• İşten izin alıp eve geldiğim şu saatlerde ve bu sene 12. sefere okuyunca, "eh yazam artık şu incelemeyi" diye oturmuş bulunuyorum pc başına .. Daha önceleri çok kereler niyetlendim , çokta yazayım istedim ama bir garip kararsızlıktan dolayı hep öteledim bu incelemeyi .. Bir şeyleri kaçırıyorum hissiyatı çöreklendi hep içime .. Biliyorum bu incelemede de muhakkak birşeyler unutulacak ama milletin beynini yiyip , sürekli oku diye darladığım bir kitabın , sitede tarafımdan yazılmış bir incelemesinin olmaması da bir garip abesle iştigal vakasına kapı aralıyor.. Senin incelemen nasıl olmaz diye mesaj atan da pek çok kişi oldu .. Siz istediniz yazıyorum !! =))

    Öncelikle , bu kitabı bir kez okumayınız .. Mümkünse bir seferden fazla okuyunuz .. Japon kültürüne aşina değilseniz ve tarihle alakanız yoksa , üzerine oturtulduğu çok önemli iki kavramdan mahsur kalmış olarak okuyacağınız bu kitap size klasik vurdu kırdı edebiyatı hissiyatı verecektir .. Lakin mevzu hiçte öyle değil .. Daha önceki incelemelerimde de belirttiğim gibi okuyacağınız eserin geçtiği dönemi , dönemin tarihi olaylarını bilmek elzem...

    Bu bakımdan Şibumi muazzam ve kusursuz bir altyapı üzerine inşaa edilmiş bir kitap .. Çünkü konusu itibari ile hem 2. Dünya Savaşı öncesini ,hem de sonrasında gelen soğuk savaş yıllarına mütakip senelerde Amerikan Merkez Bankası' nın kontrolünü ele gecirmiş , dilediği zaman dolar basıp söz konusu ülkenin ve dolayısıyla tüm dünyanın ekonomik kaderini ,sahip oldukları diğer kaynaklar vasıtasıyla tayin edebilen Rockefeller ve Rothschild hanedanı kıvamındaki küresel tröstleri kitaba zerre bol veya dar gelmeyecek şekilde giydirmeyi başarmış.. Nanking katliamı olsun , olimpiyatlarda öldürülen İsrail asıllı yahudi atletler ve Filistin Kurtuluş örgütü olsun , japonyaya atılan atom bombası olsun romanda arka planda geçen olayların tümü gerçek.. Zaten yakın dünya tarihiyle kulaktan dolma da olsa alakası olanlar bunun zevkini kitabı okurken son raddesine kadar alıyorlar.. Bunun garantisini veriyorum size kafadan.. Yazarın Japonlar gibi son derece garip bir milleti böylesine ince eleyip sık dokuyup gözlemleyerek bize aktarması da ayrı bir cici opsiyon..Zaten gercekleşmiş tarihi olayların arasına yarattığı her biri birbirinden ilginç ve "altı dolu" karakteri japon felsefesi ile birbirine bağlaması yazarın hanesine + puanları ışık hızıyla yazdırıyor ..

    Konuya gelecek olursak... Olaylar kahramanımız Nikolai Hel etrafında cereyan etmekte .. Dünya savaşı yıllarında Rusya' da son derece zengin bir aileye mensup olan annesi , dönem itibari ile ortamdaki ekonomik buhrandan ötürü ve hem kendisine hem de servetine musallat olan üst düzey bir rus subayından kaçarak Shangay'a ayak basıyor.. Beş parasız kalsa da güzelliği ve kültürel birikimi ile burda ayakta kalmayı başarıyor.. Kahramanımız Nikko işte bu genç ve güzel anne ile bir SS subayının oğlu olarak dünyaya geliyor ..Pek çok dil bilen ve dolayısıyla çoklu düşünce yetisine sahip olan , çocukluğundan itibaren muazzam bir özgüven ile büyüyen , Nanking Katliamı sırasında evlerine el koyan ve babasız büyümesinden ötürü ilerde kendisine bir baba figürü olarak seçeceği General Kishikawa' dan japon strateji oyunu GO' yu , japoncayı ve shibumi felsefesini öğrenen , ilerde Hoda Korosu sanatı ( çıplak elle adam öldürme ) , mağaracılık ve tırmanış gibi sporlara vakıf olacak ve bünyesinde doğuştan bulundurduğu "kısmi" astral seyahat ve mistik yeteneği ile birlikte yenilmez ve ilerde istemediği müddetçe fotoğrafı dahi çekilemeyecek olan Nikolai Hel! Senin anlayacağın kaba tabiri ile YOK EDİCİ bu abimiz .. Doğu ve batının BEST OF ' u !! Hani şu "karşına almak istemeyeceğin düşmanlardan" biri.. Öyle bir manyak ki, kitapta ANA ŞİRKET olarak geçen Rockefeller ve Rothschild tayfanın üstüne tek başına giden bir cengaver! Bu arada birkaç yorumda anti kahraman diye okuduysam da ben bu kanıda değilim .. Ben kendisine bir RONİN gözüyle bakmayı tercih edenlerdenim.. Ronin, eski Japonya ' da edo dönemi civarında hüküm sürmüş feodal lordlara bağlılık yemini etmiş ve bu derebeylere bağlı olarak katanasını (KILIÇ DEĞİL O ! KILIÇ DİYEN AĞZI TENEŞİRE GELESİCE =)) ) sallamış , lakin sonrasında ya efendisinin ölümü ile ya da itaatsizlik sonucunda başsız kalmış samuraylara verilmiş isim .. Şimdi kiminiz yahu arkadaş amma spoiler verdin diyecek olabilirsiniz .. İnanın burda bahsettiğim tüm olguların ve olayların kitap içerisinde apayrı bir örgüsü , her olayın apayrı bir öyküsü var .. Burda okumuş olmanız , okurken hayran olacak olmanıza engel teşkil etmeyecek ..Kitabı zaten eşsiz kılan şey bu .. Pek çok roman okudum polisiye , gerilim ya da macera olsun .. Şibumi 'yi bunların hiçbirinin arasına katamıyorum .. Sanırım bu biraz da kitaba entegre edilen japon felsefesi ve Şibumi olgusundan da kaynaklanıyor .. Keza Star Wars ' u da içinde bulundurduğu japon felsefesi ve kültüründen ötürü aynı şekilde kesinlikle bir bilimkurgu filmi olarak kategorize edenlerden değilim .. Bu bağlamda Star Wars ' taki Master Yoda ve Obi Wan Kenobi ' nin yanında yetişen ve sonrasında karanlık tarafa geçen Anakin Skywalker ' ın hikayesine de paralellikler var (TÜYLER DİKEN DİKEN !!! ).. Neyse SW damarından girersek bu inceleme hiç bitmez , sabahlara kadar yazarım .. Bir miktar Şibumi hakkında bilgi vereyim ve saatlerdir kıvranarak toparlamaya çalıştığım bu incelemeyi rayına oturtuyum istiyorum .. Daha önce Japon Yapmış kitabına yazdığım incelemede de (#20278297) bahsettiğim gibi japonlar cidden apayrı bir millet.. Yemyeşil bir vadiyi ikiye bölen bir ırmaktan geçerken , fotoğrafını çekecek onca şey varken ırmağın ortasındaki yosunlu bir taşın fotoğrafını çeken bir Japonu nasıl değerlendirirsiniz bilemiyorum .. Ama Şibumi işte budur .. Ölçülü güzellik .. Sizce hayatta hiçbir yeri olmayan kel alaka bir nesnenin dahi içerisinde barındırdığı ÜSTÜNLÜK.. Yapılan ,takınılan tavırlardaki ölçülülük ..

    Gelelim kahramanımız Nikolai Hel ' in o meşhur Amerika ve Amerikan siyasetine olan düşmanlığına .. İlerde yolu Japonya ' ya düşecek olan ve hayatı bu ülkede kök salan , japonların arasında bir GAIJIN yani yabancı olarak görülmesine rağmen japon kültürüne aşık olan bu adamın hayallerini , yaşamını ve sevdiklerini attıkları atom bombası ile yokeden Amerika.. İstila sonrasında onu hapsedip yıllarca bir hücrede tutan , ondan durdurulamaz , yenilmez ve tespit edilemez bir tetikçi yaratan Amerika .. Ve sonrasında ona mecbur olup , eline düşen Amerika!! Anlatacak öyle çok şey var ki .. Keşke size spoiler vermeden bunları bir kerede zerk edebilsem .. Herkes alsın okusun istiyorum bu kitabı.. Cidden emsalsiz bir şaheser .. Japon kültürünü falan bir yana bıraktım , safi alınan intikamların görülen hesapların dahi RACONU yeter de artar bile .. Analar doğurmaz böyle aslan denir yaa .. İşte odur Nikolai Hel !!!

    Bakın bir kaç küçük ayrıntı vereyim sizlere ..Muhtemelen kitabı okurken gözünüzden kaçacak ..

    * Kitap 5 bölüme ayrılarak yazılmış ..Ve bu beş bölüm , go oyununda uygulanan stratejiler .. Kurulum , dizilim , oyalama ,kuşatma ve saldırı ile gelen son ölümcül darbe kıvamında tripler ..

    *Kitapta Japonya' da savaşa alım sırasında duvarda asılı olan bir bildiride şu yazı var ( ki tüm 2. dünya savaşına katılmış ülkelerin propagandalarını - karşı propaganda afişlerini görmüş incelemiş biri olarak söylüyorum bunu : DOĞRUDUR! ) BAYRAK ALTINA ÇAĞIRILDIĞINIZ İÇİN SİZİ KUTLARIZ ! İşte MANYAK JAPON MİLLETİ , JAPON ONURU VE ASALETİ BUDUR !!! Siz bizi değil ; biz , Japonya olarak sizi seçtik..Biz Güneş' in ülkesiyiz.. Japon halkı olarak Güneş' in evlatlarıyız.. Görev istenilmez , VERİLİR! Bu yüzden o dönem , savaşa çağırılmadığından ötürü onurunu kurtarmak için seppuku (harakiri ) yapan japon gençlerinin haberleri ile doludur..

    * Kiraz ağaçlarının altında yürürlerken Seppuku , yani onurunu kurtarmak için bağırsaklarını deşerek ölümü seçtiği anda Kishikawa' nın Nikko ' dan helallik aldığı bölüm nice yiğidoların gözüne yaş yürütür o kiraz ağaçlarının altında.. Yenilip esaret altına girmek değildir onu üzen , onurunu kıran .. Manasız bir savaşa girip insan canına kıymaktır onu yaralayan..OKUYUNUZ :

    " Birçokları esaretin şerefsizliğindense , seppuku uygulamaya kararlı.Ben de o yolu seçmeye karar verdim.ŞEREFSİZLİKTEN KURTULMAK İÇİN DEĞİL.Çünkü bu hayvanca savaşa katılmış olmak beni SEPPUKUNUN TEMİZLEYEBİLECEĞİNDEN ÇOK FAZLA KİRLETTİ..Ama gene de ... intiharda temizlenme umudu yoksa bile , hiç değilse bir GURUR var.. ONURUNU KAYBETMİŞ BİR ASKER , sana koruyucu bir kalkan görevi yapamaz ...Kalmakla sana yardımcı olamayacağıma göre de.. gitmeye karar verdim.Beni anlayabileceğini umuyorum Nikko! Anlıyor musun ? Gitmeme izin veriyor musun? "

    YANDI CİĞER !! AL BİR ŞİŞE "BÜYÜK"!! AÇ ARKAYA KAMURAN AKKOR 'DAN ELVEDA MEYHANECİ' Yİ..
    https://www.youtube.com/watch?v=KO2IbbAxjK8

    * Sayfa 108 ' den itibaren geçen muhabbetin kiraz ağaçları altında yapılmasında bir KASIT vardır .. Japonlar için Kiraz Ağacı kutsaldır .. Sakura ismiyle geçer.. Ama meyve vermeyen , sadece çiçek açan bir türüdür onların memleketindekiler .. Yeniden Doğuş ve ölümü simgelerler japon kültüründe... Dolayısıyla ölümü seçen General Kishikawa' nın söz konusu muhabbeti bu ağaçların altında yapmasının sebebi hayatında yaşayacak olduğu günlerine dikkat etmesini istemek ,yanındaki genç Nikolai ' ya son bir ders vermektir..Hayatın çok kısa olduğunu , insanın zaman denen olgunun karşısındaki acziyetini ona anlatmak istemesidir.. Haddini bilmektir kısacası .. Zira Sakuralar koskoca bir yılda epi topu sadece 9 - 10 gün çiçek açarlar ..

    Son olarak "YA OKU YA ÖL" klasmanında kitaplardan biri bu ! Bir de John Wick' ten bir sahne paylaşayım da tam olsun =))

    http://2.bp.blogspot.com/...WA/s1600/Shibumi.jpg

    Eeee ne demiş Star Wars' tan Mace Windu abimiz :

    Beautiful as a rose ...DEADLY AS A VIPER!!!

    Ve ola ki birinci ve "sansürsüz" basımını bulursanız SAKIN KAÇIRMAYIN !! Şu da şurda dursun ŞEKLİMİZ OSSUN!!! =P

    https://i.hizliresim.com/Az5ylr.jpg

    https://i.hizliresim.com/5yMGbA.jpg
  • Bazı yazarların yazdıklarında yüreğe dokunan bir yan vardır. İşte Tezer Özlü de o yüreğe dokunan yazarlardan. Bu sebeptendir ki, kendisine edebiyatımızın “gamlı prenses”i denmektedir. Bana göre gamlı prenses tabirini sonuna kadar hak ediyor.

    Çok değerli bir yazar. Yazar olmanın da ötesinde, çok değerli bir kadın. Sapına kadar, kadın. Sapına kadar, haklı bir kadın...

    Bakmayın sürekli yaşamdan kaçtığına, defalarca intihar denemelerinde bulunduğuna. Yazdıkları, satırları, fikirleri hayatla dopdolu. Onu okuduğunuzda intihar etme fikrine değil, aksine yaşama fikrine daha çok sarılıyorsunuz. Çünkü Tezer Özlü her şeyden önce “yaşamış bir insan.” Daha çok yaşamak ve doyasıya hayatın tadına bakmak istemiş bir insan. Onun gamlı prenses olmasının sebebi, yaşadıkları, başından geçen acı olaylar değil, yaşamak isteyip de yaşayamadıklarıdır, engellenmesidir. Geri zihniyetli insanlarla bir arada olup, hayatın gerçek değerini ve amacını kavrayamamış insanlarla ne kadar doğru bir yaşam sürülebilir ki zaten? Haklıydın Tezer Özlü. Sonuna kadar haklıydın; ama tıpkı Oğuz Atay gibi kimse gelip sana da haklı olduğunu söyleyemedi. Ancak sen öldükten sonra değerini kavrayabildi bu ülke. Böyle olmamalıydı elbette; ama ne yaparsın ki ülkemizin kaderi bu. Hep sonradan aklımızın başımıza gelmesi...

    Çocukluğun Soğuk Geceleri, Tezer Özlü’nün ilk romanı. Yaşamının başlangıcını bizlere sunduğu, çocukluk yıllarının ve gelişim sürecinin önümüze çırılçıplak bırakıldığı kısacık kitabı.

    Kısacık dediğime bakmayın. Kitapta neler yok ki? Tezer Özlü’nün sobalı bir evde büyümesi, İstanbul sokaklarının eski görüntüsü, babasıyla, kardeşleriyle, kuzenleriyle olan ilişkisi, hatta babasıyla annesi arasındaki ilişki, düşlenen, erişilemeyen sevgililer, evlilikleri, sevmeden nikah masasında evet deyişleri, hastane koridorları, kaçma isteği... Hepsi var; ama şimdiki yazarların yaptığı gibi “sansürlü” değil. Tüm çıplaklığıyla. Ayrıntılarıyla...

    Her şeyden önce cesur bir yazar. Böyle yazarlara bayılıyorum. Yukarıda da dediğim gibi, cesur bir yazar olmanın ötesinde, cesur ve güçlü bir kadın. Sözünü sakınmayan, doğru bildiğini söyleyebilen, hiç utanmadan isteklerini ve hislerini yazabilen bir kadın. Çünkü insan olmanın ne olduğunu, insan doğasının neyi emrettiğini çok iyi biliyor Tezer Özlü.

    Onunla ilgili ne anlatsam, ne söylesem eksik kalacak gibi hissediyorum. Beni öylesine düşüncelerle dolduruyor ki, yaşadığı döneme gidip onunla bir akşam yemeği yemek, hatta sevgili olmak istiyorum. Tam olarak, “aşık olunacak bir kadın.” Bu arada çok mu kitabını okudum? Hayır, yalnızca okuduğum ikinci kitabı bu. Fakat tek bir cümlesini okumam bile onu anlamama yetiyor. Tekrar buluşmak üzere, sevgili Tezer.

    “Neden bunalımları çözemiyoruz? Neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz? Yirmi yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı? Sevişmek için, ilkin nikah imzası mı atılmalı? Ya da yalnız kalıp, yıllar yılı erkek-kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar? İlk kadını genelevde mi tanımalılar? Karı-kocalar birbirlerinin gövdelerine “mal” gözüyle mi bakmalı? İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor. Saptırılıyor. Çarpılıyor.”
  • Dolmuşta işe kaç dakika geç kalacağımı ya da ne yaparsam kıl payı yetişeceğimi hesaplarken omzumdan hafifçe dürttü biri. Arkamı döndüğünde saçlarındaki beyazlara bakarak yaşlarını tahmin edemediğim bir çift, 20 yaşında yeni sevgililer gibi el ele oturuyorlardı. Ruhları mı genç sevgileri mi acaba diye düşündüm bir an. O arada omzuma dokunan kadın saatin kaç olduğunu sorunca telefonun tuşuna bastım. Saat sabahın 07:45 ini gösteriyordu. Adama dönüp “yetişebilir miyiz ki ?” dedi telaşla. “Gerçi az kaldı. Birazdan ineriz” dedi. Kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Suçluluk hissettim bir an. “Teyzecim bu saat yanlış “ dedim. “12 dakika ileri bu saat.” Yüzende gerilmiş kırışıklıkların gevşemesinden rahatladığını anladım. Nasılda güzeldi teni.. Evet buruşmuştu cildi. Zaman değmişti yanaklarına. Ama hayat fışkırıyordu teninden öyle canlıydı, öyle güzeldi. “Yanlış olduğunu biliyorsun da neden değiştirmiyorsun” dedi gülümseyerek. Hayatta farkında olduğumuz her yanlışı değiştiriyor muyuz diye sormadım tabi bende ona. “Her yere geç kalırım. O yüzden ben ileri aldım saati” dedim. “Bilerek yanlış yaptın yani” dedi. “Haydaaaa” dedim içimden. Ben daha uyanmamışım. Kafamı yastıktan kaldırmışım ama aklımın bir parçası o yastığa kafasını gömerek uyumaya devam ediyor. Niye böyle soğuk su etkisi yapıyorsun teyzecim sabah sabah. “Evet” dedim aklımdan geçenlerinde etkisiyle gülümseyerek. Arkama dönerek konuşmaktan boynum ağrıdığı için tam önüme dönecektim ki “ neden tam 10 dakika değilde 12 dakika ileri aldın saati” dedi bu sefer kadın. Kısık bir sesle ve yaramazlık yapmış bir çocuğun bakışlarıyla bakarken kadına “kızı rahat bıraksana Gülderen” dedi adam. İsmide çok güzeldi kendi gibi. “Sorun değil” dedim adama. Kadına döndüm sonra. Madem onlar bu sabah yataktan yaramaz çocuklar olarak kalkmışlardı. Madem Gülderen teyze uğraşmak istiyordu benimle, bende eşlik edebilirdim onlara. “Kafam karışsın diye öyle yaptım. Eğer tam 10 dakika ileri alırsam hazırlanırken bunu hesaplayıp oyalanmaya devam ediyorum nasılsa daha bir kaç dakikam daha var diye. Ama 12 dakika ileri aldığımı unutuyorum çoğu zaman. Hazırlanmaya çalışırken durup onu hatırlayamıyorum ya da hesaplayamıyorum. Aslında küsuratlı olduğu için unutuyorum çoğu zaman kaç dakika ileri aldığımı. 12 dedim size ama 11 ya da 14 de olabilir emin değilim” dedim. “Anladım” dedi Gülderen teyze. “Zamanla sorun yaşıyorsun yani ?” “Evet çok fazla” dedim. Neredeyse kahkaha atacaktım. Grup terapisi gibi bir şeydi yaşanan. “Zamanla çekişmeyi bırak kızım. Yüzme bilmeyen insanlar gibi boğarsın kendini. Oysa çırpınmasalar boğulmazlar” dedi bu seferde. Şimdi yüzme bilmiyorum sudan da korkarım desem.. Yok en iyisi dememek. Demedim. Konuyu değiştirip önüme dönmekti en iyisi. “ Nerde inecektiniz” dedim. “Ecir’de” dedi. “Benden sonra ineceksiniz inerken hatırlatırım size” dedim ve önüme döndüm.

    Kulaklığı kulağıma taktım. Ama onları dinliyordum. Adam kadına “kalbi kırılmış olabilir” dedi. “Kimseyi kıracak bir şey söylemedim” dedi Gülderen teyze kararlılıkla. “Gülüyordu hem, gözlüğünü evde unutmasan sende görürdün. Dudağı yamuluyordu gülerken onu da görmedin. Şimdi başka yerde görsen gülerken tanıyamayacaksın ama ben tanıyacağım. Nasıl güldüğünü gördüm çünkü” dedi. Adam inatla kısık sesle, kadın inatla yüksek sesle konuşuyordu. Tatlı, aksi, inatçı bir ihtiyardı. “Tamam biraz sessiz ol. Bir daha görürsen bana da göster” dedi kıs kıs gülerken. Resmen yaramaz çocuklardı ikisi de :)

    Müzik listeme döndüm. Listeyi karışık çalması için ayarlayıp arkama yaslandım.
    Müziğin kulağıma ulaşmasıyla bir kitabın sayfaları geriye doğru hızla çevrildi sanki. Gözlerimin önünden görüntüler hızla aktı, aktı, aktı. Bir yerde durdu sonra. Bir yerdeyim. Karşımda uzun biri, tavla oynuyoruz. Tavlayı ondan öğrenmiştim. Hayır tavlayı biliyordum. Acımasız hamleler yapmayı ondan öğrendim. Neredeyiz ? Sevdiğim bir yer olmalı. Bu şarkıyı ilk duyduğum yer. Hızlı hızlı geçiyor herşey gözümün önünden. Masada tavla, pulları zarlarıyla, sigara paketleri çakmaklar, Didem Madak’ın Grapon Kağıtları kitabı, bu kitapta en çok “Mutsuza Kim Bakacak?”şiirini seviyorum (bu masadaki mutsuz kim? O. Çünkü beni mutlu etmeye bu şiir yeter. Onu mutlu etmeye yetmez ama) başka ne var masada “iki çay, biri açık”, sonra ellerimiz. Onun elleri küçük. Elleri küçük erkekler gerçek üstüdür hep. Şarkının sözlerine girince ben cebimden telefonu çıkarıp notlara şarkının sözlerini yazıyorum. Gürültüden şarkıyı duymaya çalışıyorum. Elleri küçük adam zarları atıp pulların yerlerini değiştirmeye devam ediyor. Bana uzatıyor zarları. Hızla atıp düşünmeden hamle yapıyorum. Şarkının sözlerini yakalamaya devam ediyorum bir yandan. Oyun bitiyor. Şarkıda bitmek üzere. Ne diyorsun bana elleri küçük adam bir dakika bekle şarkıyı duyamıyorum. Duyabildiğim son sözleri de yazdıktan sonra elleri küçük adama dönüyorum. Tavlayı bana uzatıyor. “Ben sana böyle mi öğrettim. Şarkıya daldın bak kaybettin işte oyunu “ diyor. “Tebrik ederim” dedim. “Oyunu sen kazandın. Şarkıyı ben. Bunun hangi şarkı olduğunu sana asla söylemeyeceğim :D” Güldük ikimizde. Ne güzel dişleri vardı, ne uzun kirpikleri.. Elleri küçük en çok onu hatırlıyorum. Birde elleri küçük adamların gerçek üstü olduğunu. Hepsi bu.. Şarkı kısılarak sonlanıyor kulaklarımda. Bir açlık hisseder gibi o şiiri okumak istiyorum. Kitabın yanımda olması gerekmez her zaman. Telefonumda da kitaplarım var. Sayfayı buluyorum. En sevdiğim yerini arıyor gözlerim.. Tamam. İşte tamda burası. “Bilir misin, büyüler bile ninniyle büyür
    Temiz kokan pazen gecelikler, şehriye çorbası...
    Hepsi, hepsi ninniyle büyür.
    Bilir misin maviş anne?
    Ben çekildiğim her fotoğrafta
    Defolu bir kelebek gibi çıkarım...”


    Telefonu çantama kaldırıp dolmuştan inmek için hazırlanırken yine Gülderen teyzenin sesini duydum. “Kafası karışık kız indi mi Celal ? Biz ondan sonra inecektik” dedi. Sonunda yaramaz bakışlı amcanında ismini de öğrendim. Kafası karışık kızda oldum :D “Bu çok ayıp oldu ama Gülderen” dedi yüzünü asarken. “Ayıp olmaz Celalim gözlüğün yok diye oluyor hep bunlar. Gülüyor hiç kızmıyor” diyor. Ayağa kalkıyorum oturduğum yerden. Gülümseyerek onlara bakıp “Şimdi iniyorum. Köşeyi dönerken de siz ineceksiniz” diyorum. “Sağol yavrum iyi günler” derken ikiside “Sizde sağolun. İyi günler :)” dedim. Dolmuş yavaşlarken göz ucuyla onlara baktım biraz önce Gülderen teyzenin dokunduğu omzumun üzerinden. Bembeyaz olmuş bir kaç tel saçını düzeltiyordu Celalinin. Adımı mı asfalta atarken kulaklığı kulağıma taktım. Aynı şarkıyı açtım hemen. Sayfalar geri doğru çevrilip ben yine o masaya dönerken kafamın içinde, gözümün önünden hızla geçen resimlerin arasında ele ve yaramaz çocuklar gibi muzipçe gülen Celal amca ve Gülderen teyze de geçiyordu. İstemsizce gülümsedim. Aşk olsun kafası karışık olmayana ve zamanla sorunlarını çözmüş olana dedim. Biraz daha açtım şarkının sesini. Biraz daha. Başka hiç bir şey duymak istemiyordum. Çünkü ben bu şarkı karşılığında elleri küçük adama yenilmiştim. Sadece bunu duymalıydım.. Adımlarım hızlandı. Yine geç kaldığım için değil. Şarkı hızlandırıyordu sanki her şeyi. Onun ritmine uymazsam kaçıracaktım bir şeyleri. Sonra işin yoksa zamanla çekiş.. Ne dedi yılların tecrübesi “zamanla çekişme” dedi. Zamanla çekişmiyorum ki şarkıyı başa alıyorum :)

    https://youtu.be/UYv4TycFt0o
  • 2009 ANKARA NUMUNE HASTANESİ

    Ölmüyordu işte. Tam 3 saat geçmişti ama hala kalp atımı bir gelip bir gidiyordu monitörde. Kaç defa ölüm raporunu noktalayıp hastayı toplamaya çalıştıysak, birden ekranda farklı bir atım beliriyor herkes başına toplanıyordu. Tüm muayene bulguları öldü derken; bir süre sonra, birden kalp atımı başlıyordu. Uzunca düz çizmiyordu bir türlü Ekg. 2 defa öldü diye kapıda bekleyen jandarmalara haber verdiğimiz için belki de, şüpheli bir durum olabilir diye dosyadaki bilgiler tekrar tekrar kontrol ediliyordu mahkum hastadan sorumlu görevlilerce.

    İki gün önce yoğun bakım önünde taburede gece gündüz nöbet tutan askerlere hemşire arkadaşlar çay ikram ederken, maalesef öğrenmiştim takip ettiğim mahkum hastanın affedilmez günahını. Çocuk tacizcisiydi, 9 yaşındaki bir kız çocuğunun da katiliydi. Nefes alamadım o an. Ölsün gitsin, defolsun istedim.

    ‘’Gerçek mi bu? ‘’ dedim askere. Doğruydu, kendi duymuştu üstlerinden koğuşta. ‘’Keşke söylemeseydin bana bunu’’ dedim. Sonra tüm yoğun bakıma, herkese yayılmıştı bu bilgi. Devretmek istediğim dr arkadaşlar da almadılar elbet. Vizitte bile çok durulmuyordu başında. Zaten durumu da kötüydü, herkes de bekliyordu dört gözle ölümünü, meslek aşkı ölmeden.

    İşte ölmüyordu, ne ölebiliyordu, ne dönebiliyordu. Ben hayatımda bu kadar zor ölen bir hasta görmedim hayatımda. Üstünde 2 saat dönüşümlü kalp masajı yapılmaktan kaburgaları kırılmış, arada aldığı şoklardan kıpkırmızı olmuştu göğsü. 1 hafta kollarımı hissetmedim desem. Yüzü de kalbi gibi simsiyahtı. Arada şoktan yanan göğsünden farklı kokular geliyor, morardıkça morarıyordu vücudu.
    Mahkum hasta olduğu için de -dakikası sapmadan- titizlikle her şey kaydediliyordu. Kardiyak atım olduğu için, eninde sonunda öleceğini bilsen de tıbben müdahele şarttı. Ve 3 saat ölemedi işte. Kimisi ‘’kabul edilmiyor elbet pis cesedi’’ diyor, kimisi bakmak bile istemiyordu. Ölümün aslında ne güzel bir temizlik olduğunu sayıklarken içimde, hasta da ölmeye çabalıyordu.

    Öldüğünde kimse üzülmedi. Biran önce bir pislikten kurtulmak için cesedi hızlıca toplandı, yatağı defalarca temizlendi. Morgdan da kimseler almamıştı 3 gün. Dünyadan defolup gitti de belki, zihinlerimize kocaman önyargılar ekip, merhametimizi öldürmüştü işte. Geride bıraktığı ben, ben değildim ki artık…

    2 ay sonra ….

    Sanki kışladaymışcasına yüksek ve otomatik bir sesle; ‘’ Dr.Hanım mahkum hasta var, dışarıda bekliyoruz ‘’diyen jandarma cevabımı bile beklemeden hızlıca polikliniğin kapısını kapattı. Biliçaltım aldığı emri koşulsuz yerine getirmek için beynime tavizsiz komutlar gönderirken, içerdeki hastanın raporunu hızlıca yazıp eline verdim. Acaba ben de bu ses tonu ve düzende konuşsam aynı tesiri verir miyim diye düşünürken, önce iki jandarma girip etrafı kolaçan ettikten sonra iki askerin arasında, elleri kelepçeli 50 yaşlarındaki mahkum hasta içeri getirildi. Kapının arasından dışarıdaki hastaların buz gibi endişeli bakışları takıldı gözüme. Kimisinin de lanetler savurup, ayıplarken; kendini alkışlayan benliğin selamları vardı gözlerinde…

    Sevmiyorum mahkum hasta muayenelerini. Etraftaki soğuk suskunluk, adını koyamadığım zoraki gerginlik…Ağzından çıkan her kelime rapor edilmişçesine hesaplı, kısacık, net ama gene de taşınması çok zor sanki de, havada asılı kalan cümlelere gebe. Mahkum sessiz, askerler sessiz…

    Yine mi ben?? diye isyan basamaklarını zorlarken, çabucak işimi bitirmeye karar verdim. Bakışlarıma soğuk bir perde indirip, ortamdaki otomatik havaya uygun sert bir ses tonuyla hastanın şikayetlerini sordum gözlerine bakmadan. 1 yıllık mahkumdu, şeker hastası ve insülin kullanıyordu. Ateş ve şeker yüksekliği nedeniyle getirilmişti. Suçu yazmıyordu elbet dosyada. Normalde tüm mahkum hastaların kelepçelerini açtırırdım ilk girişte, ama bu sefer ne kadar zorladıysam kendimi yapamadım. Elleri bağlı muayene edecektim yüzüne bir kere bile bakmadığım mahkumu.

    Son bir haftada 2 defa kan şekeri düşüklüğü nedeniyle bilinci kapanıp komaya girme öyküsü olan hastanın kan şeker takiplerini incelerken iddiasız, hafif kısık ama kararlı bir ses duydum;

    ‘’Bedenler, beyinler ve sevdalar, bu toprağa gübre olabilir. Ve her yıl çiçekler yeniden büyür..’’ dedi.

    ‘’Efendim, anlamadım’’ dedim ilk defa yüzüne bakarak. Gözleri dolu da değildi ama hep ıslak gibi bir havası vardı, belki de kalın gözlükleri öyle gösteriyordu. Küçücük ela gözlerini gözlerimden hiç kaçırmadan cevap verirken farklı bir özgüven vardı bu gözlerde, belki de ben masumum diyen??..

    -"Kitap diyorum dr hanım, masadaki kitap ( Çiçekler Büyür) sizin mi?? Bu cümle en çok etkileyendi beni kitapta. Emine Işınsu’nun en güzel kitabı bence bu. Müsadenizle bakabilir miyim ??"

    Sonra aldı eline kitabı. Dokundu sayfalarına uzunca. Yavaşça burnuna götürdü boynunu eğerek, kimseler görmesin diye, hasretle içine çekti. Yanındaki jandarmanın bakışları olmasa belki de her sayfasına dokunacaktı da araya giren sesle kitabı bıraktı masaya.

    ‘’Dr hanım mahkum dosyasına da dolduracaksınız bilgileri’’ diye gelen jandarmanın emriyle bölündü kitapla buluşması. Kitabı yerine koyarken kocaman ama oldukça da farklı gülümsedi. Kitap aşıkları daha farklı bir gülümsüyor diye düşündüm o an.

    ‘’Afedersiniz hocam, ben çok severim kitap okumayı, fırsatınız varken kıymetini bilin..Onlar olmadan çekilir mi dünya? Biz o kadar zor buluyoruz ki kitapları. Bir kitabın gelmesi için çok uğraşıyoruz, dilekçeler, prosedürler vs vs.. O yüzden bazen boğuluyorum koğuşta. Zira kitaplarla nefes alırdım ben’’ dedi hala garip bir şekilde gülümserken.

    Beynime şimşek hızıyla hücum eden soruları bastırmaya çalıştım. Kitap sever bir mahkum? Bir hırsız?? Katil?? Dolandırıcı?? Olabilir miydi?? Keşke olmasaydı ile inşallah değildir arasında dalıp gittim bir ara.

    Şekeri yüksekti baya, diyabetik koma riski vardı. Ek tetkikler isteyerek, başındaki görevliye yatışının gerektiğini, damardan insülin tedavisi verileceğini belirttim. Şimdilik hayati riski de olmadığı için normal serviste değil de , mahkum koğuşunun olduğu uzaktaki binada yatacaktı.

    Birkaç gün sonra takip eden dr arkadaşa onun yerine benim gidebileceğimi söylerek, çantamdaki kitabı da yanıma aldım hızlıca. Koğuşun dış kısmında aramaların yapıldığı, tıbbi aletlerin dışında gözlük hariç tüm eşyaların dolaplara bırakıldığı koridordan geçerken, elimdeki kitabı mahkuma hediye vermek istediğimi söyledim.

    ‘’Hocam yasak bu. Bize sıkıntı olur. Yukardan izin olmadıkça içeri alamayız bu kitabı’’ dediler.
    ‘’Sakıncalı bir kitap değil, bakabilirsiniz. Gerekirse arasanız, izin verirler elbet’’ dediysem de ‘’ hocam onca işin arasında bu kitap için kimse bizi dinlemez zaten, kusura bakmayın’’ dediler.

    Hediye isteğimi şüpheli buldular ki, muayene ederken bir asker gönderdiler yanıma.
    İçeri girdiğimde uzanmış, uyumaya çalışıyordu muhtemel. Beni görünce doğruldu, gene gülümsedi o kitapseverlere has üslubuyla. Getirdiğim kitaba izin vermediklerini , dışarıda bıraktığımı da ekledim muayene ederken. Hem sevindi hem de üzüldü. En çok da şaşırdı. Teşekkür dışında bir kelam da edemedi. Bir şeyler söylemek istedi ama sonra vazgeçti. Sustu öylece.

    Durumu da pek iyi değildi sanki. Notlarımı alıp çıkarken öğrendim mahkumiyet sebebini. Arkadaşının iş yeri açacağım diye yüksek miktar kredi çekerken gereken kefil olma teklifini geri çevirememiş . Hayır diyemeyenlerdenmiş meğer. Sonrasında kayıplara karışınca da arkadaşı, kitaplarına veda etmek zorunda kalmış işte.

    1 hafta sonra nöbetimde yoğun bakıma yeni alınan bir mahkum hasta için yukarı çıktığımda, yoğun bakım nöbetçilerinin konuşması dikkatimi çekti ister istemez. Kilolu hastaları kaldırıp indirmekten bel fıtığı olmuş personel arkadaş artık her şeye, her hastaya isyan ediyordu her zamanki gibi.

    ''Kim bilir ne halt işledi de düştü hapishaneye. Biz de burada hizmet ediyoruz böylelerine. Devlet bunları besleyeceğine..Pislik herifler, bitmiyorlar ki bir. Başka hastane yok mu ya bunları gönderecekleri, biz de insanız be..’’

    Allah'ım inşallah O değildir diye dua ederek girdim içeri. Evet O'ydu, bilinci kapanmış, komaya girmişti. Makineye bağlanmıştı.
    İşimİ bitirip çıkarken oradakilere suçsuzluğunu anlatmak istedim ama vazgeçtim. Sustum öylece..

    Odama geri döndüğümde, hastaya veremediğim elimde kalan kitabın sayfalarını çevirirken tekrarladım okuduğum cümleyi sessizce..
    ''Ağzımdan çıkan gönlümden gelendir, kulağım duysa ne olur, duymasa ne olur??'' ( Emine Işınsu -Azap Tohumları )..

    Sustum öylece... Sustum...
  • Biraz kafamızı dağıtalım mi? Gündem karışık, insanlar stresli, ekonomi.... seçimler...vatan haini!... “şu”cu-“bu”cu... ohooo say say bitmez! İşte bunlardan sebep, nasılsa iş olacağına varır deyip olacağına varmışlardan söz edelim biraz. Son zamanlarda çok güzel öykü denemeleri okuduk sitede ya hep hüzünlendik, bakalım gülümseyebilecek miyiz?

    Siz hiç dayak yediniz mi? Ben gençliğimde meraklıydım kavga döğüş işlerine. Boşuna demezler ne gelirse meraktan diye, hakikaten öyledir, iyi bilirim! Şimdi yaşımızı biraz alıp, göbeği büyütüp, birtarafımızı kaldırıp bir tekme atamayacak duruma gelince, “ aklı başında insan kavga mı edermiş? Her bir şey konuşa konuşa çözülmeli“ deyip bıraktık bu işleri... Tabii canııım olgunluk, modernlik başka!

    Bizim çocukluğumuzda ve gençliğimizde dayak çok normal bir şeydi. Hele hele anne terliği, baba şamarı, komşu tepiği ve öğretmen haydarı çok çok olağandı. Kimse bunları büyütmez, gurur meselesi yapmazdı. Bilmezdi zaten. Kızım beş altı yaşlarındayken beni çok kızdırdığı bir vakit şakacıktan “kız döverim seni” dedim, fıkara bilmiyor ki, “hadi döv hadi döv” diye ısrar etmeye başladı, sonra da babam beni dövmüyor diye annesine şikayet edip ağlamaya başladı. Etme gurban olduğum dayak çok kötü bir şey ben sana hiç kıyabilirmiyim ağlama dediğimdeyse kapak geldi “ iyi de, kötüyse niye bana öyle dedin” deyip daha çok ağlamaya başladı... Nazlı kız babası olmak zor iş vessalam... Çeşitli şaklabanlıklarla olayı unutturacağım diye göbeğim çatladı ya başardım sonunda. Çatlamış göbeğime poposunu dayayıp koynumda uyudu o gece kurban olduğum...

    Ne diyordum, haa dayak mevzu.. Sevimsiz ve şiddek dolu mu? Yok ya hu bunun çok çeşit spor dalı da var ya ben 14-15 yaşlarında sarmışım bu konuya. Doksanlı yılların başı, civa gibiyiz, amelelik marabalık yapmaktan kas yapmışız da tekniğimiz yok. Kung-fu, karate çok moda o zaman. 1984 yapımı Karate Kit filmini izlemeyeniniz var mı, biz onlarca kez izlerdik. Vhs video kaset kiralayan yerlerden filmi kiralar, kimin evi müsaitse arkadaşlarla beraber izlerdik. Bir seferinde film kiralamaya ben gittim de “abi bir döğüş filmi ver” dediğimde, abi bana “ konulu mu olsun!” demişti... Her yerim sivilceli ergen ben, kıpkırmızı olmuştum da “yok yav ondan değil güzel abim, Bruce Lee, Van Damme ya da Jet Li olacak” larla derdimi anlatabilmiştim.( Bizde o konulu filmleri fırlama bir arkadaşımız alırdı. Fırlama dediysek hakiki ya hu. Çoçuk doğduğunda evin yirmi metre ilerisinde ağlamasından bulunmuş diyen de var, doğum anında fırlayıp kafayı duvara çarpmasından sebep hafif arıza olduğunu diyen de. Hiç bilemedim hangisi doğru, arızalığı kesin ama.) Film izledikten sonra her döğüş haraketini denediğimizden, hayyyytt naralarıyla uçan tekmelere kalktığımızdan, kesin bir aksilik çıkar, ya evden kovulur ya birinin çanağı çatlar ya da birisi tatlı pekmezi akıtırdı. İlkemiz “her şey spor için” tabi de büyüklere anlatamıyoruz bunu, bir de insan ilkeli olmalı felan derler hep, büyükler anlaşılmazlar zaten...

    Baktık filmlerle olmuyor, karadüzen figürlerle kim kime ne yapıyor belli değil. Kung fu hareketiyle başlayan müsabakamız güreşe dönüp küfürlerle son buluyor. Çözüm; çekirge olmaya karar verdik ve ucuz yollu iyi bir kurs aramaya başladık. İnşaatlarda çalıştığımızdan bir demirci ustasıyla tanıştık, adamın kendi kursu var kuşağında da üç “dan” ı. Kaçar mı yav anlaştık tabi. Başladık kursa. Arkadaş o kadar koşuyoruz o kadar demirleri kaldırıp indiriyoruz ki, o kadar işi inşaatta yapsak çift yövmiye alırız. Biz adama bir de üste para veriyoruz. Bizim bacaklar kollar kalas gibi olmuş, onların esnemesi kolay mı? Anam anam o nasıl acılar, o nasıl cığlıklar. Bir gün hoca bana bağdaş kurdurtup dizlerimin üstüne çıkıp yaylandı ki bacaklar yere yapışa, esneye. Oyyyy anam oyy aklım çıkaydı ya la... Bir sene devam ettik kursa, yalandan kuşaklar felan aldık da sonradan öğrendik kursun lisansı yokmuş, aldığımız kuşakların da hükmü, canı sağolsun...

    Bizde mınçıka derler aslı nançuka olan, iki sopanın bir karış zincirle birbirine bağlanmasıyla müteşekkil bir dögüş sporu aleti. Siz bilir misiniz, ben bilmez olaydım!. Biz Bruce Lee izleye izleye bu andırın derdine düştük. Endüstri meslek mobilya bölümünden bir arkadaş ben yaparım dedi. Yaptı getirdi, bir gayret çeviriyoruz. Dizini dirseğini çatlatan mı dersin, kafayı yaran mı dersin, hele o cevirip bacak arasından geçirme haraketi, offfff. İnadım inat televizyonda gördüğüm sesi çıkaracağım çevirerek, bayağı da hızlanmışım son gayretlerle dilim dışarıda çeviriyorum ,sen o zincir bağlantı yerinden çık, sen o odun alnın ortasına daaaaan diye vur... Gözümü açtığımda alnın tam ortasında domates gibi şişlik, hani bildiğimiz kırmızı domates var ya onu morart biraz, haaah, al onu, alnın ortasına koy, o haldeyim işte ....

    Efendim büyüklerimiz derlerdi ki dayak atmak için çok dayak yemek gerekir. Dayak yemekten değil de dayak atmak için gerekeni yapmanın icap ettiğini kavradık. Millet ne dayak yedi bu çocuklar dese de siz bakmayın onlara, yediğimiz dayaklar hep staj amaçlı, öğrenme amaçlı, ne dedik; ilkemiz var... Biraz artistlik haraket öğrenmişiz, serde gençlik cahillik diz boyu, ikinci elden uzun paltoları bulup, beyaz uzun atkılarla kombine takımı tamamlamışız. Üç beş vukuat olmuş geçmiş. Bir gece iki düşman grup karşı karşıya geldik sokak kavgasına tutuştuk. Karşımda tıknaz kara bir oğlan var, küçümsedim biraz, şunun kafaya döner tekmeyi yapıştırayım dedim, fırladım döndüm tekme atacağım ya, elin oğlu belimin boşluğuna yumruğu bir koydu arkadaş.... Offf anam anam anam. İnsanın nefesi nasıl kesiliyor, o çizgi filmlerde gördüğün kafanda yıldızlar nasıl dönüyor orda gördüm. Anladım ki bu işlerde artistlik olmayacak, osmanlı tokadı en garantisi... Büyüklerimiz doğruyu söylüyormuş ya hu...

    Artistlik olmayacak dedik de, gençlik de başa bela arkadaş, gel de anlat. Sporumuzu geliştirme amaçlı arayışlara başladık. Duyduk ki Balkanlar judo şampiyonu kız bizim ilde judo kursu açmış. Neeeyyy... Genç ergen beyni hemen algılayamıyor tabi... Kız... Judo... Nasıl... Sarılmalı, arkaya geçip puan almalı... İçimizdeki spor aşkından, gözlerimizdeki parıltıynan hemen kursa yazıldık. İlk ders başlamadan salonda hocayı bekliyoruz, baktım kurstakilerin çoğu hamburger bebesi, çoğu da kız. Cennet mi? Yok yok.. Şunlara iki üç hareket gösterelim ders başlamadan deyip bildiğimiz artistlik hareketlere başladık, döner tekmelerle hava atıyoruz ya hoca bizi yukarıdan izliyormuş, ınınınnnn.. Hoca geldi kurs başladı, ısınma haraketlerinden sonra gerçek ders başladı, rakibi sağ koldan kapıp yere yapıştırmaca güzelce gösterildi. Biz kendi aramızda çalışıyorduk ya hocanın da ters bakışlarını sürekli ensemde hissediyordum. Du bakalım başımızı bir gelecek var ya, hayırlısı diyerekten sporu yapmaktayız. ( Arkadaş hoca kadın diye geldik de kadın çelik gibi, hem sert hem soğuk, hele bağırması camları kıracak, göz açamıyoruz, şu ders bir bitse...) Ders bitmedi... Hoca dersin sonuna doğru bizi durdurdu ve karşımıza birer kız sporcu verdi, dediki bunlarla çalışacaksınız. Ya hu hoca etme şimdi bizim elimiz ağır ayarlayamayız bak karışmam felan dediysek de dinlemedi. Rakip koldan tutulup kalçanın yardımıyla havalandırılıp yere serilecek. Peki.. Ben kızı tutuyorum kaba kuvvetle savuruyorum ama kız güvercin gibi taklalar atıp serçenin dala konması gibi mindere konuyor. O beni yere öyle bir yapıştırıyor ki, nasıl anlatmalı, hani taze manda bokunun betona yapışması gibi, öyle şaaaap diye, kemikler kırılasıya, eklemler oynayasıya, her bir organ yer değiştiresiye. Arkadaş düşmenin de tekniği varmış. O gece o salando çarpılmadık minder, oynamadık kemik kalmadı... Anladık ki artistlik yapmayacaksın, bu işlerde bildiğini kendine saklayacaksın...

    Sonraki Bölümde : Üniversite yılları. O paltoyu az sallasan reislere çarptığı ortamlar, daha neler neler...
    ....
    ( Bu kadar okutup da güldüremediysek affınıza sığınırız.. )
  • NOT: Her kitap incelemesi doğası gereği bir miktar spoiler içerir ve birazdan okuyacaklarınız bir kitap incelemesi niyetiyle kaleme alınmıştır...

    ------------------------------------------------

    Almanya'da yazar olmak (ya da Alman ekolünden bir yazar olmak diyelim), Brezilya'da futbolcu olmak gibi bir şey... Çok iyi, çok yetenekli de olsan; genelde herkes çok iyi ve çok yetenekli olduğu için bazen küresel bilinirlik açısından geri planda kalabiliyorsun...

    Gerçi Nobel ödülü almış bir yazara bilinirlik açısından geri planda kalmış demek ne kadar doğru bilemiyorum ama yoldan birini çevirip aklına ilk gelen 5 Alman yazarı söyle desek, kaç kişi bu listeye Heinrich Böll 'ü dahil eder ondan çok emin değilim...

    İncelemeye yazar üzerinden giriş yapmayı beklemiyordum açıkçası, benim için de sürpriz oldu:) Ancak bu vesileyle sonda söyleyeceğimi baştan söylemiş olayım; Böll, özellikle ülkemizde daha fazla okunmayı ve tanınmayı hak eden bir yazar... Bizim kültürümüzde 'Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler' diye fantastik bir atasözü vardır. Bugün Abdurrahman Çelebi rolünün Saramago gibi yazarlara verilmesinin bir nedeni de sanırım Böll gibi yazarların yeterince ön plana çıkarılmamasıdır...

    Gelelim Palyaço'ya...

    Bu kitaba aslında iki farklı pencereden bakmak gerekiyor; biri dönemsel, diğeri evrensel... Dönemsel pencereden baktığımızda 2. Dünya Savaşı'ndan yeni çıkan ve her büyük savaş sonrası toplumların içine düştüğü buhrana benzer dönemsel bir boşlukta kendini arayan bir Alman toplumu karşımıza çıkıyor. Büyük savaşlar sonrası toplumların kendini yeniden inşa etme süreci hem madden hem de ma'nen oldukça zor bir süreçtir. Savaşta ölenlerin ardından 'geride kalanlar' olarak bu yükü taşımak güçtür, biraz da haksız bir suçluluk duygusu taşır içinde... Öte taraftan hayat devam etmektedir. Toplum kendini yenilemek ve yaşamaya kaldığı yerden devam etmek zorundadır. Sonunda her şey öyle ya da böyle normalleşir ve geriye kulaklarımızın içindeki üç küçük kemiği zangır zangır titreten şu soru kalır: Savaşta ölenler neden öldü?

    Kitabın baş kahramanı Hans Schnier, bu konuyu savaşta kaybettiği kız kardeşi üzerinden sorgular biraz. Hans ile ailesi arasındaki soğuk ilişkinin ardında biraz da bu acı hatıra yatmaktadır. Savaş zamanı kızlarını 'vatan uğruna' ölüme gönderebilecek kadar gözüpek bir ailenin gündeminde, normalleşme yıllarında hisse senetleri, ekonomik çıkarlar ve iş ortaklıkları gibi konular vardır. Ailenin asıl 'dindar' olan üyesi, diğer erkek kardeş Leo olmasına rağmen, bu durumu sorgulayan kişi ailenin 'sanatçı' üyesi Hans olur...

    Yine kitaba dönemsel olarak bakmaya devam edersek birkaç not daha ilave edebiliriz yazımıza... Savaş sonrası yeniden yapılanma dönemi, toplumu yeniden inşa edecek bireyler açısından bir 'yer edinme' dönemidir aynı zamanda... Bu yer edinme mevzusu daha çok iş, siyaset ve din üzerinden yürür. Dönemin kendi atmosferinde din, yer edinmede etkin bir kanaldır. Katolik veya Protestan olmanız dahi toplum içindeki konumunuzu etkileyebilir. İşte bu yüzden kitap, kurgusunda yoğun bir şekilde mezhep eleştirisi yaptığı için ilk basıldığı yıllarda büyük bir tepki toplamıştır. Yazar da bu süreçte hayatının en zor dönemlerinden birini yaşamıştır... Ancak bu durum görece çok uzun sürmez. Böll, 1985 yılında bir makale yazıp kitaba sonsöz olarak eklemiş. Bu makalede kitabın 20 yıl içerisinde tarihi bir roman niteliğine bürünmesine dikkat çekmiş... Yani ilk basıldığında din karşıtı diye adeta linç edilen bir kitap, 20 yıl gibi kısa bir sürede neredeyse dönemi anlatan bir kaynak kitap hüviyeti kazanır. Çünkü arada geçen sürede toplum dönüşümünü tamamlamış; din kanalı etkisini nispeten yitirmiş, onun yerini farklı kanallar almıştır...

    Evet, bu kitap ilk bakışta dini yerlebir eder gibi görünse de, derinlere inildiğinde asıl eleştirinin dine değil de dinin metalaştırılmasına olduğu net bir şekilde görülebilmektedir... Bu metalaştırma, bu toplum mühendisliği, güya dini kaynak gösterip özel yaşamları dizayn etme sevdası, bizzat dönemin din temsilcileri tarafından yapılır. Asıl vurucu eleştiri işte bu insanlara gelir. İşaret parmağı bir yeri gösterdiğinde, gösterilen yere değil de işaret parmağına bakanlardan olmamak lazım. (Günümüzde, kendi coğrafyamızda da maalesef en çok bu konunun sancısını çekiyoruz)

    --------------------------------

    Dönemsel penceremizi burada kapatıp evrensel penceremizi açıyoruz şimdi de...

    Şu ana kadar genel olarak toplumdan ve toplumsal dönüşümden bahsettik. Şimdi, toplumdan çıkıp bireyin kendisine odaklanıyoruz bu defa...

    Kitabın ilk bölümlerinden birinde şöyle bir ifade geçiyor;
    "Aslında her insan birbirine yabancı değil midir?"

    Evet, özünde her insan birbirine yabancıdır. Bu yabancılığı ortak değer veya kavramlar etrafında bir araya gelerek aşmaya gayret ederiz. Mesela burada bizi buluşturan şey edebiyattır. Biz burada bu yazıları yazarken bir başka internet sitesinde birbirine yemek tarifi veren veya futbol üzerine konuşan insanlar bir araya gelmektedir... Bunun sayısız örneği vardır...

    Tabii bunlar küçük başlıklardır. Bizim gibi birbirine yabancı insanları bir yerde toplar ama çok da ilerisine götürmez. Burada okumayı sevdiği kitapları, türleri veya yazarları bir çırpıda sayabileceğim onlarca okur dostum vardır ama hiçbirinin giyim tarzını veya nükleer santraller hakkında ne düşündüğünü bilmem...

    Bu noktada tekrar din kavramına dönmemiz gerekiyor. Çünkü din çok daha büyük çaplı bir buluşma noktasıdır. Yediğimiz içtiğimizden tutun da, nasıl evlenip nasıl çocuk yetiştireceğimize kadar kapsayıcı ve birleştirici bir etkisi vardır üzerimizde...

    Bu noktadan bakıldığında, evet din bireylerin kendi içindeki yabancılaşmasına gerçek bir çözüm üretebilir. Zaten dinin özünde sürekli paylaşmak, cemaat olmak, ortaklaşa üretmek ve beraber ibadet etmek gibi insanları bir araya getiren emir ve tavsiyeler yer alır.

    Ancak dini bu özünden kopartıp çeşitli mezhep ve benzeri bölünmeler üzerinden bir nevi onu çoğaltmaya kalkarsak yeniden başladığımız noktaya, hatta daha gerisine dönmüş oluruz. Çünkü dinin mezheplere bölünmesi; ortak çağrının yanında bireysel veya grupsal farklılıkların devreye girdiği ve bir yerden sonra tamamen bireyi zamana göre dizayn etmeyi öngören yeni kapıların açılmasına olanak tanır... Günün sonunda, tek bir kaynaktan çıkan ve herkesi kapsayan büyük çağrı, önce küçük çağrılara, daha sonra da daha küçük çağrılara bölünerek bireyleri birbirine karşı daha da yabancılaşmış bir konuma getirir.

    Palyaço, bu katmanlı yapıyı çok başarılı bir şekilde işleyen bir kitap... Aslında ilk bakışta kurguyu, 'bir palyaçonun hayatı üzerinden topluma karşı yabancılaşmış bireyin trajik hikayesi' şeklinde görmek oldukça mümkün. Ancak ben bunun tam tersini savunuyorum. Yani bu yapı içerisinde aslında toplum, kademeli olarak bireye yabancılaşıyor. Çünkü, önce toplumun, sonra ailenin, sonra sevgilinin ve son olarak 'Paylaço'nun bizzat kendisinin, kendisine yabancılaştığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle, paylaço kendisini toplumdan soyutlamıyor, toplum zamanla kendi içinde kapanarak (veya bölünerek) Palyaço'yu dışarıya doğru itiyor. Örneğin aşkla başlayan ve yıllarca aşkla devam eden bir ilişki, sadakatsizlik, ilgisizlik, saygısızlık gibi bireysel bir nedenle değil de toplumun kendi içinde türettiği ve dayattığı normlar yüzünden sona eriyor... Bu nedenle, iki farklı yaklaşım arasındaki farkı bence iyi analiz etmemiz gerekiyor...

    İncelemenin sonuna gelirken, bu kitabı seçerek Böll ile tanışmama vesile olan 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'na, kitabı öneren Selman Ç. 'ye ve yaptığı incelemeler ile Böll'ü radarımıza sokan Hakan S. 'ye özel bir teşekkür göndermek istiyorum...

    Son olarak;

    Eğer bu TEKNİK incelememi beğendiyseniz beğen butonuna tıklamayı, kanalıma abone olmayı ve arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın lütfen:)))

    Şaka şaka, yabancılaşma üzerine küçük bir ironiyle bitirmek istedim:))

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Sinema veya televizyona uyarlanan eserlerini saymazsak, Orhan Kemal ile gerçek anlamda bir tanışma oldu bu kitap... Genelde bunu dedikten sonra 'Orhan Kemal'le geç kalmış bir tanışmaydı' şeklinde bir mahcubiyet cümlesi kurmam beklenebilir ama ben iyi ki de bu kitaplar bu yaşlarıma denk gelmiş diye büyük bir memnuniyet duyuyorum açıkçası.

    Zaten Klasik Türk Edebiyatı ile ilgili kitaplar genelde ortaokul, lise yıllarında Türkçe öğretmenleri tarafından zorla okutulur ve o yıllarda bir defa okununca sanki bu kitaplar gençlik kitaplarıymış gibi bir daha el sürülmez... Pek çoğumuz düşüyoruz bu yanlışa... Ne zaman Orhan Kemal, Reşat Nuri, Peyami Safa gibi büyük yazarlardan bir bahis açılsa hemen arkasından 'ben onu lisede okumuştum ama aklımda hiçbir şey kalmamış' gibi cümlelerle karşılaşıyorum. Bu yazarlar lisede okunmasın gibi bir anlam çıksın istemem ama Klasik Türk Edebiyatı'nın lise yıllarına sıkıştırılmasını da doğru bulmuyorum kendi adıma... Neyse ki, Kürk Mantolu Madonna sayesinde kendi edebiyatımızı, kendi yazarlarımızı yeniden keşfetmeye başladık ki, bu durum zamanla edebiyatımızın her yaşta, her dönemde daha geniş bir kitle tarafından sahiplenileceği yönünde iyimser bir tablo ortaya koyuyor.

    Eskici ve Oğulları, İkinci Dünya Savaşı'nın etkilerinin yavaş yavaş silinip de Amerikan kapitalizminin dünyaya iyiden iyiye el atmaya başladığı dönemi ve bu dönemin ülkemizdeki ekonomik etkilerini, bir ayakkabı tamircisi ve ailesinin yaşadıkları üzerinden, toplumsal gerçekçi bir bakış altında başarılı bir şekilde ortaya koyan bir kitap...

    Koca bir ömrü ayakkabı tamirciliği ile geçiren, rızkını bu zanaat üzerinden kazanan Topal Eskici'nin işleri, 'MAKİNELEŞME'nin etkisiyle sekteye uğrar ve kazancı günden güne erimeye başlar. Tabii bu ekmek teknesinden beslenenler sadece kendisi ve karısı değildir. Aile genişlemiş, çocuklar ve torunlar da eklenmiştir... Daralan gelir tüm aileyi geçindirmeye yetmez. Ekonomik sorunlar, aile içi sorunları da beraberinde getirir. Herkes daha öfkeli, daha tahammülsüz olmuştur. Kalpler daha kolay kırılmaya, ağza alınmayacak laflar da yavaş yavaş ağza alınmaya başlamıştır... Ailenin önünde artık çok fazla seçenek kalmaz. Eldeki seçenekler de açıkçası çok cezbedici seçenekler değildir... Yine de ortak bir karar alınır ve zor bir yola çıkılır...

    Kitabı kısaca bu şekilde özetleyebiliriz. Bundan sonrasını kitabı okumak isteyenlere bırakıyor ve ufak ufak sözü günümüze, kendi dünyamızın eskicilerine getirmek istiyorum...

    ******************************
    Bugün televizyon karşısında kahvemizi yudumlarken nostaljik bir nazar ile seyrettiğimiz 'nesli tükenen meslekler, yok olan zanaatler' temalı belgesellerin, yakın bir zaman içinde baş rolünde oynayabileceğinizi hiç düşündünüz mü?

    Açıkçası böyle bir durum olursa benim için çok şaşırtıcı olmaz. Bunun için de geçerli sebeplerim var kendime göre... Sizinle de dilim döndüğünce paylaşmak isterim bu sebepleri... Buyrun o halde...

    Makineleşmenin bugünkü karşılığı DİJİTALLEŞMEDİR. Dijital dönüşüm adını verdiğimiz süreç günden güne pek çok sektör üzerinde etkisini göstermeye başladı bile... Buna yeni bir sanayi devrimi de diyebiliriz. Bu dönemde üretim anlayışı sil baştan değişiyor. Robotlar ve 3D yazıcılar sahneye çıktıkça insana olan ihtiyaç da aynı ölçüde azalıyor. Çünkü 3 boyutlu baskı teknolojisi kullanan yazıcılar, katmanlı bir yapı oluşturarak birçok hammadde katmanını üst üste koyabiliyor ve bunları birbirine ekleyerek dijital tasarımları fiziksel ürünlere dönüştürmeyi sağlıyor. Bu üretim modeli şimdiden milyarlarca dolarlık pazarların %20'sini ele geçirmiş durumda... Bu teknoloji, beraberinde 'mikro fabrikaları' getirecek. Yani, tasarım artık direkt olarak yazıcıda ürüne dönüştüğü için devasa üretim bantlarına ve tonla makineye ihtiyaç duyulmayacak...

    Şu an bu ve buna benzer gelişmeler bizim için biraz karmaşık görünse de artık hepsinin hayatın bir gerçeği olduğunu kabul etmek durumundayız... Konuyla bir dönem yakından ilgilendiğim için buna benzer sayısız örnek gösterebilirim. Ancak bu incelemeyi bir teknoloji makalesine çevirmek de istemem.

    Sadece şunu söyleyebilirim ki, gelecekte sınırlı sayıdaki 'geçerli meslekler', bilgisayar teknolojileri, yazılım ve programlama dilleri, tasarım ve benzeri alanlarda eğitim alabilen insanların meslekleri olacak. Buradan hareketle, son yıllarda uluslararası şirketler başta olmak üzere pek çok finans kuruluşu (Türkiye'de Garanti Bankası ve Finansbank'ı biliyorum) inanılmaz bütçeler ile 5-6 yaşındaki çocuklara ücretsiz kodlama eğitimi vermeye başladı. Eskiden özel kolejler 'çok iyi İngilizce eğitimi veriyoruz' diye rekabet ederken şimdi hepsi müfredatına kodlama dersleri koymaya başladı. Hangisinin internet sitesine girerseniz girin en tepede bu kodlama derslerinden bahsedildiğini göreceksiniz.

    Hadi son bir örnek de tıp sektöründen verelim. Çünkü 'çocuğum inşallah doktor olsun' diye her gün el açıp dua eden anne-babaların sayısı az değil... General Electric (GE) başta olmak üzere pek çok teknoloji şirketi, bu alanda da inanılmaz yenilikler getirmeye hazırlanıyorlar. GE'nin geliştirdiği ameliyat yapan robotun videosunu kendi gözlerimle seyrettim:) Bir kadavra üzerinde yapılan ameliyatta robot, baya kadavranın ameliyat edilecek bölgesini kesti, yapılması gereken işlemi yaptı ve sonra bir güzel dikti o bölgeyi. Ve tüm bu operasyonu SIFIR HATA ile tamamladı. Bu robotların test süreci devam ediyor. Ancak hastanelerde görev almaya başlayacakları gün, çok uzak bir gelecekte olmasa gerek.

    Belki bundan on yıl sonra doktorlar da ameliyat masasında değil, ameliyatı yapacak robotu kontrol edecekleri bilgisayarın başında olacaklar... Kısacası kodlama dili, yakın bir zamanda tüm dünyanın, hayatın ortak dili haline gelecek...

    Örnekleri elimden geldiğince büyük sektörlerden vermeye gayret ettim ki, hal böyleyse, küçük sektörleri konuşmaya bile değmez deyip işin içinden rahatça çıkabileyim:) Yani artık kağıt gazetelerin yerini dijital gazetelerin, televizyon kanallarının yerini Netflix benzeri dijital kanalların alacağını, o kanallarda yayınlanacak dizilerde oynayacak oyuncuların da %70'nin gerçek değil, sanal oyuncular olacağını falan uzun uzun yazmaya gerek yok sanırım...

    ******************************
    Kısacası hayat böylesine baş döndürücü bir hızla akmaya devam ettiği sürece, bizler de topal eskicinin nefesini ensemizde hissetmeye devam edeceğiz.

    Teknolojik gelişmelere her zaman olumlu bir gözle yaklaştık, bu gelişmelerin her zaman hayatımızı daha da kolaylaştırmak için olduğuna kolayca ikna olduk. Buna karşın teknolojinin, üretimde insana olan ihtiyacı neredeyse sıfıra indirmekte olduğunu görmezden gelmeye devam ediyoruz. Bir makinenin ayakkabı tezgahını yıkabileceğine inanıyor ama başka bir makinenin de gelip bizi oturduğumuz Bürosit koltuktan yıkabileceğine nedense inanmak istemiyoruz. Belki de bu bizim başımıza gelene kadar bizim çoktan emeklilik yaşımızın geleceğini falan düşünüyoruz... Oysa topal eskici de dükkana kepenk vurup yollara düştüğünde 65 yaşındaydı... Belki de bir Ege kasabasına yerleşip bahçesinde domates yetiştirmeyi düşünüyordu o da herkes gibi... Ancak evdeki hesap maalesef çarşıya uymadı.

    Siz siz olun hesabınızı iyi yapın... Yok olan zenaatler belgeselini seyrederken de acı kahvenizi ve soğuk suyunuzu sehpanızdan eksik etmeyin...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...