Li-3, Otuz Beş Yaş'ı inceledi.
 24 Nis 23:02 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi

!!!!!!!İNCELEME DEĞİL, BODOSLAMA YORUMLAMA!!!!!!

Eveeeet çocuklar. Samet, oku bakalım "otuz beş yaş" şiirini!
Tabi örtmenim!!

"Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider"
...

Sanırım buna benzer sahneyi bir çoğumuz yaşamışızdır. Bir kısmını hala ezbere biliriz. Halk arasında bile "yolu yarıladık" demenin şiircesidir bu sözler. Dante gibi ortasındayız ömrün. Ne gocaman bir laf.

Sabahın köründe hangi akla hizmet bilmiyorum bu şiir kitabını okumaya başladım ve birden yaşlandığımın farkına vardım. Yüzüme vurma Cahit abiğğ dedim sessizce.

Bu kitaptaki şiirlerinde ana his şu bence;

"Gençlik bir kuş idi tutamadık,
Yaşlılık bir mal idi satamadık"

Dizelerinde sürekli yakınma var. "Genç olsam şimdi" havası ile darlandım. Yahu gençken neler yaşadın be adam dedim ve hayatına baktım biraz.

Şair Galatasaray Lisesi mezunu. Paris'te yaşamış. Haliyle Fransız şairlerden etkilenmiş olsa gerek ki, yazdığı şiirlerde bu sezilebiliyor. Şiirlerinde genelde ölüm ve yaşam sevinci temaları var. Ama ağırlıklı olarak ölüm havası hakim. Bohem bir hayatı olmuş şairin. Yitik aşklar, mutlu sevdalar, yalnızlık, yaşadığı hayatın
buruklukları, çocukluk özlemi de şiirlerine yer bulmuş.

Cahit Sıtkı, geçirdiği kısmi felç sonucu konuşma yeteneğini yitirmiş, tedavi için götürüldüğü Viyana’da 12 Ekim 1956’da 46 yaşındayken yaşamını yitirmiş.

Otuz Beş Yaş şiiriyle şiir yarışmasında birincilik kazanan şair, herkes tarafından ölüm şairi olarak nitelendiriliyormuş.

Şiirlerinde romantizm ve sembolizm etkileri var. Yazı dili gayet açık, ahenkli, sade ve içten. Çok fazla derinlik yok şiirlerinde. Öküz altında buzağı aramıyoruz yani. Çünkü anlatmak istediklerini gayet açık bir şekilde anlatıyor. Şiirlerinde her ne kadar Garip akımının izleri olsa da vezin ve kafiyeden kopmamış Cahit Sıtkı. Güzel bir harman olmuş diye düşünüyorum. Ayrıca yer yer halk deyimlerine yer vermesi de, şiirlerinin halk tarafından daha sıcak karşılanmasında etkili olduğunu düşünüyorum.

Genç cumhuriyet dönemimizin, erken demir alan karizmatik, ölümün ve özlemin kuşattığı şairini saygıyla anarken, işbu şiiri iliştiriyorum

OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ

Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız,
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?

Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.


Okuyacak olan arkadaşlara keyifli okumalar şimdiden. :)

NOT: İlk defa sanırım, bir şiir kitabı hakkında bir kaç söz söylüyorum. Kopuklukların farkındayım. Umarım çok sırıtmamıştır. Sırıtmış ise de çok bozuntuya vermeyiniz :)

NOT 2: Şimdi aklıma geldi. İlk şiir kitabı yorumlamam değilmiş :/

Ahhh Ruh adam...Ahhh Yüzbaşı Pusat ve neden Güntülü..Harika bir roman mutlaka okunmalı. Yoğun bir sembolizm ile harmanlanan çağlar atlayarak farklı zamanların tadını harmanlayan bir roman..Alın bırakamayacaksınız..

Farkhunda, Kadim Cadılık Öğretisi'yi inceledi.
 01 Nis 01:09 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 10/10 puan

Uçurtan süpürgeyle ormanları tavaf etmesek de, İksir ve büyüden tenzih olsak da biz de cadıydık bir nebze. Lakin pembeleşmiş şakak ve alınlardan aşağı yaramazlık terleri dökerdik . Sabit tutalamayan, pembe pliseli etek altında düşmekten morarmış bacaklarla en çok biz yakıştırılırdık CADILIĞA....

Peki aslı neydi bu cadılığın? Sandığımız kadar ürkütücü, ya da içi boş, modern zamanın akımlarından biri değil. Bilakis paganizmden yüzlerce yıl önce, bir dal yeşerip meydana gelmiş, biraz daha minimalize şekillenmiş bir düşünce. Doğayı ekol alan, mantic (Bu bildiğimiz mantık bilimi değil!), okült, Paganizm ve Helenistik öğretilerle içi yeşillendirilmiş bir inanç.

Türkiye gibi doğu ve batı arasında kültürler sentezlenmiş. Her çağda halk arasında form değiştiren Tanrı ve Tanrıçaların tapınakları dolayısıyla wiccanizmin geçmişten kalan mistisizmi hissedilmeye müsait olsa da biz beton arasında sıkışmışız, sürünüyoruz. Rengi kaçmış kentlerde çürüyüyor ve toprağı mezar görecek kadar uzak yaşıyoruz doğaya.

Toprak demişken Javis Katsis Mama filminde işlenen 2.Dünya savaşında, tankların üzüm ağaçları önünden geçerken çiftçi adamın isyanını anımsadım. TANKINI NEDEN İNSANLAR ÜZERİNE SÜRMÜYORSUN DA ÜZÜM ÜZERİNE SÜRÜYORSUN? ONUN CANI VE NEFESİ OLDUĞUNU FARKETMİYOR MUSUN? adlı isyanıdır. Film içinde de olsa, o çiftçi bir wiccan değildir sadece çiftçidir. Ancak Doğanın sesini ve ruhunu işlemeyi bilen biridir. Bu da wiccanizmin temel öğretsini oluşturur.

Hala doğa ile yaşayanlar, bu bilgelik zamanından kalan öğretiden nasibini alıyor fakat isminden habersiz, tıpkı o çiftçi gibi . Mesela evhanımı olmasıyla hayatını monoton hisseden kadınların çiçek yetiştirmeye başlaması ve netice itibariyle o bitkiler arasında transa geçiyor oluşu buna dahil. Çünkü doğada çok büyük bir enerji yoğunluğu mevcut. Wiccanizm bu enerji yoğunluğunu nasıl kullanılması ve işlenmesi gerektiğinin kılavuzu oluyor tam da. Eski dönemde tarımla uğraşan paganist toplumlarda bereket Tanrısına yapılan sunular, Ay'ın belli dönemlerinde meydana gelen değişiklerden dolayı düzenlenen ritüeller ;doğa içindeki meydana gelen olaylardan faydalanmak içindir mesela.

Kitap içinde de yine belirtilen, Wiccanizmde bulunan tüm bayramlar doğa, mevsim geçişleri üzerine kurulu. Bunun yanı sıra yine kitap içinde belirtilen fakat oldukça az yer verildiğini düşündüğüm Ritüeller kısmı da mevcut. Wiccanizm dendi mi insanlarda bir salgın gibi yayılmış olan ritüel ve büyü merakı da kitap içinde yer alıyor. Baştan sona sembolizm üzerine kurulu bu ritüeller Harry Potter filmlerinden fırlamış gibi duruyor. Yazar da bunun farkında, ritüelleri işlerken olabildiğince az şey vermiş ve geri kalanını okuyucunun kaynakçadan bulabileceğine işaret etmiş. Kitap için size söyleyeceğim asıl şeye gelecek olursak. Bu kitabı okuyup devamını getirmeyecek ve maymun iştahlı davranıp bir kenara fırlatacak yahut aşk büyüsü gibi çetrefilli şeyleri yapmaya kalkışacaksınız ayıp edersiniz. Başta muhakkak, Paganizm ve Mezopotamya Paganistik öğretileri, gibi parçalardan başlayın. Önemli olan bilgiyi muhafaza edebileceğiniz bir okuma zinciri oluşturabilmeniz. Zamanla bu gibi spritüel kitaplardan fayda alacaksınız ancak önce yavaş olun. Spritüel - parapsikoljik alanlar binlerce yıllık birikime sahip. Öğrenmek için asla acele etmeyin.

Sena Ç, İzdiham Sayı: 31'ı inceledi.
 30 Mar 03:06 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bu aralar bir iki cümle ile ifade edebileceğim şeyleri bir bakıyorum bir paragrafla açıklamışım.Yazmayı sevdiğim günlerdeyim.Evet yazmak için yer arıyorum yalan değil hani:) O yüzden salt izdiham incelemesi mi ,o da ne modundayim :)

İlk defa bir derginin eski sayısıni aldım.Dergimiz iki aylık olunca bir süre sonra canım izdiham çekti ve yaza almayı düşünsem de bir tanecik sipariş ediyim dedim.Ne iyi yapmışım.Evet sırf bu yüzden teknolojiye sempati besleyebilirim.İnternette aradığım her şeyi bulabilmem ne kadar güzel! Kitapyurdu bir de yollarken dergimi hirpalamadan yollasaymis daha güzel olacaktı.Zinbalanmis yerlerinden yırtilmış olarak elime ulaşması üzmedi değil.Neyseki "Manşeti siz atın" yazısı keyfimi yerine getirdi:) ya kapak tasarımcısı hep leyla olsun biz kapağı hayallerimizle harmanlayıp kapak yaparız. bir sayfalik da olsa bana verilen bu özgürlük çok hoşuma gitti.Ben de sonuna kadar .kullandım ve dergiyi daha benimsedim.Kapağına kendimi kattığım bu dergiyi daha sevdim.

Kapak tasarımını bize bırakmaları durumu aklıma Barış Özcan'in kek yapma ile ilgili bir videosunü hatırlatti.1940'lı yıllarda tüm kek malzemelerini toz haline getirip paket şeklinde satıyorlar.paket satın alındığında tek yapılması gereken su katmak.Ama insanlar buna pek rağbet etmiyor.Enteresan değil mi?Sebebi ne?.....Çünkü emek yok.Sıfır emekle sıfır beceri ile yapılan bu kek tatmin etmiyor insanları (bu gerçeği uzun uğraşlar sonucu fark ediyorlar tabi:)) sonradan paketin içeriğinı degistirip su ve yumurta eklenecek sekilde tasarlıyorlar.Bu sefer tutuyor.
Anlatilan biz insanoğlunun emek verdiği şeyleri özümsemesi ve ayri değer vermesi açısından önemli bende 2 satır çiziktirdim ya izdiham aşkım zirve oldu:)

Dergimiz iki aylık olunca geniş zamana yaymakta fayda var.Ben de aldım elime fosforiklerimi ganimet arar gibi okumaya basladim(kitapta kurşun,dergide dibine kadar fosforik!).

Garip ama derginin son sayfasını bitirdikten sonra içime bir hüzün çöreklendi.İzdiham gideceği yolu bilemeyen,kaybolmus birinin dergisi gibiydi bu ay.Ben öyle hissettim.

Peki neler anlattı? Yine çok şey farklı sekiller de ama aynı lezzeti vererek...

"Gitmek diye bir şey yoktur " başlıklı yazı gidemeyislerimizin ruhumuzundaki yansımalarını anlattı bizlere.Sanirim bu yazı da kayboldum.

Gökhan Özcan "hayatın devam ettiğine şüphe yok,ama ben artık pesinden gidecek kadar hevesli değilim."dedi.Haklıydı...Bu cümle bazen tam da bizi anlatıyordu.Tüm bıkkınlığımı bu sayfaya haykırdım ve o da kabul etti.


Izdiham bana " aptal, inatci ve can sıkıcı görünmekten korkma" dedi. Kendim olup bu yolda yürümeyi salık verdi.


YALNUZLIK İNSAN HAYATININ ŞAHSİYETİDIR" diye karizmatik bir lafın sahibiyle tanıştım.William Faulkner...
Kendisi döşeğinde ölürken kitabının sahibi.detaylı olmasa da onla ilgili bir şeyler oluştu kafamda.komşusunun oğlu ile çok yakın arkadaş olmasi ona bir sürü yeni kitabın, yeni yazarın yolunu açmış.Bu arkadaşı onu kitapların harika dünyasıyla tanıştırmakla kalmamiş kitabını bastirması için maddi yardımda bile bulunmuş.Arkadaşa gel.Evet kala kala bu gereksiz detay aklımda kalmış.
O zamanlar 1000k yokmuş tabi kitap seven arkadaş önemli:)


Dergiler aslında edebiyatın mutfağı gibi.Bizi bir sürü yeni düşünce yeni yazarla tanıştırıyor.Fransız edebiyatıyla ilgilı bir yazıda sembolizm akımı altında yazan iki yazar ilgimi çekti:
"Samuel Backett ve Arthur Rimbaud"
Bu iki yazarın da ismini bu sitede gördüm ve hala bilmiyorum ama sanırım bir göz atacağım.

""Hayattan zevk almak her zaman mutlu eder mi?""' Sorusuna kafamızı sağa sola çevirerek cevap verdik.
"Yemin ederim bu çocuk gerizekalı" yazısında eğitim sistemimizin yeteneklerimizi nasıl budadigindan dem vurduk.Forest Gump'ı andık.(dipnot:farkliliklarimizin kusur değil de zenginlik olduğunu fark ettigimiz an...İşte o zaman gelişecez.)

Dergide en ilgimi çeken başlıklardan biri de : ideolojinin zararları...
Senin ilgini çekmeyebilir ama benim uzun zamandir kafamda tarttigim şeyler üzerine bu yazı yine düşündürdü.

Hayatımı denge üzerine kurmaya çalışan biri olarak ideoloji benim içim her zaman aşırılık içeren bir kavram oldu.Fazla tutku,fazla cosku ideolojinin kapsadığı ama bana uzak şeyler.Ama yaşım ilerledikçe (yaşım ilerledikce lafi kendimi 40 45 gibi hissettirdi ya neyse:)) bazi şeyleri kafaya takar oldum.Siyasi,felsefi,sosyal herhangi bir ideoloji sahibi olmamam bir sorun muydu?Herkesin bir ideolojisi olmalı miydi?İdeolojisi olmayan insanlar boşa mı yaşıyordu? Sorular...sorular..
Bu yüzden fazlasiyla ilgimi çekti.İdeolojimin olmamasınin ya da herhangi bir ideolojiye destek vermememin çok da problem sayılacak birşey olmadigini fark ettim.
Ve Şurda durakladim:

"Bir ideolojiye gönülden bağlanabilmek için ilahi olanı yitirmiş olmak gerekir.
Rahmana inanan bir insanın bir gruptan ,önderlerden,cemiyetten medet ummasina gerek kalmaz.""Yitik güzelliklerin rasyonel ikamesidir ideoloji."" Nihayetinde mantıksaldır,gönülle bağlantısını çoktan kesmiştir."

İç sesim sustu...
Neden bir ideoloji benimseyemedigimi anladım sanırım.


Şu sözü de pek beğendim
" Bir yerde hak etmeyenler hak etmediği makamdalarsa orda ideolojilerin hakimiyeti tescillenmiştir."

"Sizin türkünüz hangisi?" bölümünde ise büs sürü büs sürü dinlenesi türküler döşemisler biz okurlara.Farklı kisiliklerden farkli tavsiyeler...Çok türkü dinlemeyen biri için faydali bir paylasim olmuş teşekkürler...

Bir yazı sayesinde (modern tıp şeytandır) ""Gallemit"" adında bir kitapla da tanışmış oldum.ilgimi çekti ve hemen ilerisi için not aldım.Belki sizin de ilginizi çeker belli mi olur, bi bakın derim:)

Asosyalligin dibini vuruyormuşum gibi hissettiğim ( ama aslında oyle olmayan (varsın ama yoksun sendromu)) bu zamanlarda izdiham okumak bana fazlasıyla iyi geliyor.

Sevilen bir dostla 5 çayı gibi...

Üzerine üzerine gelen hayatın arasında bir nefes gibi.

64 sayfalik bir dostluk... kısa ama güzel!


Merhaba yazımı okuyan kişi :)
İnşallah sen de izdihamla tanımışsındır.
Tanışmadıysan adresi veriyorum.Bir koşu izdiham kap gel çaylar benden:) (izdiham okumaya teşfik amaçlı bu ileti sadece Jüpiterde yaşayan insanoğlu için geçerlidir:))

okuduğun için teşekkürler güzel insan^_^

Mehmet Onur Özkan, Hayvan Çiftliği'yi inceledi.
22 Mar 03:31 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Rahmetli Uğur Mumcu'nun Liberal Çiftlik kitabı sayesinde tanıştım George Orwell ile. Zira Mumcu, Liberal Çiftlik ismini Hayvan Çiftliği isminden esinlenmişti. Hayvan Çiftliği'ni derhal temin ettim ve okuduktan sonra hem Mumcu'ya hem de Orwell'a minnet duydum. Hayatımda okuduğum en nefis siyasal taşlamaydı. Hele de bu komünizm taşlamasının, bir sosyalistin zihninden bize yansıması kitabın kıymetini arttırıyor kanımca. Orwell'ın akıcı ve sade üslubu, mükemmel bir sembolizm ile harmanlanmış ve ortaya bu şaheser çıkmış.
En sevdiğim beş kitaptan biridir. Okumayanlar mutlaka okusun.

Edebiyat konusunda sitede yetkin olduğunu düşündüğüm birçok okur var, kendimi yetkin görmediğim bir alanda inceleme yazma gafletinde bulunuyorum. Ama kitabın karanlık atmosferi beni o kadar etkisinde bıraktı ki paylaşmadan da edemedim.
Kitap, Charles Baudelaire ile tanışma kitabım olduğundan da sürçü lisan edersem affola. :)

Charles Baudelaire denilince pek çoğumuzun aklına sembolizm(simgecilik) gelir. Baudelaire, 19. yüzyıl edebiyatına ve sonraki döneme yön veren önemli bir isimdir.
Çocukluğundan itibaren yalnızlığa, melankoliye yatkınlık gösteren şair, ileride kaleme alacağı eserlerin esinini yaşamından sağlar.
“Apaçık Yüreğim” eseri de, J.J. Rousseau’nun “İtiraflar” eserinin bir benzeridir.
C. Baudelaire, annesine yazdığı mektupta, kendi eserinin daha iyi olduğu iddiasındadır.

Baudelaire, Fransa’nın ve dünyanın geçirdiği değişimin farkındadır ve bunun iyi değil, aksine oldukça kötü bir gidişatın habercisi olduğunu söyler. Makineleşme, bilimin hızlı ilerleyişi beklenenin aksine mutsuzluğa neden olmuştur. Sosyal, siyasi, ekonomik yaşamda gerçekleşen değişim haliyle sanata da yansır.
Charles Baudelaire, bütün bu karanlığı, düşsellikle ve imgelerle ördüğü şiirlerine yansıtır.
Edgar Allan Poe’nun eserlerini Fransızca’ya çevirirken onun edebi kimliğinden de etkilenmiştir. “Zihnimde tüm zamanlar kasvetli bir gece yarısıdır.” diyen Poe’nun Charles Baudelaire üzerindeki etkisi oldukça fazladır.

Aristoteles’in, “İnsan, sosyal bir hayvandır.” sözüne ek olarak Charles Baudelaire, insanı, “tapınan bir hayvan” olarak ele alır.
Eserlerinde şeytan, ilk günah, önemli bir yer tutar.
Sokrates ve Platon gibi, demokrasi düşmanıdır. Ona göre en iyi yönetim şekli aristokrasidir.
1848 Ayaklanmalarına da katılmış ve aktif rol almıştır.
Resime, müziğe olan ilgisi estetik zevke sahip olduğunu göstermektedir.
Onun için en önemli şey, çalışmak, emek harcamak ve kusursuz bir biçeme ulaşmaktır.

20 yaşında frengiye yakalanması sebebiyle kırklı yaşlarında hayata veda eder.
Kamu ahlâkını bozduğu gerekçesiyle davalara konu olan “Kötülük Çiçekleri”, düzyazıyla karışık parçalı yapıdaki “Paris Sıkıntısı” eseri hiç kuşkusuz onun edebiyat dünyasına kazandırdığı en önemli eserleridir.

“Apaçık Yüreğim”de de tıpkı Rousseau gibi hayatını okuyucularına açar. Charles’ın, eserde kadınlara karşı oldukça rahatsız eden bir tutumu var.
“Kadın, ruhu tenden ayırmayı bilmez. Hayvanlar gibi yalın, düz bir varlıktır. Bir yergici çıkıp da onun bedeninden başka bir şey yok dese yeridir.” (S.89) cümlesi de buna bir örnek.

Yine de bütünlüklü olarak ele alırsak, Charles Baudelaire gibi modern estetiğin habercisi bir şairi tanımak adına bu eser iyi bir başlangıç olacaktır.
Eseri ile ilgili annesine yazdığı mektuptan bir kısımla incelememe son veriyorum:
“Ah evet, üzerinde onca kafa yorduğum bu kitap, bir hınç kitabı olacak. Eğitimimi, duygularımla düşüncelerimin nasıl biçimlendiğini anlatırken, dünyaya ve gözde değerlerine nasıl yabancı kaldığımı açıklamak istiyorum. Küstahlık yeteneğimi bütün Fransa’ya karşı kullanacağım.”

Herkese aydınlık bir gün dilerim. İyi okumalar.

İrem Uğural, Dönüşüm'ü inceledi.
05 Mar 01:25 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Kafka'nın en uzun, aynı zamanda en tanınmış öyküsü olan Dönüşüm, yazarın "Amerika" adlı romanını yazmaktayken sıkılıp romana ara vermek için kaleme aldığı bir eserdir. Ve yayımlanmasının üzerinden neredeyse bir asır geçmesine rağmen, hala en çok okunan kitaplar arasındadır. Zengin sembolizm eseridir bir nevi. Ve herkesin hayatında kendini Gregor ile empatiye zorlayacak anlar mevcuttur.

Bayrakların uzay boşluğunda dalgalanmıyor oluşunda ümit verici bir sembolizm vardır.
Arthur C. Clarke

ramazan k., Kedi Beşiği'yi inceledi.
01 Mar 12:14 · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Yazarın Dresden tecrübesini arka plana aldığı, bol sembolizm içeren, toplumsal olguları hemen her bölümünde ele alan ilk baskısını 1963’te soğuk savaşın sıcak günlerinde yapmış bir kitap. Bilimin, siyasetin, dinin insan hayatına nasıl müdahalelerde bulunduğunu, insani duyarlılığını yitiren her bireyin toplumun altını oymakta olduğunu pesimist akışlı bir kitap. Dresden tecrübesinden çıkıp nükleer savaşın gölgesinde Vietnam Savaşı’nın ortasında yaşarken nasıl olumlu bir kitap yazılabilirdi. 20. yüzyılın ortasını geçerken, bilimsel gelişmenin insanlığın nirvanası olduğu naifliğini ironi ile ele alan bir eser Kedi Beşiği. İnsana dokunmayan bilim, insana dokunmayan siyaset, insana dokunmayan din yıkım üretir. “Herkese yetecek sevgi var bu dünyada, biraz aramak yeter.” Bu da insanlığın geleceği adına bir umut varsa onun ifadesi. Ve yine her şeye rağmen sonunda umuda dair bir cümle ederek bitirmeyi ihmal etmiyor Kurt Vonnegut: “insanın boyu, düşünüp umut edebildiği kadar!”
https://karakugublog.wordpress.com/...esigi-kurt-vonnegut/