Geri Bildirim
  • Abum Rabum yani Hz. İbrahim. Üç semavi dinde adı geçen ve bütün insanlığa seslenen bir Peygamber. Polisiye roman türünde olan kitapta Hz. İbrâhim'e dair geniş bilgilerin harmanlanmış olarak satır aralarında bize sunulması ve Hz. İbrâhim hakkında merak uyandırması takdire şayan. Konu Hz. İbrâhim olunca olaylar geniş bir coğrafya ile beraber farklı bağlantıların (MİT, CIA, Mossad) da yer almasıyla muhteşem bir roman kurgusu oluşturmuş. Günümüz Ortadoğu sorunlarına da değinerek yaşanan olayların sebeplerini de gözler önüne seriyor. Batı'nın Doğu üzerinde hakimiyet kurmak için taşıdığı emelleri de kurgu içinde müthiş bir şekilde eritmiş. Kur'an-ı Kerim'den, İncil'den, Tevrat'tan alıntılar yapılması kendinizi karşılaştırmalı dinler tarihi içinde bulmanızı sağlıyor. Daha pek çok şey yazılabilir ancak ben mutlaka okunması gereken listelerinizde yer ayırmanızı tavsiye ederim. Çünkü okuduktan sonra anlatılanların sadece kurgu olmadığını belli bir süre kabul ettiremeyeceksiniz belki de zihninize...
  • "Herşey ölür ve söner.
    Allah'tan gayri her şey.
    Baki olan bir ve tek Allah'tır."
  • Abdullah b. Abbâs, bir gün aynı binit üzerinde Allah Resûlü'nün (sav) arkasındayken onun kendisine şöyle dediğini anlattı: “Delikanlı! Sana bazı şeyler öğreteceğim. Allah'ı gözet ki Allah da seni gözetsin. Allah'ı gözet ki Allah'ı (daima) yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah'tan iste! Yardıma muhtaç olduğunda Allah'tan yardım dile! Şunu bil ki bütün insanlar sana fayda vermek için toplansa Allah'ın takdiri dışında sana fayda veremezler. Ve yine bütün insanlar sana zarar vermek için toplansa Allah'ın takdiri dışında sana hiçbir şeyde zarar veremezler. Bu konuda kalemler kaldırılmış (karar verilmiş), sayfalar kurumuştur (hüküm kesinleşmiştir).”

    (HM2669 İbn Hanbel, I, 293; T2516 Tirmizî, Sıfatü'l-kıyâme, 59)
  • SİZ AŞK'TAN N'ANLARSINIZ BAYIM?

    Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca Alt katında uyumayı bir ranzanın Üst katında çocukluğum...
    Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
    Aşk diyorsunuz, limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!
    Allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca Havı dökülmüş yerlerine yüzümün Büyük bir aşk yamadım Hayır Yüzüme nur inmedi,
    yüzüm nura indi bayım Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
    Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
    Aşk diyorsunuz ya Ben istemenin Allahını bilirim bayım!
    Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca Balkona yorgun çamaşırlar asmay Ki uçlarından çile damlardı.
    Güneşte nane kurutmayı Ben acılarımın başını evcimen telaşlarla okşadım bayım. Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum. İnsan kaybolmayı ister mi? Ben işte istedim bayım.
    Uzaklara gittim Uzaklar sana gelmez,
    sen uzaklara gidersin Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!
    Süt içtim acım hafiflesin diye Çikolata yedim bir köşeye çekilip Zehrimi alsın diye Sizin hiç bilmediğiniz,
    bilmeyeceğiniz İlahiler öğrendim.
    Siz zehir nedir bilmezsiniz Zehir aşkı bilir oysa bayım!
    Ben işte miraç gecelerinde Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım, Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım, Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin Bir şiir aradım.
    Geçen üç yıl boyunca Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
    Ülkem olmayan ülkemi Kayboluşumu aradım.
    Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
    Bir ters bir yüz kazaklar ördüm Haroşa bir hayat bırakmak için.
    Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
    Kimi gün öylesine yalnızdım Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
    Annem Ki beyaz bir kadındır.
    Ölüsünü şiirle yıkadım.
    Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
    Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca Acının ortasında acısız olmayı,
    Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
    Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
    Aşk diyorsunuz ya,
    İşte orda durun bayım Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım Kendimin ucunda Öyle ıslak,
    Öyle kötü kokan, Yırtık ve perişan.
    Siz aşkı ne bilirsiniz bayım Aşkı aşk bilir yalnız!

    DİDEM MADAK
  • Citiali, siyah, papilio thoas, king page swallowtail, sarı, sarı, sarı, kanat, kelebek, toz, maua, papakura, mayan satar, king, siyah, citiali…

    Rıhtımda ayaklarını süre süre yürümeye başladı. Kırık tahtalar ayaklarına takılıp sendeleyerek arşınlıyordu rıhtımı. İçi sızlar hali vardı ve hüzün dökülüyordu yüzünden. Adımlarını daha da yavaşlattı. Karşından gelenlere çarparak, yanından geçenlerin sürtündüğü bir acı ile devam ediyordu gıcırdayan ıslak tahtaların üzerinde yürümeye.

    Her bakanın bir daha baktığı, gözlerinden sel olup akan yaşlara inat ne bir acıma duygusu ne de korku hissediyordu. Sadece geçmişin anıları. Yaşı belki de kırkı devirmişti. Ama o bırakmıştı otuzundan sonra yaş hesabı yapmayı. On sene mi olmuştu on iki sene mi tam hatırlayamamıştı. Kırık bir tebessüm düştü dudaklarına, metreler vardı ki suyla aralarında birden kalakaldı. Taş kesildi adeta. Ne ayakları hareket kabiliyeti gösterdi ne de vücudunda bir tepki.

    Gerisin geriye döndü. Yaklaşık iki saatte aldığı üç yüz metre yolu, bağırışlar çığlıklar arasında tekrar geri döndü. Çocuklar cıvıldıyordu sahil tarafında. Yetişkinler birbirleriyle sohbet edip, tebessüm saçıyorlardı. Sesler öyle yankılanıyordu ki kulaklarında, adeta kulaklarını kanatırcasına kafasını ileri geri hareket ettiriyordu. Gözü karşısında bulunan uçuruma takıldı. Birden gözlerini belertip, yönünü o tarafa çevirdi.

    En son denemesinde oraya varması tam altı saatini almıştı. O zamanlar bu kadar yavaş ve hüzünlü değildi. Üstelik ağlamıyor, yüzündeki çizgileri dahi gülümsüyordu. Bu şekilde devam ederse gece yarından biraz sonra varabilirdi en tepeye, zirveye.

    Asla pes eden birisi olmadı, asla duruşunu bozmadı hayat karşında. Hala da savaşırdı bütün dünya ile ama inancını yitirmişti. O en hassas yerinden yaralanmıştı. Kaç gün yattı bu şekilde bilmiyordu. Bir sene mi? Belki de daha fazla, anne karnındaki bebek misali daracık demir kafese kilitlemişti kendisini. Istırabı o kadar fazla o kadar yüklüydü ki bir türlü affedemiyordu kendisini. Birkaç kere anlatacakmış gibi oldu ama düğümlendi boğazına yeniden anılar. Önce sesi kesildi sonra nefesi. Düşünme. Sus.

    Bir ses ile irkildi birden; “dondurma alaska frigooooo,” diyen omuzunda siyah bir kayış ile asılı mavi beyaz plastikten kutuyu taşıyan güneş altında teni iyice bronzlaşmış adama çevirdi gözlerini. Tekrarlanan uğultu ile kanadı yeniden kulakları, “doldurma alaska frigoooo.” Yeniden gözleri kısılmaya başladı. Ağır adımlarla sendeleye sendeleye rıhtımın bitimine doğru yanaştı. Bir kaplumbağadan daha yavaş hareketleri çevredekilerin meraklı bakışlarına hedef etti kendini. Yanından sesli telefon görüşmesi yapan adam “Bir insan seviştiği için sevmez, sevdiği için sevişir demiştin,” dedi. Ses yavaşça silindi gitti kulaklarından.

    Dar patikaya döndü, yeniden kafasını kaldırıp uçuruma baktı ve tekrar gülümsedi. O günden sonra bir daha asla kendine gelemeyip, vücuduna sayısız hastalıklar yer ettirdi. Parkinson da bunlardan bir tanesi idi. Adımları yokuş yukarı olduğundan daha da yavaşladı. Santim santim ilerlemeye başladı. Artık nefesi de hırıltıya dönüşmeye başlamıştı. Oysa spor alanında bir sürü başarıya imza atıp, sayısız madalyalarla bitirmişti birçok müsabakayı.

    Citiali, siyah, papilio thoas, king page swallowtail, sarı, sarı, sarı, kanat, kelebek, toz, king, siyah, citiali…

    Kafasında küçük bir hesap yapmaya başladı. Saat henüz akşama ulaşmamıştı. Amacı karşısındaki uçuruma ulaşmak ve gerçeği ile yüzleşmekti. Kırk derece eğim ve sekiz yüz seksen sekiz metrelik bir yol. Hesaplama işini bitirdikten sonra hesabının sonucuna gülümsedi. Tamı tamına yedi saat kırk iki dakika sonra varacaktı hedefine. Attı ilk adımını. Her adımda rakım yükseliyor, yükseldikçe heyecanlanıp, daha bir iştah ile sürüyordu ayağını. Yine tebessümü yerleşti dudaklarına. Papakura, dedi.

    Acele ile gözlerini kırpıştırdı. Gördüğü siyah üzerine mor ile renklendirilmiş bir çift kanattan ibaretti kelebek. Gözlerine inanamadı. Bin beş yüz ile iki bin beş yüz rakamında yaşayan bu türü ilk defa çıplak gözle görüyordu. Mor Benekli ise güneşin kızıllığına inat adeta dans ediyordu karşısında. Kanat çırpışlarındaki ahenge kapıldı gözleri, iyice kıstı kaşlarını, emindi kozadan bugün çıktığına. Hafif rüzgâr dalgalandırdı Mor Benekliyi, kanatlarını açtı ve bıraktı kendini rüzgâra. Kelebek aniden tedirgin oldu. Ters bir durum olmalıydı. Papakura hızla inişe geçti, hemen ardından ise ateş yeşili göğüslü Astrapia Splendidissima kurşuni gagasını açarak ardında belirdi. Mor Benekli hızlı manevra yapıp Muhteşem Astrapya’dan kaçmaya çalışsa da ateş yeşili göğsüne çarpıp Gökkuşağı Okaliptüsü dalı üzerine sert bir düşüş yaptı.

    Koşmaya çalışsa da engel oluyordu bedeni, içi koşuyordu sadece. Yaklaştı Mor Benekli ‘ye, eğdi kafasını, dokunmadan gözleri ile keşif yaparak iyice yokladı. Sağ kanadı çok iyi görünüyordu ama sol kanadı birkaç kılcal çizik ve sürtünmeden dolayı toz yani deri florası yok olmuş, saydam bir görüntü vermişti. Hemen aklına dün gördüğü rüyası düştü. O’nun rüyasıydı bu. “Kelebek kanadındaki toz gibi idi varlığın, gün geçtikçe siliniyordu benliğin ve her kanat çırpışta her göğe bir adım daha yaklaştıkça kaybediyordum seni.” #30500797 Düşünmeyi kesti. Mor Benekli için “bir karınca sofrasına meze olmak ’tan” başka yapılacak hiçbir şey yoktu. Yerden kurumuş bir okaliptüs yaprağı alıp, siper etti Papakura’ya. Ayaklandı, diklenip yürümeye hazır hale getirdi vücudunu ve sürüdü ayaklarını…

    Güneş akşam kızıllığını unutmuş, ada ile vedalaşıp mesaini aya devretmek için terk ediyordu gökyüzünü. Sadece rıhtım tarafında yanan ateşin kıvılcımları ve birkaç titrek meşale alevi vardı. Döndü sırtını rıhtıma, kafasını kaldırıp uçurumla yeniden göz göze geldi ve sürüdü ayaklarını. Şimdiden hafif rüzgâr yalıyordu çıplak tenini, saçındaki kıvrımları. Rüzgâr yön değiştirip tenine farklı yerlerden vurunca ürperiyordu. Yeniden aklı Mor Benekli ’ye kaydı. Kaç saat kanat çırpabilmişti dünyada. Trilyonlarca sermaye ile üretilen hiçbir makinenin bile bir tutulmayacağı kadar mükemmel kanatları kaç saat dayanabilmişti dünyaya. Bir gün mü? Hiç sanmıyorum. Sus. Papakura. Düşünme. Sürü. Sadece sürü ayaklarını ve sus.

    Ağzındaki kekremsi tattan iğrendi, epeyce yol almıştı. Neredeyse yarılamıştı yolu, ama soluklanmaya vakit yoktu. Bugün her şey yeniydi. Tırtıl, yeni bir koza, Mor Benekli ve yeni dolunay. Son iki kelimesini gözleri ile etrafı taramaya çalıştığında fark etti. Ay bir porselen tabak gibi asılı durmuştu gökyüzünde, olabildiğince çeviriyordu geceyi gündüze. Kısa bir duraksamadan sonra yine sürüdü ayaklarını. Ne kalbine bir şey sokmaya yelteniyordu ne de aklına. Birçok keresinde kalbin zekâtı olan vicdana yenik düşmüştü, aklın zekâtı olan zekâya düştüğü kadar. Neydi onu vatanından dokuz bin doksan iki kilometre öteye ittiren şey. Bütün her şey bu uçurumda başlamıştı. Biliniyordu ama kendini o hengâmeden kurtarıp çok sevdiği Türkiye’sine geri dönmeyi başarmıştı. Neydi ki onu yeniden buraya mahkûm edip, kendine işkence çektirmesi? Düşünme, dedi kendine. Düşünmüyordu. Dalgınca sürümeye başladı yeniden ayaklarını. Sürüdü.

    Metreler kalmıştı ki varmasına, güneş göz kırptı. Aydan vardiyasını alıp, ayı uğurladı. Hemen belindeki matarayı yokladı, eline alıp deri kılıftan çıkardı. Tahtadan kendi oyduğu tıpayı mataradan ayırdı, dikti kafasına. İçi titredi, soğuk su kadar hücre yenileyen, tazelettiren hiçbir maddenin dünya üzerinde var olmayacağını biliyordu. Ne iyi etmişti, alüminyum kabı deri ile muhafaza etmeyi. Deri ve alüminyum bir nevi kimyasal reaksiyon etkisi ile suyu iyice serinletiyor ve suda herhangi bir renk, tat değişikliği göstermiyordu. Zekâsını her alanda kendini kanıtlaması ile zaten bütün çevresine göstermişti. Bilirdi kullanılmayan bilginin eşek yükü olduğunu ancak her zaman açtı bilgiye. Çokta ekmeğini yedi. Düşünme, sürü.

    Sonunda ulaştı hedefine. Güneş ufuktan yirmi santim yüksekteydi. Saat en fazla yedi olmalıydı. Ellerini toparlak yapıp göz çeperlerine getirdi ve aynı anda ovaladı gözlerini. Hala her şey aynıydı. Uçurumu kesen kaya parçası yine moss tutmuş, üzeri kına yeşiline dönmüştü. Eli ile yokladı kayayı, soğuktu. Elini kayayı sarmış moss bitkileri üzerinde dolaştırdı. Fosforlu yeşile çeviriyordu adeta etrafı. Henüz uçurumdan aşağı bakmaya cesaret edememişti, ayaküstü oyalıyordu kendini. Ayağı küçük bir dala takıldı. Çıtırtı dalga dalga etrafa yayılıyordu ki Citiali. Sarı, siyah. Citiali. Düşünme. Sus. Sarı. Sus. Düşünme. Citiali.

    Birden siyahımsı kanatlarını rüzgâra tokat atar gibi çırpmaya başladı. O günkü gibi iriceydi. Yaklaşık on üç santime yakın kanatlara sahipti. Siyahın üzerine işlenmiş sarı bir ebruya benziyordu kanatları. Asıl vatanı Meksika, Orta Amerika ve Güney Amerika olan bu kelebek türüydü zamanında onları buraya çeken. Papau Yeni Gine’de ilk defa Papilio thoas (king page swallowtail) yani citiali tür kelebek görülüyordu. Bu sebeple gelmişlerdi buraya. Düşünme. Sus. Sürü ve rıhtıma git. Düşünme. Karısı Selin, bir “lepidopterist’di.” Saldı kendini. Bıraktı. Gözlerini açtı ve karşı karşıya geldiler yeniden Papilio Thoas ile. Bir iki kıvrak hareketle kanat çırptıktan sonra uçurumdan aşağıya süzülürcesine aktı, gitti, kayboldu gözden. Arkasından donmuş bir vaziyette kalakaldı. Sendeledi, eli ile yanındaki kayayı tutup destek aldı. Gözleri iyice sulanmaya başlamıştı. Hatırladı. Yumdu gözlerini, gözyaşlarının gözlerinden daha rahat akması için daha da sıktı gözlerini. Süzüldü yaşlar, bir biri ardına. Kafasını iyice yere eğdi. Soluk alışı normalin altına düştü ve göğüs kafesi neredeyse hareketsiz kaldı. Kendi nefesini kesip, oracıkta bayılmak istermiş gibi bir hali vardı. Başaramadı. Bıraktı. Derin nefes aldı. Düşünme, sus. Sustu.

    Gözlerini açmadan matarasını çıkardı üzerinden, ayak dibine bıraktı. Kayışını çivisinden kurtarıp, belinden gevşetti. Pantolon düğmelerini teker teker çözmeye başladı. Sıyırdı bedeninden pantolonunu, indirdi ayaklarına kadar. Önce sol ayağını kurtardı pantolondan, sonra sağ ayağını. İtekledi az öteye ayağının ucuyla. Eli bu sefer baksırına gitti. İşaret parmağını baksır atına sokarak sıyırdı bedeninden, ayaklarına düşürdü. Ayakkabıları ile birlikte bir çırpıda söküp attı bedeninden. Çırılçıplak kalıverdi. Güneş bronz tenini aydınlatıyordu ve ufuk çizgisinden otuz beş santim yukarıdaydı, saat sekize yaklaşıyordu. Kayaya elini uzattı, sağ bacağını kayaya dayayıp tırmanmaya başladı. Nasıl olduysa bir çırpıda çıkı vermişti, moss dolu kayanın üzerine. Uçurumla arasında on santim mesafe bıraktı. Omuz hizasında kollarını iki yana açtı, gözlerini yumdu. Kasları rüzgârın etkisi ile sıkılaştı, belirginleşmeye başladı. Hafif terli bedeni güneş ışıklarını parlatıyor, rüzgâr değdikçe de sertleştiriyordu. Ayaklarıyla mossları eşeledi. Kendine sağlam duracağı ve ayaklarının sağlam basabileceği zemin hazırlıyordu. Ayak tabanları tırtıklı kaya zeminine oturdu, içi gıdıklandı.

    Buraya geliş sebebiydi, başlamış olan işkenceyi sonlandırmak. Kendini sonsuzluğa bırakmak, boşluktan aşağı salmak için hazırlıyordu. Hatırlıyor. Hala hatırlıyordu. Hafif göz kapakları açıldı. Yerdeki çıkıntıyı fark etti. Karısı, kadını Selin, Papilio Thoas peşinde koşarken çıkıntıya takılıp, uçurumla yüzleşip, sendelemişti. Kendini uçurumdan kurtarabilmişti. Ama ani şok ile moss dolu kayaya tutunup, ani şokun etkisinden hemen kurtulamamıştı, yeniden karşısına çıkan Papilio Thoas’ı görünce heyecana kapatılıp kendini ileriye attı, aynı çıkıntıya tekrar takıldı. Dengesini kaybedip öne doğru eğilen vücudunu kocası arkasından izliyordu. Anlık refleks ile elini uzatmış olsa da sadece Selin’in parmak uçlarına dokunabilmişti. Selin’se gözlerini Thoas’tan alamamış, vücudu yıkılırken bile kafasını yavaş yavaş sola doğru çevirip Thoas’ın omzunun üzerinden uçup, gidişini seyretmişti. Seyir bittikten sonra sahne hızlanmış, arkasından uzanan ele can havliyle kendi elini uzatarak karşılık vermişti. Ancak mesafenin uzaklığı karısı ile kocasının ellerinin birleşmesine izin vermedi. Parmak uçları bir saniyeliğine temas ettikten sonra Selin’in kafası yanındaki kayaya çarpmış, çarpmanın etkisiyle de bedeni hızlıca uçurumdan yuvarlanmıştı. Ardından kocası uçurum önüne uzanıp karısının çarpa çarpa düşünü seyretti. Gözlerinin önünde bir ölüme tanık oldu, hem de en çok sevdiği kişinin ölümüne. Saatlerce karısının yere çakılmış bedenini seyre durdu. Seslenmeye yeltendi, sesi çıkmadı. Bağırdı, var gücüyle bağırdı. Kendi sesini kendisi duydu. Kaybının farkına vardı ve gözyaşları sicim olup gözlerinden süzüldü. “Düşünme. Sus. Sus, düşünme.” diyerek kendini zamana geri getirdi.

    Kapadı iyicene gözlerini, bacaklarını kıstı, kaslarını iyice sıktı. Hazırdı kendini boşluğa bırakmaya. Bir canını verdiği yere ikinci canını da heba etmeye hazırdı. Bitsin dedi içinden ve sayıklamaya başladı. Bitmek, bitmek, bit… Bir yok oluş muydu yoksa yeniden doğuş muydu bitmek? Sonun, başlangıcı mıydı yoksa? Hazır mıydı? Hazırdı. Bunu emindi. Güneş ufuk çizgisinden elli santim yukardaydı, saat on bir olmalıydı. Kapalı olan gözkapaklarına vuran güneş, önüne kıpkırmızı bir karanlık seriyordu. Bıraktı yeniden kendini. Kasları gevşedi. İleriye doğru savurdu yavaşça bedenini, uçurumdan yukarıya esen rüzgâr karşıladı saçlarını, hareketlendirdi. Durdu. Birden uçurumdan yukarıya hareketlenen birkaç karartı gördü. Citiali. Sarı, siyah. Thoas. Citiali.

    Üç tane on santimden az küçük Thoas karşına dikildi. Kendi etraflarında dairesel bir şekilde dönmeye başladılar. Şaşkınlıkla izledi, büyülendi ve ağzından iki kelime döküldü yeniden Papilio Thoas. Bir tanesi uçurumdu, diğeri kendisi bir öteki karısı. Bir şey anlatmaya çalışıyorlardı sanki. Biri diğerinin üzerinden aşağıya düşüyor büyük olan Thoas ise yere düşmeden yakalıyordu diğer Thoas’ı. Bu oyun neredeyse on altı dakika sürdü. Donmuş vaziyette olanları izliyor, hayranlık duyuyordu karşısındaki muhteşem varlıklara. Selin’den önce kelebek nedir bilmezdi. Üç yüz seksen tür kelebeğe ev sahipliği yapan ülkesinin Ege Bölge’sinde edinmişti kelebek sevgisini. Ege bölgesinde yaygın olan Satyrium Sipini (Güzel Sevbeni) türü kelebek arıyordu Selin. Selin bulamamıştı o vakit istediğini ama kendisi bulmuştu güzelini. Zaten hiç beklemeden birlikte yaşamaya başladılar. Ölümünden iki yıl önce evlenmişlerdi. İkisi de evlenme taraftarı değildi ancak davetsiz bir misafirleri vardı. Düşünme. Sus….

    Yeniden zamana döndü. Hala üç Thaos karşısındaydı. Oyunlarını bitirmiş öylece havayı döverek kanat çırpıyorlardı. Elini savurdu, incitmek niyetinde değildi ama gösteriden sıkılmışa benziyordu. Kaçmadılar. Kıvrak hareket ile elinden kurtulup tekrardan dizildiler karşına. Geri gerildi, yeniden bacaklarının üzerine çöktü, savurdu bedenini uçuruma doğru. Kelebekler dağıldı aniden. Yol açtılar sanki birden. Bedeni çok az havalandı, ayakları yeniden düştü kayanın üzerine. Başaramadı. Son veremedi, son gördüğü yerde. Usulca indi kayadan. Baksırını üzerine geçirdi, pantolonunu giydi. Kayışının çivisini, kayışın iliğine geçirdi. Ayakkabılarını aldı, önce sağ sonra solu giydi. Matarasını kavradı. Tıpayı çekip çıkardı. Kafasından aşağı boşalttı soğuk suyu. Su önce saçlarına, ardından yüzünde yolunu bulup göğsüne sırtına doğru akmaya başladı. Tazelendi. Kızım Sıla, dedi.

    Düşünme, sus. Sus düşünme. Birden hızlı bir şekilde öndü arkasını, ayağını çıkıntıya sert şekilde taktı, saldı vücudunu öne doğru. Sendeleyerek ilerledi biraz. Kafası mosslu kayaya çarptı, iyice karardı gözleri. Çarpmanın etkisi işe burnundan ve ağzından sümüğümsü sıvılar saçıldı etrafa. Hızlıca rüzgâr ile birlikte bedeni sağa sola çarpa çarpa yuvarlandı uçurumdan aşağıya. Düştüğünde yüzünde tebessüm, gözünde yaş vardı.

    SON

    Okuduğunuz bu bölüm, toplamında 32 bölümden oluşan bir tümün en son parçasıdır.

    Kendim için yazılmış, üçüncü tekil şahıs tarafından anlatılmış amatörce bir uzun hikâyedir. Biraz gerçek hayatımda birazda kurgu olan hikâyenin içinde bulunan kişiler gerçek olduğundan, Selin ve Sıla adları editlenmiştir. Benim ile yakından uzaktan alakası yoktur.

    Buradan hayatıma renk kattıkları ve sadece kendimin yazıp okuduğum, farklı hisler uyandıran gerçek kişilerime teşekkür ederim. Ülker çikolatalı ve çokonat’a, çayı çabuk soğutan ince belli bardağıma, yanımdan ayırmadığım fosforlu ve tükenmez kalemime çok teşekkür ederim.
  • Ebu Hureyre(ra)'dan
    ...
    Kıyamet ne zamandır diye sorunca Allah Resulü şöyle buyurdu:
    O konuda sorulan,sorandan daha bilgili değildir.Ama sana onun alametlerini anlatayım:
    Cariye efendisini doğurduğunda bu onun alametlerindendir.
    Çıplak,yalın ayak kişiler insanların başına geçtiklerinde,bu da onun alametlerindendir.
    Hayvan çobanları büyük büyük binalar yaptıklarında anla ki bu da onun alametlerindendir.Neş şey vardır ki onları Allah'tan başkası bilemez.Sonra şu ayeti okudu:
    Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur.Yağmuru O indirir,rahimlerde olanı O bilir.Kimse yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemez.Allah şüphesiz bilendir ve her şeyden haberdardır.(Lokman ayet 34)
    Kaynak:Büyük Hadis Külliyatı Cilt 1 Sayfa 27
  • Sır Serisinin ikinci kitabı ve ben bu çocukları Zeus'tan alıp evlat edinmek istiyorum bunun için tanrılarla savaşmaya hazırım :)

    Bizimkiler yine bildiğiniz gibi, yani harikalar,başlarından bela eksik olmuyor, eski düşmanlarla son bir rövanş zamanı, eskiler az gelince nur topu gibi yeni düşmanlarımız oluyor, haklı oldukları bir gerçek var ki çeyrek mafya olma yolunda son hız ilerliyorlar ( yeni düşmanları onlar bulmasa benim gözüm arıyor, avucum kaşınıyor, ne yaparsın alışkanlık ) :)

    Bu büyük ve muhteşem aileye yeni katılanlar var, hali hazırda bekarların nesi eksik, çoktan kapılmış olanlardan değil mi ama :)

    ilk piyango Rüzgar'a vuruyor, ama aşk anlamında değil, geçmişlerinden gelen ve öldüğü düşünülen bir kız ortaya çıkıyor, Zafer pisliğinin yaptığı daha neler çıkacak bakalım... ( bu arada zafer efendinin ölüme yaklaşma haberini aldığımdan beri çok mutluyum paylaşayım dedim) kızın adı Dilara garibim verildiği ailede çok çekmiş, eziyetler sonucunda duyma yetisini kaybetmiş,ve aynı zamanda kendisi Demir paşanın yeni baş belası olma yolunda hızla ilerliyor :)

    Anlayacağınız bu kitapta ilk aşk acısı çekenlerin başında Demir gelecek,valla bu adamın aşkı da hiç çekilmiyor, ne kendinden emin ne kızdan, ne yakınlaşıyor ne uzaklaşıyor, verem eder adamı verem, ah birde atarlanmaları var ki sormayın, havada uçuşan tehditleri küfürleri de cabası, sayesinde gülmeye doydum :)

    Tamam kabul, görünen o ki bizim psikopatlar biraz çabuk aşık oluyor, ama oldular mı da kızların vay haline, gölgelerine gölge düşse eller beldeki silahlarda, primitif öküzlerim benim :))

    Aileye yeni katılan diğerleri ipek, Masal,Yağmur bebek,ve Ateş bebek ki onlarda baya atarlı bir şekilde dahil oluyorlar aileye, silahlar,kaçırılmalar,yanlış anlaşılmalar,gerisini siz düşünün artık, zaten normal yolla gelseler şaşarım, ayarım bozulur,sinirlenir bırakırım kitabı o derece yani :)

    Eski düşmanlardan Fatih efendinin başına gelenleri okudukça, Hannibal Lecter bunları görse çıraklık için başvururdu diye düşündüm yeminle, amanın o nasıl işkencedir, o nasıl fantezidir öyle, kanım dondu resmen, birde dinlenme molasında yemek yemezlermi, gerçi patlamış mısır daha iyi gider diye düşünmedim değil... (yazarken gülümsediğim düşünülürse azcık yardım mı alsam ne, psikolojik olarak, ah hep bu çocukların yüzünden) :)

    Eğlendiğim yerler çoktu, mesela, giydikleri kıyafet yüzünden okul kantininde kızların peşinden koşmaları inanılmazdı ah ömrümü yedi o sahne benim, sonra mafya babasından kız isteme sahnesi, dökülen ecel terleri,koca koca tanrılar ne hallere düştüler yazık oldu koç yiğitlere :)

    Eleştirdiğim yerler var mıydı azcık, yani kabul Rüzgar'ın aşkı biraz acele oldu belki, tamam ipek'in hayatı biraz abartıldı gibiydi,her şeyi yapıp edip, polislere hiç yakalanmamaları, şehirde at koşturuyorlar gibi bir durum yarattı, ama onuda para ve adam güçleriyle hallediyorlardı, belki de ondandır,ama bu kitabın muhteşemliğinden bir şey kaybettirdi mi hayııır :)

    Serinin devamı mutlaka gelmeli,zira onlar gelmezse ben gitmeyi düşünüyorum :))