• Lise yıllarında tanıştığım Beatles müziğinden başlangıçta pek etkilenmemiştim. Yaptıkları müziğe çok basit ve popüler kültür ürünü, genel beğenilerin yönlendirdiği şeyler yargısıyla yaklaşmıştım belkide. Üniversiteye başladığım dönemle birlikte kendimi daha fazla dinlemeye başlamış yavaş yavaş Beatles sularına daha fazla girmeye başlamıştım. Sıkılmadan saatlerce dinleyeceğim çekinmeden hayatımın fonuna koyacağım şarkıları tanıyordum artık.
    Bir şeye sevginin artmasının en etkili yollarından birisi de onun hakkında daha fazla şey bilmektir. Sekiz günlük Beatles okumalarım esnasında sadece Beatles dinlemek, albümler arasında yolculuğa çıkmak ve kitapla birlikte değişime şahit olmak ayrıcalıklı bir duyguydu. Kitapta her bir Beatle'ın portresi sunulmuştu ve bu onların müziklerini daha iyi anlamama yardımcı oluyordu ve bundan sonra da yardımcı olacak.
    Kafamı beğeniler, moda, içsel çatışmalar ve hayatın kamu malına dönüşmesi hakkında daha fazla düşünmeye sevk etti. Dağıldıklarında arkalarında mükemmel bir eser bırakmışlardı şüphesiz. Onların sadece ürettikleri ya da öyle inandıkları, bizim ise içerisinde derin anlamlar bulduğumuz, hatıralarımızı gömdüğümüz 200 şarkı.
    Beatles bu kadar göz önünde iken hatta günümüz müziğine kocaman bir yol açmışken arkalarında birçok soru işareti bıraktı. İnsanlar sadece onların müzikleri ile ilgilenmedi hatta magazinsel olayları ile daha fazla ilgilendiler. Hunter Davies Beatles'ın zirvede olduğu noktada onlarla bir buçuk sene geçirmiş, kanımca dünyada yapılmış en iyi albüm olan Sergeant Pepper' da onlarla beraber olmuştu. Bu albümün yapım aşamasına değinmiş ve benim gibi meraklılarını büyük oranda tatmin etmiştir diye düşünüyorum. Hayatları ve kariyerlerini (böyle bir ayrımı doğru buluyorum) iki açıdan da olduğunca aktarmış Hunter Davies.
    Müzikle ilgilenen, ilgilenmeyen, Beatles dinleyen, dinlemeyen herkesin okuyup keyif alacağını düşünüyorum.
    Tabi ki bir bardak çay ya da kahve, olmazsa olmaz Beatles müziği ile.
    Strawberry fields forever!
  • "Gerçek entellektüel bir devrin şuuru olmak zorundadır" diyor Cemil Meriç ve kendisi bunu başarmış. Bir devrin, yaşadığı dönemin gerçeklerini tüm çıplaklığıyla görmekle kalmamış şu an halen yazdıklarıyla bizlere ışık tutmakta.
    'Bu Ülke' hakkında bir tanım yapmak gerekirse şunu diyebiliriz: Bir düşünce mabedi. İçinde siyasetten edebiyata, tarihten felseye, geçmişten geleceğe, gerçekten hayale her türlü düşüncenin var olduğu bir mabed. Aslında Cemil Meriç'in ta kendisi bu mabed. Kitap hakkında şöyle diyor üstad " Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata  bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği.". Gerçektende onunla bütünleşmiş, kendisinin tüm duygularının içinde yer bulduğu bir biyografi de denilebilir.

    Kitap beş bölümden oluşuyor ve Kanaviçe adlı, Cemil Meriç'in kitapta geçen kelime, kişi, tanım, olaylar vb. hakkında açıklamalar yaptığı  sözlük mahiyetinde son bir bölüm bulunmakta.

    İlk bölüm çok sevdiğim bir şair olan Nef'i'nin de eserinin ismi olan 'Siham-ı Kaza' yani; Kaza Okları. Dil konusunu ele almakta ilk bölümde ve şunu demektedir: Kelam bütünüyle haysiyettir. Ve kamus bir milletin hafızasıdır. Türk yazarı aslına bakarsak da tüm Türk milleti dil kirlendiği, değiştiği, yabancılaşmaya başladığı için şanssızdır. Sonrasında idrakimize giydirilen deli gömlekleri hakkında açıklamalarda bulunur;  izmler. Kişiyi şuursuzlaştıran; tarih, millet ve kişilik bilincinden yoksun bırakan ideolojiler. Üstada göre tüm ideolojilere kapıyı açmak, hepsini tanımak ve tartışmak  gerekiyor. Ancak  hiçbir zaman onların kuklası olmamak...

    Türk aydının sıkça tekrarladığı bu ülkede yaşanmayacağı konusu, bu konuda aslında son noktayı çok güzel koymuş Üstad: "Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır." Ve yine bu aydınlar için vazgeçilmez bir ahlaksızlık olan: çağdaşlaşmak. Avrupa'nın ülkemize sürdüğü tıpkı kokain ve LSD tarzı abes bir ihraç ürünü.
     
    Yeni yeni kavramlarla doldurmaya başladık dilimizi. Ancak hiçbiri diğerinin yerini dolduramadı; ne öğretmen hocanın, ne de öğrenci talebenin.
    Sonrasında ise dergi, gazete ve kitap hakkında inceleme ve açıklamalarda bulunur Cemil Meriç.
    Ona göre kitap geleceğe yollanan mektup, gazete ise 'an'ın ta kendisidir. Dergi ise hür düşüncenin kalesi.
    Kitaplar yani bir nevi kurtarıcımız. Okudukça düşünecek düşündükçe harekete geçeceğiz daha fazlasını öğrenmeyi, anlamayı arzulayacağız.
    Roman konusunda ise romanın Batıda çıkan bir ifşa olduğunu düşünür, bizde ise tanzimata kadar roman yoktur çünkü bizim ifşa edilecek yaralarımız yoktur.
     
    Doğu-Batı ve Avrupalılaşma çekişmesi üzerinde de uzunca duran Cemil Meriç Doğu ile Batı arasındaki diyaloğun mutlu sonla bitmeyecegini biliyordu. "Avrupa Şarkı tanımaz" diyen Namık Kemal yanılıyordu üstada göre. Asıl biz onları tanımıyorduk daha doğrusu onların istediği kadar onların istediği şekilde tanıyorduk. Ve mağlubiyetimiz bundandı.

    Cemil Meriç, ülkeyi Fransız İhtilalinden beri su  alan bir gemiye benzetir. Osmanlı başka medeniyetlerin varlığını ilk o zaman fark eder. Bu tarihte ne imanını ne haysiyetini kaybetmemiştir. Avrupaya zirveden bakmaktadır. Avrupa maddedir, Osmanlı ruh. Zamanla bu tanınmayan diyardan gelen saldırılar karşısında önce gücünden şüphe eder, sonra hayret yerini hayranlığa en sonunda da teslimiyete bırakır. Maddecilik imparatorluğu esir alır. Ki halen de başımızın belası maddecilik. Osmanlı'nın direnişi azaldıkça Avrupa'nın  saldırıları artmaktadır. Aydın kendini Avrupa'ya bırakmış, halk ise oyunu sezmekte kendini maziye, mukaddese sığınmak zorunda bulmuş. Ancak elinden ne gelir ki halkın.

    Tanzimat sonrası Türk aydını için "Müstağrip( Batı hayranı)" sıfatını layık görür Meriç, ne kadar da yerine oturmuş bir sıfat olmuştur. Onlara göre medeniyet Avrupa medeniyetidir. Ve bunu halka benimsetmeye çalıştıkça batışımız için de çalışmış oldular.

    Edebiyat konusunda da yabancılaşmışızdır. Yunanperestlik akımına kapılan Yahya Kemal ve Yakup Kadri'yi eleştirerek devam eder Üstad edebiyat eleştirilerine. Servet-i Fünun'la zerdüştlük eleştirisine geçer Meriç.Zerdüşt Avrupa'lıdır ve amacı Islamiyet'i yok etmek, hafızalardan silmektir. Edebiyat elestirilerine bazı şair, yazar ve aydınların hayatları üzerinden devam eder. Celal Sıla, Ahmet Ağaoğlu, Ali Kemal...

    İkinci bölüm yani "Biz ve Onlar". Metternich adlı devlet adamının şu tavsiyesine kulak vermemiz gerekir bu bölümde; "Türk kalınız". Avrupalılaşmak sonumuz olacaktır. Bu bölümde Hristiyanlık, demokrasi ve İslâmiyet  üzerinde duran Cemil Meriç'e göre İslamiyet demokrasinin en ileri seviyesidir. Islamiyette insanlar her alanda eşit ve kardeştir, dilenci halifeye eştir. Ve hükmeden Allah'tır der İslamiye'te göre ve hakimiyet devredilemez. Hürriyet ve hak konularında da karşılaştırır Avrupa ile Islamiyet'i.

    "Aydınların Dini: İzmler" adlı yazısında kültür ve irfanı karşılaştırır Meriç. Aydınımız Tanzimattan beri İslamiyeti ve mukaddesatı yok etmeye çalışmak yönünden  Avrupaya köle olmuş durumdadır ona göre.

    Türkiye'ye hakim ideolojileri üçe ayırır Meriç: İlki hiçbir dünya görüşüne bağlı olmayan,  tarihe düşman tahripkar kısımdır. Bu ideolojiye göre Osmanlı barbar, İslâmiyet gericilik... Biz Hititler'in, Sümerliler'in çocuğuyduk. İkincisi bir nasyonal sosyalizmdi. Son olarak ise sosyalizmler... Meriç'e göre mahiyetleri gereği bu üç ideoloji birer dindi.

    İslamiyet ve Hristiyanlık üzerinde de geniş bir çerçevede durmuş, bölümün sonuna yaklaşırken sosyoloji üzerine eleştirilerde bulunmuştur Cemil Meriç. Max ve Weber' in anlaşamazken Doğu söz konusu olunca nasıl birlik olduğunu incelemiştir.

    Üçüncü bölüm: "Münzevi Yıldızlar". Bu bölümde Cemil Meriç dehayı anlatır, inceler örnekleriyle. Dante, İbn-i Haldun, Balzac, Said Nursi...

    Son iki bölüm yani " Fildişi Kuleden" ve " Bâki Kalan"  ise Üstadın aforizmalarında oluşur.
  • Yazar: Murat Ç
    Hikaye Adı : Kadıköy
    Link: #30131366

    ...Modaya doğru yürümeye başladım… Kafamı gökyüzüne doğru kaldırdığımda, kapkara bulutlarla göz göze geldim, yağmur damlaları yavaş yavaş suratıma doğru damlıyorken bir anda nefesimi tuttum ve gözlerimi kapattım, o anda ne düşündüm tam olarak hatırlamıyorum, derin bir nefes aldığımı hatırlıyorum, tam ne düşündüğümü bilmediğim o şeye dalacakken bir ses ve bağrışma duydum. Gözümü açtığımda, 34 plaka sarı bir taksi önümde durmuş, şoför dışarı çıkmış bana bağırıyor, aynı anda el kol hareketleri ile bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Kafamı sola çevirdim insanlar yürümeye devam ediyordu, kafamı tekrar sağ tarafıma doğru çevirdiğimde şoför arabaya binmişti, kulaklığımı biraz kaldıracakken vazgeçtim ve geri kulağıma taktım, sesi en yüksek seviyeye ayarladım ve elim istemsizce havaya kalktı, ağır çekim bir hareketle taksiciye kusura bakma dercesine ufak bir mesaj gönderdim. Birkaç kişi bana bakıyordu ve onlara ne var bakışı attım, hayal edin işte, o saçma sapan surat ifadeniz ve bir bulldog gibi sallanan yanaklar, salyamız eksik olsun. Sonra Sol adım, sonra sağ adım, tekrar sol ve tekrar sağ yürümeye başladım. Evet, Modaya doğru yürüyordum ve hiçbir şey düşünmüyordum. Sadece yürüyordum. Hayatımda her şeyin anlamsızlaştığı, sonra karanlıklaştığı bir anda karşıma çıktı.

    “Merhaba” dedi.
    “Merhaba” diye karşılık verdim.
    “İyi misin” dedi,
    “Standart” dedim, neden sordun?
    “Biraz önce yayalara kırmızı ışık yanıyordu ve yolda öylece durdun” dedi ve devam etti, “sanki bir şey kaybetmiştin, onu arıyor gibiydin, ama ne aradığın anlaşılmıyordu, yağmurun hüznü yüzüne vurmuş gibi bakıyordun etrafa, taksici sana bağırırken bile en ufak bir tepki vermedin” dedi.
    “Bilmiyorum” dedim. “Herhangi bir şey hatırlamıyorum, ne düşündüğümü bile bilmiyorum” dedim.
    “Kaybolmuş bir ruh gibi dolaşıyordun” dedi.
    “Tanışıyor muyuz?”
    “Hayır, hayır, ben, ben seni öyle gör…”
    “Anladım” dedim soğuk bir tavırla. “Bir şeyim yok merak etme” dedim.
    “Özür dilerim, rahatsız ettim” dedi.

    Özür dilemek için hiçbir sebebi yoktu. Hem ne diye özür diledi ki? Özür bu kadar basit dilenmeli miydi? Ben bunu hiç yapmazdım. Belki de işkence etseler ağzımdan zorla alırlardı. Özürmüş.. Özürde neymiş… Aman neyse, ne.. “Özür dilemene gerek yok” dedim. “Atom bombasını sen icat etmedin, milyonlarca insanı da sen öldürmedin” dedim. Zaten bu kadar ölümden o sorumlu olsa özür dilese ne olacaktı, özür diledikleri yeniden hayata mı dönecekti? Bayan Akura kızı Sunuka’yı tekrar kucağına mı alacaktı da, Bay Maki mesai bitiminde eve mi dönecekti sanki? Ben ne saçmalıyorum? Akura kim? Tanrım, ne oluyor bana.. “Özür dilemene gerek yok” dedim.

    Merhaba ben “Mustafa” dedim. Senin adın ne?
    “Eylül” dedi. “Bir şey sorabilir miyim” dedi ama cevabımı beklemeden “Zamanın varsa, kahve ısmarlayabilir miyim” gibi bir şey çıktı ağzından. Evet, kahveyi çok severim ama ne oluyordu. Neden kahve ısmarlıyordu. Daha birkaç dakika önce bana soru sormaya başlamıştı. Hayatımda onu ilk defa görüyordum. Bir saniye, yoksa ölmüş müydüm, yoksa taksi bana çarpmış ve komada mıydım? Saçmalama, ölmüş insana kim kahve ısmarlardı… Nezaketen mi yoksa, başka bir sebepten mi bilmiyorum ”neden olmasın, olur tabi, teşekkür ederim” dedim.

    Birkaç adım attık “nereye gitmek istersin” dedi. “Teklif senden geldiğine göre, yeri de sen seçersin diye düşünmüştüm” dedim. “Evet haklısın. Benim sürekli gittiğim bir kafe var, oraya gidelim” dedi. “Sen nasıl istersen dedim, organlarımı satmayacaksınız umarım” gibi saçma bir espri yapacakken kendimi durdurdum ve “o tarafta hangi kafe var” dedim. “İkinci Yeni” dedi. Evet biliyordum, birkaç kez gitmiştim. Kahvesini çok sevmemiştim, sıcak içilmesi gereken bir şeyi neden soğuk getirirlerdi ki? Alt tarafı bir suyu belirli derece de ısıtacak ve önüme getirecekti. Hayır efendim olur mu? V60 yöntemi ile demliyordu kahveyi, hangi kahve çeşidinden istediğimi sormuştu barista, içimden annende zaten Kolombiya çekirdeklerinden az kavrulmuş içerdi, sende kalkmış bana hangisini içeceğimi soruyorsun diye sorgulamıştım. Bunu neden sorguladım kendi kendime bilmiyorum burası bir kafe, sormak onun işiydi. Sormayıp, kahin yetenekleri ile ne istediğimi anlayıp kahve mi getirecekti? Tabi ki soracaktı. Zaten konumuz kahve çekirdeği bile değildi.! Sıcak suydu, Sıcak su! Bir suyu bile ısıtamıyorlardı. Bir saniye, konumuz su bile değildi, Konumuz artık “Eylül’dü.”

    Yürüyorduk, ve tabi ki kulaklığım kulağımda değildi, müzik listemi durdurmuş, onunla beraber yürüyordum. Müzik dinleyemediğim için kendimi suçlu hissettim, ben modaya doğru yürümüyor muydum? Bir anda içeri kat etmiş, Rexx’in o tarafa doğru gelmiştik. Klasik ergen buluşma noktası. Nerede buluşalım REXX’in orada… REXX’miş! Neyse… REXX’in karşısında harika bir kokoreççi var. Kömürün o kızgın alevinde, ince ince sote edilmiş kokoreç ve türlü sebzeler, üzerine de bol baharat, çok pişmiş olsun adem usta dediğimde tamam mustafacım merak etme der, ekmeği o sıcak közde kızartır, içerisine malzemeleri bolca koyar ve servis ederdi. Ah o ilk ısırık, anlatamam onu. O sıcak ekmek, ilk dişle buluştuğunda çıkardığı ses, ilk ısırıktan ağıza düşen parçalar ve çiğnerken aldığın o haz, ezilmiş parçaları mideye gönderdiğin büyük bir emek ürünü kokoreç! Ah, kokoreç ah.. Canım çekti şuan.. Ama biz kahve içmeye gidiyorduk değil mi? Neyse dedim içimden, akşama yanındayım adem usta. Yürümeye devam ediyorduk, sessizlikten kendimle konuşmaya başlamıştım. Şimdi aşağıya doğru inmeye başladık, Solda Bira Fabrikası adlı pub, Onun karşısında Fil Bar, onun aşağısındaysa çok sevdiğim dükkan Gargamel var.. Nadir bulabileceğiniz şeyler vardır Gargamel’de. Kaykaylar, marka ayakkabıların özel kreasyonları, giyim kuşam, ot bok ne ararsan vardır işte. Ucuz değildir ama olması gerektiği gibidir. Herkeste olandan değil de, herkeste olmayandan yana iseniz biraz paraya kıyardınız değil mi? Evet kıyardık elbette. Yürümeye devam ettik, göz ucuyla bana baktı. Tabi ki bende ona baktım, ben ona bakmasam, onun bana baktığını nasıl şuan anlatıyor olabilirdim? Biraz düşünün lütfen. Göz göze geldik ve ben gözümü kaçırdım, yürümeye devam ettik. Ne oluyordu hala anlamış değildim. Ben dünyaya sırtımı çevirmiştim. Bağım – beklentim yok, isteğim – öngörüm yok. Bir şey istemiyor haliyle bir şey de vermiyordum. Sadece amaç yüklemeden, yüklü olan amaçları kullanıyor, her hangi bir düşünce ve duygu beslemeden yaşıyordum. Ben Moda’ya yürüyordum, kulağımda kulaklık ve son ses müzik çalıyordu, yağmur damlaları yüzüme düşüyor ve ben yürüyordum, şuan ben bunların sadece yürüme kısmına hayat veriyordum, yanımda Eylül adında, esmerle sarışın arasında, 165 ile 168 boylarında, kıvırcıkla düz karmaşasında, renkli renksiz mavi yeşil ela arasında gözleri, makyajdan eser olmayan o doğallığı ile duran bir kız vardı. Düşünsenize yüzünde bir ton makyaj yerine kendi yüzü var. Bu ne şans, bu ne mukaddes bir lütuf derken kendime geldim, ne saçmalıyorsun sen dedim. “Heh geldik” dedi. “Evet geldik” dedim, aklımda Sıcak Su var tabi. “Nereye geçelim” dedi, sen bilirsin demedim, o kadarda pasif bir karakter çizemezdim, hemen yeri belirledim ve oraya geçtik. Yine de onaylatma ihtiyacı duydum, “iyi mi burası” dedim. Evet, evet güzel yer seçtin dedi. Seçtiğim güzel yer sokağı gören, diğer yerlerden daha nezih ve yağmurun sesini duyabileceğimiz, aynı anda görebileceğimiz ve o ilk yola düşen yağmurla toz birleşimi kokuyu alabileceğimiz bir yerdi. Kısacası ben seçiyorsam o yer zaten güzeldi.

    Siparişlerimizi verdik ve konuşmaya başladık. Bir anda pat diye sordum, çünkü ben öyle yaparım. Hayallerle yaşayamayacak kadar kurşun sıkılmıştı hayatıma. “Neden” şuan buradayız, neden ben seninle sen de benimlesin dedim? Yüzünde samimi bir tebessüm oluştu, yanaklarında o yonca mı goncamı dedikleri şey oluştu, gözlerinin içi gülerken, makyaj olmayan suratı iyice gün yüzüne çıkmıştı, kıvırmı düz mü tam belli olmayan saçları şampuan reklamlarında olduğu gibi kendi kendine bir şekilde dalgalı bir denizde sörf yapıyor gibiydi. Ve cevap verdi “Ölmek için bir sebebin mi var” dedi. Yaşamak için bir sebebim mi olmalı dedim? Olmamalı mı dedi? Pekii dedim.. peki.. Peki…

    “Doğuyoruz ve yaşamaya başlıyoruz. Önce bebek, sonra çocuk, sonra burnunu karıştıran sivilceli bir ergen oluyoruz. Sonra yavaş yavaş büyümeye başlıyoruz. Okula gittikçe sınıf atlıyor, üniversite baskısı ile bir şeyler yapıyoruz, oradan buradan en saçma sapan yerleri tutturuyor, hiç umursamadığımız bölümleri bitiriyoruz, bu dönemlerde hiçbir şeyin planını yapmıyoruz, çünkü diplomayı alınca iş hazır diyoruz. Hayatımız bu anlamsızlıkların etrafında dönerken, mezun oluyor, bitirdiğimiz bölüm ile ilgisi olmayan işler buluyoruz ama en azından buluyoruz. Hayatın şimdi gerçekleri ile yüzleşmeye başlıyoruz. Geçim derdi ile değil o başka konu. Ruhun iyi olmadıktan sonra tabak çanakla geçinecek halin yok, geçinmesen de olur. Hayatımıza insanlar giriyor ve çıkıyor, girdikleri ile çıktıkları arasında uçurumlar oluyor, bu uçurumların kenarında dans ediyoruz ve gittiklerinde uçurumdan atlıyoruz. Hayır isteyerek değil istemeyerek. O uçurumdan bedenlerimizi değil ne yazık ki, içimizdeki tüm iyi duyguları atıyoruz, atlasak bedenimizin parçalanacağı yerde, ruhumuzun parçalanışını izliyoruz. Ve hiçbir şey olmamış gibi hayata devam mı etmemiz isteniyor. Evet isteniyor ve bu hayatın benden istediğini bu hayata veriyorum” diyorum.. ve susuyorum. Biraz dinlenmeye ihtiyacım var sanırım diyerek nefes alıyorum ve bir yudum su alıyorum şişeden.

    “Evet “ diyor Eylül, “veriyorsun, Taksi durmasaydı sana çarpacaktı farkında mısın” diyor? Değilim, güzel yanı da o dememle birlikte başını iki yana sallıyor. Şimdi durun bir saniye burada ne oluyor. Biz neden bunları konuşuyoruz, hatta biz neden buradayız, ben neden Moda’ya tek başıma yürümüyor ve bu kafede kahve içiyorum, tamam kahveyi seviyorum ama sıcak su ile! Su yine sıcak değil! Bir anda konumuza dönüyorum ve “varlık ile yokluk arasında bir fark yok, bedensel olarak olsa da ruhen yok, sadece ölmek için doğuyoruz, doğmamızın tek nedeni ölmek” değil mi diyorum. Hayır diyor.. Yaşadıktan sonra, ölmek için doğuyoruz diyor. Şuan yaşadığımı hissetmiyorum ve ölmek bile istemiyorum diyorum, ölüp ne yapacağım ki? Durduk yere ölmek için bir sebebim yok ve ben yaşamayı seviyorum. Ben sadece bir amaç yüklemiyorum artık. Amacım alındı, çalındı ve orada burada satıldı. Yok artık bir şey bende anlıyor musun” diyorum.

    “Anlıyorum ama bir şeylerin değişme vakti gelmedi mi artık” diyor.

    “ Ne gibi, neyin zamanı diyorum” ve “Benim zamanım” diyor.

    Umut etmek iyi bir davranış olsa da, “Umut” kötülüklerin en kötüsüdür der diyorum Nietzsche, bir anlaşılmak istenmeyen de o diyorum. “Evet onu anladığını sananlarda kendilerini kandırıyor ama artık benim zamanım geldi” diyor tekrar.
    Bu anlamlandıramadığım sahiplenme duygusu da nedir? Daha 1 saat önce farklı yollarda yürüyen bambaşka hikâyenin bambaşka karakterleriydik, nasıl oluyor da şuan onun zamanı geliyordu? Bu tarz şeyler filmlerde olmaz mıydı? Nasıl şuan benim başıma gelmişti, gözlerinin içine bakarken bunları düşünüyor ve yüzündeki tebessümü görebiliyordum. Kendisine olan özgüveni, Joe Satriani’nin gitar tellerinde parmaklarıyla dans ederken çıkardığı o melodilerle aynı hazzı hissettiriyordu bana.

    Peki dedim.. Ama buna şuan karar veremem.. Karar verebilecek kadar, karar verme cesaretim olduğumu sanmıyorum. Hayatıma bir yıkım daha ekleyemem, çöken binanın enkazından kurtulmak için bir çaba daha sarf edemem. Hayır, hayır buna şuan cevap veremem. Bu imkânsız. Bunu yapamam diye devam ederken Eylül masanın üzerinde kahve fincanını tutan elimi tuttu ve söze karıştı…

    “Şuan hissettiğin şey, içinde bir yerlerde sancılanma yapıyorsa ve tuhaf oluyorsan, miden de çok az bile olsa kramplara neden oluyor, kalp atışların hızlanıyor ve yüzüne ateş basıyorsa, evet, şimdi bir şeylere karar verebilirsin” diyor ve gözlerimin içine bakarak bir hayat konduruyor. Benim zamanım diyor gözleri. Hiçliğin içinde kaybolmuş gözlerime bakarken, yeniden hayata ben döndüreceğim diyor.
    Hayır, hayır, hayır.. Kafamı sallıyorum. Bu imkânsız. Hayır…! Buna bir kez daha izin veremem diyorum ve kafamı aşağıya indiriyorum.. Biraz sessizlik oluyor.. Ama hala eli, elimin üzerinde duruyor. Bu his hoşuma mı gitmişti, neden elini çekmiyordu, neden elimi çekmiyordum, neden bir şey demiyordum.. Sıkışıp kaldım, patlamak üzereyim, hayatımda ki boşluğun, dindirilemeyecek acının ve karanlığın içinde kaybolmuş bedenimin buna ihtiyacı mı vardı?

    Tam kafamı kaldırmak üzereyken, telefonu çaldı. Kısa bir an AC/DC şarkısı kafeyi neşelendirdi, ve “Efendim anne” dedi. Annesi aramıştı ve konuşmaya başladılar. Konuşmanın sonunda “birazdan kalkıp geleceğim, yarım saate yanınızda olurum” dedi. “Annemler” dedi, “tatile gidecekler, gitmeden önce biraz zaman geçirelim diye beni çağıyorlar, şuan buradan gitmek istemiyorum ama bu ilk tanışmış olduğumuz virgül olsun” dedi, “noktasını koymayacağız, sadece virgül tamam mı” dedi? Yüzümde bir tebessüm oluştu ve peki dedim.
    Telefonumu alıp, numarasını yazdı ve kendisini aradı. Tam telefonu verirken, “telefonun bildirim cenneti olmuş, bir bak istersen, merak edenin çok sanırım” dedi ve gülerek telefonumu geri verdi. Aynı anda bende güldüm ama asıl mesaj şuydu: “Ben geliyorum, dikkat et” Tabi ki bu mesaja bir karşılık vermeyecektim, birileri için bir şeylerden vazgeçme hakkımı çoktan kullanmış o evreyi çoktan geçmiştim.

    Ayağa kalkarken hesabı ödemek için kasaya yöneldim, bir kez daha elimi tutu, sen değil ben ödeyeceğim, kahveyi ben ısmarlıyorum dedi, yüzündeki kararlılıkla baş etmek imkânsız görünüyordu, ikiletmedim, peki dedim ve hesabı ödedi.

    Beşiktaş’ta oturduğunu söyledi sokağa ilk adım attığında. Peki dedim, Vapur’a kadar sana eşlik edeyim ve yürümeye başladık. İkimizin yüzünde de aptal bir tebessüm vardı. “Kitap” okuyor musun dedim, evet dedi heyecanlı bir şekilde, “seni görmeden yaklaşık beş dakika önce Trevanian’ın Şibumi kitabını aldım” dedi. “Çok merak ediyordum, herkesin dilindeydi ve bende alıp okumak istedim, Vapur’a (Yolcu Gemisi) bindiğimde karşıya geçene kadar biraz okumak istiyorum” dedi. Şaşırmıştım, iki gün önce aynı kitabı bende almıştım ama başlamamıştım. “Bende aldım ama daha okumadım” dedim, “birlikte okuyalım o zaman, kitap hakkında bolca konuşuruz, zaten kendisini fazlasıyla konuşturtan bir kitap” dedim, “heyecanlı bir şekilde çok sevinirim” dedi. Benimde hoşuma gitmişti bu durum. Kadıköy iskelesine geldik, cüzdanından İstanbul kartını çıkardı, ve “bugüne virgül koyma zamanı” dedi, evet dedim, hala anlamlandıramadığım bu güne virgül koyma zamanı, “seninle karşılaştığım ve tanıştığım için içimde bir huzur var” dedi, bunun başka şeylere dönüşmesi, senin de aynı şeyleri hissetmeni çok isterim” dedi, ne diyeceğimi bilemedim, ve sustum, sadece aptal bir gülüş vardı suratımda, muhtemelen ben ne demek istemiyorduysam, suratım tam tersini söylemiş olacak ki, gözleri güldü ve bana sarıldı, vapur saati geldi gitmem gerekiyor artık dedi, aynı şekilde karşılık verdim ve yavaşça arkasını döndü yürümeye başladı, iki adım sonra tekrar döndü el salladı ve vapura doğru yöneldi. Vapur’a bindiğini gördüm ve bende arkamı döndüm, tekrardan Modaya doğru yürümeye başladım. Tam orada kalmıştık çünkü, Modaya doğru yürüyordum…

    İçimde bir şeyler kıpırdandı ama bunun nasıl olduğu, neden olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sokakta sizinle kaç insan tanışır da, karanlığın en dibine gömdüğünüz o duyguları tekrar çıkartır dı? Bunun cevabı bellidir, ya hiç ya da benim başıma gelen gibi çok nadirdir.

    Şarkı listemi gözden geçirdim, kulaklığımı kulağıma taktım, Modaya doğru yürümeye başladım, bir mesaj geldi, Eylül’dü “Tüm dünya vazgeç dediğinde Umut fısıldar; bir kez daha dene” yazıyordu. Yüzümde bir tebessüm oluştu, mesajı okuyup cebime koydum, daha sonra cevap verecektim sanırım, içimde bir şeyler oluşmuştu ve içimde bir defa daha hissetmeyi akıl dahi edemeyeceğim bir his uyanmaya başlamıştı.. Belki de dedim, Cicero haklıdır, ”Bir yerde yaşam varsa, orada umut da vardır.”
    Tam o esnada 6:45 yayınlarının önünden geçiyordum, içeriye bir selam çaktım ve “Kim lan bu Erol Egemen” dedim? İçeriden kahkahalar yükseldi. Aynı şekilde karşılık verdim. Kaybedenler Kulübüne üye olduğumuzdan, 6:45 de bizim mekanımızdı. Sonra yürümeye devam ettim..
    Ellerim ceplerimde, şaşkın ama huzurlu bir şekilde yürümeye başladım, karabulutlar toplanmış, yağmur yağmaya başlamıştı, boğuk ve karamsar havaları çok seviyorum ve yüzüme yağmur damlaları vurmaya başladı, 1 saat önce sadece damla olan bu yağmur tanecikleri, şimdi ise umudun damlalarıydı..

    Ve Modaya doğru yürümeye başladım…
  • Kendinizden bir şeyler bulacağınızı düşündüğüm ilk hikayem ile sizlerleyim..

    "Kadıköy"

    ...Modaya doğru yürümeye başladım… Kafamı gökyüzüne doğru kaldırdığımda, kapkara bulutlarla göz göze geldim, yağmur damlaları yavaş yavaş suratıma doğru damlıyorken bir anda nefesimi tuttum ve gözlerimi kapattım, o anda ne düşündüm tam olarak hatırlamıyorum, derin bir nefes aldığımı hatırlıyorum, tam ne düşündüğümü bilmediğim o şeye dalacakken bir ses ve bağrışma duydum. Gözümü açtığımda, 34 plaka sarı bir taksi önümde durmuş, şoför dışarı çıkmış bana bağırıyor, aynı anda el kol hareketleri ile bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Kafamı sola çevirdim insanlar yürümeye devam ediyordu, kafamı tekrar sağ tarafıma doğru çevirdiğimde şoför arabaya binmişti, kulaklığımı biraz kaldıracakken vazgeçtim ve geri kulağıma taktım, sesi en yüksek seviyeye ayarladım ve elim istemsizce havaya kalktı, ağır çekim bir hareketle taksiciye kusura bakma dercesine ufak bir mesaj gönderdim. Birkaç kişi bana bakıyordu ve onlara ne var bakışı attım, hayal edin işte, o saçma sapan surat ifadeniz ve bir bulldog gibi sallanan yanaklar, salyamız eksik olsun. Sonra Sol adım, sonra sağ adım, tekrar sol ve tekrar sağ yürümeye başladım. Evet, Modaya doğru yürüyordum ve hiçbir şey düşünmüyordum. Sadece yürüyordum. Hayatımda her şeyin anlamsızlaştığı, sonra karanlıklaştığı bir anda karşıma çıktı.

    “Merhaba” dedi.
    “Merhaba” diye karşılık verdim.
    “İyi misin” dedi,
    “Standart” dedim, neden sordun?
    “Biraz önce yayalara kırmızı ışık yanıyordu ve yolda öylece durdun” dedi ve devam etti, “sanki bir şey kaybetmiştin, onu arıyor gibiydin, ama ne aradığın anlaşılmıyordu, yağmurun hüznü yüzüne vurmuş gibi bakıyordun etrafa, taksici sana bağırırken bile en ufak bir tepki vermedin” dedi.
    “Bilmiyorum” dedim. “Herhangi bir şey hatırlamıyorum, ne düşündüğümü bile bilmiyorum” dedim.
    “Kaybolmuş bir ruh gibi dolaşıyordun” dedi.
    “Tanışıyor muyuz?”
    “Hayır, hayır, ben, ben seni öyle gör…”
    “Anladım” dedim soğuk bir tavırla. “Bir şeyim yok merak etme” dedim.
    “Özür dilerim, rahatsız ettim” dedi.

    Özür dilemek için hiçbir sebebi yoktu. Hem ne diye özür diledi ki? Özür bu kadar basit dilenmeli miydi? Ben bunu hiç yapmazdım. Belki de işkence etseler ağzımdan zorla alırlardı. Özürmüş.. Özürde neymiş… Aman neyse, ne.. “Özür dilemene gerek yok” dedim. “Atom bombasını sen icat etmedin, milyonlarca insanı da sen öldürmedin” dedim. Zaten bu kadar ölümden o sorumlu olsa özür dilese ne olacaktı, özür diledikleri yeniden hayata mı dönecekti? Bayan Akura kızı Sunuka’yı tekrar kucağına mı alacaktı da, Bay Maki mesai bitiminde eve mi dönecekti sanki? Ben ne saçmalıyorum? Akura kim? Tanrım, ne oluyor bana.. “Özür dilemene gerek yok” dedim.

    Merhaba ben “Mustafa” dedim. Senin adın ne?
    “Eylül” dedi. “Bir şey sorabilir miyim” dedi ama cevabımı beklemeden “Zamanın varsa, kahve ısmarlayabilir miyim” gibi bir şey çıktı ağzından. Evet, kahveyi çok severim ama ne oluyordu. Neden kahve ısmarlıyordu. Daha birkaç dakika önce bana soru sormaya başlamıştı. Hayatımda onu ilk defa görüyordum. Bir saniye, yoksa ölmüş müydüm, yoksa taksi bana çarpmış ve komada mıydım? Saçmalama, ölmüş insana kim kahve ısmarlardı… Nezaketen mi yoksa, başka bir sebepten mi bilmiyorum ”neden olmasın, olur tabi, teşekkür ederim” dedim.

    Birkaç adım attık “nereye gitmek istersin” dedi. “Teklif senden geldiğine göre, yeri de sen seçersin diye düşünmüştüm” dedim. “Evet haklısın. Benim sürekli gittiğim bir kafe var, oraya gidelim” dedi. “Sen nasıl istersen dedim, organlarımı satmayacaksınız umarım” gibi saçma bir espri yapacakken kendimi durdurdum ve “o tarafta hangi kafe var” dedim. “İkinci Yeni” dedi. Evet biliyordum, birkaç kez gitmiştim. Kahvesini çok sevmemiştim, sıcak içilmesi gereken bir şeyi neden soğuk getirirlerdi ki? Alt tarafı bir suyu belirli derece de ısıtacak ve önüme getirecekti. Hayır efendim olur mu? V60 yöntemi ile demliyordu kahveyi, hangi kahve çeşidinden istediğimi sormuştu barista, içimden annende zaten Kolombiya çekirdeklerinden az kavrulmuş içerdi, sende kalkmış bana hangisini içeceğimi soruyorsun diye sorgulamıştım. Bunu neden sorguladım kendi kendime bilmiyorum burası bir kafe, sormak onun işiydi. Sormayıp, kahin yetenekleri ile ne istediğimi anlayıp kahve mi getirecekti? Tabi ki soracaktı. Zaten konumuz kahve çekirdeği bile değildi.! Sıcak suydu, Sıcak su! Bir suyu bile ısıtamıyorlardı. Bir saniye, konumuz su bile değildi, Konumuz artık “Eylül’dü.”

    Yürüyorduk, ve tabi ki kulaklığım kulağımda değildi, müzik listemi durdurmuş, onunla beraber yürüyordum. Müzik dinleyemediğim için kendimi suçlu hissettim, ben modaya doğru yürümüyor muydum? Bir anda içeri kat etmiş, Rexx’in o tarafa doğru gelmiştik. Klasik ergen buluşma noktası. Nerede buluşalım REXX’in orada… REXX’miş! Neyse… REXX’in karşısında harika bir kokoreççi var. Kömürün o kızgın alevinde, ince ince sote edilmiş kokoreç ve türlü sebzeler, üzerine de bol baharat, çok pişmiş olsun adem usta dediğimde tamam mustafacım merak etme der, ekmeği o sıcak közde kızartır, içerisine malzemeleri bolca koyar ve servis ederdi. Ah o ilk ısırık, anlatamam onu. O sıcak ekmek, ilk dişle buluştuğunda çıkardığı ses, ilk ısırıktan ağıza düşen parçalar ve çiğnerken aldığın o haz, ezilmiş parçaları mideye gönderdiğin büyük bir emek ürünü kokoreç! Ah, kokoreç ah.. Canım çekti şuan.. Ama biz kahve içmeye gidiyorduk değil mi? Neyse dedim içimden, akşama yanındayım adem usta. Yürümeye devam ediyorduk, sessizlikten kendimle konuşmaya başlamıştım. Şimdi aşağıya doğru inmeye başladık, Solda Bira Fabrikası adlı pub, Onun karşısında Fil Bar, onun aşağısındaysa çok sevdiğim dükkan Gargamel var.. Nadir bulabileceğiniz şeyler vardır Gargamel’de. Kaykaylar, marka ayakkabıların özel kreasyonları, giyim kuşam, ot bok ne ararsan vardır işte. Ucuz değildir ama olması gerektiği gibidir. Herkeste olandan değil de, herkeste olmayandan yana iseniz biraz paraya kıyardınız değil mi? Evet kıyardık elbette. Yürümeye devam ettik, göz ucuyla bana baktı. Tabi ki bende ona baktım, ben ona bakmasam, onun bana baktığını nasıl şuan anlatıyor olabilirdim? Biraz düşünün lütfen. Göz göze geldik ve ben gözümü kaçırdım, yürümeye devam ettik. Ne oluyordu hala anlamış değildim. Ben dünyaya sırtımı çevirmiştim. Bağım – beklentim yok, isteğim – öngörüm yok. Bir şey istemiyor haliyle bir şey de vermiyordum. Sadece amaç yüklemeden, yüklü olan amaçları kullanıyor, her hangi bir düşünce ve duygu beslemeden yaşıyordum.

    Ben biraz önce Moda’ya yürüyordum, kulağımda kulaklık ve son ses müzik çalıyordu, yağmur damlaları yüzüme düşüyor ve ben yürüyordum, şuan ben bunların sadece yürüme kısmına hayat veriyordum, yanımda Eylül adında, esmerle sarışın arasında, 165 ile 168 boylarında, kıvırcıkla düz karmaşasında, renkli renksiz mavi yeşil ela arasında gözleri, makyajdan eser olmayan o doğallığı ile duran bir kız vardı. Düşünsenize yüzünde bir ton makyaj yerine kendi yüzü var. Bu ne şans, bu ne mukaddes bir lütuf derken kendime geldim, ne saçmalıyorsun sen dedim. “Heh geldik” dedi. “Evet geldik” dedim, aklımda Sıcak Su var tabi. “Nereye geçelim” dedi, sen bilirsin demedim, o kadarda pasif bir karakter çizemezdim, hemen yeri belirledim ve oraya geçtik. Yine de onaylatma ihtiyacı duydum, “iyi mi burası” dedim. Evet, evet güzel yer seçtin dedi. Seçtiğim güzel yer sokağı gören, diğer yerlerden daha nezih ve yağmurun sesini duyabileceğimiz, aynı anda görebileceğimiz ve o ilk yola düşen yağmurla toz birleşimi kokuyu alabileceğimiz bir yerdi. Kısacası ben seçiyorsam o yer zaten güzeldi.

    Siparişlerimizi verdik ve konuşmaya başladık. Bir anda pat diye sordum, çünkü ben öyle yaparım. Hayallerle yaşayamayacak kadar kurşun sıkılmıştı hayatıma. “Neden” şuan buradayız, neden ben seninle sen de benimlesin dedim? Yüzünde samimi bir tebessüm oluştu, yanaklarında o yonca mı goncamı dedikleri şey oluştu, gözlerinin içi gülerken, makyaj olmayan suratı iyice gün yüzüne çıkmıştı, kıvırmı düz mü tam belli olmayan saçları şampuan reklamlarında olduğu gibi kendi kendine bir şekilde dalgalı bir denizde sörf yapıyor gibiydi. Ve cevap verdi “Ölmek için bir sebebin mi var” dedi. Yaşamak için bir sebebim mi olmalı dedim? Olmamalı mı dedi? Pekii dedim.. peki.. Peki…

    “Doğuyoruz ve yaşamaya başlıyoruz. Önce bebek, sonra çocuk, sonra burnunu karıştıran sivilceli bir ergen oluyoruz. Sonra yavaş yavaş büyümeye başlıyoruz. Okula gittikçe sınıf atlıyor, üniversite baskısı ile bir şeyler yapıyoruz, oradan buradan en saçma sapan yerleri tutturuyor, hiç umursamadığımız bölümleri bitiriyoruz, bu dönemlerde hiçbir şeyin planını yapmıyoruz, çünkü diplomayı alınca iş hazır diyoruz. Hayatımız bu anlamsızlıkların etrafında dönerken, mezun oluyor, bitirdiğimiz bölüm ile ilgisi olmayan işler buluyoruz ama en azından buluyoruz. Hayatın şimdi gerçekleri ile yüzleşmeye başlıyoruz. Geçim derdi ile değil o başka konu. Ruhun iyi olmadıktan sonra tabak çanakla geçinecek halin yok, geçinmesen de olur. Hayatımıza insanlar giriyor ve çıkıyor, girdikleri ile çıktıkları arasında uçurumlar oluyor, bu uçurumların kenarında dans ediyoruz ve gittiklerinde uçurumdan atlıyoruz. Hayır isteyerek değil istemeyerek. O uçurumdan bedenlerimizi değil ne yazık ki, içimizdeki tüm iyi duyguları atıyoruz, atlasak bedenimizin parçalanacağı yerde, ruhumuzun parçalanışını izliyoruz. Ve hiçbir şey olmamış gibi hayata devam mı etmemiz isteniyor. Evet isteniyor ve bu hayatın benden istediğini bu hayata veriyorum” diyorum.. ve susuyorum. Biraz dinlenmeye ihtiyacım var sanırım diyerek nefes alıyorum ve bir yudum su alıyorum şişeden.

    “Evet “ diyor Eylül, “veriyorsun, Taksi durmasaydı sana çarpacaktı farkında mısın” diyor? Değilim, güzel yanı da o dememle birlikte başını iki yana sallıyor. Şimdi durun bir saniye burada ne oluyor. Biz neden bunları konuşuyoruz, hatta biz neden buradayız, ben neden Moda’ya tek başıma yürümüyor ve bu kafede kahve içiyorum, tamam kahveyi seviyorum ama sıcak su ile! Su yine sıcak değil! Bir anda konumuza dönüyorum ve “varlık ile yokluk arasında bir fark yok, bedensel olarak olsa da ruhen yok, sadece ölmek için doğuyoruz, doğmamızın tek nedeni ölmek” değil mi diyorum. Hayır diyor.. Yaşadıktan sonra, ölmek için doğuyoruz diyor. Şuan yaşadığımı hissetmiyorum ve ölmek bile istemiyorum diyorum, ölüp ne yapacağım ki? Durduk yere ölmek için bir sebebim yok ve ben yaşamayı seviyorum. Ben sadece bir amaç yüklemiyorum artık. Amacım alındı, çalındı ve orada burada satıldı. Yok artık bir şey bende anlıyor musun” diyorum.

    “Anlıyorum ama bir şeylerin değişme vakti gelmedi mi artık” diyor.

    “ Ne gibi, neyin zamanı diyorum” ve “Benim zamanım” diyor.

    Umut etmek iyi bir davranış olsa da, “Umut” kötülüklerin en kötüsüdür der diyorum Nietzsche, bir anlaşılmak istenmeyen de o diyorum. “Evet onu anladığını sananlarda kendilerini kandırıyor ama artık benim zamanım geldi” diyor tekrar.
    Bu anlamlandıramadığım sahiplenme duygusu da nedir? Daha 1 saat önce farklı yollarda yürüyen bambaşka hikâyenin bambaşka karakterleriydik, nasıl oluyor da şuan onun zamanı geliyordu? Bu tarz şeyler filmlerde olmaz mıydı? Nasıl şuan benim başıma gelmişti, gözlerinin içine bakarken bunları düşünüyor ve yüzündeki tebessümü görebiliyordum. Kendisine olan özgüveni, Joe Satriani’nin gitar tellerinde parmaklarıyla dans ederken çıkardığı o melodilerle aynı hazzı hissettiriyordu bana.

    Peki dedim.. Ama buna şuan karar veremem.. Karar verebilecek kadar, karar verme cesaretim olduğumu sanmıyorum. Hayatıma bir yıkım daha ekleyemem, çöken binanın enkazından kurtulmak için bir çaba daha sarf edemem. Hayır, hayır buna şuan cevap veremem. Bu imkânsız. Bunu yapamam diye devam ederken Eylül masanın üzerinde kahve fincanını tutan elimi tuttu ve söze karıştı…

    “Şuan hissettiğin şey, içinde bir yerlerde sancılanma yapıyorsa ve tuhaf oluyorsan, miden de çok az bile olsa kramplara neden oluyor, kalp atışların hızlanıyor ve yüzüne ateş basıyorsa, evet, şimdi bir şeylere karar verebilirsin” diyor ve gözlerimin içine bakarak bir hayat konduruyor. Benim zamanım diyor gözleri. Hiçliğin içinde kaybolmuş gözlerime bakarken, yeniden hayata ben döndüreceğim diyor.
    Hayır, hayır, hayır.. Kafamı sallıyorum. Bu imkânsız. Hayır…! Buna bir kez daha izin veremem diyorum ve kafamı aşağıya indiriyorum.. Biraz sessizlik oluyor.. Ama hala eli, elimin üzerinde duruyor. Bu his hoşuma mı gitmişti, neden elini çekmiyordu, neden elimi çekmiyordum, neden bir şey demiyordum.. Sıkışıp kaldım, patlamak üzereyim, hayatımda ki boşluğun, dindirilemeyecek acının ve karanlığın içinde kaybolmuş bedenimin buna ihtiyacı mı vardı?

    Tam kafamı kaldırmak üzereyken, telefonu çaldı. Kısa bir an AC/DC şarkısı kafeyi neşelendirdi, ve “Efendim anne” dedi. Annesi aramıştı ve konuşmaya başladılar. Konuşmanın sonunda “birazdan kalkıp geleceğim, yarım saate yanınızda olurum” dedi. “Annemler” dedi, “tatile gidecekler, gitmeden önce biraz zaman geçirelim diye beni çağıyorlar, şuan buradan gitmek istemiyorum ama bu ilk tanışmış olduğumuz virgül olsun” dedi, “noktasını koymayacağız, sadece virgül tamam mı” dedi? Yüzümde bir tebessüm oluştu ve peki dedim.
    Telefonumu alıp, numarasını yazdı ve kendisini aradı. Tam telefonu verirken, “telefonun bildirim cenneti olmuş, bir bak istersen, merak edenin çok sanırım” dedi ve gülerek telefonumu geri verdi. Aynı anda bende güldüm ama asıl mesaj şuydu: “Ben geliyorum, dikkat et” Tabi ki bu mesaja bir karşılık vermeyecektim, birileri için bir şeylerden vazgeçme hakkımı çoktan kullanmış o evreyi çoktan geçmiştim.

    Ayağa kalkarken hesabı ödemek için kasaya yöneldim, bir kez daha elimi tuttu, sen değil ben ödeyeceğim, kahveyi ben ısmarlıyorum dedi, yüzündeki kararlılıkla baş etmek imkânsız görünüyordu, ikiletmedim, peki dedim ve hesabı ödedi.

    Beşiktaş’ta oturduğunu söyledi sokağa ilk adım attığında. Peki dedim, Vapur’a kadar sana eşlik edeyim ve yürümeye başladık. İkimizin yüzünde de aptal bir tebessüm vardı. “Kitap” okuyor musun dedim, evet dedi heyecanlı bir şekilde, “seni görmeden yaklaşık beş dakika önce Trevanian’ın Şibumi kitabını aldım” dedi. “Çok merak ediyordum, herkesin dilindeydi ve bende alıp okumak istedim, Vapur’a (Yolcu Gemisi) bindiğimde karşıya geçene kadar biraz okumak istiyorum” dedi. Şaşırmıştım, iki gün önce aynı kitabı bende almıştım ama başlamamıştım. “Bende aldım ama daha okumadım” dedim, “birlikte okuyalım o zaman, kitap hakkında bolca konuşuruz, zaten kendisini fazlasıyla konuşturtan bir kitap” dedim, “heyecanlı bir şekilde çok sevinirim” dedi. Benimde hoşuma gitmişti bu durum. Kadıköy iskelesine geldik, cüzdanından İstanbul kartını çıkardı, ve “bugüne virgül koyma zamanı” dedi, evet dedim, hala anlamlandıramadığım bu güne virgül koyma zamanı, “seninle karşılaştığım ve tanıştığım için içimde bir huzur var” dedi, bunun başka şeylere dönüşmesi, senin de aynı şeyleri hissetmeni çok isterim” dedi, ne diyeceğimi bilemedim, ve sustum, sadece aptal bir gülüş vardı suratımda, muhtemelen ben ne demek istemiyorduysam, suratım tam tersini söylemiş olacak ki, gözleri güldü ve bana sarıldı, vapur saati geldi gitmem gerekiyor artık dedi, aynı şekilde karşılık verdim ve yavaşça arkasını döndü yürümeye başladı, iki adım sonra tekrar döndü el salladı ve vapura doğru yöneldi. Vapur’a bindiğini gördüm ve bende arkamı döndüm, tekrardan Modaya doğru yürümeye başladım. Tam orada kalmıştık çünkü, Modaya doğru yürüyordum…

    İçimde bir şeyler kıpırdandı ama bunun nasıl olduğu, neden olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sokakta sizinle kaç insan tanışır da, karanlığın en dibine gömdüğünüz o duyguları tekrar çıkartır dı? Bunun cevabı bellidir, ya hiç ya da benim başıma gelen gibi çok nadirdir.

    Şarkı listemi gözden geçirdim, kulaklığımı kulağıma taktım, Modaya doğru yürümeye başladım, bir mesaj geldi, Eylül’dü “Tüm dünya vazgeç dediğinde Umut fısıldar; bir kez daha dene” yazıyordu. Yüzümde bir tebessüm oluştu, mesajı okuyup cebime koydum, daha sonra cevap verecektim sanırım, içimde bir şeyler oluşmuştu ve içimde bir defa daha hissetmeyi akıl dahi edemeyeceğim bir his uyanmaya başlamıştı.. Belki de dedim, Cicero haklıdır, ”Bir yerde yaşam varsa, orada umut da vardır.”

    Tam o esnada 6:45 yayınlarının önünden geçiyordum, içeriye bir selam çaktım ve “Kim lan bu Erol Egemen” dedim? İçeriden kahkahalar yükseldi. Aynı şekilde karşılık verdim. Kaybedenler Kulübüne üye olduğumuzdan, 6:45 de bizim mekanımızdı. Sonra yürümeye devam ettim..

    Ellerim ceplerimde, şaşkın ama huzurlu bir şekilde yürümeye başladım, kara bulutlar toplanmış, yağmur yağmaya başlamıştı, boğuk ve karamsar havaları çok seviyorum ve yüzüme yağmur damlaları vurmaya başladı, 1 saat önce sadece damla olan bu yağmur tanecikleri, şimdi ise umudun damlalarıydı..

    Ve Modaya doğru yürümeye başladım…
  • Şarkı söylemek için her şeyden önce güzel bir sese sahip olmanın gerektiği günler çok gerilerde kaldı. Bilgisayar programları çalgı çalmayı öğrenmeyi neredeyse gereksiz bir hobby haline dönüştürdüğü gibi, sequencer'lar, önceden hazırlanmış şablonlarla, beste yapmayı çocuk oyununa çevirdi. Ortaya konan ürünlerin en büyük özelliği sıradanlıkları ve günübirlik oluşları. Bunlar kısa bir süre kullanılıp sonra atılacak şeyler. Böylece, popüler kültür ürünleri, sanat ürünü olmaktan çok, seri üretimle elde edilen endüstri ürünleri kategorisine girmeye hak kazanıyor. Üstelik para kazanmanın en önemli amaç olduğunu asla unutmayan kapitalizm, beyin yıkamanın en iyi aracı olan reklâmla popüler kültür alanında her gün yeni yıldızlar yaratarak tatlı kârlar elde etmeyi çok iyi başarıyor.
    Kolektif
    Sayfa 31 - Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Yalçın Tura
  • "Spring (Atla) adlı şarkı yalnızca manzarayı daha iyi görebilmek için köprünün üstüne tırmanan bir adamın hikayesini anlatır. Onu orada görünce adamın etrafında kalabalık artar, millet onun intihar edeceğini düşünmektedir ve bir grup bunu yapması için onu cesaretlendirmeye başlar. Adam korkarak aşağı inmek ister ama kalabalık izin vermez.

    En sonunda adamın kararsızlığını gören grup üyelerinden biri (Till'in-grubun solisti- karakteri) adamı, kendi kafasındaki intihar fikrini gerçekleştirememenin utancından kurtarmak ister ve gizlice arkadan yaklaşır. Arkadan vurduğu tekmeyle adam, atlamıştır."

    Auf einer Brücke ziemlich hoch
    Hält ein Mann die Arme auf
    Da steht er nun und zögert noch
    Die Menschen strömen gleich zuhauf
    Auch ich lass mir das nicht entgehen
    Das will ich aus der Nähe sehen
    Ich stell mich in die erste Reihe
    und schreie

    ("Bir köprünün üzerinde, oldukça yüksek
    Bir adam kollarını açmış,
    Orada durur ve hala tereddüt eder.
    Tam başka bir yerde insanlar sürü halinde ilerler.
    Her iki şekilde de bunu kaçırmayacağım.
    Yakından görmek istiyorum.
    İlk sıranın içine ulaşırım.
    Ve bağırırım.")

    Spring
    ("Atla")

    Der Mann will von der Brücke steigen
    Die Menschen fangen an zu hassen
    Bilden einen dichten Reigen
    Und wollen ihn nicht nach unten lassen
    So steigt er noch mal nach oben
    Und der Mob fängt an zu toben
    Sie wollen seine Innereien
    Und schreien

    ("Adam köprüden inmek ister.
    İnsanlar hoşlanmamaya başlar.
    Kalabalık bir yığın oluştururlar.
    Ve aşağı inmesine izin vermek istemezler.
    Böylece geri tırmanır.
    Ve çete sakinleşmeye başlar.
    Sakatatını isterler.
    Ve bağırırlar.")

    Spring
    Erlöse mich
    Spring
    Enttäusch mich nicht
    Spring für mich
    Spring ins Licht
    Spring

    ("Atla,
    Beni günahtan kurtar.
    Atla,
    Beni hayal kırıklığına uğratma.
    Benim için atla,
    Işığın içine atla.
    Atla.")

    Jetzt fängt der Mann zu weinen an
    Heimlich schiebt sich eine Wolke
    fragt sich Was hab ich getan
    vor die Sonne es wird kalt
    Ich wollte nur zur Aussicht gehen
    die Menschen laufen aus den Reihen
    und in den Abendhimmel sehen
    Und sie schreien

    ("Şimdi adam ağlamaya başlar.
    -Bir bulut gizlice ilerler.
    Kendine ne yapmalıyım diye sorar,
    -Güneşin önü soğur.
    Sadece manzarayı görmek istedim,
    -İnsanlar safları kırar.
    Ve akşam havasına bakarlar,
    Ve bağırırlar.")

    Spring

    ("Atla")


    Heimlich schiebt sich eine Wolke
    vor die Sonne es wird kalt
    Doch tausend Sonnen brennen nur für dich
    Ich schleich mich heimlich auf die Brücke
    Tret ihm von hinten in den Rücken
    Erlöse ihn von dieser Schmach
    und schrei ihm nach

    ("Bir bulut gizlice ilerler,
    Güneşin önü soğur.
    Fakat bin tane güneş sadece senin için yanar.
    Gizlice köprünün üzerine sürünürüm,
    Ve arkasından onu tekmelerim.
    Onu bu utançdan kurtarırım.
    Ve ona bağırırım.")

    Spring
    ("Atla")

    Spring
    Erlöse dich
    Spring
    Enttäusch mich nicht
    Spring für mich
    Spring
    Enttäusch mich nicht

    ("Atla,
    Kendini günahtan kurtar.
    Atla,
    Beni hayal kırıklığına uğratma.
    Benim için atla,
    Atla.
    Beni hayal kırıklığına uğratma.")

    Şerh-i şahsi :Sanırım bu şarkıda bahsi geçen grup tamamen hayal ürünü değil. O grup, farkında olmasak da, biz olabiliriz. Nasıl mı?

    Geçirdiği büyük psikolojik travmalardan sonra normal sosyal hayata katılmak isteyen kişilere; acıyarak, sahte şefkat gösterileri sunarak yeri geldiğinde "nasıl dayanıyosun, ben senin yerinde olsam çoktan dayanamayıp canıma kıymıştım." diyerek.

    Ancak şarkıda olduğu gibi son darbeyi bir insanın vurduğunu düşünmüyorum. Bardağı taşıran damlada nefis işin içine giriyor: "Bir işi başaramıyorsun, bari ölümünü başarıyla tamamla" diyerek.
  • (...)İlkin yalnızca basın yayını kapsayan sansür çok geçmeden kitapları, şarkı sözlerini, film senaryolarını içine almaya başladı. Askeri emirle yasaklanan sözcükler bile vardı, compañero sözcüğü gibi. Resmen yasaklanmamış olmakla birlikte ağıza alınamayan sözcükler de vardı, "özgürlük" gibi, "adalet" ve "sendika" gibi. Bunca Faşistin bir gecede nereden bittiğine Alba şaşıp kalıyordu, çünkü ülkenin uzun demokratik tarihinde Faşistler daha önce pek göze çarpmamışlar ve ülke yaşamında hiçbir zaman önemli bir rol kapmamışlardı. En dikkati çekenler ikinci Dünya Savaşı sırasında coşarak siyah gömlekleriyle, kollar kalkık, sokaklarda —ahalinin gülüşmeleri ve ıslıkları arasında— resmigeçit yapmış olanlar . Alba silahlı kuvvetlerin tavrını da anlayamıyordu, çünkü bunların çoğunluğu orta ve emekçi sınıflardan gelmeydiler ve geleneksel olarak aşırı sağdan çok sola yakın olarak bilinirlerdi. Alba iç savaş durumuna da akıl erdiremiyordu, çünkü savaş denen şeyin askerlerin sanat yapıtı, tüm eğitimlerinin ürünü, mesleklerinin altın nişanı olduğunu kavrayamıyordu. Askerler barış dönemlerinde parlasınlar diye yetiştirilmez! Darbe onlara kışlalarında öğrendiklerini uygulamak fırsatı vermişti: körü körüne itaat, silah kullanımı ve askerlerin, (bir kez vicdanlarının sesini bastırdıktan sonra) uzmanlaştıkları daha başka beceriler.