• Bahardı sevgilim bahardı
    ve bahtiyar olmak için
    toprakta, havada, suda, her şey vardı sevgilim, her şey hazırdı,
    her şey vardı.
    Canan Tan
    Sayfa 15
  • İslamiyet ile Tanışılmadan Evvel 

    Başka milletler çeşitli inanışlara sahip iken kimileri ata kimileri ineklere kimileri ise puta taparken Kürt milleti milattan önce 535 yıllarında tek tanrı inancını taşıyan Zerdüşt dinine mensuptu . Zerdüştlüğün diğer adı Mazdayasna ‘dır kutsal kitabı Avestadır bu kitapta zerdüştün neye inandığını anlatan tek belgedir Zerdüştlüğün temelinde Allahın ve şeytanın savaşı yatar ve her insanın iyilik için savaşılmasına gerektiğini inanılır zerdüştlüğün İslamiyetin ortaya çıkışına kadar devam etiğine inanılır. Müslümanların pers topraklarını ele geçirmesinden sonrasına kadar Kürtler bu dine mensuptu. 


    Kürtlerin İslamiyete Geçişi

    İslam orduları ilk olarak 633 yılından itibaren İranlıların egemenliği altındaki bölgelere yayılmaya ve Irak yöresindeki kentleri ele geçirmeye başladılar. Sasaniler ile müslümanlar arasındaki ilk büyük savaş, Hz. Ömer döneminde; 637'de, Dicle kıyısındaki Qadisiye'de meydana geldi. İranlılar yenildiler, Sasani hükümdarları Medya'ya sığındı. Bu savaş Kürtlerin İslam'la tanışmasına vesile oldu.

    Kürtlerin İslam'ı kabul etmeleri pek zor olmamıştır. Kürtler o günden bugüne daima İslam'a sahip çıkmışlar ve her zaman dinlerine sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır. Kürtler ve diğer İranî halklar ile Müslümanlar arasındaki ikinci büyük savaş 642'de Medya'da, Nehavend yakınlarında meydana geldi.

    Bazı maksatlı kitaplarda yazıldığının aksine asla Müslümanlar Kürdistan'a yönelik seferler sırasında Kürtlere zülüm yapmamışlardır. Hz. Ömer gibi adalet timsali bir insanın Kürtlere zulmettiğini söylemek büyük bir iftiradır. Böyle bir şey İslam düşmanlığının göstergesidir. Fakat şu var ki ortada bir savaş vardır ve her savaşta olduğu gibi bu savaşlarda da karşılıklı ölümler olmuştur. Bunu abartıp "büyük zulüm yapıldı" diye lanse ettirmek akla ve mantığa kesinlikle sığmaz. İslam'ın mazlumlara verdiği önemi hiçbir ideoloji ve hiçbir beşeri sistem vermemiştir.

    Kürtler Müslümanlığı Türklerden 200 yıl önce kabul ettiler. Türkiye'nin en eski camii , 639 yılında tarihi Mor-Toma Kilisesinden çevrilen Diyarbakır Ulu Cami'dir.Bugün Kürtlerin çok az sayıda Yezidi dışında,Kürtlerin %98-%99 'u Müslümandır (Kaynak :Altan Tan Kürt Sorunu)

    Kürt halkı İslam dinini ciddiyetini samimiyetini ve sağlamlığına kanaat getirip Müslümanlığa çok kısa zamanda büyük çoğunluklar halinde geçiş yapmıştırlar . 

    O günden sonra İslamiyeti seçen Kürt halkı büyük şahsiyetler yetiştirdi , İslamiyetin yayılmasına Haçlılara karşı mücadelede en ön saflarda yer aldılar .

    Bunlardan birkaçını sayarsak Ebu Müslim horasani Emevi devletini yıkan yerine Abbasileri getiren büyük İslam kumandanı Ebul iz el cezeri (miladi 900) o dönemlerde elektronik makineler üzerinde çalışması olan büyük bir Kürt filozofudur .

    Selahaddin Eyyubi - Selahaddin Yusuf bin Eyyub El Kurdî
    Kudüs fatihi Eyyubi İslami devletinin kurucusudur.
    Mısır, Suriye, Yemen ve Filistin sultanı ve Eyyubi hanedanının ilk hükümdarı. Kudüs’ü HIITIN SAVAŞINDA Haçlılardan alarak (2 Ekim 1187) kentte 88 yıl süren Frank işgaline son vermiş, Hıristiyanların misilleme olarak düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni etkisiz hale getirmiş, ilmî ve ve askerî dehasıyla tarihin en büyük kahramanlarından biridir. 

    Mêlaye Bate, Mellaye El Cizîrî

    Mêlaye Ehmedê Xanî ,

    Feqîyê Teyran

    Bedîûzzaman Saîdê Kurdî ,

    Şeyh Said

    Kürt milletinin yetiştirdiği büyük şahsiyetlerden sadece birkaçı

    Kürtler , Farklı Mezhep ve İnançlara Mensuplardır . Kürtlerin yaşadığı ve tarihte Kurdistan olarak bilinen bölgelerdeki devletler Kürtleri zaman zaman inançları ve mezhepleri ile birlik olmasını engel koyma girişimlerinde bulunmuşlardır. Yeni nesilde Kürtler bu oyunlara gelmeyerek farklı inanç ve mezhepdeki kardeşleri ile birlik içerisinde hareket edecektir.

     

    Mezhep
    Kürtlerin %85'e yakın bir bölümü Sunni ; yaklaşık %15'lik kesimi ise Şii ve Alevidir.

    Suriyedeki Müslüman Kürtlerin tamamı Sunnidir.Türkiye ve Suriye Kürtleri arasında Şii yoktur.Şii Kürtler Irak Kurdistan'ının güneyi(Hanakin Yöresi) ile İran Kirmanşah ve Horasan tarafındadırlar.İran ve Irak Kürtlerininde büyük bir çoğunluğu Sunnidir.Ayrıca yine Kirmanşah ve Hewreman bölgesinde Şiilikten oldukça farklı ancak Türkiye Aleviliğine yakın Ehl-i Hak inancına mensup olan gruplar vardır .

    Sunni Kürtlerin yaklaşık %80'in üzerinde bir kesimiŞafii geri kalanı is Hanefi mezhebindendir.

    Orta Doğu ülkelerinin hiçbirnde sağlıklı , dürüst istatistikler olmadığından sayılarla ilgili tüm öngörüler gözlem ve tahminlere göre yapılmakta ve bu durum tartışmaya açık bulunmaktadır.Bizim tespitlerimiz içinde durum aynı şekildedir.
     -- Yazar : Şerzan Atabey
  • Ne yeryüzünde, ne gökyüzünde bir karşılığı vardı yaşadığımızın.Onu anlatabilecek, anlamdırabilecek bir dilimiz bile yoktu ki! Anlatmak istiyor muyduk? Suçla masumiyetin çoktan aynı küle karıştığı bu yangın yerinde hangi çığlığın bir karşılığı, yanıtı, sonu olabilirdi? Fark edilmeksizin iyileşen bir sıyrık gibi, daha şimdiden silinmişti zamanın kabuk bağlamış ellerinden. Nedenlerle, çünkülerle, açıklamalarla baştan sona kaplı bu dünyada, bizi de içine alabilecek bir cümle, bir denklem,
    bir eşitlik henüz kurulmamıştı . İnsana yenilen bir sözcükten aşağılara düşmüş, yan yana gelse de hiçbir şey ifade etmeyen "A" harfleriydik sanki her birimiz. Tellere tırmanıp kendini
    taşlarda parçalayan H-A-Y-A-T'tan geriye kalan... Belki bir başka sözcükten... Geceden çıkıp gelen, kahkahalar atarak, şarkı söyleyerek, kendi yolunu aça aça gelen, üzerinde şafağın söktüğü bir başka sözcük.
  • https://youtu.be/UYCwB-pOb_g

    Lisede ilk günümdü.okulun girişinde panoda asılı olan listede sınıfımı ararken rastladım ilk defa ona.Parmağıyla aşağı doğru listeyi yoklarken istemsiz bir şekilde parmağının,elinin zerafetine dalmış gözlerim.O kadar naif o kadar masum bir yüzü vardı ki bir türlü gözlerimi alamadım ondan.Öyle ki liste sırasında ''hadi kardeşim senimi beklicez'' diyenleri bile duymuyordum.Durumu fark eden bir arkadaşı ona beni gösterdi.Sonra bana bakıp kaşlarını çattı arkadaşını da alıp gitti.O an beni sınıfıma yerleşme endişesi terk etmiş yerine onu okulda bir daha görememe telaşı yerleşmişti.Hemen arkasından gidip sınıfını öğrenmeliydim fakat arkasından takip ettiğimi anlamamalıydı.Etrafa bakınır gibi arkasından merdivenleri çıkmaya başladım.Tekrar merdivenden köşeyi dönerken beni fark etti ama takip ettiğimi anlamadı.Bu sırada beni gördüğü için biraz bekledim o sırada koridordan sağa döndüğünü gördüm fakat hangi sınıfa girdiğini görmedim.Tam beş tane sınıf vardı acaba hangi kapıdan girmişti derken istemsiz bir şekilde bir sınıfa atıldım.Sınıfta öğretmen vardı.Hocam girebilirmiyim dedim,derken bir çırpıda içeriyi süzdüm orda olmadığını fark edince hocam yanlış sınıfa gelmişim diyip çıktım hemen.Bir yandan çok korkuyor bir yandan da bunu yapmamak için hiç bir sebep bulamıyordum kendime.Sonra bir yan sınıfta aynı taktiği uyguladım.Bu sefer girdiğim sınıfta onu görünce hiç onu aldırmıyormuş gibi yapıp boş bulduğum bir yere yerleştim hemen.Neden böyle birşey yaptım bilmiyorum.Biraz garip biriyim ben, biraz garip seviyorum yani.Daha sonra hoca yoklama almaya başlayınca biraz tedirgin oldum foyam ortaya çıkıcak diye korktum.Sonra hoca benim ismimi okuyunca şaşırdım cevap vermedim hoca tekrar etti ''yokmu burda'' diye başka isim benzerliği olmadığını anlayınca burda diye seslendim.Sonra hoca Züleyha diye seslendi. Burda diyene kafamı çevirip baktığımda gözlerimi üzerinden alamadığım o güzellikten başkasını görmedim.Bir an adını öğrenmenin verdiği sevinçle doldum.Allah'ım sana binlerce kes şükürler olsun dedim içimden.Ne kadar şükretsem az gibi geliyordu zira aynı sınıfa düşmemiz tesadüf olamazdı diyordum...

    Böylece benim için yeni bir kaderin başladığına inandırmıştım kendimi zira daha önce bu aşk denilen duyguyu hiç bu kadar felaketli hissetmemiştim..Fakat hiç de düşündüğümü sunmadı hayat....
    Okulun ilerleyen günlerinde bir türlü merhaba bile diyememiştim Züleyha'ya.Öylesine güzel öylesine hayal gözleri vardı ki onun güzelliğinin yanında kendimin sınıfta kaldığını düşünmeye başlamıştım.Ona bir merhaba diyememenin bedelini depresyon ve ezilmişlik sendromuyla ödüyordum.Henüz iyi tanımadığım biri için fazla olduğunu düşündüğümde oluyordu.Bu tür düşüncelerle kendimi teselli etmeye çalışsam bile nafile avladım hep.Devasa bir mıknatıs gibi çekiyordu beni kendine,vazgeçemiyordum...
    Böyle ben ona açılamadan,bırak açılmayı iki çift laf edemeden beş ay geçti.Züleyha'yla olmasa bile kendime bir yakın arkadaş bulmayı başarmıştım.Bir gün okul çıkışında bir kişiye birden fazla kişinin saldırmaya çalıştığını üzerine gittiğini fark ettim.Tabi dururmuyum hemen olaya müdahale ettim fakat çocuklar aynı şekilde benide rakip bellediler ''sanane lan yavşağ'' dedi birisi.O sözünü bitirir bitirmez kafayı yedi benden,sonra ortalık toz duman falan.Adamları hallettik derken karşımıza dört kişi daha geldi.Bunlar bizi altı kişi dinlene dinlene dövdüler.Adamlar okulda çeteymiş biz nerden bilek tabi sonra anladık.Yediğim dayaktan sonra kavgayı ayırmayıp bizi yerden kaldırmak isteyen delikanlılara sert çıkıyorduk ilk orda tanıdık birbirimizi Fırat'la...Harbi sağlam çocuktu gözüme kestirmiştim.Bu olaydan sonra çok yakın iki arkadaş olduk.Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmemeye başladı...Aradığım dostu bulmuştum galiba...

    Sınıfta ki hiç kimseyle samimiyet kuramamıştım onca zamana rağmen.Okulda birgün boş derslerden birinde sınıftaki herkes okulun kantinine bahçesine falan çıkmış ben ise tek başıma kalmıştım.
    Fırat'tan başka okulda arkadaşım olmadığı için sınıfta yalnız oturmayı tercih etmiştim.Sınıfta oturup birşeylerle uğraşırken ERKİN KORAY'ın bu şarkısını oturduğum yerden bağıra bağıra söylemeye başladım bir an ,ne de olsa kimse yok düşüncesiyle.Biraz sonra kendimden geçmiştim ki şarkıya eşlik eden bir yüksek ses duydum kapının arkasında.Ben tabi şarkı söylemeyi kestim,o sıra içeri girdi neden sustun devam etsene dedi.(Ahhh..Ahhh şu an yazarken kalbim o gün ki gibi atmaya başladı desem inanırmısın Hayal gözlüm..)Kapıdan gelen Züleyha'dan başkası değildi.Sesi o kadar güzel değildi belki fakat bana Erkin Koray'dan dinlemişim gibi huzur verdi.Tekrardan bana ısrarcı bir şekilde ''hadi söyle''dedi.O kadar utanıyordum ki ondan yüzüm kızardı,''ben öyle söyleyemem dedim''.Güldü ve ''bunda utanılacak bir şey yok ki''dedi gülüşünü sevdiğim.Israrına dayanamadım belki beklediğim başlangıç budur dedim ve ''o zaman birlikte söyleyelim''dedim hemen hiç düşünmeden kabul etti adını sevdiğim.Birlikte şarkıyı söylemeye başladık o bağırıyor ben hala kıramadığım utancımdan dolayı biraz daha kısık sesle söylüyordum.Hadi sende bağırarak söyle diye o kadar ısrar etti ki bende kabul ettim..Şarkının nakaratında ''oooo sevince derken göz göze gelişimizi hala unutamıyorum.Bu ilk konuşmamızdı.Ben bu olaydan sonra araya hiç mesafe koymadım.sabahları hep derse 10 dk falan geç kalırdı.O geç kalıyor diye bende derse geç kalmış gibi yapar onu bekler birlikte girerdik derse.Bir yıl öyle böyle derken geçti.Onunca sınıfta bölüm tercihlerinde sayısalı seçtiğini öğrendiğimde hemen bende sayısalı seçtim aynı sınıfa geçmek için.Aklım almıyor ben toplama çıkarma bilmem sayısal bölümü nasıl bir aşk bana seçtirdi o zamanda.En yakın arkadaşım Fırat'ta sayısaldı onuncu sınıfa başladığımızda oda bizim sınıfa yerleşti müdüre yalvar yakar...

    Fırat sınıfa girer girmez Züleyha'yla göz göze kesiştiğini fark ettim.Bu durum çok feci.Tahmin ettiğim şeyin gerçekleşmemesini diledim.Evet Fırat en yakın arkadaşımdı fakat ben ona sevdiğim kızı söylememiştim.Bilmiyorum nedenini fakat öyle olması gerekli gibi geliyordu insan sevdiğini herkese söylememeli diyordum.Cahillik işte neler getirdi banave neler götürdü benden...
    İlerleyen günlerde Fırat 'olum ben aşık oldum'dedi.kime diye sorunca Züleyhaya dedi.Ama öyle bir anlatıyor ki sandım ki ben konuşuyorum en az benim kadar etkilenmişti belliydi.Peki benim de Züleyhayı sevdiğimi nasıl açıkalayacaktım ona?İşte bu en zoruydu benim için en iyisi zamana bırakmak dedim birşey söylemedim kırılacağını ve aramızın açılacağını düşündüm bir an.Birgün beni züleyhayla sohbet ederken gördü sonrasında dediki sen samimisin onunla benim için bir konuşurmusun dedi.Böyle bir şey yapamayacığımı söyledim zira bu benim için intihardan başka birşey değildi.Aradan aylar geçtikten sonra tekrar ısrarcı ve kararlı bir şekilde yalvardı yakardı son zamanlarda iyice tükenmişti ben yalnış anlayacağından korkup konuşmaya karar verdim.Ama nasıl konuşmak zaten kendim için konuşamıyorum ulan senin için nasıl konuşayım deseydim bugün bunları yazmazdım belki de...
    Gidip durumu bir şekilde anlattım Züleyhaya.Biraz durdu gözlerimin içine baktı ve ciddimisin diye sordu evet dedim sadece defol git dedi.Bu ne manaya geliyordu anlamamıştım.Gidip aynı şekilde Fırata anlattım.Fırat anlayışla karşıladı ne de olsa daha beni tanımıyor diye kendini avuttu.Daha sonra ki günlerde Fırat kendi konuşmaya başlamıştı onunla.Benim ise öyle canım yanıyordu ki belli etmemeye çalışıyordum....Öyleki birgün ilişkilerinin başladığını öğrendiğimde hayatımda ilk defa alkolü denemiştim.Birgün züleyhanın yakın arkadaşı gelip züleyha seni seviyor ama senin tepkini merak ediyor diye Fırat sevgili oldu dedi.Ben ise benim onda gönlüm yok fıratın duygularıyla oynamasın dedim. ve noktayı koydum.Benim bu hareketim üzerine züleyha pes etmedi Fıratla arkadaşlığını korudu her geçen gün yüzünü benden çeviriyordu sanki öyleki bunu aylar sonra daha net anlamak mümkün oldu.Fıratı tanıdıkça onu gerçekten sevip beni bırakmıştı anlaşılan.Daha başlamadan bitmişti herşey.Ben ise saflığımın salaklığımın bedelini ödüyorum hala aradan yıllar geçti ben onu kalbime gömdüm ama fotoğraflarını ve bu şarkıyı hiç yanımdan ayırmadım.Aradan yıllar geçti okul bitti züleyha psikoloji bölümünü fırat mimarlık kazandı ben ise hiç.Ders dinlediğimmi vardı sanki kafam kara tahtaya değil züleyhanın olduğu yere dönüktü hep.Peki aradan yıllar geçmiş ben nedenmi burdayım..Haftaya en yakın arkadaşımın ve sevdiğim kadının nişanı var.Ben davetli bile değilim unutmuşlar beni.Çaresizim elimden birşey gelmiyor.Bunu okuyanlar beniim zararlı çıktığımı düşünebilirler fakat bana göre ben kazançlıyım.Bugün öte dünyaya koca bir yürek ve çaresizliğimi götürüyorum.Bana rahmet okuyun Dostlar...

    Züleyham bu satırları ölümüm haberimi aldıktan sonra illaki sana okutacaklardır.Şunu bilki ben seni geçen yıllara rağmen hiç unutmadım burda böyle iki satır yazdığıma bakma beni çağırıyorlar fazla zamanım yok sevdiğim o yüzden bu kadar kısa anlatabildim.Ben seni ölene kadar sevicem diyemedim hiç bir zaman şimdi diyorum BEN SENİ ÖLENE KADAR SEVİCEM HAYAL GÖZLÜM ELVEDA.....(Alıntı)
  • Anarşizm, ülkemizde de sıklıkla yapıldığı gibi, kaosla veya terörizmle eş tutulmaktadır. Oysaki anarşizm, demokrasi ve cumhuriyet gibi tam bir yönetim biçimi olmasa da bir toplumsal örgütlenme biçimidir. Yani dünyayı kaosa sürüklemek veya etrafta bombalar patlatmak gibi bir amacı yoktur.

    Peki anarşizm nedir? Anarşizm, hiçbir yöneticinin olmadığı, insan özgürlüğünü ve bireyciliği en üst düzeyde koruyan bir toplum durumudur. Toplumsal otoritenin, gücün ve hiyerarşinin tüm biçimlerini bertaraf etmeyi savunan çeşitli politik felsefeleri ve toplumsal hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir. Anarşizm, her koşulda her türlü otoriteyi, dolayısıyla devlet örgütlenmesini reddetmektir. Kendi kendini denetlemeyi ve gönüllü işbirliğini savunur. Özel mülkiyeti toplumda baskı kaynağı ve devleti özel mülkiyetin bir aracı olarak gören, bunların ortadan kalkmasıyla ancak insanın özgürleşeceğini öne süren bir siyasal öğretidir. Eğer siz de insan özgürlüğünü ve bireyciliği her şeyden önde tutan kişilerdenseniz, sosyolojik veya politik olarak düşüncenizin sonunda ulaşacağı kavramlardan biri anarşizmdir.

    Anarşizm öcü değildir. Korkmanızı gerektiren bir şey de değildir. Zira atalarımız birer anarşistti. Antropologlar, etnografik araştırmalarında, tüm dünyada ve tüm zamanlarda yaşamış olan devletsiz ve yönetimsiz sayısız toplum belgelediler. Antropologlar tarafından belgelenen bu toplumlarda henüz devletin icat edilmediği zamanlarda yaşayan insanlar tespit edilmiştir. Bu insanlar devlet olmadan nasıl yaşıyorlardı zannediyorsunuz? Alışveriş merkezlerine (AVM) gitmeden, televizyon izlemeden, telefon kullanmadan, internete girmeden, yönetilmeden, yasalara uymadan, devlet olmadan vs. bir hayat nasıl mümkün oluyordu?

    Maalesef öyle bir zehirlenme yaşıyoruz ki, bazı şeyler olmadan insanın da olamayacağını düşünüyoruz. Hatta birçok şeyi insan olmanın ön koşulu olarak değerlendiriyoruz artık. Mesela, telefon kullanmayan insan olur mu hiç, bir insanın mutlaka telefonu olmalıdır, diye düşünüyoruz. Oysaki çok yanlış bir düşünce bu. Telefon veya televizyon icat edilmeden önce de insan vardı; devlet icat edilmeden önce de... Ve bence asıl insanlar onlardı. Bizler ise insan olduğunu zanneden modern köleleriz.

    Bir konuda hemfikir olmalıyız. Devlet ve yönetim, savaş için organize edilmiştir. Hatta bugüne kadar savaş için bundan daha etkin bir örgütlenme kurulmamıştır. Savaş olmazsa hiçbir devlet var olamaz. Bu nedenle devletler varlığını sürdürdükçe savaş da varlığını sonsuza dek sürdürecektir.

    Bu noktada, "Müslüman devlet" ya da "Hıristiyan devlet" veya kısaca "dindar devlet" gibi kavramların da olamayacağını düşündüğümü ifade etmek isterim. Çünkü dindar devlet yönetimi diye bir şey olamaz. (Doğru uygulanan şeriat yönetimini saymazsak.) Zira devlet, yasalara uymaya zorlamak için meşru şiddet kullanımı prensibine dayanan bir örgütlenmedir. Bir dindar ise, inancı gereği, dininde emredilenin dışında bir şiddet kullanamaz. Bu durumda dindar kişilerin hükümet ya da devlet idaresine katılamayacaklarını da ifade etmek gerekir. Dahası, dindar bir kişinin ve "yaratıcının olduğu bir dünyanın" yönetilmeye ihtiyacı yoktur. Siz kimsiniz ki, bir "yaratıcının" emirlerini gönderdiği dünyayı yönetmeye kalkıyorsunuz? Yönetimler, dünyevi ve günahkar insanlar içindir. Oysaki "yaratıcının" kuralları varken, yönetilmeye ihtiyaç yoktur. Bu durumda, siyasi bir örgütlenmeye katılmak veya yönetilmek yahut oy kullanmak da dine uygun bir hareket değildir. Zira dünyada insanları ölümle cezalandırabilen veya süresiz hapse atabilen bir devlete oy vermek, belki de dindar bir kişi için ebedi cehennem azabına mahkum edilmesine sebep olabilir. Örneğin, oy verdiğiniz bir siyasi partinin yanlış bir kararı sonucunda yalnızca bir vatandaş bile haksızlığa uğrasa, vay halinize. Bildiğiniz üzere, bunun adına kul hakkı denir. (Ateist olduğum için bu paragrafta yazdıklarım yanlış anlaşılabilir. Kesinlikle hiçbir ima veya dil uzatma söz konusu değildir. Tamamıyla kendi düşüncemdir. İnanan bir insan olsaydım da aynen bu şekilde düşünürdüm.)

    Madem siyasi konulara girdik, Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminden bir örnekle size anarşizmin faydasını anlatmaya çalışayım. Biliyorsunuz, demokraside oy kullanmak çok önemlidir. Hatta ülkemizde vatandaşlık görevidir. Oy kullanmayanlara para cezası bile kesilir. Anarşistler ise, oy kullanmanın hiçbir şekilde özgürlüğün veya özgür iradenin bir göstergesi olmadığını savunurlar. Oy veren kişi, günümüz tabiriyle seçmen, önceden seçilmiş ve belirlenmiş kişiler arasından bir seçim yapar ve birbirine zıt ideolojiler arasında belki de seçim şansı hiç yoktur. Zaten çoğu zaman çoğunluğun seçimi bile söz konusu olmamaktadır. Bir kişi bir göreve seçilir, çünkü diğer adaylardan daha fazla oy almıştır. Bu noktada oy vermeyen kişilerin oy sayıları ise asla hesaba katılmaz.

    Yaklaşık 4 yıl önce, Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde, üç aday karşımıza çıkmıştı: Recep Tayyip Erdoğan, Ekmeleddin İhsanoğlu ve Selahattin Demirtaş... Bense bir vatandaş olarak bu üç adaya da oy atmak istemiyordum. Çünkü üçü de içime sinmiyordu; ama oy atmak vatandaşlık görevi olduğu için sandığa kadar gittim. Oyumu kullanmak için içeriye girdiğimde bile hala karar verebilmiş değildim. İçeride aklıma ilginç bir fikir geldi ve hemen uyguladım. Üç adayın yanına kendi çocukluk fotoğrafımı da koyup altına kaşeyi bastım ve akabinde fotoğrafını çektim. Fotoğraf şu: https://hizliresim.com/VDpQQR

    Seçim sonuçlarını ise, şu linkten görebilirsiniz: https://www.sabah.com.tr/...askanligi-secimleri/

    Benim gibi kararsız vatandaşlar için, seçmen kağıdına en azından "hiçbiri" seçeneği konulsaydı, eminim en az %5 gibi bir oranda hiçbiri seçeneği çıkardı. Bu durumda ise cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan Recep Tayyip Erdoğan'ın oyunun %50'nin altına düşeceği açıkça ortada. Sanırım ne demek istediğimi size anlatabildim.

    Demokrasi her ne kadar, "sandık"tan çıkan oya göre itaat etmeyi emretse de anarşizm bunu kabul etmemektedir. Zira anarşizmde, azınlığın daha iyisini bilebileceği ya da kendi adına karar verebilme hakkının olduğu kabul edilir. Böylece çoğunluğun azınlığı kendisine uymaya zorlamasının da önüne geçilir.

    İşte kitap, bu ve bu anlattıklarım gibi konularda fikirler ortaya sunuyor. En eski anarşist toplumları tek tek önümüze getirerek anarşizmi örneklerle açıklıyor. Ancak bunu yaparken hiçbir şekilde anarşizmin uygulanabilir bir sistem olduğunu söylemiyor. Hatta anarşistlerin tasarladığı türde bir toplumun mevcut olamayacağını, olsa bile kısa ömürlü ve münferit birkaç girişimden ibaret olacağını ifade ediyor. Zaten bu saatten sonra ben de uygulanabilirliği olduğunu düşünmüyorum. Ancak özgür bir toplumda, devletin ya da yönetimin olabildiğince az oranda yürütme rolünü üstlenmesi gerektiğini, kişisel özgürlüğe ve bireyciliğe daha çok imkan tanınması gerektiğini düşünüyorum.
  • O benim çocukluk arkadaşımdı. Gençliğimizde bir gün hesap ettik, benden bir yaş büyük çıkmıştı. Her sözüyle bana ağabeylik yapmasının ise yaşıyla değil, olgun ruhuyla ilişkili olduğunu düşündüm hep. Mekkeli gençlerin aksine onunla aynı şeylerden hoşlanır, aynı şekilde yaşardık. Mesela o da, bende ağzımıza içki koymamış, Kabe'yi ziyaret ederken bir gün olsun putlara tapmamıştık. Başından beri Mekke'de en güvendiğim dostum olmasından gurur duyuşum bu benzerliklerden kaynaklanıyordu. Kureyş'in asillerinden olan babam Ebû Kuhâfe'ye göre onunla arkadaşlık etmem benim için bir nimet imiş.
    Bir gün gelip bana Cebrail isimli bir melek ile konuştuğunu, Allah'tan vahiyler aldığını ve elçilik görevlendirildiğini heyecanla söyledi. Ona "Ne gibi vahiyler?" dediğimde arka arkaya saydı:
    "Yaratan Rabb'inin adıyla oku. O, insanı alak*tan yarattı. Oku, kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belleten Rabb'in sonsuz kerem sahibidir."
    Okuma yazması olmayan birinin okumak ve yazmakla ilgili bir şey uydurmayacağı ortadaydı. Üstelik insana bilmediğini öğreten bir Rab olduğunu gençliğimden beri düşünürdüm. Ama ona inanışım bunları söylediği için değildi; hayır, o Muhammed olduğu için ona inandım. Bu yeterdi.

    *embriyo,damla.
  • Halebi Sağir, Osmanlı  alimlerinden olan İbrahim el-Halebi'nin kaleme aldığı bir Fıkıh kitabıdır Osmanlıdan bu yana hem ders kitabı hem de İlmihal olarak okunmuş ve okutulmuştur. Müslümanların hayatında ki en önemli faaileyetlerden biri olan Namaz hakkında geniş kapsamlı bir çalışmadır. Kitabın aslı arapçadır ve bir çok yayınevi çevirisini yapmıştır bu iki ciltlik kitabı ise Hüsameddin vanlıoğlu kelime kelime çevirmiştir.

    Muhakkak ki namaz farz bir ibadettir buna delil olarak Kuran'ı Kerim'in şu 3 ayetini belirtmek istiyorum.
    1- Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin! (Bakara Suresi 43. Ayet.)
    2- Namazlara ve orta namaza devam edin ve Allah için boyun eğerek kalkıp namaza durun. (Bakara Suresi 238. Ayet)
    3-  O korkulu zamanda namazı kıldınız mı gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yanlarınız üzerinde hep Allah'ı zikredin. Korkudan kurtulduğunuzda namazı tam erkanı ile kılın. Çünkü namaz müminlere belirli vakitlerde yazılı bir farzdır. (Nisa Suresi 103. Ayet)

    Ayet bence yeterlidir delil olarak anca yine de Efendimiz (s.a.v)'den de bir kaç hadisi şerif ile süsleyelim.
    1- "İslâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka bir ilâh bulunmadığına, Hz. Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır." (Buhârî, Müslim)
    2-“Namaz dinin direğidir.” ve “Namazda secde, kulun Allah’a en yakın olduğu haldir.” (Tirmizî, İmân, 8; A. İbn Hanbel, V, 231, 237)


    Evet Namaz ibadetinin farz olduğuna inandık peki bu ibadeti nasıl ve ne şekilde uygulayacağız bunun içinde elbette ki destek almamız lazım bir çoğunuzunda bildiği gibi amelde 4 mezhep vardır, Şafii, Hanefi, Hanbeli ve Maliki elimde ki bu kitap ise Hanefi mezhebine uygun hazırlanmış. Elbette ki bazı konularda içtihad İmamlarının diğer görüşleride beyan edilmiştir.

    Kitap Namaz konusunda öyle geniş kapsamlı ki size bu nasıl anlatacağımı bilmesemde bir yerden başlamalıyım. Namaz için abdest gerekli abdest için de temiz su işte konu hangi suyun abdeste uygun olmasından başlıyor, belki aklınızın ucundan bile geçmeyecek durumlar bile göz önünde bulundurularak abdest suyu konusu anlatılmıştır. Suyu bulduk tamam temiz onu da anladık bir de bunun kullanımı, edebi ve bir düzeni var :) onu da öğrendik mi bir de her ihtimale karşı unutmuş olma veya abdestin bozulma ihtimalleri var onuda öğrendik mi şaka şaka bu kadar da kolay öğrenilmiyo tabi daha ne yazsam ve nasıl nitelendirsem bilmiyorum ama bir Namaz Hocası kitabından çok daha fazla şey barındırıyor. Kaza durumundan yangında depremde, yoda, hasta iken yani inanın öğrendikçe vay be diyceksiniz tee o zamandan bu gün insanların Namaz kılmamaya üreteceği bahanelere çözüm üretmişler.

    Rabbim kılanlara huşu içinde sürdürmeyi, kılmayanlara da en yakın zaman da kılmayı, bir kılıp bir bırakanlara daimi bir düzen, bayramdan bayrama kılanlara cumadan cumaya kılmayı, cumadan cumaya kılanları da her  Pazartesi bu gün başlayacağım niyeti ile başlamayı nasip etsin(bu şekilde haftada iki olur, elbet devamı da gelir) (Amin)