Bünyamin Müftüoğlu, bir alıntı ekledi.
Dün 09:44 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Şarkı söylemek için her şeyden önce güzel bir sese sahip olmanın gerektiği günler çok gerilerde kaldı. Bilgisayar programları çalgı çalmayı öğrenmeyi neredeyse gereksiz bir hobby haline dönüştürdüğü gibi, sequencer'lar, önceden hazırlanmış şablonlarla, beste yapmayı çocuk oyununa çevirdi. Ortaya konan ürünlerin en büyük özelliği sıradanlıkları ve günübirlik oluşları. Bunlar kısa bir süre kullanılıp sonra atılacak şeyler. Böylece, popüler kültür ürünleri, sanat ürünü olmaktan çok, seri üretimle elde edilen endüstri ürünleri kategorisine girmeye hak kazanıyor. Üstelik para kazanmanın en önemli amaç olduğunu asla unutmayan kapitalizm, beyin yıkamanın en iyi aracı olan reklâmla popüler kültür alanında her gün yeni yıldızlar yaratarak tatlı kârlar elde etmeyi çok iyi başarıyor.

Türkiye'de Müzik Kültürü, Kolektif (Sayfa 31 - Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Yalçın Tura)Türkiye'de Müzik Kültürü, Kolektif (Sayfa 31 - Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Yalçın Tura)

Spring-Rammstein
"Spring (Atla) adlı şarkı yalnızca manzarayı daha iyi görebilmek için köprünün üstüne tırmanan bir adamın hikayesini anlatır. Onu orada görünce adamın etrafında kalabalık artar, millet onun intihar edeceğini düşünmektedir ve bir grup bunu yapması için onu cesaretlendirmeye başlar. Adam korkarak aşağı inmek ister ama kalabalık izin vermez.

En sonunda adamın kararsızlığını gören grup üyelerinden biri (Till'in-grubun solisti- karakteri) adamı, kendi kafasındaki intihar fikrini gerçekleştirememenin utancından kurtarmak ister ve gizlice arkadan yaklaşır. Arkadan vurduğu tekmeyle adam, atlamıştır."

Auf einer Brücke ziemlich hoch
Hält ein Mann die Arme auf
Da steht er nun und zögert noch
Die Menschen strömen gleich zuhauf
Auch ich lass mir das nicht entgehen
Das will ich aus der Nähe sehen
Ich stell mich in die erste Reihe
und schreie

("Bir köprünün üzerinde, oldukça yüksek
Bir adam kollarını açmış,
Orada durur ve hala tereddüt eder.
Tam başka bir yerde insanlar sürü halinde ilerler.
Her iki şekilde de bunu kaçırmayacağım.
Yakından görmek istiyorum.
İlk sıranın içine ulaşırım.
Ve bağırırım.")

Spring
("Atla")

Der Mann will von der Brücke steigen
Die Menschen fangen an zu hassen
Bilden einen dichten Reigen
Und wollen ihn nicht nach unten lassen
So steigt er noch mal nach oben
Und der Mob fängt an zu toben
Sie wollen seine Innereien
Und schreien

("Adam köprüden inmek ister.
İnsanlar hoşlanmamaya başlar.
Kalabalık bir yığın oluştururlar.
Ve aşağı inmesine izin vermek istemezler.
Böylece geri tırmanır.
Ve çete sakinleşmeye başlar.
Sakatatını isterler.
Ve bağırırlar.")

Spring
Erlöse mich
Spring
Enttäusch mich nicht
Spring für mich
Spring ins Licht
Spring

("Atla,
Beni günahtan kurtar.
Atla,
Beni hayal kırıklığına uğratma.
Benim için atla,
Işığın içine atla.
Atla.")

Jetzt fängt der Mann zu weinen an
Heimlich schiebt sich eine Wolke
fragt sich Was hab ich getan
vor die Sonne es wird kalt
Ich wollte nur zur Aussicht gehen
die Menschen laufen aus den Reihen
und in den Abendhimmel sehen
Und sie schreien

("Şimdi adam ağlamaya başlar.
-Bir bulut gizlice ilerler.
Kendine ne yapmalıyım diye sorar,
-Güneşin önü soğur.
Sadece manzarayı görmek istedim,
-İnsanlar safları kırar.
Ve akşam havasına bakarlar,
Ve bağırırlar.")

Spring

("Atla")


Heimlich schiebt sich eine Wolke
vor die Sonne es wird kalt
Doch tausend Sonnen brennen nur für dich
Ich schleich mich heimlich auf die Brücke
Tret ihm von hinten in den Rücken
Erlöse ihn von dieser Schmach
und schrei ihm nach

("Bir bulut gizlice ilerler,
Güneşin önü soğur.
Fakat bin tane güneş sadece senin için yanar.
Gizlice köprünün üzerine sürünürüm,
Ve arkasından onu tekmelerim.
Onu bu utançdan kurtarırım.
Ve ona bağırırım.")

Spring
("Atla")

Spring
Erlöse dich
Spring
Enttäusch mich nicht
Spring für mich
Spring
Enttäusch mich nicht

("Atla,
Kendini günahtan kurtar.
Atla,
Beni hayal kırıklığına uğratma.
Benim için atla,
Atla.
Beni hayal kırıklığına uğratma.")

Şerh-i şahsi :Sanırım bu şarkıda bahsi geçen grup tamamen hayal ürünü değil. O grup, farkında olmasak da, biz olabiliriz. Nasıl mı?

Geçirdiği büyük psikolojik travmalardan sonra normal sosyal hayata katılmak isteyen kişilere; acıyarak, sahte şefkat gösterileri sunarak yeri geldiğinde "nasıl dayanıyosun, ben senin yerinde olsam çoktan dayanamayıp canıma kıymıştım." diyerek.

Ancak şarkıda olduğu gibi son darbeyi bir insanın vurduğunu düşünmüyorum. Bardağı taşıran damlada nefis işin içine giriyor: "Bir işi başaramıyorsun, bari ölümünü başarıyla tamamla" diyerek.

Kübra A., bir alıntı ekledi.
 20 Nis 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Darbe
(...)İlkin yalnızca basın yayını kapsayan sansür çok geçmeden kitapları, şarkı sözlerini, film senaryolarını içine almaya başladı. Askeri emirle yasaklanan sözcükler bile vardı, compañero sözcüğü gibi. Resmen yasaklanmamış olmakla birlikte ağıza alınamayan sözcükler de vardı, "özgürlük" gibi, "adalet" ve "sendika" gibi. Bunca Faşistin bir gecede nereden bittiğine Alba şaşıp kalıyordu, çünkü ülkenin uzun demokratik tarihinde Faşistler daha önce pek göze çarpmamışlar ve ülke yaşamında hiçbir zaman önemli bir rol kapmamışlardı. En dikkati çekenler ikinci Dünya Savaşı sırasında coşarak siyah gömlekleriyle, kollar kalkık, sokaklarda —ahalinin gülüşmeleri ve ıslıkları arasında— resmigeçit yapmış olanlar . Alba silahlı kuvvetlerin tavrını da anlayamıyordu, çünkü bunların çoğunluğu orta ve emekçi sınıflardan gelmeydiler ve geleneksel olarak aşırı sağdan çok sola yakın olarak bilinirlerdi. Alba iç savaş durumuna da akıl erdiremiyordu, çünkü savaş denen şeyin askerlerin sanat yapıtı, tüm eğitimlerinin ürünü, mesleklerinin altın nişanı olduğunu kavrayamıyordu. Askerler barış dönemlerinde parlasınlar diye yetiştirilmez! Darbe onlara kışlalarında öğrendiklerini uygulamak fırsatı vermişti: körü körüne itaat, silah kullanımı ve askerlerin, (bir kez vicdanlarının sesini bastırdıktan sonra) uzmanlaştıkları daha başka beceriler.

Ruhlar Evi, Isabel Allende (E-kitap)Ruhlar Evi, Isabel Allende (E-kitap)
merve yaprak, bir alıntı ekledi.
19 Ara 2016 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Bu yüzden bilimin gelişmiş olduğu her yerde din yok olmuştur. Zihnin bilimsel yollarda düşünmek ve yapmak üzere eğitildiği bir yerde din öylece ölüp gider; zihnin çiçekleri orada açmaz artık. Bilimsel zihnin toprağında, dinin tohumunun büyümesine izin vermeyen, onu öldüren bir zehir vardır. Nedir bu zehir? Bilim varoluşun sırrını çözmeye inanır.
Din bu sırrın çözülemeyeceğini söyler. Anlayışın ne kadar derinleşirse, varoluş da o kadar gizemli, o kadar mistik bir hale dönüşür.
Ve şimdi bilim ve din arasında bir köprü kurulması olasılığı var çünkü en büyük bilimadamları da bunu çok dolaylı bir yoldan hissetmiş durumdalar. Mesela Eddington, Albert Einstein ve diğerleri, varoluş hakkında ne kadar çok şey bilirlerse o kadar şaşırmışlar, çünkü ne kadar çok bilirlerse, bir o kadar daha çok şey bilmeleri gerektiği hissine kapılmışlardır. Daha çok şey bildikçe, bilgileri de daha yüzeysel görünür. Einstein neredeyse bir mistik olarak ölmüş, o eski, “Bir gün her şeyi biliyor olacağız” gururu yok olmuştur. Son derece meditatif bir ruh halinde, bir bilimada-mı değil daha çok bir şair gibi ölmüştür.
Eddington, “Önceleri düşüncenin bir yan ürün olduğuna inanıyorduk- tıpkı Karl Marx’ın bilincin sosyal durumların bir yan ürünü olduğunu söylediği gibi- maddenin bir yan ürünü, bir yan tesiri, maddenin bir gölgesi. Madde esastır; bilinç ise sadece bir gölge, epey zayıf bir şeydir” yazıyordu.
“Ben de tamamen ikna olmuştum” diyordu çünkü o devirde hakim olan iklim buydu. Batı’da üç asır boyunca iklimi bilim belirledi. Eddington da bu iklimde büyümüştü ama en sonunda, son günlerinde, nihai olarak söylediği şuydu: “Şimdi durum değişti. Soruşturmaların daha derinine indikçe dünyanın nesnelerden değil düşüncelerden oluştuğuna- varoluşun maddeden çok bilinç gibi göründüğüne de daha çok ikna oldum.”
İyi haber bu; bilim büyük bir anlayışa erişiyor. Varoluşun sırrını çözme konusundaki başarısızlığından ortaya çıkıyor bu anlayış.
Ama benzer bir anlayışı sözde dindar insanlar arasında görmüyorum. Onlar çok gerilerde kalıyorlar. Hepsi eski, ahmakça
tarzlarda konuşuyorlar. Hala Vedalar’la veya İncil’le bozmuş durumdalar. Vedalar’ın veya İncil’in yanlış olduğundan değil, tamamen doğrular ama çok, çok eski, ilkel bir şekilde ifade edilmiş durumdalar. Modern bilimle buluşabilecek yetide değiller.
Bize Albert Einstein’ın, Eddington ve Planck’ın kapasitesinde çağdaş mistikler gerekiyor. Benim buradaki çabam da bu, papağan gibi Upanishadlar’ı veya Veda’ları tekrar eden alimler değil çağdaş mistikler yaratmak. Hayır alimler yetmez. Bize çağdaş mistikler gerek; kalbinde yeni Upanishadlar’ın doğabileceği insanlar gerek bize. Bize İsa’nın konuştuğu gibi kendi adlarına konuşabilen insanlar gerek. Bize Tanrı’yı tecrübe ettiğini söyleyebilecek cesur mistikler gerek; kutsal kitaplar Tanrı’nın var olduğunu söylediği için değil, Tanrı’yı bildikleri için, sadece eğitimli, bilgili kimseler değil, bilge kimseler.
İlim yeter artık. İlim sadece sıradandır; ilim modern bilimle gizemcilik arasında köprü oluşturmaz. Bize budalar gerek, Buda hakkında bilgisi olan kimseler değil. Bize meditasyoncular, aşıklar, de-neyimciler gerek. İşte o zaman bilimle dinin buluşup bir olacağı, kaynaşacağı gün gelmiş olacak. Ve o gün tüm insanlık tarihinin en müthiş günlerinden biri olacak; bu müthiş, kıyaslanamayacak, eşsiz bir kutlama günü olacak çünkü o günden itibaren şizofreni, bölünmüş insanlık dünyadan yok olup gidecek. O zaman bilim ve din diye iki şeye ihtiyacımız kalmayacak; tek bir şey yeterli olacak.
Dışsal olan için bilimsel yöntembilimi, içsel olan için ise dinsel yöntembilimi kullanacak. Ve “gizemcilik” güzel bir sözcük; tek bilim veya tek din, ya da nasıl adlandırırsan onun için kullanılabilir o. “Gizemcilik” güzel bir isim olacak. O zaman bilim dışarıdaki gizemi, din ise içerideki gizemi arayacak, böylece gizemciliğin iki kanadı olacaklar. “Gizemcilik” her ikisini de belirten sözcük olabilir. Gizemcilik her ikisinin sentezi olabilir.
Ve bu sentezle birlikte kendiliğinden birçok sentez daha gerçekleşecektir. Örneğin eğer bilim ve din gizemcilikte buluşabili-yorlarsa, o zaman Doğu da Batı’yla, erkek de kadınla, şiir de düzyazıyla, mantık da aşkla buluşabilir ve buluşmalar katman katman gerçekleşmeye devam eder. Ve bu bir kez gerçekleştiğinde,
çok daha mükemmel, çok daha bütün, çok daha dengeli bir insana kavuşmuş oluruz.
İkinci soru:
Evrimin tüm amacı insan değil midir?
Evrimin amacı yoktur. Amaç düşüncesi başlı başına sıradan bir şeydir; piyasadan gelir. Varoluş oyuncudur, amaca odaklı değil. Bu leela’dır, iş değil. Ama biz her şeyi hep ekonomi, iş açısından düşünüyoruz; hep piyasa açısından düşünüyoruz. Her şeyin
bir amacı olmalı.
İnsanlar bana gelip, “Meditasyonun amacı nedir?” diye soruyorlar. Mutlaka arkasında yatan bir amaç olması gerektiğini düşünüyorlar. Ama yok. Meditasyonun amacı kendisidir; bunun ötesinde bir amacı yoktur. Aşkın amacı nedir? Aşk başka bir şey için araç mıdır yoksa başlı başına bir amaç mıdır?
Amaç, bölünme demektir; araçla amaç arasında bölünme. Bu yeşil ağaçların amacı nedir? Şarkı söyleyen bu kuşların? Gün doğumunun amacı nedir, ya da yıldızlı gecenin? Nedir amaç? Hepsinin bir amacı olsaydı, çok çirkin bir varoluşunuz olurdu.
Ve soru sürüp gidecektir. “Amaç A’dır” dersen o zaman “A’nın amacı nedir?” sorusu ortaya çıkacak ve bunun sonu gelmeyecektir.
Hiçbir amaç filan yoktur. Bu yüzden hayat bu kadar güzeldir.
Biri Pablo Picasso’ya, “Resimlerinin amacı nedir?” diye sormuş. Picasso, “Neden bahçeye çıkıp güle sormuyorsun ‘Amacın nedir?’ diye. Neden güneşe ya da aya sormuyorsun? Beni neden rahatsız ediyorsun? Gül amaçsızca açabiliyorsa, ben neden resim yapamayayım? Resim yapmaktan zevk alıyorum ve hepsi bu kadar” diye yanıt vermiş.
Ama çok sıradan bir zihne sahibiz; hep amaç açısından düşünüyoruz. Amaç “iş” demek, amaç, “bunu şunun için yapıyorum” demek. Ve bu amaç takıntısı yüzünden hiçbir şeyi kendini tamamen vererek yapamıyorsun. Yapamazsın da çünkü onu yalnızca kendisi uğruna yapıyor olmakla ilgilenmiyorsun. Ortada bir amaç söz konusu.
Piyasada satıp para kazanmak için resim yapıyorsun. O zaman
resmin müthiş olamaz çünkü resim yaparken kendini kaybede-mezsin. Sürekli, “Ne kadar gelir elde edeceğim? Bunu satmak mümkün olacak mı? Potansiyel müşteriler kim olabilir? Kime yaklaşmalı, nasıl reklam yapmalıyım?” diye düşünüyor olursun. Ve resim yapıyorsun! Resmin teknik açıdan düzgün icra edilmiş bir iş olabilir ama sanat olamayacaktır. Sen sanatçı değil, yaratıcı değilsindir.
Gerçek sanatçı sanatının içinde kaybolur. Resim yaparken o yoktur artık: Fenâ halindedir, yoktur. Resim kendi başına gerçekleşmektedir. Resmi o yapmaz, yapan biri değildir o. İşte o zaman müthiş işler ortaya çıkar. Piyasada satılıp satılamayacağı ikincil bir şeydir; amaç o değildir, ressamın aklında bu yoktur. Onun da ekmeğe, peynire ihtiyacı vardır ve resmi satar ama bu ayrı bir konudur. Resmin amacı bu değildir; ressam onu yaparken aklında peynir ekmek yoktur. Düşünüyorsa da ressam değil sadece bir iş adamıdır.
Teknik biri ile bir sanatçının arasındaki farkı hatırla: teknisyen aklında bir hedefle çalışan kişidir. Sanatçının ise başka hiçbir amacı yoktur- sanat uğruna sanat yapar.
Hem neden, “Evrimin tüm amacı insan değil midir?” diye soruyorsun? Gidip de papağanlara sorsana. Evrimin amacının kendileri olduğunu düşünüyor olabilirler. Bak ne kadar yeşiller, gagaları nasıl da kırmızı. Onlara kıyasla senin neyin var? Ve güzel kanatları, oyun oynayarak zigzag uçuşları ve şarkı söyleyişleri. Evrimin amacının tümüyle kendileri olduğunu düşünüyor olmalılar.
Ya da aslana veya file sor. Amacın kendileri olduğunu düşünüyor olmalılar. Sanıyor musun ki aslan evrimin amacının insan olduğunu düşünüyor? Aslanların incillerinde “Tanrı aslanı kendi suretinden yarattı” diye yazıyor. Bu zavallı insan hakikaten de çok zavallı. Sende ne aslanın enerjisi, ne kartalın uzaklara uçabil-me kapasitesi, ne filin zarafeti, ne de bir nilüfer çiçeğinin güzelliği var. Neye sahipsin ki evrimin amacı olduğunu, Tanrı’nın seni özel olarak yarattığını düşünüyorsun?
Egoist birinin yoludur bu; egonun yoludur. Ego “Evrimin tüm amacı benim” diye düşünmek ister. Şimdi bir düşün bakalım, evrimin amacı kadın mı yoksa erkek mi? Erkeksen erkektir, kadın
san tabii ki kadındır diye düşüneceksin. Peki düşün- erkeksen ve amaç kadın değil erkektir diye düşünüyorsan o zaman beyaz erkek mi yoksa siyah mıdır amaç? Siyahsan siyah, beyazsan beyazdır diye düşüneceksin. Bu konunun derinine indiğinde sonunda varacağın nokta, “Evrimin tüm amacı benim” olacaktır. Şu saçmalığa bak!
Kısa bir Rus meseli var:
Adamın biri yolda yürürken üç kere aynı yere tükürmüş. Adam yoluna devam etmiş ama tükürük birikintileri oldukları yerde kalmışlar. Bunlardan biri, “Biz buradayız ama adam yok” demiş. Diğeri, “Gitti o” diye eklemiş. Üçüncüsü ise, “Buraya gelişinin tek nedeni bizi buraya yerleştirmekti. Bu adamın hayatının amacı biziz. O gitti ama biz hala buradayız” diye eklemiş.
Her türlü egoist düşünceyi bir kenara bırak. Hiçbir amaç yok; ne erkek ne kadın, ne kuşlar ne de hayvanlar. Bir amaç, bir hedef yok. Varoluş herhangi bir şeye doğru ilerlemiyor. Hiçbir hedef gütmeyen saf coşku, canlılık, şenlik o.
Hayat kendinden zevk alır, enerji kendinden zevk alır. O zıplayıp dans eden, çığlıklar atan bir çocuk gibidir. Çocuğa bunu ne amaçla yapıyorsun diye sorarsan sorunun ahmaklığına hayret edecektir. Çığlık atmak, zıplamak, dans etmek başlı başına yeterlidir. Başka ne amaca gerek var ki? Ama büyüdükçe bunu unutursun; sadece para eden şeyler yapmaya başlarsın. Ancak iyi bir getiri-si olan şeyleri yaparsın. Yoksa şu soru yakanı bırakmaz: “Ne amacı var?” Amaçsızca şarkı söylemezsin. Dans etmez, aşık olmaz, resim yapmazsın. Ne amacı var?
Sana para ödenmedikten sonra hiçbir şey yapmazsın! Demek ki her şeyin amacı para. Peki paranın amacı ne? Sen gideceksin ve para kalacak. Yüz rupilik banknotlar arkandan, “Demek ki bu adamın hayatının amacı bizdik. Şimdi o gitti ama biz hala buradayız. Dünyaya geliş nedeni bizi toplamaktı, başka ne olacak?” diye konuşacaklar. Sen gideceksin, evin kalacak ve ev, “Bak sen!” diyecek. “Bu adamın hayatının amacı bizmişiz demek ki.”
Hiçbir hedef yoktur. Bu anlayış insana özgürlük getirir; ben spiritüel görüş diye bu anlayışa derim. Bir amaç uğruna yaşayan kişi bir materyalisttir; hiçbir amaç gütmeden sadece yaşayan, sanki bir sabah yürüyüşüne çıkmışçasına, belli bir yere gitmeden

Sır, OshoSır, Osho
Yeşim Temiz, Bir Gün'ü inceledi.
14 Tem 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Romantik romanları seven biri değilim ama bu kitap içime işledi. Bir kadın ile bir erkeğin yılın hep aynı gününde yaşadıkları, yavaş yavaş birbirlerini buldukları bu harika eserin harikalık seviyesini anlatacak sıfatları bulamıyorum. İlmek ilmek işlenmiş, tam bir deha ürünü olan olay örgüsü ile bir çok duyguyu sayfaları çevirdikçe daha yoğun hissedeceğiniz, alınan bütün övgüleri hak eden bir roman. Bazı kitaplar sizi gerçek dünyadan koparır ve kendi içine çeker ya bu onlardan biri değil...kesinlikle değil. Aksine sizi alıp gerçekliğin tam ortasına koyan hayatın zorluklarını, hayal kırıklıklarını, acılarını, beklentilerini ve daha bir çok gerçekliği -kaçmak istediğimiz bütün gerçekliği- size yaşatan bir kitap. Toz pembe hayallere dalamayacağımız bir kitap. Eh, tavsiye ettiğimi söylemeye gerek yok sanırım. Rihanna'mın o kadife sesinden çıkan dokunaklı bir şarkı gibi diyorum ve susuyorum. Başka söze gerek yok ♥♥♥♥

Şarkı Ürünü :)
Gidiyorum…

Evet, doğru işte gidiyorum hep kalamaz ya insan

Bazen gitmek ister kalacağını bile bile

Bazen sevmek ister olmayacağını bile bile

Ama gitmeyi güzel yapan kalmalardır,

Sevmeyi güzel yapanın boşa sevdiğini bilmesi gibi



Gidiyorum…

Evet, doğru işte gidiyorum hep üzülemez ya insan

Bazen gitmek ister üzüleceğini bile bile

Bazen mutlu olmak ister olmayacağını bile bile

Ama hüzünlenmeyi güzel yapan üzülmelerdir,

Mutluluğu güzel yapanın boşa üzüldüğünü bilmesi gibi  … :(

-H.A-

irem nur polat, Huzur'u inceledi.
09 Haz 2014 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

kitap hakkındaki eleştiriler bence ön yargıların bir ürünü. bunları bir kenara atıp okuyabilirse bir insan benim aldığım zevki alabilir. Şarkı gibi giden bir kitap ve türk klasiklerine ilginiz varsa 2 günde biter ki bende öyle oldu.