• Sevgili Dost,
    Bu keşmekeşin içinde boğulurken, bana mektuplarınla bir an için nefes aldırdığın için ne kadar teşekkür etsem az sana. Sahi dostlar asıl böyle günler için var değil mi?

    Zor zamanlardayız sevgili dost, bir selâma, bir güzel söze, bir tebessüme muhtaç bu kalplerimiz. Artık onu samimi bir muhabbetle, güvenle doldurmak öyle zor bir hale geldi ki. Bilmiyorum kalplerimiz de mi koflaştı artık, insanlar ezdikleri şeyin sesini neden duymuyorlar?

    Sevgili dost,
    Ellerini kalbimin üzerine koy, muhabbetinle dolsun içi.

    Sevgili dost,
    Zor zamanlardayız demiştim ya, dört bir yandan sarmışlar çevremizi. Sanki kibir, fitne, fesat, kötü zan ve hasetten bir harca bulanmış her yer. İnsanların yüzlerinde öyle içten bir samimiyet taklidi var ki seçemiyorum içlerinden sen gibisini. Hüsn-ü zan ile bakmanın, kötülüğün içindeki güzelliğin ayırdına varmak için çabalamanın aptallık olarak görüldüğü bu zamana ayak uyduramıyorum. "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılık" oyunun içinde yenil, ama yıkılma diye fısıldıyorum sürekli kalbime. Varsın oyun dışı kalalım diyorum. Ama İsmet Özel, “Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.” diye anlatıyor ya hani ben o saldırıyı püskürtememekten, oyunun içine çekilmekten korkuyorum.

    Sevgili Dost,
    Sevgi orduların nerede? Bil ki sen olmazsan gücüm yetmez ayakta kalmaya, kırılır kabuğum bir zaman sonra.

    Sevgili Dost,
    Yeni taşındığım bu ilçede neredeyse her gün, farklı farklı mahallelerin pazarı oluyor. Rengarenk meyveler ve sebzeler, süslü tezgahlar, güzelliğinden gözleriyle emin olamadığı ne varsa almak istedikleri dokunan, koklayan insanlar ve heyecanlı bağırışlarıyla birbirine laf atan esnaflar. Özlemişim bu manzarayı. İnsanların arasına karışmayı, izlemeyi onları. Pazar; ihtiyacın olan her neyse onlarca seçenek arasında kesene, bütçene, zevkine göre payına düşeni aldığın yer. Tüm bu cümbüşü izlerken düşünüyorum; Bu dünya pazarında benim payıma düşen ne? Başımıza gelen her şeyin bir sebebi vardır. Yaşananlar nasip çerçevesindedir. İnsanların bir mecliste boşuna durmaz, boşuna işitmezmiş söylenenleri. Ortaya onlarca laf söylenir, kişi ihtiyacı seçer kalbine koyarmış.

    Sevgili Dost,
    Kelimeler de nasibe dahildir. Kimi yarana merhem olur, kimi sana el verir sen merhem olursun. Son birkaç gündür okuduğum kitaplara bakıyorum. Onlarca sayfa, yüzlerce cümle, binlerce kelime. Geriye bana altını çizdiklerim kalıyor onca bütünden. Kalbime onlar işliyor. Kimi bana merhem, kimini ben merhem olabilirim diye alıp koyuyorum kalbime.

    Sevgili Dost,
    Cümleler de senin pazarın, geziniyorum içinde. İhtiyacım olan her bir parçayı alıp, koyuyorum sepetime.
    İçinde ne var dersen, işte şöyle;

    “ Sevgili dost,
    Tahterevalliye tek başına binen, aşağıda durmayı hak eder, gel ve yüksel.” demişsin.

    Koştum, geldim ey dost. Söylediğini, aldım koydum kalbime.

    “Ellerimiz acaba insanlığın mutluluğuna mı, yoksa sefaletine mi katkıda bulunuyor? Eldivenlerimizi çıkarabilirsek, belki parmak izlerimizden anlayabiliriz neler yaptığımızı.” demişsin.

    Sorularını kazıdım aklımın en görünen yerine, parmaklarımı alıp önüme koydum. Gittim geldim doğduğum günden bugüne. Muhasebesini yaptım olabildiğince. Kah gurur duydum, kah kızdım kendime.
    Söylediğini aldım, koydum kalbime.

    “Bir kilimi üzerinde sevgiliniz gezinecekmiş, bir kaşkolu çocuğunuz boynuna dolayacakmış gibi dokur, bir binayı içinde anneniz oturacakmış gibi yaparsanız, ne o kilim eskir, ne o kaşkol solar, ne o bina yıkılır.” demişsin. Gayretim bunun adına sevgili dost.

    Öğüdünü aldım, koydum kalbime.

    Ve son olarak, bu keşmekeşin, nereye gittiğini bilmediğim telaşımın içinde neredeyse nisyana sürüklenmişken,

    “Bizim, peygamberi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir'imiz, suikasti haber alınca peygamberin yatağına yatan Ali'miz var. Son yudum suyu birbirlerine gönderip susuz şehit olan sahabilerimiz var. Bizim, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”, “Sizden biriniz kendisi için sevdiğini Müslüman kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe) gerçek mümin olamaz”, “Size aranızdaki sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi, selamlaşınız”, “Hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın,” diyen bir peygamberimiz var. “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz,” diyen Yunus'umuz, düşmanın attığı taştan değil, dostun attığı gülden incinen Hallac-ı Mansur'umuz var.” demişsin ya. İşte bu, dedim sevgili dost. Dost dediğin, karamsarlığa düştüğünde seni ayağa kaldırmalı, ümitsizlik tozuna bulanmışsa yüreğin, tutup silkelemeli seni. Sadece bu hatırlatma bile yeterdi umudumu berraklaştırmana.

    Hatırlatmanı aldım, koydum kalbime.

    Sevgili Dost,
    Biliyorum ama ara sıra hatırlatmana ihtiyacım var.

    Biliyorum, onca kötülüğe rağmen “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey."

    Sevgili Dost,
    Biliyorum, çünkü ne olursa olsun, "Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır."

    Sevgili Dost,
    Biliyorum, her şeye rağmen sineni açmakla, serin gönülleri ısıtmakla, insanları sevmekle düzelecek.

    Her şey.

    Sevgili Dost,
    Aç sineni.

    Sevgili Dost,
    Ben geldim.
  • Saat 6.30’du. Sabah 6.30’lar yabana atılmazdı. Birce de yabana atamazdı. Zorunluluktan dolayı uyanmasaydı, Birce yine uyanırdı çünkü 6.30’lar asla yabana atılmazdı…

    Birce, yatağından kalktı. Masasının üzerindeki menekşeye dokundu. Boynunu bükmüştü menekşe, tıpkı kendisi gibi. Aynı çaresizlik onda da vardı. Bu sıralar bir şeylerin değişmesini çok umuyordu ama her şey alabildiğine tekdüzeydi.

    Dün gece gördüğü bir düşün etkisiyle uyandı bu sabah. Bir şeye dair beklentilerinin gerçekleştiği bir düştü bu. O düşle yavaşça pencereye yaklaştı. Perdeyi incitmeden açtı çünkü beklentiler çok kırılgandı, dağılabilirdi.

    Perdeyi araladığında karşısında bir bisiklet vardı. Birce, kendisine gelmiş olmasını umdu çünkü rüyasında da oradaydı o bisiklet. Belki de bisiklet kendisiydi ama o bisiklet oradaydı bu sabah. Hemen evden çıktı, bisiklete dokundu uzun uzun. O bisiklet bir düş değildi, o bisiklet oradaydı bu sabah.

    Bisikletin selesine bir not iliştirilmişti. Birce, o notu eline aldı ve okumaya başladı.

    -Günlerin çekilir bir yanı olması için bir umut ararsın, ışık ararsın ya da onun gibi bir şeyler. Benim günlere dair tek beklentim sensin. Öyle bir zamanda çıkageldin ki her yer bayram neşesine büründü. Masadaki reçel, annemin gülüşü, arefe günü bitirilmiş bayram şekeri gibi.

    Not bu kadardı. Birce notu okuyunca çok mutlu oldu. Bisikleti eve çıkardı. Bir köşede her bulduğu yerde uyumakla meşhur kedisi yine uyuyordu elbiselerinin arasında…

    Hazırlanması gerekiyordu. Hazırlanıp okula gitti. Okula vardığında ders başlamıştı. Sessizce arka sıralara doğru yürüdü. Ders Psikolojiydi. Psikolojik Yaklaşımlardan bahsediyordu dersin hocası. Birce sıraya oturunca hocası geç gelmenin bedeli diye düşündüğü bir soru sordu. “Bilişsel yaklaşımı” anlatmasını istedi Birce’den. Birce anlatmaya başladı. “Soğuk savaşın bittiği günden itibaren, insanlar yavaş yavaş bilgisayarlaşmaya başladı. İnsan zihni gitgide yok olmaya, bir bilgisayar gibi komutsal verilere dayanmaya başladı,” dedi. Dersin hocası onaylar bir şekilde “İyi cevap, umarım bundan sonra geç kalmamayı öğrenirsiniz küçük hanım,” dedi. Birce “özür dilerim” dedi sadece.

    Eve dönmeliydi, evden ayrılınca kendini hep huzursuz hissediyordu. Çok sıkılıyordu, insanların arasında. Onlar bunaltıyordu. O yüzden sığınağına doğru koşar adım döndü. Odasında çiçekli bisikleti duruyordu. Ne yapacağını hâlâ bilmiyordu. Annesi geldi odasına, “Haydi biraz dolaşım,” dedi Birce’ye. Salı Pazarı’na gittiler annesiyle.

    Uzun uzun tezgahları dolaştılar. Faruk geldi aklına, gülümsedi. Faruk olsaydı ne yapardık acaba burada?” diye uzun uzun düşündü.
    Tekrardan eve döndüklerinde, Faruk çok uzun bir mesaj atmıştı. Konu Faruk olunca hep gülümsüyordu. Sebep yoktu Faruk düşüncesi onu hep gülümsetiyordu.

    Bir Pazar günü. Ankara. Kuğulu Park. Karşıdaki büfede “Neşet Ertaş” “Gönül Dağı” çalıyordu, Eğer Ankara’daysanız ya da yolunuz bir şekilde Ankara’ya düşmüşse sadece Neşet Ertaş çalardı bu şehirde. Çalmasa bile, kulağınızda, kalbinizde daima Neşet Ertaş’ın sesi vardır. Burası hüzünlü bir bozkır. Denizden çok uzak ama Neşet Ertaş’a çok yakın.

    Birce ve Faruk yan yana oturuyordu bir bankta. Kalpten kalbe bir yol vardı o gün. İkisi de bunu biliyordu, yıldızlar yere paraleldi. Birce, başını Faruk’un omuzlarına yasladı. Ağzından sihirli sözcükler dökülmeye başladı. “Senin omzun, sesin bana huzur veriyor. En çok ben burada mutluyum iyi ki varsın” dedi. Faruk eliyle Birce’nin başını okşadı, usulca tekrarladı “ Sen de, iyi ki varsın” dedi.

    Kuğulu Park’tan ayrılıp yürümeye başladılar. Yol boyu şarkı türetmece oynadılar. Bir türlü konuşamadılar. Birce bir şey dediğinde Faruk o kelimeden bir şarkı türetiyordu. Faruk bir şey dediğinde bu sefer roller değişiyordu. Kedi sevenler sokağına gelene kadar bu durum sürdü. Kedi sevenler sokağına geldiklerinde bir çay bahçesinde oturdular. Garson geldi, iki çay istediler. Garson adisyona iki çay yazıp gitti. Birce anlatmaya başladı. “Aylardan beri karanlıklar içindeydim ben Faruk, tek başımaydım. Sonra sen geldin ışığım oldun. Belki biraz daha geç kalsan ben o karanlığa teslim olacaktım. Sen benim gerçek mucizemsin bunu kabul ediyorum ama çok erken gelmiş olmandan da korkuyorum. Belki de bu mucizenin büyüsünün bozulmasından korkuyorum. Sanki bir şeylerin zamanı değilmiş gibi hissediyorum,” dedi. Faruk bir şey diyemedi, usulca yine “zaman” dedi. Zaman deyişi Ankara ayazında uçup gitmişti. Yakalaması artık imkansızdı.

    Artık yolların ayrılma vaktinin geldiği saatlerdi. Otogara doğru yürüdüler. O gün otogar tıklım tıklımdı ve yoğun bir yağış vardı. Bir tarafta ise herkes birbirine sıkı sıkı sarılmış ağlıyordu. Yağmur gözyaşlarını saklardı o yüzden kimse ağladığını kabul etmiyordu ama herkes ağlıyordu.

    Birce’nin otobüsü geldi. Faruk, çantasından “Küçük Prens” kitabını çıkardı Birce’ye verdi. Birce hiçbir şey söylemeden kitabı alıp otobüse bindi. Faruk, otobüste Birce’nin oturduğu cam kenarına doğru yürüdü, aralarında sadece bir pencere mesafesi vardı. Faruk, bir şarkıyı mırıldanmaya başladı

    …Kavonazların dibi göründü, çörek otu ve susam susam susam… Bütün bu poğaçalar ve kurabiyeler beni içime kapatan…

    Bu şarkı çok anlamlıydı. Birce’nin sesinden dinleyemeden otobüs hareket etti ve Birce’nin sesinden bir daha şarkı duyamadı. Hâlâ birbirinden bağımsız yerlerde bu şarkı söylenmeye devam edecekti ama bu Faruk ve Birce için geçerli değildi. Onların kendi birbirinden farklı hikâyelerinde artık farklı şarkılar çalmaya başlayacaktı. Otobüs bilinmezliğe doğru hareket etti. Bu yaşananların hepsi korkuydu belki de düştü. Kedi Sevenler sokağı yoktu. Kuzu çiçeği henüz yememişti. Hiç gitmemis gibi bir köşede oturup dinlendirirmiş gibi çiçekli bisikletin kahve aromalı sesi, yere bakıp utanarak gülümsemesi hepsi ama hepsi daima uzaklarda kalmıştı.

    Faruk, otogarlara hâlâ gidemiyordu. Herkes sanki bırakıp gidecekmiş gibi hissettiğindendi belki. Belki de yıllar önce onu 9 numaralı peronda uğurladığı günler geliyordu aklına, kim bilirdi.

    O gün el sallamıştı arkasından. Sonra ağzında bir sigara ve içli bir şarkıyla her şeyin geçeceğini söyleyen Ay ve yarım kalmış hislere sahip yıldızlar da eşlik etmişti o geceki vedaya. Gücüne gidiyordu yalnızlığı böyle…

    Vedanın ertesinde yani onun başka bir şehre vardığı gün, ayrı yollara savrulmuşlardı. Gitmeden önce çay bahçesinde uzun uzun konuşmuşlardı. Faruk, öyküsüne dahil olmak istediğini söylemişti. Hatta izin verseydi eğer yüreğindeki tüm iğneleri, kalbine batmış tüm o cam parçalarını elimi kanatma pahasına da olsa tek tek temizleyeceğini de söylemişti ama hep bir sayfa geç kalmışlardı
    birbirlerine. Mesele mesafeler falan da değildi. Asıl mesele, yani onları birbirinden uzaklaştırıp koparan şey Birce'nin düşmekten, yaralanmaktan korkmasıydı. İnanmıyordu hiçbir şeye, inancı da yoktu kimseye.

    Birce'yi bir şeylere inandırabilmek için kuşburnuna inandığını söylemişti Faruk. Hatta neden inandığını da açıklamıştı: Bir gün sabahçı kahvesinde oturuyordum ve çok üzgündüm. Birden nasıl olduğunu anlayamadığım bir kuşburnu belirdi masama, sonra sebebini sormadan yudum yudum içtim onu. Kafamı çevirdim, sağımda solumda kimse yoktu sadece kuşburnu vardı yanı başımda. İşte o gün dedim ki kendi kendime, manevi desteğiyle her daim yanımda olan bir şeye elbette inanabilirim. Hikayeyi anlattıktan sonra Birce çok gülmüştü. Faruk da gülmüştü. Hatta hâlâ gülüyor ve inanıyordu Faruk.

    Birce, peruk gibi hüzünlüydü. Hüznünü başka kalıplarda yaşamak istiyordu. Yıllardır çalışıp didinip bir ev alıp sonra ilk depremde evi yıkılan bir adamın nasırlaşmış ellerinde, evladını kaybetmiş bir annenin yüzünde, ya da kimsesiz kalmış bir çocuğun kalbinde ama Faruk hüznü de, sevinci de onunla yaşamak istiyordu.

    Gün yine aydığında epeydir kaçtığı o izbe evde bulmuştu kendini. Zaman yine olanca sessizliğiyle durduğunda, giderken arkasındda açık bıraktığı koridordaki tüm ışıklar sövmeye başladı. Tek tek söndürdü. Masanın üzerindeki daktilo, yarım kalmış tüm öyküler, fincandaki içilmemiş kahve yüzüne tükürdü. Buzdolabı yine o tamtakır kuru bakırlık görüntüsüyle seslendi; yine mi sen? Hani gitmiştin, hani bir daha dönmeyecektin. O yokuşu onunla beraber çıkacağım, belki yeni bir buzdolabı da alırım o gittiğim yerlerde, seni de unuturum demiştin. Ne oldu da şimdi geri döndün? Sustu, haklıydı…

    Çok yorulmuştu. Yollar fena yormuştu. Bu sefer mecali kalmamıştı hiçbir şey yapmaya. Oturma odasına geçti, kir pas içindeki tekli koltuğuna oturdu. 37 Ekran tüplü televizyonu yüzüne acı acı bakıyordu. Daha fazla dayanamazdı sordu: Bak hepsi konuştu, tek tek yüzüme vurdular her şeyi. Ya sen, sen bir şey demeyecek misin? "Ekranda seni yansıtıyorum zaten, daha sana ne söyleyebilirim ki?" demişti. En ağırı da bu olmuştu sanırım. Galiba tüm yaralanmış öykülerin çıkış noktası da buydu. Kendi kendinle yüzleşmek ve yine yanıldığınla kalmak.
  • Bir an gelirki artık boşverirsin,kendine ve her şeye,karşı siperlerden yağmur gibi kurşun yağarken aldırmazsın ve yürümeye devam edersin,bunun adı aslında intihardır ama aynı zamanda bu kıyametin ortasında ilerleyen,yatan,ölen,yaralanan,herkesin en iyi en mükemmel yanlarının kendi içinde toplandığını hissedersin,bir arkadaş toplantısında ortamın tüm neşesini kendinde toplamak gibi bir şey bu. Bu duygu ,ölülerin şarkı söyledikleri andır işte...

    Faşist hükümet darbesi,teknik olarak iyi hazırlanmış,başarısız olma olasılığı bir sözcüğe bağlı "umut" .İçi boş ya da dolu, umut umuttur.
    Bir tarafta Franconun ordusu,kibritler gibi sımsıkı dizili ,faşistler ve Araplar.İspanyolların deyimiyle Mağripliler.Franco,o dönemde İspanya'nın sömürgesi olan Fas'da garnizon komutanı. Ordusunu alıp Madride yürüyor Cumhuriyeti yıkmak için.Daha önceki kominist karşı darbeleri iyi inceleyip faydalanmış olmalı,Troçki'nin darbe tekniğini Troçkicilerden daha iyi biliyor çünkü.Kıyıcılıksa,o zaten fazlasıyla mevcut.İçi cehennem gibi yanıyor,her şeyi kendi cehennemine çekmek amacında.
    Diger tarafta koministler,sağçı soysalistler,solcu sosyalistler ve barışçılar.Barışçılar genelde arada kalmiş, iç savaşın ortasında barışçıları nereye sürersen oraya gider.Hükümet faşist Francoya karşı,Franco ordunun tek hükmedeni.karşı tarafsa anarşistlere emanet.Şaşılacak şey ,ki anarşistlerde şaşırır bu duruma, polis de hükümetten yana.Bir zamanlar anarşistlere(uluslarlarası anarşiştler,işleri devrim yapmak) türlü işkenceler eden polisle şimdi kolkolalar.Hükümet bu anarşistlere silah dağıtırken elleri titrer,Franco belasından sonra ilk iş olarak bunlardan kurtulmayı düşünüyor, gitsinler Çine,Polonyaya orda yapsınlar devrimlerini der gibi bir titreme bu ,ama şu an onlara mecburlar.

    Korku gözlerden belli olur derler, yanlış.Korku sigaranın nasıl içildiğiyle anlaşılır.Derin nefesler alıyorsa biri, aralıklarla, kaybedecek bir şeyi yoktur,bomba yüklü bir araçla az sonra dehşet saçan mitralyözlerin üstüne son sürat gidecektir.Nefes kesik kesik ve sıksa korku yaklaşmaktadır,bu acelecilikse korkuyu belli etmemek içindir.Sigara yakılmış ancak uzun süredir tek nefes alınmamışsa az önce kurşuna dizilen bir faşist subayın akan kanına, bir çocuk tarafından parmak basılmış ve duvara "faşistlere ölüm" yazılmıştır,bu nefes almama gelecekten umut kesildiği manasındadır.Sigarasını yakmak için sırf sigarasını içebilmek için üzerinde 20 kiloluk patlayıcılar taşıyan arkadaşını önden gönderip arkadan yavaş yavaş gelen adamın sigara içmesi olsa olsa umutsuzluktur.Zifiri karanlıkta ,herkes karanlığa ateş ederken,nereye ateş ettiğini bilmeden,sanki gece tarafından biçilen iki adam bir sipere gizlenmişken.Birisi omzundan vurulmuş diğeri bacağından.Omuz ve bacak diye geçmeyiniz ,omuz kolla birlikte kopmuş,bacaksa nerde olduğu belli değil,biri kolunu biri bacağını bırakmış,aynı sipere sığınmışlar birer sigara yakarlar,bu sigara içişi kardeşliktir.Çatışma durulunca sigarasını yakar biri,ve dahil olduğu vahşete bakar,bir damla yaş düşer sigarası söner bu cesarettir.Sigara yakılmadan ağızda taşınıyorsa, az evvel ,baştan aşağı silahlı üç kişinin olduğu karakola girilmiş ve çıkılmış demektir,ufak yaralanmaları yaralanmadan saymayız,bu özgüvendir.
    Alcazar kalesinde faşistler rehineleri tutarlar,çoluk çocuk.Bir baba sigarası umrunda değil duvarlara ateş eder,bir baba çocuğu kaleye hapsedilirse sadece duvarlara ateş eder,sigarasını kurşunları bitince yakar,bu bilinmezliktir.

    Daracik bir sığinakta ilerlerken , karanlıkta ,ince uzun bir tünel ,5 kişi ilerliyor,birinin elinde alev silahı.Karşı uçta duvara yapışmış faşitler korkudan titreyen,alev silahlı adam faşist subayla göz göze gelir ,kurşunlar uçuşur,insan gözünün içine baktığı birini diri diri yakabilir mi? Sıgınaktan çikmak icın gerisin geri dönülür ardarda 5 sigara yakılır ,bu tereddüttür.

    3 kişi baskında 2 si geri döner ama üç sigara yakılır bu yastır.
    Bu vefadır.
    Bu özlemdir.

    Sigara bazen çok şey anlatır,ülķüsünü savaştıranlar eşit değildir,iki tarafta insanlıktan bahseder,eşit değillerdir,karşılıklı olarak kurşun sıkarlar kurşunları bitince ideoloji sıkarlar ama eşit değillerdir,bir taraftakinin sigarası vardır çünkü,yakar,çömelerek içer,eşitliği sağlamak için karşı tarafa sigara verilmelidir,bu sigara işte o kadar önemli bir merettir,eşitlik sağlanınca düşmanlık kaldığı yerden devam eder,bir sigara oysa sadece beş dakikalığına barışı sağlamıştır, sigaranın öğütlerini dinleseydiler bu kadar kıyıma gerek kalmazdı.Ama kin ,kullanılmış atılmış tekrar bulunup yine kullanılmış o kin,mavi tıraş jiletleri gibi yüzlerce kez kullanılmış pas tutmuş o kin sakalları ve diğer şeyleri kesmeye devam eder yine.

    Savaşanlar sanılanın aksine hep çocuk kalırlar büyümezler,yaralılar ilk sargı bezlerini değistirmek istemezler kanlı kanlı dolaşmak hoşlarına gidiyordur çünkü,tıpkı bir çocugun kesilen eline sargi bezi sarması ve bakip bakıp gülümsemesi gibi,yara iyileşir ama sargı bezinden ayrılmak istenmez,çocukluğun en güzel adetlerinderdir bu.Eli sargılı adam sargısız eliyle bir sigara yakar bir kaç nefes alır sonra onu sargılı eline yerleştirir,bu çocukluk değilde nedir?
    Sigaralar yakılmadan ağızdaysa bunun iki nedeni vardır ya son sigararadır,doğru an bekleniyordur ya da faşist tankları geliyordur,durdurulması gereken tanklar,durdurulmazsa savaşın seyrini değiştirecek tanklar,siperde milisler yerle neredeyse bir ,tankların paralelinde olabildiğince yakın olmaya çalışıyorlar,ağızlarda yanmamış sigaralar elde dinamitler, dinamitçiler vakit kazanmak için sigaralarını yakarlar ve beklerler hedeflerinin gelmesini,dinamit sigarayla ateşlenmelidir,bu milislerin bir buluşudur,onlarca ölünün ardından tecrübe edilerek bulunmuş.

    Hükümlüler ki hüküm giymek için ceketlerin omuz bölgelerinde parlaklık olması yeterlidir,bu parlaklığı oluşturan şey tüfek olabileceği gibi bir biletçinin omzuna astığı para çantasıda olabilir.Ama farketmez parlaklık parlaklıktır.Hükümlüler ikiye ayrılır idamlıklar ve diğerleri,idamlıklar zindanlarda tutulur,zifiri karanlıkta,burada içilen sigaraların manası adamına göre değişir,içende hafif bir tebessüm varsa bu özlemdir,kendi ölümüne olan özlem.Bir başkası sigarasını yakarken ellerini titretmişse bu korkudur ama ölüm korkusu değil,işkence korkusu.İşkenceden korkan kişinin bildiği çok şey var demektir,söyleyecek çok şey demek o kadar çok ölüm demektir,işte bu işkence korkusu bu el titremesi buna işarettir.Kibrit sigara yakıldıktan sinra hemen söndürülmüyorsa şu perişan yüzü ,kendi yüzünü anımsatmak istemesidir,bu korkudur,ölüm korkusu yine değil,yalnızlığın korkusu.Sesler bir sigaranın yakılmasını sağlayabilir,kurşun sesleri,otuz kişilik bir grup kurşuna dizilirken seri silah seslerinin gürültüsü,sonra tek tek silah sesleri, ölmeyenlerin işini gören sesler,bu tek tek sesler zindanlardaki hükümlülere yaktırır sigaralarını,bu yastır,karanlık bir yas.Zindandakiler genelde birbirleriyle konuşmaz,bir ölüyle konuşmak istemezler,konuşanı tek tük çıkar ve bir sigara yakar,bu konuşan rüyadır,kırlara çıkmış,güneşe bakan oğlunun kısık gözlerine büyülenmişçesine bakan birinin rüyası.
    Zindandakiler artık politikayı düşünmezler hatta koğuştakiler bile düşünmez,politikadan olmaz ya biri ağzıni açacak olsa,yumrukla sustururlurdu.Politika konuşmaz, artık duygular konuşur,ve bir madeni para konuşur,mahkumların elinde kalan sigaraları hariç son şey.Ve boyuna yazı tura atılır.

    Manastırın önünde iki adam ,kimseden emir almadan gönüllü olarak nöbet tutup gözcülük ediyorsa.Bunu gören binbaşı sigarasını yakıyorsa ve iki dalda nöbetçilere veriyorsa bu garip bir şeydir,asla karşımıza çıkacağını düşünmediğimiz bir şey; iyi niyet...Bir yerde biraz iyi niyet birazda yürek kaldıysa bunun şerefine elbette bir sigara yakılır,en güzel sigaralardan biri,bu sigarada kardeşçe sarılma isteği gizli mizli değil apaçık olarak izlenir.

    Uçağına atlamış bir kominist pilot,görevi faşist kanyonlarını bombalamak,ama uçaksavarlar amanvermez,her pikesine karşılık verir,pekala kamyonlar her şartta bimbalanabilirdi ama olmadı,gerisin geri burliğe uçuldu,bu korkaklık değildi belki unutkanlıktı ama korkaklık olarak algılanmıştı,korkmayan bir adama ödlek muamelesi yapılırsa yapılacak iki şey vardır, haykıracak noktaya gelene kadar içki içip sarhoş olmak ya da beş sigarayı ardı ardına içmek,bu içişe gözler ve boş bir duvar eşlik eder, olabilecek en az göz kapağı açılıp kapanmasıyla duvara bakarken dalmış bir çift göz.Pilot ikisini birden yapar hem sarhoş olur hem ardı ardına sigaralarını yakar,bu öfkedir,ve çirkindir,öfkeki bir adam sarhoş öfkeki bir adamdan daha az çirkindir.

    Madrid önlerinde postal sesleri,faşistler süslenmiş geliyorlar zaferi taçlandırmak için,bir anarşistin babasıda Madriddedir,şehirden kaçmazsa büyük ihtimalle kurşuna dizikecektir,ama kitaplarını bırakıp kaçmak istemez,bur yaştan sonra kitaplarım olmadan zaten yaşayamam kaçmanın manası ne derken içkisinden bir yudum alır ve sigarasını yakar, bu kayıtsızlık mıdır? Hayır bu kayıtsızlığa benzeyen küçümsemedir,bu sigaralar hep birbirleriyle karıştırılır.
    Bir merdivene oturulmuş,karanlık,gözler gökyüzüne çevrilmiş,yıldızlar mı,ay mı görülmek istenen? Hayır.Beklenen rastgele bir alınyazısı,faşist bombardıman uçakları,bombalarını rastgele bırakıyor gökten,gökten rastgele bir ölüm yağıyor,merdivende oturan adam canı sıkkın ,rasgele bir ölümle ölmek de ölüm mü diye düşünüyor ve köşede gözünü göğe dikmiş bir kediye bakarak sigarasını yakıyor, bu sigara isyandır,çarpık alınyazısına isyan.
    Sedyede bir yaralı ağzı açık bağırıyor gibi,uçak seslerinden,el bombalarından,şarapnel vızıltılarından bağırıyor mu yoksa az önce bağırtısı bitmiş mi anlaşılmıyor,yanan bir sigara yanıbaşında tütüyor oysa ,ağzından düşmüş,ölürken haykıran bir adamdan kalan son şey,bu sigaranın manasını sadece hâla tüten sigara söyleyebilir, oda sadece sormaya cesareti olanlara.

    Hücüm ederken insanın ensesinden vurulması pek hayra alamet değildir,vurulan adamın arkasında bir sigara yakılmışsa ve dudak yerine dişlerin arasında tutuluyorsa bu ihanettir.Tüm tanklar birbirine benzer akan kanda öyle,tanklar az buçuk kördür ve gedik açmak için körlemesine giden bir canavar biçilmiş kaftandır,Madrid'e doğru bir gedik,arkası kesilmez diğerleride peşi sıra gedikten geçecektir,hattı geçen tankların arkasından bakılır sadece,belki biri 7.65 ini ateşler ve şarjör boşalınca toz bulutunun arkasından, kaçınılmaz sigarasını yakar, bu sigara yitirilmişliktir bir kentin yitirilişi.

    Bir sigara yakılmıştır,yakıldığı unutulmuş,akılda bir cümle evinin balkonundan dışarıyı seyreden biri,gece,sessizlik,hava soğuk ama üşütmez,hafif bir titreme vardir ama bu soğuktan değildir."nasıl yoksul olacaklarını öğreteceklerdi onlara" bu cümle ile titremektedir ta ki sol el parmaklarında bir yanma hissedinceye kadar.Mantıklı olan hareket içeri gidip yatmaktır ama bir sigara daha yakılır. Her güzel şey biter ,acıyı anlatsada güzeldir,bitsede güzel.

    Bu kitabı okuyun sonra Pablo Nerudo'nun Yürekteki İspanya kitabına başlayın orada bu şiiri okuyun ve bir sigara daha yakın.

    Akbabalar
    Hainler:
    Şu ölmüş evime bir bakın
    Yaralı İspanya'ya bir bakın
    Ama her ölmüş evden, çiçek yerine
    Çıkıyor kızgın bir maden,
    Ama İspanya' nın her yarasından
    Çıkıyor bir İspanya daha,
    Ama her ölü çocuktan
    Bir tüfek çıkıyor bakan
    Ama her cinayetten
    Bir gün yüreginizde gerçek yerini
    Bulacak mermiler çıkıyor.

    Soruyorsunuz, niye
    Şiirlerim düşten ve yapraklardan
    Yurdumun büyük yanardağlarından
    Söz etmiyor diye?

    Gelin görün sokaklardaki kanı
    Gelin görün
    Sokaklardaki kanı
    Gelin gorün sokaklardaki
    Kanı

    Pablo Neruda

    Son bir şiir daha; kitabın çevirmeninden;

    ışıkları tutamıyorum
    avuçlarımdan kayıyor
    karanlık en büyük korkum
    gece gittikçe çoğalıyor

    halıda kan izleri buldum
    cıgarası hala yanıyor
    cesedin başına oturdum
    gözleri bir tuhaf bakıyor

    bu çocuğu tanıyordum
    yıllardır yalnız yaşıyor
    bütün mektuplarını okudum
    kimseyle anlaşamıyor

    cinayeti otele duyurdum
    telefonlar üst üste çalıyor
    sabaha karşı başladı sorgum
    polis öleni ben sanıyor

    Attila İlhan
  • Bazı kitaplar gerçek yaşamdan daha duyarlı, daha büyük boyutlara götürüyor beni.
  • Sana yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağmurlu bir coğrafyada yaşadığımızı söyleyecekler. Gerçek olan senin mevsimindir oysa. O günün nasıl geçeceğini anlayabilmek için gökyüzüne bakman gerekmez. Dönüp yüreğine bak. Yağmurlar ve güneş yüreğinden süzülür. Gerçek olan yüreğinin mevsimidir, senin mevsimindir. Her sabah uyandığında gözlerinden dünyaya saçılandır mevsim. Güneş senden doğar ve yağmur senin gözlerinden düşer yeryüzüne.
  • Bazı kitaplar, gerçek yaşamdan daha duyarlı, daha büyük boyutlara götürüyor beni.
  • 1. Doğru rüyalar. Peygamberimiz’in gördüğü rüyalar, daha sonra gerçek hayatta aynen meydana gelirdi.
    2. Peygamberimiz uyanıkken, Cebrâil tarafından vahyin onun kalbine bırakılmasıdır. Şu âyet bu çeşit bir vahiyden söz etmektedir: "Onu, uyaranlardan olasın diye, Cebrâil, apaçık Arapça'yla senin kalbine indirmiştir" (eşŞuarâ 26/193-195).
    3. Cebrâil'in insan şekline girerek getirdiği vahiy, vahyin en kolay şeklidir. Cibrîl hadisi diye meşhur olmuş hadis bu yolla gelmiştir.
    4. Cebrâil, görünmeden çıngırak sesine benzer bir ses halinde vahyin gelmesidir. Bu çeşit vahiy, Hz. Peygamber tarafından vahyin en ağır şekli olarak nitelenmiştir. Kendisinde tehdit ve korkutma olan âyetler bu çeşit vahiyle gelmiştir. Bu çeşit vahiy gelirken, Hz. Peygamber son derece heyecanlanır, titrer, çok soğuk günlerde dahi terlerdi (Buhârî, “Bed’ü'l-vahy”, 2).
    5. Cebrâil'in Hz. Peygamber'e uyku halinde getirdiği vahiydir. Bu tür vahiyle alınan söz Kur'an değildir.
    6. Cebrâil'in kendi aslî şekliyle getirdiği vahiydir. Bu şekliyle vahiy iki defa gerçekleşmiştir. Birincisi peygamberliğinin ilk günü Hira'da iken, ikincisi de mi‘racda meydana gelmiştir: "Andolsun ki, onu bir diğer defa da sidretü'l-müntehânın yanında gördü" (en-Necm 53/13-14).
    7. Vahyi, Hz. Peygamber'in doğrudan Allah'tan alması veya perde arkasından Allah'la konuşması şeklinde gerçekleşen vahiydir. Mi‘racda gerçekleşmiştir.