• Mustafa... Yıllardan beri kitaplığımda duran, bir türlü okumaya fırsat bulamadığım, Atatürk'e ilişkin bir araştırma yazısı. Araştırma yazısı dediğime bakmayın, bu kitabın belgeseli bile yapıldı. Hatta belgeseli izlenme rekorları kırarak kitabının önüne geçti.

    Can Dündar ile ilgili de birkaç şey söylemeden kitabın incelemesine geçmek istemiyorum aslında. Gerçi birkaç şey değil, bir sürü şey söylemek, tartışmak istiyorum; ama kolaylıkla herkese "vatan haini" veya "Fetöcü" damgası vurulabilen böyle bir dönemde Can Dündar ile ilgili güzel bir şeyler söylemekten imtina ediyorum. Zira Can Dündar öyle bir insan ki, hemen hemen toplumun bütün kesimlerince sevilmeyen biri. Muhafazakarı da milliyetçisi de cumhuriyetçisi de sevmiyor adamı. Şahsen bu durumun sebebini, Can Dündar'ın iyi bir gazeteci olmasına bağlıyorum ben. Siz bağlamıyor olabilirsiniz, saygı duyarım. Can Dündar'a vatan haini(Pardon siz vatan haini Can Dündar mısınız?) diyebilirsiniz ya da son dönemin moda tabiri ile Fetöcü(Fetö ile işbirliği yaparak mit tırları haberini yapan Can Dündar) de diyebilirsiniz. Fakat benim böyle düşünmediğimi bilmenizi isterim. Bu noktada Can Dündar'ın kendisine Fetöcü diyenlere verdiği şu cevabını paylaşmakta fayda görüyorum: (http://sendika62.org/...ihine-baksin-366434/)

    Kitaba gelirsek, yayımlandığı dönemden itibaren büyük tartışmaları da beraberinde getiren, Atatürk'ü sevenler ile Can Dündar'ın yollarını ayıran bir eser olmuştur. Nasıl olur da Atatürk'ü seven Can Dündar'ın Atatürk ile ilgili yazdığı bu kitap Atatürkçüler ile arasını açar? İşte bu kitabın püf noktası da tam olarak burada. Can Dündar, Mustafa Kemal'i anlatırken tüm çıplaklığı ve insani yönleri ile önümüze sunmayı tercih etmiş. Böyle olunca da Atatürk'ü taparcasına seven insanların pek tabii tepkisini çekmiş. Gerçekten de kitabın içerisinde Atatürk ile ilgili rahatsız edici bazı bilgiler mevcut. Hatta Atatürk'ün bir diktatör olarak önümüze sunulduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Atatürk'ü seven bir birey olarak bu tür bilgiler beni rahatsız etmedi açıkçası. Çünkü kulaktan kulağa dolaşan bazı söylentilerin gerçeklik payı olduğunu biliyordum. Can Dündar da gerçekleri gizlemeden ortaya dökmüş. Dediğim gibi, böyle olunca da ciddi tepki çekmiş. Mesela Yılmaz Özdil'in eleştirisini bu noktada sizlerle paylaşmak istiyorum:

    "Sarhoş. Kafayı bulunca ağlayan... Hoyrat. Soğuk. Kalpsiz. Çevresine eziyet eden... İtiraz edeni asan... Arkadaşlarını satan... Milletten bihaber. Hatta milleti küçümseyen... (..) Batı hayranı. Sefa düşkünü. Zampara. Cephede bile karı-kız düşünen... Savaşmadığı için sıkılan... Ordu varken, çete kurmaya kalkan... Devrimleri intikam için yapan... Dinsiz. Kendi heykellerini diktiren... Megaloman. Bencil. Günde 3 paket sigara içen. Usul usul intihar eden... Yalnız. Çaresiz. Basiretsiz. Zavallı bir adam. Mustafa’daki Mustafa bu. Hak edilmiş bence Oscar... En azından Nobel." (Hürriyet / 4-11-2008)

    Gerçekten de kitapta anlatılan Mustafa Kemal Atatürk, Yılmaz Özdil'in eleştirdiği gibi gösterilmiş. Aslında kitap, Atatürk’le ilgili yeni ya da hiç bilinmedik bir şey söylemiyor. Hepsi daha önce Atatürk hakkında yazılan kitaplarda olan şeyler. Fakat bazı bilgilerin hepsini bir arada okuyunca insan, haliyle şaşırıyor. Örnekler vermek gerekirse, bir kadının Atatürk yüzünden intihar etmesi, sol gözünün köre yakın derecede kötü görmesi, “Dağ başını duman almış” marşının ilk ne zaman öğrenildiği, kıyafet yarışmasında birinci olduğu, Türkiye’de kadınlı erkekli yapılan ilk düğünün damadı olduğu, evliliğinden pişman olduğu, içkiye ve sigaraya düşkünlüğü, sabahlara kadar eğlenmesi, kimsenin onunla görüşmek istememesi, dogmalara karşı çıkması, yaşarken heykellerini diktirmesi, en yakın arkadaşlarının idamını istemesi, tekrar evlendiği için annesine kızgın olması, karanlıkta uyuyamaması, eğlenceyi sevmesi, çocukluk travmalarını atlatamaması, basit ve sakin bir yaşama öykünmesi, kendine yapılan kötülüğü unutmaması, kindarlığı, gerektiğinde görüşlerini paylaşmadığı insanlarla da işbirliği yapması, yüksek egolu olması, acımasız kararlar alabilmesi ve sonuç olarak da mutsuz ve yalnız kalması gibi...

    Bütün bunların yanında, asteğmen Kubilay'ın katledilmesinden sonra Atatürk'ün "Menemen'i lanetli kent ilan edip yakın!" talimatı, Şeyh Sait ile 46 müridini Diyarbakır'da astırması, en yakın arkadaşlarının bile idam edilmesini istemesi gibi olaylar bir arada anlatılınca insan haliyle "Ne oluyoruz yahu?" diye soruyor. Bazı şeylere inanıp inanmamak ya da gerçek olup olmadığına karar vermek sizin vicdanınıza veya inancınıza kalmış. İşte bu sebeple tarihe ve tarihi karakterlere hep tereddütlü yaklaşmışımdır. Çünkü tarih her zaman siyasetçilerin elinde kolaylıkla değiştirilmiştir. Gerçeğin ne olduğunu ise asla bilemeyeceğiz.

    Nitekim, Mustafa Kemal Atatürk'ü farklı yönleriyle de tanımak isteyenler için ideal bir kitap. Hatta öyle bir kitap ki, Atatürk'ü taparcasına sevenler ile Atatürk karşıtlarının ortak sevdikleri bir kitap olabilir. Okumayı bilene ve ayrıntıları yakalayabilene çok şey anlatabilecek bir eser. Tavsiye eder miyim? Bu konuda bir şey söyleyemem size. Tavsiye edersem, belki ileride Fetöcü ilan edilebilirim. Kararı tamamen sizin hür iradenize bırakmakta fayda görüyorum.
  • Duygusal adam çoğu zaman kaybeder.
    Sempatik adamlar da kızların sadece dert ortağı olur.
  • Alnımdan süzülüp kavisli burnuma yayılan ter damlaları da olmasaydı, sürecekti bakışlarımın anlamı olan inançsızlığım.

    Ama buradaydım işte, kavurucu güneşin altında bir meczup gibi kaygılı çekingen.

    Terden sırılsıklam olan ellerim usulca dokunuyor yaşlı dutun pütürlü, kupkuru gövdesine.

    Parmaklarım geniş gövdesindeki çatlak ve kıvrımlara temas ettikçe yapraklarının arasında gizlenen rüzgar şiddetini arttırıyor.

    Tanıdı mı beni?

    Göğüs kafesime isyan bayrağını çeken kalbim rüzgarın sesine eşlik ederken ağacın meyve yüklü dalları gölgeye boğuyor bedenimi.

    Tanıdı, tanır, hele bir tanımasaydı…

    Küçük bir kız çocuğuyken bu ulu ağacı annem bilirdim.

    Bana lezzetli meyvesiyle ikramda bulunur, gölgesini sakınmaksızın, varlığından kimi zaman kuşku duyduğum o ağaç kalbine kalbimi açmama izin verirdi.

    Saatlerce konuşurdum onunla, en sevdiğim huyu olan suskunluğuyla dinlerdi beni.

    Hayallerimi anlatırdım, onları asla küçümsemezdi hatta bir keresinde “Büyüyünce bir dağ olup karşına dikileceğim, sonsuza kadar bakışacağız,” dediğimi ve usul usul sallanan yapraklarını hatırlarım…

    Yaşlı dutu bu kadar benimsememde babamın etkisi de büyüktü.

    Hastalığın kendine has kokusuyla boyanmış dört duvar arasında ölümü arzulayan babam, içini kemiren bir pişmanlığın kölesiydi, çocuk halimle bile farkındaydım bunun.

    Derisinin örtmekten aciz olduğu mavi, yeşil damarlı elleri ellerime dolandığında irkiliyordum, zavallı adam da bunu hissedip küskünce yorganının içinde kayboluyordu.

    Bir gün, sıcak bir öğle vakti odasına girdim. Çocuktan farksız bedeninin küçük bir alan kapladığı yatakta, her zamanki gibi yorgan altındaydı.

    Son zamanlarda tik edindiği diş takırdatma işiyle meşguldü, ne korkardım o iç gıdıklayıcı sesten.

    Tereddüt içinde yaklaştım yanına.

    Yorgan altında yatan bir insana değil de, kefen içinde çürüyeyazmış bir cesede sesleniyordum sanki. Yuvalarından fırlamış ve dipsiz kuyuyu andıran siyah gözlerinin etrafını çevrelemiş sulu kana rağmen titremedim karşısında ya da çığlıklar atmadım.

    Sanki o da bunu hissetmişti ve tebessüm için germişti mor dudaklarını.

    Bu kez ben önce davranmıştım, ellerimi kullanılmaktan yıpranmış ve yünleri öbek öbek kenarlarına toplanmış yorganın altına sokmuştum.

    Beyaz küçük ellerimi sahiplenircesine sıkı sıkı kavramıştı o tuhaf el.

    Parmaklarım elin üzerindeki sert damarları okşarken boğazıma dizilen hıçkırıklar gözlerimi yaşartmıştı.

    Bir süre kıpırtısız beklemiştim, ince uzun parmakları sıkılığını yitirdiğinde beyaz ellerim üzerinde oluşmuş kırmızı şeritlere iç geçirmiştim.

    Babamla aramızdaki tek ilişkiydi bu; ellerini ver, sımsıkı kavrasın, acıdan inlemek istesen bile çıt çıkarma.

    Ayaklarım beni odanın penceresine sürüklerken düşünüyordum, ellerimi elleri arasına aldığında ne hissediyor, ne var bu ellerde?

    Sıcak bir esinti örümcek ağına takılan bir kelebek misali yitiverdi sidik ve rutubet kokusunda.

    Babam, tepenin üzerinde tüm asilliğiyle göğe uzanan ağaca mıhlamıştı gözlerini.

    Siyah kuyu büyük bir nefretle çalkalandı, azgın dalgaların arasında azap ve kederi boğulurken gördüm.

    Dudakları işte o an aralandı, “Annen o senin, Safiye.” dedi, boğuk sesiyle.

    Ardından gitmemi istercesine yorganının altında kayboluşunu seyrettim…

    “Annen o senin…”

    Bu cümle o kadar ağır gelmişti ki çocuk zihnime. Rüyalarımda dut ağacının kolları bedenimi sarıyor, kadınsı yüzü göğsüme kapanıyordu…

    Koluma çarpıp yere düşen kırmızı bir dut şimdiki zamana döndürdü beni. Dudaklarımda genişleyen tebessümle sıyrıldım gölgeden, tepeyi ardımda bıraktım.

    Peşime takılan bir çoban köpeğiyle taşlı yollarda adımlıyorum, kahverenginin hükümranlığında kerpiç evler, ahırlar, ağıllar, at arabaları ve yapraksız ölü ağaçlar karşılıyor beni.

    Biraz sonra bir köşede onu buluyorum: Yetim bir çocuğu andıran terk edilmiş köy evini.

    Kırık camlı penceresinin önünde durakladığımda bir korku sarıyor zihnimi; o tanıdık rutubet ve sidik kokusuna sızmış ıssızlığa rağmen içimden bir ses ayyuka çıkıyor.

    Pencereden başımı uzattığımda, beni doğurduktan kısa bir süre sonra intihar eden annemin ve bu intihar sonrası karısını kaybetmesinin acısıyla zaten var olan hastalığı daha da perçinlenen babamın ruhuyla karşı kalacağımı söylüyor.

    Bense daha başka birine bakınıyorum, ellerimi soğuk duvara bastırdığımda gözlerim kapanıyor.

    Anı tufanı içinde yitiyorum.

    “Beni takip et.” diye fısıldıyor, erkek. Kız endişe içinde dudaklarını dişlese de itaat ediyor.

    Ay, kıskanç bir bulut tarafından katledildiğinde erkek, karanlıktan korktuğunu bildiği kızın elini tutuyor. “Ne kadar da düşünceli,” diyor kızın zihni. Canım Yunus…

    Tabanları kana bulanarak ilerleyen ikilinin arkalarında büyüyen gölgelerini mısır tarlası yutuveriyor.

    Yalın ayak yeşil göle vardıklarında Ay hiç kaybolmamışçasına beliriyor, yıldızı bol gökyüzünde.

    Suyun kenarına bağdaş kurup oturuyor erkek, Yunus.

    Kız da diz kırıp erkeğin karşısına yerleşir yerleşmez “Hadi!” diyor. “Ne anlatacaktın?”

    Başını iki yana sallıyor, Yunus.

    Kızın gözlerinde alevlenen merak içten içe hoşuna da gitse ağırdan alıyor.

    “Önce özür dilemelisin.”

    Bu istek karşısında kaşlarını çatıyor kız. “Ne özrüymüş bu?”

    Yunus zafer dolu gülümsemesiyle kızın bükülen pembe dudaklarında, kırışmış beyaz alnında göz gezdiriyor.

    “Avludan bir adım dahi uzaklaşamadan yakalanacağımızı ve bütün suçu üzerime atacağını söylemiştin. Yanıldın. Af dile.”

    Teslim bayrağını göndere çeken kız kıvırcık saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırırken kısık bir sesle özür diliyor.

    “Ayaklarımıza bir şey geçirseydik bari…” diye söylenmeyi de ihmal etmeden tabi.

    Yunus’un Ay ışığında kutsanan güzel yüzü büyülüyor kızı.

    “Safiye…” diyor Yunus.

    “Sana anneni anlatmamı istiyordun ya…”

    Heyecanla atılıyor kız.

    “Evet, istiyorum. Anlatacak mısın, şimdi mi?”

    Olumlu anlamda başını sallayan Yunus büyük bir acı altında ezilirken kapatıyor gözlerini, çünkü biliyor o gözlerin kendini ele vereceğini.

    Başlıyor tılsımlı sesiyle anlatmaya: “Senin de bildiğin gibi ben yetim ve öksüz bir çocuğum, Safiye.

    Anam ve babam bir yangında can vermiş, ben ise yüzsüzce hayata tutunmuşum.

    Sakın itiraz etme, canımı yakmaktan ileri gidemezsin.

    Şimdi anlatacaklarım annen Elmas’ın, baban Murat’ın ve ben garip Yunus’un tüm gizlerinin döküleceği bir itiraf olacak.

    Yangından kurtarılan bebek, Yunus, köyün en varlıklı ve gönlü geniş insanının himayesi altına alınır.

    Köyün muhtarınca sahiplenilirim.

    Muhtar ve karısı oldukça iyi bakarlar bana.

    Ama kızları Elmas…o daha başka bakar.

    Ne de hoş bir isim, değil mi? Elmas.

    Yunus’u bağrına basar, sever, büyütür.

    En iyi dostu, en iyi sırdaşı olur Elmas Yunus’un.

    Abla kardeşten öte bir sevgiyle…

    Anası babası yoksa da Elmas’ı vardır, Yunus’un.

    Ninniler, masallar, tekerlemeler dökülür dudağından kızın, küçük oğlan gözlerini kapayarak dökülen kelimeleri kucaklar.

    Ana, der bir gün Yunus, Elmas’ına.

    Ne de güzel gülümser kız.

    Günler günleri kovalar, Elmas evlilik çağına adım adım yaklaşır.

    Aşıktır bir delikanlıya, Murat’a.

    Mektuplar yazılır, okunur, öpülür, koklanır, ayaklar altına alınır, yakılır…

    Aileler bir araya gelir, Elmas ve Murat tatlı tatlı bakışır.

    Küçük Yunus ise bir köşeye sinmiş, unutulmanın acısıyla kıvranır.

    Kına, çeyiz, düğün, derken Elmas Yunus’u ardında bırakıp Murat’a varır, hem de davullar eşliğinde doru atıyla.

    O günün gecesi Yunus ilk kez tek yatar. Korkunç rüyalar içinde bocalar, yorganı üzerinden sıyrılır ve soğuktan kaskatı kesilir.

    Güneşle beraber soluğu yeni evlilerin kapısında alır.

    Gözleri hayat dolu kızı arar, köyün Elmas’ını, biriciğini. Bulduğuysa bir yabancıdır.

    Soluk tenli, kısık durgun yeşil gözleri altında karartılar taşıyan bu kuru pembe dudaklı kız Elmaslıktan olabildiğince uzaktır.

    Oyalı yazmasının kenarından firar etmiş sarı buklesi de olmasaydı kaçıp gidecektir Yunus.

    Elmas tüm gününü Yunus ile geçirir, Murat ortalıkta gözükmez, küçüğün keyfine diyecek yoktur.

    O gece inat edip Elmas’larda kalır. Korkuyorum, diye fısıldar kızın kulağına ve bu sayede yeni evlilerin odasında bir yer yatağına yatırılır.

    Oda karanlık ve Yunus meraklıdır.

    Yastığından kaldırır başını ve gerçek Murat ile tanışır.

    Yatakta sapsarı kesilmiş yatan o adam, Elmas’ın doru atıyla vardığı delikanlının ta kendisidir.

    Hastalıklı yüzünde alnı boncuk boncuk ter kaplı, sarıya çalan derisiyle eli Elmas’ın kar beyaz elini sımsıkı kavramış, gözlerinin akı karanlıkta parlıyor…

    İki yıl geçmişti. Koskaca iki yıl. Yunus kimseye bir şeyler diyememişti üstelik.

    Elmas’ın her geçen gün solan tazeliği dikkat çekmedi.

    Yunus da sustu, Yunus korktu, ödlek çocuk!

    Yedi yaşına girdiği geceden iki gün sonra bir bebek doğurdu Elmas.

    Adını Safiye koydular.

    Birkaç gün geçti, Yunus bir gece çobanlığını yaptığı sürüyü ağılda kontrole çıktığında tepeye giden yolda bir kadın gördü.

    Ayakları çıplak, yazması pelerin gibi omuzlarında seriliyken hızlıca ilerliyordu beyaz entarisi rüzgara boğulan kadın.

    Yunus meraklandı, içinde anlam veremediği bir sıkıntı patlak verdi.

    Kadın karanlığın ağına dolanmadan önce Yunus’un gözlerine değdi o sarı bukleler.

    Koştu, koştu, koştu Yusuf.

    Ay ışığı Elmas’ın titrek beyaz parmaklarına hayat verdi, kadın elindeki kalın ipi dutun en güçlü dalına bağladı.

    Dili tutulan Yunus ağzı hafif aralık seyretti onu; dut ağacında nazlı nazlı sallanan genç kadını, Elmas’ı.

    Aylar geçti, Murat daha bir fenalaştı, yataktan çıkamaz oldu.

    Elmas diye sayıkladı gecelerce.

    Sonra Yunus’u sordu anasına, onu bana getirin dedi.

    Yunus Elmas’tan yadigar olarak o eve kabul edildi.

    Önüne Safiye’nin beşiği bırakıldı.

    Yunus salladı beşiği, Safiye ağladı.

    Günahsız bebe hissediyordu sanki, anasının ölümüne göz yuman Yunus’u lanetliyordu acı çığlıklarıyla.

    Zaman aktı geçti, Safiye büyüdü, babası ölüden farksız, anası yok,

    Yunus’a tutundu. Yunus da ona.

    Oysa bir katildi Yunus, Elmas’ının katili…”

    Yanaklarımdan süzülen yaşlarla ellerimi evin taş duvarlarından çekiyorum.

    Kör adımlarla samanlığa yürüyorum.

    Elim kapıyı açmak için soğuk metale dokunduğunda yıllar geriye sarmaya başlıyor.

    Çıplak ayaklarını samanların arasına gömmüş, ağzında yetişkinlere özenircesine çiğnediği odun çöpü.

    Kuzgun siyah saçları dağınık, sağ kaşını perçemi örtmüş.

    Kemikli ince yüzünün bitiminde yuvarlak hatlı küçük bir çene.

    Aldığı her nefesle pembe dudaklarının arasından minik, kare dişleri görünüyor.

    Gidiyorum ben, Yunus.

    Ardımda bırakıyorum seni, dutu, kahverengiyi.

    İçinde uçsuz bucaksız bozkırı gördüğüm kısık kahverengi gözlerini kirpiklerinin gölgesinde saklıyor, benden.

    Bir kelime dahi etmiyor.

    Köyden ayrılmadan önce anne ve babamın yan yana yattığı mezarlığa götürülüyorum, oysa hiç düşünmemiştim bunu.

    Annem mi, babam mı? Hangisini tanıyorum ki, Yunus’un dilinden dökülen cümlelerden başka bir geçmişim var mı?

    Ah, Yunus!

    Kestane rengi deri bir bavul…

    Bir tren…

    Ve bir rüya, içinde Yunus’un genç bir kadını dut ağacının dalında sallanırken gördüğü, rüzgarın kadının saçları arasında çöreklenip sarı buklelerini dalgalandırdığı bir kabus…

    Sıyrıldım geçmişten, onu bulmalıyım diye sayıklıyormuşum meğer, dudaklarım kendiliğinden kıpırdanıyor.

    Geç kalmadım, anladım hatamı, döndüm.

    Kahverengiye bulanmaya geldim.

    Ben seni affettim, ya sen, kendini affedebildin mi Yunus?

    Gıcırdayan samanlık kapısı aralanırken zihnim umutla tekrarlıyor: O çocuk, o saman yığınının üzerinde, ağzındaki çöpü dişleye dişleye yıllardır beni bekliyor.
  • Mumlar söndüğünde köyde, hepimiz toplanırdık ninemin dizinin dibinde. Çiçekli bir fistanla yamalanmış bir elbise. En çok dikkatimi çeken buydu çocuk aklımla. Hâlâ hayretle hatırlarım... Nineme sorduğumda uyumuna rağmen fistanı, ellerimde tutarak çiçekleriyle, bahar gibi bakardı, genç kız gözleriyle... Ve anlardım ve elbet ki yıllar sonra çok daha iyi anladım bu fistan genç kızlığının, evlendiği o ilk zamanların hatırasıydı. Dedemin hatırası.

    Bu mu gızım? derdi, okşayarak çiçekleri...
    Başımla onaylayarak, birgün o güzel gözlere bir parçada olsa sahip olabilmeyi dilerdim. O sevince, o sadakate…

    Dedenin hatırası ya, kıymetlimdir, kıymetli… Yiyecek ekmeğimiz dahi yokken ve üstüm başım çok daha çiçekken, güldü o an; ahada bu kumaştan elbise almıştı bana.
    Öyle güzeldi... Pembe sarı iri gülleri ve beyaz tomurcuklarıyla öyle güzel... Solmadı ha, solmasın diye de nasıl çabaladım gızım.. Giymeye kıyamadım çoğu zaman. Giydiğimde ise dedene giydim en çok. Kahvesini yaparken, aşını pişirirken, bebesini taşırken, onun göreceği yerlerde giydim. Çoğu zaman görmezdi ya yorgunluktan. Acırdı elleri topraktan. Toprak ki bizim herşeyimizdi. Toprak…
    Bakışları yeniden yaşlanmıştı sanki.. Beli çok daha büküktü şimdi. Yorgun ve yalnız. Dedemden sonra, yaşlanmıştı…

    Haydin bakalım toplaşın daha çok yanıma da masal anlatayım size, sesiyle irkildim. Bir masalın içindeydim, başka bir masala ihtiyacım var mıydı?


    ... Pencerenin hemen yanındaydım ve çaktırmadan pencerede asılı perdeden küçük bir parça yama alırken kendime, sadakatten, o sevinçten pay sahibi olduğumu düşündüm. Öyle mutluydum, döne döne kutladım beni. Benimde bir dedem olacak!! dedim. Beni gören annem ise, yan odada duaya duran ninemi unutup çığlığı bastı!!

    Yaramaz seni!! Bir perdeyi kesmediğin kalmıştı, gel buraya!!
    Anne terliklerinin isabet noktasının ki ne kadar tuttuğunu bilirsiniz. Hesaplarımıda katarsak durum dahiline, o an kaçmam gerekti. Ama ben kaçmak yerine bulunduğum yerde dimdik durup, afacanlığımı güçbela saklayıp,

    “Ninemde de var aynısından!! “ dedim.
    Ninem ise odadan çıkıp ve büyük ihtimal duasını tamamlayamadan,
    “ Bende de var ya, hemde çiçekli ve aradığım böyle birşeydi” dedi.
    - Anne, kemirir bu senin evini. Böyle durduğuna bakma, uysallığına, 10 çocuğa bedeldir.
    Utanmıştım o an, tüm afacanlığım kristal bir vazo gibi tuzla buz olmuştu gözlerini görünce... Perdenin o bir parçasını ninemin ellerine bırakırken, hiçbir şey söyleyemedim.
    O ise bebeğine elbise yapalım mı? dedi.
    Bebeğim yok ki nine dedim..
    Olmaz tabii afacan, dedi, saçlarımı şevkatle okşarken.
    O halde sana bir bebek yapmalı...
    ...

    Hiçbir şey onun kadar güzel değildi. Yalnız bir fark var ki ninemin perdesinin o bir köşesinin yanında, çok daha sonsuz güzellikte bir şey. Ninem, dedemin fistanının o son parçasını bebeğime etek dikmişti ve bendeki tülde üst olmuştu ona. Öyle güzeldi ki..
    Pembe yün ipliklerle diktiği saçlarını toprak elleriyle okşarken,
    Sen birgün bu kızdan da güzel bir kız olacaksın yavrum, dedi.
    Koyu kahve gözlerle bakarken nineme ve sonra bebeğe..
    Ve birgün dedeyi de bulacaksın, dedi.

    Kalp atışlarında kaybolabilirdim, sıcaklığında, beni sararken o kısık seslerle ettiği dualarda..
    Birgün ben de büyüyecektim…

    ...


    Ve şimdi işlemeli ceviz kaplama bir sandığı kaldırırken o bebeği buldum yeniden. Pembe saçlı, gül desenli ve tül elbisesiyle yazgımın gülen tarihçesini. Söz verilmiş bir dost gibi hatıramda olduğu kadar karşımda duruyordu işte… Büyümüştüm ve tek fark dede eksikti.

    Sandığı yavaşça kapatırken sırtımı sandığa verdim ve bebek kucağımda dinlendim, kısacık da olsa bir ömrün, bir nefesle yorgunluğunu atabilmek için.
    Varlığın... dedim bebeğe, varlığın dahi sadakatin ve sevginin en güzel göstergesi.

    O hiç vazgeçemediğim leylak işlemeli kanaviçe örtüsüne sahip yatağımın hemen yanındaki komidinin üzerine koydum bebeği. Sana bir yer bulana kadar yerin burası ve aslında burası!! dedim kalbimi göstererek ve bebeğin saçları çok daha pembeydi şimdi…


    Yağmur.. işte yağıyor. Biten bir haftanın sonunda eve topuklu ayakkabılarıyla yetişen ben. Üstüm başım sırılsıklam ve yağmur, giydiğim beyaz gömlekten tenimi göstermekte. Ne var ki? Pekala normal bakışları altında utanıp sıkılarak eve gitme çabam. Herkesin normal olarak gördüğü ben de nasıl başka... Saçlarım sırılsıklamdı ve durduğum bir trafik. Allahım nasılda bitmeyen bir yol, ne zor bir gün…
    Derken bir omuz çarptı omzuma!! Yağmurdan ötürü çok daha iyi hissettim, tenimdeki dokunuşunu. Boyu benden pekala uzun bir adam. Aramızda pek bir yaş olduğunu düşünmüyorum ve bu genç yaşında, oldukçada yakışan sakalları var.. Güldüm.. Güldüm ya bu fikir geçerken aklımdan.

    Dede de nereden çıktı dedim gökyüzüne bakarken…
    Ah şu masallar…

    Yeşil ışık yanarken ve sırılsıklam halimle bir yandan da üşürken, bir sıcaklık hissettim hemen yanımda. Soğuk ve bir o kadar sıcak bir sıcaklık.. Sol yanıma baktığımda aynı adam. Beni takip etmiş olabilir mi?
    - Üşümüş olmalısınız, kusura bakmayın, dedi.
    Paltosunu çıkarıp ona verirken ve gözlerine bakmamaya çalışırken,
    - Çok kibarsınız ama gerek yok. Yağmur dindi zaten, dedim.

    Yağmur hızlanmıştı ve hemen karşımda bir gökkuşağı. Şehrin tüm kirliliğine rağmen, şehri aşan ve önümde hemen bir gökkuşağı. Pembesi ki nasıl belirgin. Ardıma baktım, görmeyeceği şekilde hızlı hızlı yürürken.. paltosu bıraktığım gibi ellerinde ve gözleri bendeydi.
    İhtimal vermedim, şaşırdım..
    Masallar, masallarda kalmalıydı…


    Eve vardım, kapımı kapattım hızlıca. Ve bir o kadar hızlı bir şekilde ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkarıp banyoya doğru yol aldım. Tam varmışken ve arınacakken düşünceler olduğu kadar kirden, o herzaman odanın dönemecinde duran aynaya takıldım, gözlerimle.
    Büyümüştüm... Uzun siyah saçlarımda damlayan suların fayansta biriken yoğunluğunda tekrar söyledim içimden bu sözü.. Büyümüştüm!! Dimdik duruşuyla, kökleri ninem, kökleri annem ve bakışlarının kahvesini o tüm koyuluğuyla babasından alan bir genç kadın olmuştum. Saçlarımı topladım, son bir sözü varmış gibi yağmur tanelerinin saçlarımda, dinlemedim onları.. Yağmur, yağmurda kalmalıydı birazda, tıpkı masallar gibi…


    Saat: 4. Gün hangi gün olursa olsun aynı saatte uyanışım... Bir Cumarteside 5 dakika sonra kalksam hayret.... Seviyorum bu disiplinimi ve hepsini nineme borçluyum. Aynı şevkatle uyandırırdı gün doğmadan. " Güneşten sonra uyanılmış zaman yitirilmiş bir zamandır " derdi..
    Ve güneşle boy ölçüşen ben, perdesiz o geniş pencerelerimden sızan keskin taze ışığa doğru seslenen..

    " Gün Aydın Güneş!! Bak senden önce uyandım!!!
    Güneş ise hiç bozuntuya vermeden, nasılsa dağ tepe yok gördüğün kozunu kullanarak pekala kibirli gözlerle ve beni hiç görmeden, aslında bana doğru o tüm gücüyle parlayarak, gün aydın " derdi..

    Gün Aydın!!


    Üstümü başımı güzelce giyip ve bugüne özel, bana özel bir günde.. tatil günümde en sevdiğim ve vazgeçemediğim boyu dizlerimde buz mavisi elbisemi giyip yollara düşmekti çabam. Hiç bilmediğim... Telefon yok, aramalar yok.. Sadece ben. Şehre rağmen, yaşamla sadece ben…

    Bebeğimle gözgöze geldik o an, beni unutacak mısın der gibi bir bakış attı, gördüm..
    Unutulur musun? dedim ve kafası çantamdan sarkacak şekilde, aslında onunda bu geziden eğlenme payında yollara düştük birlikte.
    Kaldırımlar dünün hatırasını taşıyan yağmur birikintilerindeydi. Kurutamamıştı, gücü yetememişti şehrin yağmur damlarını yok saymaya. Gün ışığında parlarken herbiri ve kırık beyaz babetlerimle incitmekten korkarak yürürken, bir balerin gibi yollarda, rüzgarda bana eşlik etmekteydi...

    Bebeğimin pembe saçlarının birkaç tutamını ve saçlarımı uçuşturan rüzgar... Gözlerim hafifçe kapalı, dudaklarımda sevdiğim bir şarkı…

    Fotokopi makinasından çıkmış insanların içinde bir ben..
    Aykırı? Hayır sadece İnsan.. Yaşamaya çalışan ve onu dinleyen…



    O an bir şarkı daha derken içimde ve bebeğim bir önceki şarkıyı hâlâ söylerken birşeye çarptım. Duvar desen değil, yastık desen sokağın ortasında işi ne? Soğuk sıcak arası bir şey....

    Gözlerimi açtım, bakışlarımı kaldırdım.
    O oradaydı..
    Yağmur adam..


    Ve yağmur yağdı yeniden...
    Hava günlük güneşlik, gökkuşağı birşeyi bekler gibi çıktı çıkacak…
    Yağmur yağdı, gözlerine bakarken.


    Saçlarım ki pembeydi artık, onun ise sakalları bu yüzden vardı;
    O dedeydi…

    Yağmur yağdı ve asla dinmedi….

    ...


    Ee nine sonra ne oldu??
    Böyle işte çocuklar masalımız...
    Peri kızı nerede hani bu masalda nine? Peri var demiştin, dedi çocuklardan biri… Peri ya... Siz periyi kanatlı, gerçekten sihirli bir şey mi zannettiniz? " Gerçek sihir sevgidir " çocuklar ve peri dahil biz insanların gizemi onu anlamadıklarına, çözemediklerine, aykırı gördüklerine verilen bir addır. Asıl sihir sevgidir…


    Siyah saçlarıyla izliyordu tüm masalı..
    Gerçek olabilir miydi tüm bunlar? dedi küçük kız...
    Sevgi sihirdi evet ama gerçek gerçekten olabilir miydi?
    Üstelik " Başlangıçlarla…"

    Odanın tahta kapısını yavaşça kapatırken küçük kız, pembe sarı ve beyaz çiçekli basmasıyla.. Saçlarının ucunda beliren bir renk vardı.
    Nine gördü, çocuklar gördü...
    Bir çocuk ki bakışlarını ayırıp ve tüm bakışları gördüğü şeyde toplayacaktı biraz sonra...
    Küçük parmaklarıyla pencereyi işaret etti, aslında ardını...
    Yağmur yağıyordu.
    Dinmeyecek bir yağmur...
    Ve bu yağmuru ki sadece kalbiyle görebilenler farkedebilirdi.
    Islanmak ki çok büyük bir marifet ve sihir...
    Tıpkı sevgi gibi,
    Başlangıçlar gibi..
    Hep yeniden bir sesle....


    " https://soundcloud.com/...e-willow-maid-erutan " :)

    Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim...
    Sevgiyle parlayın :)
  • Pırıl pırıl, soğuk bir nisan günüydü; saatler on üçü
    vuruyordu. Dondurucu rüzgârdan korunmak için çenesini göğsüne gömmüş olan Winston Smith, bir toz burgacının da kendisiyle birlikte içeri dalmasını önleyecek
    kadar hızlı olmasa da, Zafer Konutları'nın cam kapılarından çabucak içeri süzüldü.

    Eveet herşey böyle başlamıştı ..

    1984 - 2018 🆓

    Peki başlıyorum ⏸️ başladık . Aslında yılları basitçe yazmam da bir başkaldırı sanırsam amaan saygın adamlar görmesin !?

    Olay Winston Smith isimli distopik bir karakterle basliyorr. Bu Smith sen , ben ,o , doktor , mühendis , herkes aslında günümüze transfer edersek...
    George Orwell in muhtesem ötesi romanı ...
    Kitabı yazarken başı beladaydi zaten.Tuberkuloz hastalığıyla savaşıyor bir sene önce karısını kaybetmiş , sonra hastanede olduğu sırada tekrar evlenmiş . Birsuru olaylar olmuş .bence kitabı okumadan önce yazarın ruhsal ve fiziksel durumu önemli çünkü yazarın hastalığı karakterimiz Winston' da kendini gösteriyor ..kitabın ismi kitabın yazıldığı yılın son iki rakamının yer deyistirmesiyle oluşuyor .


    3cu dünya savaşı hemen sonrası :
    Dünya üç büyük dev ' in yönetiminde
    -Okyanusya
    -Avrasya
    -Dogu Asya

    Bunlarda totaliter sistem hüküm sürmekte . Diyer ülkelerde bu devlerin sömürüsü altında haliyle ..
    Olaylar Okyanusya da geçiyor :
    Parti üyeleri ve proleterler vardır :. Ve proleterler % 85 'lik bir çoğunluk gösteriyor .yani halkı ima ediyor ))


    Kitap karalama kampanyasınin kurbanı da olmuş .okuyunca açıkça Sovyetler birliğinin olağan tehlikelerinden bahsediliyor ...


    Mesela benim ailem yabancı ve sosyalist sistemde büyümüş ve onu savunan insanlar .önceden anlayamiyodum kitabı okuyunca tüm taşlar yerine oturdu .çünkü ailem dis parti uyeleriydi ve tüm o kurallar sanki Dna' larina işlemiş ve aksini düşünmüyorlar . Teşekkürler Orwell


    "Assimilate " what's that mean ?
    - bir şeyi benimsemek ...
    "Ubiquitous"
    - her zaman , her yerde
    Soo what's " ubiquitous assimilation" ?
    Her zaman , her yerde herşeyi özümsemek ...
    Ok , perfect ..
    Hayallerinizi baskasi veriyorsa
    ... herhangi bir şeyi nasıl Hayal Hayal edebilirsiniz ?
    Geçen sene " 1984 " kimler okudu ?!

    DOUBLE THİNK



    Doğru olmadığını bildiğiniz halde...
    ...Yalanlara kasten inanmak...
    Günlük hayatımızdan örnekler:
    Ha Okey mutlu olmak için güzel olmam lazım.
    -güzel olmak için estetik yaptırmam lazım.
    Zayıf olmam,... Ünlü olmam... şık olmam lazım.
    Delikanlılar... Günümüzde , ..size kadınların orospu oldukları söyleniyor .
    Sürtük oldukları , onlari becermeniz,dovmeniz , aşağılama iz,onlardan utanmaniz söyleniyor .
    Kadınlar bir pazarlama kurbanı .!


    her gün 24 saat boyunca ...her dakika ...bazı Güçler ölene dek bizi aptallaştırmak için sürekli çalışacak.

    Bu yüzden kendimizi savunmak ve Bu saçmalığı beynimize sokma girişimleri ile mücadele etmek için hayal gücümüzü canlandıracak, vicdanımızı ve inanç sistemimizi geliştirecek tarzda okumayı öğrenmeliyiz ...️
    Haydi gençler

    HEPİMİZİN BU YETENEKLERİ İHTİYACI VAR ?! SAVUNMAK İÇİN ,KORUMAK İÇİN - 🆓 AKLIMIZI

    Çift düşünün kurbanı olursak mahvoluruz !

    DOUBLE THİNK
    "... Hem bilmek hem de bilmemek, bir yandan ustaca uydurulmuş yalanlar söylerken bir yandan da tüm gerçeğin ayırdında olmak, çeliştiklerini bilerek ve her ikisine de inanarak
    birbirini çürüten iki görüşü aynı anda savunmak, mantığa karşı mantığı kullanmak, ahlaka sahip çıktığını söylerken ahlakı
    yadsımak, hem demokrasinin olanaksızlığına hem de Parti'nindemokrasinin koruyucusu olduğuna inanmak; unutulması gerekeni unutmak, gerekli olur olmaz yeniden anımsamak, sonra
    birden yeniden unutuvermek; en önemlisi de, aynı işlemi işlemin kendisine de uygulamak..."
    Evet işte çift düşünün yaptığı bu ..

    Aslında Bence bunun bu kadar Büyük Birader'den nefret etmesinin nedeni ; Tüm bu işlerin içinde olması ve (o gerçek Bakanlığı'nda çalışıyordu) tüm Times gazetesi de yazılanların tam tersine yeni söylemde ingsos (yani İngiliz sosyalizmi demek aslında )bunu değiştirmesi ve tüm bunların bilincinde olması, kafasını kurcalayan ve partiye karşı çıkmasını sağlayan nedenlerden bir tanesiydi. Bir dönem sonra farklı sokaklara gidiyor ,İngiltere'de geçiyor olay orada bir eskiciden bir defter gibi bir şey alıyo. o deftere yazılar yazmaya başlıyor başta Tele ekrandan (yani onlar Tele ekran diyorlar, buradan onları izliyorlar)uzak bir yere gidiyor ve bir şeyler yazmaya başlıyor. Yazdıkça bundan düşünce suçu duyuyor ve başta çekiniyor yazmaya . Ondan sonra birden Sanki içimde birikmiş gibi her şeyi kağıda dökmeye başlıyor - tüm kafasını karıştıran şeyleri.

    Ve aşk macerası ekleniyor kitaba ...

    Sonra bir insan düşünce polis tarafından yakalanıyor ve çeşitli işkenceler görmeye başlıyor, bir süre sonra Aslında
    bize ne yapsalar da zihnimizi ele geçiremezler diyordu Julia :ama zihnini bile ele geçiriyorlar ve herseyi yaptığı , yapmadığı ( goya en başından beri Goldensteinin ajanı)şeyleri itiraf ediyorum.Parti üyeleri bununla dalga geçmeye başlıyor. Ve en son Julia yi da ele veriyor .

    kitabın en etkileyici kısmı da en en sonunda kendi düşüncesine karşı çıkıp ,büyük birader sevmesiydi bence .Ama kitapta böyle bir şey yazılmış daha önce giriş kısmında iki artı iki eşittir beş yazılmış orada diyorlar ki bu yazım hatası olmuş 5 Aslında orasını 5 yazınca bir insanın tamamiyle Parti üyelerine teslim olduğunu biz anlarız .Bu da kitapla çelişkili bir durum oluşturuyor. Bana kalırsa Ve çoğu kişi aslında böyle düşünüyor; Orada
    2+2 =



    benim incelemem bu şekildeydi kitabı bitirince ben gerçekten de ağladım ve Winston ve Julia karşılaşmasında ,o artık "sana ihanet ettim" ve Julia'nin arkasindan gitmesi onu nasıl boş geliyorsa ,bu benim canımı çok acıttı ve çok üzdu ...

    Kaynaklar ; The Decathment : Barış Özcan YouTube
  • Bu kitabın, değerli yazarlarımız Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul tarafından ele alındığı yıllarda ben yurt dışındaydım ve o zamanlar gençliğinde vermiş olduğu bir yaşam hevesi ve enerjisi ile böylesi meselelere çok uzaktım. Özelikle 90’lı yıllar, Almanya’da yaşayan biz Türkler ve Türkiye’den çalışmak için oraya göç etmiş olanlar ile birlikte, başka sebepten orada olanlar için kabukların kırıldığı yıllar olarak kalmıştır hep hafızamda. 80’lerde, o topraklara ilk ayak bastığımda daha küçüktüm, ama insanlarda genel olarak bir birliktelik ve sevginin hâkim olduğu yıllardı o günler. Kimse kimsenin görüşüne, mezhebine, namazına, niyazına, tarzına karışmazdı. Ne de olsa orası gurbetti, hepimiz aynı toprakların insanıydık ve bir hasretlik vardı hepimizin içinde. Ama önümüzde bizi bekleyen 90’lar vardı ve kışa (zorlu yıllara) az kalmıştı. Ne olduysa, 90’lı yıllar ve sonrasında oldu! Gurbette yaşayan biz insanların kiminde bir ayrışma, aşırı din eksenine kayma, ideolojik düşünce ve fikir değişimi, bölücülük ve sayamayacağım daha nice şeyler oldu. O günlerde tarafsız ve sadece arkadaş olan biz iyi 3 arkadaş bile, o süreç sonrasında resmen evrimleşmeye başlamıştık ve artık bugüne geldiğimizde birimiz sağ görüşlü, birimiz sol görüşlü ve bir diğerimiz ise hilafet devleti tafracısı, ümmetçi oluverdi. Bunları tetikleyen ve temelinde yatan sebep ne miydi? O zaman gelin buna hep birlikte bakalım.

    Zaman ilerledi ve 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın da yıkılması ile yeni bir dünya düzenine gireceğimizi, geçmişte olan savaşların türünün kabuk değiştireceğini, Soğuk Savaş’ın yerini (sinsi ve daha acımasız olan) mezhepsel ideolojik savaşların alacağını iç/dış istihbaratlar, askeri kanat, siyasetçiler ve elitler dışında kimse bilemezdi. Evet, ilginç gelişmeler yaşanıyordu ve aradan çok zaman geçmeden 1 Temmuz 1991’de Varşova Paktı’da dağıldı. Artık “Yeni Dünya Düzeni”n de amaca giden yolda her şeyi mubah bilenler için önlerinde tek bir engel vardı. SSCB (Bilmeyenler için: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) son kaleydi ve bu yeni düzen için yıkılması gerekliydi! Vladimir İlyiç Ulyanov’un (Lenin) önderliğinde başlayan 1917 Ekim devrimi, başka bir deyişle Bolşevik İhtilali ile gelişen süreç, 30 Aralık 1922'de SSCB’nin kurulması ve gene yaşanan olumsuzluklar, iç kargaşalar sonrasında, “25 Aralık 1991’de Mihail Sergeyeviç Gorbaçov’un televizyona çıkarak; Görevimi kaygı içinde ama umutla bırakıyorum. Herkese iyi şanslar diliyorum” diyerek görevinden istifa etmesi ile SSCB 20. yüzyılda yerini tamamen bu yeni düzene sessiz sedasız teslim etti.

    SSCB’nin dağılma sürecinin tohumları ise yıllar önce atılmıştı. Bu tohumları ekerek, kapitalist bir yeni dünya düzeninde, kendisinden bir başkasını süper güç olarak görmek istemeyen hangi ülke olabilir ki?! Evet, haklısınız! ABD’den bir başkasına bu inceleme de başrol vermek gerçekten haksızlık olurdu, değil mi arkadaşlar? Şimdi yiğidi öldür, ama hakkını yeme! Adamlar bu iş için tüm think tank (strateji ve yöntem geliştirme merkezleri için kullanılan bir tabir) unsurlarını ABD’nin bekası ve gelecekte Jandarmalığını yapacağı İsrail için ortaya koymasında ne yapsınlar…

    Aslında birçok şey CIA ve MI6’nın, Alman Nazi subayı Reinhard Gehlen ile anlaşması sonrasında başladı da diyebiliriz. CIA ilk başta tecrübeli ve acımasız ajan Gehlen'in, Gehlen Örgütü'nü kurmasına bir fiil yardım etti ve sonrasında da Gehlen İstihbarat Örgütü CIA adına çalışmaya, faaliyetler yürütmeye başladı.

    O dönemlerde Yahudiler, UK’yi (Birleşik Krallık İngiltere) neredeyse ele geçirmişti. Hali hazırda Almanya'da da inanılmaz derece güçlüydüler. Birleşik Krallığa da zaten Almanya üzerinden geçiş yapmışlardı. Devlet-i 'Aliyye Osmanlı ise tüm yaşanan savaşlar sonrasında zayıf düşmüş ve parçalanmış durumdaydı. Yahudiler, Filistin topraklarında henüz bir devlet kurmaya hazır olmadıklarından, o dönemde Filistin hala bir İngiliz mandası himayesindeydi. Bir süre sonra gerekli olan tüm hazırlıklar tamamlandı. Fakat ortada oluşan bu şartlara dünya kamuoyu henüz hazırlıklı değildi. Dünya bir yana dursun, Yahudiler içinde bile yeni kurulacak olan İsrail devletine karşı itiraz sesleri de yok değildi.

    Dünyanın geneline dağılmış olarak yaşayan Yahudilerin birçoğu ise, Bilmedikleri bu meçhul topraklara gitmek ve yerleşmek istemiyorlardı. Orada, Ortadoğu da başlarına ne geleceğinden emin olamayan bu kitle, böylesi meşakkatli ve sonu belli olmayan işe kalkışmak istemiyorlardı. İşte bu noktadan itibaren, ileri düzey seçilmişlerden oluşan Siyonist liderler, Almanya ve Birleşik Krallığı kaçınılmaz bir savaşa sürükleyerek, bu iki güçlü sanayi ülkesini küçültme fikrinde hemfikirdiler. Bu planlarının tutması halinde, amaçlarına ulaşacak, hem bu iki ülke zayıflatılacak ve Filistin’e de istedikleri göç dalgasını başlatmış olacaklardır.

    Daha da önemli olanıysa; Bu plan ile birlikte, siyasî ve iktisadî olarak önemli ölçüde ellerinde olan ABD daha da güçlenerek ileride, her alanda bir dünya devi olma fırsatını yakalayacaktı. ABD'nin bir lider olarak kalmasını ve diğer devletlerin de kolektif olarak ABD ile birlikte yürümesini sağlamak adına, Yahudilerin plan dâhilinde hedef gördükleri SSCB biçilmiş kaftandı. Çift kutba bölünmüş bir dünyada, yeni çekişmeler ve uzun süre yaşanacak bir soğuk savaş için feda edilebilecek en iyi kurbandı SSCB.

    "Vekâlet Savaşı" nedir bilir misiniz? Çoğunuza garip ve yabancı gelecek bu konuya da gelin hep beraber bakalım ve incelememize buradan devam edelim.

    Uluslararası arenada çokça kullanılan bir deyim vardır; “Proxy War” Bunun günümüzde olan telaffuzu “Vekâlet Savaşı”dır. Yani bir devletin ya da ülkenin kendi yürütmesi gereken savaşını bir başka başkasına yaptırmasına Proxy War denir. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Soğuk Savaş için öngörülen sürenin dolup, ezeli düşmanların dost olmalarına rağmen bu vekâlet savaşları, hızını kesmeden devam etmekteydi. Bu tür savaşlara geçmişten günümüze Afrika topraklarında, Uzak Doğu’da ve son zamanlarda sıklıkla Orta Doğu’da şahit olduk. Vekâlet savaşları yeri geldiğinde, bir devlet tarafından veya örgüt aracılığı ile yürütülürken, çoğu zaman daha başka bir yol izlenerek, bazı paralı askerler aracılığı ile de yapılmaktadır. Kimi devletler arkalarına aldıkları güç ile bu savaşta taraf olduğunu gizlemezken, bazı devletler ise böylesi hadiseleri alenen doğrulamaktan kaçınırlar.

    İşte size yıllar süren bir Proxy War örneği: 1979 yılında, Sovyetlerin Afganistan'a girmesinden sonra, Amerikan hükumetini Afganistan topraklarında CIA destekli operasyonlara başladı. Yerleşik yerel güçlere ve halka askeri teçhizat, mühimmat ve maddi yardım yapmayı da ihmal etmedi. 1990’lara kadar süregelen bu süre zarfında Tabilan'ı yaratıp, Sovyetlere karşı olan bu savaşa hazırlaması ve Afganistan’a özgürlük adı altında din savaşı açtırması; Pakistan ve Suudi Arabistan’ında desteklediği Cihat adına Sovyetleri bu topraklardan çekilmeye zorlayana kadar verilen savaşın adıydı " Vekâlet Savaşı".

    İşte şimdi kitabımız Bay Pipo’ya ve biraz olsun vekil olarak kullanıldığımız, ülkemizde yaşanan o günlere…

    "Bu kitapta anlatılanlar tümüyle gerçektir... Adı geçenler gerçek kişilerdir... Olaylar, tanıkların ağzından aktarılmıştır... İşte MİT'in gayri resmi tarihi..."

    Aslında ben de bu kitabı biraz olsun daha iyi anlayabilmeniz için, yazarımızın da önerdiği gibi önce ‘Reis’ kitabını okumanız tavsiyesinde bulunacağım.

    Soner Yalçın ve Doğan Yurdakul'un araştırmalarından yola çıkarak hazırlanmış olan bu kitap, eski MİT müsteşarı, boksör Hiram Abbas'ın hayat hikâyesini, türlü entrikaları, MİT içinde yaşanan çekişmeleri, askeri darbeleri, faili meçhulleri ve yakın Türk siyasi tarihinde yaşanan, okudukça gözlerinize inanamayacağınız gerçeklerini anlatıyor. Geçmişten bugüne bir kıyaslama yapmak gerekirse, aslında o günlerden bugünlere çokta bir şey değişmemiş gibi geliyor. Türkiye de, 1950 sonrasında yaşanacak olaylar ve ihtilaller zincirinin altından, deyim yerindeyse; neredeyse "her taşın altından" Amerika çıkacaktı. Gelişmekte olan bu süreçte başta olanlar geçici süreliğine yerlerini değiştirseler de, her daim yukarıda oldular ve aşağıda biz alt tabaka insanları göz göre göre aptal ve hatta cahil yerine koyarak tüm faaliyetlerini yürüttüler. Kitabı okurken, hangi yazarların, aydınların, insan hakları savunucularının kendi adamları tepedeyken nasıl methiyeler düzdüklerini, haksızlıklara göz yumduklarını onların aynı günümüzde olduğu gibi paralı kalemşörlüklerini ya da sözcülüklerini yaptıklarını okuyacağız.

    George WASHINGTON’un, 17 Eylül 1796 tarihinde görevine veda ederken, kendi ülkesi adına yaptığı, konuşma içeriğini aklıselim analiz ettiğimizde, karşımıza gerçekten ders niteliğinde bir tavsiye metni çıktığını görüyoruz. Kendisi görevden ayrılırken aynen şunları söylemekteydi.

    "Belirli bir millete sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret yahut sevgi duyguları beslemeyi âdet edinen milletler köleleşirler, kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira bir millet ortaklık hayaline kapılarak başka bir millete bağlandı mı, bu ikincisinin kavgalarına boşu boşuna karışır.

    Üstelik ona imtiyazlar tanır. Bu ise kendisinin sömürülmesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Büyük ve güçlü bir ülkeyle öyle bir ilişki kuran küçük yahut zayıf bir millet, ötekisinin uydusu olmaktan kurtulamaz.

    Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıkları halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lanetlenebilirler."

    Ayrıca, ABD’in yıllarca komünizm belası yalanı ile ülkemizi korumak adına yapmış olduğu sözde para ve askeri yardımları da anlatmaktadır. Bu kirli çıkar ilişkisi ile siyaset ve askeriye kanadında ortaya çıkan çirkin tablo gözler önüne serilmektedir. Kitapta sıkça rastladığımız şeylerden birisi de: "İşte bunlar hep Amerika'nın oyunu" sözüdür... Yeri geldiğinde işler bazen o kadar birbirine karışmıştır ki, kimin kime, hangi amaçla hizmet ettiğini bile çözemez duruma geliyoruz. Ahmet Salih KORUR tarafından bu işe uygun görülen Hiram ABAS’ı, "Sakın unutma: söz ağzımızda iken biz ona, ağzımızdan çıktıktan sonra o bize hâkim olur!" sözleri ile, dönemin Adalet Bakanı Hüseyin Avni Göktürk’e kapıdan uğurlarken, kafama takılan ve aslında hep aklımda olanda, Yüce Türk Milletinin bekası için böylesi bir makam ve mevkie bir Mason’un uygun görülmesidir. Mason kelimesini kitapta çok göreceğiz ve tanıdığımız birçok ismin de aslında Mason olduğunu da buradan okuyarak öğreneceğiz.

    İlginç olanı da Hiram ABAS’ın, ne kadar zorlu şartlar altında olursa olsun, cesurluğu, gözü pekliği, korkusuzluğu, kararlılığı ile vakti zamanında ülkemizin iyi istihbaratçılarından sayılarak, zaman içerisinde MİT Müsteşar Yardımcılığına kadar kariyer yapabilmesidir. Kariyeri süresince ‘Türkiye’nin James Bond’u’ olarak da anılmıştır kendisi ve bunu kitapta sıkılıkla göreceksiniz. Kitapta, ABAS’ın ‘Pipo’su dikkatimizi çeken ayrı detaylardan birisidir. Gençlik yıllarında kullanmaya başladığı piposu artık onun bir ayrılmazı olmuştu ve kendisini onsuz görmek neredeyse imkânsızdı. Yakın çevresi ve kendisi ile irtibatta olanlar artık onu piposuyla tanıyorlardı.

    Eski bir İngiliz geleneğiydi; soylu ailelerin erkek çocuklarına, delikanlılık çağına geldiklerinde bir kılıç ve bir pipo hediye edilirdi. ~ Sayfa 13 ~

    Her zaman uykuya hasret kaldığı gibi kalkmıştı o sabah gene Hiram ABAS. Alışkanlık haline getirdiği ayrılmaz piposunu boş ağzına götürdü, yatakta sırtüstü uzanırken birbirine kenetlediği elleri ile tavanda bir noktaya odaklanarak dakikalarca düşündü. O gün işe gitmek için kalktı ve hazırlandı. Kimse bu hazırlığın bir son olacağını bilemezdi. Yıllarca korkusuzca üzerine gittiği ve etrafında adeta kol gezen ölümün bugün onu beklediğini hiç ama hiç aklından geçirmedi her zamanki gibi. Her daim kafasından önce elleriyle çalışan ABAS, saldırıya uğradığı bu suikasta en hazırlıklı insanlardan biriydi. Fakat saldırıda esnasında ölürken eli tabancasında değil, o çok sevdiği piposundaydı. Kitapta, ABAS’ın kendisi, ailesi ve etrafı ile olan ilişkileri de detaylı bir şekilde anlatılıyor.

    ABAS’ın MİT’te işe başlamasından sonrasını, o dönemde ülkemiz üzerinde yaşanan olayları, Türkiye’de yaşayan toplumun üzerine adeta karabasan gibi çöken bir dönemi, iki usta kalemin detaylı araştırma becerileri ile okuma imkânına sahip oluyoruz. 1950 ve 2000’lere kadar uzanan bir dönemi kapsadığı için birçok olay ve kişiyi okuyor, adlarınız duymadığımız kişileri öğreniyor ve bu kişilerin olumlu, olumsuz yönlerini gördükçe yeri geliyor kızıyor, yeri geliyor kendimizi tutamayıp küfür bile ettiğimiz oluyor. Çok geniş bir tarihi, olayları ve konuları ele aldığından dolayı, bu kitabı geniş bir zamanda okumanızı, gerekirse çift dikiş geçmenizi ve okurken kafanızın sakin olmasını tavsiye edeceğim. Zaten o dönemi yaşamış olanlar, olayların az çok birbiri ile bağlantılı olduğunu bilirler ve kendilerine tanıdık bu olayları anılarında canlandıracaklardır. Akıcı dilde yazılmış güzel bir kitap olduğunu kesinlikle ifade edebilirim.

    Her yaşta insanın dikkatini çekebilecek, özellikte bir kitap olduğu için okurken bunaltmayacağına eminim. Soner YALÇIN ve Doğan YURDAKUL’un kalemine, araştırmacı yazarlığına burada 10 üzerinde 10 vermek isterim. Her vatandaşın evinde, kişisel kütüphanesinde olması gereken bir kitaptır. Bizler geçmiş ve yakın tarihimizi çok iyi ele almalı ve bilmeliyiz. Eğer bu konuda bir hataya düşersek aklımıza ilk geçek şu olsun. Ne demiş ulu önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.” Ve işte bu sebeptendir ki, gençliğimde düşmüş olduğun hatalarımı kendimce telafi ettim ve tarih konusunda kendimi donatabildiğimce donatmaya gayret gösterdim.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Bazı kitaplar, gerçek yaşamdan daha duyarlı, daha büyük boyutlara götürüyor beni.
    Tezer Özlü
    Sayfa 60 - Yapı Kredi Yayınları - 32. Baskı