• - "Bundan yaklaşık 25 yıl önce, Metris’te, bir rüya görmüştüm. Basit, sıradan, iki gün sonra unutulacak cinsten. 25 yıl sonra bugünlerde bu rüya öyle bir canlandı ki gözümde, neredeyse başlı başına bir tefekkür ölçüsü addediyorum.
    Rüya şu: Bizim bir arkadaş vardı, Ender adında. Bir konuda bir hata yapmış. Ben de ona kızıyorum, “niye böyle yaptın” diyorum. Garip bir cevap veriyor: “Kural vardı!” Ben de diyorum ki, “ne kuralı, duruma baksana sen!”… İşte bugünlerde bu iki kelimeye takıldım: Kural ve durum!
    Geçen bir yerde üniversite öğrencilerine Batı felsefesi tarihi dersi veriyordum. Öğrenciler son dersin mantık ve diyalektik olmasını talep ettiler. Bir ân bu girift meseleyi nasıl izah edeceğimi bilemedim. Rüya imdadıma yetişti: Mantık kuralı arar, diyalektikse durumu araştırır!
    Gerçekten de mantık ve diyalektik arasında bilinmesi gereken en basit ilişki budur. Mantık hakikatin (kuralı), diyalektikse yürüyen hakikatin (durumun) takipçisidir. Eğer oluş olmadan varlık bilinemez diyorsak (ki diyoruz), diyalektiğin engin sularındayız demektir.
    Kural her vakit tecrittir, durumdan bir soyutlamadır, ama her soyutlama durumdan eksiktir. Mesela ceza kanununda bir hususta kural konulmuştur, fiilî durum (işlenen suç) ona uydurulmak istenir. Mahkemeler bu yüzden vardır. Durum anlaşılmadan, kuralın işleyip işlemeyeceği bilinmez.
    Daha çok şey söyleyebilirim, bir Doğu-Batı muhasebesi, Batı felsefesinde kural arayışlarının nihayet Goethe ile birlikte durumu kavrayış yönüne doğru kıvrılması, sezgicilik, varoluşçuluk… Mesela İslâm tasavvufu kural koymaz, durumdan duruma intikali resmeder.

    (Selim GÜRSELGİL-adimlardergisi.com 6 Mayıs 2019)
  • Mevlana Celaleddin-i Rumi VE Karl Jaspers'İN BENZEŞEN İNSAN ANLAYIŞI
    Hasan ÇİÇEK



    İnsan, tarih boyunca hem dış âlem, hem de kendisi üzerine düşünmüş ve araştırmalar yapmıştır. Hatta düşünce tarihinin belli dönemlerinde insan üzerine düşünme, dikkatleri insana çekme yoğunlaşır. Böylece düşünce tarihi boyunca insanın özellikleri ve nitelikleri üzerinde kafa yorulmuş ve insanla ilgili farklı anlayışlar ortaya konmuştur. Bu yüzden başlı başına bir alan olarak insan felsefesi gelişmiş, insan da felsefenin ve bilimin konusu yapılmıştır. Örneğin İlk Çağda sofistlerle başlayan, Sokrates(M.Ö.469-399)'le devam eden Yeniçağda da Descartes (1591-1650), Hume (1711-1776), Kant(1724-1804), Hegel (1770-1831), Nietzsche (1844-1900) vb. filozoflarca da dikkat çekilen insan ve sorunlarına ilgi duyma eğilimi, 2O. yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren sistemli bir felsefe dalına dönüşür ve insan felsefesi en itibarlı felsefe alanlarından biri olur. Bunun için insan felsefesinin de diğer felsefe dalları gibi uzun bir gelişme tarihi vardır. Batıda 2O. yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle iki dünya savaşından sonra insanın uğradığı yalnızlaştırıcı, sefil, biçare, bunalımlı ve aşağılayıcı durum karşısında, isyan bayrağını dalgalandıran egzistansiyalist filozoflar da dikkatleri insana ve sorunlarına çekmek isterler. Bu nedenle egzistansiyalizm bir insan felsefesi olarak da anılır. Çok erken tarihlerde İslam dünyasında da insana ve özelliklerine dikkat çeken düşünürlerden söz edilebilir. Tasavvufu bir düşünme biçimi olarak benimseyen düşünürler, insanla ilgili fikirler etrafında yoğunlaşarak, daha çok "insan gerçekliğinin aşkın boyutunu dile getirirler. Kültürel arka plandaki farklılık göz ardı edilmeksizin, böylesi bir bakışın zaman zaman batıda da ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Bu nedenle değişik zaman ve mekânda ortaya çıkmalarına rağmen tasavvuf ve varoluşçuluk gibi farklı bu iki anlayışın önde gelen temsilcilerinin insan konusundaki görüşleri benzerlik arz edebiliyor. Bu meyanda ele alacağımız Mevlana (1207-1273) ile Karl Jaspers (1883-1969)'in insana bakışlarında bu tür bir paralellik bulmak mümkün olduğundan, insan konusundaki görüşleri arasındaki benzerlikler bu araştırmanın konusunu oluşturmaktadır. Öncelikle her iki düşünürün insan anlayışlarına kısaca değinilecek ve daha sonra konuyla ilgili benzerliklere dikkat çekilecektir.

    Mevlana'ya Göre İnsan

    Mevlana için insan, bütün problemlerine rağmen varlıkların en değerlisidir. Bu konudaki görüşlerini kutsal referanslarla destekler, insanı tanımada ayet ve hadislerin göz önünde bulundurulmasını tavsiye eder. Örneğin "Tin Suresi'ndeki 'insanı en güzel şekilde yarattık ayetini oku' önerisinde bulunarak insanın ne kadar değerli ve onurlu olduğunu belirten kaynaklara dikkat çeker. O, insanın farklılığını ve değerliliğini bir beyitle ne güzel dile getirir:

    "Ey dost, en değerli inci candır.
    En güzel şekil olan insan şekli, arştan da üstündür, düşünceye de sığmaz.

    O, aslında bunu hakkıyla ifade etmenin zorluğunun şuurundadır. Bunu, "bu paha biçilmez şeyin değerini söylesem ben de yanarım, duyan da yanar" dizesiyie vurgular. Çünkü onun düşünce sisteminde insan, Aşkın olandan bir öz taşır. Düşünürümüz, "Allah Âdem’e kendi ruhundan üfledi" ayetinden esinlenerek, bu durumu, "bizim vasfımız da onun vasfından bir örnektir" diye dile getirir. İnsanın Yaratıcıdan bir öz taşıdığını kanıtlamak için, ilginç benzetmeler yapar. Bir diğer beyitte şu değerlendirmeye yer verir:

    "Yaratıcı Tanrı da, kendisine şükür ve hamdedilmesini ister.
    Bu yüzden insanın huyu da böyledir. O da kendisinin öğülmesini diler."

    Bununla birlikte Mevlana, insan-Allah ilişkisini/benzeşmesini,
    "Tanrı şah damarından yakındır insana" diyerek, insanın Aşkın olana yakınlığını, özde birlikteliğini vurgular. İnsan böylesine bir öz taşıyınca, hayvan karşısında da melek karşısında da üstün bir yere sahip olmaktadır. İnsanın diğer varlıklar karşısındaki üstünlüğünü Mevlana, eserlerinde defalarca vurguladığı gibi, bir hadisten esinlendiğini belirterek, Tanrı'nın yarattığı üç tür varlıktan söz eder ; bunların, melekler, insanlar ve hayvanlar olarak sınıflandırıldığını; meleklerin tamamıyla akıldan, bilgiden ve cömertlikten ibaret olduğunu, secdeden başka bir şey bilmediklerini, yaradılışlarında hırs ve hevanın olmadığım, mutlak nur olduklannı ve Tanrı aşkıyla dirildiklerini anlatır. Hayvanlar ise bilgisizdir, ot otlamakla semirirler. "Onlar ahırdan ve ottan başka bir şey görmezler, kötülükten, yücelikten, iyilikten gafildirler." İnsanlar ise "yan yaradılışları bakımından melektirler yarı yaradılışları bakımından da hayvan. " İnsan her iki yaratığın da özelliklerini taşır, ama onlardan farklı olarak tercihte bulunma/seçme yeteneğiyle donatıldığından, iradeye dolayısıyla özgürlüğe sahip kılınmıştır. Zaten üstünlüğü de buradan gelmektedir. Mevlana'ya göre, melek ve hayvan savaştan, çekişten anlamaz, istirahat ve huzur içindedir. Fakat insan bir sınama yüzünden çatışmayı yaşar. Bu çatışmanın yarattığı durumu, "Âdemoğlu şaşılacak bir macundur, üstünlerden de üstün olduğu halde aşağılık âlemindedir" şeklinde açıklarken, insanın içinde bulunduğu zor duruma da dikkat çeker. Ama kötü (hayvanı) tarafına rağmen, kurtulması kendi elindedir. Çünkü o, kurtuluşunu sağlayacak bir donanıma da sahiptir. Bunun sebebi insanın düşünen ve akleden bir varlık olmasıdır. Mevlana'nın deyimiyle "insan düşünceden ibarettir." Düşünen varlık olması nedeniyle yanlış ile doğruyu birbirinden ayırma konusunda avantajlı bir yere sahiptir. Bu da onu değerli kılan bir özelliktir. Bu nedenle Mevlana, define arayan insanın hal-i pür melaline bakıp, asıl definenin kendisi olduğunu söylerken de, onun değerine dikkat çeker. Başka beyitlerde insanın değerini, "Âlemden maksat insandır" - ya da "Her insan büyük bir âlemdir" biçiminde dile getirir. Mevlana'da insanın dış görünüşü, fiziği değil; esası, iç âlemi önemlidir. Şu beyitte vurgulanan budur:

    "Can, apaçık olduğundan, pek yakın bulunduğundan görünmez;
    insan, içi su ile dolu, dışı kupkuru küp gibidir.

    Mevlana konuyla ilgili görüşünü kavi kılmak için, meyvelerle benzerlik kurarak bu durumu açıklar: "Her meyvenin içi, kabuğundan iyidir. Teni de kabuk, sevgiliyi içi bil! İnsan pek latif bir içe maliktir. İnsansan bir an olsun onu ara!' Yine başka bir beyitte İnsanın içsel özelliğini hayvanla karşılaştırarak anlatır: "Öküzün rengini dışından, insanın rengini, sarı, kırmızı... her neyse içinden ara!" Bu iç âlem ona göre bilinemez de değildir; ancak yansımalanyla için neliği anlaşılır. Bunları Mevlana bir beyitte dile getirir: "İş ve söz, için tanıklarıdır. Bu ikisine bak da için nasıldır, anla". Bu nedenle insanın iç âleminin yansıması olarak eylem ve sözleri ön plana çıkar. İnsan öğrendiği doğru iyi ve güzeli, eylemle ve sözle ortaya koyarak bireysel ve toplumsal görevini yerine getirir. Böylece kendini ve toplumu bilgilendirir ki, öğrendiklerinin kaynağı Aşkın olunca yararlı olur. Mevlana, "Toprağa mensup insan Hak'tan ilim öğrendi ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar bütün âlemi aydınlattı" diyerek insanın bilgi kaynağı itibariyle de kutsal bir referanstan yararlandığını ve bu nedenle de üstün olduğunu ifade eder.

    Jaspers'e Göre İnsan
    Jaspers'in felsefesinde insan, 'dünya ' (welt), ve 'Aşkınlık' (Transzendenz) ile beraber ele alınan üç temel varlık alanından biridir. Bu temel kategoride 'Ben Varlık' (İchsein) olarak karşımıza çıkan 'insan', Jaspers'e göre evren üzerine düşünen, bilgisi olan ve evreni araştırabilen olağanüstü bir varlıktır. Jaspers'in insan için, 'genel bilinç' (Bewusstsein Überhaupt); 'tin' (Geist); 'varlık olarak insan ' (dasein) ve 'varoluş ' (existenz) olarak saydığı dört varlık biçimi onun insan anlayışının temelini oluşturur. 'Genel bilinç ' (Bewusstsein Überhaupt), "ortak olan, herkeste aynı olan bilinçtir. İnsanda algılamayı sağlayan 'genel bilinç'tir. Her bir varlık biçimi belli nitelikleri kuşattığından, genel bilinç de anlama yetilerimizi kuşattığı için, bir kuşatan olarak adlandırılır. 'Genel bilinç' bazen de genel düşünme öznesi olarak nitelendirilir. Onun insan anlayışında 'tin' (geist), insan yaşamına yön veren bir nitelik olduğu gibi, bir 'kuşatan' olarak insan canlılığını, hayatiyetini kapsayan özellikleri ifade eder. İnsanı ifade eden bir diğer varlık biçimi olan ve sözcük anlamıyla, 'mevcut olmak, hazır olmak, orada, burada olmak' şeklinde Türkçe'ye çevrilebilecek 'dasein', Jaspers'in felsefesinde insanın bilime konu olan yanını, bir varlık olarak onun yalın, varoluş olmadan önceki halini; başka bir ifade ile sıradan insanı, henüz kendi bilincine varamamış bireyi ifade eder. 'dasein' farklı bireylerden oluşsa da diğer bireylerle ortak özelliklere sahip olduğundan, o da insanın nesnel yanını teşkil eder. Onun bilinçsizliğini Jasspers, "dasein kendi üzerine bir şey bilmemektedir' şeklinde ifade ederek bu halin aşılması gerektiğine dikkat çeker. Böylece 'dasein', bilimlerin araştırma nesnesi; 'genel bilinç', bilen, tanıyan bir anlama yetisi ve 'tin ' de insan yaşamına yön veren ve ideler sahibi olan birer ortak insani biçim olarak karşımıza çıkar. İnsan bu özelliklerinin dışında da bazı niteliklere sahiptir. Bu üç varlık biçimi yanında her insanda ortak olmayıp, kişiye özgü olan, başkalarıyla paylaşılamayan, bu yüzden de tamamıyla öznel olan özellikleri ifade eden varlık biçimi olarak 'varoluş', bütün diğer varoluşçular gibi Jaspers'in de üzerinde durduğu kavramdır. Çünkü "insan, varoluş olarak biricik (tek) tir". Bu nedenle insanın da temel hedefi 'dasein' durumunu aşarak, 'varoluş' durumuna ulaşmak, 'varoluş' olarak, her şeyin sebebi olan 'Aşkmlık'tan dolayı kendi kendisinin bilincine erişmek olmalıdır.

    İnsan nedir? Sorusuna Jaspers, "insan gövde olarak fizyoloji, tin olarak ruh bilim, toplum varlığı olarak toplumbilimce araştırılan bir varlıktır' şeklinde cevap verir. Ama ona göre, "insanın varoluşu bir doğa olayı gibi' sürmediğinden, insanın bu durumunu bilim, bir doğa olayı gibi ele alıp inceleyemez. Farklı bilimler konuları gereği, insanın bir yanını ele alıp incelediklerinden dolayı insanî bütünlüğü parçalarlar. Bu yüzden bilimin ulaştığı sonuç insanla ilgili gerçekliği bize veremez. Çünkü insan daima kendi hakkında bilebileceğinden daha fazla bir varlıktır.

    Buradan da insanın, diğer doğal nesne ve olaylardan farklı olduğu ortaya çıkar. İnsanlar, psikoloji ve sosyoloji sayesinde araştırılabilir olan nesneden daha fazla bir olguyu ifade eder. Bu yüzde bilim yalnız başına insanı açıklamada yeterli değildir. Filozofa göre, çeşitli ideoloji ve teoriler de insanın bir tek yönünü görerek, sadece kendi bakış aççılarıyla olguyu değerlendirdikleri için, neticede hakikate uzak düşer ve onu açıklamada yetersiz kalırlar. Örneğin ırk teorilerinde insan özel bir tür olarak; Psikanalizde kendi bilinçaltı ve onun etkileri düzeyinde, Marksizm'e göre ise üretici bir canlının başarısı olarak kendi üretimiyle doğaya egemen olan, toplum yaşamını sağlayan bir varlık şeklinde görülür. Oysa ki insanın tarihi vardır, bu tarih dolayısıyla kendi biyolojik kalıtı yerine, geleneğin verdiğiyle de iş görür. Onun değerleri, gelenekleri, erdemleri, vardır. İradesi olduğundan, onu özgürlüğü yönlendirir. Bu nedenle, insanı sadece biyolojik kalıtı ile veya bilinçaltı ile görmek insanın sadece bir yanını görmektir. Jaspers haklı olarak bu tür anlayışları, derinliksiz ve hakikatten uzak görmektedir.

    Jaspers, insanın evrendeki merkezi konumunu ve özel yerini, "üzerinde konuştuğumuz her şey insanda buluşur: tabiat, tarih kuşatan' , sözleriyle dile getirirken; "ilkin maddeden biçimlendirilmiş canlılar olarak, hayvanların bir türü olarak tabiata dahiliz diyerek, insanın biyolojik yanını; "düşünen, davranışta bulunan ve yaratan varlıklar olarak tarihin içindeyiz ki, onu meydana getiririz ve aynı zamanda ona teslim oluruz diyerek de onun düşünsel yanını vurgular.

    Ona göre, her ne kadar insan psiko-fizik olarak, hayvan türlerinden biri olsa da, o hayvan gibi sorgusuz sualsiz, sadece biyolojik bir varlık (dasein) gibi yaşayamaz. Çünkü insanın diğer canlılarla ortak özellikleri olduğu gibi, onlardan farklı olan ve onu üstün kılan özellikleri de vardır. Örneğin, insanda utanma vardır, hayvanda yoktur. Bu yüzden Jaspers, insanın evrim geçirmiş "bir hayvan türü olarak" kabul edilmesinin ve algılanmasının insanın üstünlüğüne halel getireceği görüşündedir. Düşünen bir varlık olarak insan, merak eder, soru sorar, irdeler, sorgular, ya da yaptıklarını tahlil ederek, değerlendirme süzgecinden geçirerek, yapıp ettiklerinden sorumluluk duyduğunu ortaya koyar.

    Jaspers'in insan anlayışında önemli bir soru da şudur; "Biz herkesi insan olarak kabul ediyor muyuz, yoksa etmiyor muyuz?" Ona göre başkalarım hor görmek ya da insan olarak kabul etmemek, insanın kendine, cinsine ihanetidir. Çünkü herkes bizim gibi insandır ya da bütün insanlar sadece insandırlar ve bize eşittirler. Dolayısı ile insanın en küçüğüyle ve en büyüğüyle de biraz akrabalığımız vardır. İnsanı insan olarak eşit görmemek konusunda Jaspers hiçbir mazeret kabul etmeyerek, insanın dinsel, etnik ve cinsiyet ayrımına tabi tutulmasını red eder.

    Ona göre insan oluş, onun cinse yeğlenmesini sağlar; erkek ve kadın ilkin insandırlar, sonra iki ayrı cinstirler. Bu nedenle insan, insanın kıymetinin ve birbirine muhtaç olduğunun bilincinde olmalı, çünkü "bizim özgürlüğümüzün kaynağı, aslında insanların da yaşam kaynağı olan, insanların insan olarak birbirlerine bağlılığıdır." O halde baştaki soruya tereddütsüz verilecek cevap olumlu olmalıdır.

    Jaspers'in bu konudaki tavsiyesi şudur: "Herkesi insan olarak kabul edersek, o zaman başka türlü inananları düşman olarak görmemeliyiz; ya da onlar yokmuş gibi davranmamalıyız, veya yok olmalarını arzu etmemeliyiz; çünkü biz, diğer insanlarla birlikte insanız. İnsan haysiyetine yakışanı Jaspers'e göre, Kant ifade etmiştir: İnsan, başka insanlar tarafından yalnız araç olarak kullanılmamalıdır. Her insanın kendisi amaçtır. İnsan bu onur ve sorumluluğun farkında oldukça insan olmanın değerini ve anlamını kavrar. Düşünürümüze göre, insana bu sorumlulukları yükleyen, insanla ilgili metafizik bir boyut vardır. Jaspers'in açıklamasıyla: "Varoluş olarak biz, eşyanın temeli olan Aşkın'la ilişkimizde kendimiz oluruz." Bu nedenle "varoluş yokluktan gelmez; o Aşkın varlığın önündedir." Öyleyse, '"ben'im. Aşkın varlıkla ilgilidir, ona dayanır. İnsan varoluşunu Aşkın varlığa borçludur. Çünkü "varoluşun mümkün olması Aşkın varlıktan dolayıdır."

    Jaspers, insanın tesadüf eseri ve başıboş olmadığını başka bir varlık tarafından yaratıldığını, "ben kendimi yaratmadım, asıl kendim olduğumda kendimin bana armağan edildiğini biliyorum" şeklinde açıklar.

    Mevlana Ve Jaspers'in İnsana Bakışlarındaki Benzerlikler
    Mevlana ile Jaspers'in insan konusundaki görüşlerini genel hatlarıyla belirttikten sonra aralarındaki benzerliklere geçelim. Jaspers de insanı eşref-i mahlûkat olarak gören anlayışa yakın durur. Onun insan hakkındaki bazı değerlendirmeleri Mevlana'ya ilham kaynağı olan, "and olsun ki, biz insanoğlunu üstün kıldık" ayetini çağrıştırır. Mevlana'nın insanı hayvan ve meleklerden ayırması; bu anlamda varlıkları üçlü bir tasnife tabi tutup, bununla yetinmeyerek onlardan üstün tutmasına benzer biçimde, Jaspers de insanı bu varlıklar karşısında üstün görmektedir. Örneğin Jaspers "insan, sadece hayvan karşısında değil, melekler karşısında da seçkindir (kusursuzdur) demektedir. Bu ifade Mevlana'nın konuyla ilgili varlık tasnifini andırır: "Yaratıklar üç kısma ayrılır: Birincisi meleklerdir, bunlar sırf akıldır; ikincisi hayvandır, bunlar sırf şehvettir, kötülükten kendilerini alıkoyan akılları yoktur; geriye akıl ve şehvetten mürekkep insan kalır." Mevlana'ya göre, melek bilgisiyle; hayvan da bilgisizliğiyle kurtulur; insanoğlu bu ikisi arasında seçim yapmak durumunda kalır. Böylece seçmek/karar vermek sorumluluğuna sahip olduğu için diğer varlıklardan üstün olur. Karar verme sorumluluğu aynı zamanda özgürlük sorumluluğudur. Zaten Jaspers ekler; "insan olma, özgürlük ve Tanrı ile bağlantılıdır." Ona, özgürlük sorumluluğunu veren Tanrı olduğuna göre, insan Tanrı'dan dolayı özgürdür ve üstünlüğü buradan gelir. Her iki düşünüre göre de, insanın bu dünyanın dışında bir kaynağı vardır.

    Bu konuda Mevlana,
    "Sen su değilsin, toprak değilsin, başka bir şeysin sen. Balçık dünyadan dışarıdasın, yolculuktasın sen'' derken,
    Jaspers de
    "sanki aynı zamanda tabiatın ve tarihin dışından gelmişizdir ve kökenimiz oradadır" der.

    Aynı zamanda insanın kökeni ile ilişkisi sona ermiş değildir. İnsan geldiği yere özlem içindedir, bu nedenle oraya yönelmek ister. Jaspers bu durumu, Mevlana'nın "aslından uzak düşen kişi, yine vuslat zamanını arar" beyitine benzer biçimde, "ve hedefimiz o geldiğimiz yerde bulunmaktadır" şeklinde dile getirir ve ünlü idealist Alman filozof Schelling (1775-1854)'in, "çünkü insan yaratışın başında oradaydı" sözünü bu görüşlerine dayanak yapar. Mevlana'nın, "âlemden maksat insandır" ya da Şeyh Galib(1757-1799)'in, "Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen" sözünü hatırlatırcasına, Jaspers, "İnsan mikrokosmos'tur" der. Jaspers bununla hem insanın evrene benzerliğini hem de insanın evrendeki değerini ifade eder.

    Jaspers biraz daha ileri giderek "dünyadaki tek gerçekliğin insan" olduğunu ifade eder. Jaspers'e göre biz, yalnız bilinçli değiliz, bilakis kendi kendimizin bilincindeyiz; yani "bende, benden içeru" olan "ben"in de farkındayız. Dünyadaki başka varlıklarda değil, sadece insanda, kendi kendinin bilinci mevcuttur. Buradan anlaşılıyor ki düşünme, kendi kendisini de düşünebilmektedir. Böylece insan sadece dışarıdaki hakikati değil, içindeki hakikati de keşfedebilmekte ve dışarıya yansıtabilmektedir.

    Çünkü der Jaspers, "hakikati görmeye çalışmak insanın değeridir".

    Karşılaştırdığımız iki düşünür de önemsedikleri bilginlerin insanlara öncülük ve örneklik etmeleri itibariyle yöneticilerle ilişkilerini önemseyip, bu konuda bilgin-yönetici ilişkilerinin seviyesinin çok iyi korunması gerektiğini ısrarla vurgularlar. "İnsanlar, bilerek veya bilmeyerek, bilgin olanın ışığından ve aksinden yardım görürler" diyen ve toplumdaki bu rolünden dolayı aydının tavırlarının Önemli olduğunun farkında olan Mevlana, bilginlerin çıkar karşılığında yöneticilerden himmet beklememelerini öğütler. Bu anlamda Mevlana, bilginlere, 'yöneticilerin ayağına gitme' olarak anlaşılabilecek davranışlardan kaçınmayı salık verir ve bu konuda, "bilginlerin kötüsü emirleri ziyaret eden, emirlerin iyisi bilginleri ziyaret edendir" şeklindeki bir hadisi görüşüne argüman olarak kullanır. Jaspers de bu konuyu önemser ve düşünürlerin iktidarla ilişkilerini titizlikle irdeler. Ona göre aydın ve düşünürler iktidarın aygıtları olmamalı, fikirlerini açıkça ortaya koyabilmelidir. Bunun için "İktidarda bulunanlar, filozofların özgür konuşmalarına izin vermelidirler, onların fikirlerini dinleyebilmelidirier ve onlara danışabilmelidirler." Bu durumda yöneticiler, düşünürlerin görüşlerinden cesaretle yararlanabilmelidir. İnsan diye adlandırılan varlığın yalnız yaşayamayacağı ve başkalarına ihtiyaç duyduğu, iki filozof tarafından yalın ve etkileyici bir dille anlatılır

    Mevlana, birlikte yaşama ile ilgili olarak:
    "tutalım ki, ihtiyatlısın da seni kurt kapmadı. İyi ama topluluk olmadıkça o nesneyi bulamazsın ki. Yalnız olarak bir yolda neşeli neşeli giden kişinin neşesi, dostlarla yoldaşlarla giderse birken yüz olur. Eşek değilsen, yola böyle yalnız düşme."

    Bunun gibi Jaspers de birlikte yaşamaya önem verir. Ona göre dünyada yalnızlıktan kurtuluş olmaz, bilakis kendi olmak başkalarına bağlıdır. İnsanı, insan/kendi yapan başkalarıyla birlikte yaşamasıdır. Jaspers'in ifadesi ile, "ben yalnız başkalarıyla varım, yalnız başıma bir şey değilim." Zaten insanın tek başına yaşaması akla sığmaz görünür. Bu nedenle insanın kendini koruması, ayakta durabilmesi için toplumsal düzene ve ailenin de düzenli olmasına ihtiyacı vardır. Bütün bunlar, insanın toplumsal bir varlık olduğunu ve yalnız başına yaşayamayacağını kanıtlamaya yeter.

    Her ikisi de insanın bir erdemi olarak, alçakgönüllülük gibi davranışları över ve bu davranışların yaygınlaşması için önerilerde bulunur. Jaspers'e göre, büyük bilginleri, bilgileri alçak gönüllü yapar ve insan bilgilendikçe alçak gönüllülüğü artar. Jaspers buna örnek olarak Einstein (1879-1955)'i verir. "Çünkü Einstein, "Tanrı büyüktür ve biz bütün yetkinliğimizle zavallı insanlarız "der. Jaspers'in bu açıklamasını, Mevlana asırlar öncesinden âdeta metaforla anlatır. Alçak gönüllü için: "O azizdir ve bu, ondaki cevherden geliyor" der. Ve metafor yoluyla bunu izah eder: "Üzerinde pek çok meyveleri bulunan bir dalı, meyveleri aşağı doğru eğer; Meyvesiz dâim ucu, selvi ağacı gibi havada olur."

    Mevlana ve Jaspers, aynı çağda yaşamamalarına rağmen, birbirine yakın düşünceler sergilerler. Her ikisi de insanı ve insanın kökenini, niteliklerini, davranışlarını, birbirleriyle ilişkilerini ve Aşkın varlık karşısındaki konumunu araştırıp, bu konuda özgün düşünceler geliştirir. Çünkü ikisi de birbirine benzer sıkıntıları yaşamış ve benzer konuların sancısını duymuştur.

    http://dusundurensozler.blogspot.com/...n-benzeen-insan.html
  • Rollo May ve Viktor Frankl tarafından formülize edilen yaşantısal psikoloji İslami inanç sistemi ile daha az uyuşmaktadir. Örneğin yaşantısal psikoloji, dünyayı insanın içinde kendi fenomenolojik yaşantısını ve gerçekliğini biçimlendirdiği anlamsız bir vakum olarak görmektedir. Diğer bir ifadeyle her insan kendi anlamsız varoluşuna kendisi anlam katar. Benzer biçimde Frankl şöyle der; "İnsanların yaşayacak şeyi fakat uğrunda yaşayacağı çok az şeyi vardir; araçlara sahipler fakat amaçları yoktur.
    İslami düşünceye göre ise hayatın, kişinin fenomenolojik ve öznel deneyimlerini aşan şüphe götürmez ve objektif bir anlamı vardır. Örneğin Kuran der ki; "Ben cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım." ve O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır." Bu nedenle Kuran hayatın objektif anlamını da belirlemiş olmaktadır.
    Sameera Ahmed
    Sayfa 106 - Nobel Yayın Dağıtım
  • 2267 syf.
    "Üç bin yılın hesabını göremeyen karanlıkta yolunu bulamaz; günü gününe yaşar ancak."
    __Goethe__

    Kitabın tanıtımındaki bu sözle incelemeye başlamak istedim. Goethe'ye bir yandan hak veriyorum; öte yandan da insan üç bin yılın hesabını görse dahi yolunu bulamayabilir hatta bembeyaz bir sonsuzlukta kaybolabilir.

    Öncelikle şunu belirtmeliyim ve yazara hakkını teslim etmeliyim; kitap büyük bir çalışma ve birikimin eseri. Bununla beraber belki de yazara yapacağım tek eleştiri şudur: Yazar felsefenin Antik Yunan'da doğmadığını yani Antik Yunan mucizesi söylemine katılmıyor. Antik Yunan'in coğrafi konumunun sayesinde birbirinden farklı medeniyetlerle iletişim halinde olması, yönetim şekillerinin uygunluğu ve refahın yüksek olmasının felsefede gelişmelerinde etkili olduğunu söyleniyor. Gayet mantıklı tabiki bu söylem. Bununla beraber Doğu'da felsefi akımlarin olduğunu da ekliyor. Ancak yazar bu konuda bence duygusal davranmis ve orta yolcu bir söylemde bulunarak felsefenin doğuşunda öncü olma pozisyonunda Antik Yunan'in yanına Doğu'yu da monte etmek istemiş. Doğu felsefede yazarın dediği gibi öncü olsaydi sanırım bu kitabında Doğu'ya da oldukça fazla yer vermesi gerekirdi.

    Eğer felsefe tarihi üzerine bir kitap okumak istiyorsanız bence Ahmet Cevizci'nin bu eseri doğru adrestir. Çünkü yazar, olabildiğince açık ve anlaşılır şekilde felsefi akımları anlatmış olmakla beraber, filozoflarin görüşlerini anlatırken 'etiği, metafizigi, politik yönü...' gibi küçük konu başlıklarına ayırarak olası bir dağınıklığın önüne en baştan geçmiş. Ayrıca, anlatımında yer yer geçmişe dönük atıflar yoluyla o an anlattığı filozofun etkilendiği akımla, kişiyle bağlantısını başarılı şekilde kurarak okuyucunun felsefi akımlar ve Filozoflar arası bağlantıyı görmesini sağlamış ve bu da oldukça faydali bir yöntem olmuş.

    Tabiki, isim isim ve ayrı ayrı her akımı, filozofu anlatamam incelemede ki her akımı yüzde yüz anladığımi daha doğrusu anlatabilecek şekilde özümsedigimi iddia edemem. Ancak genel hatlarıyla felsefinin nasıl bir seyir izlediğini kendimce özetlemek istiyorum.

    İnsanlığın kadim soruları nelerdir?

    "Önümüzdeki sınavda hoca nereden soracak?"
    "Sağlık Bakanlığı atama yapmayı düşünüyor mu?"
    "Ocakta yemeğin altı yanıyor muydu?" gibi sorular değil tabiki.

    - Neden yokluk yerine varlık var?
    - Varlık denilen şey nedir?
    - Varlık var mıdır gerçekten?
    - Varlığın özü nedir?
    - Hayatın anlamı nedir?
    vb daha da uzatabilecegimiz bir listedir bu sorular. Nereden gelip nereye gittiğini merak eden insanın düşüncelerinin ürünü olan sorular ve ona tarih boyu farklı farklı cevaplar vermeye çalışan filozoflar... Aslında bu sorular üzerine düşünmek için veya yeni sorular sormak için 'filozof' olmaya gerek yok. İhtiyacınız olan şey sonsuz bir merak duygusu sadece.

    Antik Yunan felsefisi varlığın özü ile daha çok ilgilenmiş ve onlar varlığın hiclikten gelmiş olabileceğine ihtimal dahi vermemişler. Varlığın özü olarak töz, arkhe, ateş, su, atom gibi birbirinden farklı şeyler öne sürmüşler. Yunanlılarda diğer önemli nokta Tanrıyı felsefenin içine büyük oranda sokmadıklarini görüyoruz. Açıklamaya göklerde değil yerde aramışlar diyebiliriz. Antik Yunan'da felsefenin temel taşı saf meraktır. Yani, bir fayda sağlamak için veya bir şeyi kanıtlamak için felsefe yapmamıslar.

    Felsefenin antik Yunan'da seyrini değiştiren iki etken isim verilebilir sanırım: Sokrates ve Platon. Hatta Aristoteles ile beraber bunu üç yapabiliriz. Sokrates kendisi yazılı eser bırakmamis ki buna da karşı çıkmış sanırım. Öğrencisi Platon tarafından yazılanlar neticesinde Sokrates hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Sokrates ile beraber Yunan felsefesinin seyrinin değiştiğini görüyoruz. Zaten sınıflamada bile kendini belli ediyor bu durum: Presokratikler, Sokratikler vb...
    Sokrates'in fikirlerinin üzerine felsefesini oturtan Platon ile beraber sistematik felsefe başlıyor.

    Bunun öncesinde Antik Yunan'da temel bir tartışma konusu olan varlığın veya maddenin değişmez olup olmadığıdır. Herakliatos'un başını çektiği grup varlığın ve maddenin değişmekte olduğunu iddia etse de başlarda Parmenides ve Elia Okulunun varlık vardır ve değişmez öğretisi daha baskın gelir. Yazarın da vurguladığı nokta; Elia Okulundan sonra felsefe Elia okulunun fikirlerine katilmak veya katilmasa da ondan tam bağımsız olamamakla beraber kendi fikirlerini az veya çok ona yaslanarak oluşturmak olarak seyretmis.

    Platon'a geri dönecek olursak, Sokrates'in toplumunu değiştirme çabasının devamını Platon getirmiş diyebiliriz. Bu durumda bir etken de yazara göre, dönemin politik, sosyal durumudur. Çünkü gelişen savaşlar,değişen sosyopolitik düzen neticesinde eskiden saf merak ile çevrelerini, kendilerini anlamaya çalışan filozoflar ister istemez değişen ve çoğunlukla bozulan sosyopolitik düzenin düzeltilmesi için felsefe yapmaya başlamışlar. Bunların başında gelen Platon, varlıklar meşhur idealar dünyası ile aslında kendisi de farkında olmadan Ortadoğu Dinlerinin mihenk taşı, temeli olmuştur. Platon, varlıkların anlasilabilmesi için Thales'in başını çektiği felsefecilerin 'varlığın özüne doğanın içinden cevap bulmak' fikrini 'varlığın özüne öte taraftan cevap bulmak' şeklinde değiştirmiştir. Öte taraftan kastım; görünmeyen doğanın dışı olan yani metafiziktir. Platon'a göre masa'nin masa olabilmesi için masa ideasinin olması lazım. Keza iyi için de kötü için de bu aynı şekilde geçerlidir. Bu arada kıtabin ilerleyen bölümlerinde iyi ideasinin Tanrılaştırıldığını görüyoruz. Platon politik olarak da yine idealar düzenine gider; ona göre devleti bilge bir filozof yönetmelidir. Platon ve diğerlerinin one sürdüğü, destekledikleri varlık hiyerarsisi birçok filozofun etkilendiği temel bir yapı olacak. Keza Aristo'nun ilk muharrik ve ideal orta fikirleri de aynı şekilde kendisinden sonra gelenleri etkileyecek. Öte yandan şehir devletlerinin yerini merkezi devletlere bıraktığı zaman Epikurusculer gibi felsefeyi politik dışı ve toplumcu düşünmekten ziyade bireysel düşünen felsefi akımlar da gelişiyor. Epikuros daha çok insanların bireysel olarak nasıl mutlu olacaklarına yönelik ve buna bağlı olarak kadim korkumuz ölüm korkusundan nasıl siyrilabiliriz gibi konularda felsefe yapmış. "Ben varken ölüm yok, ölüm geldiğinde ben yokum, haliyle ölümden korkmaya da gerek yok" sözü meşhurdur.

    Antik Çağın felsefesinin temelini merak teşkil ederken, Ortaçağ felsefesinin temelini ise Tanrı kavramını mantıklı olarak temellendirmek ve onun varlığına mantiki argumanlar oluşturmak teşkil etmiştir. Yeni Platonculardan Plotinus Ortaçağa gelmeden, Platon'un fikirlerinden Tanrıyı hem her şeyin kaynağı ve hem de insanların kendisine donecekleri yer olarak gösteren felsefi bir öğreti geliştirmistir. Hristiyan düşünürler de başta onun fikirleri olmak üzere bu tarz fikirlerden bir teoloji kurmuşlar. Ortaçağin diğer ayağı İslam Felsefesi bu çağda Hristiyan dünyadan çok daha aktif olmakla beraber felsefelerinin temeli Hristiyan dünya ile aynıdır. Özellikle Aristo'nun ilk muharrik fikrini birçok islami filozofun dillendirdigini ve aslına bakarsanız şu an dahi dillendirildigini görmekteyiz. Keza varlıklar hiyerarsisi fikrinde hiyerarsinin tepesinde Tanrı'nin bulundugunu, onun altında duruma göre melek, insan ve hayvan diye gittiğini görüyoruz. Tanrıya akla dayanarak getirilmek istenen argumanlara zamanla İslam dünyasında Gazali, Hristiyan dünyasında Tertuinos ve Ockham gibi insanların tepki gösterdiğini görüyoruz. Tertuinos "Saçma olduğunu bile bile inanıyorum" demiştir. Ockham ise Tanrıya akla dayanarak kanıt getirilmeye çalışılmasinin beyhude olduğunu, getirilen kanıtlarin bir değeri olmadığını söylemiştir.

    Ortaçağ'dan sonra İslam dünyasına bir daha rastlamiyoruz felsefe tarihinde. Dolaylı yoldan, yani çeviriler neticesinde Avrupa'nın Aristo vb filozoflarla tanışmasini sağlıyorlar ancak doğrudan bir katkılarının olmadığını görüyoruz. Rönesans ve devamında teknolojik gelişmelerin ve keşiflerin de etkisiyle felsefe büyük bir dönüşüm geçiriyor. Ortaçağ'dan çıkarken ülkemizin önemli felsefecilerinden Ahmet Arslan'ın izlediğim bir videosundaki sözünü animasadigim ölçüde yazmak istiyorum: "Ortadoğu dinlerini kazin, altından Platon çıkar." birebir bu şekilde olmayabilir ancak sözün mantığı buydu.

    Galileo'nun bilime öncülük etmesi ve matematiğin doğanın dili olduğunu dile getirmesi, devamında Descartes'in başını çektiği 17. yy filozoflarin da katkısıyla varlık hiyerasisinde Tanrı yerini yavaş yavaş insana bırakmaya hazırlanıyor. Bilimsel gelişmelerin kilisenin otoritesini sarsmasi, matbaa sayesinde insanların kitaplara daha kolay ulaşması, coğrafi kesiflerle refahın ve kültürel gelişimin artması gibi etmenler neticesinde felsefede insan temelli bir doğrultuya kaymaya başlamıştır. Bilime duyulan güvenin zirve yapmasında tabiki Newton'un katkısı çok büyük. Kilise ve din otoritesini kaybetmekle kalmayıp David Hume'la başlayan ve sonraları özellik Fransız aydınlanmasi filozoflarinin keskin saldırılarina da maruz kalmıştır. Bu saldırıların ve bilimsel gelişmelerin insanlığa katkıları neticesinde halk nezdinde de kilise ve dine karşı soğukluk baş gösterir. Bu durumun yaratacağı etkiye karşı Voltaire, Berkeley gibi insanlar din ile bilimi uyusturmaya, mecazi olarak baristirmaya calismislardir. Ancak ok yaydan çıkmıştır ve kırılma keskinlesir.

    Modern dünyada artık materyalizm, humanizm gibi akımlar neticesinde varlıklar hiyerasis yerle bir olmuştur. Tanrı bu hiyerarsiden insanlar tarafından kovulmustur ve artık insan her şeydir. Ancak bu durum güllük gulistanlik bir tablo ortaya çıkarmaz. Nietzsche'nin malumun ilanı olan "Tanrı öldü!" seslenisi aslında bir uyariydi insanlığa. Varlık hiyerarsisinin dağılmasınin neticesinde insanları saracak nihilizmin yıkıcı etkilerine karşı Nietzsche bu şekilde uyarmisti insanları.

    İnsanlığı nihilizm beklerken bilimi yeni din gibi gören kesim ise bilimsel yöntemini geliştirmiş ve insanlığa tek yolun bilim olduğunu bağırıyor adeta. Comte, K.Popper bunların başında geliyor diyebiliriz. Tabi inanç alanında felsefenin bu etkileri olurken siyaset alanında da özellikle Fransız aydınlanmasinin etkisiyle insan hakları, demokrasi, eşitlik sesleri yüksek sesle dillendirilmeye ve bizzat kralın kafasının ucurulmasiyla hat safhaya geçiyor. İngiliz aydınlanmasinin bu söylemlere daha temkinli yaklaştigini görüyoruz.

    Bilim, bilimle beraber yükselen materyalizmin kadim insanlık sorularına yeterli cevabı vermemesi neticesinde tekrar yeni metafizikci akımlar ve bilime eleştiri getiren akımlar ortaya çıkıyor. Hegel ve onun diyalektigi Kant'i, Kant da birçok kişiyi etkileyecektir. Daha yakin zamandan Heidegger gibi fenomenologlar ve son noktada postmodernistler, aşağı yukarı ortak zeminlerini teşkil eden insanın kadim sorularına bilimin tek başına cevap veremecegi ve insanın ve hayatın sadece maddi yönünün olmadığıdir diyebiliriz.

    Nitekim bilime getirilen bir eleştiri de onun ne kadar metafizige karşı olsa da kendi temellerinin de birer metafizik olduğudur. Bu yolu takip ederseniz çıkacağıniz nokta kadim sorulardan: Varlık nedir, varlık var mıdır? olacaktır.

    Bu noktada farklı bir yaklaşımı olan Wittgenstein, felsefede bu dönen tartışmalarin dilsel bir sorundan kaynaklandigini yani dilimizin yetersiz oluşunun bir tezahuru olduğunu söylemiştir. İnsan dilinin kendisine çizdiği sınırlarda yaşar.

    Varolusculuk akımı da bu zamana kadar bir öz var ve ona bağlı varlık var anlayışını ters yüz edip, önemli olan varlıktır; öz ondan sonra gelir fikrini takip ederek, insanın dünyaya adeta firlatilmis olduğunu ve mutlak özgür olduğunu söyler. Mutlak özgürlüğe dayanamayan insanın kendisini özgür olmadığı yönünde kandirdigini ve toplumdaki rollerinden başını kaldırıp kendisine kadim soruları sormadigini ve dolayısıyla varolusunun farkında olmadan zaman geçirdiği söylenmektedir. A. Camus insanın bu durumunu Antik Yunan'da Tanrılara sürekli baş kaldıran ve Tanrılar tarafından sonsuza kadar sırtında bir taşı tepeye çıkarıp indirmekle cezalandirilan Sisifos'a benzetir. Ve çözüm olarak insanlara Sisifos'u mutlu düşünmeliyiz der.

    Öte yandan K. Marx tarihe başka bir açıdan bakar ve efendi-kole yani üretimin (ekonominin) merkeze alınarak degerledirilen bir tarih anlayışı ile içinde bulunulan kapitalist düzenin bir gün son bulacaginin, bunun kaçınılmaz olduğunu ve aynı zamanda gelecekte de ekonomik düzenin sosyalizm olacağını ilan eder. İçinde bulunduğu devirde kendisine gulunse de sonraki zamanlarda dünyayı kasıp kavuracak bir Marksizm akımı oluşacaktır.

    Felsefede sonu gelmez tartışmalara farklı bir açıdan bakan taraf ise pragmatikler olur; sorulardan daha çok pratikte bunların insana faydasının ne olduğuna mercek tutulmasi gerektiğine işaret ederler. Aslında haksız da sayılmazlar.

    Dünyanın bilimle daha iyi bir yer olacağı vaatleriyle başlayan maceranın nihilizm ve dünyanın daha önce hiç görmediği savaşlar ile neticelenmesine tepki olarak doğan ve günümüze en yakın akim olan Postmodernizm'dir. Tabiki bilimin faydalarını yadsimiyorlar ancak bilimin kullanılis tarzına, sınırları olmadığına ve insanlara tek yol olarak gösterilmesine, benimsetilmesine karşı eleştiri getiriyorlar.

    Modern Dünya felsefesini son sürat ve nispeten karışık bir şekilde özetlemek istedim. Bunun nedeni de aslında yazarın da bahsettiği gibi modern dünya felsefesinin zenginliği ve aslında birbirinden farklı görüş, tepki ve akimlarin ortaya çıkmasıdır. Bununla beraber kitapta modern dünyayı okurken adeta modern dünyamızın hızına ve karışıklığına paralel bir his oluşmasıdir.

    Kitapta, felsefenin yani insanların zihinsel dünyasının nasıl birbiriyle bağlantılı şekilde birikimli şekilde geliştiğini görüyoruz. Damlaya damlaya dolan bir göl gibi daha doğrusu dolmaya çalışan göl gibi... Bu çabaya dediğim gibi dolaylı yoldan ve sadece Ortaçağ'da katkı yapan İslam dünyasının geri kalmasını üzüntüyle farkına variyoruz. Çünkü Batı'nın Ortaçağ'dan sonra yaptığı büyük atılımi, gelişimi okurken aslında günümüz İslam dünyası ve haliyle bizim çok gerilerde kaldığımız daha aşikar hale geliyor insana. Bu geri kalmışlik mevzusu; Batı'nın kullandığı telefonu kullanmakla onlarla aynı teknolojiyi kullanmakla çözülecek şeyler değil malesef. Siyasi, sosyal, ekonomik, bilimsel dünyamızın ve en çok, en önemlisi de zihinsel dünyamızın geri kalmışlığıdır. Halbuki Ortaçağ'da Batı karanlığa gömülürken, İslam dünyasının gelişmiş olduğunu görüyoruz. Normal şartlarda İslam dünyasının başını alıp gidecegini ve Batı'nın asla onu yakalamayacagini düşünürüz. Tam tersi oluyor. İşte bunun temelinde felsefik- zihinsel geri kalmak vardır.

    Elimden geldiğince kitabi genel hatlarıyla anlatmak istedim. Bu konuya ilgisi olanlara kitabı tavsiye ediyorum.

    Bu arada kadim sorular hala geçerliliğini koruyor. :))

    Keyifli okumalar
  • 447 syf.
    ·14 günde·Puan vermedi
    Roger Garaudy'nin Endülüs'te İslam ve Cemil Meriç'in Bu Ülke kitabını okuduktan sonra evdeki kütüphanede de görünce bir başlayayım bakalım dedim.Çünkü Cemil Meriç "Mukaddime" için "İbn Haldun'un büyük emsalsiz eseri, kendi semasında tek yıldız." demiş.
    .
    .
    İBN Haldun 1332 yılında Tunus'ta doğmuş büyük bir alim.Kendisi büyük bir okuma ve öğrenme arzusu olan,sık sık Fas'taki büyük kütüphanelere giden,zamanın devletlerindeki olaylara büyük bir gözlemci olarak bakan,kanıta dayalı tarih bilimini geliştiren,toplumların oluşumu ve düzenini "çevre determinizmi" olarak yapan aynı zamanda varoluşçuluk,hayatın anlamı gibi kavramlar üzerine felsefî eserleri de olan Ortaçağ'ın büyük İslam bilgini.
    Eserleri Aydınlanma sonrasında Avrupa'da büyük etkiler yapmış.Jean Jacque Rousseau,Schumpeter gibi ünlü Avrupalı düşünürleri etkilemiş.
    Böylesine büyük bir bilginin eserinin önsözüne de şunları yazması kendisine bir kez daha hayran bıraktırıyor ve ilim öğrenme sürecinin ölüme dek var olduğunu hatırlıyoruz.
    "İlimdeki sermayemin azlığını,bu konudaki eksikliğimi itiraf ediyor,dostlardan yapıcı eleştirilerini bekliyor ve Allah'tan çalışmalarımızı sadece kendi rızası için yapmayı nasip etmesini diliyorum."
    iyi bir tarihçide olması gereken kriterlerden örneğin hikmetli,bilgili,iyi bir gözlemci olması,her bilgiyi doğru olarak ele almaması üzerinde düşünüp sorgulamalar yapıp araştırması çünkü İbn Haldun diyor ki: "Geçmiş ise geleceğe,suyun suya benzediğinden daha çok benziyor."
    Herhangi bir devletin geçmiş yapısını incelerken o coğrafyanın yaşam koşullarından,toplum yapısına kadar ayrıntılı bir inceleme yapmamız gerektiğini ifade ediyor.Bunu yedi kuşak(iklim) olarak büyük araştırmalar yaparak yazmış hatta bazı kısımları idrak edemedim doğrusu.
    Ayrıca şu ana kadar okuduğum bölümlerden biri ilgi çekici idi bu kitap da her türlü bilgi varmış dedim Gaybtan haber vermek,rüya alemi,vahiyler,gaybı bilen insanların özellikleri gibi ilginç konular da vardı bu kısımlarda da kafam epey karıştı
    Fakat genel itibariyle heyecanlanarak okuyorum Ortaçağ ve öncesine uzun bir yolculuk içerisindeyim.
    Son olarak Cemil Meriç'in Umrandan Uygarlığa kitabını incelerken gözüme çarpan #Toynbee #mukaddime için şu sözleri ile yorumu bitireyim.
    ◾Mukaddime'deki tarih felsefesi,nevinin en büyük eseri.Şimdiye kadar,hiçbir ülkede,hiçbir çağda,hiçbir insan zekâsı böyle bir eser yaratmamıştır.◾

    Geçenlerde Ahmet Haşim'den Bize Göre diye bir deneme okumuştum .Orada "Seyahat ruhun bütün dertlerine devadır." diyordu.
    Zaman makinasının içindeymiş gibi 15 gündür Ortaçağ'ın Endülüs,Tunus,Fas,Isfahan,Kudüs,Horasan,Mezopotamya gibi şehirlerinde deve üstünde bir seyahat yaptım adeta.İçerisindeki kıssalar ile hem ruhumu besledim,hem tarihten ders aldım,kendime göre dersler çıkardım,bilmediğim hükümdarları tanıdım,duymadığım şehirlere gittim ve daha sayamadığım birçok şey.
    Bundan önceki paylaşımlarımda okuduğum yere kadar kitaptan elimden geldiğince bahsetmiştim zaten.Son 150 sayfasında ise "Devlet yönetimi üzerindeki esaslar" dan bahsetmiş İbn Haldun.Öyle bir inceleme yapmış ki bundan yüzyıllar öncesinde yazılmış olsa dahi hala günümüzde geçerliliğini koruyan mevzular.Lüks,israf ve sefahat kavramları üzerinde sıkça durmuş mesela.Abbasi,Emevi,Fars gibi büyük devletlerin bu kavramlar üzerindeki olaylarını ele almış.En çok durduğu konulardan biri de "Adalet". Devlet yönetimi olsun,bireyin umrandaki(toplum) daki rolleri olsun adaletin en temel kavramlardan biri olduğunu sürekli dile getirmiş.Çünkü " Adalet insanlar arasına dikilmiş bir terazidir." diyor kendileri.51.fasılda Abbasi hükümdarlarından olan Tahir Bin Hüseyin'in ,oğlu Abdullah'a yöneticilerin dikkat etmesi gereken hususlar üzerine yazdığı mektup var ki dönüp dönüp okunmalık.
    Son olarak Mukaddime kelime manasıyla "Önsöz" demekmiş.Kuran'Kerim'den,Aristo'dan,İbn Rüşd'den,Farabi'den peygamberler tarihindeki kıssaların büyük bir harmanlamanın Önsözü olarak da düşünebiliriz.Batıların Tunus'lu Büyük Bilge olarak tanımladığı İbn Haldun'u tarih,sosyoloji, iktisat, felsefe,yöneticilik,coğrafya gibi sosyal bilimlere meraklılar için önerimdir.
  • 192 syf.
    ·Beğendi·9/10
    @mimar.emre.timur un okuduğum ilk kitabı Palyaçonun Listesi, son olmayacağına eminim....Yazarımız #varoluşçuroman demiş öncelikle bu terimin anlamını bilmek yerinde olur.
    #varoluşçuluk
    İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da, özellikle Fransa’da ortaya çıkan, varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığını, biçimlendirdiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen felsefe ve yazın akımı, öğretisi.
    İşte bu roman, İslam'a varoluşçu bakış denemesidir... diyen yazar ve hepimizin zaman zaman kendimizi sorguladığımız "Ben kimim?" sorusuna harika ve düşündüren bir kurguyla cevap vermiş.
    Yaşadığı travma sonucu boşluğa düşen kahramanımızın karşısına çıkan şarapçı tipli bir adamın ona verdiği notla başlıyor olaylar... Kağıtta "Kendine dönüş" yazar ve adam kendini ve özünü bulmak için evini bırakır yolculuğa çıkar.Bu yolculukta insandan palyaçoya, katile ve en son kobaya dönüşür her dönüşümde onu buna iten travmayı hatırlar ve ölmek ister.
    Yaşadığı olayı öğrenince çok üzüldüm açıkçası... Kitabın bir çok yerini çizdim, yazarlardan ve düşünürlerden alınıp kitaba serpiştirilen aforizma ve özlü sözler'i çok sevdim ve kitaba ayrı bir ahenk kattığını gördüm.
    Kaleminize ve yüreğinize sağlık baskısı ve okuyanı çok olsun. Tavsiyemdir okuyun...