• İnsan bir fikirle sarhoş olunca, bu fikir hakkındaki en çürük ifadeyi bile leziz bir şarap kabul eder.
  • SERDENGEÇTİ’NİN MÜDAFAASI...



    “Serdengeçti"de neşrettiğimiz “Bir Fakültenin İç Yüzü’’ başlığını taşıyan yazılarımızdan dolayı, evvelâ bu fakülte tarafından tard, sonra da mahkemeye verildik. Biz bu yazımızla bir vicdan borcumuzu yerine getirmiş bulunuyoruz. Bir suçlu sıfatıyla, Allah’ın huzuruna çıkmaktansa C. Savcılan’nın karşısına dikilmeye canı gönülden razı olduk. Müdafaa vesilesiyle fakülteye, fakültedeki komünist faaliyetlerine, 3 Mayıs 1944 Ankara nümayişlerinin iç yüzüne, İstanbul Örfi İdare Komutanlığı emrindeki mutena hücrelere, tabutluklara ait, gayet enteresan hayret verici, akla hayale sığmayan birçok hakikatleri açığa vurduk. Mahkeme safahatı, bilhassa çok mühim olan bu duruşmamız ve müdafaamız, gazeteler tarafından lâyıkı veçhile neşredilmediğinden birçok dostlarımızın ısran, okuyucularımızın müracaatı üzerine neşrediyoruz. Bu müdafaa Ankara Birinci Asliye Mahkemesi’nde kalabalık bir dinleyici kitlesi önünde aynen okunmuştur.

    Haziran 1947 Ankara



    Muhterem Hâkimlerim:

    Şu anda kendimi yalnız sizin huzurunuzda değil, her şeyi bilen, gören kadirimutlak adil bir Allah’ın huzurunda hissediyorum. Ta küçüklüğümden beri kafama yerleşmiş bir Peygamber sözü vardır: “Ey insan, nerede bir kötülük görürsen onu elinle önlemeye çalışacaksın, elinle önleyemezsen dilinle, dilinle de önleyemezsen kalbinle takbih edeceksin!” Bu mukaddes söz, benim alnıma bir mukadderat çizgisi gibi hakkedilmişti.

    Muhterem hâkimler, söylediklerim, yazdıklarım hakikatin ta kendisidirler. Onlar, müdafaa istemeyen çıplak, yalınkılınç hakikatlerdir. Benim burada yapacağım iş, bu hakikatlere tercüman olmaktan ibarettir. Ben bir vasıtayım. Hak ve hakikat olan odur. Şimdiye kadar vicdanımı kötüye kullanmadım. Bundan böyle de kullanmayacağım. Size hâdiseleri bir fotoğraf makinesi sadakatıyla perde perde, sahne sahne göstereceğim. Seyredeceğiniz manzaralar iç açıcı manzaralar değildir. Bazen tiksindirici, bazen azap verici, hüzün verici ve ekseriya düşündürücü olacaktır. Bu sahne sahne, perde perde değişen manzaralar içinde değişmeyen bir şey var: Hakikat!

    Ben 1940 yılında Dil ve Tarih-coğrafya Fakültesinin Felsefe kısmına talebe olarak kaydolundum. Bu fakülteye diğer birçokları gibi mecbur olarak, naçar kalarak girmedim. Bilerek, isteyerek girdim. Burasını diğer yüksek mekteplere, fakültelere tercih ettim. Çünkü ta öteden beri kitaplara, fikirlere karşı alâkam, her türlü alâkanın üstünde idi. Şimdi tam aradığım yeri bulmuştum. Burada ruhiyat okuyacaktım. İnsanları harekete getiren psikolojik âmilleri, ruhî tezahürleri, insanla insan, insanla cemiyet arasındaki münasebetleri öğrenecektim. İçtimaiyat okuyacaktım. Cemiyetlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini, sosyal cereyanları takip edip araştıracaktım. Nihayet felsefe tahsil ederek, büyük filozofların sistemleri üzerinde duracak, onlardan aldığım ilhamla, ışıkla kültür hayatımızın geçirmekte olduğu buhranları anlayacak, karanlıkları aydınlatacaktım. Milletime, vatanıma bu yolda gücümün yettiği kadar faydalı olmaya çalışacaktım. Ben bu fakülteye bunun için girdim. Fakat şunu itiraf edeyim ki, aradığımın hiçbirini bulamadım. İnkisarı hayale uğradım. Burada bizlere, genç ruhlara nur ve ilham kaynağı, örnek olabilecek âlimler, müşritler yoktu. İlim diye ortaya atılan, önlerimize serilen davalar kendi ihtiraslarının davaları idi. Öğretmenlerle öğrenciler arasındaki münasebetler ilmî olmaktan çok uzaktı. Herkes kendisine, asistanlık, kolay sınıf geçirme, yüksek not verme vaatleriyle taraftar kazanmak istiyor, talebeleri kendine çekmeye çalışıyordu.



    Bütün gayretler bu kazanma, çoğalma ve çoğaltma üzerinde teksif olunuyordu. Gerçi hakikati gören muallimler yok değildi. Fakat bunların sesleri bu hayhuycu kalabalığın içinde boğuluyor, karşılarında hitap edecek talebe bulamıyorlar, âdeta kendi kendileriyle konuşuyorlardı. Herkes işin alay ve kolay tarafında idi. Muallimler ile her türlü yakınlık, konuşmalar, buluşmalar, hususî gezintiler ve bunların etrafında bir sürü dedikodu... Bazı genç doçentlerin, asistanların evlerine teklifsizce devam edenleri, onların gözlerine fikrî faaliyetleriyle değil, tuvaletleriyle girmeye çalışanları çok gördük.

    (Buradan fakülteye ait 7 açık sahne çıkarılmıştır). Bu ahlâk düşkünlüğünü, bu rezaleti, bir nevi tesadüfe, erkek ve kız talebelerin bir arada bulunuşlarına hamletmek doğru değildir. Bu, türlü ahlâksızlıkları tabiî gören, meşru gören, onu bozguncu, hasta fikirlerle tahrik ve teşvik eden faaliyetleri nazarı itibara almak lâzımdır.

    İlim perdesi arkasında ve şu kimsenin itiraz edemeyeceği (İlmî) kelimesi altında bu milletin inandığı, dayandığı bütün temeller tarihî, İçtimaî, ahlâkî baltalanıyor, mateıyalist bir âlem görüşü ile insanların bütün hareketlerini cinsî sevkıtabiîye bağlayan sözüm ona verdikleri psikoloji derslerinde hayvanları insana doğru değil insanları hayvanlara doğru çekmeye çalışan bir gayret görülüyordu. Bu hayvancı telâkkiler deminden beri arz ettiğim çirkin, iğrenç hâdiselere ilmî temel vazifesini görüyordu. İradeler dayanacağı, kafalar işleyeceği yerde, sevkıtabiîler işliyor, rezalet, kepazelik alıp yürüyordu. Sık sık çay,gezi tetkik gezisi bahanesiyle bu rezaletler birkaç kişiye münhasır kalmaktan çıkarılıyor, toptan yapılmaya kalkışılıyor, gezilerde içkinin her türlüsü içiliyor, taşkınlıkları, çılgınlıkları caddeler ve parklar almıyordu. Bu açık eğlencelerde pek açık, pek fena şekilde yakalananlar da olmuştu. Hele fakültenin o “an’anevî baraj gezilerinde.” Bu tabir aynen kendilerinindir. Ve gazeteye de bu şekilde “Yarın Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin an’anevî baraj gezisi var...” şeklinde ilân veriyorlar. Rezaleti an’aneleştirmek saadeti ancak bu fakülteye nasip olmuştur. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bu türlü hareketler, makul ve meşru temellerini birtakım kozmopolit hasta psikoloji ve sosyoloji nazariyelerinde buluyordu. Fakültede bulunan ve maalesef çok faal olan bazı profesör ve doçentler âdeta yeni bir din neşreden ve onu yaymaya çalışan misyonerler gibi bu türlü hareketleri teşvik, tahrik ediyorlardı. Nerede bir ipsiz, şuradan buradan atılmış, diğer yüksek mekteplerde tutunamamış akıl, karakter züğürdü varsa bunların etrafında toplanıyor; fakülteyi idare edenlerden gördükleri müsamaha sayesinde yayılma, birleşme, kuvvetlenme imkânlarını buluyorlar, gittikçe memleket ve milletin selâmeti için büyük bir tehlike teşkil ediyorlardı. Burada toplananlar yalnız bu fakülte mensuplan değildi. Hasanoğlan Köy Enstitüsü talebelerinden tutun da bunlann her yerden gelen yârla n, yârenleri, yanaşmalan vardı. Bu güruhun tenkit etmediği, burnunu sokmadığı, dilini uzatmadığı, yüzüne tükürmediği hiçbir şey yoktu.



    Her şeyi bilirim iddiasında bulunan bu zavallılar Karl Marx’ı Marka, Engels’i Engel yazacak ve okuyacak kadar kendi ideolojilerinin bile yabancısı olan bu zavallılar, bu solda sıfırlara göre Çanakkale tahtakale, Namık Kemal şişirilmiş bir adam, İstiklâl Marşı şairi yobaz ve İstiklâl Harbi kahramanları, şehitler budala idi. Bu yersiz, yurtsuz, vatansız, milliyetsiz kalabalık üstelik kendilerini bu milletin kurtarıcıları gibi görüyor, mevcut müesseselerini, ahlâkî telâkkilerini hiçe sayıyorlar. Amerikan demokrasisi gibi demokrasilere de “Kokmuş Burjuva demokrasisi” derlerdi. Bunlar ceplerinde para olunca kapitalist sistemleri kabul ederler, paraları bitince yaman birer proleter olurlar, aç midelerin türküsünü çağırırlardı. Şehvetleri gıcıklanınca serbest çiftleşme taraftarı olurlar. Biraz rahat ve huzura kavuştular mı evlenecekleri, aile kuracakları gelir ve burjuva gençleri gibi (ölünceye kadar ebediyen seni unutmayacağım) gibi âşıklarına mektuplar yazarlardı. Ellerine beş on kuruş geçti mi doğru meyhaneye giderler yahut bir yerde toplanarak bu iffetsizler, şerefsizler güruhu Stalin’in şerefine kadehler kaldırırlar, sonra ayyaş sarhoş sürüler hâlinde caddelere çıkarak asfaltlara burjuva kaldırımı diye, cami duvarlarına irtica yuvaları diye işerler, akıllarınca burjuva cemiyetinden, dindarlardan intikam alırlardı.

    İşte bunlar hep o mahut ilim ve irfan yuvasının yetişmeleridir. 1944 yılında bozguncular, tahrikçiler, faaliyetlerini büsbütün artırdılar. Yurt ve Dünya adında çıkartmakta oldukları komünist dergiye bir de Adımlar adını taşıyan aynı hüviyette diğer bir dergi ayak uydurdu. Yurt ve Dünya’nın başında Pertev makalemizde adı geçen adam bulunuyor, müdürlüğünü yaptığı Türkoloji şubesini bu derginin idarehanesi hâline getiriyordu. Adımlar dergisi de benim hocalarım bulunan M. Şerif Başoğu ve Behice Boran tarafından idare ediliyordu. Artık bu suretle bu faaliyetler yalnız Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesine, yalnız Ankara’ya münhasır kalmıyor, buradan yurdun her tarafına dağılıyor, yayılıyordu. Sonradan bu dergiler İçişleri Bakanı Sökmensüer’in Meclis’te yaptığı beyanattan öğrendik ki, eski sicilli komünist Şefik Hüsnü tarafından idare ediliyormuş. Bu mecmualar ve onun etrafında toplananlar bu vatanın ve bu milletin istikbaline ve istiklâline göz diken, bütün varlığımızı ilk fırsatta mahvetmek isteyen emperyalist bir devletin ideolojisini yapıyor, Moskova ağzıyla konuşuyordu. Vaziyet cidden tehlikeli idi. Alman orduları Stalingrad’ı terk etmek zorunda kalmış, geriye atılmışlardı. Bu siyasî vaziyetten cesaret alan Kızıl yardakçılar işi büsbütün azıttılar. Türkiye’de yakında kopacak bir kızıl ihtilâlden bahsetmeye başladılar. Evet yakında ihtilâl olacaktı. Rusların şimdiden Kars’a, Samsun’a silâh sokmak için teşebbüse geçtiklerini söylüyorlardı. Türkiye’nin her şehrinde adamları, teşkilâtları vardı. Âdeta Moskova’nın vereceği ateş... emrini bekliyorlardı. Solcular böyle söylüyorlardı. Bu serseriler bu cesareti nereden alıyorlardı? Böyle nasıl konuşabiliyorlardı; acaba bu söylediklerinin aslı var mıydı? Yüzbinlerce şehidin kefensiz yattığı şu aziz topraklar bin bir müşkülât içinde nice canların yanması, nice ocakların sönmesi bahasına kurtarılan şu vatan, yabancılara nasıl peşkeş çekilirdi? Baştakilerin ve mes’ul makamların bu işlerden haberleri var mıydı? Yoksa onlar da gaflet ve dalâlet içinde mi idiler?



    Bir gece yine sekiz on arkadaş bir araya toplandık. Şöyle bir karar verdik: Bütün bu olup bitenleri mes’ul mevkide bulunanlara bildireceğiz. Tanıdığımız bazı mebusları, bazı idare adamlarını gördük, onlarda da aynı endişe vardı. Bütün müracaatlar, bütün gayretler bir noktada birleşiyor, bir noktada iflâs ediyordu. Bu siyah nokta Hasan Âli Yücel’di. Köy Enstitülerine, muhtelif okullara ait korkunç haberler alıyorduk. Uzağa gitmeye ne hacet! Deminden beri sayıp dökmekle bitiremediğim onun oğlunun da bulunduğu fakültedeki kızıl grup daha şimdiden “Sibirya’ya” diye bağırıp duruyorlardı. Bizi Sibirya’ya süreceklerdi. Yalnız bizi mi? Hemen hemen bütün Anadolu halkını. Çünkü Anadolu halkında ezelî bir Moskof düşmanlığı vardı; onu söküp atmak için yegâne çare ya toptan imha, yahut toptan sürgündü. Bu kadar insan mahvedilemeyeceğine göre sürgün edilecekti. Bu işler için şimdiden Sovyet sefarethanesinde hazırlanmış plânlar vardı; biz vaziyetin yalnız Ankara’da böyle olduğunu sanıyorduk. Nihal Atsız’ın Orhun dergisinde Başvekil Saraçoğlu’na yazdığı mektuptan öğrendik ki, İstanbul’da da böyle hareketler varmış. Onun üzerine büsbütün sinirlendik. Gündüzleri duyduklarımız, düşündüklerimiz, geceleri korkunç hakikatlere inkılâp ediyordu. Ankara Kalesi’nde kızıl bayraklar görüyorduk. Millî Mücadele’nin kara bağrında Ankara’da caddelerde Moskoflar dolaşıyor, çekiçler beyinlerimize iniyor, oraklar boynumuzu biçiyordu. Duyduklarımız korkunç, gördüklerimiz korkunç, gündüzlerimiz ve gecelerimiz korkunçtu. Tam o sırada Hasan Âli Yücel’in teşvikiyle Sabahattin Ali’nin Nihal Atsız aleyhine dava açtığı haberi yayıldı. Bu davaya Ankara’da bakılacaktı. Birkaç gün sonra bu haber teeyyüt etti. Davaya başlandı. Bir sabah Ankara sokaklarını, Adliye sarayının önünü genç üniversitelilerin doldurduğu görüldü. Artık bu dava alelâde iki şahıs davası olmaktan çıkmış, milliyetçilerle komünistlerin mücadelisi hâlini almıştı. Bu gençler buraya bir emirle gelmemişlerdi. Burada toplananlar kendi kendilerinin saflarıydı. Bu topraklar için toprağa düşenlerin çocuklarıydı. Onlar deli denizler gibi köpüren, ruhlarında vatan ve millet sevgisinden başka hiçbir şey taşımıyorlardı. İş böyleyken; hâl böyle iken vaziyet baştakilere bambaşka bir şekilde gösterildi. Çankaya ile emniyet müdürlüğü arasında mekik dokuyan akı kara, karayı ak gösteren birtakım hokkabazlar, dalkavuklar kendilerine karşı tevcih olunan bu hareketi devlete, hükümete karşı bir hareketmiş gibi gösterdiler. Ve bunda muvaffak da oldular. Nutuklar, isnatlar birbiri arkasından devam etti; hatta bizlere vatan haini dediler. İstanbul’a kadar sürdüler. Orada bir hücreye kapattılar. Hani “Ölmeden mezara koydular beni” diye söylenen bir halk türküsü vardır. İşte öyle... Diri diri mezara konuyorduk. Orada havadan bile mahrum edildik. Orada bir dilenci gibi, 24 saatte bir uzatılan üçeryüz gramlık ekmeği sabırsızlıkla bekledik. Bazen günlerce su yüzü görmedik. Aylarca yıkanmadık. Üzerimizdeki gömlek kirden peynir gibi kınlıyordu. Benim bir siyah elbisem vardı. O kadar kirlenmişti ki bana kara tahta vazifesini görüyordu. Üzerine toplu iğnenin ucu ile mısralar yazıyordum. Bize kitap, kâğıt, kalem ve gazete vermiyorlardı. Günlerce gazete ve kitap yüzüne hasret gittik. Kazara bir sabunun arkasına yapışarak elime kadar gelmiş bir gazete parçasını defalarca bir şaheser gibi okuduğumu, tekrar tekrar okuduğumu biliyorum. İş bu kadarla da kalmadı. Daha göreceklerimiz varmış. Bir gün polis kapımı açtı. Benimle gel dedi. Kapısının üzerinde iki kırmızı hilâl bulunan bir odaya girdik. Orada iki kişi vardı. Beni sorguya çektiler. Verdiğim cevaplar hoşlarına gitmemiş olacak ki polise emrettiler. Götür bunu tabutluğa dediler. Polis beni alıp götürdü. Bir delik açarak buraya gir dedi. Nasıl gireyim, ben buraya nasıl sığarım; dedim. Sen girmezsen biz sokarız cevabını aldım. Beni bir çaput gibi bu deliğe soktu. Baktım: Tepemde güneş gibi büyük büyük ampuller yanıyordu. Duvarda zincirler vardı. Terler döküyordum. Yücel’in aşkına ecel terleri...

    Şimdi soruyorum: Adil ve merhametli kanunlar! Hasan Âli Yücel’e dalkavuk dediğim için beni üç buçuk ay hapse ve yüzlerce lira para cezasına mahkûm eden, insan haysiyet ve şerefine en yüksek payeyi veren kanunlar! O zaman siz nerede idiniz; yalnız bunlar mı? Ben daha neler neler gördüm. Bayılıncaya kadar dövülen insanlar, mahzenlerde çürütülen, küf kokan canlı cesetler gördüm!.. Şimdi anlıyorsunuz değil mi? Ben neden Serdengeçti oldum. Onun içindir ki Serdengeçti’deki her ses, her seda; maroken koltuk, bol harcırah, hususî vagonlu iktidar sahiplerinin rahatını bozmuştur. O satırlar bir feryattır, bir çığlıktır. Bir milletin ıstırabını haykırıyor. Nihayet üç buçuk ay sonra uzun araştırmalar, tahkikler, tetkikler neticesinde suçsuz olduğum anlaşıldı. Hakkımda askerî mahkeme tarafından ademitakip kararı verildi. Ankara’ya döndüm. Fakat bütün bu bize reva görülenleri kim aradı; kim sordu? İşte sık sık nutuklarda, mahkemelerde adı geçen 1944 3 Mayıs Nümayişleri ’nin iç yüzü budur. Nümayiş sıralarında vekili âlinin emriyle fakülte son sınıfından tardolunmuştum. Gelir gelmez Millî Eğitim Bakanlığına bir istida ile müracaat ederek suçsuz olduğumu, mezuniyet imtihanlarına girmeme müsaade olunmasını istedim. Vekâlet bu istidamı bilâ sebep reddetti. Bunun üzerine Vekile bizzat çıktım. O da reddetti. Ben de kendisinde Mevlevîlikten bir şey kalmış, o büyük ruhun, büyük âşıkın, Mevlâna’nın geniş, sonsuz müsamahakâr ruhundan ilham almış sanıyordum. aldanmışım!.. Devlet Şûrası’na başvurmaktan başka çare kalmamıştı...

    Nihayet siyaset değişti. Yücel’in mevkii sarsıldı ve ben de davayı kazandım.

    Geçen sene fakülteye tekrar talebe olarak kaydolundum. Yazılı imtihana girecektim. Olmadı. Hâlâ bazı Hasan Âli Yücel’in yolunda yürüyen ve gölgesinde yeşeren komünist hocalar bana müşkülât çıkardılar, giremedim. Eylül’de girerim demiştim. Hastalandım, yine giremedim. Artık iş Hazirana kalmıştı. Zaten ehemmiyetsiz iki dersim vardı. Hazırdım. Kışı memleketimde geçirerek Ankara’ya geldim.

    Ankara’ya gelir gelmez neşriyata şöyle bir göz attım. Cesurane yazılar vardı. Derhâl bir dergi çıkarmaya karar verdim. Adı Serdengeçti olacaktı. Serdengeçti bir ruhla bütün kötülüklerin, ahlâksızlıkların üzerine dolu dizgin yürüyecektik. Mecmuamızın altına şöyle bir yazı yazdık: "Allah’a, Millete, Vatana koşanlann dergisi” Bu vatanı ve bu milleti karşılıksız, menfaatsiz kara sevdalılar gibi, mecnunlar gibi seven asil ve cesur bir ruhla millet dertleri üzerinde durduk. Bu sırada “Bir Fakültenin İç Yüzü” başlıklı bir yazıya da sayfalarımızda yer verdik. Ben bu mecmuanın izni için birinci şubeye müracaat ettiğim sırada, Ankara’da bulunan yüksek tahsil gençleri tarafından Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi muhasara edilmiş bulunuyordu. Kızıl fesatçılar hâlâ orada idiler. Gençler bu adamların fakülteden tardolunmasını istemişler, isteklerinde ısrar etmişler ve Ankara Üniversitesi Rektörü Şevket Aziz Kansu gözyaşlanyla gençlere teminat vermiş. Bunun üzerine tahkikat, takibat başlamış bulunuyor, şurada burada Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi hakkında bir sürü sözler söyleniyor, yazılar yazılıyordu. Eski tanıdığım fakülte arkadaşlarımdan biri ile bu mesele üzerinde uzun uzun konuştum.

    O bana fakültenin hâlâ ıslah edilmediğini, hatta cinsî ahlâk bakımından daha fena bir duruma düştüğünü söyledi ve benim yukarıda anlattığım çirkin hâdiseleri gölgede bırakacak şeyler anlattı. Eski faciaları hatırlayarak bir daha düşündüm, bir daha ürperdim. Bu fakülte hakkında bildiklerimi, gördüklerimi yazmayı kendime bir vazife, ödenmesi lâzım gelen bir vatan borcu bildim. Her şeyi olduğu gibi gösterdim. Yazdıklarım nokta nokta, virgül virgül maalesef ve maalesef bir hakikattir. Dergimizin birinci sayısında daha ziyade komünist tahrikleri neticesinde fakülteye hâkim olan menfi ruhu, zaafları gösterdim. Yani, sebeplerden evvel neticelere, ağaçtan evvel meyveler üzerine dikkati çekmeye çalıştım. Yavaş yavaş ağacın kendisine, köküne, beslendiği muhite, toprağa doğru ilerliyordum. Makalenin altına ilâve ettiğim notlarda bu husus apaçık görülecektir. İlk sayımızda müstehcen, iç gıcıklayım diye vasıflandırılan taraflar doğrudan doğruya vaktiyle neşredilmiş ve bir zamanlar fakültede okunması salgın bir hastalık hâline gelmiş bir romandan alınan parçalardır. İkinci sayıda da asla kimseye hakaret etmeyerek bazı hocalar ve bazı enstitüler üzerinde durdum. Bütün hususiyetlerini belirttim. Bunların iyi olanlarını övdüm, yanlış yola sapanları, şahsî menfaat peşinde koşanları memleket ve millet hayrına tenkit ettim. Hakaret etmek aklımdan bile geçmemiştir. Orada lüks ve fantezi hâlinde bulunan tek talebeli, geniş teşkilâtlı, şu zavallı milletin binlerce parasını yutan Çince, Hintçe vesaire gibi enstitüler üzerinde ısrarla durdum. Ankara’da ev bulamayan, ardiyelerde, bodrumlarda âdeta bir menfa hayat yaşayan, arka sokaklarda rüzgâr estiği zaman yıldızların göründüğü teneke damlı, duvarlarında her türlü haşarat dolaşan, çayır çimen biten iptidaî barınaklarda yatmak mecburiyetinde kalan çaresiz zavallı arkadaşlarımın dertlerine tercüman oldum. Gayem iyilik yapmak, hakkı, hakikati elimden geldiği kadar duyurmaktı. Bu yazım üzerine fakülte kendini derleyeceği, toplayacağı yerde beni sorusuz sualsiz tardetti. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin verdiği bu haksız karara üniversite talimatnamesinin bana verdiği hakka dayanarak beş gün içinde itiraz ettim. Bu yazıyı ben yazdım. Fakat şu gaye ile, şu maksatla; beni anlayın ve beni dinleyin dedim. Fakat anlamadılar; dinlemediler, kusurunu itiraf ediyor diye, fakültenin verdiği yersiz kararı on muvafık ve bir muhalif reyle tasdik ediverdiler. Beni ta küçüklüğümden beri aşkla heyecanla kendisine çeken muallimlik vazifesinden ebediyen uzaklaştırdılar, mahrum bıraktılar. Bu adamlar bununla da kalmadılar. Beni mahkemeye verdiler. İşte huzurunuzdayım. Suçluyum. Çünkü doğruyu söyledim. Çünkü haykırdım. Çünkü hemen tamamlamak üzere bulunduğum fakültenin diplomasını istihfaf ederek, istikbalimi mahvederek bu yazıları yazdım. Ben vazifemi yaptım. Müsterihim. Huzur içindeyim. Ben garip bir adamım. Mukadderse hapiste de yatabilirim. Mahkûm olmam, benim hapse girmem mesele değil! Ben hakikatin kurtulmasını; hakkın, adaletin tecellisini istiyorum. Fakültenin muhterem avukatı, müvekkilinin âlicenap davranarak tazminat davası açmadığını söylüyor. Zaten açmış olsaydı ne alabilecekti, neyim vardı? Çok şükür Allah’ımdan başka hiçbir şeyim ve kimsem yoktur. Alnım hiçbir fesat ocağında kararmamış, elim hiçbir harama uzanmamıştır. Alınları kara olanlar, elleri harama uzananlar, kötü niyetliler, şer kuvvetler, kirli ayaklar Allah’a, millete, vatana koşanların yollan üzerinde dikilmiş bulunuyorlar. Bunların yüzüne sadece tükürüyorum, îlim ve irfan yuvası, öyle mi? Keşke böyle olsaydı da biz de bunları yazmasaydık. Biz “Beşikten mezara kadar ilim”, “Bana bir kelime öğretenin ben bin yıl kölesi olurum” diyenlerin yolundayız. Fakat nerede öyle ilim yuvaları, nerede öyle öğretmenler?.. Evet daha mektebimi bitirmeden bunları yazdım. Bildiklerim, gördüklerim karşısında isyan ettim. Bir ay dahi sabredemedim. Ben bir ilim ve irfan yuvasını tahkir, terzil etmedim. Rezaletleri rezil ettim. Ben masumum, suçsuzum. (Her türlü kötülükle mücadele edenler felâha ermişlerdir) Allah’ın kitabı böyle yazıyor. Kul kitapçıklarının neler yazdıklarını bilmiyorum. Allah büyük ve adildir. Onun himayesindeyim. Şüphesiz ki kanunlardan evvel insanlar vardı; insanlardan evvel Allah...

    Hisli bir kalabalık tarafından heyecanla nefes nefese takip edilen bu müdafaa bittiği zaman herkes “beraat” diyordu. Vicdanlarda, kalplerde beraat ettik. Kanunlar bizi mahkûm ettiler: 6 ay 2 gün hapis, 202 lira para cezası...
  • Kemal Özer


    Siz Gıda Güvenliği Hareketi’ni kurdunuz. Deccal Tabakta kitabını yazdınız ve şimdi Şeytan Ye Diyor kitabı ile İnsan Ne Yemeli Yememeli? sorusuna cevap veriyorsunuz. Gelecek nesillerimizin sağlıklı bir hayat sürebilmesi için bireysel bir savaş veriyorsunuz adeta. Çabalarınız takdire şayan… Peki, sizin Gıda Hareketi’ni başlatmanıza ve bu kitapları kaleme almanıza sebep olan neydi? Okuyucularımızla kısaca “temiz gıda” için verdiğiniz savaş hikâyenizi paylaşır mısınız?
    İnsan bazen sehven, bazen kasten, bazen de doğrusunu bilmediği için hata yapar. Yedi-sekiz yıl öncesine kadar, bugünkü bildiklerimizi bilmediğimiz için bizde çok hata yaptık. En basitinden, herkes gibi tüketiyorduk. Yaşadığımız bazı olaylar ve okumalarımız bizi bu sürece götürdü. 6 yılı Tüketiciler Birliği’nde olmak üzere yaklaşık 20 yıldır çok farklı sivil toplum örgütleri çevresinde olmanız nedeniyle; aldığı ayakkabı bozulan da, kredi borcunu ödeyemeyen de, belediye başkanını beğenmeyen de, kaza yapan da, aldığı gıda bozuk olan, gıdadan zehirlenen de, kısacası sorunu olan herkes gelip derdini size anlatıp yardım istiyor. Bu nedenle, size intikal eden hadiselerin sizi etkilememesi imkânsız!


    Geçmiş yıllarda ateşli bir hastalığa yakalanmıştım ve bir tıp fakültesinin (adını burada söylemeyeyim ama Türkiye’nin önde gelen fakültelerinden!) özel bir odasında tedavi görüyordum. Kaldığım oda ortopedi servisine bitişikmiş. Kaza yapıp kolu-bacağı kırılanların çığlıkları ve özellikle de çocukların feryatları hiç kulağımdan gitmez. Bu çığlık nedeniyle odadan dışarı çıktım. Sonradan profesör olduğunu öğrendiğim beyaz önlüklü biri çığlıkları umursamayarak, bir yandan cep telefonuyla konuşuyor, diğer yandan da sigara içiyordu. Odamın penceresi de hastanenin kantinine bakıyordu. Zaman zaman penceremden orada olup bitenleri gözlemliyordum. Bir gün kantine gittim. Meyve suyu istedim. Bana ambalajlı ‘zehri’ verdi. Dedim ki, “Ben taze sıkma meyve suyu istiyorum”. “Yok” dediler. “Neden” dedim. “Bu kadar iş arasında meyve suyu mu sıkılır?” diye cevap verdiler. Tezgâhtaki ambalajlı meyve suyu gözüme ilişti. Baktım ki son kullanma tarihi 3 ay kadar geçmiş. Oradan ayrıldım. Hastane gözlemlerimi odama gidip yazdım. Ardından olup bitenleri bir gazeteye gönderdim ve gazetede yayınlandı. Taburcu işlemlerim sırasında iki doktor arkadaşım odama gelip; “Dekan hanım sizinle görüşmek istiyor. Odasına gidebilir miyiz?”dedi. Kabul ettim gittik. Hastane gözlemlerimi okumuş olan dekan hanım hüngür hüngür ağlıyor…


    O hastane yolcuğu bugün bu kitabın yazılmasına sebep olan olaylardan biri elbette.


    Başka bir sebep de seyahatlerde yaşadıklarım… Zaman zaman yurt dışına gidiyorum. Bir keresinde farklı dünya görüşlerinden iki otobüslük bir ekiple 5 ülke ve 40’dan fazla şehir gezdik. Herkes ne bulursa yiyordu. Oysa ben o geziden dönene kadar 7-8 kilo verdim. Yine bir Ramazan ayında Çin’deydim. Yemeye değer bir şey bulamadığım için günlerce sadece suyla oruç tutmuştum. Buralardaki gözlemlerim, beni toplumları daha iyi anlamak için Kur’an-ı Kerim-i başka bir boyutla okumaya itti. Bu sırada Kehf Suresi 19. ayeti beni adeta çarptı.

    Kehf 19’daki sizi etkileyen şey neydi?
    Malum, Kehf Suresi’nde Ashab-ı Kehf’in dramatik hikâyesi anlatılır. Mağaraya sığınmış olan bu insanlar uyandıklarında içlerinden biri, “İçimizden biri gidip temiz bir gıda getirsin ki, açlığımızı giderelim” der. İlk bakışta bu cümle sıradan bir olay gibi gözükebilir. Hâlbuki hikâyenin bütününe bakıldığında, o sıradanlık bir anda kayboluverir. Zalim kraldan kaçan bu insanlar, yakalanmaları durumunda öldürüleceklerdir. Ashab-ı Kehf’in “içimizden biri gidip, gizlice karnımızı doyuracak bir şeyler getirsin’ demek yerine, en zor anlarında bile ‘temiz gıda’ arayışları beni adeta çarptı. Bizi bu mücadeleye iten ve ‘temiz gıda’ arayışına sürükleyen ana nedenlerden biri de buydu. Allah c.c. neden bu olayda ‘temiz vurgusu’ yapıyordu? Ardından yaptığım okumalarda, Kur’an’-ı Kerim’in sürekli olarak ‘helâl gıda’ ile birlikte ‘temiz gıda’dan söz ettiğini fark ettim. Oysa o ana kadar bu ayetleri defalarca okumuştum. Peki, o halde ‘temiz gıda neydi?’ 19. yüzyıl öncesinde bu sorunun cevabını bilmek neredeyse imkânsız iken, bugün artık çok net bir şekilde biliyoruz.


    Peki, bu sorunun cevabı ne?
    İmam-ı Gazali helâli; “Mutlak mânâda helâl olan şey şudur: Zatı, aynısında haramlığı icap ettiren sıfatlardan uzak ve sebepleri de haram veya kerahiyetin (pis, iğrenç, çirkin, tiksindirici fena şeyler) arız olabileceği şeylerden uzak olanlardır” şeklinde tarif eder. Kur’an’da yasaklanan domuz, sarhoş ediciler, kan, Allah adı anılarak kesilmeden ölmüş hayvanlar ile yırtıcı hayvanların helâl olmayan gıdalar olduğunu çoğu kimse bilir.


    Kur’an Kerim, yenilebilir gıdaların özelliklerini sayarken, hep “Halalen tayyiba” yani “helâl ve temiz” kelimelerini kullanıyor. Helâl kısmı önemli ölçüde anlaşıldığına göre “temiz”den murat ne? İşte Müslümanlar genellikle bu kısmını görmezden geliyor ya da üzerinde pek kafa yormuyorlar. İslam, gıdaların fıtratları bozulmadan üretilip-tüketilmesini ve yasaklananlardan her koşulda kaçınılmasını şart koşar. Özetle İslam, gıdanın sadece “temiz” olmasını ister. ‘Şeytan Ye Diyor!’ kitabı, İslam’ın temiz gıdadan ne kastettiğini anlama gayretidir.

    Yine özetle diyebiliriz ki; gıdanın temiz olmasından maksat, maddi ve manevi kirlerden arınmış olmasıdır. Bu durumda da haklı olarak “Maddi ve manevi kir nedir?” sorusu gelir. Manevi kirler, birçok ilmihalde bulunabilecek bilgiler. Peki, maddi kirden kasıt “Görünür temizlenebilir kirlenme mi, canlılar için zararlı tarım kimyasalları mı, antibiyotikler ve hormonlar mı, genetik değişiklikler mi, raf ömrünü uzatmak için yapılan işlemler ve gıdalara eklenen katkı maddeleri mi ya da hepsi mi?”

    Kanaatimizce hepsi maddi kirlerdir ve ister Müslüman olsun, ister olmasın insanların bundan kaçınması şart! Çünkü bu maddi kirler, insanın ruh ve beden sağlığını tehdit ediyor. İnsanla da kalmıyor, tabiattaki bitki ve hayvan yaşamını da tehdit ediyor. Endüstri, dünyayı fiziki ve kimyasal çöplüğe çevirmiş durumda. Bu çöpler artık evrendeki yaşamı tehdit ediyor. Evrenin ve midelerin çöplüğe çevrilmesine, kim helal ya da caiz diyebilir ki?

    Başkanlığını yürüttüğünüz ‘Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’ bu arayıştan mı doğdu?
    Bugün raflar ve mutfaklar, dinlerin yasakladığı gıdaların da yanı sıra, tabiî yapısı bozulmuş veya menşei bilinmeyen yahut gizlenen, şüpheli ve zararlı ürünlerle dolu. Yine, arz edilmiş ürünlerin etiketlerinde, üretim teknolojisi genellikle yazılmadığı gibi, içeriğinin de önemli bir kısmı yer almaz. Oysa insanların ne tükettiğini bilmeleri en temel insanî hakları... Yiyip içtiğimiz bu ürünler, ruh ve beden sağlığımızın yanı sıra, nesil emniyetimizi de tehdit ediyor. İşte bu sorunlarla mücadele etmek ve başta insan nesli olmak üzere, tüm canlıların sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için bilinç oluşturma ve çözümler geliştirme amacıyla kurduk. Özetle bu dernek, zikrettiğimiz arayışın neticesi ve kurumsallaşması.

    İlk olarak Deccal Tabakta isimli kitabınız çıktı. GDO meselesi, bu kitaptaki boyutlarıyla başka hiçbir yerde incelenmedi sanırım. Yanılıyor muyum?
    Galiba öyle... GDO meselesi, genellikle sağlık ve açlık boyutlarıyla ele alınıyor. Oysa mesele bu kadar basit değil. Bugün dünyada konuşulması gereken açlık değil, insanların çok yemekten dolayı ölmelerinin nasıl engelleneceği olmalı. Çok yemekten dolayı ölenlerin sayısı, açlıktan ölenlerin binlerce katı fazla! İsrafımızı yüzde 5 oranında azaltsak, açlarımızı yıllarca besler. Biz Deccal Tabakta eserinde, GDO meselesini siyasi, ekonomik, sosyal, çevre, sağlık ve dinî boyutlarıyla ele aldık. Bu nedenle, sanırım bu boyutlarını tümü başka hiçbir kitapta yok.

    Bugün toplumun en büyük eğlence aracı ve haber kaynağı televizyon, sonra da internet… Aynı zamanda halkımızın bu zaaflarını bilen şeytan da oradaki reklamlar aracılığı ile insanımızı “kolay” bir şekilde ağına düşürüyor. Yani özellikle evin alışveriş listesini belirleyen kadınlarımız televizyonda (özellikle de sevdiği bir insan tarafından) önerilen her şeyin iyi ve kaliteli olduğuna inanıyor. Eve gelip ürünü kullandığında tadı yabancı olsa dahi, “Kötü olsa sevdiği kanalda ya da programda reklamı olmazdı” diye kendini avutup, zorla o tada alışmaya çalışıyor. Peki, Şeytan Ye Diyor! kitabınızı okuyanlar hangi noktada ve nasıl aldandıklarını anlayabilecekler mi?
    Mesela birkaç gün önce yayın organlarında “Sokakta satılan sütler tüketilmemeli” şeklinde bir haber vardı. Oysa eskiden ‘sokak hayatın merkeziydi’. Sokağın her anlamda içini boşaltıp, kötü bir kavrama dönüştürdük. Sonra da ‘sokak sütü’, ‘sokak satıcısı’ diye aşağıladık. Bugünkü zenginlerin çoğuna baba veya dedelerinin mesleğini sorsak, önemli ölçüde ilk mesleğinin sokak satıcılığı olduğunu söylerler. Burada iki temel sorun var. İlki, ‘sokak sütü diye bir süt yok.’ Süt ya normal süttür ya da endüstriyel… Burada kötülenen normal (sokak) süt, övülen ise UHT süt. Öven kim? Birkaç profesör... Bunu nerede övüyorlar? UHT teknolojisinin sahibi ambalaj üreticisi firmanın etkinliğinde. Buradaki ikinci sorun ise, meselenin ilmî, ahlakî ve vicdanî boyutu. Ben, UHT sütü öneren kimselerin çoğunun bu sütü içmeye değer bulmadıklarını çok kez şahit oldum.

    İnsanoğlu ilk insandan bu yana (13 bin yıldır) doğal sütü kaynayıp içmiş, hiçbir şey olmamış ama şimdi bu doğal yani işlem görmemiş süt, düşman gibi gösteriliyor. Yerine ise hiçbir besleyiciliği olmayan ve de pankreas kanserine neden olan, endüstriyel ‘UHT süt’ öneriliyor. Sonra da anneler, endüstriyel süte oranla daha besleyici ve daha az zararlı normal doğal sütü bırakıp, 140 derecelik bir ısıl işlemle, bütün yararlı bakterileri ve besleyiciliği yok edilmiş, kutulara doldurulmuş sözde sütü içiriyorlar yavrularına. Bu, gerçekten insanlığa yapılacak en büyük zulümdür. Birileri para kazanacak, birileri de üç beş kuruşluk çıkar için insanları yanlışa yönlendirecekler. Bu gerçekten acı verici bir durum!

    Bu durum, sütle sınırlı değil elbette... Düşünün, yıllarca yumurta ve tereyağı için kolesterol, zeytinyağı içinse kanser yapar diye ekranlarda milleti kandırdılar. Ayçiçeği ve mısırözü yağını sağlıklı ve hafiflik sembolü gösterdiler. Margarin kolesterol yapmaz diye insanların beynini yıkadılar adeta…

    “Zeytinyağında kızartma yapılmaz” deyip, insanları zeytinyağından soğutmak için “Zeytinyağlı yiyemem amman, basmada fistan giyemem amman...” diye türküler yaptırıp bilinçaltımızı yönettiler. Oysa zararlı olan zeytinyağı değil, bu düşünce ve ahlaksız yaklaşımdı. Yıllar sonra birde gördük ki, dünyanın en çok zeytinyağı tüketen toplumu İtalyanlar, tüketmeyen toplumlara oranla çok daha az kanser olmuşlar. Keten veya pamuktan yapılmış basma giyen kadınlar, petrol ürünü tekstil giyen kadınlar oranla daha az kanser oluyorlar. Ayçiçeği ve mısırözü ise ısıtılınca transyağa dönüşüyor yani obezitenin ana sebeplerinden! Margarin gerçeğini ise bilmeyen kalmadı…

    Bugün bize yağ diye sunulan sözde yağları bir düşünün. 3,2 kg fındıktan 1 lt yağ elde edilebilirken, 1 lt fındık yağı nasıl olur da 2 TL’ye satılabilir? Hep birden, bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sormamız gerekmiyor mu?

    Neredeyse her alışveriş sepetinde kutu sütler, hazır yoğurtlar, margarinler, cipsler, şeker, çikolata, bisküviler, kola ve gazozlar, puding karışımları, hazır kek karışımları, sucuk, salam, sosis vb kolayca hazırlanan veya yemeye hazır yiyecekler var. Durum böyle iken insanlarımız bunca yıllık alışkanlıklarından nasıl kurtulacaklar?
    Öncelikle belirtmek isterim ki, bizim evde gıda alışveriş için markete gidilmez. Yalnız olmadığımı biliyorum. Ama ne yazık ki çoğunluk böyle yapmıyor. Öncelikle yapmamız gereken, büyük dedemizin ne tüketip ne tüketmediğini araştırmak. Eğer sağlıklı bir yaşam sürmek istiyorsak, büyük dedemizin tüketmediklerini asla tüketmeyeceğiz. Dedemiz hayatta ise artık onlar da torunları gibi tüketseler de, onların babaları öyle değildi. Onlara babalarının neler yediğini sorup, onu reçete yapabiliriz.

    Bu ilginç bir yaklaşım…
    İlginç mi bilmem ama doğrusu bu. Bugün ne yazık ki, dede, oğul ve torun aynı şekilde tüketiyor. Bu nedenle dedelerimizi değil, büyük dedelerimizi örnek almamız gerekiyor. Alışkanlıkları değiştirmek öyle sanıldığı kadar zor değil. Alışkanlıkları değiştirmek için ilk yapmamız gereken beynimizi ikna etmek. Beynimizi ikna edersek, gerisi gelir. Mesela, çayı şeker ekleyerek içiyorsak, öncelikle şekerin her türünün; diyabete, karaciğer sorunlarına, obeziteye neden olduğunu beynimize anlatmamız gerekiyor. Şekersiz çay içmek, üç-beş gün zor gelecek. Bu sürede biraz direnmek ve daha açık çay içmek yeterli olacak. Kısa bir süre sonra, bugüne kadar hiç çay içmediğinizi fark edeceksiniz. Artık size kimse şekerli çay içiremeyecek.

    Sözünü ettiğiniz ürünleri ele alırsak; bu ürünlerde çoğunluğu petrol türevleri ve böcekler dâhil birçok hayvandan elde edilen katkı maddeleri kullanılır. Sonra biri çıkıp bunların kaçınılmaz olduğundan söz eder. Peki, amaç ne? Rafa sunulan sözde gıdanın ‘raf ömrünü uzatmak’. Oysa raf ömrü uzatılan bu ürün, bizim ömrümüzü kısaltıyor. Bugün bu ülkede, yedi kişiden biri böbrek hastası. Artık çocuklar diyabet hastası olarak doğuyor ve 2 yaşında kanser olanların sayısı da maalesef artıyor. Genç kızlar evlilik yaşı gelmeden göğüs kanseri oluyor ve 25-30’lu yaşlarda menopoza girer hâle geliyorlar. Milyonlarca kişi böbrek, diyabet veya hepatit hastası... Alzheimer, kalp/damar sorunları, kadın hastalıkları gibi sayısız hastalık kol geziyor. Kısacası, toplumun yarıdan fazlası hasta... Yüzde 15’i her gün hastaneye gidiyor… Yüzde 10’na yakını her gün ilaç kullanıyor. Her 4 yeni evli çiften biri kısır...

    Bizi bu hale nasıl getirdiler? Toplumu, gıda diye sunulan bu janjanlı/ambalajlı ürünler bu hâle getirdi. Kendine değer veren, ailesini seven biri, sadece tavsiyeye veya ambalajına bakarak bu zehirleri tüketmeyi sürdürebilir mi? Konuyu biraz açarsak, mesela bir fil, bir de çocuk düşünelim. Küçücük bir çocuk, bir fili elindeki bir dal parçasıyla yönetir. Bu çocuğun kendisinden kat ve kat güçlü bir fili yönetebilmesinin tek nedeni, filin iradeden yoksun olmasıdır. İş gıda ve sağlık olunca, kocaman fili yöneten insanın irade ve aklına ne oluyor acaba? Bu durumda kendi sorununu görmezlikten gelen irade ve aklın bir önemi kalır mı?

    Haklısınız. Peki, biz bu hâle nasıl geldik?
    Önce gıdanın bir silah olabileceğini keşfettiler. Sonra da bunu, kelimenin tam anlamıyla silah olarak kullandılar. Böcekleri öldürmek adı altında toprağı ve bitkileri zehirlediler. Toprağın ve tohumun tabiî yapısını bozdular. Genetiğini değiştirdiler. Böceklerden korunma adı altında, milyarlarca ton kimyasal zehri bitkilere sıktılar ve sıkmaya devam ediyorlar. Tarım ürünleri; gübre ve hormon olarak adlandırılan kimyasal zehirlerle besleniyor. Nihayetinde bunları biz yiyoruz.

    Endişelerimizi azaltmak için de ‘doz masalı’nı uydurdular. “Bundan şu kadar yersen bir şey olmaz, şundan bu kadar yersen bir şey olmaz.” İyi de herkes her şeyden ölçerek mi yiyor ya da yiyecek? İçinde ne olduğunu, ne kadar olduğunu nasıl bilecek? Bilse ne olur ki? Tek başlarına dururken zararı olmayan iki maddeyi bir araya getirirseniz, karşınıza nükleer bir bomba çıkabilir.

    Kullanılan bir böcek öldürücü, o an için tırtılları bitkilerden uzaklaştırmış hatta yok etmiş olsun. Oysa sonuç bu kadar basit değildir. Sonuç; artı ürün, eksi tırtıl hiç değildir. Neticeyi doğru okuduğumuzda, eksi tırtıl, artı yeni ve daha güçlü bir böcek! Yeni sağlık sorunları ve zincirleme çevre felaketleri. Gelecek yıl daha güçlü veya daha fazla ilaç, daha fazla tedavi gideri, daha fazla büyümüş manevi sorunlar ve hastalıklar, vb…

    Bir çiftçinin tarlasına atacağı bir torba endüstriyel yani kimyasal gübre ve ilaç, belki üründe bir nebze verimlilik sağlayacak. Bu verimlilik, bir birim olsun. Oysa bu kimyasal gübre ile beslenen gıdayı tüketen insan zarar görecek. İster yağmur, isterse sulama ile bu gübre toprağa karışacak ve toprağın yapısı bozulacak. Aynı şekilde yeraltı sularına ulaşacak. Bu suyu tüketen insan ve hayvanlar ölümcül hastalıklara yakalanacak. Bir birim sözde kâr elde etmek için, bu kimyasalı kullanan çiftçinin kendi çocuğu da kaçınılmaz olarak hastalanacak. Kısa vadede kazançlı bu çiftçi tüm varlığını harcasa; ne o sağlığı geri getirebilir, ne toprağı eski haline döndürebilir, ne de su suyu arındırabilir. Bunu başardığını düşünsek bile, harcadığı maddi miktar, elde ettiği maddi kazancın onlarca kat fazlası olacak. Hadi diyelim ki maddi zararının karşılığını aldı. Peki, manevi kaybını geri getirebilecek mi?

    Diyorsunuz ki, bugünkü endüstriyel ürünler Kur’an’ın öngördüğü ‘temiz’ kavramını karşılamıyor. O halde, bir Müslüman’ın evine kesinlikle girmemesi gereken ürünler hangileri?
    Dini, ırkı, rengi, yaşam şekli ne olursa olsun, insan mükerremdir. Bu mükerrem varlığa ‘helâl ve temiz gıdalar’ yaraşır. Ne Müslüman ne de diğer insanlar, bugünün endüstriyel gıdalarının hiçbirini kesinlikle tüketmemeli. Çünkü bu sözde gıdalar, bu mükerrem insana asla layık değiller. İnsana yaraşan, Yaratıcının sonsuz ilmi ile yarattığı tabiî gıdalardır. İnsan ve çevre sağlığını bozan, gelecek nesilleri daha şimdiden tehdit eden bu sözde gıdalar tüketilemez.

    Bir yazınızda diyorsunuz ki, bugünkü gıdalar fizikî açlığımızı doyuruyor ancak biyolojik açlığımızı doyurmuyor. Nasıl oluyor, bunu biraz açar mısınız?
    Günlük ortalama kişi başına 400 gr ekmek tüketen Türkiye halkı, dünyanın en çok ekmek tüketen toplumu. Buna karşın, dünyanın en sağlıksız ekmeğini tüketen de yine bizleriz. İçerisine eklenen şüpheli ve sağlıksız katkı maddelerinin zararları bir yana, ekmeğin beyaz undan yapılması bile başlı başına bir sorun. Tahıl, geçmişte olduğu üzere sadece değirmende öğütülüp, kepek ve rüşeymi ayrıştırılmadan ekmek yapılıp tüketilince, 100 birim besin elde ediliyorsa, kepek ve rüşeymi ayrılan beyaz undan elde edilen ekmekle beslenen bir kişi sadece 7 birim besin elde eder. 93 birimini ise çöpe atar. Beyaz ekmekle midesini yani fiziksel açlığını gideren bir toplum, biyolojik olarak aç değil midir? Fizikî açlığını giderdiği halde, biyolojik açlığını gidermeyen bir toplum hastalanmayıp da ne yapacak?

    Bugün raftan satın aldığımız her yüz gıdadan en az doksanında, soya veya mısır ya da bunlardan mâmul katkı maddeleri var. Aynı üründen, adı farklı binlerce ürün… Artık tavuk ve sığırlar bile soya ve mısırla besleniyor. Biz et, çikolata, çorba, yağ, tatlı tükettiğimizi zannederken, aslında önemli ölçüde sadece soya ve mısır tüketmiş oluyoruz. Peki, bu durumda ‘doz’ ne olacak? Bunca çeşit nimet varken, neden sadece soya ve mısır? Çünkü ‘mono tarımla hedeflerine daha kolay ulaşıyorlar.’ İnsanların fiziki açlığını giderip, biyolojik açlığını gidermemesinden birilerinin çok büyük çıkarı var. İnsanlar tek tip beslenmeli ki, sağlıksızlaşsınlar. İnsanlar sağlıksızlaşsın ki, sağlık endüstrisi ayakta kalsın ve bu kısır döngü sürüp gitsin.

    Buradaki can alıcı soru şu: Fili kontrol edebilen çocuk/insan, iş, sofrasına gelen gıda söz konusu olunca neden filin gösterdiği hassasiyeti göstermiyor? Neden şeytan ve şeytanlaşmışların dediklerini dinliyor? Neden hazzının esiri oluyor?

    Tarım Bakanlığı üretim izni varsa, ambalajı güzelse, bir de reklamı bol bir markanın ürünü ise halkımız doğal olarak o gıdayı güvenli olarak görüyor. Ama sizin anlattıklarınızdan gerçeğin öyle olmadığını anlıyoruz. Peki, bir insan market veya pazar alışverişine çıktığında, bir ürünü alırken aldanmaktan nasıl ‘emin’ olabilir? Ne alıp, ne yiyeceğimizi şaşırdık diyenlere neler önerirsiniz?
    Bir ürünün Bakanlığın izniyle üretilmesi; dünyanın hiçbir yerinde helal, temiz, sağlıklı, tabiî ve GDO’suz olduğu anlamına gelmez. Sadece, devlette kaydı olan bir üretici anlamına gelir o kadar. Daha basit ifadeyle, vergi mükellefliğinin başka bir göstergesi! Kendi bahçenizde hiçbir tarım kimyasalı kullanmaksızın tabiî tohumlardan ürettiğiniz üründen daha sağlıklısı olabilir mi? Tarım Bakanlığı’nın izni olmaksızın üretilen bu ürün için, ‘üretim izni yok’ o halde ‘kötü’ diyebilir miyiz? Buradaki izin değil, ruhsatlandırma. İkisi birbirinden çok farklı... Mesela, bir berber dükkânını açarken nasıl ki işletme ruhsatı alıyorsa veya siz gazete çıkarırken nasıl basın kanununun gereğini yapıyorsanız, gıda üreticilerinin de yaptığı, sadece ilgili mevzuatın prosedürünü tamamlamak, o kadar. Bu nedenle, Tarım Bakanlığı üretim ruhsatı almış ürünler için ‘güvenli’ denilemez.

    Bazı kimseler şiddetle bu ürünleri önerse de biz, pastörize, rafine veya benzer teknik kullanılarak üretilen gıdaları tüketim listemizden çıkarmalıyız. İnsanlar, biri kendine bir hap versin, ben onu yutayım yoluma devam edeyim istiyor. İnsan aracına yakıt almak için bile bir istasyona gidince, “Deposunu doldur da, ne olursa olsun” mu diyor? Aracına en uygun yakıtı seçen insan, neden kendisine aynı özeni göstermiyor? Benzinle çalışan bir araca motorin koyduğumuzda aracın başına ne gelirse, şaibeli ve besin değeri olmayan ürünlerde insan için benzer sorunlar meydana getirir.

    Bizim yapmaya çalıştığımız iki şey var. Birincisi, Allah’ın ‘helal ve temiz’ vurgu ve talebini hatırlatmak. İkincisi ise haplar yerine reçeteler sunmak. Hapçılığa alışırsak, sürekli bize hap sunacak birilerini ararız. Oysa elimizde bir reçete olur da, kendi ilacımızı kendimiz yaparsak, hiç kimseye muhtaç olmayız. Aslında insanın yapması gereken en önemli şey: Gıdasının ilaç, ilacının da gıda olup olmadığına bakması… Bunu yaptığı anda temizi bulmuş olur. Harama da önemli ölçüde düşmez.

    Bu nedenle biz de kitapta temel reçeteleri vermeye çalışıyoruz. Ama kitabı henüz okumamış olanlara özet verecek olursak; beyaz undan yapılan her şeyi terk edip, ‘tam buğday unu’na yönelmelerini; ister pancar isterse de başka şeylerden elde edilsin, isterse beyaz, ister kahverengi, isterse de tatlandırıcı şeklinde olsun, şekerden uzak durup yerine pekmez, hurma gibi sağlıklı besinleri tercih etmelerini; rafine beyaz tuz yerine rafine edilmemiş kaya tuzu kullanmalarını; hazır endüstriyel sütlerin yerine normal sütü kaynatıp içmelerini ve yoğurt yapmalarını; kola, gazlı içecek ve hazır meyve suları yerine mevsiminde meyve yemelerini; ev yapımı sirke kullanmalarını; çikolata, kek bisküvi yerine kuru üzüm, hurma, badem, fındık, ceviz yemelerini; soğuk sıkım sızma zeytinyağı dışındaki tüm yağları terk etmelerini öğütlüyoruz. Görüldüğü gibi, kimseye “Bir şey tüketme” demiyoruz. “Onu değil bunu tüket” diyoruz. “Bozulmuşunu değil, temizini tüket” çağrısı yapıyoruz. “Sen babanı dinleme, büyük deden gibi tüket, onun gibi hiç doktora gitmeden sağlıklı bir ömür sür” diyoruz.

    Kitabınızı okuyanların, çocuklarının ve torunlarının da geleceği güvende olacak diyebilir miyiz?Okuyanların güvende olacağını garanti edemem. Ama okuyup da, uyarıları hayatlarında uygulayanlar için bu garantiyi kesinlikle verebiliriz. Şeker, çikolata, kola vb yerine kuru üzüm, hurma ve badem, ceviz yiyen bir çocuk veya insanlar, tıpkı hurma yediği için kanser ve diyabet olmayan Arap köylüleri gibi sağlıklı kalacaklardır. Hibrit yani kısır tohumlardan üretilmiş gıdaları yiyen bir nesil, elbette kısır olur. Bunlardan kaçınırsak, güzel bir gelecek bizi bekliyor olacak.