• D.27.MART 1889
    Ö. 13 ARALIK 1974

    "Her akşam üstü sanıyorum ki, artık dünyanın sonu gelmiştir.
    Üzerinde yaşadığım bu toprak,
    ya içindeki gizli dert ile şişip çatlayacak ya da bir dehşetli gürültü ile, yerin dibine doğru çöküp gidecektir.”

    Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 27 Mart 1889'da Kahire'de doğar. Babası Karaosmanzâdelerden Abdülkadir Bey, annesi İkbal Hanım'dır. Yakup Kadri 17. asır sonlarında ismi tarihimize karışan, Karaosmanoğulları'nın erkek kuşaktan gelen torunlarındandır. Ailesi Yakup Kadri 6 yaşındayken Manisa'ya yerleşir ve yaklaşık 7 yıl burada kalır. Yakup Kadri için Manisa çok önemlidir. Çocukluğunun bir döneminin geçtiği bu yeri şöyle anlatır:

    "Küre-i arzın hiçbir suyu bana bunun kadar, munis ve aşina değildir; çocukluğumun en ferahlı günleri Gediz Çayı'nın kenarında geçti... Herhangi bir derme çatma tekneye atlayarak bu adaların aralarında dolaşmak en sevdiğim eğlencelerden biriydi. "

    Yakup Kadri burada Çaybaşı Feyziye Mektebinde ilköğrenimine başlar (1901-1903). İlkokul devresinde bile büyük bir okuma hevesine sahiptir. Evleri kitap dolu varlıklı bir ailenin çocuğudur. Annesi onun tahsil ve terbiyesine önem vermiştir. Bütün Türk analarının kendisine benzemesini istediği anası, ona kış gecelerinde Ekmekçi Kadın, Monte Cristo gibi romanlar okur. Bunların kendisinde edebiyat aşkı uyandırdığını söyler. Annesinin okuduğu Monte Cristo onda derin etkiler bırakır.

    Aile 1903 yılında İzmir'e taşınır. Yakup Kadri burada İzmir İdadisi'ne devam eder. İzmir'de tanıdığı Akhisarlı Abdullah Rahmi, Yakup Kadri'yi edebiyata yönelten kişidir. İzmir İdadisinde okursa da (1903-1905) bitiremeden babasının vefatı üzerine annesiyle birlikte Mısır'a döner. İskenderiye'de Fransız Frerler Mektebinde ve İsviçre Lisesinde okuyarak ortaöğrenimini tamamlar (1908). II. Meşrutiyet'ten biraz evvel ailesiyle Türkiye'ye gelip İstanbul'a yerleşir. 1908'de Mekteb-i Hukuka kaydolarak üçüncü sınıfa kadar okur.

    İzmir'den arkadaşı Şahabeddin Süleyman'ın teşviki neticesinde, Refik Halid (Karay), Ali Faik (Ozansoy), Celal Sahir (Erozan) ve Müfit Ratip'in toplantılarına katılır. Bu toplantılar Fecr-i Âti'nin kuruluşunu hazırlar. 1917 yılına kadar Yakup Kadri, edebiyatta ferdiyetçi bir tutum sergiler.

    Osmanlı için yıkımın ve acıların yaşandığı 1912-1918 yılları arasında, edebiyatta millîleşmenin ortaya çıktığı görülür. 1916 yılından itibaren Yakup Kadri, acıları, savaşları içeren hikâyelerini İkdam'da neşretmeye başlar. 1916-1917 yıllarında Üsküdar idadisi'nde edebiyat ve felsefe muallimliği yapar.

    Daha sonra İsviçre'de bir süre tüberküloz tedavisi görür. İstanbul'a döndüğünde ikdam gazetesi yazarı olarak Millî Mücadeleyi destekleyen yazılar kaleme alır (1919). Daha sonra Ergenekon adlı kitabında toplayacağı bu yazılarından dolayı 1921'de Ankara hükümetinin çağrısı üzerine Anadolu'ya geçer. Savaştan sonra Tedkik-i Mezâlim Heyetinde görevli olarak Kütahya, Simav, Gediz, Eskişehir, Sakarya civarını dolaşır. II. Büyük Millet Meclisi'ne önce Mardin (1923-1931) daha sonra da Manisa (1931 -1934) milletvekili olarak girer.

    Milletvekilliği süresince Hâkimiyet-i Milliye, Cumhuriyet ve Milliyet gazeteleriyle, imtiyaz sahipliğini yaptığı Kadro dergisinde edebî ve siyasî yazılar kaleme alır. Kadro, Kemalist devrimleri yanlış yorumladığı ve temel ilkelerin saptırılmak istendiği iddialarından dolayı kapatılır. Kadro dergisi ve Yakup Kadriyle ilgili Adile Ayda edebî hatıralarında şunları aktarır:

    "Yakup Kadri'nin kayınbiraderi Burhan Belge ve arkadaşları aralarına Yakup Kadri'yi de alarak Kadro adlı bir dergi çıkartmağa başlamışlardı. Dergi bugünkü deyimiyle solcu bir dergi idi ve herkes Yakup Kadri'nin bu işe karışmasına şaşıyordu. Atatürk'ün bu dergiye çok sinirlendiği söyleniyordu. 1934 yılında Atatürk'ün sabrı tükendi ve dergi kapatıldı. Gazi mecmuayı kapatmakla iktifa etmedi. Çıkaranları çil yavrusu gibi dağıttı. Yakup'a da sefirlik şeklinde piyango isabet etti. Amma kim ne derse desin. Bu bal gibi sürgündür... "

    Böylece Yakup Kadri 1934'ün sonlarından itibaren Tiran, Prag (1935-1939), Lahey (1939-1940), Bern (1942-1949), Tahran (1949-1951) ve tekrar Bern (1951-1954) elçilik görevleriyle 'zoraki diplomatlık' mesleğine girmiş olur. 1955'te emekli olarak Türkiye'ye döner.

    27 Mayıs 1960 İhtilâlinden sonra kurucu meclis üyesi ve Cumhuriyet Halk Partisi Manisa milletvekili (1961) olur. 1962'de Atatürk ilkelerinden uzaklaştığını ileri sürerek partisinden ayrılır. 1965'te siyasî hayata tamamen veda eden Karaosmanoğlu'nun son resmî vazifesi Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu başkanlığıdır. 13 Aralık 1974'te Ankara'da hayata veda eder. Yakup Kadri, istanbul-Beşiktaş'ta Yahya Efendi Mezarlığına annesi ikbal Hanım'ın yanına defnedilir.

    B. ŞAHSİYETİ VE SANATI

    Hasan Ali Yücel, Yakup Kadri'nin karakter özellikleri hakkında şunları söyler:

    "Zaman zaman kendisini zedeleyen, hırpalayan beden yıkımları ve acıları, bu narin vücut içinde, onun sinirlerini en korkunç sarsıntılara dayanır hale getirmiştir. Istırap, Yakup Kadri'nin bütün hayatında zekasını ve duygusunu biledi. Eserlerindeki ve hayatındaki şimşekler, daha çok menfi elektrik yüklü bulutların çakışlarıdır. Fakat bu hal, onu hiçbir zaman somurtkan bir insan yapmamıştır. Çünkü içi hayat doludur, hareket doludur. "

    Çocukluğunun ilk yılları Kahire'de geçtiğinden Mısır'ın egzotik havası onun hayal iklimini etkiler. Burada Batı ve Doğu sanatçılarını, âlimlerini okuyup tanıma fırsatı bulur. İzmir'de Akhisarlı Abdullah Rahmi ona edebiyat aşkını aşılar. Ahmed Midhat, Muallim Naci, Recaizade Mahmud Ekrem ve Abdülhak Hamid Tarhan'ın eserlerini okur. O günleri bir yazısında Yakup Kadri şöyle dili getirir:

    "Baha Tevfik, Şehabeddin Süleyman ve ben birbirimizden hiç ayrılmaz coşkun şiir meczubu idik. İzmir askeri kıraathanesi ve Kemeraltı'nda Giritli Ali Efendi'nin kütüphanesi her günkü içtimai yerimizdi. Baha Tevfik mühtehzi ve reybi, Şehabeddin Süleyman coşkun ve gürültücü; ben, utangaç ve sükûtî akşamüstü mektepten çıkar çıkmaz koltuğumuz altında bir yığın kitap, bizi bekleyen genç zabit Ömer Seyfettin ile görüşmeye giderdik. "

    Yakup Kadri, Millî Mücadele yıllarında Tetkik-i Mezalim Heyeti'yle memleketi dolaşırken gördüğü manzaralardan sonra, millî edebiyatın vatanını Anadolu'da bulacağını anlar. Millî Savaş Hikayelerinde ve Yaban'la başlayan roman serisinde bundan sonra hep bu toprakların hikmetini dile getirecektir:

    "Hiç iğrenmeden, hiç korkmadan, çekinmeden, bu tozlara, bu topraklara doğru eğileceğiz; onları terimiz ve gözyaşlarımızla yuğuracağız ve hasretini çektiğimiz güzellik abidesini işte bu çamurdan ve bu hamurdan yapacağız. "

    Sanatkârâne ifadeyi hiç bırakmamakla beraber, Yakup Kadri, üslûbunun gücü ile gerçeğin trajedisini birleştirir. Millî Mücadele'nin bir destan olduğuna inanır. O günlerde yazılmış makalelerini ve hikâyelerini Ergenekon adı altında toplaması bu arzusunun ifadesidir.

    Geniş kültür birikiminde birbirinden farklı pek çok şahsiyet ve akımın izleri bulunan Yakup Kadri'nin mensur şiir tarzı denemeleri başta olmak üzere eserlerinde tasavvufi hikmetler, Kitâb-ı Mukaddes'ten kıssalar, Yûnus Emre, Fuzûlî, Karacaoğlan gibi yerli şairlerin yanında İbsen, Maeterlinck, Proust, Nietzsche, Bergson gibi Batılı yazar ve filozofların da tesirleri görülür.

    Kendisinin de kabul ettiği gibi Fransız realist ve natüralistlerini benimsemiş olan Yakup Kadri'nin romanları bu akımlara uygunluk gösterir. Bunlarda daima bozulan cemiyet ve fertleri konu almış, kahramanlarını da muhayyilelerinde canlandırdıkları ile cemiyet gerçeğinin çarpışmasından doğan hayal kırıklığına uğramış kişilerden seçmiştir. Bilhassa erkek kahramanların hayat karşısında bedbin, tatminsiz, hatta psikopat olmaları, hayatı ızdırap verici ve çekilmez kabul etmeleri daima kötüyü tahlile çalışan naturalizm akımına uygun düşmektedir. Daha ilk hikâyelerinden başlayarak kötülüklere, musibetlere, günaha mahkûm, çoğunlukla irade yoksulu olarak çizilen kahramanlar Yakup Kadri'nin mizacına uygun düşen fatalizmden (kadercilik) kaynaklanmaktadır. Kenan Akyüz, onun eserlerinde kullandığı üslûbu hakkında şunları söyler:

    "Bütün romanlarını -Bir Serencam'daki ilk hikayeleri hariç- bütün hikayelerini sosyal temalara dayandıran Karaosmanoğlu'nda sağlam bir gözlem yeteneği vardır. Sağlam bir üsluba sahip olan yazar, karakterlerini eserlerinde başarılı olarak canlandıran ve fikir bakımından yüklü olan roman, hikayelerini bu kuruluktan kurtarabilmek için birer aşk eklemiştir. Fakat ikinci planda kalan bu aşk olaylarından başka, roman ve hikayelerini cazipleştiren asıl mühim âmil, onun titiz bir üslûbçu oluşudur. Gerçekten onun üslûbu, Halid Ziya'dan sonra, son devir Türk romanında görebildiğimiz en sağlam üslûbtur."

    1922-1956 arasında 9 romanı yayımlanmış olan Yakup Kadrinin bu eserlerinin en belirgin özelliği bir devir romanı (nehir roman) oluşlarıdır. Türk toplumunun 75 yıllık tarihini sıraya koymak istediği için romanları böyle nitelendirilmiştir. O, bir çöküş dönemi romancısıdır. Bu seçim onun kötümser dünya görüşüne uygun olmakla birlikte, o aynı zamanda yaşadığı dönemin tanıklığını da üstlenir. Her bir romanı, çöken Osmanlı'yı oluşturan bir kurumun yozlaşmasını ele alır.

    Millî Mücadele'ye kadar yazdığı romanlarındaki kahramanlar kötümser ve pasifken, daha sonra yazdıklarında bu kahramanların mücadeleci ve aktif oldukları görülür. Romanlarının çoğunda kendine benzer tipler oluşturur: Kiralık Konak'ta Hakkı Celis, Nur Baha'da Macit, Yaban'da Ahmet Celal, Yakup Kadri gibi düşünür ve davranırlar.

    Kiralık Konak (1922): Tanzimat'tan I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar yetişmiş üç neslin düşünüş ve yaşayışlarındaki değişiklikleri ele alarak ailenin çöküşünü anlatır. Üç nesli barındıran konak, Osmanlı'nın sembolüdür. Seniha, Faik, Hakkı Celis hiçbir sağlam değere sahip değillerdir.

    Nur Baba (1922): Anadolu'nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında büyük önem taşıyan tekkelerin toplum için zararlı bir hale dönüşmelerini ele alır. Yakup Kadri'nin en çok eleştirilen eseridir.

    Sodom ve Gomore (1928): İşgal altındaki Osmanlı'nın başkenti olan İstanbul anlatılır. İstanbul artık Tanrı'nın lanetine uğrayan şehirlere dönmüştür. Bu eserde kendi basit çıkarları için Türk zaferine sırt çevirmeye çalışan insanları eleştirel bir dille ele alır ve bu şehrin ancak ateşle temizleneceğine inanır.

    Yaban (1932): Yakup Kadri'nin 1921'de Tetkik-i Mezalim Heyeti ile Anadolu'da yaptığı tetkik gezisinin ürünü olan bir eserdir. Bu eseriyle 1942 CHP Roman Ödülü'nü kazanmıştır. Yakup Kadri, aydını, devrinin halkına yabancı ve işe yaramaz şekilde ele alır. Bu roman aslında bir aydının kendini ve diğer aydınları eleştirisidir. Halk-aydın farkı üzerine kurulan köyü köylüyü işleyen eserde Yakup Kadri'nin yaklaşımı alışılagelenin dışındadır.

    Ankara (1934): Savaş Ankarası, Cumhuriyet Ankarası ile on yıl sonrası Ankarası hakkında hayallerini Ankara adlı eserinde yazar.

    Bir Sürgün (1937): Bu eser Batı hayranlığıyla yetişen, kendi kültür ve milliyetinden habersiz bir paşa çocuğunun İstanbul'dan İzmir'e sürgün edilişi, Paris'e kaçışı ve oradaki fikir ve buhranlarının anlatıldığı bir dramdır.

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 27 Mart 1889'da Kahire'de doğar. Babası Karaosmanzâdelerden Abdülkadir Bey, annesi İkbal Hanım'dır. Yakup Kadri 17. asır sonlarında ismi tarihimize karışan, Karaosmanoğulları'nın erkek kuşaktan gelen torunlarındandır. Ailesi Yakup Kadri 6 yaşındayken Manisa'ya yerleşir ve yaklaşık 7 yıl burada kalır. Yakup Kadri için Manisa çok önemlidir. Çocukluğunun bir döneminin geçtiği bu yeri şöyle anlatır:

    "Küre-i arzın hiçbir suyu bana bunun kadar, munis ve aşina değildir; çocukluğumun en ferahlı günleri Gediz Çayı'nın kenarında geçti... Herhangi bir derme çatma tekneye atlayarak bu adaların aralarında dolaşmak en sevdiğim eğlencelerden biriydi. "

    Yakup Kadri burada Çaybaşı Feyziye Mektebinde ilköğrenimine başlar (1901-1903). İlkokul devresinde bile büyük bir okuma hevesine sahiptir. Evleri kitap dolu varlıklı bir ailenin çocuğudur. Annesi onun tahsil ve terbiyesine önem vermiştir. Bütün Türk analarının kendisine benzemesini istediği anası, ona kış gecelerinde Ekmekçi Kadın, Monte Cristo gibi romanlar okur. Bunların kendisinde edebiyat aşkı uyandırdığını söyler. Annesinin okuduğu Monte Cristo onda derin etkiler bırakır.

    Aile 1903 yılında İzmir'e taşınır. Yakup Kadri burada İzmir İdadisi'ne devam eder. İzmir'de tanıdığı Akhisarlı Abdullah Rahmi, Yakup Kadri'yi edebiyata yönelten kişidir. İzmir İdadisinde okursa da (1903-1905) bitiremeden babasının vefatı üzerine annesiyle birlikte Mısır'a döner. İskenderiye'de Fransız Frerler Mektebinde ve İsviçre Lisesinde okuyarak ortaöğrenimini tamamlar (1908). II. Meşrutiyet'ten biraz evvel ailesiyle Türkiye'ye gelip İstanbul'a yerleşir. 1908'de Mekteb-i Hukuka kaydolarak üçüncü sınıfa kadar okur.

    İzmir'den arkadaşı Şahabeddin Süleyman'ın teşviki neticesinde, Refik Halid (Karay), Ali Faik (Ozansoy), Celal Sahir (Erozan) ve Müfit Ratip'in toplantılarına katılır. Bu toplantılar Fecr-i Âti'nin kuruluşunu hazırlar. 1917 yılına kadar Yakup Kadri, edebiyatta ferdiyetçi bir tutum sergiler.

    Osmanlı için yıkımın ve acıların yaşandığı 1912-1918 yılları arasında, edebiyatta millîleşmenin ortaya çıktığı görülür. 1916 yılından itibaren Yakup Kadri, acıları, savaşları içeren hikâyelerini İkdam'da neşretmeye başlar. 1916-1917 yıllarında Üsküdar idadisi'nde edebiyat ve felsefe muallimliği yapar.

    Daha sonra İsviçre'de bir süre tüberküloz tedavisi görür. İstanbul'a döndüğünde ikdam gazetesi yazarı olarak Millî Mücadeleyi destekleyen yazılar kaleme alır (1919). Daha sonra Ergenekon adlı kitabında toplayacağı bu yazılarından dolayı 1921'de Ankara hükümetinin çağrısı üzerine Anadolu'ya geçer. Savaştan sonra Tedkik-i Mezâlim Heyetinde görevli olarak Kütahya, Simav, Gediz, Eskişehir, Sakarya civarını dolaşır. II. Büyük Millet Meclisi'ne önce Mardin (1923-1931) daha sonra da Manisa (1931 -1934) milletvekili olarak girer.

    Milletvekilliği süresince Hâkimiyet-i Milliye, Cumhuriyet ve Milliyet gazeteleriyle, imtiyaz sahipliğini yaptığı Kadro dergisinde edebî ve siyasî yazılar kaleme alır. Kadro, Kemalist devrimleri yanlış yorumladığı ve temel ilkelerin saptırılmak istendiği iddialarından dolayı kapatılır. Kadro dergisi ve Yakup Kadriyle ilgili Adile Ayda edebî hatıralarında şunları aktarır:

    "Yakup Kadri'nin kayınbiraderi Burhan Belge ve arkadaşları aralarına Yakup Kadri'yi de alarak Kadro adlı bir dergi çıkartmağa başlamışlardı. Dergi bugünkü deyimiyle solcu bir dergi idi ve herkes Yakup Kadri'nin bu işe karışmasına şaşıyordu. Atatürk'ün bu dergiye çok sinirlendiği söyleniyordu. 1934 yılında Atatürk'ün sabrı tükendi ve dergi kapatıldı. Gazi mecmuayı kapatmakla iktifa etmedi. Çıkaranları çil yavrusu gibi dağıttı. Yakup'a da sefirlik şeklinde piyango isabet etti. Amma kim ne derse desin. Bu bal gibi sürgündür... "

    Böylece Yakup Kadri 1934'ün sonlarından itibaren Tiran, Prag (1935-1939), Lahey (1939-1940), Bern (1942-1949), Tahran (1949-1951) ve tekrar Bern (1951-1954) elçilik görevleriyle 'zoraki diplomatlık' mesleğine girmiş olur. 1955'te emekli olarak Türkiye'ye döner.

    27 Mayıs 1960 İhtilâlinden sonra kurucu meclis üyesi ve Cumhuriyet Halk Partisi Manisa milletvekili (1961) olur. 1962'de Atatürk ilkelerinden uzaklaştığını ileri sürerek partisinden ayrılır. 1965'te siyasî hayata tamamen veda eden Karaosmanoğlu'nun son resmî vazifesi Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu başkanlığıdır. 13 Aralık 1974'te Ankara'da hayata veda eder. Yakup Kadri, istanbul-Beşiktaş'ta Yahya Efendi Mezarlığına annesi ikbal Hanım'ın yanına defnedilir.

    B. ŞAHSİYETİ VE SANATI

    Hasan Ali Yücel, Yakup Kadri'nin karakter özellikleri hakkında şunları söyler:

    "Zaman zaman kendisini zedeleyen, hırpalayan beden yıkımları ve acıları, bu narin vücut içinde, onun sinirlerini en korkunç sarsıntılara dayanır hale getirmiştir. Istırap, Yakup Kadri'nin bütün hayatında zekasını ve duygusunu biledi. Eserlerindeki ve hayatındaki şimşekler, daha çok menfi elektrik yüklü bulutların çakışlarıdır. Fakat bu hal, onu hiçbir zaman somurtkan bir insan yapmamıştır. Çünkü içi hayat doludur, hareket doludur. "

    Çocukluğunun ilk yılları Kahire'de geçtiğinden Mısır'ın egzotik havası onun hayal iklimini etkiler. Burada Batı ve Doğu sanatçılarını, âlimlerini okuyup tanıma fırsatı bulur. İzmir'de Akhisarlı Abdullah Rahmi ona edebiyat aşkını aşılar. Ahmed Midhat, Muallim Naci, Recaizade Mahmud Ekrem ve Abdülhak Hamid Tarhan'ın eserlerini okur. O günleri bir yazısında Yakup Kadri şöyle dili getirir:

    "Baha Tevfik, Şehabeddin Süleyman ve ben birbirimizden hiç ayrılmaz coşkun şiir meczubu idik. İzmir askeri kıraathanesi ve Kemeraltı'nda Giritli Ali Efendi'nin kütüphanesi her günkü içtimai yerimizdi. Baha Tevfik mühtehzi ve reybi, Şehabeddin Süleyman coşkun ve gürültücü; ben, utangaç ve sükûtî akşamüstü mektepten çıkar çıkmaz koltuğumuz altında bir yığın kitap, bizi bekleyen genç zabit Ömer Seyfettin ile görüşmeye giderdik. "

    1909 yılında Fecr-i Âti topluluğu içinde yer alır. İlk defa bir edebiyat topluluğu içinde yer alan Karaosmanoğlu, bunun verdiği heyecanla atılgan, yöneltilen eserlere hararetle cevap verir. Yahya Kemal'in neo-klasik bir edebiyat ortaya koyma gayretlerinin neticesi olan nev-Yunânîlik bir müddet onu etkilemiştir. Yakup Kadri, 1912 Balkan Harbi'ne dek, 'sanat şahsî ve muhteremdir' düsturu ile yazılar yazar; ancak memlekette düşman top sesleri işitilmeye başlandıktan ve yakılan köyleri gördükten sonra, sanatın şahsiliğinden sıyrılarak toplumsal olana yönelir.

    Yakup Kadri, Millî Mücadele yıllarında Tetkik-i Mezalim Heyeti'yle memleketi dolaşırken gördüğü manzaralardan sonra, millî edebiyatın vatanını Anadolu'da bulacağını anlar. Millî Savaş Hikayelerinde ve Yaban'la başlayan roman serisinde bundan sonra hep bu toprakların hikmetini dile getirecektir:

    "Hiç iğrenmeden, hiç korkmadan, çekinmeden, bu tozlara, bu topraklara doğru eğileceğiz; onları terimiz ve gözyaşlarımızla yuğuracağız ve hasretini çektiğimiz güzellik abidesini işte bu çamurdan ve bu hamurdan yapacağız. "

    Sanatkârâne ifadeyi hiç bırakmamakla beraber, Yakup Kadri, üslûbunun gücü ile gerçeğin trajedisini birleştirir. Millî Mücadele'nin bir destan olduğuna inanır. O günlerde yazılmış makalelerini ve hikâyelerini Ergenekon adı altında toplaması bu arzusunun ifadesidir.

    Geniş kültür birikiminde birbirinden farklı pek çok şahsiyet ve akımın izleri bulunan Yakup Kadri'nin mensur şiir tarzı denemeleri başta olmak üzere eserlerinde tasavvufi hikmetler, Kitâb-ı Mukaddes'ten kıssalar, Yûnus Emre, Fuzûlî, Karacaoğlan gibi yerli şairlerin yanında İbsen, Maeterlinck, Proust, Nietzsche, Bergson gibi Batılı yazar ve filozofların da tesirleri görülür.

    Kendisinin de kabul ettiği gibi Fransız realist ve natüralistlerini benimsemiş olan Yakup Kadri'nin romanları bu akımlara uygunluk gösterir. Bunlarda daima bozulan cemiyet ve fertleri konu almış, kahramanlarını da muhayyilelerinde canlandırdıkları ile cemiyet gerçeğinin çarpışmasından doğan hayal kırıklığına uğramış kişilerden seçmiştir. Bilhassa erkek kahramanların hayat karşısında bedbin, tatminsiz, hatta psikopat olmaları, hayatı ızdırap verici ve çekilmez kabul etmeleri daima kötüyü tahlile çalışan naturalizm akımına uygun düşmektedir. Daha ilk hikâyelerinden başlayarak kötülüklere, musibetlere, günaha mahkûm, çoğunlukla irade yoksulu olarak çizilen kahramanlar Yakup Kadri'nin mizacına uygun düşen fatalizmden (kadercilik) kaynaklanmaktadır. Kenan Akyüz, onun eserlerinde kullandığı üslûbu hakkında şunları söyler:

    "Bütün romanlarını -Bir Serencam'daki ilk hikayeleri hariç- bütün hikayelerini sosyal temalara dayandıran Karaosmanoğlu'nda sağlam bir gözlem yeteneği vardır. Sağlam bir üsluba sahip olan yazar, karakterlerini eserlerinde başarılı olarak canlandıran ve fikir bakımından yüklü olan roman, hikayelerini bu kuruluktan kurtarabilmek için birer aşk eklemiştir. Fakat ikinci planda kalan bu aşk olaylarından başka, roman ve hikayelerini cazipleştiren asıl mühim âmil, onun titiz bir üslûbçu oluşudur. Gerçekten onun üslûbu, Halid Ziya'dan sonra, son devir Türk romanında görebildiğimiz en sağlam üslûbtur."

    1922-1956 arasında 9 romanı yayımlanmış olan Yakup Kadrinin bu eserlerinin en belirgin özelliği bir devir romanı (nehir roman) oluşlarıdır. Türk toplumunun 75 yıllık tarihini sıraya koymak istediği için romanları böyle nitelendirilmiştir. O, bir çöküş dönemi romancısıdır. Bu seçim onun kötümser dünya görüşüne uygun olmakla birlikte, o aynı zamanda yaşadığı dönemin tanıklığını da üstlenir. Her bir romanı, çöken Osmanlı'yı oluşturan bir kurumun yozlaşmasını ele alır.

    Millî Mücadele'ye kadar yazdığı romanlarındaki kahramanlar kötümser ve pasifken, daha sonra yazdıklarında bu kahramanların mücadeleci ve aktif oldukları görülür. Romanlarının çoğunda kendine benzer tipler oluşturur: Kiralık Konak'ta Hakkı Celis, Nur Baha'da Macit, Yaban'da Ahmet Celal, Yakup Kadri gibi düşünür ve davranırlar.

    Kiralık Konak (1922): Tanzimat'tan I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar yetişmiş üç neslin düşünüş ve yaşayışlarındaki değişiklikleri ele alarak ailenin çöküşünü anlatır. Üç nesli barındıran konak, Osmanlı'nın sembolüdür. Seniha, Faik, Hakkı Celis hiçbir sağlam değere sahip değillerdir.

    Nur Baba (1922): Anadolu'nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında büyük önem taşıyan tekkelerin toplum için zararlı bir hale dönüşmelerini ele alır. Yakup Kadri'nin en çok eleştirilen eseridir.

    Sodom ve Gomore (1928): İşgal altındaki Osmanlı'nın başkenti olan İstanbul anlatılır. İstanbul artık Tanrı'nın lanetine uğrayan şehirlere dönmüştür. Bu eserde kendi basit çıkarları için Türk zaferine sırt çevirmeye çalışan insanları eleştirel bir dille ele alır ve bu şehrin ancak ateşle temizleneceğine inanır.

    Ankara (1934): Savaş Ankarası, Cumhuriyet Ankarası ile on yıl sonrası Ankarası hakkında hayallerini Ankara adlı eserinde yazar.

    Yakup Kadri monografi türünde de Ahmet Haşim (1934) ve Atatürk (1946) adlı eserleri kaleme almıştır. Bu eserlerde Atatürk ve Ahmed Haşim birer roman kahramanı gibi ele alınmışlardır. Yakup Kadri'nin 4 tiyatro eseri vardır. İbsen etkisinin görüldüğü Nirvana (1909) ve Veda (1909) tiyatrolarında içki ve sefahatin aileleri nasıl yıktığı üzerinde durur. Sağanak'ta (1929) inkılâpları ve kadının sosyal hayatta yer almasını istemeyen muhafazakârların mücadelelerini anlatır. Yazar son tiyatro eseri olan Mağara'da (1934) ise aşkın ve kader karşısında kaybedişini işler.

    ☆Roman:

    Kiralık Konak (1922)
    Nur Baba (1922)
    Hüküm Gecesi (1927)
    Sodom ve Gomore (1928)
    Yaban (1932)
    Ankara (1934)
    Bir Sürgün (1937)
    Panaroma (2 cilt, 1953)
    Hep O Şarkı (1956)

    ☆Hikâye (Öykü):

    Bir Serencam (1914)
    Rahmet (1923)
    Milli Savaş Hikâyeleri (1947)

    ☆Mensur Şiir:

    Erenlerin Bağından (1938)
    Okun Ucundan (1940)

    ☆Tiyatro:

    Nirvana (1909)
    Veda (1909)
    Sağanak (1929)
    Mağara (1934)

    ☆Hatıra (Anı):

    Zoraki Diplomat (1955)
    Anamın Kitabı (1957)
    Vatan Yolunda (1958)
    Politikada 45 Yıl (1968)
    Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1969)

    Monografi:

    Ahmet Haşim (1934)
    Atatürk (1946)
  • “Morning, keep the streets empty for me.”
    “Gündüz, benim için sokakları boş tut.” Fever Ray*

    Uyarı : Lütfen evde denemeyiniz.

    Gecenin Sonuna Yolculuk : Hatta gecenin derinliklerinde olabildiğince uzaklara doğru hep beraber bir gezintiye çıkmamızda artık en ufak bir sakınca görmüyordum. (s. 369)

    Oğuz : Tamam, harika fikir, gidelim de... Planda neresi var?

    Kinyas ve Kayra : There’s no plan. That’s the fuckin’ plan! Yani anlayacağın, plan mlan yok, çıkıyoruz işte yola, bilinmezliğe ve gecenin sonuna doğru! Olabildiğine spontane! İşte bu kadar.

    Gece : Gece yavaş yavaş geliyor. İniyor... (s. 15) Akşam saatlerinde gecenin işçilerini görmek çok kolaydır artık herkes için. (s. 17) Fakat bu geceye özel, bu gecenin işçileri bizleriz.

    Beyaz Geceler : Beyler, korkuyorum, durun. St. Petersburg’da, her mayıs ile temmuz ayları arasında geceler kararmazdı bizde. Geceyi görebileceğimize emin miyiz?

    G.S.Y. : Ne diyorsun ulan sen? Burası İzmit ve eylül ayındayız! Geceler burada her zaman simsiyah olur, insanın doğumu öncesi ve ölümü sonrasının rengi gibi. İnsanlar boşuna salgılamazlar dimetiltriptamini (DMT) en çok doğum ve ölümlerinde olacak biçimde. Çekemiyorsanız yallah St. Petersburg’a! Hadi yola koyulalım artık!

    https://image.ibb.co/h5KgEz/gidiyoruz.jpg

    G.S.Y. : Gündüz, benim için sokakları boş tutmuş gibi! E peki, hani nerede bütün bu Ademoğlu?

    https://image.ibb.co/.../ademoglu_nerede.jpg

    Ademoğlu Neredeydin? : Kafelerde https://image.ibb.co/...emoglu_kafelerde.jpg,
    bana sunulan kapitalist tüketim kültüründe https://image.ibb.co/...moglu_tuketmekte.jpg, aslında beş para etmez duygusuz metal yığınlarının içinde https://image.ibb.co/...rabalarin_icinde.jpg ve insanların arasındaki korunaklı mesafeler gibi olan korunaklı evlerdeydim https://image.ibb.co/...orunakli_evlerde.jpg. Onlar gündüze ait insanlar. Senin 229. Sayfanda da dediğin gibi, asıl korkulması gereken insanlar yani. Onların seninle bir alakaları olamaz. Sen geceye aitsin. Oğuz da mesela herhangi bir arabadaki, herhangi tasasız insandan birisi olabilmeyi çok isterdi Hakan Akdoğan’ın dediği gibi. Sıradan bir yaşamın içinde, sıradan halledilebilir sorunlar için tasalanmak bile mutluluk verebilirdi ona. Ayrıca, ne oldu bir sorun mu vardı?

    G.S.Y. : Sorun şu; "Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır." der Montaigne. Sen Ademoğlu, sen ise her yerde olmak istiyorsun. Bunu bir id edinmişsin kendine. Her yeri sömürmek, her şeye sahip olmak istiyorsun.

    Ademoğlu Neredeydin? : E biz kafede, barda, avmlerde, korunaklı evlerimizde falan rahattık. Hem savaşlardan, yıkım edebiyatından falan bahseden kimse de kalmadı artık. Demek istediğim, şu savaşın boktan bir savaş olduğunu bilecek kadar mantıklısınız. (s. 105) Fakat niye rahatımızı bozuyorsunuz?

    G.S.Y. : Ben de bu konuyu anlatırım aslında kendimin içerisinde, kolonyalizmdir bunun adı -yani sömürgecilik-. Bayram seyran falan fark etmez bunlara! Her daim elinize kolonyal dökmek için yanıp tutuşurlar. Afrika’ya gittim kendim gördüm gözlerimle. Kakao işçilerinin hayatlarında çikolatayı ilk kez tattıklarında verdikleri tepki gibidir gecenin sonu! Fakat artık siz, heyecanı ve macerayı istemeyi unutan güruh olarak gündüze mahkumsunuz, bunu biliyorum. Siz sömürülmeyi ve köleleşmeyi hak ediyorsunuz. Yayılıyor içinizde sömürgeciliğin tohumları gitgide daha hızlı.

    Gece : Gecenin işçileri diyorduk. Onlar, geceyi hazırlamakta, geceye hazırlamakta kullandıkları aletler ellerinde, sokaklarda dolaşırlar. (s. 17) Gecenin işçileri sokak aralarında gezer. (s. 20) https://image.ibb.co/...ecenin_iscileri1.jpg
    İstenen, tanınmamaları; görevlerinin ürkütücülüğünden başka bir şey düşündürmemeleri. (s. 24) https://image.ibb.co/...cenin_iscileri_2.jpg

    G.S.Y. : Yahu babalık, sen ne diyorsun? Lafı ağzında geveleme de adam gibi konuş...

    Gece : Doğrusunu söylemek gerekirse, kendi düşüncelerimi değiştirmek durumunda kalabileceğimi düşünüyorum da, karşımda olanların bir gün benim düşüncelerime yaklaşabileceklerini hiç umamıyorum. (s. 87) Gecenin işçileri gözükmeye başladığı an, gecenin sonuna doğru yol almaya başlamışız demektir.

    G.S.Y. : Bak, şimdi doğru dedin. Hadi durmayalım, daha çok sürüklenelim o zaman gecenin en dibine doğru.

    https://image.ibb.co/fBkk7K/bayrak.jpg

    G.S.Y. : Oğuz, söyle bana. Bütün bu evlere asılan, her tarafınızı kaplayan bayraklar da neyin nesi, neden bu kadar fazlalar, hiçbir ülkede bu kadarına da rastlamamıştım doğrusu?! Başım döndü!

    Oğuz : Burası Türkiye! Buna alışsan iyi edersin. Çünkü, vatan bizden uğruna kanımızı dökmemizi istediğinde, bizi elbette kanımızın son damlasına kadar akıtmaya hazır bulacaktır, hiç oyalanmadan. (s. 25)

    G.S.Y. : Yahu sallama şimdi. Sanki seni tanımıyorum. Einstein ve Zweig’ın pasifist çizgisinden gidiyorsun sen de, hem de askerlikten daha yeni dönmene rağmen. Ben de biliyorum, askerliğin vatanını koruma yeri değil fiziksel ve düşünsel eziyet yeri olduğunu. Saçının teli kadar değeri olmayan adamların, egolarını tatmin etme merkezidir orası. Tamam kabul ediyorum, ben bir anarşistim Oğuz. Yani başrolüm Ferdinand Bardamu karakteriyle tabii ki. Anarşizmin kapsamına göre, bireyler, her zaman bir devletin diğerleri aleyhine topraklarını genişletmek, yağma veya ulusal ihtişam arayışı nedeniyle patlak veren savaşlarda çarpışmaya, öldürmeye ve ölmeye mecbur bırakılmaktadır, bu ise tam bir yönetim yokluğu gerektirmektedir bence. (Siyasi İdeolojiler – A. Heywood, s. 176)

    Ferit Edgü benim önsözümde : “Vatan, millet, eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi kavramlar içleri boş, üzerlerine tükürülecek kavramlardır. Tüm yazarlık yaşamı boyunca bunların üzerine tükürür. Kendisinin de bu toplumun bir ürünü olduğunu unutmadan. Dolayısıyla kendi üzerine de tükürerek.” der yazarım Céline için. Çevirmenim olan Yiğit Bener ise sonsözümde : “O kokuşmuş “değerler”, her türlü milliyetçilikler, militarizmler, katı inançlar, sömürgecilik ve vahşi kapitalizm, varoşların sefaleti, insanın itaati ve boyun eğişi, birbirini kazıklayışı, acımasızlığı ve sevgisizliği, bütün bunlar hala yerde hüküm sürmüyor muydu yetmiş yıldır,...” der. Bunların hepsini mide bulandırıcı bulduğumu ve dünyayı da kanlı bir katliam lağımı olarak tasvir ettiğimi anlatır size.

    İnsanlar, sizden yer gök inleyene kadar “Yaşasın 1 No’lu Vatan!” diye bağırmanızı isterler. (s. 26) Ben, savaşı olduğu gibi reddediyorum, içindeki insanlarla birlikte. İsterlerse dokuz yüz doksan beş milyon olsunlar ve ben tek başıma kalayım, yine de haksız olan onlar olacak Oğuz! (s. 84) Fransa’nın ulusal bayramı olan 14 Temmuz Milli Bayramı’nda muhteşem biçimde, bütün iğrençliğimle çürüyor olacağım mesela... (s. 87) Çünkü böyle bayramlar için hiçbir şey hissetmiyorum, kaderime hiçbir şekilde razı olmuyorum. Sizde de 15 Temmuz vardır mesela, bizden nicel olarak 1 gün farkla, niteliksizlik konusunda ise hiçbir farkı olmayacak şekilde... Artık sizde semavi dinin yerini bayrakaşığı din aldı, aynı bizdeki gibi. (s. 89)

    https://image.ibb.co/jy7XnK/p0.jpg

    G.S.Y. : Bizim de işte aynı senin gibi, her şeye rağmen az da olsa özgür olduğumuzu kendimize kanıtlayabilmek için Sen nehri kıyısına uzandığımız oluyordu. (s. 489)

    G.S.Y. : En çok da Paris ve Rancy sokaklarında yalnızlığımla birlikte gecenin sonuna yolculuk etmeyi severdim bir zamanlar. Bu durumda gecenin içindeki yolculuğunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare de kalmıyor zaten. (s. 418)
    İşte Paris’te gecenin sonuna yolculuk eden yalnız bir insan :

    https://image.ibb.co/irc41e/p2.jpg

    Nereye gidiyor bu adam böyle tek başına? Kim bilir neler düşünüyordur günlük yaşamında? Rüyasında neler görüyor? Kollarını niye sanki kendisini koruma tarzı bir istemle kavuşturuyor? Picasso’nun Repose adlı tablosundaki gibi bir ebedi istirahat metaforunu ve gecenin sonuna kadar uyumayı mı arzuluyor dersin? Kendisine dünyanın diğer her yerindeki gibi ırkçılık yapılmasından mı korkuyor olmasını istersin? Bu soruları cevaplamak her zaman çok zordur. Ben ise bu soruların hepsinin içine tükürmeyi yeğliyorum.

    G.S.Y. : Daha öteye de gidilemezdi, çünkü daha ötede yalnızca ölüler vardı. (s. 406) Eninde sonunda, bir karar verip ineceğiz sokağa, aramızdan yalnızca biri, ikisi, üçü değil, topumuz. (s. 396)
    Hadi bağıralım o zaman hep beraber ulan! Her şey gece için! Benim sloganım bu! Uyku durak yok geceyi düşünmek gerek! (s. 448)
    Kinyas ve Kayra : Her şey gece için!
    Beyaz Geceler : Her şey gece için!
    Ademoğlu Neredeydin? : Her şey gece için!
    Gece : Her şey benim için!

    https://image.ibb.co/...er_sey_gece_icin.jpg

    Gecenin sonuna ulaştığımız yerde ise kitabın çevirmeni olan Yiğit Bener’in bütün insanlığa bir çift lafı var : Silah alacaklarına ya da uyduruk biblo koyacaklarına evlerine, kitap alıp koysunlar... bir gün merak edip bir okuyanı çıkar belki!

    *Epigrafta bahsi geçen şarkı : https://www.youtube.com/watch?v=jWFb5z3kUSQ
  • İnsanları sadece Vikipedi'den bilgi ediniyor zanneden zavallı insanlar var burada. Zavallı diyorum çünkü sadece kendini bilgili zanneden bu zavallı insanların yan sekmesinde Vikipedi eksik olmaz. Kişi kendinden bilir işi hesabı, karşısındaki insanın bilgiyi sadece oradan edindiğini düşünür.

    Bu zavallı insanlar günlük hayattaki ezikliklerini burada roket, füze, güdüm, balistik raporu (hadi iyisin köftehor bu da benden) gibi kelimeler ile gidermeye çalışıyor. Madem bu konulara bu kadar meraklısın o zaman gidip savaş sanayiinde işe girseydin derler adama. Tabii zeka yetmeyince, sadece çene çalışıyor. Anlıyorum, gayet doğal bu tür hareketler. Asıl sorunu caps lock açıp bayat lafları çok büyük zeka ürünü gibi satmak olan bu vatandaşların çenesi ortalama bir su aygırından daha güçlü olur. Malum başka yerler işlemeyince iş sadece çeneye vurur ve bu türlerin en belirgin özelliği de şudur: "Ad hominem" yapmaları. Tabii bunu da normal karşılıyorum.

    İncelemelerinde sayı yuvarlıyorum falan filan gibi bir şeylerden bahsetmiş olan bu kişiler, çünkü bir kişi değil bunu yapan, birkaç kişi var, ama her nedense bir kişi üstüne alınmış çünkü yarası var gocunuyor, 70 bin olan bir sayıyı 200 bine yuvarlıyor. Bu da gerçekten büyük bir zeka işi. Gerçekten takdir ettim bu konuyu. Tarihi, kitaplardan değil de, incelemelerden ben sizlere öğretmeye çalışıyorum gibi bir tür acındırma edebiyatına girmek ise ayrıca komik. (Gerçi herhangi bir konu hakkında, herhangi bir bilginin otoritesi gibi davranıp, aslında hiçbir şeyi doğru düzgün bilmiyor olmaktan daha komik değil.) Demek ki bundan sonra, tarihi kitaplardan değil, bu vatandaşların incelemelerinden öğreneceğiz. Tabii kaynak isteyen yine sanayiye gidip münasip yerine kaynak yaptırabilir. Ama en güvenilir kaynak Turgut Özakman Kaynak Dükkanı'nda yapılıyor. Yani öyle bir kaynak ki, kralı gelse bir şey olmaz.

    Yine de bol keseden atmasyonla, kesin yaşanmıştır bu dedirten anılarla, çeyrek tarih bilgisi, birkaç da bayatlamış espriyle, ergen usulü random gülmelerle, caps lock açıp Nihat Doğan gibi "bakın buraya dikkat!" mesajı vererek ve tabii ki olmazsa olmaz üç beş zeka problemli yancıyla olan inceleme keyfini böldüğüm için herkesten özür dilerim.

    İncelemelerimi isterse tek kişi beğenmesin yine yazarım diyen birinin de, aynı incelemeyi mütemadiyen yeniden paylaşması da gerçekten hiç beğeni peşinde olmadığının bir göstergesi. Evet, zaten onun için beğen, paylaş, yorum yap tarzında yorumlar ve özel mesajlar hiçbir zaman da atılmaz zaten.

    Dur bir de bayat espri ben yapayım: Nasıl diyorlar Ankara'da? "SAÇMA SAPAN KONUŞMA LA!" (Dur not da bırakayım, çünkü okuyanlar bunun ironi olduğunu anlamaz, çünkü herkes aptal, en akıllı benim, evet!)

    Son sözüm de yancılara, gerçekten buradaki incelemelerden bir şeyler öğrendiğinizi sanıyorsanız ya gerçekten çok ama çok cahilsiniz ya da neyse devamını getirmeyeyim. Bu arada fazla oralet içip hesabı da şu işsiz vatandaşa kilitlemeyin. Yancılığın da adabı vardır.

    Kendime dipnot: Ya o değil de, dahi anlamındaki -de'yi ayırmayı bilmeyen adamlara yazı döşüyorsun ya, sana da ne desem bilemiyorum.

    Mecburi edit: Sana değil demedim, sadece sana değil dedim. Okuduğunu anlama problemli insanlar da ayrı sıkıntı oluyor. Ayrıca sinsi görmek istersen aynada sıfatına bakman yeterli. Şarkı da güzelmiş sevdim telefon melodim yapacağım. Teşekkür ederim.
  • Eski Mısır’da, öküzleri süren köle şöyle bir şarkı söylerdi:
    Ezin başakları öküzler!
    Ezin başakları ki,
    Ağanın ürünü olsun.
    Böylece ilk kez insanlar arasında “efendi” ve “köle” meydana geldi.
  • Sevgili 1000Kitap ailesi uzun bir aranın ardından kendi çapımda bir şeyler karalayarak karşınıza geldim. Eleştirilerinizi ve yorumlarınızı bekliyorum.Umarım beğersiniz,keyifle okumanız dileğiyle :)



    Yirmi beşinde ölmek

    Hayal, Arapça kökünden gelen Xayâl "imgelem, zihinsel görüntü,gövdeden ayrılmış ruh"sözcüğünden alıntıdır.Ruh,dinlerin ve ruhçu felsefelerin insanın vücudunda bulunduğunu kabul ettikleri ,yaşamın özü saydıkları, canlılığı sağlayan, maddesel olmayan varlık, ölümsüz sayılan tözdür.Yaşamın özü olan bu ruh gövdeden ayrılınca beş harflik küçücük bir kelimeye sığınmış; aslında küçücük olan ama içine dünyayı sığdıracak kadar da büyük bir kelime; hayal...Öyle ki tarihte ne kadar yaşanmışlık varsa hepsi de hayallerin gücünden almış payını. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldığını hayal etmese fethi gerçekleştirecek kudreti, Graham Allessandra'nın sesini duymayı hayal etmese telefonu, Galileo yıldızları yakından gördüğünü düşlemese teleskopu bulabilir miydi? Örnekler elbette çoğaltılabilir. Mesela sen gördüğün gömleğin kafanda kombinini yapmasaydın o gömleği, bu sosla ne güzel salata yapılır demeseydin o sosu, kahvenin yanında güzel gideceğini düşünmeseydin o çikolatayı almazdın. Elini tuttuğunu,yan yana gökyüzünü izlediğinizi hayal etmesen ona bu kadar bağlanır mıydın? Yolda, iki dağın arasından geçerken dinlediğini hayal etmeseydin o şarkı listesini hazırlar mıydın? Evet bu küçücük kelime, zihninde canlanan şey,senin dünyanı içine sığdırabilecek kadar da büyük.Çizdiğin resimden yazdığın şiire kadar dünyana ve dünyamıza aktardığın her şey hayal gücün...
    Fosil kayıtlarına göre anotomik olarak çağdaş insan tanımına uyan en eski fosiller yaklaşık 195.000bin yıl öncesine ait. bizim türümüzdeki insan (Homo Sapiens) yani modern insan ağırlıklı görüşe göre 50-60 bin yıl öncesinden beri var. İşte hayal etmenin tarihi de bu; insanoğlunun dünyaya gelişi. İlk tekerlek, ilk araba ,para, çivi yazısı ve daha nicesi hepsi de hayal gücünün ürünü.
    Elbette her hayal gerçek olmayacak, bazıları daha dışa aktaramadan toprağa gömülecek, bazıları başarılamadığı için sadece hayal olarak kalacak ve bazıları tarihin tozlu sayfalarında büyük harflerle yazılacak. Kırılanlar da olacak ama kırılır diye de hayal kurmaktan vazgeçilmeyecek... Bana kalırsa "ortalama bir insan yirmi beşinde ölüyor ama yetmiş beşinde toprağa gömülüyor"cümlesi de hayal kurmaktan vazgeçenler için söylenmiş.Vazgeçmeyin, gerçekleşmese bile hayal kurmaktan vazgeçmeyin.Genelde pahalı olan şeyler gözde olur ama unutulmaması gereken paha biçilmez olanın hayaller olduğudur. Hem uğruna savaşlar verilen, çoğu şeyden vazgeçilen,paha biçilemeyecek kadar değerli olan hem de oksijen gibi bedava olan tek şey hayaller değil midir? Kendini Pariste gezerken hayal ediyorsun,fotoğraf çektirirken beş kuruş dahi ödemiyorsun. Oysa Paris'e uçak bileti bakarken bile internet için para ödüyorsun. Albert Einstein mantık sizi A noktasından B noktasına götürür, hayal gücü ise her yere derken bunu kast etmiş olsa gerek. En yüksek dağın zirvesinde arkadaşlarla oturup kahve içiyorsun, buzullarda yaşıyorsun, uzaya seyahat ediyorsun. Mantık kuralları çerçevesinde imkansız öyle değil mi? Ama hayalde sınır ve imkansızlık yok, düşünebildiğin kadar özgürsün.Hayal kurmak bu kadar güzel ve bedava işte.
    Sizin içinizde size sizden daha yakın... Hayaller bazen gerçeklerden çok uzak bazen gerçeklere ölesiye yakın.Gerçeklerden uzak hayaller bu köhne dünyada birazda olsa acıyı hafifleten ,ölmüş ruhları dirilten nadir güzelliklerden.Gerçeklere ölesiye yakın olanlar ise çalışma isteği, hayata tutunma gücü,azim ve başarı getiren;bir gün gerçekleştirebileceğinize inandıklarınız.
    Bu dünyanın güzelliklere ihtiyacı var, yani hayallere.Göğe bakmak,kedi beslemek,birilerinin hayatını güzelleştirmek, uçan kuşun sırtında dünyaları dolaşmak varken yirmi beşinizde ölmeyin; yaşamak delicesine güzelken. Unutmamak gerekir ki insan ruhu felç olmaz,ölmez, nefes aldığınız sürecece hayal kurabilirsiniz. Belki de sıradaki hayalin sizin nefesinize ihtiyacı vardır.