyle anlayabiliyoruz.

    Hiçbir etki altında kalmadan düşünebilen insan aklı meleklerin varlığını kabullenebilir; bunu mümkün görür, imkânsız görmez. On dört asırdır hakikat bilgileriyle insanlığa yön veren ve mucizeleriyle inanmayanları bile hayrette bırakan Kur’an-ı Kerim’in bugüne kadar içerdiği hiçbir bilginin yanlış olduğunun ortaya konulamaması bile meleklerin var olduğu gerçeğini ortaya koyar. Konuyla ilgili kesin bilgi veren apaçık ayetler ve sahih hadisler meleklerin varlığını açıkça ispat etmektedir.

    MELEKLERDEN BAŞKA GÖZLE GÖRÜLEMEYEN DİĞER VARLIKLAR

    I. CİN (CİN NEDİR?)

    Sözlükte gizli ve örtülü varlık, görülmeyen şey anlamına gelen cin, terim olarak “Duyu organlarıyla algılanamayan, çeşitli şekillere girebilen, insanlar gibi şuur ve irade sahibi, davranışlarından ötürü Allah’a karşı sorumlu olan, ateşten yaratılmış manevi, ruhânî ve gizli varlıkları” ifade eder.

    Hherkesin gözle göremediği, kulağıyla işitemediği varlıklar olan cinler hakkında en güvenilir bilgi kaynağı vahiydir. Kur’an-ı Kerim ve sahih hadisler cinlerin varlığını kesin bir şekilde ortaya koymaktadır. Sağlıklı düşünebilen akıl da gözle görülemeyen başka varlıkların olabileceğini imkânsız görmez. İnsanların cinleri görememesi, gözlerinin ateş türevinden yaratılmış olan cinleri görebilecek yetenekte yaratılmamış olmasındandır.

    Cinlerin Özellikleri
    1- Kur’an’a göre, insan topraktan, cin ise ateşten yaratılmıştır:

    “Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı. Cinleri öz ateşten yarattı”[37]

    “Andolsun biz insanı kuru çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık. Cinleri de daha önce, zehirli ateşten yaratmıştık.”[38] Bu ayet, cin türünün insan türünden önce yaratıldığını göstermektedir.

    Kur’an’da cinlerden bahseden, 28 ayetten oluşan Cin sûresi bulunmaktadır. Bu sûrede dile getirildiği gibi, cinler içinde çeşitli kesimler vardır. Onların bir kısmı Müslüman, bir kısmı da kâfirdir. Cinlerin mü’min olanları, mü’minlerle beraber cennette, kâfir olanları da kâfirlerle beraber cehennemde kalacaklardır.

    2- Cinler çeşitli şekillere girebilecek ve insanların yapamayacakları bazı işlerin üstesinden gelebilecek yetenekte yaratılmıştır. Mesela, Süleyman, Sebe melikesinin tahtını getirtmek istediğinde cinlerden birinin, o henüz yerinden kalkmadan tahtı getirebileceğini söylemesi[39] bunu göstermektedir. Cinin Hz. Süleyman’la karşılıklı konuşması, onların gözle görülebilecek bir şekle girebileceklerine işarettir. Allah, cinleri, Hz. Süleyman’ın emrine vermiş, o da cinleri ağır ve meşakkatli işlerde hizmet ettirmiştir.

    3- Cinlerin mutlak gayba dair bilgileri yoktur. Kaderi ve geleceği bilemezler. Ancak hayat sürelerinin uzun olması, rûhânî ve latîf varlık olmaları ve çok hızlı hareket edebilmeleri sayesinde insanların bilmediği, geçmişe ve şu ana ait bazı olayları bilebilirler. Ancak bu durum, cinlerin insanlardan daha üstün varlıklar olduğunu göstermez. Bir ayette: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda) yere yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü ızdırap içinde kalmazlardı”[40] buyurularak, onların gaybı bilmedikleri açık bir şekilde ortaya konmuştur.

    Cinler de insanlar gibi, iman etmek ve ilahi emirlere itaat etmekle yükümlüdürler:

    “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”[41]

    Alimlerin çoğunluğuna göre Hz. Muhammed‘in (s.a.v.) Peygamberliği, insanlarla birlikte cinleri de kapsar. Bu sebeple O’na, “Resulu’s- Sekaleyn” (İki zümrenin Peygamberi) denilmiştir.

    4- Cinler, tıpkı insanlar gibi yer, içer, evlenir ve çoğalırlar; erkeklik ve dişilikleri olduğu gibi doğar, büyür ve ölürler. Ancak cinlerin ömrü, insanlarınkine göre epeyce uzundur.

    5- Bazı durumlarda cinlerin insanlara zarar vermesi söz konusu olabilirse de, Müslüman bir kimsenin cinlerden korkmaması ve Allah’ın izni olmadan, bir varlığın başka bir varlığa zarar veremeyeceğine bilmesi gerekir.

    “Gerçek şu ki; şeytanın (şeytanlaşmış cinlerin), inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur.”[42]

    6- Diğer varlıklardan gelebilecek zararlara karşı Allah’a sığınmak gerektiği gibi, cinlerden gelebilecek zararlar hususunda da aynı tutum gösterilmelidir. Nitekim, Hz. Peygamber’in de cinlerin insanı etkilemesine karşı Ayetü’l–Kürsi’yi, Felak ve Nâs sürelerini okuyarak, bu yönde örnek bir davranış gösterdiği bilinmektedir.[43]

    Şu ayet-i kerime de bu anlamda dua mahiyetinde okunabilir:

    “De ki: ‘Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım.’ ‘Ey Rabbim! Onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.’”[44]

    II. ŞEYTAN (ŞEYTAN NEDİR, KİMDİR?)

    Gözle görülmeyen fakat varlığı kesin olan, azgınlık ve kötülükte çok ileri giden, kibirli, asi, insanları saptırmaya çalışan cinlere şeytan adı verilir.

    Şeytanın Özellikleri
    Kur’an-ı Kerim’de ilk şeytandan İblis diye söz edilir. İblis, azmış ve Rabbi’nin buyruğuna isyan ederek, sapıklığa düşmüş cinlerdendir.

    “ Hani biz meleklere Adem’e secde edin demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. ”[45] anlamındaki ayet, onun melek olduğunu göstermez. Çünkü bu ayette ifadenin çoğunluğa göre düzenlenmesi (tağlib) kuralına uygun bir üslup kullanılmıştır.

    “...İblis cinlerdendi, Rabbi’nin emrinin dışına çıktı ...”[46] âyetinden de açıkça anlaşıldığı gibi, aslında o bir cindir. Allah’a ibadet ederek derecesini yükseltmiş ve melekler arasına karışmış, daha sonra da isyanı yüzünden bu konumunu yitirmiştir.

    Böylece İblis bir “Şeytan” yani Allah’a karşı çıkan ve kovulan bir varlık oldu. Hazret-i Âdem’e üstünlük taslarken, melekler arasındaki yerini de kaybetti. Bu sefer gözü döndü ve azgınlığı arttı. İçindeki kin ve nefret ateşi daha da büyüdü. Ve küstahlaşarak dedi ki:

    “... Yemin ederim ki, ben de insanları saptırmak için Senin doğru yolun üzerine oturacağım. Sonra onlara önle­rinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve Sen, onların çoğunu verdiğin nimetlere şükreder halde bulmayacaksın!” (Arâf Sûresi, 16-17. âyetler) “… Yeryüzünde onlara (günahları) süslü (hoş ve zevkli göstereceğim) ve onların hepsini mutlaka (günah işlemeye teşvik edeceğim) azdıracağım! Ancak onlardan ihlaslı (sana tam inanan ve seni çok seven) kulların hariç!” [47]

    Melekler ve cinler gibi duyu organlarıyla algılanmayan fakat varlığı Kur’an-ı Kerim ve sahih hadislerde kesin bir biçimde bildirilen şeytan (iblis) ateşten yaratılmıştır. Hz. Adem’in çamurdan, kendisinin ise ateşten yaratıldığı gerekçesiyle ondan üstün olduğunu iddia etmiş, Adem’e secde etmekten kaçınmış, Allah’ın lanetine uğramış ve O’nun huzurundan kovulmuştur.

    Daha sonra Hz. Adem ve eşi Havva’yı yanıltarak onların cennetten çıkmalarına sebep olmuştur. Şeytan ilk insandan beri bütün insanlara, kötülükleri, küfür ve günahları süsleyip güzel gösterir, insanları hak yoldan uzaklaştırmak için elinden geleni yapar.

    Kur’an’da da bildirildiği gibi, Allah’ın gösterdiği dosdoğru yoldan uzaklaşmak, yasakları çiğnemek, şeytana imkân ve fırsat vermek demektir. Sapıklık ve azgınlıkta devam edenler, şeytanın kendilerini çepeçevre kuşatmasına, kendilerinin de şeytanın esiri olmalarına sebep olurlar.[48] Yüce Allah, insanları, şeytanın düşmanlığına, hile ve aldatmacalarına karşı uyarmıştır:

    “Çünkü şeytan sizin düşmanınızdır. Siz de onu bir düşman sayın. O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.”[49]

    Dünyada insanları hak ve hakikatten uzaklaştıran şeytan, ahirette de onları işledikleri günah ve kötülüklerle baş başa bırakacak, bu konuda kendisini suçlamamalarını söyleyecektir.[50]

    Yüce Allah, Kur’an okunduğunda kovulmuş şeytandan kendisine sığınılmasını emrettikten sonra, Allah’a içtenlikle inanıp, ibadet eden ve yasaklarını çiğnemeyen kimseler üzerinde şeytanın hiçbir etki ve hâkimiyetinin olamayacağını şöyle bildirmiştir. “Şurası muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.”[51] “… Gerçekten benim güzel kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin (bir tesirin) yoktur.” Ancak (onlar kendileri isteyerek) yoldan çıkıp da senin peşine takılırlarsa o başka!” [52]

    Yüce Allah, varlıkları, biri diğerinden ayırt edilebilsin ve aralarındaki fark insanlarca kolayca anlaşılabilsin diye zıtlarıyla birlikte yarattığından, şeytanı da yaratıkların en temiz ve şereflilerinden olan, hak ve hayrı tavsiye eden meleklerin varlığına zıt olarak yaratmıştır. Eğer şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah’a kulluk ve itaat etmek bu kadar kıymetli olmazdı. Çünkü belli fiillerin ibadet, hayır, güzel ve iyi oluşu, ancak zıtlarının varlığı ile bilinebilir. Zira insanlara şer ve çirkin fiillerde yol gösteren de şeytandır.

    [1] Nisâ suresi, 136. ayet

    [2] Bakara sûresi, 285. ayet

    [3] Bakara sûresi, 177. ayet

    [4] Bakara sûresi, 98. ayet.

    [5] Müslim, Zühd, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV. 168.

    [6] Bakara sûresi, 30. ayet

    [7] Enbiyâ sûresi, 19-20. ayet

    [8] Zuhruf sûresi, 19. ayet. Ayrıca bk, Saffat sûresi, 149 vd, Necm sûresi, 27-28. ayetler

    [9] Nahl sûresi, 50. ayet. Ayrıca bk. Enbiyâ sûresi, 26- 28; Tahrim sûresi, 6. ayet

    [10] Zümer sûresi, 75. ayet

    [11] Fâtır sûresi, 1. ayet

    [12] Hâkka sûresi, 17. ayet

    [13] Meâric sûresi, 4. ayet

    [14] Meryem sûresi, 6-17. ayetler

    [15] Hûd sûresi, 69-70. ayetler

    [16] Bk. Buhârî, İman, 37; Müslim, İman, 1;Ebû Davud, Sünnet 15.

    [17] Şuarâ sûresi, 193-194. ayetler

    [18] Nahl sûresi, 102. ayet

    [19] Secde sûresi, 11. ayet

    [20] Kâf sûresi, 17- 18. ayet

    [21] İnfîtâr sûresi, 10-12- Ayrıca bk. Zuhruf sûresi, 80. ayetler

    [22] En’am sûresi, 61. ayet

    [23] Buhârî, Cenaiz 68, 87; Müslim, Cennet 70; Ebu Davud, Cenaiz 78; Nesâî, Cenaiz 110; Tirmizî, Cenaiz 70.

    [24] Mü’min sûresi, 7. ayet. Ayrıca bk, Hâkka sûresi, 17. ayet

    [25] Zümer sûresi, 73. ayet

    [26] Zümer sûresi, 71. ayet

    [27] Tahrim sûresi, 6. ayet

    [28] Nisâ sûresi, 172. ayet

    [29] Mü’min sûresi, 7. ayet

    [30] Enfâl Sûresi, 12. ayet

    [31] Fussilet sûresi, 30. ayet

    [32] Enfâl sûresi, 50. ayet

    [33] Buhâri, Deâvât, 66; Müslim, Zikir, 8.

    [34] Buhâri, Fedâilul-Kur’an, 15.

    [35] Müslim, Cenâiz, 7.

    [36] Tirmizî, Tefsir, 3.

    [37] Rahmân sûresi, 14. ve 15. ayet

    [38] Hicr sûresi, 26- 27. ayetler

    [39] Neml sûresi, 39. ayet

    [40] Sebe’ sûresi, 14. ayet

    [41] Zâriyât sûresi, 56. ayet

    [42] Nahl sûresi, 99. ayet

    [43] Bkz. Buhârî, Vekâle, 10;Fedâilü’l- Kur’ân, 10; Tirmizî, Tıb: 16.

    [44] Mü’minûn sûresi, 97. Ve 98. ayetler

    [45] Bakara sûresi, 34. ayet

    [46] Kehf sûresi, 50. ayet

    [47] Hicr Sûresi, 39-40.

    [48] Zuhruf sûresi, 36-39; Mücadele sûresi, 19. ayetler

    [49] Fâtır sûresi, 6. ayet

    [50] Müslim, Münafikun : 11.

    [51] İsra sûresi, 65; Ayrıca bakınız; A’râf sûresi, 201. ayet

    [52] Hicr Sûresi, 41-42. âyetler

    Kaynak: İslam Akaidi, Erkam Yayınları
  • Şenlikler yarın gece” dedi Suratsız. “İçlerinden birinin öyle dediğini
    duydum.”
    “Anlıyorum” dedi Jill. “Çok heyecanlıymış gibi davranmalıyız ve sürekli
    bir şeyler sormalıyız. Zaten bizim küçük çocuklar olduğumuzu düşünüyorlar.
    Bu her şeyi kolaylaştıracak.”
  • İbadet; kulun Allah’a karşı kulluk vazifesini, O’nun emrettiği tarzda yerine getirmesidir. Peki ibadet niçin yapılır? İslam’da emredilen ibadetler nelerdir? İslam’da ibadetin yeri ve önemi nedir? İslam’da ibadetlerin hikmeti ve faydaları...

    PEYGAMBERİMİZİN HİÇ TERK ETMEDİĞİ İBADETLER
    İslâm’ın esâsı îman, hedefi ise sâlih ameller ve güzel ahlâktır. İslâm sadece vicdanda gizlenmesi lâzım gelen bir şey değildir. Zira fikir ve kalp sahasında kalarak amelî bir sûrette yaşanmamış olan herhangi bir hakîkatin, ne kadar yüksek olursa olsun, pek fazla kıymeti yoktur. İnsan, inandığı bir hakîkate diliyle tercüman olmaz ve onu fiilen yaşamazsa, ona olan îman ve muhabbeti yavaş yavaş zayıflar. Bunun için İslâm, yalnız nazarî ve îtikâdî esasları değil, amelî hükümleri de tâlim etmiştir. Yani İslâm, tam mânâsıyla bir hayat dînidir. Kalbin en derin noktasından başlayarak onu tamamen saracak olan îman, lisandan âb-ı hayat gibi akacak, sonra da bütün vücûda ve muhîte sirâyet edecektir.

    Îman, kuru bilgiler ve nazariyât ile değil, hakîkatler karşısında tefekkürü ziyâdeleştirip kalbî âlemde derinleşme ve ibâdetleri rûhâniyetle edâ edebilme neticesinde muhâfaza edilir. Eğer dıştaki ibâdet kalesi zayıflarsa onun içindeki îman kalesi de tehlikeye düşer. Îmânı bir lâmbaya benzetirsek, ibâdetler, çeşitli yönlerden esen rüzgârlar karşısında onu sönmekten koruyan ve ışığını daha da ziyadeleştiren bir fânus gibidir.

    İlim, ancak tatbik ve tecrübe ile gelişir ve kökleşerek meleke hâline gelir. Tatbikâta konulmayan kuru bilginin muhafazası çok zor olduğu gibi, faydası da yok denecek kadar azdır. Aynı şekilde îmânın insanda kökleşip yerleşmesi de ancak ibâdetler sâyesinde mümkündür.

    Îman neşvesinin hazzı, mübârek ve has kullarda bütün fânî neşvelerin üzerine çıkmıştır. Dünyevî acı, ıztırap ve elemlerin yakıcı, dayanılmaz ve helâk edici şiddetini âdeta yok etmiştir:

    Mûsâ -aleyhisselâm-’a karşı musâbakaya çıkan sihirbazlar îmân edince, zâlim Firavun onların kol ve ayaklarını çapraz keserek hurma kütüklerine astırdı. Bu yeni müslümanlar, Firavun’un büyük zulmü karşısında beşerî bir acziyet gösterip îmânen zaafa düşme endişesiyle ellerini semâya kaldırdılar:

    “Yâ Rabbî! Üzerimize sabır yağdır; canımızı Müslüman olarak al!..”[1] diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ettiler. Ve nihayet şehâdetin lâhûtî hazzı içerisinde Rablerine kavuştular.

    Samîmî birer Müslüman olan ilk Îsevîler de, sirklerde arslanların dişleri arasında parçalanma pahâsına da olsa tevhîd inancında sebât ettiler. Tattıkları ulvî lezzetler içinde şehâdet şerbetini aşk ile içtiler.

    Önceleri eline bir iğnenin batmasından dahî korkan Hazret-i Sümeyye, îmânın ulvî hazzını tattıktan sonra, müşriklerin kızgın demirlerle vücûdunu dağlamalarına rağmen büyük bir tahammül gösterdi. Îmânından aslâ tâviz vermedi. Vahşî işkencelere mâruz kaldıktan sonra, bir ayağı bir deveye, diğer ayağı da başka bir deveye bağlanarak canavarca parçalandı. Kocası Hazret-i Yâsir -radıyallâhu anh- da yaşlı ve zayıf bir kimse olmasına rağmen tahammül ötesi bir sabır gösterdi. Nihâyetinde o da şehâdet şerbetini içti. Böylece Yâsir âilesi -radıyallâhu anh- İslâm’ın ilk şehîdleri oldular.[2] Îmanlarının bedelini, onu aşkla yaşayarak ve canlarıyla ödediler.

    Hazret-i Bilâl’in o dâsitânî hâli de aynı likàullah (Allâh’a kavuşma) neşvesi sâyesindedir. Bilâl -radıyallâhu anh- da, azgın ve gözü dönmüş müşriklerin ağır işkenceleri altında siyah derisinden kırmızı kanlar akarken vücûdu bir pelteye döndüğü hâlde «Ehad, Ehad, Ehad… Allah birdir, Allah birdir, Allah birdir.» diyordu. Acı ve ıztıraptan ziyâde îmânın ulvî zevkini tatmış bir gönülle likàullah hazzını yaşıyordu. Zira onlar, İslâm nîmetinin büyüklüğünü gerçek mânâda idrâk hâlinde idiler. Böylece her iki dünyada da ilâhî izzetlerin kapılarını aşk ve vecdleriyle aralamasını bildiler. Fânî ömürleri:

    “Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na lâyık bir takvâ ile korkun ve ancak müslüman olarak can verin!”[3] emr-i ilâhîsinin muhtevâsı içinde son bularak gerçek ve ebedî hayata nâil oldular.

    Onların ardından gelen mü’min nesiller de İslâm’ı başlarına tâc ettikleri her demde azîz oldular.

    İbâdetlerle takviye edilmeyen bir îman ise, zamanla zayıflayacağı için, insanın davranışları üzerindeki müsbet tesirini kaybeder. Îmânın tesiri zayıfladıkça da insan menfî duygulara ve kötü ahlâka sürüklenerek muhtelif günah ve kötülükleri işlemeye başlar.

    İBADETİN HİKMETLERİ
    Cenâb-ı Hak, ibâdetin hikmetine temas ederek şöyle buyurur:

    “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize ibadet (kulluk) ediniz. Umulur ki, böylece takvâya ermiş (günahlardan korunmuş ve Allâh’ın emirlerini yerine getirmiş) olursunuz.” (el-Bakara, 21)

    Günahlardan korunup ibadetlerine devam eden bir kul da her dem Allâh’a yaklaşıyor demektir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunu şöyle ifade buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

    «Her kim Ben’im bir dostuma düşmanlık ederse, Ben de ona harp îlân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım amellerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana, (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet Ben onu severim. Kulumu sevince de Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Ben’den her ne isterse, onu mutlaka veririm; Bana sığınırsa, onu korurum...»” (Buhârî, Rikâk, 38. Ayrıca bkz. Ahmed, VI, 256; İbn-i Hibbân, Sahîh, II, 58/347)

    Bâzı rivâyetlerde şu ilâve vardır:

    “…Akleden kalbi ve konuşan dili olurum.” (Taberânî, Kebîr, VIII, 221/7880; Heysemî, II, 248)

    İbadetler, rûhî tekâmülü sağlayarak nihayetinde kişiyi Cehennem’den kurtarıp Cennet’e nâil eder. Âhirette insana faydası dokunacak yegâne sermâye, îmanla yapılan ibadetler ve amel-i sâlihlerdir. Toprağın sînesine ancak amel-i sâlihlerimizle gömüleceğiz.

    Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

    “Gideceğin yerde yalnız kalmayı istemiyorsan, hayırdan, iyilikten, ibadetten birer evlâdın (yani yardımcın) olsun!” (Dîvân-ı Kebîr, II, 692)

    İBADETLERİN İNSANA FAYDALARI
    İbâdetlerin insanın rûhî yapısı üzerinde pekçok müsbet tesiri vardır. İbadetlerin her biri ayrı bir keyfiyet taşır ve her biri ruhlara verilen mânevî birer gıdâ ve vitamin mesâbesindedir. İbadetlerini yerine getiren bir mü’min, mânen kuvvetli olur ve gönül huzûru içinde yaşar. Hayatta karşılaştığı mânîler, zorluklar ve imkânsızlıklar karşısında ye’se kapılmaz, strese düşmez. İbadetlerini ihmâl eden kimse ise iki cihanda da huzur bulamaz. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

    “İnsan, kulluk vazifelerini îfâda kusur gösterir, yani her ibadetini kâfî miktarda yapmayıp azaltırsa Cenâb-ı Allah onu gam ve kedere müptelâ kılar.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, no: 6788)

    Bunun yanında, insan ibadetler sâyesinde maddiyâta dalıp gitmekten kurtulur, rûhen yükselir ve nezâket, zarâfet ve hassâsiyet kazanarak gerçek insanlık şerefine nâil olur. İbâdet, muâmelât ve güzel ahlâk ile Allâh’a yaklaşabildiği nisbette kâinâtın gözbebeği olma vasfını elde eder.

    Diğer taraftan ibadetlerin, maddî faydaları da vardır. Zira İslâm, insânî faaliyet alanlarının hiçbirini ihmal etmez. Bunlar arasında muhteşem bir denge kurar. İslâm, hayatı bütün yönleriyle kuşatan mükemmel bir sistemdir.

    Meselâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ibadetlerine dikkat eden mü’minlerin rızkına bolluk verileceğini ifâde buyurmuşlardır.[4]

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Rabb’iniz -azze ve celle- : «Eğer kullarım Bana îcâb ettiği şekilde itaat etseler, Ben onlara yağmuru gece yağdırırım, gündüz de üzerlerine Güneş’i doğdururum. Onlara ayrıca gök gürleme sesini de duyurmam.» buyuruyor.” (Ahmed, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657)

    Görüldüğü üzere İslâm, ibadetlere çok ehemmiyet vermektedir. Bu sebepledir ki amel-i sâlihler, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde umûmiyetle îman ile birlikte zikredilir. Bu durum aynı zamanda ibadetlerin îmânı muhâfaza etmedeki mühim rolünü ve dindeki merkezî yerini de gösterir.

    Şunu da hatırlatalım ki ibâdetler, daha çok, kişinin kendisine fayda vermektedir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kimsenin ibâdet ve tâatine ihtiyacı yoktur. Belki ibâdetler, bize lûtfettiği dünyevî ve uhrevî sayısız nîmetler karşısında Cenâb-ı Hakk’a duyulan şükrün bir ifâdesi olabilir. Zâten bunca nîmet, lûtuf ve ikramlarına rağmen Allah Teâlâ’ya karşı hiç değilse ibadetlerini yerine getirmek sûretiyle şükür etmeyen insan, ne büyük bir nankörlük içindedir!

    Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın azameti karşısında kâinatta bulunan her şey O’na ibadet hâlindedir. Kur’ân-ı Kerîm, yerde ve gökte ne varsa hepsinin Allah Teâlâ’yı hamd ile tesbih ettiğini ifade eder.[5] Yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar[6] gökyüzünde saf saf uçan kuşlar[7] ve diğer varlıklar Allah Teâlâ’nın istediği şekilde, bizim idrak ve ihâtamızın dışında, O’na ibadet etmektedirler. Buna, “kâinatın ibadeti” denir.

    Hâsılı ibâdetsiz bir hayat düşünülemez. Zira Cenâb-ı Hak insanı kulluk ve ibadet etmesi için yaratmıştır.[8] İnsanın fıtratını da buna göre tanzim etmiştir. Bu sebeple insan, dâimâ Yüce Rabb’ine ve Yaratıcı’sına sığınmak, O’ndan yardım taleb etmek ve O’na ibadet etmek ihtiyacı içindedir. Bunun içindir ki insan hayatı, kâinâtın Yaratıcı’sına ulaşmak üzere bir hakîkat arayışının tezâhürleriyle doludur.

    “İnsan, ibâdet için yaratılmıştır.” sözünden hareketle, müslümanların dâimâ ciddî ve hep meşakkatler içinde olduğu zannedilmemelidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz dâimâ tebessüm hâlindelerdi ve müslümanlara, birbirlerinin yüzüne tebessüm ettiklerinde sadaka sevabı alacaklarını haber verirlerdi.

    Ashâb-ı kirâm kendi aralarında şakalaşır, neşeli sözler söyler, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onlara tebessüm buyururlardı.

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bayramlarda, düğünlerde neşe izhâr edilmesini tavsiye ederlerdi. Yani müslümanların da rahatlamaya, dinlenmeye ve tenezzühe ayırdıkları vakitleri vardır. Ancak bunların hepsi, onların hayatında, gaflet ve nefsâniyetten uzak bir şekilde ve mükemmel bir ölçü ve âhenk içinde cereyân eder.

    İslâm, ibadetleri muhtelif şekillerde emretmiş ve muhtelif zamanlara serpiştirmiştir. Bu da insanın yorulmadan ve bıkmadan, devamlı sûrette Allah Teâlâ ile birlikte olmasını sağlar. Her dâim Allâh’a yakın olduğunu ve O’nunla birlikte bulunduğunu hissetmek ise, insana büyük bir huzur ve emniyet bahşeder.

    İBADET KİME VE NİÇİN YAPILIR?
    Son olarak şunu da ifâde edelim ki, ibadete lâyık olan yegâne varlık Cenâb-ı Hak’tır. Zira ibadet; saygı, itaat ve tâzim mertebelerinin en yükseğidir. Böyle bir şey ise yalnız Allâh’a yapılır ve yalnız O’nun hakkıdır. Çünkü vücûdu, hayatı ve bunlara âit bütün nîmetleri veren, yalnız Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple Allah’tan başkasına secde etmek, haram kılınmıştır.

    İSLAM’DA TEMEL İBADETLER
    1. Abdest ve Temizlik

    İslâm, hem maddî hem de mânevî temizliğe ehemmiyet verir. İnsanların her bakımdan temiz, tertipli, nâzik ve hassas olmasını ister. İnsanlara huzur verecek güzel kokular sürünmeyi en mühim sünnet-i seniyyeler arasında zikreder. Bu sebeple temizliği ibadet telâkkî ederek, bütün ibadetlerin en başına yerleştirir. İslâm’a yeni giren kişinin gusül abdesti almasını şart koşar.[9] Namaz, tavaf, Kur’ân-ı Kerîm tilâveti gibi ibadetlerin, abdest almadan kabûl edilmeyeceğini bildirir.

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yemekten önce ve sonra elleri yıkamayı[10] ve yatmadan evvel abdest almayı tavsiye ederlerdi.[11] Hattâ mü’minleri, imkân nisbetinde dâimâ abdestli bulunmaya teşvik ederlerdi.[12]

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir sabah müezzini Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-’ı yanına çağırıp:

    “–Bilâl! Hangi ameli yaparak benden önce Cennet’e girdin? Ne zaman (rüyamda) Cennet’e girsem, ayakkabılarının tıkırtısını önümde duyuyorum. Dün gece de (rüyamda) Cennet’e gitmiştim, ayakkabılarının tıkırtısını yine önümde duydum…” buyurdular.

    Bilâl -radıyallâhu anh-:

    “–Yâ Rasûlâllah, her ezan okuyuşumda, muhakkak iki rekât namaz kılarım. Abdestim bozulduğunda da hemen abdest alır ve üzerimde Allâh’ın iki rekât namaz hakkı olduğunu düşünürüm.” dedi.

    Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

    “–İşte bu ikisi sâyesinde (o yüce mertebeye ermişsin)!” buyurdular. (Tirmizî, Menâkıb, 17/3689; Ahmed, V, 354)

    Cenâb-ı Hak, abdesti emir ve târif ettiği âyet-i kerîmenin sonunda şöyle buyurur:

    “…Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nîmetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (el-Mâide, 6)

    Yine namaz kılacak insanın elbiselerinin ve bulunduğu yerin temiz olması şart koşulmuştur.

    İslâm’ın emrettiği abdest, gusül ve diğer temizlikleri incelediğimizde, bunların sıhhat cihetinden pek çok fayda ve hikmetler ihtivâ ettiğini görürüz. En basitinden, insanlar büyük bir ibadet neşvesi içerisinde hem kendilerini ve çevrelerini temiz tutarlar, hem de sıhhatlerini muhâfaza ederler. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “Temizlik îmânın yarısıdır.” buyurmuştur. (Müslim, Tahâret, 1)

    Müslümanlar hayattayken temizliğe hassâsiyet gösterdikleri gibi, vefât ettikten sonra da ilâhî yolculuğa temiz olarak gitmek isterler. Bu sebeple vefât eden müslümanın cenâzesi güzelce yıkanır, gusül abdesti aldırılır, tertemiz ve beyaz bir kefene sarılarak güzelce kokulanır ve yine temiz bir toprağa emânet edilir. Kıyâmet günü oradan tertemiz çıkması için duâ edilir.

    2. Namaz

    Kulu Mevlâ’nın vuslat deryâsına götüren ibâdet pınarlarının en büyüğü ve ehemmiyetlisi hiç şüphesiz ki namazdır. Zira namaz, şümûl, muhtevâ ve rütbe bakımından bütün ibâdetlerin zirvesi ve özü durumundadır.

    Kâinâttaki bütün varlıklar; Güneş, yıldızlar, çayır, çimen, ağaçlar, hayvanlar hep zikir hâlindedir. Saflar hâlinde uçan kuşlar, dağlar, taşlar, keyfiyeti bizce meçhul bir tesbihat ile Hakk’a kulluk ederler. Nebâtâtın ibâdeti kıyâm hâlinde, hayvanlarınki rükû hâlinde, cansız sayılan varlıklarınki de yere kapanmış vaziyette, yani secde hâlindedir. Semâ ehlinin durumları da böyledir. Meleklerin bir kısmı kıyâmda, bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede, bir kısmı da tesbîh ve tehlîl hâlindedir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bir mîrâc olarak ikrâm ettiği namaz ise, bütün bu ibâdetleri kendinde toplamıştır. Dolayısıyla namazı güzelce kılanlar, yerde ve gökte bulunan bütün varlıkların ibâdetlerinin hepsini ihtivâ eden bir ibâdet yapmış olarak hesapsız mükâfat ve derûnî tecellîlere nâil olurlar.

    Namaza benzeyen hiçbir ibâdet yoktur. Namaz kılan kimse, namazdan başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namaz onu, her türlü alâkadan keser. Cenâb-ı Hak ile başbaşa târifsiz bir vuslat yaşatır. Diğer ibâdetlerde durum böyle değildir. Meselâ oruçlu kişi, aynı anda çalışabilir, hacceden kişi gerektiğinde alışveriş yapabilir. Ama namaz kılan kişinin maddesi de mânâsı da, huzûr-i ilâhîdedir. Nitekim âyet-i kerîmede:

    “Secde et ve yaklaş!” buyrulur. (el-Alâk, 19)

    Maddî bakımdan namaz; insan vücudunun muhtelif iç ve dış hareketlerde bulunmasını sağlar. Hayatı nizam üzere tertiplice yaşama temrinleri yaptırmak sûretiyle kişiye zaman disiplini kazandırır.

    Mânevî olarak namaz; ilâhî huzurda bulunma, tefekkür etme, korku zamanında tesellî verme, neş’e zamanında rûhâniyeti takviye etme, îmânı koruma, Cenâb-ı Hak ile ünsiyetin artması gibi feyz ve bereketlerle doludur.

    İctimâî güzellikleri bakımından namaz; birlik ve beraberlik, tanışma, ünsiyet, ülfet, îman ve kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesi gibi sayısız güzelliklere vesîledir. Bilhassa cemaatle kılınan namaz, Cuma ve bayram namazları, insanlar arasında ırk, renk, dil, makam ve mevkî ayrımı yapmaksızın Allâh’a kullukta aynı safta bir araya gelme, bütünleşme, yardımlaşma ve ictimâî muhasebeyi sağlar.

    Rûhânî tecellîleri bakımından namaz; kişinin ilâhî huzûra çıkarak ihlâs, takvâ ve sadâkat gibi güzel vasıflar kazandığı bir ibadettir. İnsan, namazda kalp âlemini mânevî bir bahar iklîmine çevirir.

    Namaz günde en az beş defa tekrarlandığı için devamlı Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatır. Kalp ve vicdanı Allâh’a bağlar. Allâh’ın sonsuz kudretini, mutlak irâdesini, rahmet ve merhametini, kerem ve ihsânını, azap ve ikàbını insanın kalbine yerleştirir. Böylece insanı günah, çirkinlik ve haksızlıklardan alıkoyar. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl! Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek, şüphesiz en büyük iştir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (el-Ankebût, 45)

    Bir kişi Peygamber Efendimiz’e gelerek:

    “–Falan zât gece namaz kılıyor, sabah olunca da hırsızlık yapıyor!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    “–Hakîkî namaz kılıyorsa, bu namazı ve namazda okuduğu Kur’ân âyetleri, onu yaptığı kötü fiilden uzaklaştıracaktır.” (Ahmed, II, 447)

    Gerçekten de müslümanlar arasında suç işleme oranı çok düşüktür. Bugün dünya üzerinde en az cinâyet işlenen yerler müslüman ülkelerdir. Avrupalı araştırmacılar, İslâm ülkelerinde cinâyet oranı neden düşük diye çok ciddî ilmî çalışmalar yapmaktadırlar.[13]

    Bunun en mühim sebebi, İslâm’ın getirdiği inanç esasları, ibadetler ve ahlâk kâideleridir. İslâmî bir eğitim alan insan, Allah’tan korkar, yaptığı zerre kadar iyilik ve kötülüğün dahî karşılığını âhirette göreceğine inanır. Neticede şerlere kilit, hayırlara anahtar olur.

    Muayyen vakitlerde kılınan namaz, gün içinde insanı belli aralıklarla iş yoğunluğundan ve hayatın monotonluğundan kurtarıp rahatlatır. Rabb’ine karşı itaat, teslîmiyet ve şükran duygularını ifâde etmesini sağlar. Secdeye varan insan, kendisiyle yüz yüze gelerek iç âlemine dönme fırsatı bulur.

    İnsanların giderek birbirinden uzaklaştığı, menfaatperestliğin öne çıktığı ve ferdiyetçiliğin hâkim olduğu günümüz dünyasının mühim bir hastalığı da yalnızlık hissidir. İnsanı psikolojik rahatsızlıklara sürükleyen bu hastalığın en güzel ilâcı namazdır. Namaz, ister ferdî olarak, isterse fazîletini artırmak için cemaatle kılınsın, insanın yalnızlık hissini günde en az beş defa giderir. Çünkü namaz, insanı Allâh’ın huzûruna çıkardığı için, tek başına kılsa bile, ona yalnız olmadığını hatırlatır. Cemaatle kılındığında ise insanı hem Allâh’ın huzûruna götürür hem de diğer mü’min kardeşleriyle bir araya getirir.

    Sosyoloji alanında mütehassıs olan Prof. Dr. Ümit Meriç şöyle demiştir:

    “Namaz kılan bir toplumun psikolojiye, zekât veren bir toplumun da sosyolojiye ihtiyacı yoktur.”

    Cenâb-ı Hak, namaz husûsunda “Secde et ve yaklaş!”[14] buyuruyor. Felâha eren kullarının namazı huşû ile kıldıklarını haber veriyor.[15] Huşû ile kılınan bir namaz sâyesinde insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı tevekkül ve teslîmiyeti artar. Bu teslîmiyet neticesinde kişi, psikolojik rahatsızlıklardan muhâfaza edilir. Zira o, en yüce kuvvete, yani Cenâb-ı Hakk’a teslim olarak kendini âdeta ebedî huzûrun kollarına bırakmıştır.

    Namaz kılan bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın muhâfazası altında olduğunu hisseder ve büyük bir mânevî huzur ve emniyet duygusu içinde yaşar. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namaz kılmayanlar için şöyle buyurmuşlardır:

    “…Kim namazı bile bile terk ederse, o kişi Allah Teâlâ’nın himâyesinden ve hıfz u emânından uzak kalır.” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)

    Dolayısıyla namaz kılan bir toplum madden ve mânen sıhhatli olur. Nitekim Asr-ı Saâdet’te Medîne’ye bir doktor gelmişti. Yapacak bir iş bulamadı. Neticede Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona âilesinin yanına dönmesini tavsiye ettiler.[16] Yine, bize gelen nakillere baktığımızda, Asr-ı Saâdet’te psikolojik bir rahatsızlığa rastlamıyoruz.

    Cenâb-ı Hak, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i örnek olarak göndermiştir. O her hususta örnek olduğu gibi psikoloji ve rûhî tedâvi husûsunda da örnektir. Aynı şekilde toplumun ıslâhı husûsunda da örnektir. Bunun en büyük delili de Asr-ı Saâdet toplumudur…

    Diğer taraftan namaz, îmandan sonra, Allâh’ı zikretmek için yapılan amellerin en fazîletlisi[17] ve en kâmilidir. Kelime-i şehâdetten sonra İslâm’ın en mühim rüknüdür. Namaz kılan insanın küçük günahları affedilir.

    Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ashâbına:

    “–Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir aksa, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, (vücûdundaki) kirden bir eser kalır mı?” diye sormuşlardı. Ashâb-ı kirâm:

    “–O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz.” dediler. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Beş vakit namaz, işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder.” buyurdular. (Müslim, Mesâcid, 283. Bkz. Buhârî, Mevâkît, 6)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz gürül gürül akan bu bol sulu nehrin, hemen kapımızın önünde olduğunu haber veriyor. Yani nehir bize çok yakın, ondan su almamız ve içine girip yıkanmamız çok kolay! Küçük bir gayretle, Cenâb-ı Hakk’ın vaad ettiği büyük lûtuf ve ihsanlara kavuşabiliriz.

    Namaz, Cennet’in anahtarı[18] olduğu için, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cennet’e girmek ve orada kendisine komşu olmak isteyenlere, çokça secde etmelerini tavsiye buyururlardı.[19]

    Secde, aynı zamanda Cehennem’den kurtuluş vesîlesidir. Bu hakîkat, hadîs-i şerîfte şöyle beyan edilir:

    “…Kıyâmet günü Allah Teâlâ, Cehennem ehlinden dilediklerine rahmet edecektir. Meleklerine, dünyadayken Allâh’a ibadet edenleri oradan çıkarmalarını emredecek, onlar da çıkaracaklardır. Melekler, onları secde izlerinden tanırlar. Allah, Cehennem’e secde izlerini yemeyi haram kılmıştır. Ateş, insanın her tarafını yakar, sadece secde yerine dokunamaz.” (Buhârî, Ezân, 129)

    Secdeden maksat, umûmiyetle namazdır. Bâzı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde namaz, en mühim rüknü olan secde ile ifade edilmiştir.

    Namazın bir faydası daha vardır ki o hepsinden mühimdir. O da Cennet’e giren mü’minlere Cemâlullâh’ı seyrettirmesidir. Ashâb-ı kirâmdan Cerîr -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Bir gece Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le birlikte oturuyorduk. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dolunaya bakarak şunları söylediler:

    “–Şu dolunayı birbirinizi itip kakmadan rahatça nasıl görüyorsanız, (aynı şekilde) Rabb’inizi de (Cennet’te) öyle rahatça göreceksiniz. Artık Güneş’in doğmasından ve batmasından önceki bütün namazları kılabilmek için elinizden gelen gayreti gösteriniz!”

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu sözlerin ardından şu âyet-i kerîmeyi tilâvet ettiler:

    “…Güneş’in doğmasından ve batmasından önce Rabb’ini hamd ile tesbîh et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün iki ucunda da tesbîh et ki, Rabb’inin rızâsına erebilesin!” (Tâhâ, 130)[20] (Buhârî, Mevâkît 16, 26; Tefsîr, 50/1; Tevhîd, 24; Müslim, Mesâcid, 211)

    Hâsılı namaz, insanı yaratılış maksadına ulaştıran en mühim ibadettir. Zaten insanın iskelet yapısının, rahatça rükû ve secde edebilecek durumda halkedilmesi de bir bakıma namazı kolaylaştırmak ve böylece insanı maksadına daha çok yaklaştırmak içindir. Bu sebeple insan, bütün hayatını namaz vakitlerine göre tanzim etmeli, namazı hayatın mihveri kılmalıdır.

    3. Oruç ve Ramazân-ı Şerîf

    Oruç, Allâh’ın emrine tâbî olmak ve O’nun rızâsını kazanabilmek için imsak vaktinden akşam Güneş’in batışına kadar yemek, içmek ve cinsî münâsebetten uzak durmak sûretiyle yapılan bir ibadettir.

    Başta oruç olmak üzere namaz, zekât, infak, zikir, Kur’ân tilâveti, yardımlaşma, ikrâm etme gibi ibadetlere ağırlık verilerek değerlendirilen Ramazan ise, feyizli bir hayatın yaşandığı mübârek bir mükâfât ayıdır. Ayların efendisidir.[21] Bu ayda Cenâb-ı Hak kullarına çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunur. Af kapılarını sonuna kadar açar. Küçücük amellere bile büyük sevaplar lûtfeder. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Ramazan ayı girdiğinde Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 11; Müslim, Sıyâm, 1, 2, 4, 5)

    Orucun Hikmetleri

    Bu mübârek ayda, fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanın sırrına, Hak Teâlâ’nın emir buyurduğu oruç ibadetiyle kavuşulur. Oruç tutan mü’min, dâimî bir ibâdet şuuru içinde nefs engeliyle mücâdele eder ve onu kontrol altında tutarak tesirini asgarîye indirir.

    Oruç, hayat mücâdelesinde zarûrî olan “azim, sabır, sebat, irâde, kanaat, hâle rızâ, metânet, nefsânî arzulardan uzaklaşma” gibi hâllerin tâlimi ile ahlâkî durumumuzu kemâle erdirir. Nefsin yemek, içmek ve şehvetten yana, bitmez tükenmez arzularına karşı insanın şeref ve haysiyetini koruyucu bir kalkan vazifesi görür.

    Yine oruç, mahrûmiyet ve açlık vâsıtasıyla, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği sayısız nîmetlerin kadrini hatırlatır. Yoksulların hâllerini düşündürüp onlar için duyacağımız merhamet ve şefkat hisleriyle yüreklerimizi hassaslaştırır. Şükran duygularını canlandırır. Bu vasfıyla oruç, sosyal hayattaki kin, hased, kıskançlık gibi toplumu huzursuzluğa boğan menfîlikleri bertaraf etmekte en müessir bir ibadettir.

    Oruç, yalnız bu ümmete değil, evvelki ümmetlere de farz kılınmıştır. Allah Teâlâ buyurur:

    “Ey îmân edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allâh’a karşı gelmekten sakınasınız diye, sayılı günlerde size de farz kılındı...” (el-Bakara, 183-184)

    İslâm’ın farz kıldığı ibâdetler, çeşitli mânevî hastalıklar için ilâç gibidir. Nefsânî arzular, dünya süslerine aldanmak, zevk ve eğlenceye meyil göstermek de, mânevî-rûhânî hastalıkları ortaya çıkaran sebeplerdendir. Bu tür mânevî hastalıklara yakalanmamak için perhiz yapmak gerekir. Oruç ise bu tedâvînin en güzel yoludur. Zira orucu, insanı yaratan Cenâb-ı Hak emretmektedir. Elbette kullarının ihtiyacını en iyi O bilir.

    Gerçekten oruç, pek çok maddî ve mânevî hastalığa bir çeşit ilâç durumundadır. Bunun içindir ki, «sayılı günler»de tutulur. Zira bir ilâç devamlı kullanılırsa vücut ona alışır ve artık ilâcın bir faydası görülmez. Bu sebeple Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Ben bundan sonraki hayatımı hep oruçlu geçireceğim!” diyen sahabîsine:

    “–Bütün zamanını oruçlu geçirenin orucu yoktur.” buyurmuşlar ve bu sözlerini üç defa tekrarlamışlardır. (Buhârî, Savm 55-57)

    Tıp çevreleri de, otuz günden az tutulan orucun tesirsiz olacağını, kırk günden fazlasının da alışkanlık yaparak, belli dönemlerde yeme içmeye ara vermenin getireceği faydaları temin etmeyeceğini bildirmektedirler.

    Oruç, insana yeme-içme disiplini, iştahına hâkim olma alışkanlığı kazandırır. Oburluğa, pisboğazlığa ve netice itibârıyla hastalıklara mânî olur. Oruç tutan kişi şişmansa, fazla kilolarını atar, bir yıl aralıksız çalışan sindirim sistemi oruçla dinlenmiş olur.

    Kâinâta baktığımızda orada da orucun pek çok misâlini buluruz:

    Biyolojik araştırmalar, vahşî hayvanların kar yağdığında karınlarını doyurmak için hiçbir şey bulamadıklarını göstermiştir. Bunun sonucu olarak bu hayvanlar kışı uyuyarak, yani âdeta ilkbahara kadar oruç tutarak geçirmektedirler.

    Ağaçların durumu da aynıdır. Kışın yapraklarını döker uykuya dalarlar ve hattâ ilkbahar gelip buzlar eriyene kadar köklerine su bile alamazlar. Oruçlu geçen bu birkaç aydan sonra ilkbahar geldiğinde daha canlı ve daha verimli olurlar. Bu durum, yaprak ve çiçeklerinin bolluğundan da anlaşılabilir.

    Madenler bile oruca muhtaçtırlar. Motor ve makineler uzun süre çalıştıktan sonra bir süre durdurulurlar. Bu dinlenme, onların eski güçlerini kazanmalarını sağlar.

    Son zamanlarda Tıp’ta uygulanan yeni bir tedavi metoduyla, kronik hastalıklar, hastanın durumuna göre uzun veya kısa süreli oruçlarla iyileştirilmektedir.[22]

    Diğer taraftan orucun belli bir ayda tutulması, müslümanların birlik ve beraberliğini sağlaması açısından da mühimdir. Bir de diğer insanlarla birlikte yapılan işler kişilere kolay gelir ve Ramazan-ı Şerîf bir bayram havası içinde beraberce idrâk edilir. Neticede, sayılı günlerden ibâret olan oruç, yine sayılı günlerden ibaret olan hayatımıza müstesnâ bir incelik, derinlik ve zarâfet kazandırır.

    Bunun yanında Ramazan-ı Şerîf ayının, senenin bütün mevsimlerini dolaşması da, ayrı bir hikmet ifâde eder. Senenin muhtelif mevsimlerinde yaşanan sıcak, soğuk, serin ve ılık günler ile uzun, kısa veya dengeli bütün günlere sırasıyla Ramazan isabet eder. Böylece oruç, belli zaman aralıklarıyla senenin bütün günlerini bereketlendirir. Bu durum, aynı zamanda oruç tutanlar için de nice farklı zorluk ve kolaylık dolu tecellîlere vesîle olur; mü’min gönüllere nice mânevî hazlar yaşatır. Yine bu hâl, mü’minlerin, her hâlükârda Allah Teâlâ’nın emrine itaat etmesinin en güzel bir temsîlidir.

    Cenâb-ı Hak, Ramazan ve oruç hakkında şöyle buyurur:

    “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kurân’ın indirildiği aydır. Öyleyse sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun! Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kazâ etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık Allâh’ı tâzîm etmeniz, şükretmeniz içindir.” (el-Bakara, 185)

    Bu âyet-i kerîmeye göre Cenâb-ı Hak, orucun âdeta Kur’ân’ın indirilmesine bir şükür olarak tutulmasını arzu etmektedir. Ancak O, her hususta olduğu gibi orucu da kullarına kolaylaştırmıştır. Onları hiçbir zaman zor durumda bırakmamıştır. Âyetin son kısmında ise âdeta oruçtan hâsıl olması gereken hususu beyan buyurmuştur. Buna göre insan, oruç ile Allâh’ın azametini ve lûtuflarını idrâk etmekte ve O’na en güzel şekilde şükredebilmeyi öğrenmektedir.

    Hâsılı orucun asıl mânâ ve özü, belirli bedenî arzulara ara vermek yanında, şuuru da dünyevî alâkalardan, Allâh’ın dışındaki şeylerden (mâsivâdan) boşaltarak Cenâb-ı Hak ile beraberlik için mânevî teksîfin mümkün olan en üst sınırına ulaşmaktır.

    Orucun Fazîleti

    Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

    “İnsanın asıl gıdâsı Allâh’ın nûrudur. Ona aşırı ten gıdâsı vermek lâyık değildir. İnsanın asıl gıdâsı, ilâhî aşk ve akıldır.

    İnsan, asıl rûhânî gıdâsını unuttuğu ve ten gıdâsına düştüğü için huzursuzdur. Doymak bilmez. İhtirasından yüzü sararmış, ayakları titremekte, kalbi telâşla çarpmaktadır. Nerede yeryüzü gıdâsı, nerede sonsuzluğun gıdâsı?!.

    Allah şehîdler için; «Rızıklanmaktadırlar.» diye buyurdu. O mânevî gıdâ için ne ağız, ne de ceset vardır.”

    Az yemekte, bilhassa açlık ve oruçta on güzel haslet vardır:

    1) Açlıkta kalp safâsı ve hâfıza kuvveti; toklukta ise ahmaklık ve unutkanlık olur.

    2) Açlıkta kalp rikkati olur; duâ ve ibâdetlerden haz ve feyz alınır. Toklukta ise kalp katı olur ve ibâdetten zevk hâsıl olmaz.

    3) Açlıkta gönül yumuşaklığı, inkisar ve tevâzû; toklukta ise taşkınlık, gurur, kibir ve övünme olur.

    4) Açlıkta fakir ve açlar düşünülür. Toklukta ise bunlar unutulur, düşünülmez olur.

    5) Açlıkta şehevî ve nefsânî istek ve arzular kırılır. Toklukta ise nefs-i emmâre kuvvet bulur.

    6) Açlıkta vücut zinde ve uyanık bir hâldedir. Toklukta ise uyku ve gaflet ağır basar.

    7) Açlıkta ibâdet ve kulluğa devam etmek kolaydır. Toklukta ise tembellik ve gevşeklik olur.

    8) Açlıkta beden sıhhatli olur. Toklukta ise vücut yıpranır ve hasta olur.

    9) Açlıkta bedende hafiflik ve ferahlık; toklukta ise ağırlık ve atâlet olur.

    10) Açlıkta sadaka vermeye, îsar ve infâka şevk gelir. Bu da, kulu kıyâmet gününün dehşetli sıcağında serin bir gölgeliğe nâil kılar. Toklukta ise, ya cimrilik ya da müsriflik ortaya çıkar. Bu da kulu mânen helâk eder.

    Yani tokluk, nefsânî arzuları tahrîk ederken; açlık, -aşırıya kaçmadıkça- tefekkür ve tehassüs melekesini güçlendirir.

    Hâsılı oruç, insanın her bakımdan sıhhatli olmasını sağlar. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

    “Oruç tutunuz ki, (madden ve mânen) sıhhat bulasınız!” (Heysemî, III, 179)

    Açlıkla kazanılan maddî-mânevî sıhhat ve hasletlere işaret eden en kâmil mesned şudur: Cenâb-ı Hak, peygamberlerini nübüvvetin feyzini almaya oruçla hazırlamıştır. Onlar mânevî kemâlâtın zirvesine ulaşınca bir süre insanlık âleminden uzaklaşmış ve kendilerinde melekî vasıflar tecellî etmiştir. Böylece kalpleri ve dimağları, ilâhî vahyin feyziyle dolup taşmıştır. Meselâ;

    Sina Dağı’nın pek kıymetli peygamberi Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- Tevrat nâzil oluncaya kadar kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Sair Dağı’nın mukaddes peygamberi Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- da, İncil’den ilk kelâmı duyuncaya kadar, kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, Kur’ân-ı Kerîm nâzil olmaya başlamadan önce, uzun süre Mekke yakınındaki Hira Mağarası’nda yalnız başına kalmış ve günlerini muhtelif ibâdetlerle geçirmiştir. Sonunda Cibrîl’in sesinden müjdesini almış ve ilâhî feyizlerin nûru, gönlüne doğmaya başlamıştır.

    Yine Mîrâc’a çıkıp Cenâb-ı Hak ile keyfiyeti bizce meçhul olan husûsî bir görüşmeye nâil olmadan evvel, müşriklerin üç sene devam ettirdikleri ambargo boyunca şiddetli açlığa ve muhtelif sıkıntılara sabrederek rûhî kemâlâtın zirvesine yükselmiştir.

    Bu hakîkatler de gösteriyor ki, orucun asıl gâyesi ve faydası mânevîdir. Dolayısıyla oruç, bir ibâdet olduğundan, sırf o gâye ile tutulmalıdır. Onun yalnız zâhirî faydaları gâye hâline getirilirse, oruç, ibâdet olmaktan çıkar. Yani oruçlarımızda mide dolgunluklarını önlemek, kilo vermek gibi gâyeler olmamalıdır. Böyle oruçlarda rızâ-yı ilâhî düşünülemez. Allah için tutulan oruçlarda ise bu gibi faydalar zâten kendiliğinden zuhûr eder.

    Bu sebeple oruç tutan müslüman, kalbî hayatını, nefsânî arzu, meyil ve düşüncelerden korumalıdır. Sadece yemek-içmek gibi bedenî temâyüllerden uzak durmakla kifâyet etmeyip gönül âlemini de gıybet, yalan, kin ve haset gibi her türlü süflî tavırlardan da muhafaza etmelidir.

    Burada sayamadığımız daha pek çok fayda ve fazîleti sebebiyle Cenâb-ı Hak, kullarını oruca teşvik etmiştir. İnsanların oruca rağbet etmeleri için de onun fazîletini kat kat artırmıştır. Her iyiliğe, on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir. Ancak oruç bunun hâricindedir. Onun karşılığını Allah Teâlâ hesapsız olarak verecek ve oruç tutan kullarını gerek dünyada gerekse âhirette sevindirip Cennet’inde husûsî olarak ağırlayacaktır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu: «İnsanın oruç dışındaki her ameli kendisi içindir. Oruç ise Ben’im içindir, onun mükâfatını da Ben vereceğim.»

    Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine hakaret eder ya da çatarsa:

    «–Ben oruçluyum!» desin.

    Muhammed’in canı kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında miskten daha hoştur. Oruçlunun sevineceği iki ân vardır:

    Biri, iftar ettiği ândır, diğeri de Rabb’ine kavuşup orucunun karşılığını gördüğü ândır.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

    Velhâsıl oruç, rûhun en güzel gıdâlarından biridir. Kulu bedenen ve mâlen riyâzat hâlinde yaşatır. Helâlleri bile asgarîde kullanmaya alıştırarak rûhu inkişâf ettirir. Helâlleri dahî riyâzat hâlinde kullanan bir mü’min ise şüpheli şeylerden daha fazla sakınır ve haramlara hiç yaklaşmaz.

    4. Zekât

    Zekât, belli bir miktarın üzerinde mala sahip olan zenginlerin, hicrî takvime göre senede bir defa mallarından % 2,5 nisbetinde Allah için vermeleridir. Zekât; fakirlere, yoksullara, zekât toplayan memurlara, gönülleri İslâm’a ısındırılacak olan kimselere, hürriyetlerini satın almaya çalışan kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışanlara ve yolda kalanlara verilir. (et-Tevbe, 60)

    Hayvanlar ve toprak mahsulleri de zekâta tâbîdir. Her birinin hesapları farklı farklı yapılır. Toprak mahsullerinin zekâtına “öşür” denir.

    İslâm, zekât gibi belli ölçüde mecbûrî bir infâkın yanında yüksek himmet sahiplerinin, durumlarına göre infak ve tasaddukta bulunmasını da kendilerine bırakmıştır.

    Zengin ile Fakirin Vazifeleri

    Fertlerin ve toplumların güçlü-güçsüz, sıhhatli-sıhhatsiz, bilgili-bilgisiz, zengin-fakir gibi farklı durumlarda bulunması, takdîr-i ilâhînin nice derin ve ince hikmetlerini ihtivâ etmektedir. Her şeyden önce, hayatta sahip olduğumuz bütün nîmetleri Cenâb-ı Hak bize bir imtihan vâsıtası olarak lûtfetmiştir. Hattâ sahip olduğumuz nîmetler kadar içine düştüğümüz mahrûmiyetler de birer imtihan vesîlesidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Her ne zaman Rabb’i, imtihan için insana ikrâm edip bol nîmet verse, «Rabb’im bana ikrâm etti!» der. Ne zaman da imtihan edip rızkını daraltsa, «Rabb’im bana değer vermedi!» der.” (el-Fecr, 15-16)

    Buna göre meselâ zenginlik bir izzet, fakirlik de bir zillet değil, taksîm-i ilâhîdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “...Dünya hayatında onların maîşetlerini aralarında Biz taksîm ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini(n maîşetini) derecelerle ötekine üstün kıldık. (Ancak) Rabb’inin rahmeti, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)

    Cenâb-ı Hak kulları arasındaki taksimâtı farklı yaptığı gibi mükellefiyetleri de ona göre tanzîm ederek kullarına aslâ haksızlık etmemiştir. Bu âyet-i kerîmeden ayrıca, insanlar arasındaki farklılığın, toplum âhenk ve nizâmını temin etmede mühim bir role sahip olduğunu anlıyoruz.

    Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiği husûsunda, yani helâl veya haram kazançlarından, zekât, sadaka, hayır ve hasenât fasıllarından Allâh’ın huzûrunda hesap verecektir. O, varlığının muayyen bir kısmını fakirlere vermeye memur kılınmakla, serveti bakımından büyük bir imtihana tâbîdir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihanı da kazandığı takdirde rızâ-yı ilâhîye ve Cennet nîmetlerine nâil olacaktır.

    Fakir de, sabır, şikâyet, isyan, kin, haset, iffet gibi hususlardan hesâba çekilecektir. Bunların neticesi Allâh’ın rızâsına uygun düşerse, onun dünya çilesi, ebedî bir âhiret saâdetine dönüşecektir.

    Fakir, dünyada zenginin maddî desteğine muhtaç olduğu gibi, zengin de hem dünyada hem de âhirette fakirin duâsına muhtaçtır.

    Şükür ehli cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler. Ancak İslâm’da, kibirli hasis zenginler ve buna mukâbil sabırsız ve istemeyi âdet hâline getiren fakirler zemmedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Yâ Rabbî! Zenginlik ve fakirliğin fitnelerinin şerrinden Sana sığınırım!” diye duâ buyururlardı. (Müslim, Zikir, 49)

    O hâlde kanaat, tevekkül, teslîmiyet ve itaat kimde galebe hâlinde ise, gerçek zengin odur...

    Çalışmak ve helâl yoldan mal-mülk sahibi olmak, elbette meziyettir. Doğru olan, bunları kalbe sokmadan, yani putlaştırmadan Hak yolunda infâk edebilmektir. Aksi hâlde servet, dünyada hamallık, âhirette de acıklı bir azap sebebi olur.

    İnfak, sadaka ve Allah yolunda hizmet ve gayretin ehemmiyetini bildiren şu kıssa çok ibretlidir:

    Beşîr bin Hasâsiyye -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bey’at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.

    Ben şöyle dedim:

    “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihâd ve sadakadır. Müslümanlar, cepheden kaçan kimsenin Allâh’ın gazabına uğramış olarak döneceğini söylüyorlar.[23] Ben ise cihâd meydanına varınca, nefsimin korkuya kapılıp ölmeyi istememesinden endişe ediyorum. Sadakaya gelince, vallâhi benim küçük bir koyun sürüsü ve on deveden başka bir şeyim yoktur. Onlar da âilemin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elini yumdu, salladı ve şöyle buyurdu:

    “–Cihâd (Allah yolunda hizmet) yok, sadaka yok, peki ne ile Cennet’e gireceksin?!”

    Ben hemen:

    “–Yâ Rasûlâllah, Sana bey’at ediyorum!” dedim ve koştuğu bütün şartlar üzerine bey’at ettim. (Ahmed, V, 224; Hâkim, II, 89/2421; Beyhakî, Şuab, V, 8; Heysemî, I, 42)

    Zekât ve İnfaktaki Hikmetler

    Zekât, sadaka ve infak, varlıklı insanların servetlerine aldanarak azgınlaşmasına ve muhtaçların zenginlere karşı kin ve haset gibi menfî duygulara kapılmasına mânî olur. Böylece ictimâî hayatı korur, fertleri birbirine kardeşlik ve muhabbetle bağlar. Zenginlerle fakirler arasındaki mesafeyi asgarîye indirir. Neticede fakirlerin sayısı yok denecek kadar azalarak, yoksulluk ve çaresizlik sebebiyle meydana gelen birçok tatsız hâdisenin önüne geçilmiş olur.

    Zekâtın, toplumdaki farklı insanları nasıl birbirine kaynaştırdığını gösteren şu misâl, ne kadar câlib-i dikkattir:

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir evin yanından geçiyordu. Kapının önünde yaşlı ve âmâ bir yoksulun dilendiğini gördü. Arkasından yaklaşıp koluna dokundu ve:

    “–Sen ehl-i kitâbın hangi sınıfındansın?” diye sordu. Yaşlı zât, yahudî olduğunu söyledi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

    “–Seni bu hâle düşüren sebep nedir?” dedi. Âmâ yahudî:

    “–Benden cizye alınması, bir de ihtiyaç sahibi ve yaşlı olmam beni bu hâllere düşürdü.” dedi.

    Ömer -radıyallâhu anh- âmâ yahudînin elinden tuttu ve onu kendi evine götürdü. Evinde bulabildiği bâzı şeyleri yahudîye verdi. Sonra Beytülmâl memurunu çağırdı ve ona şu tâlimâtı verdi:

    “–Bu ve bunun gibi olanlara dikkat et! Allâh’a yemin ederim ki eğer biz gençliğinin verimli çağında ondan istifade edip de yaşlanıp çöktüğünde böyle sefil bırakırsak, hiç de insaflı davranmış olmayız…”

    Bu hâdiseden sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, o ve benzeri kimselerden cizyeyi kaldırdı.[24]

    Gayr-i müslimler de, insanlıkta eşimizdir. Son nefes, herkes için meçhul olduğundan, bütün insanlara güzel muâmele etmek ve gayr-i müslimlere, ölmeden evvel îman edebilecekleri ümidiyle yaklaşmak zarûrîdir. Bu sebeple onlara da zekâttan değilse de sadakalardan pay ayrılabilir. Bu ikram ve ihsanlar da neticede onların hidâyetine vesîle olabilir. Bunun en bâriz misâlini yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayatında müşâhede etmekteyiz:

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicretin 7. senesinde Hayber Fethi’nden sonra kuraklık ve kıtlığa dûçâr olan Mekke halkına muhtelif yardım malzemeleri gönderdi. Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin fakirlerine dağıttı. Kendisi o zaman müşrik olduğu hâlde bu âlicenaplığa hayran kalarak:

    “–Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabâlık hakkını gözetti!” diyerek duyduğu memnûniyeti ifâde etti.[25]

    Bu ve benzeri ihsanlar, Mekkelilerin kalbini yumuşatarak Fetih’te topluca müslüman olmalarını kolaylaştırdı.

    Osmanlı tarihinde de bu şekilde pekçok insanın hidayetine vesîle olunmuştur.

    Diğer taraftan, zekât olarak alınan mülkiyet, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikâl ettirilir. Böylece toplumda muvâzene, adâlet ve ictimâî âhenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenerek sahibine bütünüyle helâl olur.

    Dünyada eskiden beri zengin-fakir kavgası süregelmiştir. Ekseriyâ fakirler zenginlere karşı kin ve hasetle bakmış, zenginlerse fakirleri hor ve hakir görmüşlerdir. Bunun istisnâsı ise ancak zekâtın hakkıyla edâ edilebildiği devirlerde mümkün olmuştur. O zamanlarda zekât ve sadakalar büyük bir gizlilik ve nezâket içinde takdim edilirdi. Zira âyet-i kerîmede “...Sadakaları Allah alır!..” buyrulmaktadır. (et-Tevbe, 104) Bugün de zekât ibâdeti hakkıyla edâ edilse, toplumda fakir ve muzdarip insan yok denecek kadar azalır. Nitekim Halîfe Ömer bin Abdülazîz devrinde insanlar mallarının zekâtını getirir, ancak verecek kimse bulamazdı.[26] Ömer bin Abdülazîz, bir defasında zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı. Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.[27] Bu hâl, malın ve canın Hak Teâlâ için infâk edilmesinin bir mükâfâtıdır.

    İşte İslâm, insanlığın maddî-mânevî yaralarını böylesine güzel bir muhtevâ içinde sarıp şifâ bahşederken, diğer sistemler bunu başaramamış, ya ifrata ya da tefrite düşmüşlerdir. Kimi başkasından bir şey istemeyi tamâmen yasak etmiş, kiminde de dilenmek alıp yürümüştür. İslâm ise, zekât ve infak yoluyla bu yaraya son derece hakîmâne bir edâ ile yaklaşmış ve en münâsip çâreyi sunmuştur.

    Gerçekten zekât, İslâm’ın insanlığa kazandırdığı pek yüce kıymetlerden biridir. Bir zamanların acı gerçeklerinden biri olan kölelik zincirini insanın boynundan çıkarmanın yollarından biri de zekâttır. Zira zekât mallarının kullanılabileceği sekiz yerden biri de kölelerin hürriyete kavuşturulmasıdır.

    Zekât ve infaktaki sırlardan bir diğeri de, ferdî sermâyenin dehhâmeleşmesine (anormal büyümesine) mânî olmaktır. Zekât ve infaklar, sermâyenin bir kanser hâline gelmesini engelleyen en güzel bir devâ ve çâredir.

    Yine zekât sâyesinde Allah yolunda gayret eden pek çok insana destek verilerek hayırlı işlerin yapılmasına öncülük edilir. Talebelerin okumasına yardımcı olunarak bu vesîle ile ilmin, Hakk’a kulluğa vesîle olarak kullanılması sağlanır.

    Hâsılı, zekât veren toplumda huzur hâli teessüs eder. Gerek muhtelif İslâm toplumlarında, gerekse Osmanlı’da cemiyetin umûmî bir huzur hâlinde olduğunu görüyoruz. Osmanlı toplumu bu huzurla 620 sene ayakta kalmıştır.

    Zekât verilmeyerek ictimâî dayanışma bozulduğunda, toplumda hırsızlık, lüks merâkı ve gösteriş gibi yanlışlıklar artar. Mâneviyattan uzaklaşıldıkça da nefsânî arzular azgınlaşır ve neticede bütün toplum huzursuz olur. Bu durumda sosyoloji ilminin bildirdiği kâideler de ancak satırlarda kalır.

    Mülk Allâh’a Âittir

    Şöyle bir düşünecek olursak, Rabb’imizin mülkünde yaşıyoruz. Onun nîmetleri ile rızıklanıyoruz. Mâlî ibâdetlerde ihmalkârlık gösterenler düşünmüyorlar mı ki, acabâ kimin malını kimden esirgiyorlar?!

    Hakîkatte mülk, mutlak olarak Allâh’a âittir. İnsanların mâlikiyeti ise, devre-mülk gibidir. Dünya malı, Allâh’ın kuluna verdiği bir emânettir. Fertlerin onu istediği gibi kullanması, aslâ tasvip edilemez. O, mülkün hakîkî sahibinin emrettiği istîkâmette kullanılmalıdır.

    Bu durumda, infak eden kişi, aslında kendi malını değil, Allâh’ın ihsân ettiği malı yine Allâh’ın bir kuluna vermiş olmaktadır.[28] Bu sebeple Allah Teâlâ, zekâtı, imkânı olan kişilerin muhtaç olanlara vermesi gereken bir hak olarak tâyin etmiştir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “Onların mallarında sâilin (muhtâcın) ve mahrumun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin) mâlûm bir hakkı vardır.” (el-Meâric, 24-25; ez-Zâriyât, 19)

    Bunun için ilâhî ahlâka ve lûtfa nâil olmak isteyen her kul, istifâde ettiği dünya nîmetlerinden muhtaçları ve muzdaripleri de istifâde ettirmek mecbûriyetindedir. Zira asıl gâye, elinden ve dilinden insanların istifâde ettiği bir mü’min hâline gelip Allâh’ın rızâsına nâil olabilmektir.

    Zekât ve İnfaklardaki Bereket

    Cemiyetin mağdur insanlarını sevindiren zekât, aslında, alandan ziyâde verene fayda sağlar. Hakîkaten “temizlik”, “sâfiyet” ve “bereket” mânâlarını ifâde eden “zekât” kelimesi, insanın bâzı kalbî hastalık ve kötülüklerden arınması, malın temizlenip artması gibi son derece mühim faydaları hâizdir.[29] Öyle ki gönlün arınması, rûhun sâfiyet kazanması ve nefsin tezkiyesindeki bu temizlik keyfiyeti, enbiyânın gönderiliş hikmetlerinden de biridir.

    Zekât, fıtratı îcâbı mala düşkün olan insanın mal hırsını azaltmak sûretiyle onun hakîkî muhabbet ve bağlanmaya lâyık olan Cenâb-ı Hakk’a yönelmesini de temin eder. Kişinin, Allah muhabbetini gölgeleyen her şeyi içinden atarak tevhîdi yaşamasına, cimrilikten kurtulup Allâh’ın verdiği malın şükrünü edâ edebilmesine yardımcı olur. Şükür de, nîmeti artırır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Eğer şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırırım.” (İbrâhîm, 7)

    “Allah yolunda mallarını harcayanların misâli, yedi başak bitiren bir tâne gibidir ki, her başakta yüz tâne vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allâh’ın lûtfu geniştir, O herşeyi bilir.” (el-Bakara, 261)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz sadaka ve infâkın geniş ve şümûllü olan mânevî bereketini anlatarak şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah -azze ve celle- bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer bir şey vesîlesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar:

    1) Evin sahibi ve onun (sadakanın) verilmesini emreden kişi,

    2) Verilecek şeyi hazırlayan evin hanımı,

    3) Sadakayı yoksulun eline veren hizmetçi.”

    Bunları ifade ettikten sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sözlerini şöyle tamamlamışlardır:

    “Hiçbirimizi unutmayan Allah Teâlâ’ya hamd olsun!” (Heysemî, III, 112)

    Diğer taraftan sadaka, dünyevî ve uhrevî pek çok sıkıntıyı defeder. Bunların bir kısmını Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber verirler:

    “Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günah(ın azâbını) söndürür.” (Tirmizî, Îmân, 8/2616. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 12)

    “Sadaka, Rabb’in öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Zekât, 28/664)

    “Müslümanın verdiği sadaka, ömrünü uzatır (bereketlendirir), kötü ölümü önler ve Allah Teâlâ onunla kibri, fakirliği ve övünmeyi giderir.” (Heysemî, III, 110)

    “Sadaka vermekte acele edin! Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez.” (Heysemî, III, 110)

    “İnsanlar arasında hüküm verilinceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.”

    Bu son hadîsi bize nakleden râvîlerden biri olan Ebû’l-Hayr g, her gün mutlakâ bir sadaka vermeye gayret ederdi. Verdiği şey bir kek, bir soğan ve benzeri şeyler olsa bile… (Ahmed, IV, 147-8; Heysemî, III, 110)

    Peygamber Efendimiz’in haber verdiğine göre bir grup insan Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın yanına uğramıştı. Onlar ayrıldıktan sonra Îsâ -aleyhisselâm- yanındakilere:

    “–Bunlardan biri, Allah dilerse bugün ölecek!” buyurdu.

    Akşam olunca, o insanlar sırtlarında odun demetleriyle tekrar Hazret-i Îsâ’nın yanına geldiler. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Odunları yere bırakın!” buyurdu. Sonra o gün öleceğini söylediği kişiye:

    “–Odun demetini çöz!” buyurdu. O zât demeti çözdüğünde, içinden siyah bir yılan çıktı. Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Bugün hangi sâlih ameli işledin?” diye sordu. O kişi:

    “–Bugün herhangi bir sâlih amel işlemedim!” dedi. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İyi düşün, ne yapmıştın?” buyurdu. Bu sefer o zât:

    “–Bir amel işlemedim, fakat elimde bir ekmek parçası vardı. O esnâda yanıma bir yoksul gelip bir şeyler istedi. Ben de ekmeğin bir kısmını ona verdim.” dedi.

    Bu cevap üzerine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İşte bu sâyede (belâ) senden uzaklaştırılmış!” buyurdu. (Heysemî, III, 109-110; Ahmed, Zühd, I, 96)

    Mevlânâ Hazretleri, malı Allah yolunda harcamanın bereketini ne güzel îzah eder:

    “Mal, sadaka vermekle hiç eksilmez. Bilâkis hayırlarda bulunmak, malı kaybolmaktan, zâyî olmaktan korur! Verdiğin zekât, kesene bekçilik yapar, onu korur. Kıldığın namaz da sana çobanlık eder, seni kötülüklerden ve kurtlardan kurtarır.

    Ekin ekenin ambarı boşalır, lâkin hasat vakti gelince, saçtığı tohumlara karşılık kaç mislini geri alır! Boşalttığı bir ambara mukâbil, kaç ambar dolusunu iâde alır!.. Fakat buğday, yerinde kullanılmaz da ambarda saklanırsa, bitlere, küçük kurtlara, farelere yem olur. Bunlar onu tamamıyla mahvederler.”

    Zekât ve İnfak Edebi

    Zekât ve sadaka verirken edebe riâyet etmek çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp nice bereketlere nâil eylemektedir.

    Zekât veya sadaka verirken en azından malın orta hallisinden verilmelidir. Bize verildiğinde almak istemeyeceğimiz bir şeyi başkasına sadaka olarak vermemeliyiz.[30]

    Yine, başa kakmak ve incitmek sûretiyle sadakaları boşa çıkarmamak gerekir. Zira Cenâb-ı Hak, bu çirkin davranışı kat’î sûrette yasaklamaktadır.[31]

    Muhtaca bir şey verdikten sonra bundan dönüp verilen şeyi geri istemek de doğru değildir. Bu davranış, son derece çirkin görülmüştür.[32]

    Zekât, sadaka ve hayır işlerinde dikkat edilecek mühim hususlardan biri de, gizliliğe riâyettir. Çünkü açıktan verilen sadaka, alan kimsenin hayâ duygularını zayıflatır, zamanla alışkanlık hâline dönüşünce de çalışma gayret ve isteğini ortadan kaldırır. Bunun yanında, veren kişinin de gurur, kibir, ucub (kendini beğenme) gibi kötü huylara düşmesine yol açar.

    Sadakayı ihlâs ve samîmiyetle, sırf Allah rızâsı için vermelidir. Gösteriş yapmak ve dünyevî maksatlar için yapılan infaklar boşa gider ve insana bir fayda sağlamaz.[33]

    Zekâtı Terk Etmenin Tehlikesi

    Zekât borcunu ödemeyen fert ve toplumları maddî ve mânevî pek büyük tehlikeler beklemektedir. Bu tehlikeye dikkat çeken Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Allah yolunda infâk edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! Bir de ihsanda bulunun, zira Allah (iyilikte bulunan, işini güzel yapan ve ihsan şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.” (el-Bakara, 195)

    Veren El Alan Elden Üstündür

    İslâm, ihtiyaç sahibi bir kişinin, başkalarından bir şey istemesini yasaklamaz. Bununla birlikte, ahlâkî bakımdan bu durumu çok fazla tasvip de etmez. Ancak büyük zarûretler hâlinde istemeye müsâade eder. Zira başkalarına el açmak, insanı küçük düşürür. Bu sebeple de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından bey‘at alırken pek çoğuna “kimseden bir şey istememe”lerini şart koşmuştur.[34]

    Yani zekât almaya değil zekât vermeye gayret etmelidir. Zira Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Veren el, alan elden daha hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” (Buhârî, Zekât 18; Müslim, Zekât 94-97, 106, 124)

    Bununla birlikte, Cenâb-ı Hak, zekât ve sadaka veren infak ehli sâlih mü’minlerin kalbî hassâsiyetine dikkat çeker. Onların bir rahmet dergâhı olan gönül âlemlerinin, aynı zamanda gerçek muhtâcı tanıma hususunda âdeta mânevî bir röntgen hâline gelmesi gerektiğine işaret ederek şöyle buyurur:

    “(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun! Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” (el-Bakara, 273)

    Fâizin Zararları

    Zekât ve infak gibi hükümleriyle İslâm, zor durumda olan insanlara, karşılık beklemeden el uzatmış ve nice kanayan yarayı kökten şifâya kavuşturmuştur. Bununla beraber, zâhirde insanlara yardım ve kolaylık gibi görünen, hakîkatte ise zor durumdaki çâresizlerin bu hâllerini istismar etmekten başka bir işe yaramayan fâiz musibetini de yasaklamıştır.

    Zira fâizci, başkalarının sıkıntıda olmasını ve bu durumdan istifâde etmeyi ister. Zekât veren kimse ise, muhtaç ve sıkıntılı kimselerin dert ortağıdır. Onun yegâne arzusu, Hak Teâlâ’yı râzı edebilmektir. Bu sebeple dâimâ O’nun dertli kullarına devâ olmaya çalışır.

    Hırslı ve gözü doymayan bir insanın, malı-mülkü, ne kadar çok olsa da gözüne dâimâ az görünür. Fakat sadaka ve zekât vermeye alışan insanlar ganî gönüllü olurlar. Az bir dünyalıkla yetinirler. Fâizcinin gözünü ise öylesine hırs bürümüştür ki, başkalarını mahvetmek pahasına kendi malını artırmak ister. Ancak âkıbeti hep iflâs ve hüsrân olur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    “Allah fâizi tüketir, sadakaları ise bereketlendirir...” (el-Bakara, 276)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetini şöyle îkaz buyurmuşlardır:

    “Kim malını fâiz yoluyla artırırsa, onun âkıbeti mutlakâ malının azalarak iflâsa sürüklenmesidir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Hâkim, IV, 353/7892; Beyhakî, Şuab, IV, 392/5512; Taberânî, Kebîr, X, 223/10539)

    Diğer taraftan fâiz, birinden alıp diğerine verdiği için, yani birinin dişini güçlendirmek için başkalarının kanını emdiğinden, ictimâî temellere zarar verir. Enflâsyonu artırır. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir hâle getirir. Milleti iktisâdî, ictimâî, dînî ve ahlâkî yönlerden bataklığa sürükler.

    Buna mukâbil, cemiyetin fakir ve sıkıntılı fertlerine yardım mâhiyetindeki sadaka ve bağışlar, ictimâî âhenk ve nizâmın devâmını temin ettiğinden, dünyada da âhirette de bir bereket vesîlesidir.

    Hâsılı, kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun bozulduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı günümüzde ciddî bir infak seferberliğine ihtiyaç vardır. Unutmayalım ki muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz olabilirdik. Bunun için onlara olan infâkımız, aynı zamanda Rabb’imize karşı bir şükür borcumuzdur.

    5. Hac

    Hac; mal ve sıhhat yönüyle gücü yeten bir müslümanın, ömründe bir defa belirli günlerde Mekke’deki Kâbe’yi ziyaret ederek ve bâzı rükûnları yaparak îfâ ettiği bir ibadettir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Gitmeye gücü yetenlerin Beytullâh’ı haccetmesi (ziyarette bulunması), Allâh’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.” (Âl-i İmrân, 97)

    Hac, önceki peygamberler zamanında da vardı. Ancak zamanla müşrikler, onu ibâdet olmaktan çıkarmış, zenginlerin fakirlere karşı sergilediği bir güç gösterisi ve âdeta gayr-i ahlâkî bir resmî tören hâline getirmişlerdi. İslâm, haccı tekrar aslî hüviyetine kavuşturdu.

    Hac ibâdetinin dünyevî-uhrevî pek çok hikmetleri vardır:

    Hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği mübârek ve ihtişamlı bir iklîmde cereyan eder. Bu sebeple Mekke-i Mükerreme’nin bir ismi de “Ümmü Ruhm”dur, yani ilâhî rahmetin bol bol indiği yer…[35]

    Haccın îfâ edildiği mübârek mekânlar, ulvî bir âlemin rûhâniyet iklîmleridir. Bu iklîmler, ilâhî nişânelerle doludur. Oralarda hep Allâh’ın rahmet ve bereketi yâda gelir. Bu mübârek topraklar, Hazret-i Âdem’den bu yana îmanlı yüreklerin rûhâniyetleriyle beslenmiş, âşıkâne gözyaşlarıyla sulanmıştır. Ârifâne hac yapanlar, o mekânlarda bunları ve birçok peygamberin ayak izlerini arar ve onların hâtıralarıyla feyizlenirler. Çünkü müstesnâ bir feyiz menbaı olan bu kudsî mahaller, nebîler silsilesinin muazzez hâtıraları ile doludur.

    Bu itibarla haccın bir gâyesi de, o mübârek mekânlara hürmet, oradaki mukaddes makamların hâtırası ile gönülleri tezyîn etmektir.

    Hac; Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- ve Hazret-i İsmâîl -aleyhisselâm-’ın tevekkül ve teslîmiyetinden hisse alabilmektir.

    İçimizdeki nefs denilen düşmanı ve dışımızdaki şeytanî temâyülleri taşlayabilmektir.

    Sınıf farklılığından sıyrılıp kefen iklîmine girerek Rabb’imize ilticâ edebilmektir.

    Kıyâmetin o dehşetli manzarasının hissiyâtıyla ürpermektir.

    Müslümanlar arasındaki uzak ve yabancı toplulukları bir araya getirmek sûretiyle bir îman kardeşliği tesis etmektir.

    Yine hac, beden elbisesinden sıyrılıp rûhun derinliğine nüfûz ederek nefsânî ihtiraslardan kurtulmaya çalışmaktır.

    Mekke-i Mükerreme; vatan, renk, kılık-kıyâfet gibi mefhumların ortadan kalkıp İslâm kardeşliği altında bütün mü’minlerin tek bir millet olduğu gerçeğinin tecellîgâhıdır. Orada âmir, memur, garip, zengin, fakir, câhil, âlim, pâdişah, tebaa hep bir arada, aynı elbiseler içinde, aynı meydanda ve aynı saftadır. O mübârek belde, emniyet, huzur ve muhabbet kucağı, gönülleri bereket ve rahmetle dolduran peygamberler