Mert Kurtaran, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · İnceledi

Tan Gazetesi ve O Dönemin Olayları
(II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye'nin ekonomik durumu hakkında)
Savaş içinde bütün yollar kapanmıştı. Deniz yollarından yararlanmak çok güçtü. Hava yolları ise kapalıydı. Kara yolu olarak da bizi dışarıya bağlayan yalnız Balkan yolu açıktı. Ama bu yoldan sadece Almanya'ya gidebilirdik. Çünkü bütün Orta Avrupa, Almanların elindeydi. Almanlar bu durumun kendilerine sağladıkları olanakları kendi çıkarlarına kullanmaktan geri kalmadılar. Türk ekonomisini ellerine aldılar. Bütün savaş boyunca Türkiye, bütün ihraç mallarını yalnız Almanya'ya satabiliyor, ihtiyaçlarını da ancak Almanya'dan satın alabiliyordu. O vaktin Alman Maliye Bakanı Schaht, Türkiye ile iş yapabilmek için yeni bir ticaret sistemi "icat" etmişti. Türkiye ile Almanya takas usulüyle iş yapıyorlardı. Yani iki taraf birbirleri için bankalarında bir gider-gelir hesabı açmışlardı. Almanya'dan ne kadar mal alırsak karşılığında o değerde mal veriyorduk. Büyük bir sanayi ülkesiyle geri kalmış bir tarım ülkesi arasındaki böyle bir ticaret ilişkisi, metropol ile sömürge arasındaki ilişkiden başka bir şey değildi. Bu sistem yalnız Türkiye'nin aleyhine işliyordu. Almanya sanayi mallarına istediği fiyatı koyuyor, bizim mallarımızı da en aşağı fiyattan alıyordu. Bizim için bir dünya pazarı yoktu. Böylece bütün savaş boyunca Türkiye, Almanya'nın bir sömürgesi gibi çalıştı, tarafsız kalmanın meyvalarını toplayamadı.
Bir gazeteci olarak bize düşen görev, bu acı gerçeği kamuoyuna anlatmak, hükümeti uyarmaya çalışmaktı. "Tan" gazetesinde bu yolda sürekli yayınlar yaptık. Eğer Almanlar savaşı zaferle sonuçlandırmış olsalardı, Türkiye onun tam bir sömürgesi olacaktı. Halka anlatmaya çalıştığımız gerçek buydu.

Hatırladıklarım, Zekeriya Sertel (Sayfa 232)Hatırladıklarım, Zekeriya Sertel (Sayfa 232)
Eurus Pandora, bir alıntı ekledi.
20 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

"Şunu unutma ki Proust olmak ve Proustvari olmak arasında dağlar kadar fark vardır. Bu biçim, Marcel adlı Parisli yazarın o koşullar içinde bulduğu, kendine özgü bir biçimdir, kendi sesidir. Sende anlatıda kendi sesini bulmalısın. Yoksa yazdığın şey Proust'tan daha iyi olsa bile Proust taklidi olarak kalır."

Son Ada, Zülfü Livaneli (Sayfa 34 - Doğan Kitap)Son Ada, Zülfü Livaneli (Sayfa 34 - Doğan Kitap)

"Senin Allah'ı seven dostların olmazsa, sende Allah'tan uzaklaşırsın. Zira Allah rızası icin yapılmayan her şey kalbi karşılaştırır ve imani öldürür. Öyle dostların olsun ki giyimi, yaşamı ve düşünceleriyle sana hep Allah'ı hatırlatsın. Çünkü arkadaş arkadaşın aynasıdır..."

Körlük (Saramago)
Öncelikle şunu belirteyim : Kitap incelemesi yapmayacağım. Yazının başlığı her ne kadar aksini iddia etse de boşverin onu. Meselenin odak noktası kitap ve hayal ürünü karakterler yerine dibine kadar gerçek bir insanın hikayesi olacak. (Böyle söyledim diye korkmayın. Realist değil sürrealistim.) Bundan epey zaman önce bir etkinliğe katılmıştım. Herkes Saramago kitabı okuyacak ve incelemelerini paylaşacaktı. Bir kitap seçtim. Körlük. Elbetteki körlük metafor olarak kullanılmıştı. Yazarın haklı olduğunu biliyordum ve bunu kanıtlamak istiyordum. Bu yüzden uzun soluklu bir hikayenin peşine düştüm gerçekleri ortaya çıkarabilmek için. Sonunda istediğim tepkiyi aldım ve haklı olmaktan hem utanıyor hem de gurur duyuyordum. (Sueda Reyyan' a not: Yazımın bu kadar gecikmesinin sebebi beklediğim "sıradan insan" ruhunu ortaya çıkaramamaktır. Nihayet o da tamam.)
Sizleri gerçeğin ve doğrunun ne olup ne olmadığı kavgasıyla sıkmak istemiyorum ve açıkcası benim de pek bir fikrim yok doğrular hakkında. Belki gerçekler hakkında bir şeyler fısıldayabilirim kulağınıza. Sadece kalbimde, zihnimde ve akciğerlerimde biriktirdiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Hissettiklerimi ve düşündüklerimi daha net bir şekilde açıklamak isterdim ama maalesef içimizde biriktirdiklerimizi kelimelerle kirletmeden anlatabilmenin başka yolu yok. Aslında bir şey var ama bu, insanoğlu olarak pek beceremediğimiz bir yöntem. Sarılmak... Evet, sarılmak. Öylece, kuru kuruya sarılmak, konuşmadan, sadece akciğerlerimizin şişerken çıkardığı o titreşimi hissederek! Şöyle bir iki saat hiç bırakmadan sımsıkı sarılarak, ağlayarak biraz da, biraz severek, sevdiğimizle birbirimize karışarak. Gözlerini kapattığında gördüğün siyah boşluğa bakarak sarılmaktan bahsediyorum. Böyle çok daha kolay anlatabilirdim ama biliyorsunuz bu mümkün değil. İnsan sarılmak dışındaki tüm durumlarda yalnızdır. Buradaki kalabalığa aldırmayın. Yalnızsınız. Henüz vakit varken hiç düşünmeyin gidin ve sarılın sevdiklerinize. Başarısız olmaktan nefret eden bir 'insan' olarak ben, hepinize sarılmayı o kadar çok isterdim ki! Ama biliyorum bu imkansız. Bu yüzden hiç denemeyeceğim bile. Ama içimizden bazılarını gerçekten kucaklayacak, bazılarımızı da yerden yere vuracağım. Tıpkı, o bazılarının bütün insanlığa yaptığı gibi! Kin ya da nefret değil bu dostlarım. Yapmak zorundayım. Mecburum buna. Çünkü insanlara kızgın ve dargınım.
Tüm dünyanın her gün "aynı potansiyelle" uyandığı ancak içindeki bu cevheri hiç kullanmadan yeniden yatağına döndüğü bir gerçeğin hikayesini paylaşmak istiyorum. Bir Sandalye'nin rüyası bu. Ama sonuna kadar haklı olduğu bir rüya. Sandalyeler rüya mı görür? demeyin. Rüya görmek herkesin hakkıdır. Çünkü rüyalar Hakk'tan gelir. Hakk' tan gelen ise Hakk'ı temsil eder. Bu yüzden dünyadaki herkesin en az 1 rüya hakkı vardır. Haksızsam söyleyin.
Hak hukuk bir kenarada; Sandalyeler rüya görür mü? Görürlerse, kime anlatırlar rüyalarını? Ben söyleyeyim cevabı: Asıl Sandalyeler rüya görür, hemde normal insanlardan daha çok. Sadece kimse onları dinlemiyorken konuşup tartışırlar rüyalarını. Böylece biz de onları rüya görmez zannederiz. Birkaç kez fısıldaştıklarına dahi şahit oldum. Rüyası ile dünyası iyiden iyiye birbirine karıştığı için ayıplanmaktan korkar ve bizlere hiçbir şeyden bahsetmez Sandalyeler. E madem rüya görür bu Sandalyeler, o zaman bunların bir de gerçekliği olmalı. Öyle değil mi? Dedim ya bilmez onlar; Gerçek ne, rüya ne? "Neyden bahsediyorsun sen! Hiçbir şey anlamadım. Saçma sapan, bir gerçek diyorsun bir rüya.." dediğini duyar gibiyim. Haklısın. Bir gerçek, bir rüya. Dünyamızın özeti bu değil mi zaten. Bir gerçek, bir rüya. Ama hangisi gerçek, hangisi rüya! Mesela ben uyuduğumda gördüğüm dünyanın gerçekliğine inanıyorum. Uyandığımda ise rüya görmeye devam ediyorum. Çünkü içinde yaşadığımız dünya, gerçek olamayacak kadar bayağı görünüyor gözüme. Bir türlü inanasım gelmiyor insanlara ve yaptıklarına. Bu yüzden kendi gerçekliğimi yarattım dostlarım. Gözlerimi kapattığım her an kendi gerçeklerimle iç içeyim. Orası benim Cumhuriyetim. Orada, gerçekte benim doğruda.
Şimdi gelelim gerçeğin hikayesine. Yani Sandalyelere. Dünyanın en hüzünlü tablosunu yapmak isteseydim eğer kalabalık bir yemek masası çizerdim heralde. Muhtemelen bir kahvaltı masası olurdu bu. Şimdi sor kendine, "hüzün bunun neresinde?" diye. Hüzün, orada bomboş, tek başına duran Sandalyede. Söylemediğim için siz bunu tasavvur edemediniz tabiiki. Ama şimdi söylüyorum. Artık istediğiniz kadar boş Sandalye hayal edebilirsiniz.
Bazı Sandalyeler sonsuza kadar boş kalırlar. Baba' lar o boş sandalyelere ceketlerini asarlar. Giyilmekten rengi bomboz olmuş, cepleri sarkmış ve sigara kokan eski püskü ceketlerini asarlar. Bazı Baba' lar öylesine asarlar ceketlerini o boş sandalyelere. Ama bazıları vardır ki, çocuklarına gün boyu sarılabilmek için asarlar ceketlerini boş Sandalyelere. Kahvaltıda, öğle ya da akşam yemeklerinde boşluğu ölesiye kucaklayan ceketlerini, şöyle bir geçiriverirler sırtlarına...
Anneler ise daha bir dalgın yıkar bulaşıklarını. Günlük ev işlerini yaparken bile hep bir şeyleri eksik yapmıştır. Ya tuz atmayı unutmuştur yemeğe, ya pilavın suyunu tutturamamıştır... Bazı elbiseleri hiç yıkamaz anneler, bazı yatakları hiç toplamaz. Keşke dağınık olsaydı da şuraları şöyle bir toplayıverseydim derler.
Benim. Affan bin Osman. Eski bir madde bağımlısıyım. Kurtuldum. Maddeden değil, ölmekten kurtuldum. Şimdilik... Şimdilik sadece hayattayım. Ötesi berisi yok bu işin. Hayattasın sadece. Madde bağımlıları olarak bizlerin kendini ifade edebileceği çok fazla platform yok. Çünkü bizleri anlayabilecek insan sayısı ve kaderleri kutup ayılarına denk. İnsanların bir şeyleri anlayabilmesi için, illaki kendi başlarına gelmiş olması gerekiyor. Buna mecbur değiliz. Bu bir zorunluluk değil. Bunun için kitaplar, hikayeler, romanlar okumuyor muyuz zaten? Yani anlamak için. Daha iyi anlamak için. İslamiyette ilk tebliğ nedir? İKRA. yani OKU. Bu salt bir okuma kavramı olmasa gerek. İKRA aynı zamanda ANLA demektir. Anlamadan okumak neye yarar. Öyle değil mi? Yazarların kıçlarından uydurdukları hikayelere inanıyor ve üzülüyoruz da, iş gerçeğe geldiğinde ne diye yüz çeviriyoruz. Ne diye çirkinleşiyoruz. "Yok öyle değil" diyenler olacak. Öyle olduğunu kanıtlayabilirim. Bundan önceki son iki gönderime bakınız. Şöyle yazıyor: "Madde bağımlısıyım. Yardım edin. Ankara' da ölüyorum" Aylar önce, 1 kez sabaha karşı, 1 kez öğlen ve 1 kez de akşam saatlerinde olmak üzere tam 3 kez paylaştım. Gönderileri paylaştığımda profilim 200 civarında ziyaret edilmiş görünmekteydi. Şuanda sayı 405. Biri bizlere ölümle burun buruna yaşadığını söylüyor ve benim nazarımda 200' den fazla kişi cesedimi çiğneyip geçiyor. Böyle okuyacaksanız okumayın. Sözün kime gittiği önemli değil. Sen üstüne alınmasanda olur.
"Madde bağımlısıyım. Yardım edin." bu cümle ameliyat masasındaki doktorun, hemşireden neşteri istemesine denktir. Düşünsenize, ağzınızdan çıkması gereken kelime sayısı 4 ve siz bu cümleyi kuramadığınız için ölüyorsunuz. Kim böylesine boktan bir sebepten ölmek ister ki? Selim. Evet adı Selim. Anne ve babası yok Selim' in. Kendini astı. "Madde bağımlısıyım. Yardım edin." diyebileceği bir ailesi yoktu. Abisi ve yengesi ile yaşardı. Onlarda bağımlıydı.
İki kardeşten küçük olanıydı Selim. İnanılmaz neşeliydi, girdiğimiz her ortama Selim' in enerjisi hakim olurdu. Büyük küçük demeden herkesle şakalaşır, espri yapar daima gülerdi. Bu yüzden herkes çok severdi onu. Kimse neden gittiğini anlamadı. Gitmeden bir not bırakmış Selim. "Beni affedin." (o günden beri Affan takma adıyla dolaşırım. Affan, affedilmiş) Çağlayanlar gibi akan neşesinin arkasında cehennem kadar hüzünler biriktirmiş Selim. Gözbebeklerinde asılı dururmuş yardım çığlıkları da biz farkedemezmişiz. Kim bilir kaç kez yardım istedi bizlerden. Bunu göremediğim için öylesine kızıyorum ki kendime. Sizler beni affedin. Affan olarak bilin.
Ama ben kendimi asla affetmeyeceğim.
Selim' in gittiği dönemde bir kaç arkadaşım maddeyi bırakmıştı. Onlar hayattalar. Tek yaptıkları ailelerine "Madde bağımlısıyım. Yardım edin." demekti. Böylece kimsenin onları affetmesine gerek kalmadı. Ama bazıları yine öldü. Aşırı dozdan, krizde trafikte dolaşırken, Tarlabaşında, Çinçin' de bıçaklanarak, kalbi dayanamayarak... Yol bu iken, ölüm bir şekilde kaçınılmaz oluyor dostlarım. İlla madde kullanarak ölemeye gerek yokk.
Mustafa. Babası Özel Harekat Polisi. Annesi ev hanımı. 3 kardeşten en küçüğüydü. Artık değil.
Selim. Annesi ve babasını hiç tanımadı. Abisiyle yaşardı.
Özgür. Babası işçi emeklisi. Annesi ev hanımı. Tek çocuğuydu evin. O artık gerçekten Özgür.
Aydın. Babasını trafik kazasında kaybetti. Cahil annesi söz geçiremedi bir türlü. Altın vuruş. Altın olan Aydın' ın kalbiydi, vuruş değil. Dayanamadı...
Bunlar rüya gören Sandalyelerden bir kaçı. Onların ve geride bıraktıklarının tek gerçeği ise ölüm. Ve daha niceleri...
Baba işe gitmek istemez ki. Niye gitsin? Artık para kazanmanın çokta bir anlamı kalmamıştır. Sandalye boştur. İdare etse yeter. Kira, çorba bi de cigara parası, tamamdır işte... Çünkü Sandalye soğuktur artık. Sandalyeler soğuduğunda her şey için çok demektir.
Anne ilk defa evde olmaktan usanmıştır. Bıraksın her şey dağınık kalsın. Bir tek odayı toplayabilseydi eğer, bütün dünyanın hakkından gelebilirdiya neyse. Oda soğuktur artık. Odalar soğuduğunda her şey için çok geç demektir.
Benim. Affan bin Osman. Babam annemi ben daha 2 yaşındayken terk etmiş. Başka bir kadın için. 29 yaşındayım ben. Bir de ablam var. Bizim evde boşta kalan sandalye yok. Odam sıcak. Ortalığı dilediğim gibi dağıtıyorum. Acıkıyor, yemek yiyor, kitap okuyor, işe gidiyorum. Eski bir bağımlıyım. Bunu anlatabilmenin çok fazla yolu yok. Biliyorsunuz. Bir sabah uyandığınızı ve karnınızda küçük, cart sesli bir kız çocuğu taşıdığınızı hayal edin. Bu sizin madde bağımlısı olabilme potansiyelinizdir. Çocuk karnınızda sessizce uyur. Nasıl her insan bir engelli adayıysa, sizlerde birer bağımlı adayısınız. Başıma gelmez demeyin. Hayatta her şey insanoğlu için. O potansiyeli farkedip fiziksel bir atalete dönüştürdüğünüzde, karnınızdaki o cart sesli kız çocuğunu da doğurmuş olursunuz. Bağımlılık geçici bir şey değildir. Sadece düzeltilebilir. Yani sadece onunla savaşmayı öğrenirsiniz. Ömrünüzün sonuna kadar savaşmaktan bahsediyorum. Ne kadar uzun yaşarsan o kadar uzun savaşmak zorundasın. Kim böyle bir hayatı yaşamak ister ki? Gözlerini sabah açtığın andan itibaren doğurduğunuz bu kız çocuğunun, o cart sesiyle, sürekli ağlayarak ve bağırarak sizden bir oyuncak istediğini düşünün. İnsan kendi çocuğuna bir tane oyuncak almaz mı? Almamalısın. Bunu yapmak zorundasın. O çığlıkların ve ağlamaların ömrünün sonuna kadar hiç bitmediğini düşün. Sigara içenlere söylüyorum. 1 gün hiç sigara içmeyin bakalım nasıl hissediyorsunuz. Bir de bunun 10 misli arttığını düşünün ki madde bağımlılığı nasılmış görün. Nasıl anlatayım bilmiyorum ki. Biz kendimizi şöyle tarif ediyoruz : "Bahçedeki hıyardan turşu yapabilirsiniz ama kavanozdaki turşuyu taze bir hıyara döndüremezsiniz."
Bir de gelelim şu son gönderimize yorumda bulunanlara. Yani "Madde bağımlısıyım. Yardım edin. Ankara' da ölüyorum" yazarak paylaştığım iletiye yorum yapanlara.
Kebelek Ruhu(Ben hakimim Masum bey) @cebelislam
Bonzai mi? Bu aralar moda. :)
Hicran D. @HicranDursun
Belli sahabe ismini bile yanlış yazmışsın .Osman bin Affan olacak!
Mehmet Admış @nameisreji
Madde?
İşte aradığım, sıradan insan ruhu budur. Buralarda her zaman var olduğunu bildiğim, varlığını bir şekilde hissettiğim ruhları taşıyanlar, sizlersiniz.
Öncelikle Hicran D. @HicranDursun a cevap vereyim. Sümme haşa Hz.Peygamber' in halifelerinden birinin ismi ile buralarda dolaşıp yorum yapmaktan hicab ederim. Benim adım Affan bin Osman. Halifenin isminden esinlendim ama öz yaşam öyküme benzerlikler gösterdiği için. Affan affedilmiş demektir. Selim bir not bırakmıştı. "Beni affedin." Onu affetmediler ama ben ona göre şanslıydım. Affedilmiştim. Hayattaydım. Kimsenin beni affetmesine gerek kalmamıştı. Onun ölümü benim affedilmemi sağlamıştı. Bilirsin Hz. Osman' ın elkabından biri Zinnureyn' dir. Hz.Peygamberin, ilki ölünce diğer kızı ile evlendirdiği için Hz. Osman' a verdiği bir nimetti bu. Anlaşılacağı üzere Zinnureyn, iki nur sahibi demektir. Hayatımı bağışlayan Allah, bana iki gözümün nuru Annemi ve Ablamı bağışlamıştı. Beni de onlara. Ben iki nur sahibi ve affedilmiş bir insan olarak halife Osman bin Affan' a öykünmüş ve bu takma adı kullanmış eski bir madde bağımlısıyım. Sen kimsin?
Mehmet Admış @nameisreji madde ve bağımlılık kelimelerini yanyana okuyunca aklında canlandırdığın ilk şey nedir? Fizik dersinde olmadığımıza göre tek bir şey olsa gerek bu "Madde?" dediğin şey. Yorum yaptığın o iletide dikkatini çeken şey madde mi sadece? Ölmek ve yardım etmek kelimeleri hiç bir anlam ifade etmedi mi senin için?
Kebelek Ruhu(Ben hakimim Masum bey) @cebelislam neyle dalga geçtiğinin farkında mısın sen güzel kardeşim. Ölüm dalga geçilebilir bir şeydir. Bunu anlarım. Ama yardım çağrısında bulunmuş biriyle dalga geçmen ne kadar da basit ve eğreti durmuş senin ağzında. Hiç yakışmamış güzel insan hem de hiç. Sen bonzai yeni moda oldu zannediyorsun ama ben 12 yıldır bu gerçeğin içinde yaşıyorum. Senin gözlerin yeni açılmış. O da yarım açılmış. Açıklamayacaktım ama çok merak ettiğin için söylüyorum. Bozai değil. Eroin.
Sueda Reyyan @suedareyyan İletiyi ilk paylaştığımda direk mesaj atan halimi vaktimi soran, yardım çağrıma cevap veren tek kişisin. Çok sonraları bile yine mesajlar atmış yine halimi hatrımı sormuştun. Çok teşekkür ederim. Bununla gurur duymalısın.
Cern' de Tanrı parçacığını arıyorlarmış. Deneyler yapıyorlarmış. Bıraksınlar o işi. Yanlış yerde arıyorlar. Aradıkları şey Sueda Reyyan' ın kalbinde gizli. Tanrı parçacığı o ve onun gibi güzel insanların kalplerinde gizli. Şöyle demiyor mu yaradan: "Yere göğe sığamadım da, mümin bir kulumun gönlüne sığdım."
Gönül Çalab' ın tahtı
Çalab gönle baktı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise.
Değer verip buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Vaktinizden çaldım. Hakkınızı helal edin. Çünkü ölüm bana sizlere olduğundan daha yakın. Kalın sağlıcakla...

Rojhilat (Zezé), A'mak-ı Hayal'ı inceledi.
 16 Eki 11:57 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kalbe Hitap Eden Kitaplar Vol 11

Yine aklı değil kalbi doyuran bir kitap okumuş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. İnsanı sadece akıldan ibaret saymamak lazım. Akıl denilen mefhum her ne kadar doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edebilse de, karar verme konusunda bazen yanlışı seçebiliyor. Kendi zararına olduğunu bildiği halde o işi yapabiliyor.

İşte kalbi doyurup, aklın belirlemiş olduğu doğru ve yanlışlara göre insanı doğruyu seçmeye yönlendiren bir kitap A'mak-ı Hayal. Aklın maddi alemi keşfetmekle sınırlı olduğunu, maddenin arkasındaki asıl gerçeğin kalb ile görülebileceğini anlatıyor bize. Ama zannedilmesinki sadece kalbi okşayan cümlelerle dolu. A'mak-ı Hayal sizi ayrıca öyle bir felsefe deryasına düşürüyor ki, içtikçe kanmıyor daha çok içiyorsunuz. Kitap ismini hak ediyor, sizi hayalin en derinliklerine daldırıyor.

Kitaptaki bazı konuları dile getireyim. Dünyanın aslında çirkin bir yüzü olduğunu, ama kalb gözüyle bakılmazsa sadece madde açısından bakılırsa insanı çok kolay kandıran bir güzel yüz maskesi olduğunu anlatıyor. İnsanın fıtratındaki hisleri savaştırıyor bir öyküde: nifak ile muhabbet, gazap ile hikmet, nefs-i emmara ile aşk savaşıyor. Hangisini daha çok beslerseniz o taraf kazanır, eğer nifak, gazap ve nefs-i emmara kazanırsa dünyanız karanlığa döner.

Gerçeği görmek konusunda göze verdiği değer, yani maddeci felsefenin değerini şu alıntıda belirtiyor. "İnsanların gözü, gerçekleri görmekte arpacık soğanı oranında değerlidir" Bu söz bana başka kitaplarda okuduğum iki sözü hatırlatır.

Evet herşeyi maddiyatta arayanların akılları gözlerindedir.Göz ise maneviyatı göremez...(Risale-i Nur)

İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.(Küçük Prens)

Son olarak Filibeli Ahmed Hilmi hocamızın bu kitabında Vahdetü'l- Vücud inanışına dair bir çok fikir görüyoruz. "La Mevcude İlla Huv" terimi ile ifade edersek Allah'tan başka hiçbir şey mevcud değildir, görünen her ne varsa sadece O'dur denilmektedir. Bu inanış her insanda aynı güzel ve halis niyetleri uyandırmayabilir. Vahdetü'l-Vücud inanışının kurucusu sayılan İbn Arabi ve diğerleri bu inanışa, Allah'tan başka hiçbir varlığa varlık değeri vermeyerek her an her saniye Allah'la birlikte olmak arzusu ile ulaşmışlardır. O yüzden Hallac-ı Mansur "Ene'l-Hakk" yani ben Hakk'ım demiştir. Ben Hakk'ım derken yanlış anlaşılmasın bu sözünde Hallac-ı Mansur kendine bir varlık ithaf etmez. Kendini tamamıyla hiç, adem, yok sayar. Gelmek istediğim nokta şu, günümüzde bu tarz Vahdetü'l-Vücud'a dair kitaplar okurken daha öncesinde bu inanışla ilgili araştırma yapılması gerekir. Yoksa bu tarz kitaplar okunduğunda bu felsefeyi savunanlar ya direk inkâr ile itham edilecektir ya da bu felsefenin peşinden gitmek isteyenler kendilerini varlıklarından soyutlamazlarsa Ene'l-Hakk sözünü kendi nefisleri uğruna diyecektir.

Bu son meseleye girip konuyu uzattığım için hakkınızı helal edin ama değinmeden geçemeyeceğim bir kritik noktadır benim için.

Uzun lafın kısası, derin bir felsefe yapmak, hayalin derinliklerinde uçmak ve başınız ağrıyana kadar düşüncelere dalmak istiyorsanız kesinlikle okuyun :)

Tuco Herrera, Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek'i inceledi.
15 Eki 13:15 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 10/10 puan

" 80 LERDEKİ YOKLUĞUN AİLELER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ VE BU ETKİLERİN KORKUYA GÜDÜMLÜ ANNE TERLİĞİNE EVRİLİŞİ ÜZERİNE PARADİGMALAR "

Evet konumuz 70 ler ve 80 leri kapsıyor kısmen =)) O dönemlerde çocuk olanlar için oyunun adı idi YOKLUK .. ama yok olduğunu daha doğrusu YOKLUĞUN anlamını bilmezdiniz.. bu yokluk kavramı sadece çocuklar için geçerli değildi..Misal ana babalar için de bu geçerliydi.. Tv yi ele alalım örneğin..the özalın anayasayı bir kez delmekle birşey olmaz dediği günlerin öncesinde magic box yani inter star bugünki hali ile star yokken tv açılmazdı .. çünkü 12 kanal kapasiteli tv ye sahip olanlar için trt sadece tek kanaldı ve gündüz vakti pek yayın yapmazdı..YOKTU yani bizim için anlayacağınız..yurtdışından tanıdıklar gelirdi anlatırlardı orda 40 kanal var falan inanamazdık nasıl olur diye ?!?!! aklımız almıyordu çünkü ..bugün canımız istediği an soyup yediğimiz muz kivi falan zenginlik göstergesi ..kivinin fotoğrafını bile görmemişiz o derece YOK hayatımızda =) e tabi bu böyle olunca değer yargıları ve ahlak kuralları da çok farklıydı ..beslenme çantama atıp annemden habersiz okula götürdüğüm muz için hem öğretmenden hem annemden bir araba zopa yediğimi dün gibi hatırlıyorum..çünkü alan vardı alamayan vardı .. alamayanın canı çekmesin diye göz göre göre yedirmezdi öğretmen onu size.. anne baba okula çağrılır , sorumsuzluk ve terbiyesizlik yüze vurulur , herşeyden habersiz ebeveyn barut küpüne dönüp öğretmenin anlattıklarını sineye çekip leblebi gibi yutarken pimi çekik el bombasına döner , evdeki minik Van Damme ' lar için survivor çanları çalardı..Kan Sporu'nu evde hem izledik hem yaşadık anlayacağınız .. Yerli malı haftası kutlanır çocuklara Türk malı kullanımı öğütlenirdi..Portakalın ekürisi o günlerde leblebi tabi.. bu vasat ikiliden oluşmuş kombinasyonlarla döşenmiş günler dahi çılgın Manhattan partileri kıvamında geçerdi bizler için ilkokulda .. bir masada leblebi portakal ..diğerinde leblebi portakal..
sende ne var?
annem ceviz koymuş!!
tüm gözler o masada =) evden gelen 4 ceviz neredeyse 40 eşit parcaya bölünür paylaştırılır.. Cin Ali o günlerde çok populer ..sonradan semirmiş bıdık ali serisi ile pabucu dama atılmadan önceki günleri .. hoş gerçi 2000 lerde turkcell hazırkart reklamları ile geri döndü yenilenmiş imajı ve manitası ile.. her dönemin adamı oldu o! oyuncak derseniz çok kısıtlı..LEGOYMUŞ UZAKTAN KUMANDALI ARAÇLARMIŞ GI JOE -ACTION MAN FİGÜRLERİ FALAN HİÇBİRİ YOK!!! ordan burdan bulunan rulmanlarla tornet falan yapılır yokuşlarda rendelenmiş kaşara döndüğümüz günler yaşanırdı .. kollar bacaklar yara bere içinde ama gözlerin içi gülüyor.. sigara kağıdı şişe kapağı ve misket gözbebeği.. toplanır kolleksiyon yapılır falan fistan.. çokta nostalji ile kafanızı şişirmek istemiyorum .. kısaca YOKLUK tan var edilen bir dünyamız vardı.. tüm bunları buna vurgu yapmak için yazdım ..amacım 80 lerde çocuk olmak topiğine madde sıralamak değil.. anlat anlat bitiremeyiz ne o maddeleri ne o günleri..Ondan kelli , asıl inceleme burda başlıyor =) yokluk ve insanlardaki değer yargılarına etkileri ve arada kalan çocuklar asıl ele alacagımız husus =)

- " Bir maniniz yoksa annemler size gelmek istiyor Zöhre Teyzeciğim!" -

Yukarda belirttiğim gibi olanaklar böylesine kısıtlı iken , güneş batana kadar it ayağından paça yemişçesine oynayıp gezen , orda burda iğdeye ,vişneye ,olmamış ham elmaya dalan , günde 500bin kalori yakan çocuk bünyesi akşam olunca hüzünlere gark olurdu..Anneye ev gezmesi için yalvarılır (pek tabii ÇOCUKLU BİR EV) , "ÇOK" uslu bir çocuk olunacağına dair sözler verilir (?!?!?!) , baba da onaylarsa elçi olarak komuşuya çıkılıp yukardaki cümle kurulurdu.. komşu, "tabii buyursunlar" derse muazzam bir sevinç ile eve geri dönülür ,hazırlıklar başlardı..tabii komşunun evde olmadığı ya da kibarca kışalandığınız namüsait durumlar muazzam bir hüzün ile eve geri dönülür arkada barış manço gülpembe veyahut dönence çalardı soundtrack olarak.. bu gezmeler apartman aşırı ise muhakkak pastaneden tulumba tatlısı veya başka bir tatlı alınır götürülür ,komşuya gidiliyorsa evde pişen aşure, helva , pasta börek bir kaba konur üstü bir peçete ile örtülür , aman efendim ne zahmet ettiniz sözlerine karşılık ev sahibi veya sahibesine verilirdi..hoş gittik beş geldik muhabbetleri ile başlayan henüz biz çocuklar için kontrolden çıkmamış misafirlik bundan sonra başlardı..gidilen evin kızının kolonya servisine müteakip çaylar börekler pastalar servis edilir karınlar doyurulur depo fullenirdi..bu arada ilk tehlike dolu soru sorulurdu biz çocuklara "BİRAZ DAHA ALMAZ MISIN EVLADIM ?" bu aslında tuzaklı bir soruydu .. Soran ikram etmek ister ve hiçbir art niyetle bunu sormazdı size..ama ikinci bir tabak istemek o YOKLUK günlerinden gelip geçmiş anne baba için inanılmaz ayıp olarak algılanır , bu suçun cezası asla karşılıksız kalmazdı.. Anne yine tuzaklı ve uyarı dolu yalnız siz ikinizin anladığı bir ses frekansıyla " YE OĞLUM BURASI YABANCI YER DEĞİL! derse de almamak hatta ve hatta önünüze bir tabak daha geldiyse bile el sürmemek elzemdi..SÜRENLERE NELER OLUYOR ANLATICAM AZ SONRA =)) e karınlar doydu ,enerji barı perfect !(street fighter nesline selam olsun! ) hemen çocuklar bir odaya ayrılır neşeye koşulurdu..Başında bir büyük olmayan bu çocuklar muhakkak bir şey kırar döker =( Punisher aromalı anne ve telaşlı ev sahibesi koşup hasar kaydı çıkarmak için soluğu odada alırdı..( Burdan sonrası cidden bir dram .. kalbim şu satırları yazarken dahi korkuyla doluyor o günleri hatırlayıp..)

Zöhre Teyze , "Aman sizde birşey yok ya daha ne olsun cana geleceğine mala gelsin", diyerek bir yandan kendi çocuğunu sizin annenize çaktırmadan çimdikler sizin kafanızı okşar , buna karşılık anneniz de çaktırmadan sizi kevgire çevirmek suretiyle evsahibinin oğluna sevgi gösterip , "Hep bizim oğlanın işleri bunlar" diyerek dert yanardı.. evsahibi kırılan dökülen parcaları temizlemek için içerden faraş süpürge falan almaya gittiyse kısık ama ölümcül bir ses tonuyla "SENİNLE EVDE GÖRÜŞECEĞİZ ŞİMDİ KUDUR BAKALIM !" der zehri yuttururdu size..bu şu demekti: bunlar KARA KAPLI DEFTERE YAZILDI!! ve o defteri açan eller o akşam muhakkak o hesabı dürerdi..şimdi -dili geçmiş zamandan çıkarak olacakları anlatayım..

Bir köşede 8 yaşlarında 2 çocuk .. diğer köşede çift kişilik tahminen 60 70 kiloluk ikiye ayrılmış bir oturma grubu parçası..odada buz gibi bir korku havası.. soğuk terler dökülüyor.. şu dakika sizin için iki seçenek var.. eğer ki misafirliğin son demlerindeyseniz salona gidip uslu uslu oturup ölüm olmasa bile evde maruz kalacağınız kısmi felci kabullenecek ya da eğlenceye devam edeceksiniz.. TABİİ Kİ HER DURUMDA EĞLENCEYE DEVAM!! İÇ SOĞUK SULARI GÖR POPOM YOLLARI!!! =)) Bundan sonra yapacagınız şey iyice azıtıp kudurup yoldan çıktıktan sonra misafirlik biteyazdığı anlarda uykuya dalmak.. Kitaptaki en eski hile bu .. İnandırıcılık çok önemli zira işlediğiniz kabahatlere karşın birde uyuyor numarası yaptığınız anlaşılırsa kısmı felç bitkisel hayata dönebilir!! Ölüm sizi almış da geri getirmemiş gibi hareketsiz yatmalı , anneden gelecek ilk çimdiğe kati suretle reaksiyon gösterilmemeli ki bu çok zor =)) Pek tabii odaya girildi o çimdik yendi ve uyanıldı.. apartman merdivenlerinde isteksiz adımlar .. Eve giriş.. Anne eğer işi biliyorsa avını asla korkutup kaçırmaz ..Siz de yaptıklarınız yanınıza kar kaldı zannederek sevinçle yatağınıza yatmaya yeltenirsiniz .. Bu arada anne üstünü değiştirmiş mühimmat ve cephane tedariğini yapmıştır .. O yaşlardaki çocuklarda daha bir gelişmiş olan korkuyla katalist (bir şeyin ya da şahsın bir başka nesne olgu veya şahısla etkileşime girmesi durumu bkz : kimyasal reaksiyon ŞAHSIN YUSUF HALİ!! anla işte eheueheueh =) ) yetisi devreye girdi.. sizin arkanız annenize dönük görmediniz onu ama bir nesne uçarak geliyor size doğru..Burda bir nesneyi size tanıtmam gerek ..Nedir o ? GÜDÜMLÜ ANNE TERLİĞİ! Gülmeyiniz ..Bu öyle bir nesnedir ki hedefini muhakkak bulur .. kapının önündeyseniz içeri kaçarsınız ,33 banttan seker yine de sayıyı alır .. (Semih Saygıner gelse açıklayamaz bu kutsal nesnenin varoluşunu ..) hem sayıyı hem de canınızdan bir parcayı daha doğrusu.. hedefi bulamaması durumunda anne terliği getirmenizi söylediyse muhakkak getirmek FARZDIR(bakınız sünnet demiyorum!!)..çünkü daha fazla kızacak olursa dozaj artırımı devreye girer .. O durumlara girmek bile istemiyor o anları aklıma dahi getirmiyorum.. Bu arada arkada bu çalıyor : https://www.youtube.com/watch?v=Y15ZT1_VUfM 0:07' de giren kanuna çok dikkat ediniz =) siz de işi biliyorsanız paşa paşa gider beyaz bayrak ile koşulsuz şartsız teslim olur Sevr'i imzalarsınız..Kurtuluş Savaşına yeltenenin sonu cidden mortal kombat "finish him" lerine döner.. Fatality lere koşarsınız..
İşte kitabı görür görmez aklıma gelenler bunlar oldu =)) Başlık 80 lerde doğanlar için kırmızı alarm verdiriyordu yukarda yazdıklarımdan dolayı BENİ OKU diye .. Hemen sahaflardan edinip 2 3 gün gibi kısa bir sürede hatmettim.. Zaten okuması o derece zevkli ki kitap okuduğunuzu dahi anlamıyorsunuz.. tespitler ekol ötesi .. Şu anlattığım anektodların hepsi ve çoooook daha fazlası kitapta mevcut .. Mutlaka alıp okuyun .. Kesinlikle kaçırmayın!!

Ne olaki bu Mortal Kombat fatality leri diyenler için link :

https://www.youtube.com/watch?v=2YxPFw7lfY0

STEVE JOBS'tan güzel bir bakış açısı...
17 yaşındayken şuna benzer bir şey okuduğumu hatırlıyorum: "Her günü son gününüz gibi yaşarsanız, birgün mutlaka haklı çıkarsınız." Bu söz beni çok etkiledi ve geçen 33 yıl boyunca her sabah aynaya bakıp kendime şu soruyu sordum: "Eğer bugün hayatımın son günü olsaydı, bugün yapacağım şeyi yapmak istermiydim?"

nejla güldalı, bir alıntı ekledi.
12 Eki 10:50 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Dedem o yıl Kemal Atatürk için neden yanıp tutuşuyordu? Bunu, yazışmalarının hiçbir yerinde açıklamıyor ama nedenini sezmek benim için güç değil. O ki, öteden beri Doğu'nun altüst oluşunu görmeyi düşlüyordu, o ki, yaşamını geçmişe hayranlığa
karşı, geleneklerin boğucu ağırlığına karşı ve giyime kuşama varıncaya kadar modernliğe ulaşmak için savaşmakla geçirmişti, savaş sonrasında Türkiye'de olup bitene duyarsız kalamazdı: Selanik'te doğan, orada eğitim gören, oranın "Aydınlanma"
sı ile beslenen bir Osmanlı subayı, eski düzeni yıkacağını, İmparatorluk'tan geriye kalanı, gerekirse zorla, yeni yüzyıla sokacağını ilan ediyordu. Bana öyle geliyor ki dedemin, Kemalist girişimin bu güçlü yanından hoşlanmamasına olanak yoktu. Kendi babasının sanırım en başta köy papazı Malatiyus için: kaleme aldığı, babamın da bana sık sık yerel şive ile yinelediği şu dizeler hala belleğimde duruyor. O dizeleri şöyle ifade edebilirim:
Kunduracının bıçagı biçebilseydi onları,
Biçebilseydi tepeden tırnaga!

Bu iğnelemeyi buraya alıyorum, çünkü bu sözler bana, Atatürk'ün yobaz din adamlarının sakallarını nasıl otoriterce kestiğini anımsatıyor, - iki yüzyıl önce Büyük Petro'nun, Papaların sakalını kesişi gibi. 1921 yılında henüz gerçekleşmiş bir
şey yoktu ama Türkiye'nin yeni önderinin laik ve yenilikçi düşünceleri daha o zamandan belli olmuştu ve Butros'un, hem düşünce, hem mizaç olarak kendine çok yakın bulduğu bu insana duyduğu hayranlık beni şaşırtmıyor; hatta, kendi Dağının
bundan böyle Türk toprakları içinde yer almadığına üzülmüş olduğundan eminim. Mustafa Kemal, hiç olmazsa tutarlı bir laikti, kendi ülkelerinde Devlet ile Kilise'yi birbirinden ayıran, bize gelince, köy papazının okuluna para desteği sağlayan o
Fransızlar gibi değildi.

Yolların Başlangıcı, Amin Maalouf (YKY)Yolların Başlangıcı, Amin Maalouf (YKY)

1000 Kitap
Adını ve ana temasını "kitap" tan almış olan site "1000 kitap" aşağıda tekrarlayacağım yorumumu silmiş ! sevgili yönetici dostlarım, "edebiyata" hakaret ve aşağılama karşısında ben "ona kurban olun" diye sataşma(!) göstermişsem bunu silmek yerine yüceltmeniz düşerdi size. Bahsi geçen (hani o kurban olun denilen şey) ne bir kişi, ne bir kurum ne bir ideolojidir. Edebiyattır o EDEBİYAT. Bu ister Kürt, ister Türk, ister Rus edebiyatı olsun... Cümlede geçen "kurban olun" kelimesinin sonuna eklenen ifadeyle ile gerçekte kimseyi kesip biçmekle alakası olmadığını biraz dikkat gösterseniz farketmeniz zor olmazdı diye düşünüyorum. Burada içersinde "kürt" geçen her cümleye, incelemeye, kitaba saldıran guruha taraf olacaksanız bu da sizin tercihinizdir. Edebiyat, sanat, tarih, bilim gibi konuları ırkçı gurupların basit düşünme yapılarıyla elbette ki anlamasını beklemiyorum ama 1k nın da edebiyata saldıranla savunan arasında farkı gözetmesini beklemem en basit beklentim sanırım.

Bunun dışında bir şey daha:
Her "kürt" lü paylaşımıma gereksiz sıçralamar yapan faşizan guruba söylüyorum ;hazmedemiyor olabilirsiniz, neden sataşıyorsunuz ama, çok mu zorunuza gidiyor? Her defasında gidip kapınızın önünde kavga edin demiyor muyum ben size ? hayde canım, ötede vızıldayın.



Bakalım neyi silmişler....

"Kürtlere dair en ufak bir emare görmeye dayanamayan zihniyet sataşmalarla ve saçmalamalarla çirkinlik ve gereksiz kalabalık yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. Mehmed Uzun Kimdir ? neler yazmıştır, yazdıkları neleri anlatır, edebi dili nasıldır, ne şartlarda yaşamıştır, yazmıştır. Bunlara bakın. okuyun. Üzerinde düşünün. sonra tartışmak istiyorsanız buyrun gelin. Bunların dışında; saçmalayarak ne yapmayı amaçlıyorsanız, kendi kapınızın önünde yapın ! Modern Kürt edebiyatına da kurban olun :)



Aynen, harfiyen yorumumu yeniliyorum ve her ne sakınca görmüşse gören bana bir ulaşıp durumu izah etsin istiyorum. Hele bana bir ulaşabilir misiniz sayın yetkili kişiler ?