1000Kitap Logosu
Resim
136 syf.
·
Puan vermedi
nerede sahilde savruluşların göğü?
"söyleşir evvelce biz bu tenhalarda ziyade gülüşürdük pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının ne meseller söylenirdi mercan koz nargileler zamanlar değişti ayrılık girdi araya hicrana düştük bugün ah nerde gençliğimiz sahilde savruluşları başıboş dalgaların yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller elde var hüzün..." yaldızlanırdı kanatları köz dalgaların, söyleşirdi evvelce kum taneleri, devamlı buluşurlardı, suların ve kumların, ortak sınırlarında, buluşurlardı, iki tarafın da silahlarının oraya bakıyor olduğu tehdidiyle, biz buna gülüşürdük. köz dalgalar söndüreceklerdi, yakarak tenlerini kumların, yakacaktık tenleri güya, ısısısı uzaktan gelenin, suyun altına da girişinin bir ispatıyla, suyun altındakini de bulduğunu, mani olacak olsaydı, tam ışığın sana varacak olduğu noktada duracak bir göktaşıyla, kesilmez miydi karaya gökyüzü? adım atmaz mıydı, karanlığa göğün suratı? tıpkı yerde, gizlenmek için ıslanan şair gibi, bunca zamandır kendini suyla ıslamasının sebebi, kumun tenine yapışmasını sağlamak olan. suya hep bunun için girmişti, dibinde, iki sınırın arasında ıslanmış sulara yatıp, oradan döne döne suyun temas etmeyi durdurduğu sınıra yakın bir yerde de duraklayabilirdi, ama yapmadı bunu. söyleşirdik bu tenhalarda, kanatların hakkında, hakkından gelebileceğimizi kanatsız, kanatsız kalacağımız tek aşama, kanadı kırmak ve takmak olacağına kadar, akşama kadar yani, akşama kadar kırılır bir kanat, takılır kanadıma, uçurmaz. fark budur, kanatların hiçbiri tümünü kaplamaz kanatlarımın, kanatlarımın dediysek iki tane değiller ya! söyleşir bu tenhalar, gülüşler hakkında. gülüşürler sayılarına bakınıp kanatlarıma. ayrılık hicret etti, hicrana, pırpır yaldızlanırdı kanatları, gülüşen kuşların. gülüştüklerine kızdığından hicret etti ayrılık, uçuştuklarından ya da kanatlarındaki yaldızlardan değil. şimdi söyle! nasıl o yaldızlı kanatlara diyebilirdik ki kuş? nasıl diyebilirdik ki gülmeye çalışan çarpık çarpık o gagalara, gaga, ağız yerine, tenhalarda pır yaldızlanan. kanatları söylerdi: "şimdilerde mercan değişti!" ve gülüşürlerdi, kurbağanın yutmak için ardımda beklediği kuşlar. balık tutmak, gökselin yaptığı alçakgönüllüğüydü, ışığını susturaran bir kayanın üzerinde akan bir yıldız, yanarken pas pas parlayan, önünü kapatan, aşağı doğru üzerlerinde indiği her ışık, ardındakini karartırken, önünü aydınlatır, işte böyle! balık tutmak gökselin alçakgönüllüğüydü; küçük oltayı böyle parlatıyordu. yüceltilmiş sınır, üzerine düşmeyen ışığın yoksunluğuyla övülmüş, nüfuz için, parlayan bir yol gönder, tüm yolları tıkayan ve tıkamakla yol açan, tenhalardan ziyade gülüşlerle, yaldızlara yol açıp kanatlandıran. parça parça aydınlanmanın adıdır ışıltı! gökkube hep yandığından, budama etmedi yerleri ve ağaçlarını, yaktı geçti her birini, kumlar ısındılar, ıslatanlar olmasaydı, yani kara, kendi kendini kanatlandırıp, bir ağacın, yine kendi kendinin bir ürünü olan, bir ağacın gölgesinde durmasaydı, hep yanmakla, en çok beslenen ve yanmayla arasının güzelliğine rağmen, suya da en çok muhtaç olan, belki yanmasaydı, su bile istemeden büyüyecek olan, serinleyerek serinletti bizleri, ağaçlar suydu ve su ihtiyacı, yanmakla besleniyor olmaktan. gözlerim savrulur, sadece benim gösterişimin yapıldığı köylerde. bu yüzden sinirliyim göklere, sınırda kalp gözlerim alçaldı, ondan dolayı. hepsi gözlerime batan taşları geri çekmekten vazgeçti, suyla fırlayıp gözlerime kaçan kumlar ve rüzgarın estirdiği taşlar, sulara yıkamak için gözlerimi, yaklaştığımda, dalgalar daha da derinlere itti, rahatlığıyla güneşin görmediğinin, rahatlığıyla ıslanan kumların, yüzlerine vurmazken bir efendi ateş, rahatken sopsoğuk sular, rahatken rüzgar. kanatlar söylerdi mercanlar bile, yükseltici rüzgarlara güvenerek, elde olan hüzün bundandı, kum, ıslak kumlar temas ediyordu ellerime de, hissettiğim yalnızca darbeler, katılaşsa da, rüzgarla fırlayıp gitmeyecek olsa da kanatlanan mercanlar gibi ellerimdeki kumlar, köpükler, bakamazken kanayan gözlerim, gizlice çekip alırdı ellerimden kumları, gizlice bırakırdı yerlerine derin şaşkınlıklara hayretler. şarkı söyleyen tanrım, nasıl oldu da bir kez olsun kıpırdanmadın? elimde yalnız hüzün varken, evet eldeydi hüzün, ne garip. bilirim, hep eldeydi hüznü, gözlerimin. eşlik ederdi bana gözyaşlarıyla, gözlerim. lakin, lakin akmadı bu sefer kandan başka şey, ellerime gözlerimden. ve kan, gözlerimin değil, benim. tüm gün para kazanırım, kağıt peşinde koşmam! ne diyorum ben, akamıyor diyordum gözlerim, akamıyor gözyaşları kağıda, aktığında kan, çıkmıyor kağıttan, kan olarak bırakıyor izini, kurumuş rengi, peçetede kalandan farksız kağıtta. oysa, oysa gözyaşı! öyle mi hiç? o kurur kağıtlarda, sonra şunun ya da bunun izi olmaz, yalamadıkça tuzlu mudur kağıt, bilinmez. o yalnız iz bırakır, tümünün bırakacağı türden bir izi. tüm hayatın şaşkınlıklarına hayret edin, kanasa da gözyaşlarınız, ayaklarım bir sandalye, sislerden oluşan bir buluttan, damlalar, sislerden oluşan. gençliğimiz, savruluşları tumturaklı çınlatan. hicranın ahı, herhangi bir yerdeki gençliğimiz. elde ne var? gençlerimizin hicran'a da kurduğu kamp, bizler gibi kendini beğenmişi kıskanan. nerede sahilde savruluşların göğü? fakat çıkar mı, akıldan geceye? yirmi birinci yüzyıl kendi şairini görecek, zamanla ayrılışında savruluşları halen çınlarken; elden ne çıkar?
Elde Var Hüzün
7.6/10 · 2.432 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
İkinci sorunun neden zihinsel görüntü ve anıları sorduğunu merak edebilirsiniz. Şiddetli ruh halleri yaşarken birçoğumuzda zihinsel görüntülerin oluştuğu bilinmektedir. Bu zihinsel görüntülere örnek olarak bazı imajlar, aklımızdan geçen bir şarkı, bazı kelimeler ya da bedensel bir his verilebilir. Bazen bu görüntüler tamamen hayal ürünü olabilir (örneğin, siz yerde yatarken insanların size baktığını görmeniz), bazen de yaşadıklarınızın tekrarı şeklinde olabilir (örneğin, sınıf arkadaşınızın sizinle dalga geçtiği bir günü hatırlamak). Bu zihinsel görüntü ve anılar, kelimelerle ifade edilen düşüncelere kıyasla çok daha şiddetli ruh hallerini ortaya çıkarır. Dolayısıyla bu zihinsel görüntü ve anıları fark edip, diğer düşüncelere ek olarak Düşünce Kayıt Formu'na yazmak ya da çizmek oldukça önemlidir.
Sosyal medyadaki genç müzisyenleri takip ediyorum, sevi yorum da onları valla. Aranjörüm Alper Erinç ayak yaptığımı düşünüyor -çok trişka, palavra buluyor onları-, gençleri kıskanmıyorum ayağına yüce gönüllülük yaptığımı söylüyor. Değil. Zaten kıskanıyorum da onları. Video kliplerine, şarkılarına bakıyorum. Kimsenin sikinde değiller ama heyecanlılar. Neler hissettiklerini tahmin ediyorum. Yazık, insanların hiçbir şeyden etkilenmediği bir zamana denk geldiler. Arz var, talep yok. Şarkılar ortalığı eskisi gibi kasıp kavurmuyor. Bu arada oradan buradan tırtıkladığım bilgiler aklıma geliyor: YouTube'da videoların ortalama seyir uzunluğu saniyelerle ölçülüyor. Ayrıca, Spotify'da 7 milyon şarkı varmış ki, o şarkıları bir kere bile dinleyen olmamış, sahipleri bile dinlememişler yani! Ayrıca, her yıl dünyamıza, sadece İngiliz dilinde yazılmış 100.000 civarında kurgu edebiyat ürünü girdiğini okuyorum bir yerde. Zaten, yeni kitap eklenmesi yüzünden New York şehir kütüphanesi de sürekli genişlemek zorunda kalıyormuş. Sık sık inşaat varmış.
176 syf.
·
5 günde
·
7/10 puan
Otomatik Portakal'ın Alex'iyim
Otomatik Portakal'ı ilk olarak bir arkadaşımda gördüğümde kitaptan çok yazarının enteresan öyküsü ilgimi çekmişti. Daha sonra bir şarkıda "Otomatik Portakal'ın Alex'iyim sözünü duyunca merak ettim ve kendi kendime "nasıl bir kitap acaba" sorusunu sorup biraz araştırma yaptım, fakat okumaya karar vermedim. Nihayet yine bir şarkıda ilgimi çeken "ludovico" kelimesinin de bu kitapla ilgisi olduğunu öğrenince merakım daha da arttı. İlk olarak filmini izlemeye karar verdim, ama hiç diyalog olmadığı için sıkılıp yarıda bıraktım. En sonunda da gittiğim bir kitap fuarında Otomatik Portakal'ı gördüm ve alıp okudum. "BURADAN SONRASI SPOİLER İÇERİR" Kitabın ana karakteri Alex ve onun üç arkadaşı, geceleri sokaklarda terör estirip aklınıza gelebilecek her kötülüğü yapan henüz ergin olmamış gençlerdir. Bir gün, bir evi soyarlarken Alex ev sahibi kadını öldürür. Arkadaşları da ona ihanet eder ve polise yakalanmasına sebep olurlar. Katil sıfatıyla hapse atılan karakter. iki yıl sonra orada da birini öldürür. Bu sırada "ludovico" adında yeni geliştirilen, suçluların topluma kazandırılmasını sağlayan bir yöntemden haberdar olur. Bu yönteme razı olan hemen salınacak ve özgürlüğüne kavuşacaktır. Alex ilk kobay olur. Bilim insanları 15 gün boyunca günlük belirli saatlerde onu bir sandalyeye sıkıca bağlarlar, sağa, sola, arkaya dönmesini, gözlerini kapatmasını engellerler ve ona bazı filmler izletirler. Bu filmlerin konusu vahşettir. Her türlü kötülük, ahlaksızlık, canilik konu alınır. Hatta, Alex'in serbest iken yaptıklarından daha korkunçtur bu filmler. Alex, bağırarak, çağırarak, ağlayarak izler filmleri. İzlerken de hasta olduğunu, her yerinin ağrıdığını hisseder. Amaç, o kötülük yapmadan önce ona bir frenleme mekanizması sağlamaktır. Ancak bu mekanizma kişinin kendi iradesinin ürünü değil, bir nevi zorlamadır. Nihayet serbest kalır. İktidar onun artık iyi bir birey olduğunun söyler ve geliştirdiği yöntemle guru duyar. Alex evine gittiğinde ailesinin onun yerine eve kiracı aldığını ve ona evlatları gibi yaklaştığını görür. Tam bu yeni adama saldıracakken her yerine ağrılar girer, yerlere yuvarlanır. Ardından evi terk eder. Bir müzik dükkanına gidip çok sevdiği Mozart, Beethoven dinlemek ister. Ancak ona filmleri izlerken aynı zamanda sevdiği müzikleri de dinletmişlerdir. Bu nedenle şarkı başlar başlamaz ağrılar girer vücuduna. Ağlayarak, sızlayarak oradan ayrılıp kitap okumak için kütüphaneye gider. Orada geçmişte dövdüğü bir adam ve arkadaşlarından dayak yer. Onu kurtarmaya gelen polis de eskiden beraber her türlü vahşiliği yaptığı, en sonunda da ona ihanet eden arkadaşı Aptalof'tur. Polisler Alex'i şehir dışına götürüp bir güzel döverler. Ardından yardım için bir evin kapısını çalar. Kapıyı açan daha önce dövüp karısına tecavüz edip öldürdükleri "Otomatik Portakal" isimli kitabın yazarıdır. Neyseki o Alex'i tanımaz. Evine alıp yedirir, içirir. Yazar aynı zamanda iktidara muhalefet bir isimdir ve "ludovico" yöntemine karşıdır. Bu yöntemin insanların elinden seçebilme kabiliyetini aldığını düşünür, onları birer otomatik portakala dönüştürdüğünü ifade eder. Hemen muhalif arkadaşlarına haber verip Alex'i seçimlerde iktidar aleyhine kullanabileceklerini söyler. Onlar Alex'i alıp bir eve götürürler. Orada biraz düşünen Alex, artık özgür olmadığının farkına varır ve intihar eder. Ancak ölmez, bu süreçte muhalefet Alex'i kullanarak seçimi kazanmış, Alex de hastalığından kurtulmuş, kendine yeni bir ekip kurup kötülük yapmaya başlamıştır. Bir akşam gece başlamadan önce düşüncelere dalıp yeni ekibini o akşam yalnız bırakıp bir kafeye gider Alex. Orada ona ihanet eden arkadaşlarından Pete'i görür. Pete evlenmiş ve düzenli bir hayata sahip olmuştur. Alex de böyle olmaya karar verir ve "sıradan" bir hayata adım atar.
Otomatik Portakal
7.7/10 · 68,5bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
2
3
4
...
13
126 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.