• Küçük bir gerçek: Ben orak falan taşımıyorum. Sadece soğuk olduğunda siyah kukuletalı bir pelerin giyiyorum. Beni uzaktan tanımanızı sağlayan kurukafaya benzer bir yüzüm de yok. Gerçekte nasıl göründüğümü bilmek ister misiniz? Size yardım edeyim. Ben devam ederken siz kendinize bir ayna bulun.
  • Ne ki, bütün hayaller bir gün biter ve gerçeğin soğuk yüzüyle tanışırız. Hayaller içinde geçirilen gecelerden sonra ayılmanın, gerçek dünyaya dönmenin ne kadar korkunç olduğunu bilemezsiniz. Evet, bir de çevrenize bakarsınız ki, insanlar delicesine akan hayat seli içerisinde yaşayıp gidiyorlar.
  • Kaybettiğimiz ruhlara,

    Tam 13 yıl oldu.

    Eğer Tanrı varsa ve canı sıkıldıkça dünyayı çeken uydusundan burayı izliyorsa, benim gibi kadınların kanallarına denk geldikçe kanalı değiştiriyordur. Bizi eski bir Türk filmi dramında bayağı buluyordur, yüksek zümre edebiyatını seven züppe yaratıcı. Ondan ölesiye nefret ediyorum, 13 yıldır bana çektirdikleri için. Elimde olsa onu bir kaşık suda boğarım. Adaletsizliğini adalet olarak dayatan, hayata gözlerimizi açtıktan sonra sevdiğimiz her şeyi elimizden bir bir aldıktan sonra onu sevmemizi isteyen bir sapık o.

    Hep bu evdeyim, evrendeyim, olmamış evremdeyim. Ev, bu üç kelimenin çatısı ve o çatının altında bugüne kadar dillendirmeye cesaret edemediğim; bu son günümde ise kâğıtlara haykıracağım bir acı mevcut. Ev’in dışında fırtınalar kopuyor. Sonsuz bir okyanusun ortasında, düşsel bir yıkıntı olan bu evde oturuyorum. Ev, suyun ortasında yüzen bir kurtuluş, aynı zamanda da bir esaret adası benim için.

    Evet, bu ev yüzüyor, derimi. Tuzlu su acıtıyor tenimi. Bu tuzda tanıdık duygular var; kendi hüznüme dair. Acıdan bir süre sonra hissetmez bir noktaya geldiğimde yabancılaştığım kendi duygularım bunlar.

    Oturduğum koltuktan pencereye bakıyorum. Dışarıda fırtına var, uzaklarda. Gemiler alabora oluyor. Ev sarsılsa da fırtına buraya hiç gelmiyor. Gelse de yerle bir etse, ben de sulara gömülsem diyorum.

    Bu ev benim için bir kurtuluş; çünkü benim için özel bir ev burası. Buraya benden başkası giremiyor. Özgürlüğüm tek başıma acı çekebilmek, başkalarının acıyan bakışları altında olmadan. Bir de genel ev var. Bu ev, insanların aklı. Orada gündüz gülüşmeleri; gün kadınlarının takma, dolgulu, arasına sarma yaprağı kaçmış dişlerini çıkarttıkları mide bulandırıcı gülüşleri var. Ben bu evde, onların kendi hallerine şükretmek için akıllarına getirdikleri bir imgeyim. Çok sevdikleri, onlara her şeyi veren Tanrı’larına duaları şu şekilde: “Allah’ım, onunki gibi bir acı vermediğim için şükrederim, onun acılarını azalt vs. İnşallah bizim o miras işi olur da yazlığı alırız, n’olursun Allahım! Amin!” Buna benzer duaların orospu imgesi olan halim o genel evde Allah’a şükran sebebi olarak hizmette. En azından kendi özel evimde asla kapanmayacak tuz basılı yaramla da olsa dışarıdaki fırtınanın ortasında oturabiliyorum.

    Dalgalar çarpıyor evimin derileşen dış duvarlarına. Yaralarım hiçbir zaman kabuk bağlamıyor olabilir; yaşam da doğum sonrası deri bağlamaktan ibaret değil mi? Acı her yerde, acı doğduğumuz andan itibaren içimizde, kursağımızda; acı, masum bir canlının ölümünde değil, acı onun zaten dünyaya gelmiş olmasında. O, bu dünyadaki tek özgürlük.

    Evin, alt üst olmasını umut ediyorum, çağırdığım için umut gelmeyecek biliyorum. O, orada denizleştikçe benim de burada acım derinleşiyor.

    Tüm milletlerin mitolojilerini, tüm dönemlerin topraklarını kapatacak kadar güçte yağıyor yağmur.

    Uzaklara gittiğinden beri tuzlanmıştır nefesi, kayalaşmıştır ses telleri; ondandır belki de ses edememesi. Soluk gökyüzünün altında bir Kuzey ülkesindeki falezlerin soğuk kayalarında belki veya kalkanların, mürekkep balıklarının, süs balıklarının, kedi balıklarının bir sanat müzayedesi gezer ciddiyetle bir sağa bir sola tur attığı gemilerin güvertelerinin birinde. Kim bilebilir?
    Kâbuslarıma resiflenmiş kuru kafaların gözünden çıkan soytarı balıkları korkutuyor beni. Kabullenmem lazım, biliyorum. Bugüne kadar kabullenmediysem bundan sonra da kabul edemem biliyorum.
    Onun yanımda olduğu zamanları ömür olarak sayıyorum. Ömrüm boyunca, sevmek için zamana, güce ve emeğe ihtiyacım olduğunu düşündüm. Kimi zaman sağladım bunları, kimi zaman sağlayamadım; ama sevdim, elimden geldiğince sevdim. Böylece hayata tutundum. Peki ya şimdi hayata tutunmak için ne yapacağım? 13 yıldır asbest gibi keder yayan bedenimi, ölü bir gemi misali onun yanına bırakarak kırlangıç balıklarına, hiçbir zaman korkup şişmemeleri için körük balıklarına, yolunu kaybetmemeleri için fener balıklarına güvenli bir yuva mı olmalıyım? Hayata ölümüne çapa atmış gibi hissediyorum. Ayrılmam imkânsız. Belki de değil, hem de bu gece.

    Öldükten sonra Tanrı’nın yanına gidip onu mutlu etmek istemiyorum. Bu dünyadaki acılara katlanıp onun ruhlardan oluşturduğu cennet haremine katılmak istemiyorum. Ki onlar ruh bile değil değiller; sadece birer ruh tortularılar. Gerçek ruhlar, bu dünyada, her şeye rağmen ayaktalar ve yapayalnızlar. Kimisi benim gibi dünyadan kopmuş adadan evinin içinde, kimisi gemilere yön gösteren bir deniz fenerinin en tepesinde, kimisi de yeraltındaki bir mağaranın içinde üzerine bir sarkıtın düşmesini beklemekte. Gerçek ruhlar biziz, burada acı çekenler. Anlamı olan biziz. Anlamı olanlar kaybettiklerini bekleyenler.

    Bu dünya, yenilmiş Tanrıların yıkık krallığı. Denizler, Poseidon’un olagelmiş. Deniz canlıları onun krallığının eski sakinleri; balık olan, sünger olan, vatoz olan, denizkestanesi ve denizyıldızı olan. Balıkların suratları kaybettikleri uygarlıkları, yitirdikleri ihtişamları yüzünden asık. Yine de nöbet tutuyorlar yıkılmış vatanlarında. Hepsi birer Nymphe, eski Yunan mitolojisindeki. Hepimiz öyle değil miyiz; bize geri döneceğine inandığımız kendi topraklarımızın yurttaşları için harabelerimizin başında boşuna nöbet tutan.

    Fırtınanın içinde ne Hızır’dan ne de Saint Nicholas’tan medet ummadan ilerliyor. Bir denizci değil o zaten. Poseidon’un Odysseus’u delirten kadınları da etkilemiyor onu. Onu geri vermeyen deniz, onun bedeninin bir parçası oluyor zamanla; o, denizden daha büyük kalmayı başarıyor.
    Bir balinanın hikâyesini duymuştum; ses frekansı çok düşük olduğu için diğer balinalar onu duymuyor ve bu yüzden yalnız geziyor. O da denize dönüştüğü için, ses telleri kayalaştığı için ses edemiyor bana. Sesini duyuramadığı için bulamıyorum onu.

    Oğlumu. Tam 13 yıl önce denizde kaybettim, 7 yaşındaydı. Yaşasa 20 yaşında olacaktı. Belki üniversiteye gidecekti. O kaybolduğundan beri kendi başıma yol alıyorum bu evde. Bu fırtına, ölüm yıldönümünde şiddetleniyor. Bu gece böyle geçecek. Sabahı göremeyebilirim. Deniz, bu evin dışında gibi; ama aslında evin içinde: Su içsem, bardakta esen fırtınada, boğazımdan akarken düğümlenen girdapta. En zoru su içmek, ondan sonra geceleri nefes almak geliyor. Gerisi kolay, gerisi yaşamaya dair içgüdüsel hareketler.

    Ben bir bardak denizde boğulduğum için Tanrı’yı bir kaşık suda boğmak istiyorum. Hz. Yunus’u bir yunusun karaya kusarak kurtardığı misal, oğlumu bana asla geri vermeyecek. Ben de yanına gittiğimde oğlumu ondan alacağım ve ona asla vermeyeceğim. Bu evdeki nöbetlerimin artık bir anlamı yok. Öldüğüm an, oğlumu aramak için sularda açılacağım; o zaman sular boğamayacak beni ve sonsuz zamanım olacak onu bulmak için.

    Fırtınanın gözündeyim.

    Oturduğum yerden kalkıp gümüşlüklerde şıngırdayan, içi deniz dolu bardakları geçerek pencereye gidiyorum. Bakıyorum gelecek mi diye. Gelmeyeceği ortada, gidip onu kendim bulmalıyım. 14. yıla girerken beklememin bir anlamı yok artık. Bu hayata bir son verip Tanrı’nın yanına giderek oğlumu alabilirim diye düşünüyorum. Belki de buna bile gerek kalmaz, gözlerimi kapattığım gibi oğlumu görebilirim; eğer ki o, Tanrı’nın krallığına gitmeyip beni beklemişse.

    Tanrı’dan korkum yok. Hapları yuvarlıyorum ve bir bardak suyu zorlanmadan kafama dikiyorum. Su, her zamankinden acı gelse de içimdeki acının son buluşunun verdiği ferahlık bu acı tadı bastırıyor. Tanrı’nın yarattığı basit dünyayı düşünüyorum. Buradan ayrılacağım için bir an bile mutsuzluk hissetmiyorum. Derileri için öldürülen yavru fokların ve koylarda ölen yunusların annelerini düşünüyorum, onları hissediyorum. Hiçbir farkımın olmadığını biliyorum onlardan. Yavrusu elinden alınan herbir anne için Tanrı’dan ayrı ayrı hesap soracağım.

    Fırtınanın gözünden çıkıyorum. Ev, iyice sarsılıyor. Deniz dolu bardakların yere düşüp kırıldığını duyuyorum. Evin iskeletinin çatırdadığını sesleyen büyük bir gıcırtı kopuyor, yıkılan çatının tozları yüzüme vuruyor ve gözlerim kararıyor.

    Suyun içindeyim. Ölüme kollarımı dalgalar kadar hür açıyorum, o da okyanus kadar cömertçe kabul ediyor beni. Denizin tabanında birkaç çapayı, amforayı ve suratı asık balığı geçiyorum. Birbirimize doğru yüzüyoruz. Karşımda. İkimiz de gülümsüyoruz.

    Yüzüyoruz ve yüzüyoruz.
    OZAN KIRICI
  • Zülfü Livaneli'nin Serenad'ı yakın tarihimizle ilgili birçok fikir verdi bana...Kurgu ve gerçek tarihi birleştirmesi çok güzeldi..Kitaptaki çalışan,bekar anne ve oğlu arasındaki soğuk iletişim ,çocuğuna hep hazır ve özentisiz yemekler yedirmesi beni çok üzdü..Gerçekten böyle çok aile var...Kadının iş yerinde haksızlığa uğraması da üzücü...Profesörün aşkı süperdi... Tavsiye ederim.
  • Gecenin bir yarısı ,nedensiz yere terleyerek uyanmıştı.Oysa ki odası Aralık ayının soğuk ayazı ile doluydu.Akşam şömineyi yakmaya erindiğini anımsadı.Nefes alışverişlerinin düzene girmesi için yavaşça yatağının için de oturmak üzere doğruldu.Şimdi uykusu açılmaya ve odasında olmasının bilincine varıyordu ki karşısında ki gölgeyi fark etti.Zifiri karanlık olmasına rağmen göz göze geldiklerinin farkına vardı.Bir an ne yapacağını şaşırdı.Evde yalnız olduğu düşüncesi, hızla beynine kurşun gibi çarptı.Gölge sadece nefes alıyordu hırıltılı sesi de bir şekilde ona eşlik ediyordu.Ne yapması gerektiğine bir türlü karar veremedi.Bağırsa kim sesini duyacaktı,şehir dışında birbirine uzak olan bir kaç villanın tam ortasındaydı.Keşke ,Murat'a bu kadar kızgın olmasaydım şimdi apartman dairemizde sıcacık yatağımızda güven içinde uyuyor olurdum ,diye düşündü.Birden panik olmadığını ve korkmadığını fark etti,bu daha çok dehşete düşmesine sebep oldu.Gölge yatağın ayak ucun da hiç hareket etmeden onun ilk hamleyi yapmasını bekliyor gibiydi.Aradan kaç saniye geçti bilemedi,gölge ona doğru bir iki adım atınca gayri ihtiyari olduğu yerde büzüldü.Saçlarının çekilmesi ile ,gözyaşları yanağından akmaya başladı,bu gerçek olamazdı,kesinlikle rüyadayım diye düşünürken; gölge kulağına doğru eğilip,"Bunca yıl sonra sana kendimi hatırlatmaya geldim,eminim sana yaşattığım her anı özlemişsindir," dedi....
  • Hayat, soğuk kayıtsız, herkesin maskelerini çeker alır zamanla; maskeleri de hani çoktur herkesin. Fakat bazıları hep aynı maskeyi kullanırlar, ister istemez kirlenir, yıpranır bu maske. Tutumlu kimselerdir bunlar. Bir kısmı evlatlarına saklar maskelerini; bir kısmı da vardır ki boyuna maske değiştirirler, ama yaşadıklarında görürler ki bir sonuncu maske kalmış ellerinde ve bu da pek çabuk eskir, o zaman maskenin gerisinden gerçek yüzleri çıkar ortaya.