• Senai Demirci

    https://youtu.be/tdLhQNFbbVA

    ŞİMDİ BİR ADAM GELSE ŞEHRE, uğrasa loş odalarına bir evin.
    Bir çocuğun hayret bakışlarını indirse gözlerimize
    Sönmeden ateşli hayretleri.
    Yılmadan delici bakışları.
    Bizi kendimize bin sürpriz diye tanıtsa.
    Bebeğin çığlıkla başladığı başlamaların sırrını fısıldasa bize.
    Dese ki:
    “Dokunduğun her şey O’nun adına.
    “Damağının suya değmesi, suyun damağına gelmesi O’nun rahmetiyle.
    “Dudağının dudağına değmesi O’nun ismiyle…”
    Halimiz bir inci sözün elçiliğinde “bismillah” dese.
    Başlamaların hepsine Allah adına bir devrim diye başlasak.
    Bir dağda bir kardelenin çıkışını devrim bilsek.
    Bir daldan bir yaprağın düşüşünü devrim görsek.
    Bir dudağa bir hecenin tutunuşuna devrim desek.
    Bir nefese bir sesin dolanışını devrim diye haykırsak.
    Her şeyin her defasında hiçten yoktan sebepsiz başladığına tanık olsak.
    Hep başlasak,hep başlasak…
    Hep başlamalarda olduğumuzu bilsek.
    Yeni baştan taşınsak “Bismillah”ın eşiğine.
    Biz dahi başta ona başlasak…

    Şimdi bir adam gelse şehre, yeniden baksa kutlu bakışlara susamış sokaklara.
    Ölüler ağırlayan mezarlar.
    Unutturduklarıyla utanan soğuk taşlar.
    Ayaklar altında ezilmiş tohumlar.
    Toz olmuş kemikler gibi ağaçlar…
    Kuru dal uçlarına sürgün edilmiş ümitler…
    Kara toprağa uzatılmış taze tenler.
    Ayrılık uçurumlarına savrulup solmuş gül yüzlüler.
    Yarım kalmış sevdalar.
    Kırık dökük hecelerde saklı aşklar.
    O adamın Sözler’iyle…
    Bin diriliş türküsü oluverse, bir haşir sözüne dönüşüverse.
    Dal uçlarında tomurcuklar gibi patlasa sonsuz özlemlerin.
    Gelincikler gibi yüzü kanlansa paslı kederlerin.
    Kan kırmızı mahcupluklar bulaşsa yüzüne ölü kızların.
    Bir daha bir daha seyretsek İbrahim’in [as] kuşlarının yaprak yaprak geri dönüşünü.
    Bir daha, bir daha dirilmeye bin bahar kadar emin olsak, İbrahim’ce mutmain olsa yaralı kalplerimiz.
    Dal uçlarına çiçek çiçektebessüm asılıverse.
    Baharı giyinen yeryüzü bir Duha ayetini seslendirse:
    Rabbin seni terk etmedi, etmeyecek
    Rabbin sana darılmadı, darılmayacak
    Bundan sonra ne gelirse başına, bundan öncekilerden güzel olacak.

    Şimdi bir adam gelse şehre, unutulmuş köşelerine uğrasa evlerin.
    Mahzun ve asil bir kadın.
    Anne.
    Sınanmanın en zoru evladının ölümüyle.
    Kan çanağı gözlerinden ateşli yaşlar düşürürken göğsüne.
    Baldıran zehri çaresizliği yudumlarken kederler içinde.
    Suskun duvarlardan, aldırışsız kahkahalardan, zoraki başsağlıklarından yüreği boş dönerken.
    “vildanunmuhalledûn…” müjdesini fısıldasa adam.
    Cennet saraylarından haber verse.
    Bir teselli yağmuru iniverse ana yüreklerine…

    Şimdi bir adam gelse şehre, tutsa ölüme yürüyen ihtiyarların elinden.
    Gölgelerin gövdeleri aştığı ikindi hüzünlerinden parıltılı ümitler devşirse.
    Yangın yeri ahir zaman akşamlarına sevinç pırıltıları düşürse.
    Yakıp kavuran pişmanlıkların dudağına pınar suyu değdirse.
    “Ah keşke…” lerle felç olmuş ümitleri yeniden yürütse.
    Yüz üstü düşmüş özlemlere gülümsese.
    Hayranlık umdukları gözlerden aşağılanmalar yaşlı kadınların yüreğine su serpse.
    Cam kırığı sözler ağızlarda bekleşirken, sussan acıtır, konuşsan kanatır kederleri bir bir dile gelse.
    “Halık-ı Rahîm” diye başlasa söze…
    Hep Rahman hep Rahim Allah’ın adıyla...
    Sonsuz rahmeti, bitimsiz merhameti ümit nehri gibi avuçlayıp serpse ihtiyarların yüreğine.
    Rahmanî umutlar döşese kabre giden patika yollar üzerine

    Şimdi bir adam gelse şehre, telaşlı koridorları adımlasa.
    Teselli arayan çaresizler.
    “Neden ben, neden ben!” diye hırçın sorular soran devasız gençler.
    Nefesi daralmış, yüreği sıkışmış, güneşi unutmuş dertliler.
    Huzuru her sabah yeniden kanayan, hüznü çıban gibi çoğalan.
    Hastalar, hastalar, hastalar..
    İlaçların kâr etmediği, yoğun bakımların göremediği, operasyonların onaramadığı yaraları varken hastaların.
    Şehre bir adam gelse.
    Bir tatlı kelam etse: “Ey biçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil, derman... Ömrün bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zayi olur. Hastalık ömrünün dal uçlarına ebedi meyveler takıyor.”
    Sonra hastalığın hüznü sarı güller gibi pencerelerden sarksa…
    Sonra bitkin tebessümleri dertlilerin serin pınarlar gibi aksa…

    Bir adam gelse şehre, bizi Kitab’la tanıştırsa…
    Terk ettiğimiz, uzak köşelere bıraktığımız, susturduğumuz.
    Tedavülden kalkmış para muamelesi yaptığımız, miadı dolmuş ilaç yerine koyduğumuz,
    Unuttuğumuz Kitab’ı ateşli bir haber gibi sokuverse gündemimize.
    Sözlerin en sıcağına dokundursa dilimizi.
    Yüreğimizi yatırsa vahyin ırmağına.
    Sesten serinliklere daldırsa yüreğimizi.
    Güneş karşısında nazenin yaprakları İbrahim tenini seyredercesine seyrettirse.
    Ateşler içinde serin ve selamette olmanın mucizesine tanık etse dal uçlarını.
    Taş kadar katı, taştan da katı kalplere bir Musa asâsı dokundursa.
    İpek gibi kök ve damarların dokunuşuyla katılığını terk eden taşlardan utandırsa katı kalplerimizi.
    Bir aşk hikayesi okusa taşların yüzünden; taşların da kalbini gösterse kalbimize.
    Dese ki, güya bir âşık gibi taşlar; o lâtif ve güzellerin temasıyla kalbini parçalıyor, yollarında toprak oluyor.
    Yüzümüz kızarsa, anlamak için geç kaldığımıza yansak “Biz Uhud’a severiz, Uhud bizi sever” diye taşlara aşk yükleyen Peygamber sözünü.

    Bir adam gelse şehre; bize bir Peygamber anlatsa…
    Uzakta kalmış değil, şimdi burada aramızda bir peygamber.
    Soğuk değil sıcak:
    Taze peygamber nefhaları taşısa şehre.
    Yunus’ça yakarışların denizine atsa kalbimizi hemen şimdi.
    Eyyub’ca yaraların tenine taşısa yakarışlarımızı hemen şimdi.
    İbrahim’ce kurtuluşların serinliğine fırlatsa yangınlarımızı hemen şimdi.
    Musa ile Hızır’a yoldaş eylese itirazlarımızın hepsini hemen şimdi.
    Yusuf’ça rüyaların müjdesine sarıverse terk edilmişliklerimizi.
    İsa’ca bir merhametin yüreğinde eritse hoyratlıklarımızı hemen şimdi.

    Gelse adam…
    Gelse ve
    Tutsa elimizden “asr-ı Saadet’e, ceziretülArab”a götürse bizi hemen.
    Onu vazife başında görsek:
    Görsek ki, O’nun bakışıyla matemler sustu, varlık şevke boğuldu.
    Birbirine yabancı ve düşman görünen varlıklarO’nun nuruyla, dost ve kardeş oldu.
    Suskun ve dilsiz taşlar pürneşe söz oldu.
    Korkunç, dipsiz deniz gökler mavi tebessümlere durdu.
    Yetimler gibi boynu bükük dağların yüzü güldü.
    Sevildi, sevilir oldu, sevildiğini bilen oldu.
    Yüzleri soluk, nefesi kesik hastalar gibi yıldızlar şiir olup iniverdi göğümüze.
    Ve böyle böyle…
    Böyle böyle…
    Aramızda bilsek Allah’ın Elçisi’ni.
    Aramızda…
    Bir gül tebessümünce diri.
    Bir yağmur damlasınca duru.
    ReşhaReşha indirse Peygamberce bakışı şehre…
    Can kulağımıza değdirse sözlerini…

    Bir adam gelse şehre…
    Öte yakasından şehrin..
    Sarı çiçeklerle sohbet edecek kadar hisli…
    Bir gülün soluşuna ağlayan.
    Şefkatli.
    Karıncalarla sofra arkadaşı.
    Dağ başlarını, ağaç dallarını mekan tutmuş münzevi.
    Üveyiklerin hatırını soran, sinek kanadı inceliğinden ders alan öğrenci.
    Gelse şehrin bu yakasına…
    Bir delikanlının tereddütlerini ağırlasa avuçlarında.
    Bir genç kızın uçarı hayallerine eğilse bakışlarıyla.
    Dese ki,
    Ey kavmim “Uyun Elçilere...”
    “Sizden ücret istemeyenlere…”
    İlle bizden olacaksın demeden gerçeği anlatanlara..
    Taşlanmayı göze alarak koşsa meydanlara…
    Soğuk mapus duvarlarından sonsuz tefekkür göğünü kucaklayan meyvelerle çıkıp gelse…
    Canına kastedenlere de ebedi canlar sunan tebessümüyle baksa gözlerimizin içine içine…
    Şehrin öte yakasından bir adam gelse…

    Şehrin öte yakasından gelen adam
    Geldi çoktan.
    Dudağında göklü sözlerin iksiriyle…
    Yanında muhabbet kahramanlarının alın teriyle…
    Yüreğinde Mevlana şiiriyle,
    Aklında Geylanî hikmetiyle,
    Şirazlı Sadi’nin Molla Cami’nin aşkıyla,
    Meleklerin “bilmeyiz biz; Sen bilirsin” edebiyle…
    Şehrimize bir adam geldi.
    Şehrin öte yakasından…

    Keşke kavmi bilseydi…
  • Seni tanıyalıdır;

    Şükür ile sitem,
    Sevgi ile nefret,
    Sevinç ile hüzün,
    Sakinlik ile heyecan,
    Vuslat ile hasret,
    Gerçek ile rüya,
    Umut ile çile,
    Keyf ile keder,
    Neşe ile öfke,
    Yakın ile uzak,
    Gece ile gündüz,
    Alt ile üst,
    Gel ile git,
    Ters ile düz,
    Yaşam ile ölüm,
    Hülya ile kabus,
    Ateş ile buz,
    Sıcak ile soğuk,
    Varlık ile yokluk,
    Açlık ile tokluk,
    Işık ile gölge,
    Aydınlık ile karanlık,
    Güneş ile ay,
    Dün ile yarın,
    Tam ile yarım,
    Bahar ile güz,
    Yaz ile kış,
    An ile asır,
    Ak ile kara,
    Geniş ile dar,
    Uzun ile kısa,
    Tatlı ile acı,
    Güzel ile çirkin,
    Yumuşak ile sert,
    Yangın ile su,
    Olur ile olmaz,
    Evet ile hayır,
    İniş ile çıkış,
    Gülmek ile ağlamak,
    Yüksek ile alçak,
    Aşağı ile yukarı,
    Açık ile koyu,
    Artı ile eksi,
    Açık ile kapalı,
    Hafif ile ağır,
    Batı ile doğu,
    Büyük ile küçük,
    Barış ile savaş,
    Boş ile dolu,
    Cesaret ile korkaklık,
    Çift ile tek,
    Doğru ile yanlış,
    Cevap ile soru,
    Dert ile derman,
    Yeni ile eski,
    Eksik ile fazla,
    Geçmiş ile gelecek,
    Hızlı ile yavaş,
    Issız ile kalabalık,
    İyi ile kötü,
    İç ile dış,
    İlk ile son,
    Kar ile zarar,
    Kolay ile zor,
    Kuru ile yaş,
    Ödül ile ceza,
    Parlak ile mat,
    Kabul ile ret,
    Sabah ile akşam,
    Sağ ile sol,
    Sık ile seyrek,
    Sorun ile çözüm,
    Masum ile suçlu,
    Hayır ile şer,
    Tavan ile taban,
    Tutsak ile özgür,
    Tekil ile çoğul,
    Ucuz ile pahalı,
    Usta ile acemi,
    Yaramaz ile uslu,
    Var ile yok,
    Az ile çok,
    SEN ile BEN,

    Ve daha nicesi,
    Karıştı, birleşti, bir oldu, kayboldu...
    AŞK OLDU...
  • “Ötede, Kazak bozkırının kıyısında, hasat mevsiminin akşam güneşi bir tandır ağzı gibi, bitkin, ölgün son alevlerini yayıyordu. Gökyüzündeki uçucu küçük bulutları bir yangın aleviyle renklendirip, alçak yerleri şimdiden karanlıklara gömülmüş mor bozkırın üzerine son parıltılarını vuruyor ve ufkun gerisinde yavaş yavaş kayboluyordu. Cemile batan güneşe, coşkun, tatlı bir neşe ile bakıyordu.”
  • "Pollyanna,
    Sana göre insan
    Profiterol yer gibi yaşamalı
    Bir çamur deryasının içinde
    Küçük beyaz mutluluk topları yakalamalı.
    Bense vücuduma şiirler saplıyorum durmadan
    Sen de bilirsin ya Allah
    Dayanabileceği kadar acı verirmiş insana.
    Geçen yazı
    Bir dut ağacının altında roman okuyarak geçirdim
    Dut taneleri düşerdi sayfalara
    Tıpkı tatlı bir yaz yağmuru gibi
    Büyük taneli tıpırtılarıyla
    Kendimi dut ağacının gölgesini yiyen
    Bir ipek böceğine benzetirdim.
    Ucuz teşbihler beyaz atlı prenslerdir Pollyanna
    Bir şiire gelir
    Ve onu bu hayattan kurtarırlar.
    Ah Pollyanna,
    İçimde sanki hep aynı şarkıyı çalan bir laterna:
    Cancağızım basma perdeme bir çiçek de sen olsaydın
    Kaçarken yangın merdivenlerine
    Keşke grapon kağıtları assaydın."
    Didem Madak
    Sayfa 68 - Metis Yayınları
  • 360 syf.
    ·Beğendi·5/10
    Yaşım kemale erdikçe kitap zevkim de değişiyor. Bu defa pek sevemedim. Halbuki eskiden ne zevk alırdım bu yazardan. Çok uzatmış konuyu. Ehh başlayıp bitti ama bi karnımın ağrıdığı dönemler de olmadı değil okurken ...
  • 247 syf.
    ·29 günde·Beğendi·10/10
    Hayatınızda yaşayacağınız en büyük ironi ve acı gerçekle yüzleşeceksiniz. İtfaiyecilerin yangınları başlatanlar olduğu ironisi ile cebelleşecek, televizyonlara köle olmuş kitaplardan korkarak kaçan insanları görüp acı gerçekle yüzleşeceksiniz. Bir tatlı deli kız ile bir itfaiyeci adamın kısa metrajlı dostluğu ile umutlanacak, alevler içinde kavrulan kitaplarla yıkıma uğrayacaksınız. Ama tek kelimeyle özetlemek gerekirse, bayılacaksınız.