• 🤔🤔🤔
    Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca 6 Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider...
    Kemancı çalmaya başladıktan ancak 3 dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.
    Kemancı ilk 1 dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.
    Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.
    En fazla dikkatle duran ise 3 yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.
    Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.
    Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı...
    Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler şunlardı: Sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz?
    Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise; dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?...
    Alıntıdır
  • 280 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bana göre en başarılı eserler insanı derinden etkileyen, sarsan kitaplardır. Bu eserler sadece okuyucunun beklentisini aşmakla kalmaz, onu farklı bir yerlere götürür. Zaten okuyucunun beklentisini aşmayı çoğu eser başarır, önemli olan okuyucuyu sarsmaktır, tüylerini diken diken etmektir. Korkutmak anlamında söylemiyorum. Mesela o kitaptaki karakterleri yanınızda hissedersiniz, sanki asıl yaşam, eseri okuduğunuz süre boyunca eserden ibarettir ve yaşadığınız şeyler eserde anlatılanlardır. Bambaşka bir yaşamı yaşamak da biz okuyucuları doğal olarak derinden etkiler. Bu açıdan düşündüğümde ben kitapları bizlere birden fazla yaşam sunan kapılar olarak görüyorum. Büyük bir koridordasınız, karşınızda onlarca kapı var. Birinden geçiyorsunuz başka bir hayatı yaşayıp ana koridora geri geliyorsunuz. Ama bazı eserler vardır ki, bu bağlamda size o 'ana koridorun' yolunu bile şaşırtır. İşte Don bu türden eserlerden biri. Sizi geçici (belki de daimi?) bir kayboluşa sürüklüyor.

    Hikayemiz genel olarak bir tıp öğrencisinin, asistanı tarafından, kardeşi olan ressam Strauch'u gözlemlemesi için göndermesinden ve bu tıp öğrencisinin izlenimlerini yazdığı günlükten ve mektuplardan ibaret. Yıllardır görüşmediği kardeşini sırf 'merak ettiği'nden dolayı gözlem yapması için öğrenciyi ressamın yaşadığı ıssız bir köye gönderen asistan, öğrencisinin yaşayacağı şeylerden elbette habersizdir. Öğrencisi hayatında görüp görebileceği en farklı insanla karşılacak ve hayatsal manada görüşleri alt üst olacaktır. Thomas Bernhard'ın ustalığı, karakterlerine tamamen kendini verebilmesinde de saklı bana göre. Aslında tüm yazarlar bütün karakterlerine kendileri can verirler, onların zihin yapısını bizzat yazarların kendileri oluşturur. Bu noktada önemli olan şey, yazarın kendini ne denli karakterinin yerine koyabildiğidir. Bernhard'ın bu konuda olağanüstü bir yeteneği var bana kalırsa. Gerçekten de bir tıp öğrencisinin gözünden hayata bakmış gibi oldum çünkü. Mesela kitabın baş kısımlarında bolca tıbbi terimler içeren benzetmeler kullanılmış. Hayata gelecekte sahip olacağı mesleğin ardından bakmaya yeni yeni başlayan genç bir öğrencinin bu bakış açısı bir nevi hayatı karşılama biçimi olarak görülebilir elbette. İşte bu karşılama biçiminin gerçekçiliğidir önemli olan.

    Eserde beni etkileyen şeylerden bir başkası ise üstte de bahsettiğim gibi Bernhard'ın bir karakteri yaratması değil, bir nevi o karakter haline gelmesi; karakteri yaşayarak anlatması, kendini tam olarak verebilmesi. Öğrencimiz öyle bir insan ki, insanların dirilerinin ölülerinden daha tiksinç olduğunu söyleyecek kadar bir meslek düşkünü. Genç anlatıcımızın ressamla tanışana dek olan kısım aslında çok kısa. Ama bu kısacık bölümde dahi birçok derin öğe bulunuyor. Daha sonrasında ise Bernhard ressamımız üzerinden bir hayat sorgulaması yapıyor bana göre. Belki de bir hayat sorgulaması bile olamayacak bir serzenişte bulunuyor, ressamın ağzından?

    Bir insan tam anlamıyla olmasa dahi, birazcık da olsa dıştan, bir başkası tarafından ifade edilebilir mi? Zihinsel olarak, fiziksel değil. Kelimeler, kullandığımız cümleler tarif edilen kişiyi az da olsa tanımlayabilir mi? Kelimelere sığabilir mi bir insan? Ressama göre bunların cevabı hem evet hem hayır. Öncelikle size kendisinden bahsetmek istiyorum. Ama bu hiç kolay olmayacak. Ressamla ben de bir okur olarak tanıştıktan sonra, onu herhangi bir cümle ile tanımlamak bile anlamsız bir ifade olarak geliyor bana. Anlamsız bir çabalama gibi: Yüzme bilmeyen bir insan denizde çırpınırken nasıl bir kararsızlık hissediyorsa şu an bende de aynı duygular var bu konuda. Hikayemizdeki anlatıcımız bile ressamı tanımlamanın imkansızlığı içersinde çırpınırken, "şu an ressam hakkında bir şey söyleyecek olsam ne diyeceğimi bilemezdim" şeklinde kendini ifade ederken (belki de 'ifade edemezken') ressamı bizlerin anlaması mümkün olabilir mi? Belki de anlatıcımızın ressamı 'anlayamayışı' üzerinden anlayabiliriz ressamı. En azından buna çabalayabiliriz.

    Her türlü kavramı kendine göre yeniden şekillendiren bir kişi düşünün. Bunu gündelik hayatımızda hepimiz yapıyoruz elbette. Ama bu şekillendirmeyi her defasında aşırı bir derinlik ve mistisizm ile yapan birini hayal edin. Yeni bir kelime söyleyen, sonra yasaklı bir kelime söylemiş gibi bir anda duran, bu kelime hakkında ve bu kelimenin yarattığı domino taşı etkisi gibi olan düşüncelerle mücadele eden bir kişilik. Yaptığı tüm resimleri sobada yakan, gerekçe olarak da sahtekarlıktan nefret ettiğini söyleyen bir ressam. Oldukça karmaşık bir kişi olarak görünse de, insanların normal yaşantısında kabullenemediği veya kabullenmek istemediği birçok şeyi baştan kabullenmiş biri. Günün birinde artık kendisinden bir şey çıkmayacağını anlayınca kendi mesleğinden 'kendini afaroz etmiş'. Başta her insan gibi buna inanmak istememiş elbette, çünkü hayatımızda zevkle yaptığımız bir şeyin artık bize zevk vermediğini ve onu artık beceremediğimizi ilk başta kabullenemeyiz kolay kolay. Bunu ve bunun gibi birçok şeyi kabullenmenin acısını zamanında tüm benliğinde derinlemesine yaşamış olan bir sanatçı.

    Kitapta birçok sıra dışı anlatım yöntemi mevcut. Mesela fiziksel bir betimleme ile soyut bir anlamı karşılama buna bir örnek olarak verilebilir. Bazı insanların kelepçelere sahip olduğunu, ama bunun asla kopartılmadığını, işte tam da bu yüzden görünmediklerini ressam bizzat kendisi ifade ediyor. Çünkü ressama göre alışılagelmiş ve her zaman yapılan bir şey aslında hiçbir zaman yapılmamıştır. Bu gibi birçok cümle kuruyor ressam. Zıtlıklarla anlamı karşılanmaya, belki de ucu açık bırakılmaya çalışılmış düşünceler silsilesi. Peki her zaman yapılan bir şey nasıl olur da hiç yapılmamış olur? Bu cümleyi ilk okuduğumda ben de kendi içimden, tıpkı anlatıcımız gibi pek bir şey anlamadım. Ama kitapta ilerledikçe, anlatıcımızın ressamı 'anlayamayışından' yola çıkılmasıyla birçok şeyi tahmin edilebilir kılma ihtimali doğuyor. Bu tıpkı iyi olan bir şeyi kötü olana bakıp daha da kesin hale getirmeye çalışmak gibi bir durum. Her zaman yapılan şey, herhangi bir eylem ya da düşünce, bizi bir normalleşme sendromuna sokacağı için o şeyi aslında yapmamış gibi oluruz. Çünkü hayatımızda yarattığı bir nevi 'çıkıntı' etkisine alışmış oluruz ve bir süre sonra otomatikleşiriz, bir zamanlar hayatımızda pek bir yeri olmayan şeyi benimsemiş hale geliriz. Bu açıdan da benimsemek ve alışmak kavramları ressama göre bir hiçtir. Alışılan bir şey hiçbir şeydir ve hiçbir zaman yapılmamıştır. Benimsenmiş olan bir düşünce hiçliktir. Artık bir hiç haline gelmiştir. Bir noktadan sonra bu hale gelmiştir ama geçmişi de kapsamıştır; çünkü biz insanlar geçmişi ancak 'şimdi' ile değerlendiririz.

    İnanır mısınız, ressam hakkında yazacağım tüm cümlelerde "belki de" ya da "muhtemelen" gibi belirsizlik içeren kavramları kullanmaktan kendimi alamıyorum. Çünkü ressam öyle değişken bir kişiliğe sahip ki okuduğunuzun (çünkü bize de onu anlatıcımız anlatıyor; ki o da her şeyi ressam hakkında ne söyleyeceğini bilmeyerek ifade etmeye çalışıyor) ve anladığınızın tam tersi bir kişiliğe de sahip olabilir. Bunu okurken siz de fark edeceksiniz ki, bir insanın; özellikle ressamın kişilik olarak resmini çizmek imkansız hale geliyor bir noktadan sonra. Yapılan şey anlaşılmış olan nadir şeylerin üzerinden defalarca geçmek oluyor, tam olarak anlama ümidi ile. Ve yine özellikle ressam ile tanıştıktan sonra bu anlama olasılığının imkansız olma ihtimalini düşünmeden edemez hale geliyorsunuz. Anlamak bile salt kritik mesele iken, bu anlama eyleminin de imkansız hale gelebileceği düşüncesi. İşte, Bernhard bizleri derinden sarsıyor.

    Ressamın en nefret ettiği şeylerden biri olarak nitelediği bu benimseme kavramı, onu sürekli olarak bir duygusal devinim halinde yaşamaya itmiş, belki de? Öyle ki, anlatıcımız birçok yerde ressam kadar heyecanlı ve tedirgin olmadığını söylüyor. Bir ihtimalle, hayatın asıl getirdiği şeyler beraberinde daimi bir heyecan ve tedirginlik de getiriyor ressama göre. Nitelediği gibi bir hiç haline gelmemek için kurmuş olduğu bir savunma mekanizması gibi görünüyor bu. Tutarsızlık mekanizması. Zıt kavramların bir aradalığı. Ressamdaki tek tutarlılık genç anlatıcımızın da bahsini ettiği gibi her zaman tutarsız olması. Tutarsızlık da beraberinde bir insanın kendisi ile çok fazlaca çelişmesi sonucunu doğuruyor. Bu yüzden ressama bir anlamda 'tutarlı bir tutarsızlık içindeki çelişki insanı' diyebiliriz, belki de. Kitapta da ressam çoğu kez birbirleri ile çelişen düşünce akışlarını dile getiriyor. Gerek bunlardan salt çelişki olarak ayrı ayrı, en ince ayrıntısına kadar bahsederek, gerekse de konuşmasının tamamını bir çelişki haline getirerek. Bir çelişki insanından bahsetmek de çelişki yaşamadan mümkün olabilir mi diye sormaktan da kendimi alamıyorum. Mesela acaba şu anda inceleme yazmaya çalışırken de yaptığım şey bu mu? İşte bu da bir Bernhard etkisi. "Kendimi alamıyorum" diye nitelediğimiz iç kemirici soruları insan zihnine salan bir usta; Thomas Bernhard.

    Çelişki beraberinde bir intihar düşüncesi de getirir mi? İnsanlar neden intihar eder? Çaresizlik? Çözüm arayışı? Bu anlamda ressamda intihara duyulan bir özlem söz konusu. İçinde bulunduğu daimi olan çelişki durumunun ve "kavramsız bir kavram" dünyasından kurtulmanın çözümü olarak bunu görüyor. Çünkü intihar çelişkiye yer bırakmaz. İntiharın çelişkisiz olmasını sağlayan biricik etmen ise ressama göre tüm çelişkilere son verebilmesi. Çelişkilere son veren şey mutlak bir 'çelişkisizlik' içersinde olmalı ona göre. Ona göre varoluşun kendisi bile ölümün bir provasıdır ve ressam yeterince çok prova yaptığına, artık zamanının geldiğine inanıyor. Ayrıca kendisini sonsuz bir hasta olarak görüyor. Sonradan kazanılmamış olan, insanın içerinde daimi olan ama insanın onu sonradan fark ettiği bir hastalık. Belki de sadece insanın kendisi tarafından fark edilen bir hastalık. Hiçbir doktor, psikiyatrist, psikolog tarafından anlaşılamayacak olan ve insanın kendisinden başka kimsenin anlayamayacağı bir hastalık. (belki de insanın kendisinin dahi anlayamayacağı bir hastalık?) Ona göre bu hastalık gençlikte asla fark edilemediğinden dolayı, gençliğe her zaman düşmandır. Bu hastalığı vücudunda 'adeta felsefi olarak' yayılan bir hastalık olarak tanımlar ressam. Bana göre bu hastalık da yine üstte sözünü ettiğimiz durum(suzluk).

    Aktarılan en iyi şeyler bile aslında 'daha az yanlış'tır. Doğru olarak tanımlanamaz. Kitapta bahsedildiği şekliyle böyle. Buna katılıyorum. Öncelikle, ressamın kendisinin sadece kendisi tarafından anlaşılması var, ki belki de ressam bile kendini tam anlamıyla anlayamıyordu, o çelişkiler denizi içersinde boğulurken? Sonrasında, anlatıcımız olan genç tıp öğrencisinin algıladığı, belki de aslından büyük bir nebze farklı ve tutarsız olarak nitelendirebileceğimiz (algılama biçimi en iyisi olsa bile doğru olamayacak, sadece 'daha az yanlış' olan) ressam var. Bunun sonrasında ise, anlatıcımızdan bizim anladığımız daha da yanlış olan algılama var, anlatıcımızın algılaması en iyisi olsa bile 'daha az yanlış' iken, bizim bu daha az yanlış olandan öğrendiğimiz de aslında çok daha yanlış olacaktır. Ve son olarak, sizin de okumuş olduğunuz bu yazı; yani benim, anlatıcıdan zaten çok daha yanlış olarak algıladıklarımın bir toplamı var. Bu bağlamda sizin okuduğunuz asıl ressamın gölgesi dahi olamıyor bir nevi. İşte ressam (ya da Bernhard?) bizde bunu sorgulama ihtiyacı oluşturuyor. Bu açıdan, tek doğru olanın her şeyin yanlış olması mı yoksa bir insanın 'gerçek' halinin asla tanımlanamaz olması mı asıl sorundur?

    Bu gibi insanın zihnini kemiren rahatsız edici sorunlarla uzun zamandır uğraşmış bir insan düşünün. İşte ressam böyle bir kişilik. Zihninde yıllarca kesintisiz bir düşünce akışı olan bir insan. Ayrıca romanda her daim dehşet verici bir olayın olabilirliği hakim. Bu öyle bir biçimde dile getiriliyor ki yaşanabilecek olaylar, en sıra dışı olan şey bile olsa ressam tarafından normallikle karşılanmaya mahkum gibi sanki. İşte okuru da asıl dehşete düşüren şey bu; dehşet verici olayların normallikle karşılanma mahkumiyeti. "Bireyin buzul çağı parçalanışı"nın bir betimlemesidir Don belki de. Anlatıcımıza göre ressam, "bütün çöküşlerin bir arada nesnesi"dir. İnsanın fiziksel ömrü boyunca sürecek olan düşünce dünyasının en sonunda çökmeye başlamasının anlatımı. Nitekim ressamda da bu çöküş uzun zaman önce zaten başlamıştır. Bunun farkına varması onda gerçekten yaşlı olduğunu hissettiği anların başlangıcıdır bana göre. Çünkü ressam kendini birçok yerde yaşlı olarak tanımlar, ama anlatıcımız onun yaşından ya da kaç yaşlarında gösterdiğinden asla bahsetmez. Belki de yaşlı denilebilecek bir insan bile değildi? Ama yaşlanma, fiziksel yaşa değil zihinsel yaşa bağlıdır. Bunun en büyük kanıtı da elbette ki yine bizim biricik ressamımız.

    Sembolik ve temsili olarak düşündüğümde eseri, bazı zıt terimlerin çatışmasının açığında ortaya çıkmış olan bir kaos olarak görüyorum. "Bilesiniz", (tam da ressamın konuşma biçimi ile) ressamlık ve doktorluk temel mantıkta bazı yönlerden zıt mesleklerdir. Ressam ve anlatıcımızın asistanı olan doktor, ilk başta da bahsettiğim gibi, kardeştir. Ressamlık yaratmaya bağlı, somut olandan çok soyut olana dayalı bir meslek iken doktorluk ise somut olana dayalı bir meslektir. Bu açıdan, hayatın kendisi bile belki de bir zıtlık savaşından ortaya çıkan bir karmaşadır. "Bakınız", (yine ressamın konuşma arasında en çok kullandığı kelimelerden biri) bunun farkına kitapta somut ve soyut kavramının çatışmasının da bolca farkına varılıyor. Bu karmaşanın kendisi zaten insanın tüylerini diken diken ederken bir de ressamı anlamaya (ve şimdi de onu anlatmaya çalışmak -katlarca artan anlaşılmazlıkla- yeterince dehşet vermiyormuş gibi) çalışmak insanı büyük bir dehşete düşürüyor, "bilesiniz".

    Başta ifade ettiğim bir kitabın insanın tüylerini diken diken etmesi kavramını şu şekilde kullanmak bu eser adına çok daha yerinde bir kullanım olacaktır: Don, insanı tir tir titreten bir soğuğun dehşeti gibi bir eser. Bu öyle bir soğuk ki, uyuduğunuz anda sizi çoktan öldürmüş olacak olan bir soğuk, işte bu öldürücü soğuktaki uyku ile uyanıklık arasındaki belirsiz halin betimlemesidir Don, "bilesiniz"...
  • O an içimdeki bu donuklaşma sürecinin ne kadar ilerlemiş olduğunu birden görüverdim – hiçbir yere tutunmadan, hiçbir yerde köklenmeden, akan suyun üzerinde kayar gibi yaşıyordum ve bu soğuklukta ölü, cesedimsi bir yan olduğunu gayet iyi biliyordum; gerçi henüz çürümenin kötü kokan soluğu hissedilmiyordu, ama umarsız bir donukluk, acımasız, soğuk bir duygusuzluk yerleşmiş, yani bedensel anlamda gerçek ölümün ve çürümenin dışarıdan da görüldüğü aşamanın eşiğine gelmiştim.
  • 272 syf.
    Bir ada hikâyesi serisinin son kitabı ile yaklaşık 8 aydır bulunduğum karınca adasına veda etmenin üzüntüsü içerisindeyim. Size adayı ve içindeki insanları anlatacağım. Seriyi okumamış olanlar için uyarı:
    ~~ inceleme de spoiler mevcuttur~~

    Seriyi bilmeyen arkadaşlar için kitapları sırasıyla yazıyorum.
    1- Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana
    2- Karıncanın Su İçtiği
    3- Tanyeri Horozları
    4- Çıplak Deniz Çıplak Ada
    Adaya gider gitmez insanların evlerinden, yurtlarından zorla gönderilmesine şahit oldum.
    Bütün yaşanmışlıklarını küçük bir bavula sığdırıp, geride doldurulamaz bir boşluk bırakıp gidiyorlar.
    Yıllardır yaşadığın topraklarda gün geliyor bir yabancı olup başka yerlere gönderiliyorsun. Gittiğin yerde de öteki olmaktan başka seçeneğin yok. Ne büyük acı.

    Peki kimdir bu öteki dediğimiz?
    Bizden farklı bir inanca, farklı bir kültüre sahip olduğu için mi öteki oldu?
    Ah yazık o insanlara, yazık ki bunca yıl birlikte yaşadığı insanların gidişine hiç ses çıkarmadı. Aksine eşyalarına iki kuruşa sahip olmak için yapmadıkları şey kalmadı.
    Bir savaşın geride bıraktıkları bundan daha acı olamaz.

    Kafkasya Cephesi'ndeki savaştan kurtulan ve buraya yerleşmek için gelen Poyraz Musa ile tanıştık önce. Kendisini anlatmaya çekindi, gerçek adını gizledi. Öldürülmekten korktuğu için bu adaya yerleşmek istediğini ve adının Abbas olduğunu çok sonraları öğrendim. Açıkçası bana anlatmadığı için ona biraz kırıldım.
    Savaşın geride nasıl yıkıntılar bıraktığını anlattı. İnsanların mübadele ile burdan gönderildiğini, soğuk hava şartları yüzünden binlerce askerin donarak öldüğünü, yaşanan onca katliamı ve daha binlercesi... Kalbim bu kadar acıya daha fazla dayanamadı ve kalkıp kaldığım yere gittim.

    Sabah adaya yeni birinin daha geldiğini Poyraz'ın sesinden anlamıştım. Gelen Lena anaydı.
    Lena ana mübadele ile gönderilmek istenen insanlardan biriydi. O ne olursa olsun yaşadığı yeri terk etmeyip bir şekilde geri geldi. Gelir gelmez de adayı bir sevinç bir neşe sardı. Yaptığı tarhana çorbasının kokusu tüm adaya yayıldı.
    Lena ana gibi aynı hayatların yoğurduğu bir başka insan daha vardı Vasili. O, hükümete ve yasalara rağmen bulunduğu adayı terk etmedi. Önceleri adaya yerleştiği için Poyraz Musa'yı öldürmek isteyen ama içinde bir yerlerde sonsuz insan sevgisinin baskın çıkması sonucu Poyraz Musa ile dost oldular.

    Adayı dolaşmaya başlıyorum. Denizin sesi yüreğime öyle bir huzur veriyor ki burda takılıp kalıyorum. Kuşların tepemde ütüşleri, her yerde açan rengarenk çiçekler, güneşin bana gülümsemesi...

    Önceleri boş olan ada her geçen gün yeni insanlarla dolmaya başladı. Bunlara ayak uydurmam çok zor olmadı çünkü hepsi de yüreğinde güzellik taşıyan insanlardı. Her birinin ayrı ayrı hikâyesi vardı, acı ve sürgünlerle ürülü. Kimisi açlıktan son anda kurtulmuş, kimisi sevdiği ile gelip buraya sığınmış, kimisi de savaştan kaçıp gelmiş. En sevdiğim kişi dengbêj Uso idi. Onun söylediği hikâyeler beni alıp çocukluğuma götürürdü.
    Her gece dinlediğim dengbejlerin o büyülü dünyasına yeniden girmiş gibi hissederdim.

    Adaya gelen insan sayısı artınca haliyle ihtiyaçlar ve istekler de artıyordu. Muazzam bir iş bölümü vardı. Her yeni gelen bildiği işi tutuyordu. Kimse yaptığı işten şikayet etmiyordu.
    Adada sevmediğim tek kişi kavzade Remzi idi. Herkesin hayatına müdahale ediyordu. Onunla bir türlü anlaşamadık.

    Zehra ile çok iyi anlaşıyorduk. Dost gibi olmuştuk Poyraz'ı ne kadar sevdiğinden bahsederdi. Onun öldürülmesinden çok korkuyordu. Babası Musa Kazım'ın kardeşi Nesibe'yi de alarak burdan götüreceğini, böyle olursa Poyraz Musa'yı bir daha göremeyeceğini söylüyordu.
    Ama unuttuğu bir şey vardı ki Babası Kadri Kaptan'ın annesi Melek Hatun'a sevdalanmıştı ve adadan kolay kolay gitmeyecekti.


    Geçen bunca zamanda Lena ananın beklediği iki oğlu geldi. Poyraz Musa'yı öldürmek isteyen şeyh öldü. Musa Kazım ve Melek Hatunun mutluluğuna şahit oldum. Onlarla birlikte Poyraz Musa ve Zehra; Nesibe ile Ali hüseyin de muradlarına erdiler. Farklı yerlerden gelip birbirlerine tutunan bu insanların mutluluğunu çok görmemek gerekir. Üzüldüğüm anlarda oldu tabi ki en çok da balıkçıların reisi Hıristo'nun Yunanistan'a gönderilmesine çok ağladım. Karşı çıkamadığım için kendine günlerce kızdım.

    Yaşar Kemal hayal ettiği bir dünyayı bu küçük adadaki insanlar üzerinden göstermeye çalışmış.
    Kurduğu cümleler, betimlemeleri sizi alıp o adadan biri yapıyor tıpkı benim gibi.
    Bak bu anlatılan hepimizin hikâyesi sen yeter ki onları anlamaya çalış diyor.

    Adada kaldığım süre boyunca o kadar çok güzellik gördüm ki. Kendi yaşantıma döndüğüm bu günlerde Ordaki insanların güzelliğini arıyorum. Denizin maviliğini, doğanın güzelliğini, bir de Lena ananın tarhana çorbasını.

    Bu arada tanışmadık.
    Kim miyim ben?
    Yaşanan bunca acıya ses çıkartmak için birkaç satırla anlaşılmak istenen biriyim. Savaşlar olmasın, bir insana sadece insan olduğu için değer verelim diyen; kimlikleri farklı, dinleri, dilleri farklı diye insanları belli kalıplara sokmak istemeyen ve bunu her seferinde dile getiren biriyim. Çünkü Yaşar Kemal okumak bunu gerektirir.

    Güzellikle kalmanız dileğiyle:)
  • 176 syf.
    ·42 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Thomas Bernhard, Sarsıntı’da bir kez daha insan doğasına ve onun karanlık tarafına kendi yaşantısından kattığı parçalarla bakıyor.

    Thomas Bernhard’ın, geçmişiyle hesaplaşırken nefes alma (kendisini bulma) gayreti, fonda ailesinin ve Avusturya’nın bulunduğu anlatı, deneme ve romanlarında açığa çıkıyor; Amras-Watten, Beton, Bitik Adam, Don, Düzelti, Eski Ustalar, Goethe Öleyazıyor, Hakikatin İzinde-Konuşmalar: Okur Mektupları-Söyleşiler-Edebiyat Yazıları, Kireç Ocağı, Odun Kesmek, Ödüllerim, Ses Taklitçisi, Ucuzayiyenler, Yürümek-Evet, Ungenach ve Yok Etme (YKY).

    Bernhard metinlerinde yaşamın beton misali sert yüzüyle karşılaşan okur, mutsuzluğun ve ölümün kıyısında gezinen karakterlere de rastlarken yazınsal öfkeye maruz kalıyor. İkiyüzlülüğü reddeden, ne kadar can sıkıcı olsa da hakikatin dillendirilmesinden yana zar atan Bernhard, bu anlamda okuru “huzursuz da ederek”, gerçekler uğruna dilini sivrilterek kendi yakınlarıyla ve ülkesiyle kavgaya tutuşurken bu rahatsız var oluştan bir üslup yaratıyor.


    Söz konusu “zehir,” bir ödül konuşmasında ya da otobiyografik metinlerinde (Neden-Bir Değini, Kiler: Bir Kaçış, Nefes: Bir Karar, Soğuk: Bir Soyutlama ve Çocuk – Sel Yayıncılık) hemen hemen aynı etkiye sahipken gerçek ile saçma, mutluluk ile karanlık arasında gezinen Bernhard ailesini, Avusturya’nın geçmişini ve aydınların ikircikli halini eleştirip hem ileri bakıyor hem de zihnini kurcalayan hatıraların labirentinden geçiyor. Bu yürüyüş, kimi zaman şiir (In Hora Mortis – Edebi Şeyler Yayıncılık) kimi zaman da vatandaşı Wittgenstein üzerinden şekillenirken (Wittgenstein’ın Yeğeni – Metis Yayınları) sevgi ve şefkat arayışı, kendini bulma arzusuna ya da kaçışa evriliyor. Diğer bir ifadeyle Bernhard’ın neredeyse tüm yapıtlarında rastladığımız ikilem veya arafta kalma durumu bu.

    Hakikat ile rol yaptığı yaşam arasında kaldığında bazen hastalanan bazen de kendisinde travma yaratan korkulara hapsolan Bernhard, ormanla özdeşleştirdiği hayatı bir savaşa benzeterek, tıpkı Kireç Ocağı’nın başkarakteri gibi, ya insanlardan kopuyor ya da çevresiyle didişirken hatırlama ve hesaplaşma üzerine kurduğu yaşamıyla kitaplarında kendisine bir şekilde yer açıyor.

    Türkçeye kronolojik olarak çevrilmeyen Bernhard külliyatından bir kitapla daha karşı karşıyayız şimdi; ilk metinlerinden biri olan Sarsıntı.



    Baba, oğul ve Prens


    Sarsıntı, iki bölümden oluşuyor. İlkinde, bir doktor ve oğlunun Avusturya kırsalındaki gezintisi, ikincisinde ise birçok konuya kendince değinen, gelgitli ve paranoyak Prens’in monoloğu var.

    Baba ile oğlunun yolculuğunda Bernhard, okuru Avusturya kırsalının otopsisine sokarken satır aralarında yorumlarda bulunuyor. Taşradakilere “umutsuz barbarlar” veya “şehirdeki suçlar ve şiddet taşradakilerin yanında hiç sayılırmış,” diyor mesela.

    Baba ve oğlunun uğradığı her noktada içine düştüğü kaosla birlikte, kırsaldaki aile içi çekişmeler ve yalanlar, tıpkı ortamı rengarenk yapan çiçekler gibi sayfalarda. Sefilliğe, deliliğe, şiddete ve doğanın çetin şartlarına rağmen ayakta kalmaya uğraşanlar, bedenen rahatsızlanınca ruhen de hastalanıyor.

    Oğlanın ağzından anlatılan hikayede, annesinin ölümünden sonra depresyona girip intihara teşebbüs eden kız kardeş de var, sağlıklı olduğunu iddia edenlerin ruhsal çöküntüsü de…


    Adı bütün o keşmekeşte ilk kez geçen Prens Saurau’nun sınırsız özgürlükten bunalan, kitap meraklısı, felsefe delisi, pek çok konuda bilgi ve fikir sahibi olduğuna dair bilgiler ediniyor ikili. Bernhard, hoyrat taşranın ya da “proleter boşlukların” karşısına, yolun sonunda rastladıkları Prens’i çılgınlıkla örülü bir vaha gibi koyuyor.

    Yaşadığı geniş arazide kendi doğa kanunlarının geçerli olduğundan bahseden Prens, hemen her şeyden nem kaparken kelimelerini dikkatle seçip etrafındaki kişiler, yaşanan olaylar ve genel politik durum üzerine uzun uzun konuşuyor. Prens; kamulaştırmaya hız veren devlete, neyi savunduğundan habersiz olduğunu söylediği komünistlere ve seçmeye çalıştığı kahyaya laf yetiştirdiği monoloğunda, Avusturya’nın geri kafalılığından dert yanarken “entelektüel felaket”ten bahsediyor. Ona göre kamulaştırma ve entelektüel felaketin kaçınılmaz sonucu ise devletin intiharı. Saurau’nun fikir beyan ettiği konular bununla sınırlı değil elbette; su baskınları, tiyatro, kafasındaki sesler…

    Dünyayı geniş bir çiftlik gibi gören, birbirinden uzak insanların aynı kaygı arazisinde gezindiğini düşünen Prens ya da bunları ona söyleten Bernhard haklı olabilir mi? Şöyle diyor Saurau: “Baktığımda mutsuz insanlar görüyorum (…) bunlar, çektiği azabı sokağa taşıyan ve böylece dünyayı, tabii ki gülünesi bir komediye çeviren kişiler…” Prens’in konuşmasına, dünya ve hayata dair bir tirat havası veren Bernhard’ın, yeryüzünü bir sahneye ve insanları da rollerini öğrenen birer oyuncuya benzettiği oyuna, “tutarlı var oluşlar” veya kişinin huzursuzluğu da dahil.

    Bernhard; baba ile oğlunun seyahatini ve Prens’in monoloğunu öylesine kurgulamamış. Burada, hem Avusturya’ya ve kendi hatıralarına hem de hayata ilişkin söz söyleyip eleştiri getirme isteği yatıyor. Kısacası Bernhard, Sarsıntı’da bir kez daha insan doğasına ve onun karanlık tarafına kendi yaşantısından kattığı parçalarla bakıyor. ALINTIDIR- Ali BULUNMAZ ( kitabı en iyi anlatımlarından biri)
  • Üniversite profesörü, öğrencilerine su soruyu sorar;

    - “Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?..”

    Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.

    - “Evet, her şeyi Tanrı yarattı!..”

    Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine “Evet efendim” diye cevaplar...

    Profesör devam eder.

    - “Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise kötülüğü yaratan da Tanrı’dır... Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de kötülüğü yaratan olduğuna göre, Tanrı kötüdür...”

    Çocuk, profesörün bu mantık yürütmesi karşısında şaşırır ve yerine oturur...

    Profesör, Tanrı’nın insanların içinde yarattığı bir efsane olduğunu aklı sıra kanıtlamış olmaktan mutludur...

    ***

    Bunun üzerine başka bir öğrenci ayağa kalkar ve profesöre şu soruyu sorar:

    - “Soğuk var mıdır sayın Profesör?..”

    Profesör şaşırır:

    - “Nasıl bir soru bu böyle?.. Tabii ki var” diye cevaplar...

    “Sen hiç soğukta üşümedin mi?..”

    Bunun üzerine çocuk şöyle söyler:

    “Hayır profesör, aslında soğuk yoktur... Fizik yasalarına göre gerçek hayatta biz ‘sıcaklığın yokluğu’na ‘soğuk’ adını veririz... Aslında soğuk diye bir şey yoktur... O sadece sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için ürettiğimiz bir kelimedir” der ve devam eder.

    - “Karanlık var mıdır profesör?..”

    Profesör cevap verir:

    - “Tabii ki vardır... Sen hiç karanlıkta kalmadın mı?..”

    Çocuk bir kez daha atılır:

    - “Korkarım gene yanılıyorsunuz Sayın Profesör... Çünkü esasında karanlık diye bir şey de yoktur... Gerçek yaşamda karanlık; ‘ışığın yokluğu’na verilen addır...

    Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız...

    Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz....

    Fakat karanlığı ölçemeyiz...

    Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar...

    Çünkü gerçekte karanlık yoktur, ışıksızlık vardır...

    Mesela siz uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz?..

    Işığın miktarını ölçerek!..

    Bu doğrudur değil mi?..

    Öyleyse karanlık denilen şey, insanlar tarafından ışığın olmadığını anlatmak amacıyla kullanılan kelimedir...”

    ***

    Profesör afallamıştır ve çocuk son darbeyi vurur:

    - “O zaman size son bir soru daha sormak isterim Sayın Profesör... Şeytan var mıdır?..”

    Profesör bu kez pek emin olamamakla birlikte yine de cevaplar..

    - “Vardır... Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz...

    O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır...

    Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey değildir...”

    Çocuk “hayır anlamında” başını sallar profesöre...

    - “Şeytan yoktur efendim... Yani kendi başına yoktur...

    Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur...

    O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek için yarattığı bir kelimedir...

    Kötülük ve Şeytan, insanın Tanrı’yı ve sevgisini yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarına verilen addır...

    O, aynen sıcaklığın olmadığı yere adını verdiğimiz ‘soğuk’, ya da ışığın olmadığı yere adını verdiğimiz ‘karanlık’ gibidir...

    Şeytan ve kötülük, Tanrı’nın içimizde olmadığı anda yaptıklarımıza verdiğimiz addır...”

    ***

    Profesör kürsüde afallamıştır...

    Fizik yasalarından hareket ederek bu soruları soran ve cevapları vererek profesörü allak bullak eden genç öğrencinin adı Albert Einstein’dır...


    Alıntı
  • 484 syf.
    ·Puan vermedi
    Daha önce kitap okurken gözlerimin dolduğunu hatırlarım da hıçkırarak ağladığımı hiç hatırlamıyorum. Maya Duran o dünyaya beni de dahil etti. Profesörü karşılaması, ısıtması, hayata döndürmesi hepsinde ben onları bir köşeden izliyor gibiydim. Livaneli'nin kusursuz betimlemesi sayesinde oluyor tabii. Max'in lila atkısı, elinden ayırmadığı kemanı ve şapkasıyla uğurlarken benim de içimde koca bir boşluk oluştu. Sonrasında max ile Nadia'nın o acı hikayesi. Öyle güzel harmanlanmış ki. Üç kadın üç ayrı hayat üç acı gerçek.. ve son olarak o soğuk dalgalar, Max'in küllerini alıp götürürken benim de içimden bir şey kopardı. Yıllar sonra Nadia'ya o şekilde kavuşmasının verdiği burukluk var. Ah sevgili Max..