• 742 syf.
    ·68 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Mill on the Floss) isimli romanı, kitabın ana kahramanı Maggie dokuz yaşında küçük bir kız çocuğu iken açılır ve tam da yaşam tecrübesi edinmeye başlamış genç bir kadına evrilirken erkenden gelen ölümüyle sona erer. Eliot, romanın anlatı süresini belirleyen bu aralıkta okura Maggie gibi soru yönelten, okumaya meraklı ve çevresinde gelişen olaylara karşı ilgili kızların dönem İngiltere'sinde deneyimledikleri sosyalleşme sürecine dair baskıları; benlik oluşumları kadar benlik algılarını da yaralayan "toplumsal cinsiyet olarak kadınlık" kavramının toplumsal kurulumu karşısında yaşadıkları iç çelişkileri ve öz-şüpheyi; kadınları bütünüyle baskılamış bir toplumsal yapıda varlık gösterebilmek için kabullendikleri fedakârlıkları; kendi psikolojik ve ahlakî gelişimlerini mümkün kılacak yolları el yordamıyla bulma çabalarını ve erkeklerin "önemli" addedildiği bir toplumsal yapıda psişelerinde meydana gelen yaraları gözler önüne serer.
    Tür olarak Bildungsromanı aşındırmak
    Romanın diğer karakterleri ile Maggie arasındaki gerilimli ilişkinin sürekli değişen dinamikleri içerisinde okur, küçük kızın tüm içsel çelişkilerine şahitlik eder. Bu bağlamda Floss Nehrindeki Değirmen, kişisel serüveni, varoluş çabası ve yaşama kendi varlığı bağlamında anlam katma çabası erken gelen bir ölümle kesilen Maggie’ye odaklanmış bir Bildungsroman’dır diyebiliriz. Bu romanı, Bildungsroman türünün "erkek" ana kahramanlı diğer örneklerinden ayıran ve onu feminist bir bağlamda yeniden okumamızı mümkün kılan ise Eliot’ın ana karakterinin psikolojik ve ahlakî gelişimi üzerine kurulu bu roman türünü yeniden-yazıma tabi tutarak aşındırmasıdır. Kadın olmanın beraberinde getirdiği toplumsal baskılar, kadına yüklenen fedakârlık, meleksilik, adanmışlık; kısaca erkeğin ve erkekegemen toplum düzeninin varlığını aynı koşullar altında sürdürmesine ve yeniden üretmesine önemli ancak bir o kadar da ikincil bir katkı olarak "kadınlık" gibi meseleler, Maggie’nin eril algıyı büyük ölçüde içselleştirmesine, ağabeyi Tom’a kendini sevdirmek uğruna türlü ödün vermesine ve romanın son çeyreğinde yaşadığı kısa süreli ahlak temelli sürgün sonucunda da derin bir suçluluk duygusu altında ezilmesine neden olacak; böylesi bir ağırlığın altında ağabeyine, hem kendini hem de ona karşı beslediği sevgiyi ispatlamak uğruna nehirdeki taşkın sonucunda yitip gidecektir. Bir bakıma Eliot bize kadın kahramanın yazgısının kendi kişisel serüveninin yarıda kesilmesi olduğunu göstermektedir. Maggie, bir Bildungsromanı mümkün kılacak kadar uzun bir yaşam süremeyecek, kendi serüveninde yol kat edip gelişemeyecektir. Bu anlamda Eliot, Floss Nehrindeki Değirmen’de kahramanı kadın olan bir anlatı aracılığıyla, o kahramanın psikolojik ve ahlakî gelişimini ölüm gibi geridöndürülemez bir sonla kesintiye uğratarak, bunu da ataerkil ve erkekegemen algının kadınlara yüklediği ve içselleştirmelerini sağladığı öz-yıkım dinamikleriyle gerçekleştirerek bizatihi Bildungsroman türünün kendisini yeniden-yazıma tabi tutarak aşındırmaktadır.
    Eril onay ve kadınlık inşaları
    Romanın açılışından itibaren Maggie’nin ağabeyi Tom’a karşı duyduğu sevgiye vurgu yapar Eliot. Dönem İngiltere'sinde kız çocuklarına yüklenen tek toplumsal rol erkekegemen toplum düzeninin uygun gördüğü kurallara göre kendi toplumsal cinsiyetlerinin gerektirdiği davranış biçimini edinmeleri; böylelikle etraflarındaki erkeklerin onayını alarak güvenli bir yaşam sürmeyi başarmalarıdır. Kadınların toplumsal rolleri kamusal alana taşınmaz, onlardan eğitim görmeleri ve ailenin sorumluluğunu almaları beklenmez. Kişisel gelişime dair her türlü yatırımın erkek çocuğa yapıldığı bir toplumda kız çocuktan beklenen uysal, ev işlerinde becerikli, fedakâr olması; bir anlamda erkeğin yaşamını olabildiğince kolaylaştırmasıdır. Eliot, roman boyunca ağabey Tom ile Maggie arasındaki farkı açık bir biçimde ortaya koyar. Maggie okumaya meraklıyken Tom, tam da becerikli bir çiftçiden beklenecek yeteneklere sahiptir. Ancak baba Bay Tulliver, oğlunun okumuş bir genç adam olmasını istemekte, onun kendisi gibi basit bir değirmenciden "daha fazlası" olmasını arzulamaktadır. Bu nedenle Tom’u akıl dışı bir eğitim almaya zorlarken, entelektüel bir zekâya sahip olduğunu bildiği, okumaya meraklı Maggie’yi bu anlamda neredeyse yok sayar. Bay Tulliver, Maggie’nin yeteneklerinin farkındadır; ancak kendisinin de mensubu olduğu, normlarını içselleştirdiği dönem İngiltere'sinin toplumsal yapısı onu Maggie için farklı bir gelecek tahayyül etmekten alı koyar. Bu bağlamda Eliot, eril ve erkekegemen kodların yeniden üretilmesinde işleyen dinamikleri büyük bir başarıyla işlemektedir. Esasen baba Tulliver her iki çocuğunun da yeteneklerini yok sayarak hem Maggie hem de Tom’u toplumsal kodların dayattığı biçimde yetiştirme yoluna gider. Bu da her iki çocuğun da sıkıntılı günler geçirmesine neden olur. Ancak yine de Tom, erkek toplumsal cinsiyetine mensup olmanın avantajlarınden faydalanacak, kendisini var etme yolunda daha özgür adımlar atabilecektir. Oysa Maggie’nin kendi varlığına bir değer atfedebilmek için kendini gerçekleştirmek gibi bir olanağı yoktur. O ancak etrafındaki erkeklerin kendini sevmesi ve ona bir değer atfetmesi aracılığıyla kendine bir değer atfedebilmektedir. Bu da kendini sürekli bir biçimde sorgulamasına, yaptığı her hareketin sonucunda kendini suçlu ve değersiz hissetmesine neden olur. Bu hastalıklı benlik algısı dönem kadınlarının aşk ile kurdukları ilişkiyi anlamak açısından da önemlidir. Yaşama bir değer katarak kendi varlığını anlamlandıramayan kadın kahraman ve karakterler çoğunlukla kendilerini değerli hissetmek için bir ikincinin yoğun onayına ihtiyaç duyarak aşk tuzağına düşerler. Söz konusu aşk tuzağı dönem koşulları gereğince büyük bir servete sahip olmayan genç kızların mutlak bir suretle evlenme ve böylelikle de geleceklerini güvence altına alma zorunluluğu ile birleşince kadın kahramanın hem erkek toplumsal cinsiyetinin onayına muhtaç olma gereksinimi hem de bu gereksinim sonucunda erkekegemen toplum yapısına teslim olmasıyla sonuçlanan süreç daha da anlaşılır bir hâl alır. Ev içi yaşam dışında bir varlık gösteremeyen, kendini gerçekleştirmek adına eylemde bulunamayan bir toplumsal cinsiyetin dünyadaki varlığını onaylatma çabası için de aşk peşinde koşmasında anlaşılmayacak pek de bir yön bulunmamaktadır. Benzer biçimde evlilik kadınların hayatlarını güvence altına almaları için tek geçerli yoldur. Maggie de aşk tuzağına düşecek, dahası bunu toplumsal normlara bütünüyle aykırı bir biçimde yaptığı için cezalandırılacaktır.
    Lucy ya da Maggie olmak
    Dönem İngiltere'sinde kadınlar üzerindeki baskı ve kadınlığın ne olması gerektiğine dair tanımlar öylesine keskin, öylesine yerleşik bir niteliktedir ki erkekegemen toplumsallaşma sürecinden geçmiş, yetişkin kadınlar eril dayatmaları büyük ölçüde içselleştirmiştir. Eliot bu içselleştirmenin en kuvvetli örneklerinden birini kolayca biçim verilebilen saçlar ile inatçı saçlar arasındaki ayrım üzerinden gösterir okura. Maggie’nin kuzeni Lucy kolayca şekil verilebilen ince saçlara sahiptir. Annesi küçük kızın saçını küçük bukleler hâlinde kıvırmakta hiçbir zorluk çekmez. Oysa Maggie’nin gür ve inatçı saçları vardır. Dahası Maggie hareketli bir çocuk olduğu için Bayan Tulliver’ın zar zor biçim verdiği saçları hemen bozulur; doğal, dağınık ve kabarık hâline geri döner. Maggie’nin "inatçı" saçlarına dair bu durum ailenin kadınları arasında Maggie’nin karakterini yansıtan bir nitelik olarak değerlendirilir. Onlara göre küçük kız, genç kızlığa adım attığında saçlarından da kolaylıkla anlaşılan bu özelliği -inatçılığı- nedeniyle kendine kolay kolay uygun bir eş bulamayacaktır. Maggie’nin saçları aile arasında o kadar büyük bir meseleye dönüşür ki en sonunda küçük kız saçlarını keserek bu soruna bir son vermek ister. Ancak bu sefer de kendisini küçük bir oğlan çocuğuna dönüştürdüğü için alaya alınır, hatta azarlanır. Dahası Maggie’nin ten rengi de yeterince açık değildir. Bu da büyük bir servete sahip olmamasıyla birleşince Maggie’nin geleceğine dair şüphelerin daha da belirgin bir hâl almasına neden olur. Bir diğer ifadeyle Maggie küçük yaştan itibaren davranışları nedeniyle olduğu kadar fiziksel özellikleri nedeniyle de eleştirilir. Maggie kendine güvenli bir genç kadına dönüşmesini mümkün kılacak her türlü onaydan yoksun bırakılmıştır. Yalnızca babasının kendisine karşı beslediği sevgiden emindir; ancak bu sevgi de dönemin erkekegemen kadınlık anlayışından bağımsız olmadığı için Maggie küçük yaştan itibaren kendi içinde bir tür sürgünü deneyimler. Dönem kadınlarının erkekegemen kadınlık algısını içselleştirmiş olmaları da kadınlar üzerindeki toplumsal baskının erkek müdahalesine gerek kalmadan kadınlar arasında yeniden-üretilmesini ve bir nesilden diğerine aktarılmasını mümkün kılar.
    Beyaz ten ve sarı saçın meleksilik ve iyi huy ile ilişkilendirilmesi ise dönem İngiltere'sinin erkek şair ve yazarlarının ürettiği "iyi kadınlık" tiplemeleri ile yakından ilgilidir. Eliot, eril edebiyat üretimindeki kadınlık imgelerinin toplumsal normların bir parçası hâline gelişini büyük bir başarıyla yansıtır. Babasının kaçınılmaz iflasından sonra kendini yalnızca dinî eserler okumaya adayan Maggie, Philip ile tekrar karşılaşması sonucunda farklı kitaplar okumaya geri dönecek; ancak bu sefer edebiyatın dayattığı kadınlık tipleme ve basmakalıplarını sorgulamadan edemeyecektir. Philip’in ödünç verdiği bir kitabı bitiremediğini itiraf ederken şöyle demektedir,
    Maggie, “Kitabı bitiremedim,” diye cevap verdi. “Parkta roman okuyan sarı saçlı genç kıza gelir gelmez kitabı kapadım. Ve esere devam etmemeye karar verdim. O beyaz yüzlü kızın Corinne’in aşkını elinden alıp, onu mutsuz edeceğini hemen anladım. Artık sarı saçlı kadınların bütün mutlulukları alıp götürdükleri o romanları okumamaya kararlıyım. Neredeyse sarışınlar aleyhinde peşin hükümlere sahip olmaya başlayacağım: Eğer şimdi bana siyah saçlı bir kadının zafere ulaştığı bir roman verirsen o zaman denge sağlanmış olur. Rebecca’nın, Flora Macivor’un, Minna’nın ve diğer mutsuz esmerlerin intikâmını almak istiyorum.” (470)
    Edebî babaların dünyasında
    Görüldüğü üzere genç kız yaşadığı toplumda fiziksel özelliklerin kadınların yaşamlarında ve geleceklerinde oynadığı rolün bütünüyle farkındadır. Fiziksel özellikler salt fiziksel özellikler olarak kalmaz. Onlar aynı zamanda bir kadının karakterini, naturasını gözler önüne seren işaretler olarak da değerlendirilir. Eliot burada eril edebiyat eserlerindeki farklı kadın kahramanları Maggie’nin ağzından sıralayarak erkek yazarların yüzyıllar içerisinde inşa ettikleri kadınlık basmakalıplarına açık bir eleştiri getirmektedir. Bu anlamda Eliot dönemi için son derece yenilikçi bir işe soyunmakta, edebiyat üretim ve tüketimi ile bu eserlerin erkekegemen toplum yapısının inşasında oynadığı rolü gözler önüne sermektedir. Özellkle John Milton, Alexander Pope gibi şairlerin sıradan bir İngiliz evinde kolaylıkla bulunan, okunan edebiyatçılar olduklarını da göz önünde bulundurduğumuzda bu etkinin ne derece kuvvetli olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır. Gerçekten de dönemin eril edebiyat üretimi kadınlık imgelerini "meleksi" ve "fettan" kadın dikotomisi üzerinden kurar. Bu dikotomi çerçevesinde sorgulayan, meraklı, dışa dönük, hareketli kız çocukları "fettan" kadın kategorisine yakın düşerler ve bu tipte kızların ehlileştirilmesi için türlü yönteme başvurulur. Meleksi kızlar ise fedakâr, diğerkâm, sevecen ve edilgendirler. Dikotominin iki kutbundaki bu kadınlık basmakalıpları önceden de ifade ettiğimiz üzere kimi fiziksel özellikler ile ilişkilendirilmiştir. Kıvırcık, kabarık, sert telli ya da kızıl saçlar ile birlikte koyu ten rengi fettan kadın tiplemesinin genel özellikleriyken açık ten, düz ve yumuşak saçlar, sarışınlık ve beyaz ten meleksi kadın tipinin özellikleridir. Elbette bu dikotominin kurulmasında bir diğer önemli faktör de İngiltere İmparatorluğu'nun kolonileriyle ve bu kolonilerdeki "yerli halk" ile kurduğu ilişki bağlamında okunmalıdır. Yerli halkları "ötekileştirmek", "ehlileştirlmesi", Batılı standartlara uygun hâle getirilmesi gereken bir "unsur" olarak görmek Batılı kadın tiplemesinin (açık tenli ve sarışın) dışında kalan kadınlık hâllerini ya bütünüyle egzotik cinsel bir nesneye indirgenmesine ya da yerli kadın basmakalıbını anıştıran her türlü kadınlık hâlinin bir tehdit unsuru olarak değerlendirilmesine neden olmuştur.
    Zıt ikizler ve eril himaye
    Romandaki bir diğer önemli unsur da Eliot’ın kuzen Lucy ile Maggie arasındaki varoluşsal farkları ortaya koyarken bugün feminist edebiyat kuramında sıkça başvurduğumuz "zıt ikiz" kavramını yazınsal bir strateji olarak kullanmış olmasıdır. Önceden de belirttiğimiz üzere Lucy erkekegemen İngiliz toplumunun genç bir kızdan beklediği tüm özelliklere sahiptir. Öyle ki genç kızlığına kadar olan süre içerisinde annesi genç Lucy’yi ileride uygun bir evlilik yapabileceği biçimde yetiştirmiş; bir anlamda genç kız çocukluğundan itibaren başarılı bir evlilik için hazırlanmıştır. Diğer taraftan Maggie’nin uygun bir evlilik yapabileceğine duyulan inanç pek de kuvvetli olmadığından Bay Tulliver, Tom’a ileride kız kardeşine iyi bakması, onu hayatta yalnız bırakmaması için sürekli telkinde bulunur. Bu da dönem İngiltere'sinin bir diğer önemli kamusal niteliğini ortaya koymaktadır. Bilindiği üzere İngilitere hukukunda ebeveynlerin ölümünden sonra tüm mülk en büyük erkek kardeşe kalmaktadır. Bu da kız çocuklarının kendilerine bir gelecek kurmak konusunda hiçbir söz hakkına sahip olmadıklarını gösteren bir diğer önemli noktadır. Evlenmeyen bir genç kız bu sefer de ailenin en büyük çocuğu olan ağabeyinin eline bakmak zorunda, onun kendisine biçtiği yaşamı sürdürmek zorunda kalmaktadır. Bu çerçeveden okunduğunda Maggie’nin ağabeyinin sevgisi için duyduğu ihtiyaca bir de ekonomik ve yaşamsal boyut eklenmektedir. Bir diğer ifadeyle Maggie’nin ağabeyine duyduğu varoluşsal ihtiyaç birden fazla boyuta sahiptir. Hem dünyadaki varlığının onaylanması için ağabeyinin sevgisine ve kabulüne ihtiyaç duymaktadır hem de evlenmemesi durumunda yaşamını idame ettirmesini mümkün kılacak maddi koşulların sağlanmasında ağabeyinin insafına kalmıştır.
    Eliot bu romanında İngiltere toplumunda öncelikle kız çocuk ardından da genç bir kadın olmanın ne anlama geldiğini, erkekegemen toplum yapısının kadın psişesi üzerindeki etkilerini, aynı yapının kadına dayattığı ekonomik zorunlulukları ve bunlar sonucunda kadın psişesinde meydana gelen öz-yıkıma dönük dinamikleri farklı katmanlarda işleyerek gözler önüne serer. Eliot kadınlığa dair meseleleri ele alırken kadın toplumsal cinsiyeti ile baş etmek zorunda kalmış diğer yazarlar gibi eril edebiyat algısına ve bu algının üretimine de meydan okur. Bildungsroman gibi iddialı bir türü ele alarak bir kadın roman kahramanı için bu hem içsel hem de dışsal yolculuğun olanaklarının neler olduğu sorusuna yönelir. Öyle görünmektedir ki kadın toplumsal cinsiyetine atfedilen ikincil özellikler kadının "doğasına" dair efsaneleşmiş söylencelerin dayatttığı gibi kadın türünün özellikleri olmaktan ziyade, eril bir söylemin içerisinde yeniden-üretimleri mümkün kılınmış ve bu yolla da toplumsal yaşamda kadının içselleştirmesi sağlanmış bir dizi iknâ mekanizmasından ibarettir. Kadına belirli türde "bir şey" olmak dayatılır. Bu "olmaklık" da içselleştirildiği ölçüde hakikatin ta kendisiymiş gibi yeniden-üretilir. Floss Nehrindeki Değirmen eril algının ve erkekegemen toplum yapısını belirli kadınlık hâllerinin yeniden üretiminde nasıl bir rol oynadığını Maggie Tulliver’ın öyküsü aracılığıyla anlatan en kuvvetli örneklerden bir tanesi.
  • BİLİMİN, TOPLUMSAL ve AHLAKİ YAKLAŞIMLARIMIZI BELİRLEME GÜCÜ VAR.İnsanları çevre konusunda bilinçli olmaya sevk etmesi, kadınlara cinsel özgürlük sağlayan bir hap icat etmesi buna örnek gösterilebi­lir.Aksi yönden varoluşsal meseleler de bilime sızıyor, hasta bakı­mında TIBBİ KAYGILAR karşısında İNSANİ KAYGILARIN tartışılması gibi.Herkesi tutabildiğimiz kadar hayatta mı tutmalıyız? Çoğu alanda dünya görüşümüzün nerede bittiğini ve bilimin nerede başladığını söylemek zor, bunun aksi de geçerli.İkisi arasındaki basit karşıtlı­ğın ötesine geçip insan bilgisini bir bütün olarak düşünmeye ihtiya­cımız var.
  • 419 syf.
    ·Puan vermedi
    Edebiyatta ortaya çıkan eserin değerinin karşılığı her şeyden önce onun kapsamlı olmasından ziyade hayatın bütün inceliklerini ve derinliğini yansıtıyor olmasından da kaynaklıdır. Tanpınar'ın Huzur'u ise bunun karşılığını bize sunmaktadır. Tanpınar, edebiyatın toplumsal ve sosyal meselelerin dışında olmasını söyleyen Türkiye'de Ahmet Haşim ve Yahya Kemal, Batı edebiyatında ise Proust ve Valery gibi önde gelen isimleri takip etmiş bir yazar. Edebiyat açısından nihai maksadının cümlelerle çok sesli ve zengin bir dili kullanabilmek. Resimdeki karşılığı ise tüm boya marifetiyle bütün renkleri bir tabloya yansıtarak gösterebilmekle eş değer.

    Bu tip bir giriş yaptım çünkü Huzur'u anlatabilmek böylece daha kolaylaşıyor. Huzur, cumhuriyet aydınlarının huzursuzluklarını anlatan bir kitap. Romandaki karakterlerden Mümtaz’ın Tanpınar’a olan benzerliği ve İhsan’ın da Tanpınar’ın akıl hocası Yahya Kemal’e benzediğini söyleyebiliriz. Bu sebeple de romanda Mümtaz ve İhsan arasında geçen diyaloglar bizim açımızdan çok değerli bir hale geliyor. Doğu ve Batı meselesine dair tespitleri içerdiğini ve çözüm önerilerini gösterdiğini söylemek mümkün. Bu sadece tabii ki ana karakterlerle de sınırlı değil. Romana dahil olan yan karakterler de toplumun dönüşümünü ve karakterlerin kimliksel yapılarını da gözler önüne sermektedir.

    Tanpınar geçmiş ile olan bağları koparmanın mümkün olmayacağını ve yeni inşa edilecek toplum düzeninin içine sirayet etmesi gerektiğini ve geleneksel yapılarla kurulacak yeni yapının bir yekparelik içermesi gerektiğini Huzur romanında sıkça dile getirmiştir. Bunu da sokakta oyun oynayan çocuklarla karşılaştıktan sonra şu şekilde ifade eder “Devam etmesi lazım gelen, işte bu türküdür. Hekim-oğlu Ali Paşa’nın kendisi, ne konağı, hatta ne mahallesi. Her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. Değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeydir.”

    Huzur'un musiki ile olan bağları da çok sıkı. Bunu da Mümtaz'ın musikiye olan merakıyla metin içinde yine bir Doğu-Batı kavramları eksenli karşılaştırmalar üzerinden değerlendirmeler de bulunarak yapıyor. Doğu musikisinin de Batı musikisi kadar değerinin olduğunu ve yabana atılmaması gerektiğini Mümtaz üzerinden okuyoruz. "Buldum. Ama biraz eski. Fakat asıl bilmediklerimiz, hiç tanımadığımız parçalar var! İhsan ki bu işe o kadar meraklıdır, o halde mevcudun yüzde birini bilmiyoruz, diyor. Biri çıksa da şunları tanıtsa, notaları neşredilse, diskleri yapılsa, hulasa, şu piyasa musıkisinden bir parça kurtulsak! Düşün bir kere, Dede gibi bir adamı yetiştirmişsin, Seyid Nuh, Ebubekir Ağa, Hafız Post gibi adamlar gelmiş, muazzam eserler vermişler. Benliğimizin bir tarafı yapılmış. Sen farkında değilsin; ruh açlığı içindesin. Felaket şurada; bugünkü nesil ortadan çekildi mi, çoğu ezbere olan bu eserler kaybolacak. Mesela tek başına Münir Nurettin'in bildiklerini düşünün.."

    Burası bir spoiler içerecek ama Suat'ın intiharı ve Mümtaz'ın doktor ararken arka fonda çalan Beethowen'ı dinlemesi de iki felaketin hemen öncesinde Batı müziğinin çalıyor olması da ayrıca ilginç bir durum. Tanpınar merkezi de yakın zamanda bize kitap içerisinde bulunan müzikleri Spotify üzerinden sundu. Ona da buradan bir tıkla ulaşabilirsiniz bkz:https://open.spotify.com/...72vkrUQE-NLlp72mk_dQ

    Roman dört ana bölümden oluşmaktadır. İkinci dünya savaşı arefesinde başlar. İlanıyla da son bulur. Bu dört bölüm, dört karakterin başlıklarıyla isimlendirilmiştir. Tefrika edilmiş halinde ise Suat bölümü mevcut değildi. Kitaplaştırıldıktan sonra Suat bölümü de eklendi. Bence de tam yerinde olmuş çünkü ben bir sehpanın dört ayağına benzetiyorum. Ayaklardan biri kopmuş olsa o sehpa sağlıklı olmaz. Huzur'da tam da o şekilde. Her karakter tam da doğasına uygun ve abartılı değil. Karakterleri teker teker analiz etmek bu incelemeyi daha da uzatacağından kısa kısa bahsetmek istiyorum.

    NURAN
    Belki de kitabımızın en görkemli karakteri bir çocuklu dul kadın Nuran'dır. Eski musiki geleneğine bağlı bir aileden gelmektedir. Mümtaz ile olan bağı da zaten biraz musiki geleneğinden kaynaklı. Türkçe'yi çok iyi konuşan bir kadındır. Boğaz'ı, İstanbul sokaklarını birlikte arşınlarlar. Her şeyi birlikte yaparlar Mümtaz'la ama bir türlü o sonu gelmeyen mutluluğun perde arkasında eski eşi Fahir'in, Mümtaz'ın ve Suat'ın ona olan ilgisi arasında bocalamasıdır. Çelişkiler yaşar Nuran ve bunu da biz okuyucular fazlasıyla hissederiz.

    SUAT
    Gelelim Suat'a. Suat belki de görüp görebileceğimiz en aykırı karakterlerden birisi. Varoluşsal sancılar çekmekte. Zaten fazlasıyla ilgi görmesi de bundan kaynaklı. Suat, amaçsız bir karakter. Herhangi bir ideolojisi, inancı, beklentisi, sorumlulukları yoktur. Nihilisttir. İhsan'la tartıştığı konu üzerinden Suat'ın eskiyle, yeni arasında kayıtsız kaldığını metin içerisinde fazlasıyla görmekteyiz. Mümtaz ve Nuran arasındaki ilişkinin bitişi de yine onun intiharıyla olur. Gizli gizli Mümtaz ve Nuran'ın yaşayacağı eve girip onların izlerini takip eder. Hatta intiharı da burada gerçekleşir. Suat, görünen ama fark edilmeyenleri görünür kılmaya çalışır. Burada da aslında Mümtaz ve Suat arasındaki zıtlıklarla yine bir Doğu-Batı kıyaslaması görebiliyoruz. Bir bakıma Suat için Mümtaz'ın görmek istemediği bir gölgesi diyebiliriz. Suat ile ilgili bazı ayrıntıları yine Tanpınar'ın diğer kitabı olan Suat'ın Mektubu kitabından okuyarak öğrenebiliriz. Suat'ın, Suat'ın Mektubu kitabında karşılaştığı kadın karakter de ayrı bir inceleme konusu yapılabilecek kadar çok özel bir karakterdir.

    MÜMTAZ
    Romanın merkezinde hep o vardır. Tüm anlatılanlar onun bilincinden bize sızan ayrıntılardır. Bütün karakterleri biz onun gözünden okuruz. Mümtaz'ın ailesi Rum çeteciler tarafından öldürüldükten sonra amcasının oğlu kendisi için fikir babası olan rol modeli İhsan'ın yanına gelmesiyle hayatı şekillenir. Hakikat ve düş arasında sıkışmış bir karakterdir. Roman boyunca da İhsan ile gerçekleşen uzun diyaloglarla toplumsal meseleler hakkında fikir ediniriz.

    İHSAN
    Galatasaray Lisesi'nde Tarih öğretmenliği yapan ve Mümtaz'ı bize hazırlayan karakterdir. Hastalığı sebebiyle roman boyunca onun felaketini bekleriz ancak beklediklerimizin dışında gerçekleşir. Onun fikri dünyasıyla ile ilgili görüşlerine aydınlarla yapmış olduğu sohbetlerden anlayabiliyoruz.

    Huzur ile ilgili belki de sayfalar dolusu cümleler kurabilir ve kitap ile ilgili ayrıntıları anlatabilirim ancak ne yazarsam yazayım hep bir eksiklik olacaktır. O yüzden de inceleme için bu kadarıyla yetiniyorum. Sonuç olarak Doğu ve Batı meseleleri ve aydınların kimliksel bunalımları üzerinden bize bir anatomi sunan Huzur, geçmiş ile olan bağlardan ne kadar kopmamaya çalışsa bile kopabileceğini ve yeni ile de tam uyum sağlanamayacağını göstermektedir.
  • 208 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Irvin Yalom’un terapiye gelen hastalarından derlediği bu kitap on farklı hikayeden oluşuyor. Hikayelerin temelinde varoluşsal meseleler yatıyor. Anlamlı bir yaşam nasıl sürülür? Yaşlılıkla, ölüm kaygısıyla nasıl başa çıkılır? Bir yakının kaybından sonraki acıyla nasıl başa çıkılır?
    “Neden’i olan, Nasıl’a katlanır”, demiş Nietzsche. Demek ki yaşamı devam ettirebilmek için bir neden’e, bir anlam’a ihtiyaç var. .

    “Hayat geçici. Her zaman, herkes için. Ölümü bedenlerimizde taşıyoruz. Ama bunu hissetmek, belli bir ismi olan bir ölümü hissetmek çok daha farklı bir durum.”

    Bence insanın hayatında oluşacak en büyük travma bir yakınının ölmesidir. Çünkü ölüm bir boşluk yaratır. Bir sonun olduğunu hatırlatır. Ölümün yer açtığı acı kişiye özeldir. Hiç bir acıyla, hiç bir duyguyla ifade edilemez. İşte o ‘anlam arayışı’ burada devreye girer. “Ölümün farkında olmak yaşamımıza anlam vermek için değerlendirilmelidir.”

    Madem ki hepimiz öleceğiz öyleyse anlamlı bir hayat sürelim. Yaşanan her olaydan kendimize dersler çıkartalım. Bu tarzda kitaplar okuyarak yolumuza ışık tutalım. İçimize dönelim. Kendimizle konuşalım. Travmalarımızla yüzleşelim. Yaşam derslerimizi alıp yolun ‘son’ bulduğu yere kadar devam edelim. .

    “Her şeyi unutmuş olacağın günler kapıda, her şeyin seni unutacağı günler yakın.”
  • Ateizmin asla cevap veremeyeceği sorular; "varlık nasıl meydana geldi?", "evrendeki düzen nasıl oluştu ve devam ediyor?", "evrendeki enerjinin kaynağı nedi?" sorularıdır.
    Deizmin asla cevap veremeyeceği soru ise "Allah insanı niçin yarattı?" sorusudur. Bu temel "varoluşsal" sorulara cevap veremeyecek durumda olan bu akımların temsilcileri, sanki her soruya cevap bulmuşlar gibi karşı/kontra sorular sorarak acziyetlerini bastırmaya çalışıyorlar. Ateizmin sığındığı liman kötülük problemi. "Tanrı varsa niçin evrende kötülükler var?". Canlılığın oluşumunu ise basit tesadüflere ve evrim teorisine yüklüyorlar. İyi de soru bu değil ki! Evrimi de kabul etseniz hayatın nasıl oluştuğunu nasıl izah edeceksiniz? Bu da mı gol değil? Deizmin sığındığı liman "dinler tanrı tarafından gönderilmişse niçin insanları mutlu etmiyor? Niçin dinlerde akıl ve mantıkla çelişen hükümler var? Niçin dinler sürekli birbiriyle savaşıyor" gibi sorular. Aynı soruları, kutsadıkları "akıl" için nedense sormuyorlar. Hem ateist hem de deistlerin İslam özelinde kafayı taktıkları temel meseleler ise Kur'an'da yer alan kölelik, kadınlara ilişkin bazı hükümler, cezalar, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) çok evliliği gibi bir takım konular. Bir müslümanın bir ateistle ya da deistle Hz. Muhammed'in çok evliliğini, Kur'an'daki el kesme cezasını vb. tartışması kadar anlamsız bir şey olamaz. Bu, söz konusu soruların bir cevabı bulunmadığından değil, karşı tarafın verilecek cevabı reddetmeye şartlanmış olmasındandır. Gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklerseniz diğer düğmeler de zorunlu olarak yanlış iliklenecektir. Bir ateistle konuşulması gereken temel mesele evrenin nasıl var olduğu ve varlığını şu an bu düzen içinde nasıl devam ettirdiği meselesidir. Bu soruya "Allah / tanrı" diye cevap veren bir mümine ateistin "hayır her şey yokluktan / kendiliğinden var oldu" veya "madde ezelidir" şeklinde verdiği cevap, "tanrı tanımazlık" değil, ilkinde tesadüfü ikincisinde maddeyi tanrı olarak tanımaktır. Bir müminin Allah'ın varlığını somut olarak gösterememesini kendi hanesine puan olarak kaydeden bir ateist, kendisinin "tesadüf" denilen şeyi gösterememesini, maddenin ezeliyetini izah edememesini es geçiyor. Kur'an'ın "yaratılış" ilkesini benimseyenleri "dogmatik" davranmakla suçlayan bir ateist, Darwin "teorisi" (adı üstünde teori) adı verilen şeyi savunurken kesin bir iman ilkesinin ardına düştüğünü fark etmiyor. Bir deistle konuşulması gereken temel mesele "her şeyi tanrı yarattıysa -ki öyledir- tanrının insanı niçin yarattığı" sorusudur. Tanrı insanı diğer canlılardan ayrı tutarak niçin ona akıl vermiştir? İnsanın varoluşsal soruları ne olacaktır? Eğer tanrı varsa ama insanla iletişime geçmemiş, din / kitap göndermemişse onu niçin yarattığını bu akıl sahibi varlığa söylememekle en büyük kötülüğü etmiş olmaz mı? Eğer âhiret yoksa dünyadaki bunca zulüm ve haksızlığa sessiz kalmakla en büyük zulüm işlenmiş olmaz mı? Biz, Allah'ın varlığına, kendisinden başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed'in O'nun son elçisi olduğuna, Kur'an aracılığıyla insanlığa son mesajını ilettiğine inanıyoruz. Allah'ın kâinatı yaratmasının temel sebebi de kendi yüceliğini, güzelliğini göstermek istemesidir. Tanrının varlığını kabul ediyorsanız, o tanrıdan başka bir tanrı tanımıyorsanız, tanrının insanlar içinden elçiler seçerek insanlarla iletişime geçtiğini, son iletişime geçtiği kişinin de Hz. Muhammed olduğuna inanıyorsanız o elçinin getirdiklerinin doğruluğunu kabul edersiniz. Bu aşamaların herhangi birini inkâr eden kimse ile sonraki aşamaları tartışmanın bir anlamı yoktur. Tanrının varlığını kabul etmeyen biriyle "(Hz.) Muhammed niçin çok evlendi?" konusunu tartışmak bir anlam ifade etmez. Bu, rakamların varlığını kabul etmeyen biriyle trigonometriyi, kelimelerin varlığını kabul etmeyen biriyle şiir ve romanı, kavramların varlığını kabul etmeyen biriyle önermeleri ve kıyası tartışmaya benzer. Sonuç almak imkânsızdır. Vallahu a'lem.


    Soner Duman
  • 208 syf.
    ·13 günde·Beğendi·8/10
    Hepimiz varoluşsal meseleler hakkında sürekli düşünüyoruz. Kimimiz ölüm korkusuyla hayattan kendimizi soyutluyoruz, kimimiz de nasıl olsa bir gün öleceğim diyip hayatı dolu dolu yaşamaya çalışıyoruz.
    İşte bu kitapta kaybetmeye başlamış insanların yeniden hayata tutunuşlarına şahit oluyoruz. İnsanın kafasındaki olumsuz düşüncelerden sıyrıldığında mutluluğu nasıl yakalayabildiğini öykülerle bize gösteriyor. İnsan psikolojisine meraklı olanların okuyabileceği bir kitap.
  • Yalnız İslâm düşünürlerinin değil, hemen hemen her çağda bütün düşünürlerin hakkında az veya çok fikir yürüttüğü insanın kaderi problemi bu gün de güncelliğini yitirmemiştir. Güncelliğini daha oldukça uzun süre, belki insan var oldukça sürdürecek gibi görünen bu mesele, çözümü zor bir mesele olarak kendini kabul ettirmiştir. Dahası, bu meselenin çözümsüzlüğünü kabul eden düşünürler olduğu gibi , onu bir sır olarak algılayanlar da olmuştur . Buna karşın, “meselenin çözülememiş olması, çözülemeyeceği anlamına gelmez” görüşünde olanlar da vardır. Bu bakış açısı, konunun ortaya konmasında geçmişten hesaplaşmaktan çekinmemek gerektiğini dile getirerek, meselenin çözümüne dair farklı fikirler önermektedir . Bize göre de kaderin bir sır olarak ya da çözülemez bir mesele gibi algılanması meselenin çözümünün önündeki en büyük engeldir. Dolayısıyla, bize düşen bu konuyu Kur’an’ın bütünlüğü içinde çözüme kavuşturmak için çaba harcamak olmalıdır.
    Her çağın tartışma konusu olan bu mesele, bugüne değin insan aklının kabul edebileceği bir çözüme kavuşmuş değildir. Bu meselenin çözümsüz kalmasının sebeplerini doğru tespit etmek, meselenin çözümü yolunda önemli bir adım olabilir. Kaderin çözüme kavuşamamış olmasının sebeplerinden biri, sorunun karmaşıklığı olsa gerektir. Sorunun makul bir izaha kavuşamamasının sebeplerinden biri de hareket noktasının doğru belirlenememiş olmasıdır diyebiliriz . O halde kader insanı ilgilendiren bir sorun olduğuna göre, makul bir izah için insandan hareket etmek zorundayız. Yine kader, insanın özgürlüğü ve sorumluğunu ilgilendirdiği için, meseleye Allah’ın ilmi açısından değil de Allah’ın adaleti ve insanın sorumluluğu açısından bakmak sorunu daha anlaşılabilir hale getirebilir . Kadere ilişkin ayetleri farklı bağlamlarını dikkate almadan okumak, bu ayetleri sadece insanın eylemlerinin Allah tarafından belirlenip belirlenmediği veya henüz varlık sahasına çıkmamış olayları Allah’ın bilip bilemeyeceği gibi dar bir alana sıkıştırmak meselenin çözüm zeminini daraltmaktadır . Öyleyse kader ve ilgili kavramları farklı bağlamlarıyla okumak gerekmektedir.
    Sözlükte, “bir şeyin sınırı, ölçüsü, miktarı ve kıymeti” anlamına gelen kader, dini bir terim olarak: “Allah’ın ezelden ebede kadar olacak şeylerin zamanı ve yerini, niteliklerini ve özelliklerini bilmesi ve takdir etmesidir” şeklinde; kaza ise, “Allah’ın ezelde takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince takdir ettiği şekilde onları yaratmasıdır” şeklinde tanımlanmaktadır .
    Kader ve kazanın genel kabul görmüş, sözü edilen tanımlarının Allah’ın ilim, irade ve tekvin sıfatlarından hareketle oluşturulmuş olduğunu görüyoruz. Görünen o ki, kaderin Allah’ın yukarıda sözü edilen sıfatlarıyla alakalı yorumu pek çok teolojik sorunu da beraberinde getirmektedir. Şöyle ki, eğer Allah her şeyi önceden takdir etmiş ve zamanı geldiğinde bunlar gerçekleşiyorsa, insanın sorumlu tutulması Allah’ın adaleti açısından mantıklı bir izaha nasıl kavuşabilir? Başka bir ifadeyle, şayet her şey Allah’ın takdiriyle meydana geliyorsa, yapılması emredilen şeyleri yapmadığımız ya da yapılmaması istenen şeyleri yaptığımız için neden sorumlu tutuluyoruz? Bu durumda insan sadece kendisi için yazılmış senaryoyu oynayan bir tiyatro oyuncusu durumuna düşmüyor mu? Eğer öyleyse, kendisine olumsuz rol biçilen insanın “kötü” olarak kınanması ve ahirette cehennem azabıyla cezalandırılması veyahut kendisine iyi rol biçilenin “iyi” olarak takdir görmesi ve ahirette cennet nimetleriyle ödüllendirilmesini nasıl açıklayabiliriz? Bu durumda, adam öldürenin cezalandırılması adalet anlayışıyla nasıl bağdaştırılabilir? Eğer böyle takdir edildiyse, katil bu takdirin yerine gelmesini sağlamaktan başka bir iş yapmamış olmaktadır.
    Kaderin yukarıda sözü edilen tanımı kabul edildiğinde bu tür sorulara tatmin edici bir cevap bulabilmek oldukça zor görünmektedir. Zaten yaygın kader anlayışını benimseyenlerin bu sorulara verdikleri cevaplar da meseleyi çözmek yerine daha da karmaşık hale getirmektir.
    Mesela, “Bizim kendi irademizle yaptığımız işleri Cenab-ı Hak sınırsız ilmiyle önceden bilip takdir ediyor. Yoksa o bildiği için biz onları yapmak zorunda kalmıyoruz. Esasen bizimle ilgili olarak ne takdir ettiğini de bilmiyoruz. Bir şeyi yapmaya veya yapmamaya karar verirken, hiçbir baskı hissetmeden kendi hür irademizle kabul ediyoruz.” tarzındaki yorumlarda insanın sorumluluğu kısmen izah ediliyor gibi görünse de Allah’ın adaleti açısından meselenin tatmin edici bir izaha kavuşmadığı ortadadır. Kaldı ki, kaderin Kur’an’da sahip olduğu anlam içeriği ile genel kabul görmüş kader tanımları arasında bir uzlaşmazlık hissedilmektedir. Dolayısıyla kadere ilişkin yaygın anlayışın Kur’an esas alınarak yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.
    B. KUR’AN’DA KADER VE TAKDİR KAVRAMLARI
    İman esaslarından biri olarak kabul edilen bu sorunun çözümü için hareket noktamız elbette Kur’an olmalıdır. Ancak Kur’an’da yer alan ayetleri hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya ve yorumlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın Kur’an’ın muhatabı olması durumu, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisini vermemektedir. Öyleyse Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılabilmesi için gerekli olan ölçülere göre hareket etme zorunluluğu vardır. Kur’an’ın bir ayetini anlamak için; ayet çerçevesini, siyak-sibak çerçevesini, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesini, kâinattaki fizikî ve sosyal kanunlar çerçevesini ve akl-ı selim çerçevesini göz önünde bulundurmamız gerekir. Kur’an’da yer alan ayetleri bu beş esası dikkate alarak yorumlamaya çalıştığımızda, herkese göre Kur’anî doğrular yerine, Kur’an’ın kendi doğrularını ortaya koyma imkânına sahip olabiliriz .
    Bu esaslar doğrultusunda Kur’an’a müracaat ettiğimizde, kader kelimesinin, “ölçme, güç yetirme, ölçerek, takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah’ın irade ettiği külli hüküm, önceden ölçüp-biçip hüküm verme” gibi anlamları içerdiğini söyleyebiliriz. Açıkça, kader kelimesinin bu anlamların dışında kendisine yüklenen anlamları sonradan kazanmış olabileceği ihtimalinden bahsetmek zorundayız . Zira Kur’an’ın birçok yerinde geçen kader kelimesi ve onun müştaklarının mihverini, “bir ölçü dahilinde tayin etmek, her şeyi belli bir ölçü ve nizama göre tanzim etmek” teşkil etmektedir denebilir. Yine, kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbirinde, insanın sorumlu olduğu fiillerinin ortaya çıkmasından önce takdir edildiği şeklinde bir anlam taşımadığını söylemek mümkündür. Kısacası, kader kelimesinin “alın yazısı” anlamına gelebilecek yorumlarının Kur’an’daki anlam içeriğiyle uyuşmadığını, kadere “alın yazısı” anlamını yüklemenin zorlama bir yorum olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, halk arasında “alın yazısı” olarak isimlendirilen bir kader anlayışının bahis konusu olmadığı görülmektedir .
    Kaldı ki, Kur’an’da Kadere İman konusu, diğer iman edilmesi gereken inanç ilkeleri içinde doğrudan yer almamaktadır. Kur’an’da iman edilmesi gereken ilkeler sıralanırken; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe iman etmek mümin olmanın esası sayılmış, bunları inkâr edenler sapıklıkla suçlanmıştır . Kader konusu Kur’an’da iman ilkeleri içinde yer almamasına rağmen, konu Allah’ın ilim, irade, kudret ve yaratma sıfatları içinde düşünülmüş ve bu bağlamda ele alınmıştır. Allah’ın söz konusu sıfatlarına inanmanın bir sonucu olarak kadere inanmak gerektiği vurgulanmıştır. Yine, Buhari’de geçen meşhur Cibrîl Hadisi’inde de kader, iman esaslarından biri olarak sayılmamıştır . Ancak, aynı hadisin Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen varyantlarında kadere iman da iman esasları arasında yer almıştır .
    Özetle, Kur’an’da kader ve müştaklarının geçtiği ayetler incelendiğinde şu sonuçlara ulaşmak mümkündür: Varlık âleminde yer alan her şey belli bir ölçüye göre yaratılmıştır. Yaratılmış olan âlemde söz konusu edilen bu ölçüleri tercih eden bir yaratıcının takdiri gereklidir. Bu anlamda, kader yaratılıştaki ölçü ve uyuma işaret etmektedir. Dolaysısıyla kader kavramı bugün ifade edilen yanlış anlayıştan daha farklı bir anlam içeriğine sahiptir. Yaratılıştaki ölçü, varlıkların sahip olduğu bütün kabiliyet, güç ve imkânları içerir. Varlığa bu güç ve imkânları veren Allah’tır. Hiçbir şey Allah’ın yaratılıştaki takdir ettiği sınırın dışına çıkamaz. Evrenin yaratılışı da insanın yaratılışı da kaderdir. Her şey Allah’ın koyduğu biyolojik, fizikî ve sosyal kanunlara göre hareket etmektedir. Allah’ın evrendeki uyumu sağlamak için koyduğu yasalara “sünnetullah” denir.
    C. İNSANIN KADERLE İLGİLİ BAZI ÖZELLİKLERİ
    Kader konusundaki tartışma, Allah’ın kâinatı belli ölçülere ve belli bir düzene göre yaratmasında değil, işlediği fiillerinde lehte ve aleyhte sorumlu tutulan insanın bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader “bu kâinattaki ilâhî kanunlardır” şeklinde anlaşılmış olsaydı bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyeti tartışmalı hale gelmektedir . Hâlbuki insan akıl sahibi, düşünebilen, hür ve sorumlu bir varlık olması bakımından diğer yaratılmışlardan ayrılmaktadır.
    Daha önce Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, bir kader anlayışının bahis konusu edilmediğini ifade etmiştik. Bununla birlikte, Kur’an’da insanın kaderini bir tespit ve tayin olarak anlayanların dayandıkları bazı ayetler yer almaktadır. Bu ayetler, farklı bağlamlarıyla ve Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alınmadığı için cebrî bir anlayışa kaynaklık edecek şekilde sunulmaktadır. Ancak Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edildiğinde kaderle ilişkilendirilen ve hatta cebrî anlayışa kaynak yapılan ayetlerin hiç de öyle olmadıkları görülecektir. Bağlamları dikkate alınarak ve Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edilerek okunduğunda ilgili ayetlerin “bir kısmının insanı ahlâkî davranışa yönlendiren bir içerik taşıdığı; bir kısmının insanın varoluşsal kaygılarını öne çıkardığı ve evrendeki yerini hatırlattığı; bir kısmının epistemolojik bir tartışmanın fitilini ateşlediği; bir kısmının estetik endişelere tercüman olduğu; bir kısmının ise Allah karşısında insanın evrende tuttuğu yerin göreceliğine dikkat çektiği” tespitleri yapılabilir. Şimdi cebrî anlayışa dayanak yapılan bazı ayetleri farklı bağlamlarıyla ele almaya çalışalım.
    “Âlemlerin rabbi dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz” mealindeki ayetler, kaderin “alın yazısı” şeklinde anlaşılmasına dayanak yapılmıştır. Hâlbuki bu ayeti, “eğer Allah size dileme imkânı vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olamazdı” şeklinde anlamak, Kur’an’ın bütünlüğüne daha uygun görünmektedir. Nitekim ayetin siyak-sibakı bu yorumu doğrular niteliktedir: “Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur’an, ancak aranızda doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür, Âlemlerin rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz.” Görüldüğü gibi burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır .
    Yine daha önce belirttiğimiz ilkeler çerçevesinde, Kur’an’ın bütünlüğünü esas aldığımızda yaygın anlayışın kendi görüşlerine bu ayeti dayanak yapmasının temelsiz olduğu görülecektir. Mesela Allah’ın dilemesine cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Allah puta tapanların “Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık” demelerini ciddiye almamış; “…siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz” buyurarak reddetmiştir.
    Ayrıca, “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın” buyrulmaktadır. Öyleyse, buradan hareketle diyebiliriz ki, Allah insana, dileme yani irade hürriyeti vermiştir. Kaldı ki, insana irade hürriyeti verilmemiş olsaydı insanın neden eylemlerinden sorumlu tutulduğunu izah edemezdik. Öyleyse denilebilir ki “…Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…” mealindeki ayet, insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır. Zira insan için sorumluluk esas ise hürriyet de esas olmalıdır . Kur’an, bu ayetle, en hayatî mesele olan iki temel kategorinin, yani iman ve inkarın bütünüyle insanın iradesine bağlı olduğunu ilan ediyorsa, buradan diğer bütün alt kategorilerin de insanın iradesi ve seçimine bağlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz .
    İnsanın fiillerinin önceden tespit ve tayin edildiğine delil olarak gösterilen ayetlerden biri de şu şekildedir: “Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.” Bu ayette geçen “kitap”ın ne anlama geldiğini kavrayabilmemiz için, kitap kelimesinin geçtiği başka ayetlere de bakmamız gerekmektedir . Mesela En’am Suresi 59. Ayette: “…yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır” buyrulmaktadır. Buradaki “yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması” onların varlık alanı değil, varlık alanında tâbi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir .
    Söz konusu ayetteki “kitap”tan kastın varlığın ve hayatın tâbi oldukları kanunlar şeklinde anlaşılması gerektiğini şu örmekten hareketle izah etmeye çalışalım: Grip virüsüne maruz kalan bir insanın grip olması varlığın ve hayatın kanunudur. Kitapta yazılı olan uygun ortamı bulduğunda grip virüsünüm yayılması ve ulaştığı insanı, tâbi olduğu biyolojik kanunlar sebebiyle, hasta etmesidir. Yoksa kitapta yazılı olan o şahsın o anda grip olacağının önceden belirlenmişliği, alın yazısı değildir. Şayet öyle olsaydı koruyucu sağlık tedbirleri almamızın bir anlamı olmazdı. Yine yeteri kadar derslerine çalışmayan öğrencinin sınavlarda başarısız olması, Allah’ın önceden onu bu şekilde belirlemiş olmasının değil, koyduğu sosyal kanunların bir neticesidir. Kaldı ki “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür” ayeti de, insanın başına gelen musibetten insanın sorumlu olduğunu belirtmektedir. Eğer insanın başına gelen musibet önceden takdir edilmiş olsaydı, bundan insanın sorumlu tutulması anlamsız olurdu.
    Görüldüğü gibi, insanın başına gelen şeylerin onun elinde olduğu ve bu konuda insanın sorumlu tutulduğu yolundaki Kur’an vurgusu o kadar açıktır ki, cebir düşüncesini, ya da alın yazısı şeklinde anlaşılabilecek kader anlayışını temellendirmek için Kur’an metnini ve ifadelerini bir hayli zorlamak gerekir.
    Öyleyse evrende yer alan her bir varlığın bir ölçüsü, bir kaderi olduğu gibi, yaratılmış bir varlık olarak insanın da kendine özgü bir kaderi ve uymak zorunda olduğu ölçüler ve sınırlar vardır. İnsan aklı olan, sorumlu ve özgür bir varlık olduğuna göre, insanın kaderi sorunu onun bu özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Yapıp ettiklerinden sorumlu tutulan insanın bu özellikleri göz önünde bulundurulduğunda onun kaderi “iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır.” Akbulut’un da dediği gibi, “insanın gayesi Allah tarafından belirlenmiş olsa da, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah insana bırakmıştır. İnsan aklı, iradesi ve elde edeceği bilgilerle bu gayeyi gerçekleştirebilecek bir imkâna sahiptir. Bu amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır. Bu hürriyet insana Allah tarafından verilmiştir. İnsan Allah tarafından yaratılmış ve fakat onun tarafından kurulmamıştır.”
    Sonuç olarak, insanın kaderinin “şans”, “kısmet” ya da “alın yazısı” şeklinde yorumlanması insanın hürriyetini ve sorumluluğunu anlamsız hale getirdiği gibi, onun emirle belirlenmiş, dışına çıkamayacağı bir kalıp içine yerleştirilmesi anlamına gelecektir. Neticede, her ne takdir edilmişse onun olması gerektiği sonucuna ulaşılır ki, böylece insan, hayat düzenine bütün bütün yabancılaşarak gerek hal-i hazırdaki vaktini gerekse geleceğini iyi ya da kötüye götüremez. Bu da, İkbal’in deyimiyle, kaçınılmaz sonu beklemekle aynı anlamı taşımaktadır. Bu anlayış aynı zamanda insanın yeteneklerinin körelmesi anlamına gelecektir ki, bunun topluma yansımaları olumsuz olacaktır. Nitekim toplumsal alanda yaşadığımız pek çok sorunun gerisinde yaygın kader anlayışının olduğunu söyleyebiliriz. “Ne takdir edilmişse o olur” anlayışı her alanda önceden tedbir almaya engel olduğu gibi sorumluluk bilincini zayıflatmış, insanımızı tembelliğe sevk etmiştir.
    D. KADERLE İLGİLİ BAZI MESELELER
    Kader söz konusu olduğunda onunla ilişkili olan, hayır ve şer, rızık, ecel ve ömür, hastalık ve sağlık, başarı ve başarısızlık, hidayet ve dalalet, tevekkül gibi kavramlar da tartışılmaktadır.
    1. Hayır ve Şer (İyilik-Kötülük Problemi)
    Kader söz konusu olduğunda gündeme gelen en önemli meselelerden biri “kötülük” problemidir. Kötülük problemiyle ilgili derin tartışmalara girmek niyetinde değiliz. Görünen o ki, tartışmanın çıkış sebebi, insan sorumluluğunun esas alınmayıp, bu konuda Allah’ın takdirinden hareket edilmesi, bunun da yanlış anlaşılmasıdır. Allah’ın insanı iyilik ya da kötülük yapabilecek yetenekte yaratması, Allah’ın iyiliği ve kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Oysa Allah iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insana tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. Dolayısıyla iyi veya kötü dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir .
    İyilik ve kötülüğü Allah mı yaratmaktadır? Bu sorunun cevabı Allah’ın kudretinden hareketle çözüme kavuşturulmaya çalışıldığında bazı teolojik sorular gündeme gelmektedir. Her şeyin yaratıcısı Allah ise kötülüğün yaratıcısı da Allah mıdır? Kaldı ki, âlemde pek çok kötülük vardır. Allah kötülüğü önlemek istiyor da buna gücü mü yetmiyor. Yoksa Allah, gücü yettiği halde kötülüğü önlemek mi istemiyor? gibi sorular ateistlerin fikir planında en büyük dayanakları olmuştur. Allah’ın ilim, kudret, irade ve iyilik sıfatlarını aynı kuvvetle savunmaya çalışan her sistem çelişkiye düşüyor görünmektedir. Yukarıdaki sorulara tutarlı bir cevap verebilmek için hareket noktamızı çok iyi tespit etmemiz gerekmektedir. Önce iyilik ve kötülüğü yaratmanın mı yoksa iyiliği ve veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığı yaratmanın mı daha büyük bir kudret gerektirdiğini ortaya koymamız gerekmektedir. Elbette her iyiliği de kötülüğü de yapabilecek bir varlık yaratmak daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır. İyilik ve kötülük insanın hür iradesiyle gerçekleştirdiği eylemler neticesinde ortaya çıkmaktadır . İmtihanın gereği de budur. İnsanın kaderi, daha önce de belirttiğimiz gibi, onun iyilik ve kötülüğü yapabilecek bir yetenekte yaratılmış olmasıdır.
    Allah tarafından belirlenmiş kanunlar çerçevesinde dünyanın pek çok yerinde deprem, sel, salgın hastalık, yangın ve fırtına gibi felaketler meydana gelmektedir. Bu felaketlerde pek çok insan hayatını kaybetmektedir. Bütün bunlar şerdir. Ancak burada belirtmeliyiz ki, bu olayların şer olmasında insan sorumluluğunun büyük payı vardır. Dere yataklarının imara açılması ya da deprem yönetmeliğine uyulmadan yapılan binalar felakete davetiye çıkaracaktır. Öldüren deprem değil, depreme dayanıksız yapılan binalardır. Bu durumda o binayı yapan müteahhit, mimar, mühendis, gerekli denetimleri yapmayan, gerekli yasal düzenlemeleri oluşturmayan ilgili kurumlar böyle bir kötülüğün müsebbibidirler ve Allah katında sorumludurlar. Kısacası gerekli tedbirler alınmış olsaydı, ilgili kişi ve kurumlar üzerine düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmiş olsaydı deprem bir şer olmayabilirdi. Öyleyse şer ya da kötülük problemi üzerinde tartışırken insanın, aklı ve iradesi olan aynı zamanda da sorumlu bir varlık olmasını göz ardı etmememiz gerekmektedir.
    2.Rızık
    Sözlükte, “nasip, pay, nimet ve bağış” gibi anlamlara gelen rızık, bir terim olarak: “Allah’ın yiyip, içmek ve faydalanmak üzere bütün canlılara sağladığı imkânlar, lütfettiği nimetler” şeklinde tarif edilebilir.
    Kur’an’da, “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın…” denilerek rızkı verenin Allah olduğu vurgulanmakta; “…yeryüzünde dağılın ve Allah’ın lütfünden nasibinizi arayın…” denilerek de rızkın temin edilmesinde insanın çabasına işaret edilmektedir . Aynı şekilde, insan için kendi çalışmasından başka bir şeyin olmadığını dile getiren ayetlerde, rızkını elde etmede insanın gayretine vurgu yapılmaktadır .
    Allah, yeryüzünde herkese yetecek kadar imkânlar yaratmıştır. Bu imkânlardan faydalanmak herkesin hakkıdır. Fakat herhangi bir çaba olmaksızın bu imkânlardan faydalanmak mümkün değildir. Öyleyse insanların geçim noktasında sıkıntı çekmelerinde kendi tutumları önemlidir. Çalışmadan, herhangi bir gayret göstermeden rızık temini mümkün değildir.
    Fakat kabul etmek gerekir ki, bazen insan ne kadar çaba gösterirse göstersin rızkını temin etmede zorluklar çekebilmektedir. Bazen coğrafya ve iklimden kaynaklanan sebeplerle, bazen de insandan kaynaklanan sebeplerle açlık ve fakirlik gibi problemlerle karşı karşıya kalıyoruz. Esasında açlık ve fakirlik probleminin gerisinde yanlış kader anlayışı ve adalet, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma gibi erdemlerden yoksunluk yer almaktadır.
    Allah Teâlâ bütün canlılar için sayısız nimetler yaratmış, bu nimetlerin paylaşılması gerektiğini vurgulamıştır. Servetin sadece zenginler arasında dolaşarak tekelleşmemesini kınayan Kur’an, zenginliğin bir imtihan olduğunu belirtmiştir. Bu şekilde zenginlere ayrı bir sorumluluk yükleyen Kur’an, başkalarına yardımda bulunmayı ve infâk etmeyi imanın bir gereği olarak görmüş, bu yüzden de nimetleri paylaşmamayı bir hak gaspı olarak görmüştür . Dolayısıyla, gerekli şartları taşıdığı halde zekât ve sadaka gibi yükümlülüklerini yerine getirmeyenler fakirin hakkını gasp etmektedirler.
    Nimetlerin paylaşılması konusundaki Kur’an’ın emir ve tavsiyelerinden hareketle açlık ve fakirliğin bir kader olmadığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, rızkın Allah’tan olduğuna inanan mümin, elde ettiği nimetlerden fakirin de hakkı olduğunu bilir ve bunu paylaşırsa, toplumsal sorumluluğunu yerine getirdiği gibi, Allah’ın nimetlerine karşı şükür borcunu da ifa etmiş olacaktır. Böylesine bir anlayış, açlıktan ölen insanların olduğu dünyada yaşama gibi bir utancın ortadan kalkmasına oldukça önemli katkı sağlayacak bir anlayıştır.
    3. Ecel ve Ömür
    Allah her canlı için doğal bir yaşam süresi belirlemiştir. İnsan için de belirlenmiş bir yaşam süresi vardır. Bu yaşam süresi dolduğunda her insan ölümü tadacaktır. Ölüm karşı çıkılması mümkün olmayan bir gerçektir. İnsan için dünya hayatı sürelidir. Bu gerçek herkes tarafından kabul edilmektedir. İnsanın ömrüyle ilgili tartışma, bu süre ne kadardır? Bu süre nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Öldürülen kişi eceliyle mi ölmektedir yoksa ecelini doldurmadan mı ölmektedir? Eceliyle öldüyse katilin suçu nedir? gibi sorular üzerinde yoğunlaşmaktadır.
    Kur’an, sadece insan için değil, milletler için, güneş ve ay için, yer ve gök arasında bulunan her bir şey için belli bir ecel belirlendiğini ifade etmektedir. Kısacası ecel kavramı, her şeyin vakti ve süresi belirlenmiş olduğunu ifade etmek için kullanılan bir kavramdır.
    Kur’an’da ecel ile ilgili ayetler incelendiğinde, Allah’ın her bir insan için ayrı ayrı değil de insan cinsi için bir ecel belirlemiş olduğu anlaşılmaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki ecel, “dünyaya gelen her insanın yaşaması gereken süre yani tabii ömür” şeklinde tarif edilebilir. Başka bir tanımla ecel; “kurallarla düzenlenmiş muhtemel yaşam süresidir.” Bu tanımlardan hareketle, insan normal şartlarda sağlıklı ve yeterli beslendiği, koruyucu tedbirleri aldığı, yine yaşam süresini olumsuz yönde etkileyen dış tesirlerden korunduğu takdirde doğal ömrünü tamamlama imkânına sahiptir sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim doğal yaşam süresini olumsuz etkileyen tesirlerin en aza indirildiği gelişmiş toplumlarda insanların daha uzun süre yaşadığı, buna karşın yeterli beslenme ve sağlık şartlarının oluşturulmadığı toplumlarda da insanların daha kısa bir ömre sahip olduğu görülmektedir . Bu tecrübe göz önünde bulundurulduğunda, “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır.” mealindeki ayet daha iyi anlaşılmış olacaktır. Bu ayete göre insanın başına gelen felaketlerden kendisinin sorumlu tutulduğu ortaya çıkmaktadır.
    Buna karşın, ecel problemini araştırma konusu yapan Okumuş’un da belirttiği gibi, Müslüman kültüründe ecel için söylenen “değişmezlik” kanunu ömür için de söylenmekle birlikte, canlılık süresince kaybedilen ve kazanılan “yeni güçlerin” de birer kader olması gerektiği kanaatine varılmıştır. Yani insanı ölüme götüren hastalık, trafik, iş ya da ev kazaları da birer takdir olarak görülmüştür. Bu anlayış atasözlerimize; “ölüm geldi cihana baş ağrısı bahane” şeklinde yansımıştır. Hâlbuki ilâhî kader olarak anlaşılması gereken şey ölüm olayının mutlaklığıdır. Nitekim Kur’an, peygamberler de dahil hiç kimseye ebedilik verilmediğini, her nefsin mutlaka ölümü tadacağını, insan için nerede olursa olsun ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu açık bir şekilde vurgulamaktadır . Ancak insan için ölümü tayin eden ve onun için bir son hazırlayan Allah, bunun icrasının şartlarını da insan davranışlarına bağlamıştır . İnsanın kendisi ya da bir başkasının ihmal ve kusurundan meydana gelen ölümünün sorumlusu Allah değildir. Bu konudaki sorumluluk insana aittir.
    Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ayet oldukça dikkat çekicidir: “Yaşayan bir varlığa daha çok ömür verilmesi de onun ömründen biraz azaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır.” Buradaki “kitapta yazılı” olan şey “Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüler” şeklinde anlaşılacak olursa; insanın kaliteli bir yaşam sürmesi ve Rabbi tarafından kendisine verilen ömrü tamamlayabilmesi için, başka bir ifadeyle ömrünü uzatan şartları oluşturması için Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüleri dikkate alması gerekir. Bu ayetin bir insanın ömrünün uzun ya da kısa olduğu önceden belirlenmiştir şeklinde anlaşılmaması gerekir.
    4. Hidayet ve Dalalet
    Sözlüklerde hidayet, “istenilene ulaştıracak şeye işaret etmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Başka bir tanımla hidayet “doğru yol”, hidayete ermek ise “doğru yolu bulmak” anlamına gelmektedir. Dalalet, “yanlış yol”, dalalete düşmek ise, “yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak, sapıklık veya sapkınlık” anlamlarına gelmektedir.
    İnsanı iyilik ve kötülüğü yapabilecek tarzda yaratmış olan Allah, doğru ya da yanlış yola yönelmeyi insanın tercihine bırakmıştır. Yine Allah Teâlâ peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla insanlara doğru ve yanlış yolu göstermiş, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmesi için ona akıl nimetini bahşetmiştir. Öyleyse bu özellikleriyle insan hidayet ya da dalaleti kendisi tercih etmekte ve bu tercihinden dolayı sorumlu tutulmaktadır.
    Kur’an’a göre, insanın hidayete erememesi ya da dalalete düşmesinin sebebi, Allah’ın yapılmasını yasakladığı davranışları ısrarlı bir şekilde sergilemesidir. Yalan, iftira, küfür ve günah olarak belirtilen davranışları alışkanlık haline getiren kişide buna uygun bir karakter oluşmaya başlar. Bundan sonra insan gittiği yolun yanlışlığını anlayamaz ve artık geri dönemez hale gelebilir. Buradan hareketle, Kur’an’daki “kalbin mühürlenmesi” ifadesini insanın artık doğruları ve gerçekleri göremez hale gelmesi şeklinde anlayabiliriz. “…Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.” ayetini de bu çerçevede değerlendirdiğimizde, hidayete ulaşma ya da dalalete düşme konusunda insanın aklı, tercihi ve iradesini daha net ortaya koymuş oluruz.
    5. Tevekkül
    Sözlükte, “güvenmek, dayanmak ve işi başkasına havale etmek” gibi anlamlara gelen tevekkül dinî bir terim olarak, “kişinin gerçekleştirmek istediği iş konusunda, gerekli her türlü tedbiri aldıktan, elinden gelen her şeyi yaptıktan, insanî planda yapacak bir şey kalmadıktan sonra Allah’a güvenip dayanması ve ondan yardım beklemesidir.”
    İman ile ilgili bölümde, iman kelimesinin kök anlamlarından birinin “güven” olduğunu ifade etmiştik. Bu anlamda “mümin” hem güven veren hem de “Allah’a güvenen” kimsedir. Hiç kimsenin Allah kadar güvene layık olmadığının bilinciyle mümin, yaptığı ya da yapacağı işlerde Allah’a güvenip dayanır. Bu güven insanı kötü işler yapmaktan alıkoyduğu gibi, zor anlarında ona ümit ve teselli olmaktadır. Ayrıca gerekli tedbirleri aldıktan sonra, Allah’ın insanları bütün kötülüklerden koruyacağına inanan insan dünya hayatında da başarılı olur. Nitekim Allah kendisine inanıp güvenerek gerekli gayreti ve çalışmayı gösteren insanı hiçbir zaman yalnız ve çaresiz bırakmamıştır.
    Tevekkül anlayışında esas olan, öncelikle insanın elinden gelen her türlü çabayı göstermesi ve gerekli tedbirleri alması; ayrıca Allah’ın doğaya koyduğu kanunlar ve ölçüler doğrultusunda hareket etmesidir. Bu esas göz önünde bulundurulduğunda tevekkül konusundaki yanlış anlayışlar önlenecektir. Hiçbir tedbir almadan ve elinden geleni yapmadan Allah’a tevekkül etmek İslâm’ın sorumluluk anlayışıyla asla bağdaşmaz. Hal böyleyken, Altıntaş’ın da tespit ettiği gibi, Müslüman kültüründe yerleşmiş olan insan davranışlarının önceden belirlenmişliği anlayışı tevekkül meselesinin de gerçek anlamından koparılmasına sebep olmuştur. Kader ve tevekkülün yanlış telakkisi sosyal hayatta pek çok olumsuzluğu beraberinde getirmiştir. Yazgıcı tevekkül anlayışı, toplumu uyuşukluğa, tembelliğe sevketmiş, bu durum da gitgide ahlâkî bozulmuşluğu ve istismarları beraberinde getirmiştir .
    Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy yazgıcı kader ve tevekkül anlayışını şu şekilde eleştirmektedir:
    “Kadermiş!” öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;
    Belânı istedin, Allah da verdi…Doğrusu bu.
    Taleb nasılsa, tabi’î, netice öyle çıkar,
    Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali var mı?
    “Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
    Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun!
    Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
    Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

    Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
    Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
    Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
    Birer birer oku tekmîl edince defterini;
    Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir...
    Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
    Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
    Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
    Onun hazîne-i in'âmı kendi veznendir!
    Havâle et ne kadar masrafın olursa... Verir!
    Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
    Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
    Çekip kumandası altında ordu ordu melek,
    Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
    Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
    "Yetiş!" de, kendisi gelsin, ya Hızr'ı göndersin!
    Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;
    Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
    Demek ki: her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın o;
    Çoluk çocuk O'na âid; lalan, bacın, dadın O;
    Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
    Alış seninse de, mesûl olan verişten O;
    Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O;
    Ya ordu lâzım imiş... Askerin, kumandanın O;
    Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
    Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı o.
    Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
    Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!
    Hudâ'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
    Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete... Ha?
    ………
    Sarılmadan en ufak bir işte esbaba,
    Muvaffakiyete imkân bulur musun acaba?
    Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!
    Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
    “Kader” senin dediğin yolda şeriata bühtandır;
    Tevekkülün hele, hüsran içinde hüsrandır.
    Kader ferâiz-i imana dahil…Âmennâ…
    Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma’na.
    Kader: Şerâiti mevcud olup da meydanda,
    Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda .
    Bu noktada, yazgıcı tevekkül anlayışına Hz. Ömer’in tepkisini dile getirmek, meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilir. Bir gün Hz. Ömer arkadaşlarıyla birlikte Şam'a gitmek üzere yola çıkar. Câbiye denilen yere geldiklerinde Şam'da veba ve taun hastalığının ölüm saçtığı haberi kendilerine ulaşır. Orada bulunanlardan bir gurup "Allah 'a tevekkül ederek girelim, Allah bizi bu bulaşıcı hastalıktan korur. Sonra Allah’ın kaderinden kaçamayız" deyince Hz. Ömer buna şiddetle tepki gösterir. “Veba salgınının bulunduğu Şam'a girmeden geri dönmeyi emrettiğinde; “Allah’ın kaderinden mi kaçıyoruz ya Ömer?” şeklinde bir tepkiyle karşılaşır. Bunun üzerine Hz. Ömer “evet, Allah’ın kaderinden kaçıp, yine Allah’ın bir başka kaderine sığınıyoruz” diyerek karşılık verir.
    Görüldüğü gibi Hz. Ömer, ilâhî takdir doktrininden yola çıkmamış, insanî davranışlardan hareketle tedbir almayı öncelemiştir. Çünkü kader, olsa olsa insanın sorumlu tutulmadığı alanlarda olabilir. Sorumlu olduğu alanlarda birey ve toplumlar kendi kaderlerini belirleme hakkına sahiptirler .